02 Ekim 2026

, ,

Mariátegui ve Yerel Mücadele Gelenekleri


Günümüzde emperyalizme karşı verilen mücadelelerin önemli bir kısmı, en yoğun biçimleri, Marksizmin himayesi altında değil, dini veya ulusal devrimci gelenek gibi başka bir devrimci gelenek tarafından yürütülmektedir. Çin ve Küba, bu konuda önemli istisnalardır.[1]

İstisnadır ama gene de şunu söylemek gerekmektedir. Marksizm, Çin ve Küba’da bir biçimde yerele ait geleneklerle eklemlenmiştir. Çin’de Marksizm “Çin’e has özelliklere sahip sosyalizm” doktrini, Küba’da ise José Martí’nin çok yönlü mirasının önemli ölçüde etkilediği Marksizm biçimini almıştır.

Bu tür yerel geleneklerin neredeyse tüm başarılı devrimlerde oynadığı merkezi rol, Marksizmin o geleneklerle ilişkisini nasıl kavramamız gerektiği ve bu ilişkinin kavranmasında geçmişte ve günümüzde yapılan hataları nasıl düzeltmemiz gerektiği sorusunu gündeme getiriyor. Bu soru, aktif ve tefekkürcü Marksizm meseleleriyle ve Avrupamerkezciliğinin çok yönlü, maddi ve yapısal sorunuyla bağlantılı olarak, çağımız için çok önemli bir sorudur. Çünkü bu ilişkinin kavranma biçiminde yapılacak her türden hata, günümüzdeki devrimci projeleri ketleyecek, aynı zamanda Marksizmin en aktif olduğu yerlerde, yani Küresel Güney bağlamında, gerçekte var olan kullanımını hafife almamıza neden olacaktır.

Tüm bu nedenlerden dolayı, bu makale, bir yandan Marksist teori ile diğer yandan yerel gerçeklikler ve mücadele gelenekleri arasındaki ilişkiye dair yaygın yanlış anlamaları ele alıp düzeltmeyi amaçlamaktadır. Konu, Teodor Shanin ile John Bellamy Foster gibi yazarlar tarafından zaten o kıymetli çalışmaları dâhilinde bir şekilde incelenmiştir. Söz konusu yazarlar, kabaca aynı sorunlar kümesine atıfta bulunmak için “yerel devrimci gelenekler” terimini kullanmaktadırlar.[2]

Burada ben, Perulu Marksist José Carlos Mariátegui örneğine odaklanıyorum, Mariátegui’nin çalışmalarında somutlaşan, yerel bileşenler ile Marksist bileşenler arasındaki ilişkiye dair derinlikli diyalektik anlayışın, sadece Marksizmin Avrupa harici birçok ülkede nasıl işlediğini kavramak değil, aynı zamanda orada nasıl daha başarılı bir şekilde katkıda bulunabileceğini kavramak için de gerekli olduğunu savunuyorum.

Temel iddiam şu: Marksist bileşenlerle yerel bileşenler arasındaki ilişkiye dair tümüyle diyalektik ve pratiğe dayalı anlayış sayesinde, Küresel Güney’deki Marksizmin, Küresel Kuzey’de işleyen Marksizmin sadece bir “küçük kardeş”i olmaktan çok uzak olduğunu görebileceğiz. Bilâkis: “Kuzey’in Marksizmi” olarak adlandırılabilecek şey genelde alabildiğine yerel biçimler alırken, Küresel Güney’in Marksizmi, Karl Marx ve Frederick Engels’in kurduğu devrimci teorinin daha hayati ve daha evrensel bir biçimidir.

Marksizmin İlk Zaferi Latin Amerika Pratiğinde Nasıl Karşılandı?

1894’te Moquegua'da doğan Mariátegui, Marx ve Engels’in daha evvelden Latin Amerika’ya parça parça ve düzensiz bir şekilde sızdığı Latin Amerika’da gerçek anlamda kök salmaya başladığı kritik bir tarihi momente tanıklık etti. Bu, Ekim Devrimi’nin yol açtığı şok dalgalarının Latin Amerika’ya ulaştığı, komünist partilerin ilk kez orada kurulduğu dönemdi. Kübalı örgütçü ve teorisyen Julio Antonio Mella ile birlikte Mariátegui, bu oluşum döneminde Marksizmin en özgün Latin Amerikalı savunucusu, yorumcusu ve destekçisi olarak öne çıkar.

V. I. Lenin yanında aynı dönemin insanı olan Antonio Gramsci gibi Mariátegui de Marksizmi somut bir ulusal durumla (ve bizce içsel bir uygarlık projesiyle) bütünsel manada temas ettirmesiyle yücede duran bir isimdir. Mariátegui kısa bir ömür sürdü ve 35 yaşında öldü. Bununla birlikte, çok sayıda eser kaleme aldı. Peru Gerçekliği Üzerine Yedi Yorumlayıcı Deneme (1928) gibi önemli eserler üretti, birçok dergi kurdu, hem Peru Komünist Partisi’nin hem de Peru Genel İşçi Konfederasyonu’nun kurulmasına katkıda bulundu.[3]

Burada ele alınan temel soru, Marksizmin yerel somut durumlar ve mücadele gelenekleriyle ilişkisidir. Bununla birlikte, Mariátegui’nin bu ilişkiye dair son derece diyalektik anlayışına geçmeden önce, vurguladığı ve savunduğu Marksist teorik pratiğin önemli bir özelliğini vurgulamakta fayda var. Bu özellik, Marksizmin Küresel Güney’deki kalıcı canlılığını açıklamaya yardımcı olacak.

Mariátegui, tüm devrimciler gibi aydınların da “halktan kopuk, tek başına, sağa sola dağılmış halde” yaşayamayacaklarını, “kolektif eylem içindeki yerlerini kabul etmeleri” gerektiğini ısrarla dile getiren bir isimdi.[4] Mariátegui’nin görüşüne göre kafa emeği, mücadele ve devrimci pratikten ayrılamazdı. Bu ilkeyi, fikirlerine “canını akıttığını” söyleyerek özlü bir şekilde dile getiriyordu.[5] İlgili yönelim, sadece Mariátegui’ye has değildi. Küresel Güney Marksizminin tamamında karşılık buldu, zira Mao Zedong ve Ho Chi Minh’den Che Guevara, Fidel Castro ve Amílcar Cabral’a kadar birçok isimde somutlaştığı biçimiyle devrimci faaliyet, en yoğun olarak orada yürütülmüştü.

Elbette, Marx ve Engels de kendi zamanlarında aynı şeyi yaptılar. Hem teorisyen hem de aktif devrimciydiler. Ancak, yüz yılı aşkın bir süredir devrimci mücadele esas olarak Küresel Güney’de var olduğundan, teorik ilişki devrimci mücadeleyle esas olarak bu bağlamda kuruldu, bu da Marksizmin “Cenubi Suret”i diyebileceğimiz şeye hem teorik hem de pratik olarak olağanüstü bir dinamizm kattı. Bu açıdan, Küresel Güney Marksizmi, Perry Anderson’ın “Batı Marksizmi” olarak adlandırdığı, pratikten “yapısal kopukluk” olarak nitelendirdiği şeyle keskin bir tezat teşkil ediyor.[6]

Kapitalist gelişmenin tarihsel dinamiklerinin (özellikle emperyalist değer transferiyle ilişkili yapısal ve öznel dönüşümlerin) genel olarak Kuzey’deki devrimci faaliyeti dindirdiği koşullarda, Küresel Güney’deki faaliyetin ateşini körüklediğini kabul ettiğimizde, Küresel Kuzey’in büyük bir bölümünde Marksizmin neden durgunluğa, skolastisizme ve idealizme yöneldiğini daha iyi anlayabiliriz.[7]

Uzlaşmaya Hayır, Diyalektik Etkileşime Evet

Şimdi asıl soruya geri dönelim: Mariátegui’nin Marksizmle yerel gelenekler ve bağlamlar arasındaki ilişkiye yaklaşımının, yalnızca Latin Amerika Marksizmini değil, Marksizmin kendisini anlamak için de önemli olmasının sebebi nedir? Soru, şu şekilde cevaplandırılabilir: Mariátegui’nin asarı, bu ilişkiyi somutlaştıran en açık ve en titiz çalışmalardan biridir. Onun pratiği, geçmişin ve bugünün diyalektik karşıtı yaklaşımlarından kesin bir şekilde ayrışır. Bu diyalektik olmayan yaklaşımlar onun zamanında zaten yaygındı. Hem güçlü APRA partisi (Peru Amerikan Halkının Devrimci İttifakı) hem de o dönemdeki Komünist Enternasyonal’in Güney Amerika Sekreterliği bu tür gayri diyalektik yaklaşımlarla maluldü. Bugün de ilgili yaklaşımlar, Marksist fikriyatın, postkolonyal veya dekolonizasyon fikriyatının önemli bir kısmını şekillendirmeye devam ediyorlar.

Resmi en genel hatlarıyla çizelim. Marksizmin yerel, Avrupa harici gerçeklikler ve mücadele gelenekleriyle ilişkisine dair en yaygın anlayış, derin bir diyalektik karşıtı mantığı takip eder.

1. Marksizm, Avrupa’da ortaya çıkan az çok sabit bir fikirler bütünü olarak anlaşılır (bu nedenle sıklıkla aceleci ve haksız bir şekilde, “Avrupamerkezci” olmakla suçlanır).[8]

2. Bu fikirler, Marksizmin dışında kabul edilen bölgesel veya ulusal gerçeklikler ve düşünce gelenekleriyle karşılaşır.

3. İkisinin birbirine “uyarlandığı”, çeşitli kitabi olmayan yaklaşımlar veya farklı görüşleri sentezleyen yaklaşımlar ürettiği varsayılır. Bu anlayış, Marksizmi ve yerel pratikleri veya mücadele teorilerini, karıştırılması gereken ve kaçınılmaz olarak birbirini sulandıran, nispeten statik iki madde olarak tasavvur eder: Marksizm daha az Marksist hale gelirken, yerel unsurlar da sırayla daha az köklü ve daha az özgün hale gelirler.

Bütün bunlar, her doktrin veya geleneğin özüne çok fazla, süreç ve yönteme ise çok az vurgu yaparak, Marksizmin ve yerel mücadele geleneklerinin (köken ve ilişkili figürler ne olursa olsun) hem düşüncede hem de pratikte aynı sorunlara nasıl cevap verdiğini, aynı özgürleştirici hedeflere nasıl yöneldiğini göz ardı etmektedir. Bu, eğer materyalizmimiz biçimsel içeriklere daha az odaklanıp, hedef odaklı pratiği merkeze alarak daha diyalektik hale gelirse, Marksizmin yerel mücadele gelenekleriyle daha dinamik bir temelde bağ kurabileceği anlamına gelir. O vakit ne Marksizm ne de içsel gelenek, korunması veya feda edilmesi gereken statik bir söylem veya bildiri kümesi olarak algılanacaktır.

Hem Marksizmde hem de yerel gelenekte, bütün insani varlıklar, tahakküm, baskı ve sömürü sorunlarıyla koşullandırılmış bir amaç veya telos peşindedir. Bu nedenle devrimci pratik, Marksizm ile yerel gelenek arasında, eklektik bir yaklaşımdan ziyade, ister sömürgecilik karşıtı, ister emperyalizm karşıtı, isterse de kapitalizm karşıtı olsun, takip edilen amaçlara yönelik projeler üzerine kurulu, bu amaç odaklı çaba sürecinde birbirini karşılıklı olarak besleyen bir bağlantı kurulmasına imkân sağlar.

Sömürgecilik karşıtı ve emperyalizm karşıtı amacın, Küresel Güney’de devrimci geleneklerin oluşmasında özellikle güçlü olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Bu bölgelerin halkı, yüzyıllar boyunca yabancıların zulmüyle ve dayatmalarıyla boğuşmak zorunda kalmıştır. Bu anlamda, söz konusu halkın Marksizm bilgisine sahip olmadan önce veya onunla sınırlı olarak değerli mücadele teorileri ve pratikleri geliştirmeyeceklerini düşünmek absürt olurdu. Bu nedenle, her ne pahasına olursa olsun saflık kadehini taşımayı hedefleyen ve Latin Amerika’daki Bolivarcı ve Martici gelenekleri veya Batı Asya’daki İslami gelenekler gibi yerel geleneklerle “kirlenme”yi reddeden bir Marksizm, neredeyse her zaman emperyalizmle mücadele konusunda yetersiz kalacaktır.

Bunun nedeni açıktır: Kirlenmekten korkan Marksizm, Marx’ın “gerçek hareket” olarak adlandırdığı, mevcut düzeni ortadan kaldırmaya çalışan, dünyanın dört bir yanındaki mücadele eden kitlelerden ayrı bir Marksizm biçimi haline gelecektir.

Mariátegui: “Pratik Sosyalizm”in Bilimsel Sosyalizmle Vuslatı

Mariátegui için, Marksizmin yerel geleneklerle ilişkisi soyut değil, somut bir tarihsel ve politik meseleydi. 1920’lerin Peru’sunda, bir yandan bilimsel sosyalizm, diğer yandan yerel gelenekler, yaygın olarak uyumsuz olarak görülüyordu. Peru, Bolivya ve kuzey Şili’deki And yerlileri, özünde komünal olan ancak çoğu durumda yerleşimci toprak sahiplerine tabi toplumsal oluşum olarak ayllu’yu muhafaza etmişlerdi. Farklı politik yönelimlere rağmen, ilerici aydınlar, bu ayllu topluluklarını geri kalmış veya feodal olarak gördükleri, kapitalist gelişmeye muhtaç olan geçmişe ait kalıntılar şeklinde görüp hep bir ağızdan reddettiler. Buna karşılık sosyalizm de aynı şekilde, Avrupa’dan türemiş, ancak gelişmiş kapitalizm ve ücretli emek koşulları altında kök salabilecek dışsal bir proje olarak görülüyordu.

Mariátegui, bir tür ideolojik ortak değer haline gelmiş olan böylesi metafiziksel, katı bakış açılarını reddetti. Onun konumunu, hem Peru’da açıkça sosyalist fikirlerle iç içe geçmiş çağdaş yerli hareketlerinin varlığı hem de And halklarının kültürü, özellikle de toplumsal yaşam biçimleri hakkındaki derinleşen anlayışı biçimlendirdi.[9] Sonuçta ortaya, yaygın varsayımları kökten alt üst eden bir yaklaşım çıktı.

Mariátegui, Marksizm ve yerli hareketlerini birbirine dışsal ve karşıt unsurlar ya da “dışarı”ya karşı “içeri” veya “dayatılmış”a karşı “özgün” şeyler olarak görmek yerine, her ikisini de hareket halindeki canlı projeler olarak ele aldı. Bunu yaparken, Marx’ın Rus köylü komününün modern sosyalizmle potansiyel ilişkisine dair son derece diyalektik düşüncelerine benzeyen bir tutum dâhilinde, en temel ve kitabi Marksist yaklaşımı yeniden ortaya koydu, oysa bu yazılara ulaşma imkânı yoktu.[10]

Mariátegui’nin bu anlayışı, 1926 ile 1928 yılları arasında, zaten ciddi şekilde hasta olduğu bir dönemde yazdığı Peru Gerçekliği Üzerine Yedi Yorumlayıcı Deneme’de dil buldu. O dönemde yaygın olarak “yerli meselesi”, Peru gerçekliğinin merkezine yerleştiriliyordu. Yerli halklar Peru nüfusunun yaklaşık beşte dördünü oluşturuyordu ve çoğu, Avrupa istilasından bu yana yüzyıllarca süren kitlesel katliam ve mülksüzleştirmenin ardından aşırı yoksulluk içinde yaşıyordu.

“Yerli meselesi”, farklı politik çevrelerin cevaplarıyla karşılandı. Burjuva reformistleri, eğitim ve yasal reformdan idari müdahaleye kadar çeşitli çözümler önerirken, kıtada Domingo Faustino Sarmiento şahsında temsil edilen protofaşist akımlar, Avrupa’dan yaşanan göç üzerinden ülkenin “beyazlaştırılmasını”, hatta doğrudan soykırım yoluyla imhayı savunuyordu.

Mariátegui, tüm bu yaklaşımlardan fersah fersah uzaktaydı. Yerli meselesinin öncelikle eğitim, yönetim veya “ırk” meselesi olmadığını savundu. Temelde, toprak ve toprak mülkiyeti üzerine kurulu ekonomik bir meseleydi, yani, Yerli üretim biçimi ve uygarlık projesinin merkezinde yer alan toplumsal ilişkiler kümesi olarak mülkiyete dairdi. Bu temel anlayış üzerinden Mariátegui şunları söylüyordu:

“Yerli meselesine dair he türden yaklaşım, onu sosyo-ekonomik bir mesele olarak görmemeyen ya da onu redde tabi tutan, tümüyle itibarsızlaştırılmaya mahkûm, kısır, teorik bir talimden gayrı bir şey değildir. [...] Sosyalist eleştiri, ekonomimizin toprak mülkiyeti sisteminde kök salmış olan meseleyi açığa çıkartır ve tanımlar.”[11]

Bu satırlar, Mariátegui’nin metodolojik titizliğinin delili. Kültür, ırk veya yönetim gibi yüzeysel olgulara odaklanmak yerine, Mariátegui, o dönemde Peru gerçekliğini düzenleyen temel kategoriyi, üretim aracı olarak toprak ve yerli halkların kendi toplumsal biçimlerini koruma mücadelesini tespit ediyordu. Bu mücadele iki türdeydi: hem yüzyıllardır süregelen direniş biçimleri hem de 1910’da kuzey Peru’da patlak veren ve Mariátegui’nin yaşamının geri kalan döneminde devam edecek olan toprakları geri alma hareketi.[12]

Durumun özüne ve mücadelenin temel nesnesine inen bu yaklaşımı benimsemek suretiyle Mariátegui, Marksizmi bir kimlik veya alıntı kümesi değil, yaşayan bir yöntem olarak uygulamanın ne anlama geldiğini gösterdi. Marx’ın 1857 tarihli Politik Ekonomi Eleştirisine Giriş çalışmasında açıkladığı üzere, bu yöntem, gerçekliğin karışık ve kaotik temsillerinden üretim biçimini yöneten temel soyutlamalara geçmek, ardından belirlemeler üzerinden somut bütünlüğü yeniden inşa etmekten müteşekkildi. Bu, aslında Marx’ın ifade ettiği biçimiyle, “soyuttan somuta yükselmek” olarak tanımladığı süreçti.[13]

Mariátegui, toprak sorununu ve onun merkezde durduğu, süregelen mücadeleye odaklanmak suretiyle, yalnızca yerlilere yönelik baskının maddi kökenlerini açıklamakla kalmadı, aynı zamanda sömürgeleştirme ve baskıya rağmen direnen ve gelişmeye devam eden dirençli ayllu topluluklarında ifade edilen toplumsal pratiklerin sürdürülmesi yoluyla yerli direnişinin içinde mündemiç sosyalist potansiyeli de ortaya koydu. “Pratik sosyalizm” olarak tanımladığı bu toplumsal pratikler, Latin Amerika’da modern sosyalizmin temelini oluşturuyordu. Bu temelin kimi kökleri içsel bir gelişmeyi temel alıyordu. Mariátegui böylece, sosyalist potansiyelin yalnızca dışarıdan değil, zaten içsel ve süregelen direniş pratiklerinde devam eden bir mücadelenin içinden nasıl neşet edebileceğini ortaya koydu.

Yerelin Derinlikli Katılımını Sağlayan Güç Olarak Marksizm

Yedi Deneme isimli eserde sunulan örnek, Mariátegui’nin içinde olduğu bağlamla ilişki kurma biçimini ortaya koyuyor. En ünlü özdeyişi olan “Latin Amerika’da sosyalizm ne bir kopyalama pratiği ne de bir taklit olmalı, destansı bir yaratım olmalı” sözü, bu diyalektik yaklaşım ışığında anlaşılmalı. Kendi ifadesiyle davaya ikna olmuş, Marksist olduğunu açıktan itiraf eden bir isim olarak Mariátegui, kitabi Marksizmi benimserken yerelin gerçekliğiyle ilişkisini yerlilik ve Perululuk temelinde kurduğunu düşünüyordu.

Eserlerinin zenginliği, Marksizm ve yerel mücadele geleneklerinin rekabet eden çerçeveler değil, karşılıklı olarak birbirini güçlendiren çerçeveler olduğunu ortaya koyuyor. Marksizm ve yerel mücadele geleneklerinin kimseye hayrı olmayan bir oyunda aynı alanı paylaşmak için yarıştığı yönündeki yaygın düşüncenin aksine, Mariátegui, iki tarafın birbirine canlılık kattığını söylüyor.

Mariátegui bu iddianın tartışmalı olduğunun farkındaydı. Yedi Deneme’nin başında yer alan “Yazarın Notu”nda, kendisini aşırı Avrupalı olmakla suçlayan eleştirmenlere şu cevabı veriyordu: “Birçok kişi, benim Avrupa kültürüne bağlı olduğumu, ülkemin gerçeklerine ve sorunlarına yabancı olduğumu düşünüyor.”[14] Buna karşılık, Mariátegui, teorik eğitimini yurtdışında aldığına ve Marksizme bağlı olduğuna dair iddiaları kabul ederken, bu çerçevenin Peru’yu daha derinlemesine anlamasını sağladığını ısrarla belirtti: “Avrupa ve Batı’nın bilimi ve düşüncesi olmadan Yerli-Amerika’yı kurtarmanın hiçbir yolu yok.”[15] Bu ifade, Mariátegui’nin çığır açan, “Marksizm yerel veya ulusal olanı toprağa gömmez veya onunla rekabet etmez; onları ortaya çıkarır, canlandırır ve kurtarır” diyen görüşünü özetliyor. Aynı zamanda Mariátegui, Marksizmin kendisinin ancak belirli gerçeklikler ve mücadelelerle etkileşim yoluyla canlı, somut ve etkili hale geleceğini, yani, gerçek manada Marksist olacağını düşünüyor.

Bu diyalektik bakış açısı, hem o dönemde Víctor Raúl Haya de la Torre liderliğindeki Peru milliyetçisi APRA partisinin bakış açısıyla, hem de Üçüncü Enternasyonal’in o dönemde Latin Amerika için inşa ettiği birim dâhilinde baskın hale gelen Victorio Codovilla’ya ait yaklaşımla çelişiyordu. İlki, ulusal sosyalizmi uluslararası sosyalizme karşı savunurken, ikincisi, sosyalizmi Latin Amerika ülkelerindeki içsel unsurlara karşıt olarak ele alıyordu. Rekabet halinde olsalar da, bu eğilimlerin ikisi de, dayatılmış olanla özgün olan arasında teşkil edilen ikiliği esas alan teorik yaklaşım temelinde işlerlik kazanıyordu. Bu tür diyalektik karşıtı çerçeveler, salt geçmişin kalıntıları değil, bugün de yaygınlığını koruyor.

Akademik Marksoloji, genelde Marksizmi, en iyi ihtimalle yerel aracılar aracılığıyla filtrelenmiş, çevresel gerçekliklere uygulanan dışsal bir doktrin olarak ele alırken, sömürgecilik sonrası dönem ile sömürgecilikten arınılmış dönemin ürettiği yaklaşımlar, sistematik olarak kurtuluşun, Marksizm de dâhil olmak üzere yabancı etkilerden uzaklaşmayı veya bunları hafifletmeyi gerektirdiğini varsayıyor.

Bu görüşler, birçok yönden birbirinin ayna görüntüsüdür, her ikisi de diyalektik olmayan bir bakış açısının hükmü altındadır. Bu bakış açısı, köktenci ve Avrupamerkezci Marksistlerin (Marksizmin odak noktasını ve iddialarını statik ve yalnızca Batı’nın tarihsel gerçekliğine bağlı olarak ele alarak Marx ve Engels’ten sapanlar) hayati önemdeki anti-emperyalist mücadelenin verildiği dönemde bile, Filistin’deki Hamas veya Venezuela’daki Çavezcilik türünden hareketlerin ya daha az İslami ya da daha az Bolivarcı-milliyetçi ve “daha Marksist” olmasını diledikleri her vakit arz-endam etmektedir. Aynı kusurlu bakış açısı, sömürgecilik sonrası dönemin ya da sömürgecilikten arınmış dönemin düşünürleri, yerli mücadelelerinin (doğası gereği Avrupamerkezci olduğunu iddia ettikleri) Marksizm dışsal ve güya kirletici etkisinden kaçınmasının hayırlı olacağına dair sözlerinde karşımıza çıkar.

Mariátegui’nin toplam asarı, her iki görüşün de yanlışlığını ortaya koymaktadır. Onun gösterdiği gibi, Marksizm ve Avrupa dışı gelenekler, tarafsız bir tefekkürle değil, mücadele ve iştirak yoluyla somutlanır ya da onurlandırılır. Bunlar, Walter Benjamin’in daha sonra “tehlike anı” olarak adlandıracağı bir ortamda, yani ezilen bir halkın veya ulusun varoluşu için veriği destansı mücadele bağlamında kullanıldıklarında hayat bulurlar. Şüphesiz ki, yapısal olarak emperyalizm ve onun Siyonizm türünden sömürgeci projelerine karşıt olan Küresel Güney’deki uluslar, bu tür “tehlike anları”nın sıklıkla ortaya çıktığı potalardır.[16]

Mariátegui’nin çalışmaları böylesi bir potada doğdu. 1920’lerde Nikaragua’ya yönelik emperyalist saldırılar, bölge genelinde yerli halk sorununun yakıcılığı ve Rusya’da Marksizmden ilham almış, başarıya ulaşmış devrim, Mariátegui’nin güçlü bir teorik ve pratik cevap ortaya koymasını sağladı. Neticede Mariátegui’nin projesini akademik olmaktan ziyade iştirakçi ve devrimci olarak konumlandırması, hem Marksizme hem de içinde çalıştığı yerel gerçekliğe derin bir bağlılık duyması, yabancı ve yerel arasındaki yanlış karşıtlığı diyalektik bir yaklaşım lehine aşmasına imkân sağladı. İster yerelin dini, eğitimi, edebiyatı isterse yerli halk meselesi olsun, yerel bir geleneği Marksist projeden temelde ayrı olarak kavramanın nihayetinde her ikisine de ihanet anlamına geldiğini gösterdi.

Mariátegui’nin Yaklaşımını Doğrulayan İki Olgu:
Kurtuluş Teolojisi ve Chávez’in Leninizmi

Bu tezin günümüzdeki doğruluğunu görmek için çok uzağa bakmamıza gerek yok. Bir örnek, kurtuluş teolojisidir. Bunu yalnızca Hristiyanlığa ait bir olguya indirgememek gerek zira İslam içinde ortaya çıkan anti-emperyalist kurtuluşçu akımlar da aynı ölçüde önemlidir. Hristiyanlığın içindeki ilerici unsurların, bilhassa Latin Amerika’daki taban hareketleri tarafından dile getirildiği şekliyle, bölgedeki Marksist politikayı nasıl derinleştirip radikalleştirdiğini görmek gerekmektedir. Bunun nedeni, Latin Amerikalılar arasında, dünyanın çoğu halkında olduğu gibi, kurtuluşa yönelik dürtünün sıklıkla dini terimlerle ifade edilmesidir. Bu özlemlerin devrimci hareketler içinde gelişmesine izin vermek, onları hem maddi hem de teorik açıdan güçlendirir.

Dünyanın dört bir yanındaki mücadelelerde bunun birçok somut kanıtı mevcuttur. Latin Amerika’da Camilo Torres, Manuel Pérez, Gaspar García Laviana gibi isimler, Kolombiya Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN) gibi örgütler, dini militanların baskı ve zorluklara rağmen nasıl eşsiz bir bağlılık ve direnç sergilediklerini göstermektedir. Küba’da, Hristiyanlıktan ilham alan Dr. Martin Luther King Anma Merkezi projesi, günümüzdeki Küba sosyalist devrimine ait bir dayanak ve öncü unsurdur. Bu çeşitli örnekler, Latin Amerika bağlamında Hristiyanlıktan ilham alan devrimci öznelliğe yer verdiğinde Marksizmin nasıl daha güçlü ve daha kitaba bağlı hale gelebileceğini göstermektedir.[17] Tartışmaya sebep olacağını bilerek, şunu söylemek isterim: Latin Amerika’da komünizm, Hristiyan kültürünün sağladığı zemin sayesinde, kimi yönlerden daha komünist hale gelmektedir.[18]

Bunun tersi de doğrudur. İçsel mücadeleler ve yaşam biçimleri (kültür, diller, dinler ve üretim biçimleri) Marksizm ile bağlantı kurarak, inkışaf etmek ve daha güçlü hale gelmek için gerekli zemini bulabilir. Örneğin, Marksizmden beslenen ilk başarılı devrimden doğan Sovyetler Birliği, ulusal dillerin ve kültürlerin eşi benzeri görülmemiş bir şekilde gelişmesine imkân sağlayan ilk gerçek çokuluslu devletti. Terry Martin’in Affirmative Action Empire [“Pozitif Ayrımcılık Üzerine Kurulu İmparatorluk”] adlı çalışması, Sovyetler Birliği’nin Rus olmayan cumhuriyetler ve özerk bölgelerdeki sömürgecilikten kurtulma politikalarını anlatmaktadır. “Yeni gelişen unsurlar yerine yerli halkları kayıran” bu politikalar, önemli bir başarıydı, ayrıca bu dinamiğin güçlü bir tarihsel örneğiydi.[19]

Bugüne ait bir örnek olarak, Hugo Chávez’in Venezuela’da devlet iktidarını ele geçirme ve yeniden yapılandırma yönündeki “Leninist” stratejisinin, özellikle 1999 tarihli Bolivarcı Anayasası’nda somutlaştığı şekliyle, ülkenin tarihinde bu tür Marksist yöntemlerin izlenmediği dönemlere kıyasla, Venezuela’nın yerli halklarını daha tam ve gerçek anlamda nasıl güçlendirdiğini gösterebiliriz. Bunu, Venezuela Amazon ve Amacuro Deltası bölgelerindeki yerli halklarla yaptığım araştırma gezileri ve görüşmeler aracılığıyla şahsen teyit edebildim. Yerli toplulukların sözcüleri, her önceki siyasi düzene kıyasla, Chávez’in anti-emperyalist ve sosyalist devrimiyle başlatılan projenin, yerli hakları ve yerli halkların devam eden, geleceğe yönelik projeleri için güçlü bir destek sağladığını sürekli olarak vurgulamaktadır.[20]

Her iki örnek de yaşayan Marksizmi nasıl kavramamız gerektiğini gösteriyor: Bolivarcı sosyalizm, Küba’nın Marx ve Martí’nin birleşimi veya çağdaş Çin’deki “Çin’e has özelliklere sahip sosyalizm”.[21] Bunlar, yabancı ve yerel unsurları harmanlama anlamında senkretizm veya heterodoksi vakaları değil, daha ziyade, Marksizmin en devrimci ve pratiğe dayalı özünün devamıdır. Mariátegui’nin sözleriyle, bu, fikirlere can vermekle ilgilidir. Marx ve Engels’in kendi zamanlarında yaptıkları bir şeydir, bizim de bu işlemi içinde bulunduğumuz dönemde yapmamız gerekmektedir.

Akılcılık Üzerine Bir İnceleme

Marksizmin yerel geleneklerle, özellikle de dini geleneklerle olan etkileşimine dair tartışmalarda kaçınılmaz olarak ortaya çıkan bir sorun, rasyonellik meselesidir. Mariátegui’nin kendisi, devrimci öznelliği anlamasında mite önemli bir rol atfetmiş, Friedrich Nietzsche ve Georges Sorel gibi kimi irrasyonalist düşünürlerle etkileşime girmiştir. Daha geniş anlamda, rasyonellik kaygısı, birçok yerel veya yerli geleneğin, genellikle alelacele, akıl dışılıkla ilişkilendirilen halk inançlarını, mitleri, alegorik anlatıları veya dini unsurları içermesinden kaynaklanmaktadır.

Burada açığa çıkan endişenin haklı ve meşru olduğunu söylemek gerekiyor: Marksizm, özellikle faşizmin yeniden ortaya çıktığı mevcut tarihsel dönemde son derece kritik olan rasyonelliği terk etmemelidir. Faşizm ve irrasyonellik arasındaki bağ, iki yönlüdür. Bir yandan, MAGA tarzı neo-faşizm gibi hareketler, ırkçı mitler, üstünlükçü fanteziler ve komplo teorisi düşüncesi gibi irrasyonel unsurlarla doludur. Öte yandan, nihayetinde yalnızca bir avuç tekelin çıkarlarına hizmet eden projeleri desteklemek için kitleleri seferber ederler. Bu nedenle faşizm, yalnızca inançlarında değil, toplumsal sosyal işlevinde de irrasyoneldir: çoğunluğun maddi çıkarlarına, hatta bekasına aykırı sonuçlar için kitlesel rızayı örgütler. Daha geniş anlamda, bugünün emperyalist kapitalizmi, faşist olsun ya da olmasın, yapısal irrasyonelliğini giderek daha fazla ortaya koymaktadır. Temel insan ihtiyaçlarını karşılayamayan, ekolojik çöküşü hızlandıran ve milyarlarca insanın yaşam koşullarını yok etme tehdidinde bulunan bir sistem, teknik gelişmişliğine bakılmaksızın rasyonel olarak kabul edilemez.[22]

Faşizm ve emperyalizmin damgasını vurduğu bir çağda, rasyonelliği savunmak bu nedenle acil bir siyasi görev haline gelir. Bununla birlikte, temel bir belirleyici olarak rasyonellik, öncelikle hatta özünde, yalnızca teknik hesaplama veya bilimsel formalizm olarak anlaşılmamalıdır. Ayrıca, uzun süredir devam eden sömürgeci bir eğilime uygun olarak, yerli geleneklere veya dini dünya görüşlerine mutlaka karşıt olarak sunulmamalıdır. Asında, Marksizmin klasik Alman felsefesinden miras aldığı hâlâ geçerli olan bakış açısına göre, aklı insan çabasının ve pratiğinin tüm parçalarıyla bütünsel olarak bağlantılı ve gelişen tarihsel bütünlük içinde gerçekleşen bir şey olarak anlamalıyız.[23] Bu nedenle, rasyonelliğin mihenk taşları, düşüncenin tarihsel gelişmenin ortaya koyduğu temel sorularla ilgili olarak aldığı pozisyonlardır. Bunlar, bugün ABD emperyalizmini yenmeyi, Filistin halkına yönelik devam eden Siyonist saldırı gibi faşist soykırımları sona erdirmeyi, çok kutuplu ve sürdürülebilir bir dünyevi kalkınmayı sağlamayı içerir.

Pratik temelli olduğu ve aklın temel amacı tarihsel olarak gelişen bütünlüğü kavramak olduğu için, rasyonelliğin zorunlu olarak maddi, toplumsal ve ekolojik boyutları mevcuttur. Uçurumun eşiğinde içsel olarak mükemmel sistemler kurmakla ilgili değildir. Aksine, akıl, ancak dünyadaki çoğunluk için insani gelişime, emperyalizmi yenmeye ve yeryüzünün sürdürülebilir yönetimine yöneldiğinde gerçek manada “rasyonel” olur.

Yukarıda “uçurumun eşiğinde” gerçekleşen düşünceye yapılan atıf, Georg Lukács’ın Aklın Yok Edilmesi adlı kitaba yöneliktir. Lukács, gerçek hayattaki sorunları akıl dışı bir şekilde görmezden gelen felsefeleri, “uçurumun eşiğindeki modern bir lüks otelde” yaşamaya benzetmiştir. Bu otelde, “yemeklerin veya sanat eserlerinin keyfini çıkarırken uçurumun günlük görüntüsü, bu zarif konfordaki zevki artırmaktan başka bir işe yaramaz.”[24]

Soğuk Savaş sırasında, “uçurumun” nükleer yok olma tehdidini de kapsayacak şekilde genişlediği bir dönemde yazılan bu kitabın sonsözünde Lukács, akıl ve akıl dışılık arasındaki mücadelenin en temel olarak barış ve nükleer silahsızlanma hareketinde ifade edildiğini savunmuştur. Lukács, “kitlesel bir hareket olarak aklı savunduğunu” söylediği hareketin politik, felsefi ve dini sınırları aştığını dile getirmiştir: “Hristiyan ve Müslüman rahipler, Sarsıcılar ve barışçılar, liberaller ve tarafsızlar vs., sosyalistler ve komünistlerle el ele çalışıyorlar.” Barış hareketi, birbirinden son derece farklı dünya görüşlerine sahip insanları ortak bir tarihsel görev etrafında birleştirdiği için, “sadece varlığı, büyümesi ve giderek somutlaşan hatları, ‘Aklın lehinde mi yoksa aleyhinde mi hareket edilecek?’ denilen o büyük felsefi sorunun ortaya atılmasını ve cevaplanmasını gerekli kılıyor.[25]

Bu açıdan bakıldığında ve yirmi birinci yüzyılda karşı karşıya kaldığımız uçurumu göz önünde bulundurduğumuzda, içinde bulunduğumuz tarihsel momentte “akılcılığa karşı olanlar veya akılcı olanlar” arasındaki ayrım çizgisi, din ve bilim arasında veya geleneksel ve daha kozmopolit bilgi biçimleri değil, emperyalist kapitalizmi destekleyenler ile ona direnen insanlığın çoğunluğu arasına çekilmiştir. İkinci grubun sahip olabileceği dini bağlılıklar, mitolojik inançlar veya kültürel gelenekler ne olursa olsun, savaş, sömürü ve tahakküme karşı insan yaşamının savunulması ve geliştirilmesine odaklanan pratik yönelimlerinin yanında tali kalmaktadır. Buna karşılık, bugün emperyalizmi savunanlar ve onunla işbirliği içinde olanların sergileyebileceği teknik uzmanlık veya araçsal rasyonellik biçimleri ne olursa olsun, projelerinin yıkıcı mantığı onları modern barbarlığın, dolayısıyla, en gelişmiş haliyle akıl dışılığın tarafına yerleştirmektedir.

Diyalektik bir bakış açısıyla, ki bu bakış açısı tarihsel gelişmenin ortaya koyduğu temel meseleleri merkeze alır ve aklı pratikten ayırmayı reddeder, yerel geleneklerle etkileşim ve karşılıklı alışveriş, Marksizmin aktif ve rasyonel özünün bir devamı olarak görülmelidir. Çünkü bu geleneklerin çoğu, son derece rasyonel amaçlar peşindedir: kolektif hayatta kalma, sosyal adalet, kendi kaderini tayin etme, haysiyet ve yabancı egemenliğine karşı direniş; kendilerini tarihsel bütünlüğe göre rasyonel bir şekilde konumlandırırlar. Bu amaçların dini dil, mitolojik anlatılar veya modern olmayan sembolik çerçeveler aracılığıyla ifade edilmesi, rasyonelliklerini ortadan kaldırmaz. Önemli olan, söylemsel biçim değil, bu geleneklerin temel yönelimi ve tarihsel işlevidir. Dolayısıyla, Marksizm, bu geleneklerle pratik alanında etkileşime girdiğinde, sonuç, kirlenmek değil, güçlenmektir, Marksizmin temel rasyonelliğinin derinleşmesidir. Ayrıca, diyalektik olarak kavranan aklın, zaman içinde tarihsel bir gelişme veya süreç olarak kendini gerçekleştirdiğini de akılda tutmak gerekmektedir.

Mariátegui'nin Nietzsche, Sorel, vitalizm veya pragmatizmle olan ilişkisini değerlendirirken, bu husus göz önünde bulundurulmalıdır. Perulu Marksist, genellikle irrasyonalist felsefelerden yalnızca geniş bir diyalektik süreç içinde geçici özerklik kazanan toplumsal gerçekliğin veya öznelliğin belirli boyutlarını keşfetmek için istifade eder. Bu açıdan, yöntemi Frantz Fanon’unkine benzer. Fanon’un görünüşte varoluşçu veya rölativist olduğu momentler, felsefi son noktalar değil, Marksizmin yeni gerçekliklere uzandığı bir yol olan diyalektik bir sürecin parçası olarak anlaşılmalıdır.[26]

Sonuç: Küresel Güney’in Mücadelelerinde Öncelikler

Önceki bölümde belirtildiği gibi, Marksizmin yerel ve ulusal geleneklerle ilişkisi meselesi, günümüzün en acil görevleri ve bunların gerektirdiği önceliklere dair bilinçle birlikte ele alınmalıdır. Bu da, bir yandan açıkça Marksist bir kavramsal aygıta, diğer yandan da yerel geleneklere verilen nispi önemi şekillendirecektir. Bu farkındalık zaruridir, çünkü mevcut tarihsel konjonktürün değerlendirilmesi, emperyalizmin (ve devam eden sömürgeciliğin) son yüzyılda yol açtığı muazzam medeniyet yıkımıyla yüzleşmekten kaçınamaz.

Emperyalizm, devam eden savaşları, yaptırımları, kaynak-değer sömürüsü ve uyguladığı kültürel egemenlik yoluyla bu medeniyet yıkımı sürecini hızlandırmıştır. Bu, dört yüzyıllık kapitalizmin karakteristik özelliği olan sömürücü ve yok edici süreçlerin bir sonucudur. İlgili süreçler, neoliberal “küreselleşme” koşullarında önemli ölçüde hızlanmıştır; aslında burada daha çok, yaklaşık yetmişlerin ortalarından beri gerçekleşen emperyalist karşı-devrimden söz edilmektedir.[27]

Mevcut konjonktürde özellikle göze çarpan şey, emperyalizmin, sıklıkla tercih ettiği soykırım yöntemine ulaşmasa bile, kültür katliamı ve etnik soykırım süreçlerinde ne kadar ilerlediğidir.[28] Bu gerçeklikte, Marksizm ile Küresel Güney’deki uygarlık bağlamı arasında yaşanan karşılaşma, yerel geleneklerin rolüne ve mevcut anda temsil ettikleri uygarlık projelerine daha fazla vurgu yapılmasını gerekli kılmaktadır.[29] Aslında, bugün başarılı olan devrimci işlemler ve çabalar incelendiğinde, bunların içsel uygarlık projesine nasıl sistematik olarak öncelik verdikleri görülecektir. Neticede Marksist öğretilerin (özellikle emperyalizm hakkındaki öğretilerin) her iki bağlamda da fiili düzeyde benimsenmiş ve işliyor olmasına rağmen, İran İslam Devrimi ve Filistin direnişi, İslam’a ve onun somutlaştırdığı toplumsal değerlere merkezi bir rol atfetmektedir. Aynı şekilde, son yüzyıl içinde açığa çıkan tüm sömürgecilik karşıtı kurtuluş mücadeleleri de kendi uygarlık projesine öncelik vermiştir.[30]

Bu durum, Küba Devrimi’nde Martí'nin düşüncelerinin, kültürünün ve etiğinin temel rolünde ayrıca (Hristiyan-özgürlükçü bir üslup eklenmiş haliyle) Venezuela Devrimi’nin merkezine oturtulan Bolivarcılığın merkeziliğinde de görülebilir. Bu devrimin baş lideri, komutan Chávez, hitap ettiği her kitle karşısında Latin Amerika’nın hafızasını, tarihini ve kültürünü yorulmadan savundu ve tanıttı. Son sözleri “Ya komün ya da hiçbir şey!” değil, “Artık bir vatanımız var” oldu . Küba, İran ve Venezuela devrimlerinin sahip oldukları güç bize, bugün yol gösterici bir slogana ihtiyaç varsa eğer, bunun “Ya sosyalizm ya da barbarlık” değil, “Ya çok kutuplu medeniyetler ya da emperyalist barbarlık” olması gerektiğini, ancak her zaman mümkün olan her yerde sosyalizmi ilk sloganıyla kaynaştırmayı hedeflememiz gerektiğini öğretiyor.[31] Başka bir ifadeyle, analitik öncelik, sosyalist projenin ön koşulu olarak, elbette ki devam eden, modernleşen, ucu açık ve süreçsel bir yapı olarak görülen uygarlık temelinin korunması ve yeniden kazanılmasıdır.

Chris Gilbert
Eylül 2026
Kaynak

Dipnotlar:
1. Başarılı devrimlere ve sosyalist devlet kurma projelerine eşlik eden ve yol gösteren diğer önemli Asya Marksizm akımlarından da söz etmek gerek. Bunların her birinde aynı ilke geçerli. Bu anlamda, Kuzey Kore, Laos, Kamboçya ve Vietnam’da işleyen Marksizm de, Çin’de olduğu gibi, ulusal özelliklerle şekillenmiştir. Laos sosyalizminde Budizmin rolü üzerine ilginç bir makale için bkz.: Yumeng Liu, “Lao Socialism with Buddhist Characteristics,” Monthly Review 76, Sayı. 11 (Nisan 2025): s. 42–56 MR.

2. John Bellamy Foster,  “Foreword to the Summer Issue” Monthly Review 62, Sayı. 3 (Temmuz–Ağustos 2010) MR: s. i–xviii; Teodor Shanin, “Marxism and the Vernacular Revolutionary Traditions,” Late Marx and the Russian Road içinde, yh. Teodor Shanin (New York: Monthly Review Press, 1983), s. 243–79, MR. Özellikle ekolojik konularla ilgili olarak Çin’e has özelliklere sahip sosyalizmin incelenmesi için bkz. John Bellamy Foster, ““Marxian Ecology, East and West: Joseph Needham and a Non-Eurocentric View of the Origins of China’s Ecological Civilization,” Monthly Review 75, Sayı. 5 (Ekim 2023): s. 1–12, MR.

3. Mariátegui, 1928’de Komünist Enternasyonal ile aynı çizgide olan Marksist-Leninist bir parti olarak Peru Sosyalist Partisi’ni kurdu. Ölümünden sonra adı Peru Komünist Partisi olarak değiştirildi.

4. José Carlos Mariátegui, “El Grupo Clarté,”, Mariátegui: Política revolucionaria, contribución a la crítica Socialista, cilt. 1: La escena contemporánea y otros escritos (Karakas: Fundación Editorial El Perro y la Rana, 2010), s. 278.

5. José Carlos Mariátegui, Seven Interpretive Essays on Peruvian Reality, çev. Marjory Urquidi (Austin: University of Texas Press, 1971), s. 25. Bu baskıdaki İngilizce çeviri kimi noktalarda sorunludur. Burada Mariátegui'nin “meter toda mi sangre en mis ideas ” ifadesi “Kanımla yazdım” olarak tercüme edilmiştir, oysa doğrusu “tüm kanımı fikirlerime kattım”dır.

6. Perry Anderson, Considerations on Western Marxism (Londra: New Left Books, 1976), s. 29.

7. Küresel Güney’in kaynaklarının ve üretilen değerinin kapitalizmin emperyalist aşamasında ana kapitalist ülkelere aktarılması, iki sonuç doğurmaktadır. Bir yandan, Küresel Kuzey’de sosyal demokrat eğilimli bir işçi aristokrasisi ortaya çıkar. Diğer yandan, Küresel Güney’deki işçi kitleleri, maruz kaldıkları sert sömürü, mülksüzleştirme ve onurlarına yönelik saldırılara cevap olarak devrimci çözümlere yönelirler.

8. Küresel Güney’de Marksizmin hayati gelişimini göz önünde bulunduran Simin Fedai’nin “Marksizmin Avrupamerkezci olduğunu iddia etmenin aslında Avrupamerkezci olduğu”na dair çıkarımı doğrudur. Simin Fadaee, Global Marxism: Decolonisation and Revolutionary Politics (Manchester: Manchester Üniversitesi Yayınları, 2024), s. 22–23. Marksizmle ilgili bu Avrupamerkezcilik biçimi, hem sömürgecilik sonrası dönemin hem de sömürgecilikten arınmış dönemin aydınlarında arz-ı endam etmektedir. Edward Said ve Gayatri Spivak gibi sömürgecilik sonrası dönemin düşünürleri, Marksizmi açıktan Avrupamerkezci olarak nitelendirirken, sömürgecilikten arınmış dönemde ana eğilim, bu iddiayı daha incelikli bir şekilde dile getirmektedir. Örneğin, Aníbal Quijano, Avrupamerkezci olanın Marx değil, tarihsel materyalizm olduğunu defalarca iddia ederken, Enrique Dussel ise yalnızca “daha önce bilinmeyen” veya geç dönem Marx’ın Avrupamerkezcilikten kurtulduğunu söylemektedir.

9. José Carlos Mariátegui, “El problema de las razas en la América Latina", Mariátegui: Politica revolucionaria, contribución a la crítica Socialista, cilt. 5: Ideología y politica y otros escritos (Karakas: Fundación Editorial El Perro y la Rana, 2010), 79. İlk olarak Haziran 1929’da Buenos Aires’teki Birinci Latin Amerika Komünist Konferansı’nda sunuldu.

10. Marcello Musto, The Last Years of Karl Marx: An Intellectual Biography (Stanford, Kaliforniya: Stanford Üniversitesi Yayınları, 2020).

11. Mariátegui, Seven Interpretive Essays on Peruvian Reality, s. 43.

12. Mariátegui’nin yaşamı boyunca Peru’daki yerli hareketleri hakkında, bkz.: Aníbal Quijano, “José Carlos Mariátegui: reencuentro y tartışma,” 7 ensayos de commentación de la realidad peruana'da (Karakas: Fundación Biblioteca Ayacucho, 2007), s. xxvi–xxvii.

13. Karl Marx, Grundrisse: Foundations of the Critique of Political Economy (Roughly Draft) (New York: Vintage Books, 1973), s. 101.

14. Mariátegui, Seven Interpretive Essays on Peruvian Reality, s. 25.

15. Mariátegui, a.g.e., 25. Çeviri değiştirildi.

16. Walter Benjamin, “On the Concept of History”, Tez VI, Howard Eiland ve Michael Jennings (yh.), Selected Writings, Cilt 4 (Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press, 2006), s. 391.

17. Domenico Losurdo, Hristiyan mesihçiliğinin etkisinin Batı’daki Marksistleri zaman çerçevelerini daraltmaya, dolayısıyla, egemen sosyalist devletlerle sonuçlanabilecek uzun süreli devlet kurma ve ekonomik kalkınma süreçlerini küçümsemeye yönelttiğini savunuyor. Bu, yerinde bir tespit fakat Hristiyanlıktan etkilenen devrimci Üçüncü Dünya Marksizminden ziyade Batı Marksizmi için daha fazla geçerli. Dahası, mevcut Hristiyanlık ve mirası çok boyutlu: Bu geleneğin önemli bir kısmı, mesihçi unsuru düzenleyici bir ilke olarak konumlandırırken, aynı zamanda her türden peygamberlik idealini esas alan somut günlük faaliyetin ve çalışmanın vazgeçilmez rolünü de kabul ediyor. Domenico Losurdo, Western Marxism: How It Was Born, How It Died, How It Can Be Reborn (New York: Monthly Review Press), s. 232–33, MR.

18. Latin Amerika’daki kültür savaşlarında, senkretik bir yapıya sahip Katolikliğin karşısına genelde Evanjelik Hristiyanlık çıkar. Evanjelik Hristiyanlık genelde (her zaman olmasa da) muhafazakâr, karşı-devrimci ve emperyalizm yanlısı bir güç olarak karşımıza çıkar, sıklıkla Siyonizmle de aynı çizgide hareket eder.

19. Ayrıca bkz.: Terry Martin, The Affirmative Action Empire: Nations and Nationalism in the Soviet Union, 1923–1939 (Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press, 2001). Ayrıca bkz.: Domenico Losurdo, Stalin: The History and Critique of a Black Legend (Şikago: Iskra Books, 2020).

20. Chris Gilbert ve Cira Pascual Marquina, Resistencia Comunal kitap serisi (Karakas: Observatorio Antibloqueo, 2020–2026).

21. Foster, “Foreword to the Summer Issue”; Foster, “Marxian Ecology, East and West”; Armando Hart, “Una introducción necesaria”; Armando Hart, “Una introducción necesaria”, Marx, Engels y la condición humana: Una visión desde Latinoamérica (Melbourne: Ocean Sur, 2005), 28–42.

22. Brett Clark ve John Bellamy Foster, ““The Destruction of Reason and the Rise of Ecofascism in the United States ”, Monthly Review 78, Sayı 2 (Haziran 2026): s. 1–16, MR.

23. Immanuel Kant’tan Hegel’e kadar uzanan klasik Alman felsefesi, aklı yalnızca bir teknik değil, sadece ne bilebilecekleriyle değil, Kant’ın ünlü formülüne göre insanların ne yapması gerektiği ve ne umabileceği sorularıyla yakından ilişkili bir şey olarak ele aldı. (Kant için aklın kapsamı, “Ne bilebilirim? Ne yapmalıyım? Ne umabilirim?” sorularını içeriyordu.) Bu nedenle, akıl, daha geniş kapsamlı ve devam eden insan projesinden veya Marksistlerin pratik (praksis) dediği şeyden ayrı değildi.

24. Lukács’ın buradaki eleştirisinin odağında irrasyonalist felsefeci Arthur Schopenhauer durur. Daha sonra aynı eleştiriye Frankfurt Okulu’nu da dâhil eder. Georg Lukács, The Destruction of Reason (Londra: Merlin Press, 1980), 243. Ayrıca bkz.: Georg Lukács, The Theory of the Novel (Londra: Merlin Press, 1971), s. 22.

25. Lukács, “hareketin çeşitli akımlarının ardındaki büyük ortak ilke, insan aklının savunulmasından başka bir şey değildir; bu, sadece genel olarak varlığını savunmak değil, aynı zamanda hepimizin az ya da çok aktif katılımcısı olduğumuz insanlık tarihindeki gerçek etkisini ve sonuçlarını da savunmaktır” der. Lukács, The Destruction of Reason, s. 849.

26. Burada, Fanon’un eserindeki bazı formüllerin daha büyük bir diyalektik akıl hareketinin parçası olarak anlaşılması gerektiğini savunan Ato Sekyi-Otu’nun Fanon okumasını takip ediyorum: “akılcı bilgiye giden bir yol [veya] cheminement laborieux vers la connaissance rationnelle ." Ato Sekyi-Otu, Fanon’s Dialectic of Experience (Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press, 1996), 26. Bu, Fransız ve Haiti devrimlerinin ardından yazılan ve Lukács’ın kendisinin de daha sonraki Hegel’den daha az “teslimiyetçi” olduğunu belirttiği Hegel’in Ruhun Fenomenolojisi eserinde somutlaşan akıl modelidir. Hâlâ gelişmekte olan bir bütünlüğü kavramayı amaçlayan bir eserdir. Bkz. Lukács, The Destruction of Reason, s. 163.

27. Jason Hickel, Christian Dorninger, Hanspeter Wieland ve Intan Suwandi, “Imperialist Appropriation in the World Economy: Drain from the Global South through Unequal Exchange, 1990–2015,” LSE Research Online Documents on Economics, Sayı. 113823, Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu, 2022).

28. Emperyalist kapitalizm, çekirdek ülkelerde de farklı türde medeniyet krizleri yaratır: dışarıdan yönlendirilen bir yıkım yerine içsel bir çürüme . Bu bağlamda, Marksist felsefeci Helena Sheehan, yakın zamanda emperyalist çekirdekte artan akıl hastalığı, intihar, ölümcül kumar ve aşırı bireycilik oranlarına dikkat çekerek, bunların “medeniyet çürümesinin belirtileri” olduğunu söyledi. Önemli olan, çekirdek ülkelerdeki bu tür çürümenin etkilerinin, emperyalizmin zayıflamasına katkıda bulunma olasılığı nedeniyle küresel sınıf mücadelesiyle ilişkili olarak belirsiz olmasıdır. Buna karşılık, Küresel Güney ülkelerindeki medeniyetlerin emperyalist yıkımının etkileri her zaman olumsuz sonuçlara yol açmaktadır. Helena Sheehan, “ Capitalism and the Crisis of Meaning in Our Times”, Monthly Review 78, Sayı. 2 (Haziran 2026): s. 54–65, MR.

29. Vicay Praşad şöyle diyor: “Sömürgeleştirilmiş toplumlardan gelmeyenlerin, ‘vatan savunması’ gibi ifadelerin ve medeniyet mirası fikrinin gücünü anlamaları zor.” Vijay Prashad, “A Dialogue Across Civilisations, for Now: The Seventeenth Newsletter”, The Tricontinental, 23 Nisan 2026, tricontinental.com.

30. Alexandre A. Bennigen ve S. Enders Wimbush, sosyalist fikirlerin Rus İmparatorluğu’ndaki Müslüman halkların kavramsal araç kutusuna çok erken girdiğini, “ulusal kurtuluş planı”na katkıda bulunduğunu savunuyorlar. Ayrıca, doğru bir şekilde, Marksist teorinin dünyanın dört bir yanındaki ulusal kurtuluş süreçlerine dâhil edildiğini de dile getiriyorlar. Alexandre A. Bennigen ve S. Enders Wimbush, Muslim National Communism in the Soviet Union (Şikago ve Londra: University of Chicago Press, 1979), s. xx.

31. Sömürgeci ve emperyalist söylemler, Küresel Güney’in, özellikle de Latin Amerika’nın medeniyetlerini ve kültürlerini, medeniyetlerden ziyade barbarlıklar olarak tasvir etmiştir. Bu ideolojik tahrifat, Roberto Fernández Retamar’ın muhteşem eseri Todo Caliban’da (Buenos Aires: Cooperativa Editorial Viandante, 2019) ele alınmakta ve çürütülmektedir.

0 Yorum: