Ölümünden kısa bir süre önce Herbert Marcuse, Rudolf Bahro’nun The Alternative in Eastern Europe [“Doğu Avrupa’daki Alternatif”] adlı kitabına dair bir makale kaleme aldı. Makalede Herbert Marcuse, Bahro’nun “reel sosyalizme yönelik eleştirisini son otuz-kırk yıllık dönemde Marksist teori ve pratiğe yapılan en önemli katkı” olarak nitelendirdi. Bu açıklama, 1977’den 1979-1980 kesitine uzanan süreçte Batı dünyasına hâkim olan büyük medya kuruluşlarında yaygınlaşan, kitap ve Bahro için devreye sokulmuş, koordineli yürütülen bir kampanyanın parçasıydı.
Bugün bilebildiğimiz kadarıyla bu kampanyadaki önemli
isimlerin büyük bir kısmı, İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden otuz-kırk yıllık
kesitte CIA’yle ya da ABD Dışişleri
Bakanlığı ve CIA’in kontrolünde olan, onlar tarafından finanse edilen veya “dost”
bilinip sahiplenilen kurum ve kuruluşlarla bağlantılarını sürdürdü.
Gabriel
Rockhill, “düşünce alanında reel sosyalizme karşı yürütülen dünya savaşı”nı ele
alan üç ciltlik çalışmasının ilk cildinde, 1945’ten sonra ortaya çıkan “emperyalist
teori endüstrisi”ne ait ağların tarihini ve özel işlevini inceliyor. Kitapta daha
çok Frankfurt Okulu ve genelde “Batı Marksizmi” olarak sınıflandırılan, Batı
dünyasındaki akademi alanının ürettiği “Marksizm” biçimlerine odaklanıyor.
Rockhill,
bu araştırmayı ilgili teorik literatürü materyalizm temelinde ayrıntılı bir
bağlama oturtarak yürütüyor. Kitaba yönelik dile getirilen kimi öfke yüklü
tepkilerden de anlaşıldığı üzere, bu girişimin en tartışmalı yönü, “Batı
Marksizmi” ve savunucularının Washington’da geliştirilen sosyalizme karşı düşünsel-teorik
mücadelenin stratejisine ve pratiğine nasıl dâhil edildiğinin ayrıntılı
anlatımıdır.
Rockhill,
“Batı Marksistlerinin hem yıllarca çalıştıkları burjuva devleti hem de burjuva
kültürel aygıtı tarafından desteklendiği ve güçlendirildiği” bulgusunu zengin
bir ampirik materyalle destekliyor. Bu teorik çıktının bu aygıtların ilgisine neden
mazhar olduğunu, misal, Frankfurt Okulu’nun düşünsel etkisinin bu “görünmez”
destekle ne ölçüde ilgisi olduğunu göstermeye çalışıyor. Rockhill, güçlü devlet
kurumlarıyla kurulan işbirliğinin kapitalist dünyadaki entelektüel şöhrete bir
gölge gibi eşlik ettiğini” söylüyor.
Anti-Komünist
“Marksizm”
Rockhill,
kendisine ilk elden yöneltilen suçlamanın aksine, “Batı Marksizminin CIA’in bir
icadı olduğu” iddiasında değil. Rockhill, sadece bu teorik çıktının dünya
genelinde düşünce alanında sosyalizme karşı yürütülen savaşa nasıl entegre
edildiğini, kavramsal düzeyde nasıl düşünüldüğünü yeni bir teorik çerçeve
üzerinden aktarıyor. Bu entegrasyonun belirli durumlarda ne kadar ileri
gittiğini ve içerik açısından neden mantıksal olarak tutarlı olduğunu ortaya
koyuyor. Bunun nedeni tam da “Batı Marksistlerinin emperyalizmi destekleme veya
en azından onu kabul edilebilir kılma” eğiliminde olmalarıydı. Rockhill’in,
Almanca konuşulan dünyada büyük ölçüde yok olmuş bir disiplin olan Marksist düşünceler
tarihinin çerçevesinden yararlanarak, bu “dünya savaşı”na dair kapsamlı bir
anlayış geliştirme çabası gerçekten takdire şayan.
Marcuse’nin
Bahro ile ilgili denemesini tartışan kısım, kitabın ana çıkarımını dile döküyor.
Rockhill’in burada ve birçok başka yerde göstermeye çalıştığı gibi, “Batı
Marksizmi”, dünya kapitalizminin ana merkezleri olan ülkelerde “uyumlu bir sol”
için tasarlanmış, anti-komünist (veya “emperyalist”) bir sözde Marksizmdi. Bu
yaklaşım özü itibarıyla, Rockhill’in “anti-emperyalist” veya “evrensel”
Marksizm olarak adlandırdığı şeyi kasten ve bilerek karşıya atıp onunla
dövüşüyor.
Rockhill’e
göre, “emperyalist Marksizm”in özellikleri şunlar:
1.
Marksist-Leninist devrim modelinin yanı sıra “sınıf mücadelesi” kavramının çöpe
atılması, Marcuse örneğinde görüldüğü üzere, devrim modelinin ve sınıf mücadelesi
kavramının “isyanlar”a yönelik belirsiz bir sempatiyle ikame edilmesi;
2.
Materyalizme ait kategorilerden uzaklaşarak, öznelliğe ve bilince (kişinin
kendi eylemleri açısından pratikten uzaklaşıp teori alanına kaçılmasına) yönelik
vurgu;
3.
Sosyo-ekonomik temel ile üst yapı arasındaki ilişkinin ters yüz edilmesi,
böylece aydınlara veya kültüre öncülük rolü atfedilmesi;
4.
“Sosyalist bir dönüşüm ille de (geçici süreliğine) devlet iktidarının belirli
bir elde toplaşmasına dönük pratikle veya bir diktatörlükle bağlantılıdır”
düşüncesine karşı mücadele.
Rockhill,
“Batı Marksizmi”nin dünyayı değiştirmekle değil, en fazla onu yorumlamakla
ilgilendiğini, “gerçek dünyayla uğraşmak zorunda kalmamak için” yalnızca
metinlere veya kültürel ürünlere odaklanma eğiliminde olduğunu söylüyor. Bu
eğilim, aynı zamanda entelektüel “marka yönetimine” dönük, özel tercihe de yol
açıyor: kendine özgü kelime dağarcığı, “teorik belirsizlik” ve “burjuva kültür
dünyasına dönük kapsamlı referanslar”.
Misal,
Marcuse, sosyalizmi sosyo-ekonomik temelin çatışmalarla dolu bir yeniden
yapılandırılması çabası değil de (konseyci) demokratik bir üst yapısal olgu
olarak anlıyor. Bahro makalesini örnek olarak kullanan Rockhill, şunları
söylüyor:
“Bu tür ülkelerin
emperyalizmin saldırısı altındayken derhal merkeziyetçilikten uzaklaşıp kendi
devletlerini ortadan kaldırmaları ve tüm nüfusu demokratik olarak
güçlendirmeleri gerektiği düşüncesi, gerçek anlamda sosyalist olarak kabul edileceğim
diye ısrarla kendi yenilgilerinin nesnel koşullarını yaratmalarından gayrı bir
anlama sahip değildir.”
Rockhill,
bu tür bir argümanın, Marcuse gibi bir “ABD Dışişleri Bakanlığı’na çalışan bir
aydın”a yakıştığını söylüyor.
İdeolojik
Savaş
Bu,
temelsiz bir suçlama değil. Almanya’da İkinci Dünya Savaşı sonrası yürütülen tarih
tartışmalarında, 1945’ten sonra ABD eliyle başlatılan “kalpleri ve zihinleri
kazanma” mücadelesinin hem kavramsal hem de maddi ölçeğinin hâlâ yeterince
farkına varılmadığı görülüyor. SSCB ile olan çatışmasının özel koşulları dâhilinde,
emperyalizmin yeni öncü gücü yeni bir propaganda türü geliştirdi. Rockhill’e
göre, “demokrasi, özgürlük ve insan hakları bayrağı altında” hareket eden bu
emperyalizm, “kendi varlığını (imparatorluğu) inkâr eden” eşi benzeri
görülmemiş bir gelenek inşa etti. Kendini küresel ölçekte bir kurtarıcı olarak takdim
eden ABD, öncelikle dolaylı etki ve egemenlik biçimlerini temel aldı. Ancak bu,
“genel ideolojik dünya görüşü” üzerinde asgari düzeyde bir kontrol tesis
etmeden, yani “insanlık tarihindeki en güçlü, en geniş kapsamlı ve merkezi
kültürel aygıt” oluşturulmadan mümkün değildi. Bu “ideolojik savaş” aygıtı,
aynı zamanda “profesyonel entelijansiya dünyası”nı da hedef aldı.
Bu
düşünce, özellikle Ulusal Güvenlik Konseyi’ne rapor veren Psikolojik Strateji
Kurulu’nun (PSK) ilk döneminde ortaya çıktı: Dünya komünist hareketine ve
Sovyetler Birliği’ne karşı mücadele, artık sadece “sert” anti-komünist
propaganda yoluyla değil, 1953 tarihli bir PSK belgesinde belirtildiği gibi, “aydınlara,
akademisyenlere ve düşünceye önderlik eden gruplara hitap edecek uzun vadeli düşünce
hareketleri” oluşturma yoluyla da yürütülmeliydi.
Rockhill’in
kitabının ek bölümünde eksiksiz paylaştığı 1952 tarihli bir PSK belgesi, hem “komünist
ideolojiye Marksist terminolojiyi kullanarak saldırmak”tan hem de “Batı
toplumunu Marksist terminolojiyi kullanarak savunmak”tan söz ediyor. Bu belge,
bu tür literatürün zaten mevcut olduğunu, “bizim” öncelikle bu literatürün “gözden
geçirilmesini, popülerleştirilmesini ve yaygınlaştırılmasını” sağlamamız
gerektiğini açıkça dile getirmektedir. Bir sonraki hedef, bu literatür kümesini
genişletmek olmalıdır: “Yetkin yabancı yazarları bu türden kitapları yazmaya teşvik
edecek araçlara sahibiz.”
Rockhill
bu anlayışı “komünizme karşı ikna yoluyla satış kampanyası” olarak
adlandırıyor. Marcuse, Rockhill’in özel olarak ilgilendiği bir isim, zira
Marcuse, diğer “Batılı Marksistler” gibi bu kampanyaya sadece uyum sağlamakla
ve bu kampanyanın sağlayacağı popülerlikten istifade etmekle yetinmedi, aynı
zamanda bizzat kampanyanın gelişiminde aktif olarak yer aldı. ABD Dışişleri
Bakanlığı’ndaki “Dünya Komünizmi Komitesi”nin başkanı olarak doğrudan PSK için
çalıştı.
Ne
var ki Rockhill’in kitabında, öncelikle Marcuse’nin süreçteki kişisel payını
kanıtlamak gibi bir derdi yok (ki zaten Marcuse’nin anti-komünist
faaliyetlerdeki rolünü gizleme çabalarına rağmen bu gerçek uzun zamandır
herkesin malumu). Kimi yerlerde Rockhill, birçok konuda Marcuse’nin diğer “Batılı
Marksistler”e nazaran daha solda durduğunu söylüyor. Aslında Rockhill, “Batı
Marksizmi” denilen örnek üzerinden “devlet, finans ve aydın cemaati arasındaki
bağ”ı titiz bir değerlendirmeyle birlikte ortaya koyuyor. “Devlete bağlı çeşitli
güçlerinin, en nihayetinde kapitalist muktedir sınıfın teori üretimi üzerindeki
etkisi, sadece Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün Almanya’ya dönüşünün ABD
tarafından o zamanlar oldukça büyük bir meblağ olan 440.300 Alman Markı ile
sübvanse edilmesinden ibaret değildi.”
Netice
itibarıyla Rockhill, İkinci Dünya Savaşı sonrası düşünce hayatının genel
resmini etkileyici bir eleştiriyle birlikte takdim ediyor. Okur, bu kitabın
Almanca çevirisini büyük bir memnuniyetle karşılayacaktır.
Leo Schwarz
31
Ağustos 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder