31 Ağustos 2026

,

Marksist Terminolojiyle Komünist İdeolojiye Saldırmak

Ölümünden kısa bir süre önce Herbert Marcuse, Rudolf Bahro’nun The Alternative in Eastern Europe [“Doğu Avrupa’daki Alternatif”] adlı kitabına dair bir makale kaleme aldı. Makalede Herbert Marcuse, Bahro’nun “reel sosyalizme yönelik eleştirisini son otuz-kırk yıllık dönemde Marksist teori ve pratiğe yapılan en önemli katkı” olarak nitelendirdi. Bu açıklama, 1977’den 1979-1980 kesitine uzanan süreçte Batı dünyasına hâkim olan büyük medya kuruluşlarında yaygınlaşan, kitap ve Bahro için devreye sokulmuş, koordineli yürütülen bir kampanyanın parçasıydı. 

Bugün bilebildiğimiz kadarıyla bu kampanyadaki önemli isimlerin büyük bir kısmı, İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden otuz-kırk yıllık kesitte CIA’yle ya da ABD Dışişleri Bakanlığı ve CIA’in kontrolünde olan, onlar tarafından finanse edilen veya “dost” bilinip sahiplenilen kurum ve kuruluşlarla bağlantılarını sürdürdü.

Gabriel Rockhill, “düşünce alanında reel sosyalizme karşı yürütülen dünya savaşı”nı ele alan üç ciltlik çalışmasının ilk cildinde, 1945’ten sonra ortaya çıkan “emperyalist teori endüstrisi”ne ait ağların tarihini ve özel işlevini inceliyor. Kitapta daha çok Frankfurt Okulu ve genelde “Batı Marksizmi” olarak sınıflandırılan, Batı dünyasındaki akademi alanının ürettiği “Marksizm” biçimlerine odaklanıyor.

Rockhill, bu araştırmayı ilgili teorik literatürü materyalizm temelinde ayrıntılı bir bağlama oturtarak yürütüyor. Kitaba yönelik dile getirilen kimi öfke yüklü tepkilerden de anlaşıldığı üzere, bu girişimin en tartışmalı yönü, “Batı Marksizmi” ve savunucularının Washington’da geliştirilen sosyalizme karşı düşünsel-teorik mücadelenin stratejisine ve pratiğine nasıl dâhil edildiğinin ayrıntılı anlatımıdır.

Rockhill, “Batı Marksistlerinin hem yıllarca çalıştıkları burjuva devleti hem de burjuva kültürel aygıtı tarafından desteklendiği ve güçlendirildiği” bulgusunu zengin bir ampirik materyalle destekliyor. Bu teorik çıktının bu aygıtların ilgisine neden mazhar olduğunu, misal, Frankfurt Okulu’nun düşünsel etkisinin bu “görünmez” destekle ne ölçüde ilgisi olduğunu göstermeye çalışıyor. Rockhill, güçlü devlet kurumlarıyla kurulan işbirliğinin kapitalist dünyadaki entelektüel şöhrete bir gölge gibi eşlik ettiğini” söylüyor.

Anti-Komünist “Marksizm”

Rockhill, kendisine ilk elden yöneltilen suçlamanın aksine, “Batı Marksizminin CIA’in bir icadı olduğu” iddiasında değil. Rockhill, sadece bu teorik çıktının dünya genelinde düşünce alanında sosyalizme karşı yürütülen savaşa nasıl entegre edildiğini, kavramsal düzeyde nasıl düşünüldüğünü yeni bir teorik çerçeve üzerinden aktarıyor. Bu entegrasyonun belirli durumlarda ne kadar ileri gittiğini ve içerik açısından neden mantıksal olarak tutarlı olduğunu ortaya koyuyor. Bunun nedeni tam da “Batı Marksistlerinin emperyalizmi destekleme veya en azından onu kabul edilebilir kılma” eğiliminde olmalarıydı. Rockhill’in, Almanca konuşulan dünyada büyük ölçüde yok olmuş bir disiplin olan Marksist düşünceler tarihinin çerçevesinden yararlanarak, bu “dünya savaşı”na dair kapsamlı bir anlayış geliştirme çabası gerçekten takdire şayan.

Marcuse’nin Bahro ile ilgili denemesini tartışan kısım, kitabın ana çıkarımını dile döküyor. Rockhill’in burada ve birçok başka yerde göstermeye çalıştığı gibi, “Batı Marksizmi”, dünya kapitalizminin ana merkezleri olan ülkelerde “uyumlu bir sol” için tasarlanmış, anti-komünist (veya “emperyalist”) bir sözde Marksizmdi. Bu yaklaşım özü itibarıyla, Rockhill’in “anti-emperyalist” veya “evrensel” Marksizm olarak adlandırdığı şeyi kasten ve bilerek karşıya atıp onunla dövüşüyor.

Rockhill’e göre, “emperyalist Marksizm”in özellikleri şunlar:

1. Marksist-Leninist devrim modelinin yanı sıra “sınıf mücadelesi” kavramının çöpe atılması, Marcuse örneğinde görüldüğü üzere, devrim modelinin ve sınıf mücadelesi kavramının “isyanlar”a yönelik belirsiz bir sempatiyle ikame edilmesi;

2. Materyalizme ait kategorilerden uzaklaşarak, öznelliğe ve bilince (kişinin kendi eylemleri açısından pratikten uzaklaşıp teori alanına kaçılmasına) yönelik vurgu;

3. Sosyo-ekonomik temel ile üst yapı arasındaki ilişkinin ters yüz edilmesi, böylece aydınlara veya kültüre öncülük rolü atfedilmesi;

4. “Sosyalist bir dönüşüm ille de (geçici süreliğine) devlet iktidarının belirli bir elde toplaşmasına dönük pratikle veya bir diktatörlükle bağlantılıdır” düşüncesine karşı mücadele.

Rockhill, “Batı Marksizmi”nin dünyayı değiştirmekle değil, en fazla onu yorumlamakla ilgilendiğini, “gerçek dünyayla uğraşmak zorunda kalmamak için” yalnızca metinlere veya kültürel ürünlere odaklanma eğiliminde olduğunu söylüyor. Bu eğilim, aynı zamanda entelektüel “marka yönetimine” dönük, özel tercihe de yol açıyor: kendine özgü kelime dağarcığı, “teorik belirsizlik” ve “burjuva kültür dünyasına dönük kapsamlı referanslar”.

Misal, Marcuse, sosyalizmi sosyo-ekonomik temelin çatışmalarla dolu bir yeniden yapılandırılması çabası değil de (konseyci) demokratik bir üst yapısal olgu olarak anlıyor. Bahro makalesini örnek olarak kullanan Rockhill, şunları söylüyor:

“Bu tür ülkelerin emperyalizmin saldırısı altındayken derhal merkeziyetçilikten uzaklaşıp kendi devletlerini ortadan kaldırmaları ve tüm nüfusu demokratik olarak güçlendirmeleri gerektiği düşüncesi, gerçek anlamda sosyalist olarak kabul edileceğim diye ısrarla kendi yenilgilerinin nesnel koşullarını yaratmalarından gayrı bir anlama sahip değildir.”

Rockhill, bu tür bir argümanın, Marcuse gibi bir “ABD Dışişleri Bakanlığı’na çalışan bir aydın”a yakıştığını söylüyor.

İdeolojik Savaş

Bu, temelsiz bir suçlama değil. Almanya’da İkinci Dünya Savaşı sonrası yürütülen tarih tartışmalarında, 1945’ten sonra ABD eliyle başlatılan “kalpleri ve zihinleri kazanma” mücadelesinin hem kavramsal hem de maddi ölçeğinin hâlâ yeterince farkına varılmadığı görülüyor. SSCB ile olan çatışmasının özel koşulları dâhilinde, emperyalizmin yeni öncü gücü yeni bir propaganda türü geliştirdi. Rockhill’e göre, “demokrasi, özgürlük ve insan hakları bayrağı altında” hareket eden bu emperyalizm, “kendi varlığını (imparatorluğu) inkâr eden” eşi benzeri görülmemiş bir gelenek inşa etti. Kendini küresel ölçekte bir kurtarıcı olarak takdim eden ABD, öncelikle dolaylı etki ve egemenlik biçimlerini temel aldı. Ancak bu, “genel ideolojik dünya görüşü” üzerinde asgari düzeyde bir kontrol tesis etmeden, yani “insanlık tarihindeki en güçlü, en geniş kapsamlı ve merkezi kültürel aygıt” oluşturulmadan mümkün değildi. Bu “ideolojik savaş” aygıtı, aynı zamanda “profesyonel entelijansiya dünyası”nı da hedef aldı.

Bu düşünce, özellikle Ulusal Güvenlik Konseyi’ne rapor veren Psikolojik Strateji Kurulu’nun (PSK) ilk döneminde ortaya çıktı: Dünya komünist hareketine ve Sovyetler Birliği’ne karşı mücadele, artık sadece “sert” anti-komünist propaganda yoluyla değil, 1953 tarihli bir PSK belgesinde belirtildiği gibi, “aydınlara, akademisyenlere ve düşünceye önderlik eden gruplara hitap edecek uzun vadeli düşünce hareketleri” oluşturma yoluyla da yürütülmeliydi.

Rockhill’in kitabının ek bölümünde eksiksiz paylaştığı 1952 tarihli bir PSK belgesi, hem “komünist ideolojiye Marksist terminolojiyi kullanarak saldırmak”tan hem de “Batı toplumunu Marksist terminolojiyi kullanarak savunmak”tan söz ediyor. Bu belge, bu tür literatürün zaten mevcut olduğunu, “bizim” öncelikle bu literatürün “gözden geçirilmesini, popülerleştirilmesini ve yaygınlaştırılmasını” sağlamamız gerektiğini açıkça dile getirmektedir. Bir sonraki hedef, bu literatür kümesini genişletmek olmalıdır: “Yetkin yabancı yazarları bu türden kitapları yazmaya teşvik edecek araçlara sahibiz.”

Rockhill bu anlayışı “komünizme karşı ikna yoluyla satış kampanyası” olarak adlandırıyor. Marcuse, Rockhill’in özel olarak ilgilendiği bir isim, zira Marcuse, diğer “Batılı Marksistler” gibi bu kampanyaya sadece uyum sağlamakla ve bu kampanyanın sağlayacağı popülerlikten istifade etmekle yetinmedi, aynı zamanda bizzat kampanyanın gelişiminde aktif olarak yer aldı. ABD Dışişleri Bakanlığı’ndaki “Dünya Komünizmi Komitesi”nin başkanı olarak doğrudan PSK için çalıştı.

Ne var ki Rockhill’in kitabında, öncelikle Marcuse’nin süreçteki kişisel payını kanıtlamak gibi bir derdi yok (ki zaten Marcuse’nin anti-komünist faaliyetlerdeki rolünü gizleme çabalarına rağmen bu gerçek uzun zamandır herkesin malumu). Kimi yerlerde Rockhill, birçok konuda Marcuse’nin diğer “Batılı Marksistler”e nazaran daha solda durduğunu söylüyor. Aslında Rockhill, “Batı Marksizmi” denilen örnek üzerinden “devlet, finans ve aydın cemaati arasındaki bağ”ı titiz bir değerlendirmeyle birlikte ortaya koyuyor. “Devlete bağlı çeşitli güçlerinin, en nihayetinde kapitalist muktedir sınıfın teori üretimi üzerindeki etkisi, sadece Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün Almanya’ya dönüşünün ABD tarafından o zamanlar oldukça büyük bir meblağ olan 440.300 Alman Markı ile sübvanse edilmesinden ibaret değildi.”

Netice itibarıyla Rockhill, İkinci Dünya Savaşı sonrası düşünce hayatının genel resmini etkileyici bir eleştiriyle birlikte takdim ediyor. Okur, bu kitabın Almanca çevirisini büyük bir memnuniyetle karşılayacaktır.

Leo Schwarz
31 Ağustos 2026
Kaynak

0 Yorum: