01 Eylül 2026

, ,

Büyük Umutlar Vaat Eden Moment: Bakû Kurultayı


Eylül 1920, Rusya’daki devrimci devlet için hem büyük umutlar vaat eden ama aynı zamanda büyük tehlikelerle yüklü bir momentti. 1917’de Rus işçileri, iktidarı ele geçirdiler. O günden sonra “iç savaş” olarak adlandırılan dönemden geçtiler. Gerçekte bahsi edilen dönemde İngiliz ve Fransız orduları, Rus topraklarını işgal ettiler. 1919 yılında aynı zamanda Macaristan ve Bavyera’daki devrimler de ezildi.

Bolşevik liderler, devrimin nüfuz ve faaliyet alanının genişletilmesi gerektiğini, devrimin tecrit edilmesi durumunda hayatta kalamayacağını biliyorlardı. O günlerde sosyalizmden bahseden bir ülke yoktu. Dolayısıyla yeni Sovyet devleti, kendi çıkarları ve dünya işçilerinin çıkarları temelinde ittifaklar kurmak zorundaydı. Ya sosyalizm zaferlerine yenilerini ekleyecekti ya da sömürü devam edecek, yeni savaşların çıkması beklenecekti.

Komünist Enternasyonal, 1919’da bu zeminde kuruldu. Amacı, dünya devrimini teşvik etmekti. Enternasyonal’in 1920 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında Moskova’da düzenlenen ikinci kongresi, dünya kapitalizmini yıkmaya mahir yeni komünist partiler kuracak sosyalistleri ve sendikacıları bir araya getirdi. Ne var ki delegelerin önemli bir bölümü Avrupa’dan gelmişti. Komintern başkanı Zinovyev’in ifadesiyle, “Enternasyonal kongresinin ikinci yarısında müttefiklerin kimler olacağı üzerine tartışmalar yürütüldü.”[1] Bakû Kurultayı’nın yolunu bu tartışmalar açtı.

1914-1918 arası dönemde cereyan eden savaş, bir emperyalist savaştı. İngiliz ve Fransız emperyalistlerin sömürge halklarını kurtarma niyetinde olduklarına dair sözleri yalandan ibaretti. Versay Anlaşması, Avrupa ülkelerine kendi kaderini tayin etme hakkını bahşederken, bu noktada Afrika ve Asya’daki ülkeler bu haktan muaf tutuldu.

Bolşeviklerse sömürgeciliğin ve ırkçılığın ortadan kalkacağı, tümüyle unutulacağı bir dünya vizyonuna sahiplerdi. Bolşevik parti üyesi Radek’in ifadesiyle, “artık herkes, ırk ayrımcılığının olmadığı, haklar ve yükümlülükler konusunda hiçbir farklılığın gözlemlenmediği, herkesin aynı haklardan yararlandığı, herkesin aynı görevlere sahip olduğu yeni ve özgür bir insanlık inşa etme işine uyum sağlamak zorundaydı.”[2] Öte yandan, Komintern’in ikinci kongresinin benimsediği manifestoda emperyalist ülkelerdeki komünistlerin kendi emperyalizmlerine karşı mücadele yürütmelerinin önemine vurgu yapılıyordu:

“Doğrudan veya dolaylı olarak, bazı ulusların ayrıcalıklı konumunu diğerlerinin hilafına savunan, sömürge köleliğine göz yuman, farklı ırk ve renkteki insanlar arasında haklar olduğunu kabul eden, emperyalist ülkelerin burjuvazisinin sömürgeler üzerindeki egemenliğini sürdürmesine yardımcı olan, bu sömürgelerin silahlı ayaklanmasını desteklemek yerine, İrlanda, Mısır ve Hindistan’ın Londra plütokrasisine karşı ayaklanmasını tüm gücüyle desteklemeyen İngiliz sosyalisti, bu 'sosyalist', proletaryanın desteğini ve güvenini talep etmekten çok uzaktır, kurşunları hak etmese bile en azından kınanmayı hak etmektedir.”[3]

İşte bu bağlamda, Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu, ezilen halkların temsilcilerini Bakû’ye davet etti. Yer seçimi gayet iyiydi. Bakû, 1918’de bağımsızlığını kazanan, eski Çarlık İmparatorluğu ülkelerinden biri olan ve “Rusya ile Doğu arasındaki kavşakta”[4] bulunan Azerbaycan’da yer alıyordu. Öte yandan, Bakû, bir Petrol merkeziydi ve Bolşevikler, petrolün yirminci yüzyılda alacağı önemin farkındaydılar. Amerikalı devrimci John Reed, delegelere hitap ederken şu soruyu sordu: “Bakû’nün Amerikan dilinde nasıl telaffuz edildiğini biliyor musunuz? ‘Oil’ [“Petrol”] diye telaffuz ediliyor.”[5]

Bakû’ye yolculuk tehlikelerle doluydu. İngiliz hükümeti, delegelerin şehre ulaşmasını engellemek için elinden gelen her şeyi yaptı. Örneğin, İranlı delegeleri taşıyan bir buharlı gemiye İngiliz uçağı saldırdı. İki delege öldü, birkaçı yaralandı. İngiliz savaş gemileri, ayrıca Türk delegelerinin Karadeniz’i geçmesini engellemeye çalıştı. İki İranlı, Azerbaycan sınırında İran polisi tarafından öldürüldü.[6] Moskova’dan gelen delegeler ise iç savaşın harap ettiği bölgelerden geçmek zorunda kaldılar. Fransız delege Alfred Rosmer, kendi yolculuğunu şu şekilde aktarıyor:

“Yolculuk [...] iç savaşın neden olduğu yıkımın büyüklüğünü ilk elden kavramamızı sağladı. İstasyonların çoğu harap olmuştu. Tali hatlar, her yerde yarısına kadar yanmış vagonların kalıntılarıyla doluydu. Beyazlar yenilince, geri çekilirken ellerinden geldiğince her şeyi yakıp yıktılar. En önemlilerinden biri de Lozovaya istasyonlarıydı. Bu istasyonlar kısa süre önce bir çetenin saldırısına uğramıştı. Bu bölgelerde hâlâ sıkça yaşanan bu tür saldırıların yol açtığı hasarı bizzat gözlemledik.”[7]

Gene de kurultaya çok sayıda delege katıldı. Kesin sayıyı belirlemek zor olsa da kurultay tutanaklarına göre delege sayısı 1.891’di, bunların 1.273’ü komünistti. Komünist olmayan delegeler de memnuniyetle karşılandı. Komünist Enternasyonal Başkanı Zinovyev’e göre:

“Biz, size hangi partiye mensup olduğunuzu sormadık. Size sadece şu soruları soruyoruz: ‘İşçi misiniz? İşçi kitlelerinin bir parçası mısınız? İç savaşa son vermek ve zalimlere karşı mücadeleyi örgütlemek istiyor musunuz?’ Bu sorular kâfi. Başka bir şeye ihtiyacımız yok, sizden herhangi bir siyasi pasaport da istemiyoruz.”[8]

Delegelerin çoğu, eski Çarlık İmparatorluğu ve Ortadoğu ülkelerinden gelmişti. 100 Gürcü, 157 Ermeni, 235 Türk, 192 İranlı ve 82 Çeçen vardı, bunlara 14 Hindu ve 8 Çinli eşlik ediyordu. Tercümeler uzun sürdü. Salonda Çarlık döneminde zulüm gören Asya dilleri işitildi. Alfred Rosmer’in gözlemi şu yönde:

“Salon epey canlı ve renkliydi. Doğu’ya ait tüm kostümler bir araya gelerek şaşırtıcı ve zengin bir renk cümbüşü meydana getirmişti.”[9]

Zinovyev, açılış konuşmasında Rus devrimcilerinin mücadelelerinin dünya emperyalizmine karşı verilen genel mücadelenin sadece küçük bir parçası olduğunu, Rus Devrimi’nin çok daha büyük bir hareketin parçası olmadan zafer kazanamayacağını anladıklarını açık bir dille ortaya koydu:

“Dünyada sadece beyaz ırktan insanlar yok diyoruz […]. Avrupalıların yanı sıra, Asya ve Afrika’da yüz milyonlarca farklı ırktan insan yaşıyor. Dünyanın her yerinde sermayenin egemenliğine son vermek istiyoruz. İnsanın insan tarafından sömürülmesini ancak devrimci ateşi sadece Avrupa ve Amerika’da değil, tüm dünyada yayarak, Asya ve Afrika’da yaşayan insanlığın bir kısmının da bizi takip etmesiyle kesin olarak ortadan kaldırabileceğimize inanıyoruz. Komünist Enternasyonal, tüm dilleri konuşan insanların kendi bayrakları altında birleşmesini istiyor. Komünist Enternasyonal, sadece Avrupa proleterlerinin değil, aynı zamanda Asya, Yakın ve Uzak Doğu’nun köylü kitleleri, bir tür muazzam piyade rezervi oluşturarak, onların peşinden hareket edecekler.”[10]

Zinovyev, Rus Devrimi’nin çok daha büyük bir hareketin sadece küçük bir bölümü haline geleceği öngörüsünü de dile getirdi:

“Doğu gerçek manada harekete geçtiğinde Rusya ve onunla birlikte tüm Avrupa, bu geniş resmin sadece küçük bir köşesini elinde tutacak.”[11]

Batılı işçiler için bu Doğu’ya verilecek destek, sadece ahlaki bir yükümlülük değildi. Zinovyev, sömürgeleştirilmiş halkların mücadelelerini desteklemenin maddi ve ilk elden savunulması gereken çıkarı olduğunu hatırlattı:

“Şu anda, işçilerini korkutmak isteyen İtalyan burjuvazisi[12], gerekirse sömürge birliklerini onlara karşı göndereceğini söylüyor.”[13]

Elbette, Avrupalı işçiler ile sömürgelerdeki ezilenler arasında birlik sağlamak kolay olmayacaktı. Birçok işçi emperyalizm yanlısı tutumu benimsemiş, sömürge halkları ise emperyalist ülkelerdeki işçilerin kendi emperyalistlerinden en azından kırıntılar aldığı konusunda belirgin bir şüpheye sahiplerdi.

İngiliz delegesi Tom Quelch, birliğin nesnel bir temeli olduğunu dile getirdi. Konuşmasına Karl Marx’tan bir alıntıyla başladı: “İngiliz işçi sınıfı, ancak İngiliz kolonilerinin halkları da özgür olduğunda gerçekten özgür olacaktır.” Devamında şunu söyledi: “İngiliz işçi sınıfının düşmanları, İngiliz kapitalistleri, aynı zamanda ezilen Doğu halklarının da düşmanlarıdır.”[14]

Kapanış konuşmasında Zinovyev, Karl Marx’ın Komünist Manifesto’sunu yeniden gözden geçirmeyi önerecek kadar ileri gitti. Marx’ın formülü “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” iken, Zinovyev’e göre bu formül “Bütün ülkelerin işçileri ve bütün dünyanın ezilenleri, birleşin!” olmalıydı.

Kurultay büyük bir coşkuya yol açtı. Zinovyev (güçlü bir hatip olmasına rağmen bazen isteklerini gerçekmiş gibi algılayan biri olarak), “İngiliz ve Fransız kapitalistlerine karşı gerçek bir kutsal savaş (cihad) başlatmak” gerektiğini düşünüyordu.[15]

Belki de daha gerçekçi ve dürüst bir bakış açısı Karl Radek tarafından dile getirildi:

“Biz ise bu halklara, kapitalizme karşı mücadelemizde onların gücünü kullanmak değil, sermayenin boyunduruğundan, ortaçağ kurumlarından, feodalizmden ve cehaletten kurtulmalarına, gerçekten insani bir yaşam sürmelerine yardımcı olmak için gidiyoruz. Onlara, büyük acılar içinde doğan genç komünist toplumun henüz Batı’nın zenginliklerini getiremeyeceğini bilerek gidiyoruz, bu zenginliği biz yaratmalıyız. Onları özgürleştirmek, yeni yaşamlarını, emekçi halk kitlelerinin çıkarlarına uygun olduğunu düşündükleri şekilde inşa etmelerine yardımcı olmak için gidiyoruz.”

Kurultay, sadece bir başlangıçtı. Doğrusu, bir kongreden çok bir toplantıydı. Zaman çok kısıtlıydı, çeviri ihtiyacı sebebiyle ağır aksak ilerledi. Delegelerin tam olarak nasıl seçildiğini bilmek zor. Çoğuna kendilerini ifade etme fırsatı verilmedi, gerçek manada demokratik kararlar almak neredeyse imkânsızdı. Bununla birlikte, büyük önem taşıyan birkaç konu tartışıldı.

Alfred Rosmer[16], Fransız emperyalizminin ikiyüzlülüğünü ortaya koyma fırsatını kullandı:

“Dünya savaşı patlak verdiğinde, Fransa ve İngiltere liderleri ve basındaki uşakları, bu evrensel yangının barbar Almanya tarafından ezilen halklara özgürlük getireceğine dair bize güvence verdiler. Ama eğer mesele, ezilen halkları özgürleştirmekse, […] neden bu büyük güçler, kendilerinin ezdiği halklara özgürlük vererek işe başlamadılar?

Neden İngiltere, İrlanda’ya özgürlük vermedi? Neden Hindistan’da yaşayan 300 milyon insanı boyunduruğu altında tutuyor? Alman barbarlığına karşı savaştığını iddia eden Fransa, neden Fas, Tunus, Cezayir’i eziyor, Asya’dan bir parça toprak alarak imparatorluğunu genişletmek için Kilikya ve Suriye’deki savaşa devam ediyor

Tam tersine, Fransa ve İngiltere, savaş öncesinde bu halklara verdikleri cüzi reformları bile geri almaya çalışıyor. Almanlarla savaşmak, bu amaçla, yüz binlerce Cezayirli, Tunuslu ve Faslıyı seferber etmek gerektiğinde, Faslılara her türlü özgürlük vaat edilmişti, ancak bugün Tunus temsilcileri, savaş alanlarında ölen 45.000 Tunusluyu anarak, Fransız hükümetinin verdiği sözleri çekingen bir şekilde hatırlattıklarında, Fransız hükümeti, tek cevap olarak ‘elebaşlarını’ tutuklayıp hapse atıyor, bildirilerini yayınlama özgürlüğünü elinden alıyor, yerel gazeteleri kapatıyor.”[17]

Ancak kurultay, anti-emperyalist mücadeleleri desteklerken, onu örgütleyenler, emperyalistlerin yerini yerli sömürücülerin almaması gerektiğini ısrarla dile getirdiler. Zinovyev’e göre:

“[…] Gürcü köylüsü, ulusal bağımsızlıkla ilgili o güzel şarkıları ne yapsın! […] Toprak, eski sahiplerinin elinde kalacaksa, eski boyunduruk geçmişteki gibi devam edecekse, gelen ilk İngiliz askeri, Gürcü işçisinin ve köylüsünün göğsüne çizmesinin topuğuyla basacaksa ne yapsın bağımsızlığı. […] Doğu’da başlayan devrim, İngiliz emperyalistlerini ziyafet çektikleri sofradan kovup yerlerine zengin Müslümanları oturtacağı için önemli değildir. […] Biz, dünyanın işçilerin nasırlı elleriyle yönetilmesini istiyoruz.”[18]

Elbette orada farklı dinlerden delegeler vardı, ancak kurultayda özellikle çok sayıda Müslüman bulunuyordu. Bolşevikler için amaç, Müslüman geleneğinde var olan radikalizmi öne çıkartmaktı. Rus delegesi Skaçko’nun tespiti şu yöndeydi:

“Kur’an bile toprağın sadece onu işleyene ait olduğunu söylüyor. Pers’teki mollalar gibi onu ele geçiren dindar insanlar, Müslüman dininin temel yasasını ilk ihlal edenlerdir. Onlar, bu dinin savunucuları değil, ihlalcileridir. Feodal toprak sahipleri gibi asalak ve zalimlerdir. Dahası, beyaz sarık ve Kur’an’ın altında sömürücü tembel yaşamlarını gizlerler. Yoldaşlar, bu saygıdeğer maskeyi yırtmalı, onları mülksüzleştirmeli, topraklarını çalışan köylü sınıfına dağıtmalıyız.”[19]

Ancak uygulama, her zaman teoriyi takip etmedi. Eleştirel sesler duyuldu. Kurultay başkanlarından Taşpolat Narbutabekov, Türkistan’daki Bolşevik bürokratların eylemlerini protesto etmek için çok sert ifadelerle konuştu:

“Yoldaşlar, size söyleyeceğim şu ki, Türkistan’ın çalışan kitleleri iki cephede savaşmak zorunda. Bir cephe gerici mollalarsa diğer cephe Avrupalıların milliyetçi eğilimleridir. Türkistan’daki gerçek durumu ne Yoldaş Zinovyev, ne Yoldaş Lenin, ne de Yoldaş Troçki, Türkistan’daki gerçek durumu biliyor. Son üç yılda orada neler olduğunu kimse bilmiyor. […] Şimdi Müslümanlar, bize gelip ‘inançlarımız ayaklar altına alınıyor, namaz kılmamız yasaklanıyor, ölülerimizi dinimize göre gömmemize mani olunuyor’ diyorlar. Bunun anlamı nedir? Buna işçi kitleleri içinde karşı-devrim tohumları ekmek denir.”[20]

Nitekim, Bolşeviklerin iyi niyetlerine rağmen, Lenin’in “Büyük Rus şovenizmi” dediği şeyin hiç de ölmediği ortaya çıktı.

1891 delege içinde sadece 55’i kadındı. Delegeler arasında şüphesiz ataerkil tutumlar gözlemleniyordu.[21] Üç kadının kurultay üyeliğine seçilmesi önerildiğinde, bu öneri, güçlü bir muhalefetle karşılandı.[22] Ancak üç kadının seçimi açıklandığında, sonunda alkışlar ve ayakta tezahürat işitildi.[23]

Kadınların bakış açısını sunan bir Türk kadını [Naciye Hanım], peçeyle ilgili endişe duyan Batılı feministlerle alay ederken, Doğu erkeklerine de ciddi bir itiraz yöneltti ve çok somut taleplerde bulundu[24]:

Yakın zamanda Doğu’da başlayan kadın hareketine, toplumsal hayat içinde kadının rolünün narin bir bitkinin ya da kibar bir oyuncak bebeğin rolünden öteye gidemeyeceğini savunan aklı bir karış havada olan feministlerin gözüyle bakılmamalıdır. Kadın hareketi, Dünya genelinde cereyan eden devrimci hareketin ciddî ve önemli bir sonucu olarak görülmelidir. Birçok insanın zannettiği gibi Doğulu kadınlar, sadece sokaklarda peçe takmadan dolaşma hakkı için dövüşmüyorlar. Yüksek ahlâkî değerlere sahip Doğulu kadınlar için, söylenebilir ki, peçe ya da çarşaf en az önemi haiz meseledir. İnsanlığın yarı nüfusunu teşkil eden kadınlar, eğer erkeklerin rakibi olarak kalırlarsa ve onlara eşit haklar verilmezse, toplumun ilerlemesi elbette ki imkânsızdır: Doğu toplumlarının geri kalmışlığı, bunun inkâr edilemez ispatıdır.

Yoldaşlar emin olunuz ki, eğer yaptığınız çalışmalarda gerçek birer yardımcı olan kadınlara başvurmuyorsanız, ne kadar içten ve etkin olursa olsun, toplumsal hayatın yeni biçimlerini somutlamak için harcadığınız emek ve çabalar sonuçsuz kalacaktır.[...]

Fakat biz, İran, Buhara, Hive, Türkistan, Hindistan ve diğer Müslüman ülkelerdeki kız kardeşlerimizin durumunun daha da kötü olduğunu biliyoruz. Ancak bize ve kız kardeşlerimize yapılan haksızlık cezasız kalmamıştır. Bunun ispatı, gericilik ve çöküş içindeki Doğu ülkelerinin durumudur. Yoldaşlar, biliniz ki kadınlara yapılan her türlü kötülük bugüne dek cezasız kalmamış, bundan sonra da kalmayacaktır.

Komünist Doğulu kadınların savaşı daha da zor olacağı kesindir, çünkü tüm bunlara ek olarak onlar, erkek milletinin zulmüne karşı da mücadele etmek zorundadır. Eğer siz Doğulu erkekler geçmişte olduğu gibi gelecekte de kadınların kaderlerine karşı kayıtsız kalırsanız, sizler ve bizlerin hep birlikte üzerinde yaşadığımız ülkelerimiz yok olacaktır: bunun tek alternatifi, tüm mazlumlarla birlikte kanlı bir ölüm-kalım mücadelesi başlatmak ve haklarımızı güç kullanarak kazanmaktır. [...]

Eğer kendi kurtuluşunuzu yakınlaştırmayı düşünüyorsanız, bizim taleplerimize kulak verin ve somut katkılarla birlikte bizimle işbirliğine gidin.

1. Haklarda tam eşitlik,

2) Kadınlara erkekler için kurulmuş eğitim ve meslek kurumlarına kayıtsız şartsız giriş hakkı verilmesi,

3) Evlilikte her iki tarafa eşit hakların verilmesi. Çokeşli evliliğin koşulsuz ilgası.

4) Kadınların tüm yönetsel ve idarî kurumlarda çalışma hakkının koşulsuz olarak kabul edilmesi,

5) Tüm şehir, kasaba ve köylerde kadınların haklarını koruyan komitelerin oluşturulması.”


Zaman yetersizliği nedeniyle diğer önemli konulara değinilemedi. Örneğin, Filistin ve Siyonizm hakkında üç belge kongreye sunuldu, ancak görüşülemedi.[25] Rus Komünist Partisi, Yahudi seksiyonlarının merkez bürosundan yapılan bir açıklamada, Siyonistler, “İngiliz emperyalizminin hizmetkârları” olarak nitelendirildi. Filistin halkı içine ayrıcalıklı bir Yahudi azınlığın suni bir müdahaleyle yerleştirilmesi ağır bir dille eleştirildi.

Kurultayın hemen ardından ortaya yetersiz bir dizi sonuç çıktı. 35 komünist ve 13 parti üyesi olmayan üyeden oluşan bir Propaganda ve Eylem Konseyi kuruldu. Ancak dünya kapitalizmi, zaten istikrar kazanmaya başlamıştı. Alfred Rosmer’in yorumu şu şekilde: “İlerleyen aylarda, emperyalist güçleri ciddi anlamda endişelendirecek ve meşgul edecek kadar önemli ayaklanmalar olmadı.”[26] Propaganda ve Eylem Konseyi, kısa ömürlü oldu. Faaliyetlerine ancak 1922 yılına dek devam edebildi. Bununla birlikte kurultay, 1921’de 57 milletten 700 öğrencinin eğitim gördüğü, Bakû ile İrkutsk’ta[27] şubeleri bulunan Doğu Halkları Üniversitesi’nin kurulmasında rol oynadı.

Gelgelelim, Alfred Rosmer’in tespitiyle, uzun vadede kurultay, Asya’daki siyasi gelişmeler üzerinde gerçek bir etkiye yol açtı:

“Sarsıntı derindi, ancak etkileri ancak çok sonra hissedildi. Tartışmaların ve kararların meyve vermesi, şimdiye dek her şeye gücü yeten efendilere karşı verilecek mücadelenin bilincinde olan, yeterli sayıda gücün toplanması için zamana ihtiyaç vardı.”[28]

Türkiye’de (1920), İran’da (1920), Çin’de (1921) ve başka yerlerde komünist partiler kuruldu.

Bakû’nün fikirleri dün olduğu gibi bugün de yaşıyor. Ne var ki katılımcıların çoğu trajik bir kaderle yüzleşti. Zinovyev, Radek ve Narbutabekov gibi isimler otuzlarda Stalinist terör neticesinde öldü. Alfred Rosmer, 1924’te Fransız Komünist Partisi’nden ihraç edildi. Stalin’in gelişiyle birlikte, Komünist Enternasyonal, emperyalizmin egemen olduğu ülkelere karşı çok farklı bir politika benimsemeye başladı.

Ian Birchall
12 Eylül 2012
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Yayına Hz.: John Riddell, To See the Dawn, New York, 1993, s. 13.

[2] L’Internationale communiste et la libération de l’Orient. Le premier Congrès des peuples de l’orient, Milano, Feltrinelli, 1967 (ci-après Congrès) s. 69.

[3] Congrès, s. 33.

[4] P Broué, Histoire de l’Internationale Communiste, Paris, 1997, s. 181.

[5] A Rosmer, Moscou sous Lénine, Paris, 1953, s. 127.

[6] Riddell, To See the Dawn, s. 21.

[7] Rosmer, Moscou sous Lénine, s. 126.

[8] Congrès, s. 29-30.

[9] Rosmer, Moscou sous Lénine, s. 126-27.

[10] Congrès, s. 12.

[11] Congrès, s. 43.

[12] O dönem İtalya'da büyük grevlerin ve fabrika işgalleri yaşandığı bir dönemdi.

[13] Congrès, s. 34.

[14] Congrès, s. 99.

[15] Congrès, s. 44.

[16] Alfred Rosmer [1877-1964] olağanüstü bir adamdı. Devrimci bir sendikacı olan Rosmer, Birinci Dünya Savaşı’na ilk günden itibaren karşı çıkmıştı. Kırk altı yıl sonra, Cezayir halkına karşı silaha sarılmayı reddeden 121’lerin Manifestosu’nun imzacılarından biriydi. Moscou sous Lénine [“Lenin Döneminde Moskova”] adlı kitabı, Komünist Enternasyonal’in ilk yıllarını çarpıcı bir şekilde yansıtmaktadır. Kitap için bkz.: MIA.

[17] Congrès, s. 102-103.

[18] Congrès, s. 31-42. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nun lideri olan Türk milliyetçisi Enver Paşa, kurultaydan ihraç edildi.

[19] Congrès, s. 185.

[20] Congrès, s. 85-87.

[21] Ancak bu tür önyargılar sözde “gelişmiş” ülkelerde de mevcuttu; Fransız kadınlar ancak 1944’te oy kullanma hakkını elde edeceklerdi.

[22] Riddell, To See the Dawn, s. 25.

[23] Congrès, s. 149.

[24] Congrès, s. 205-207.

[25] Bu belgeler Le premier Congrès des peuples de l’orient [“Birinci Doğu Halkları Kurultayı”] isimli çalışmada yer almamaktadır. Sadece şu kitapta bulunmaktadır: Yayına Hz.: Riddell, To See the Dawn, pp. 282-291. Türkçesi: İştiraki.

[26] Rosmer, Moscou sous Lénine, s. 128.

[27] Broué, Histoire de l’Internationale communiste, s. 182.

[28] Rosmer, Moscou sous Lénine, s. 128.

0 Yorum: