Material
Ocak 2026
Corç
İbrahim Abdullah ile yapılan bu röportaj, Material dergisinin
yayın yönetmenleri tarafından Ocak 2026 başlarında Lübnan’da gerçekleştirildi.
O dönemde ülkedeki politik durumu büyük ölçüde 2024’teki İsrail işgali ve
Suriye’de Beşar Esad’ın yıkılışı gibi gelişmeler koşulluyordu. İsrail’in Mart
2026’da Güney Lübnan’ı ikinci kez işgal etmesi ve ABD-İsrail emperyalizminin
İran’a karşı gerçekleştirdiği saldırının ardından Siyonist teşekkül ile Lübnan
Direnişi arasındaki düşmanlıkların yeniden açığa çıkmasıyla birlikte çok farklı
bir gerçeklik oluştu. Bu açık silahlı çatışma gerçekliğinde Corç Abdullah’ın bu
röportajda dile getirdiği konuların çoğu hâlâ geçerli ve önemli. Bu nedenle,
meydana gelen önemli değişikliklere rağmen, bu belgenin okurların Lübnan,
Filistin, Arap dünyası ve bölgedeki anti-emperyalist Direniş’in genel tarihsel
durumunu daha iyi anlamalarını sağlayacağını umuyoruz.
* * *
Bu
röportajı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Hem politik tutsak olarak
edindiğiniz deneyim hem de Lübnan ve Filistin’deki duruma dair görüşleriniz
hakkında size bir dizi sorumuz olacak. Derginin okur kitlesinin ekseriyeti
İngilizce konuşan insanlardan oluştuğundan ve sizin durumunuza çok aşina
olmadığından, öncelikle kendinizi kısaca tanıtmanızı rica ediyoruz.
Ben,
Filistin ve Lübnan devrimci deneyiminin ürettiği, Lübnanlı bir Arap ve
Filistinli bir eylemciyim. Lübnan ve Filistin devrimci hareketleri uzun bir
geçmişi paylaşıyor. 1967 yenilgisinden sonra başlayan modern Filistin
direnişinin ortaya çıkışıyla başladığını, başka bir ifadeyle, 1968-1969’dan
günümüze kadar uzandığını söyleyebiliriz. söyleyebiliriz.
Dolayısıyla,
bu yolculuğa eşlik eden ve bir parçası olan herhangi bir komünist eylemci gibi,
hem Lübnan İç Savaşı[1] hem de ülkedeki ulusal mücadeleyle (az çok) ilgisiz iki
operasyon dâhilinde mücadelenin dinamiklerinin muhtelif aşamalarını
deneyimledim. Benimki, mücadeleye küçük bir katkı ve hapishane de bu
mücadelenin dinamiklerinin bir parçası.
“Politik
tutsak” kategorisi, uygunsuz bir kibir içerdiği için açıklığa kavuşturulması
gereken bir mesele. Hapishane, genel olarak, herhangi bir eylemcinin yolculuğu
karşısına çıkan bir “engel”dir. Asıl soru, hapis cezası uzadığında, yani ilgili
politik projeleri ve mücadele programlarını destekleyen örgütler, yoldaşlarının
serbest bırakılmasını sağlayamadıklarında ortaya çıkar. Bununla birlikte,
Filistin devrimi boyunca, tutsakların serbest bırakılması, her zaman büyük bir
heyecana tanıklık eden momentler olagelmiştir, bu tür momentler, yerelde,
bölgede ve uluslararası planda yankılar uyandırmıştır, uyandırmaya devam
etmektedir.
Aslında
her politik tutsak aynı değil: Devleti bir şekilde tehdit eden aktif bir
hareketin parçası oldukları için hapsedilen militanlar var; “yalnız kurt”lar
var; Hapishanede politikleşen lümpen mahkûmlar var vs. Bazıları, ABD
hapishanelerindeki “sosyal” mahkûmların sayısının çokluğu nedeniyle, hapis
cezalarının politik olduğunu, bu anlamda politik tutsak olduklarını
savunuyorlar. Tabii Filistin’de hapishanede olan herkesi politik tutsak
sayabiliriz, zira bu insanlar sırf var olma mücadelesi vererek bu hale
gelmişlerdir. Politik tutsağın özel koşullar altında militan/aktivist olmasıyla
ilgili söyledikleriniz, bunun belki de politik tutsağın ne olduğuna dair
eleştirel bir tanım olduğunu daha iyi anlamamıza yardımcı oldu. Bu konudaki
görüşlerinizden daha fazla bahsedebilir misiniz?
Hapishaneyi
herhangi bir eylemci için “yoldaki bir engel” olarak nitelendirirken ben
aslında tutuklanmanın eylemciler için günlük yaşamın bir parçası olduğunu
söylemiş oluyorum. İstisnai bir şey değil tutuklanmak. Bir eylemcinin hayatında
tutuklanıp hapse gönderilmesi, ardından orada bir hafta, bir ay, bir yıl, beş
yıl, on yıl geçirmesi olağandır.
Mücadelenin
dinamikleri, burjuvazinin güçleri ile devrimci mücadelenin yiğitleri arasındaki
güç dengesi, çatışmaya dairdir. Hapishane, bu çatışmanın bir parçasıdır. O, söz
konusu savaş boyunca karşı-devrimcilerin ve burjuvazinin elinde bulunan baskı
araçları cephaneliğinin bir parçasıdır.
Bununla
birlikte, hapishane, sadece “politik eylemci” olarak tasnif edilen insanlar
için değildir. Kitleler, günlük yaşamlarında hapishaneyle, yargı sistemiyle,
kanunla, hâkimlerle ve polisle karşı karşıya kalırlar. Dolayısıyla, mesele,
sadece politik-politik olmayan tutsak ayrımının ötesine geçen, kapsamlı bir
meseledir. “Politik tutsaklar” boyutunu incelediğimizde, hapishane nüfusunun en
örgütlü kesimi çıkar karşımıza. Çünkü hapishanelerin büyük çoğunluğu, toplumu
yansıtan erkek ve kadınlarla doludur. Çoğu zaman, hapishaneyi deneyimleyenler, “tehlikeli
sınıflar”dır: işçiler, işsizler, işçilerin evlatları, hapishaneye düşen tüm
güvencesizler.
Eylemciler
bu kitlenin parçasıdır. Ancak çoğu kişiden farklı olarak, eylemciler örgütlüdür,
bu nedenle hapishane ortamıyla başa çıkmak için daha fazla teçhizatlıdırlar.
Bu, hem politik bilinç düzeyleri hem de toplumun değişen gerçekliğiyle
ilişkileri için geçerli bir tespittir. Hapishane denilen meseleyi politik
davaya bağlı tutsaklara daraltmamak gerek. Ancak aynı zamanda hapishanede nasıl
direndiğimiz sorusu da sorulmalı.
Peki biz, tutsak mı yoksa bir davaya bağlı
bir eylemci olarak mı direniyoruz? Eğer tutsak olarak direnirsek, tüm
insanlar gibi insanız. İster siz, hapse girmiş bir eylemci, ister büyükannesinin
parasını çalan biri, isterse bu adaletsiz toplumu yöneten burjuvazinin
yasalarını çiğneyen biri olun: hepsi bir. Bireyler olarak, o anda “politik” ve “politika
dışı” etiketlerinin hiçbir anlamı yok. Bu etiketler, sadece konumunuzu “belirli
koşullarda mücadele eden bir eylemci” olarak ele aldığınızda anlam kazanırlar.
İşte o anda niteliksel farklılıklar ortaya çıkar.
İkisini
birbirinden ayırmak gerek. Hapishane, kendi başına bir baskı aracıdır. Hapishane,
baskının uygulandığı yer olarak, burjuva devletinin ve devletin kendisinin
baskıcı mimarisinin temel direğidir. Sömürünün olduğu yerde hapishane, hâkimler,
mahkemeler ve polis vardır. Bunlar, hükümet ve burjuva devletiyle birlikte
işler. Bağlı olup olmamanızdan bağımsız olarak, bununla yüzleşmek zorundasınız.
Sokaklarda olanlar, hırsızlık yapanlar, gösteri yapanlar, toplantı
düzenleyenler veya tamamen sıradan taleplerde bulunanlar: hepsi, bu şiddet
dizisiyle karşı karşıya kalır.
“Politik”
tutsak, bu ortamı bilen ve çok özel bir rol üstlenen, gözaltına alınan sıradan
vatandaşlardan ayrı olarak, davasına bağlı bir eylemcidir. Eylemci, hapishanede
olduğunda, farklı muamele görür. Bu muamele, diğer mahkûmların katlandığı
muameleden her zaman çok daha kötü olmayabilir, ancak tutsak, farklı bir rol
oynar. Mahkûm değil, “hapiste olan bir eylemci” olarak, farklı bir role
sahiptir.
Son
röportajlarınızda, politik tutukluların genel mücadele içindeki özel konumundan
biraz bahsediyorsunuz. Onların rollerinin sadece hapishane duvarlarının dışında
gerçekleşen mücadelelere soyut destek sunmaktan ibaret olmadığını söylüyorsunuz.
Mahpus bir eylemcinin konumu, somut, devam eden mücadelede bir dayanak noktası
oluşturmasına, aynı zamanda günlük eylemliliğin kısmen uzaklaşmanın bir sonucu
olarak yaratıcı stratejik görüşler geliştirmesine nasıl imkân sağlıyor?
Bir
bakıma, politik eylemcilerin hapsedilmesi meselesi çok basit bir meseledir:
üyesi hapiste olan bir örgütü ilgilendirir. Soru şu ki, belirli bir süre için
hapis cezasını nasıl [ve ne ölçüde] kabul ediyoruz? Karar, örgütün elindedir.
Örgüt, yoldaşlarının yıllarca hapiste kalacağını kabul ederse, buna göre
hareket edecektir. Bu, tutuklunun değil, tüm örgütün seçimidir. Ona nasıl
destek verecek? Kendi başına bu, çok önemli değil. Fakat yoldaşlarınız için
hapse girmeyi “kabul ettiğiniz” anda, genel mücadeleden fiilen vazgeçmiş
olursunuz. Çünkü hapishane, bireyleri yok eden bir kurumdur.
Doğal
olarak, herhangi bir devrimci tutsak gibi, ben de bir kölelik karşıtıyım; yani,
hapishanenin kendisinin toplum için verimsiz olduğunu düşünüyorum. “İlerici”
olduğunu iddia etse de etmese de, yüzyılı aşkın süredir sınanmış, verimsiz
olduğu kanıtlanmış bir kurumdur. Başka bir deyişle, “toplumsal suçlar”a çözüm
üretmez. Komşusuna saldıran biri, bir mağazadan hırsızlık yapan biri vs.: bu
insanları hapse atmak onları ıslah etmez. Her birey hapse girdiğinde, yeni
suçlar işlemeye hazır bir şekilde çıkar. Politik yoldaşlara, yani toplumu
değiştirmek için çalışan kadın ve erkeklerin bu kurum hakkında bir pozisyonları
olması gerekir. Ya bu kurumun (bunun yanında, burjuva polisinin ve mahkemelerin)
yok edilmesi ve ortadan kaldırılması gerektiğini düşünürler ya da meşru
olduğunu ve var olmaya devam etmesi gerektiğini düşünürler. Bu pozisyon,
örgütün, programının ve sınıf içeriğinin özelliklerine göre ifade edilecektir.
Eğer bu, insanlığın kişisel tatminini ve sömürü ile yabancılaşmanın ortadan
kaldırılmasını savunan bir proleter örgüt ise, o zaman bizce bu örgüt köleliğin
kaldırılmasını savunmaktan kaçınamaz.
Halkı
taciz eden polislerin varlığını kabul edemez. Savcıların kitleler arasında
kimin yaşayacağına ve kimin öleceğine karar vermesini kabul edemez. Tüm bu
sorulara bir cevabı vardır. Kısacası, bugün bizim için önemli olan şudur: Eğer
ben, bir eylemciysem ve her türlü adaletsizliğe karşı savaşan bir örgüte
mensupsam ve bu örgüt, yeni hapsedilmiş olan benim 30 yıl hapis yatmamam
gerektiğine karar verirse, ama sonunda ben 30 yıldan fazla hapis yatarsam, şu
soru ortaya çıkar: Nasıl davranmalıyım? Hapiste, örgütünden tamamen kopuk
olmadığım için, örgütün yaşamına hapishane içinde de katılmaya çalışan bir
devrimci gibi davranmalıyım. Tecrübeler gösteriyor ki, tutsak olan ve
örgütlerinin desteğini alamayan, bir şekilde militan mücadelelerin arenasına dâhil
olmayan yoldaşlar boğulacaklardır. Onların gerçek mücadelelerin dinamik bir
unsuru, sürecinin önemli bir parçası olabilmeleri için, dışarıdaki
destekçilerinin de bu dinamiklerin bir parçası olması gerekir. Bir tutsağın
mücadelesini desteklemiyorsanız, o tutsakla dayanışma ilişkisi kuramazsınız.
Eğer ben, proletaryanın kurtuluşu için savaşan bir eylemciysem, benimle dayanışma
gösteren insanlar, muhayyelayali bir proletaryanın değil, gerçek proletaryanın
mücadelesinin bir parçasıdır.
Toplumumuzda
protesto eden, savaşan, toplantılar düzenleyen ve her türlü başka şeyi yapan
erkekler ve kadınlar var. Benimle kurdukları dayanışma ilişkisi, bu erkek ve
kadınların ait oldukları dinamiklerin bir parçasıdır; bu, bana sevgi sunmaya, beni
biraz olsun teselli etmek için gelmeleriyle aynı şey değildir. Mücadelenin
dinamiklerine müdahale etme fırsatım olduğunda, müdahale etmeliyim. Yoldaşlarım,
bu müdahaleyi desteklemelidir. Başka bir deyişle, onlar da beni hapse atan
burjuvazinin eylemlerinden muzdarip olanlara ait olmalılar. Çünkü bu burjuvazi,
beni özellikle politik faaliyetlerim yüzünden hapse attı. Bu politik faaliyet, ilke
düzeyinde, eğer bir proletarya örgütüne mensupsam, proleter mücadeleye ait bir
faaliyettir. Her gösteri olduğunda, tutsak orada bulunmalıdır. Belirli bir
yerin işgal edildiği her seferinde, tutsağın destekçileri ön saflarda
olmalıdır. Sonuç olarak, bu dinamiğe katılmak, tüm örgütün sorumluluğundadır.
Mahpus
yoldaş, hem tutsakların direnişine hem de örgütünün radikalleştiği veya
radikalleşmediği sürece iştirak eder. Bu durumda, dayanışma mücadelenin bir
parçasıdır, ondan ayrı değildir. Bu açıdan bakıldığında, yoldaşların
kurtuluşunun da kitle hareketi ile politik kuruluş arasındaki bir güç
mücadelesinin parçası olduğunu düşünebiliriz.
Politik
kuruluş, tutukluluğunuzun, sizin serbest bırakılmanızdan daha az maliyetli
olduğunu düşündüğü sürece, hapiste kalacaksınız. Yargının özel bir rolü vardır.
Onun görevi, kurulu düzeni savunmaktır. Siz bir tutsak olarak, muktedir sınıfa
siyaseten fazla maliyet yüklemediğiniz sürece, şartlı tahliye talebinize ret
vermeye devam edecektir.
Fakat
serbest bırakılmanız lehine bir hareketin varlığında, ki bu gerçek mücadelenin
dinamiklerinin bir parçasıdır, burjuvazi, sizi bir tutsak olarak bu proleter
mücadeleyi sürdürmek için bir bahane olarak görecektir. Hâkimler, daha sonra
dışarıda içeriden daha az maliyetli olduğunuz sonucuna varacaklardır. O
noktada, sizi serbest bırakma emrini vereceklerdir.
Bu,
birkaç yıl sonra benim başıma gelen şeydi. O yılların sayılacak bir tarafı yok
hele ki bir eylemciyseniz. Çünkü o yıllar, hem parmaklıkların ardındakiler hem
de dışarıdaki yoldaşlar için mücadele yıllarıdır. 30, 40, 50 yıl hapis
yattığınızı düşünün... fark etmez. Başkaları öldü, bugün altı metre yerin
altında. Onlar da aynı mücadelenin bir parçasıydı. Siz “mücadele eden bir tutsak”
gibi davranmıyorsunuz; “hapiste olan bir eylemci” gibi, “hapis koşullarının
özel şartlarında mücadele eden” bir eylemci gibi davranırsınız. Bu koşullar,
sizi hapisteki haklarından mahrum bırakılmış kişilerle temasa geçirir. Böylece,
siz de örgütünüz de çok özel dinamiklere dâhil oluyorsunuz. Kuruluşunuz, hapis
cezasıyla ilgili bu dinamikleri geliştirecektir.
Materyal:
Özellikle Fransa bağlamında, mahpus eylemcilerle hapishane dışındaki örgütlerin
mücadelesi arasında bu bağın nasıl kurulduğuna dair somut örnekler verebilir
misiniz? Örneğin, Sarı Yelekliler hareketini yakından takip ettiğinizi
biliyoruz.[2] Aynı şekilde, hapishane içinde mahkûmları ve
gardiyanları siyasallaştırma girişimlerine de tanık olundu.
Hapishanedeki
insanlar, bu ülkenin halk kitlelerine aittir. Bir toplumsal hareket olduğunda,
yani mahkumların akrabaları ve arkadaşları, aynı sosyal tabakadan insanlar,
toplumda harekete geçtiğinde, bu hareket hapishaneyle ilişkilenir. Hareket, burjuvazinin
baş aktörü olduğu baskı üzerinden hapishaneyi besler. Baskı, kitleleri
hapishaneye doğru iter, onlar da belirli talepleri dillendirmeye, belirli bir
bilinç düzeyine çıkmaya başlarlar. Bununla birlikte, kitle hareketinin politik
bilinç düzeyi ile kendilerini hapishanede bulanlarınki arasında bir uçurum
vardır.
Genel
olarak toplumsal hareketler bastırılır, katılımcıları hapse gönderilir. Burada
belirli bir politikleşme söz konusudur. Bu kendiliğinden politikleşme, küçük
burjuva ruhuyla lekelenmiştir; çünkü güvencesiz işçiler, talepler yoluyla
hareket etmeye çalıştıklarında, tıpkı bir bankayı soymaya çalıştıkları gibi,
belirli, kişisel çözümler ararlar. Bu tür şeyler yaparak hapishane sistemini
beslerler. Doğal olarak, özel mülkiyetin koruyucuları olan burjuvazi, onları ezecektir.
Politik
tutsak, zulüm görenlerin safındadır. Toplumsal hareket, diğer mahkûmlarla aynı
toplumsal tabakanın taleplerine ait iyileştirmeler talep ettiğinde, yaşam
standartlarında bir iyileşme veya elektrik vergilerinin kaldırılmasını
istediğinde, etkilenen de bu toplumsal tabaka, yani sözde “tehlikeli” sınıftır.
Baskıdan
herkes etkilenir, bu yüzden baskıyı yapanlar, hapishanelerini liderleri az buçuk
politikleşmiş erkek ve kadınlarla doldururlar. Bu, toplumsal ayaklanmalarla
gelen “coşku” zamanlarında olan yaşanan bir gelişmedir. Ancak baskının genel
dinamiklerinde, hapishane, mücadelenin en ileri mevzii değildir. Patlayıcı bir
toplumsal kriz olduğunda ileri bir alan haline gelir. Yoldaşların rolü,
dışarıda gerçekleşen seferberliğe uygun olarak politik bilinci yaymak ve orada
gerçekleşen seferberliğe katılmak için bu alandan yararlanmaktır. Gerçek şu ki,
baskı tek başına, mutlak anlamda, kınanması gereken bir şeydir. Toplumsal bir
hareket olsun ya da olmasın; protesto hareketi olsun ya da olmasın: tecrit
ortadan kaldırılmalıdır. Baskıcı önlemler, hırsızlık yapan, tecavüz eden,
mağazadan hırsızlık yapan her bireyin bireyselliğini hedef aldığında, siz,
devrimci aktivist olarak, her daim onların birey olarak yok edilmesine karşı
çıkarsınız. Bu nedenle, sadece politik bir projesi olan bir tutsak olarak
kendiniz için değil, tüm hapishanedekiler için, gözaltı koşullarıyla mümkün
olduğunca yüzleşmeye çalışırsınız.
Uzun
yıllar hapiste kalmış birine izin verilmesi konusunda ısrar edersiniz. Eğitim
faaliyetlerinin yapılmasını ilkin siz talep edersiniz. Her türlü isyan
belirtisini teşvik edersiniz. Küçük bir isyan çıktığında, onu politikleştirmek
için onu gidebileceği yere kadar götürmeye çalışırsınız, çünkü siz, toplumun en
yoksul kesimlerinden gelen kişileri savunuyorsunuzdur.
Kim
hapse giriyor? Burjuvazinin çocukları değil. İşçi sınıfı mahallelerinin
çocukları. Bu işçi sınıfı mahallelerinden gelen çocuklar hapse girdiğinde, politik
bir mücadele verdikleri için değil. Sınıflı toplumda hayatta kalmaya
çalıştıkları için hapse giriyorlar.
Geçimlerini
sağlamaya çalışıyorlar, ancak yanlış çözümler arayarak yoldan sapıyorlar.
Uyuşturucu satarak geçinebileceklerini düşünüyorlar. Politikleşmeleri o kadar da
kolay değil. Çok karmaşık, çünkü mahkûmların çoğunun hayatlarını çalışarak
geçirmediğini akıldan çıkartmamalıyız. Kendinizi 40 yaşında olup hiç çalışmamış
kadın ve erkeklerle dolu bir hapishanede bulduğunuzda, sömürü kavramını
gerçekten anlamadıklarını görürsünüz. Hayatlarını hırsızlık, soygun, uyuşturucu
ticareti vb. yaparak geçirmişlerdir. Sınıf bilincine dair temel fikirleri
kendiliğinden oluşmuştur, yapılandırılmış veya sentezlenmiş değildir. Bu
bilinci geliştirmek size kalmıştır, ancak bu kolay bir iş değildir.
Sömürüyü
doğrudan hiç deneyimlememiş, “proletarya okulu”na, yani sendikalara hiç
gitmemiş, hiç protestoya katılmamış birini politikleştirmek çok zordur. Bu kişi
40 veya 50 yaşındadır, 20 yılını hapishanede geçirmiştir ve sonunda sizinle
birlikte olur. Hiç gösteriye katılmamıştır; hiç broşür hazırlamamıştır;
geçimini sağlamak için mücadele etmektedir; ailesini, çocuklarını geçindirmek
için geçimini sağlamaya çalışmaktadır.
“Sınıf”
kavramı, onlara ancak toplumda kitlesel bir hareket olduğunda ulaşır. Sarı
Yelekliler ortaya çıktığında, bu türden bir politikleşme gerçekleşti. Burada
benimle birlikte hapishanede bulunan, 30-40 yaşlarında olan bir mahkûmun kız
kardeşi, eşi veya kuzeni Sarı Yelekliler protestolarına katılıyordu.
Başlangıçta sadece izliyor, tüm bu insanların ne yaptığını, ne hakkında
konuştuklarını merak ediyordu. Sonra, toplumsal harekete sempati duymaya başladılar,
çünkü bu, farkındalık yaratmak için verimli bir zemindi.
İşte
bu anlamda, kitlelerin örgütlenmesi, baskının hedefi olan tüm kahramanları
hesaba katmalıdır. Bu, herkesin aynı kefeye konulabileceği anlamına gelmez.
Yirmi yıldır uyuşturucu ticaretiyle uğraşan birinin, işsiz bir işçinin oğlu
olup şehrindeki bir bankayı soyan bir çocukla aynı şekilde muamele görmesi
gerektiği anlamına gelmez. Aynı şey değil. Hayatını hırsızlık yaparak geçiren
ve bir suç çetesinin lideri olan biri, “Mahkûmlara özgürlük” çağrısında bulunan
gösterilere duyarlı olabilir. Ama mücadelenin ön saflarında olamazlar.
Ne
hakkında konuştuğumuza bakmalıyız. Eğer mahkûmlar hakkında soyut olarak
konuşuyorsak, bu mantıklı değil. Belirli gözaltı yerlerinden bahsediyoruz: Bu
ülkede mahkûmların çoğunluğu nerelerde tutuluyor? Ne tür koşullarda yaşıyorlar?
Fransa’daki durumu ele alırsak, yaklaşık 86.000 mahkûm var. Çoğu insanca
koşullarda yaşamıyor. Farklı hapishane kategorileri var: hapishaneler, gözaltı
merkezleri, merkezi hapishaneler. Merkezi hapishanelerde uzun hapis cezaları
çekiliyor; herkes, kendi temiz hücresinde yaşıyor ve mahkûmun yok edilme süreci
uzun vadeli olarak “yönetiliyor”. Aşağılanmalar günlük vakalar değil. Örneğin,
mahkûmlar hücrelerinde yalnız yemek yiyorlar ve bu nedenle yalnız oldukları
için hücre arkadaşlarınc tecavüze uğrama olasılıkları daha düşük. Mahkûmların
çoğu, hayatta kalmak için bile zar zor yeterli koşulların bulunduğu
hapishanelerde tutuluyorlar. Üç kişilik bir hücrede beş kişi kaldığında, ikisi
yerde yatmak zorunda kalır. İkisi, köle olmasalar bile, en kıdemli mahkûmun, yani
en az “bilinçli” mahkûmun en azından uşağı haline gelir ve sosyal dışlanma girdabına
kapılır.
Bu
bağlamda, direnenlerin sorumluluğu, hapishaneye nasıl yaklaştığımızı gözden
geçirmektir. “Mahkûmlar hareketi”ni dikkate alan avukatların yanı sıra belirli
kategoriler de olmalıdır. Hapishanelerin içinden sorunları gündeme getiren mahkûmlar
hareketi, toplumda farkındalığı artırma konusunda rol oynayabilir.
Hapishanelere bakın: emperyalizmin kalbindeyiz karnındayız, yani sözde en
gelişmiş ülkelerden birindeyiz, gene de yerde hamamböcekleri var. Yani, bir
mahkûm olarak, dünyanın tüm pisliğiyle yerde yatıyorsunuz ve toplum bunu
görmüyor. Bu gerçeği dış dünyaya duyurmak, yoldaşlarımızın görevidir. Çünkü
mahkûmların büyük çoğunluğu hapishanede bulunuyor.
Doğal
olarak, bu yerlerde çok güçlü bir baskı var. Bunu intihar oranlarından
anlayabilirsiniz. Hapishanelerdeki intihar sayısı, dışarıdakinden iki veya üç
kat daha fazla. İnsanlar, dayanılmaz bir durumda oldukları için intihar
ediyorlar. İntihar edenlerin ebeveynleri yoksul insanlar. En iyi avukatlara
sahip değiller, üstelik kendileri de nasıl "konuşacaklarını” bilmiyorlar.
Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Elbette dernekler var. Yoldaşlar, bu dernekler
hakkında hiçbir yanılsamaya kapılmadan onları desteklemelidir.
Hapishane,
bir fabrika değil. Endüstriyel işçi sınıfının bulunduğu yer değil. Hapishanede
marjinalleştirilmiş insanlar var. Şimdi, marjinallik bir hakaret değil. Bugün
işçi sınıfının neyden oluştuğunu ve ne tür bir dünyada yaşadığını anlamamız
gerekiyor. Uluslararası alanda, güvencesiz işçiler işgücünün çoğunluğunu
oluşturuyor. Bu temelde, yabancılaşma ve baskı kavramlarını da ele alırken,
hapishane sorununu anlamalıyız. Bu, sizin ve benim gibi yoldaşların rolüdür;
burada, komünist örgütler olduğunu iddia eden, yani genel olarak meta
yabancılaşmasına karşı savaşan örgütlerdeki yoldaşların rolüdür.
Şimdiye
dek politik tutsaklar konusunu ele aldık. Size özellikle Arap dünyasındaki
mevcut durumla ilgili başka sorular sormak istiyoruz. Temmuz ayında Beyrut’a
gelişinizden çok etkilendik; ilk açıklamalarınızdan biri, Arap gençliğine
Filistin için ayaklanmaları yönünde tutkulu bir çağrıydı. Siz, Filistin’in Arap
halkının kurtuluş mücadelesinin dayandığı “kaldıraç” olduğunu söylüyorsunuz.
Filistin
devriminin Arap dünyasında tarihi bir rol oynadığını belirtmek gerekiyor. Fas’tan
Basra Körfezi’ne dek kitleleri harekete geçirebilecek bir dava o. Çünkü genel
olarak Filistin, Batı ile çatışmasında Arap-Müslüman dünyasının açık yarası
olarak görülmektedir. Orada bu dünyaya alenen bir adaletsizlik yapılmıştır,
bunu herkes anlamaktadır. Doğal olarak, Arap burjuvazisi bu yarayı
iyileştiremedi, kitleler de çeşitli nedenlerle üzerlerine düşen rolü
oynayamadı. Ancak bu nedenler, sadece korkaklık veya benzeri şeylerle sınırlı
değil. Burada söz konusu olan, Arap örgütlerinin politik mücadelesidir: çeşitli
grupların, çeşitli rejimlerin ve onların uyguladığı baskıların vs.
sorumluluğundan söz edilmelidir.
Bana
göre, Filistin devrimi, Arap devriminin ana kaldıraçlarından biridir. Başka bir
deyişle, yüz milyonlarca erkek ve kadından oluşan bir Arap dünyası ve bir Arap
ulusu olduğuna inanıyorum. Bu ulusların kitleleri yaklaşık 500 milyon kişiden
oluşuyor. Politik sistemleri işçi sınıfının yenilenmesini sağlayamıyor. Bu
yüzden, ülkeyi terk edip hayatta kalmak için denize atlayan erkekler ve
kadınlar var. Başka bir deyişle, bu son derece zor durumu yaratan kapitalist
sistem, bu ülkelerin işçi veya köylü kapasitesinin yenilenmesini sağlayamıyor.
Bir bütün olarak sermaye krizi, Arap dünyasını doğrudan etkiliyor.
Filistin,
her şeyin bir araya geldiği yerdir. İsrail denilen bu varlık nedir? Bir sömürge
değil, şu veya bu emperyal gücün askeri üssü değil. İsrail, bir bütün olarak
emperyalist Batı’nın organik bir uzantısıdır. Bu emperyalist Batı, Kuzey
Amerika’da başlayıp Avustralya’ya uzanan tarihsel bir soykırım sürecinde
oluşmuştur. Sadece kapitalist güçlerin işçi sınıfını sömürdüğü süreçte
oluşmamıştır. Hayır, İsrail bir soykırım süreciyle oluştu. Kuzey Amerika’da, ABD
ve Kanada’nın oluşması için 20 ila 25 milyondan fazla yerli insanın öldürülmesi
gerekti. Orta ve Güney Amerika’nın “Latin” Amerika’ya dönüşmesi, yani bu
kıtanın Latinleşmesi için milyonlarca erkek ve kadının ölmesi gerekti.
Avustralya’nın bildiğimiz Avustralya haline gelmesi için, gezegendeki en eski
halklardan biri olan Aborjin nüfusunun yok edilmesi gerekti.
Doğal
olarak, bunun organik uzantısı olan İsrail, bu sürecin tüm izlerini taşıyor. Toplumsal
tabaka açısından buna karşı koyabilecek olanlar, soykırımcı egemenlik sürecinin
tamamına karşı koyabilecek olanlardır. Filistin’deki soykırım süreci başarısız
oldu. On dokuzuncu yüzyılın[3] sonlarında başladı, bugüne kadar devam ediyor.
1947-1948 yıllarında, Nekbe[4] gerçekleştiğinde, Filistin halkının sayısı
yaklaşık 1 milyondu. Bugün, Filistin halkı, Avustralya Aborjinlerinin kaderini
paylaşsaydı, geriye sadece dağ mağaralarında yaşayan dağınık topluluklar
kalırdı. İnkalar gibi bir kader yaşasalardı, isimleri sadece tarih kitaplarında
geçerdi.
Bugün
Filistin halkı, sadece varlığını sürdürmekle kalmıyor, 1947’deki 1 milyondan az
olan nüfusunu 14 milyonu aşkın bir sayıya ulaştırıyor. Başka bir deyişle,
soykırım süreci başarılı olamadı, bu başarısızlık, Siyonist projenin krizinin
temelini teşkil ediyor. Bu kriz öylesine büyük ki, tarihi Filistin’in sınırlı
alanında bile Filistin halkının sayısı yaklaşık 7.300.000 civarında. İsrail
yerleşimcilerinin nüfusu ise yaklaşık 7.200.000. Başka bir deyişle, Siyonist teşekkül
içindeki Filistin nüfusu, tarihi alanında hâlâ çoğunlukta. Direnmeyi bilen bu halk,
çeşitli nedenlere bağlı olarak bunu, Aborjinlerin, Amerika kıtasının yerli
halklarının, hatta Afrika kökenli Amerikalıların sahip olmadıkları koşullarda başardı.
Filistin
halkı, tüm Arap “Meşrik”inin[5] temsilcisi olarak, emperyalizmin bu organik
uzantısıyla yüzleşti. Filistinliler, bu mücadeleden doğan bir halktır, bu
nedenle Arap devriminin itici gücünü temsil etmektedirler. Tüm Arap ulusu adına
düşmanla yüzleştiler ve bu ivmeyi tüm Arapları birleştirmek için kullandılar.
Filistin halkının tarihi isyanlarının nasıl gerçekleştiğini hatırladığımızda,
1935 ve 1939 devrimleri akla gelir. 1935’te harekete önderlik eden İzzeddin Kassam’dı.
Nereden geliyordu? Filistin’den değil, Suriye’den. Filistin kimliğini
oluşturan, Filistin’i çevreleyen tüm”Meşrik”tir.
Elbette,
mesele çok daha derinlemesine analiz edilmelidir. Soykırımcı Siyonist proje
başarısız oldu ama bu demek değil ki cinayetler azaldı. Ancak artık daha ileri
gidemeyecekleri bir noktaya ulaştılar. İsrail, artık soykırımcı süreç üzerinden
hiçbir çözüm yolu bulamaz. Filistin halkı, tüm yıkıma rağmen, hâlâ Filistin’dedir.
Arap ulusu denilen tarihsel-toplumsal dokuyla çevrilidirler. Bu noktada Arap
ulusunun şu anda sömürgeciliğe karşı ayaklanmadığını, burjuva liderliği
altında, düşmanla yüzleşme konusunda aciz kaldığını söylemek gerekmektedir.
Doğal
olarak kendimize şu soruyu soruyoruz: “Filistin devrimi nasıl gelişecek?” Arap
devrimi yönünde, yani radikal değişim ve özgürleşmeyle ilgilenen toplumsal blok
içindekilerin dönüşümü yoluyla gelişecektir; öyle ki burjuvazi, artık hareketin
liderliğini oluşturmasın. Çünkü burjuvazi, önde gelen bir konumda olduğu
sürece, hareket, Siyonist teşekkülün organik uzantısıyla yüzleşemez, çünkü
ikincisi, en saf haliyle sermayenin bir uzantısıdır. Tarih boyunca var olmuş
tüm sömürgelerin aksine, burada bir merkez emperyalist ülke yok. Sömürge
Cezayir’in merkez emperyalist ülkesi Fransa’ydı; Kuzey Amerika’nın merkez
ülkesi İngiltere’ydi; Avustralya için de durum aynıydı. İsrail’in merkez ülkesi
yok. Onun ana üssünü uluslararası sermaye oluşturuyor. Uluslararası sermayenin
merkezleri nerede bulunuyorsa, bu teşekkülün ana üssü de oradadır. Dolayısıyla,
Siyonist teşekkülle yüzleşebilecek toplumsal tabaka, onun metropolüyle, yani
bir bütün olarak kapitalizmle yüzleşebilecek olan tabakadır. Şu anda krizde
olan bu “bir bütün olarak” kapitalizm küreselleşmiştir. Bugün, küreselleşmenin
rasyonelliğinden kaçan hiçbir “ulusal kapitalizm” yoktur. Bu açıdan
bakıldığında, Filistin, Arap devrimi için bir katalizörden daha fazlasıdır.
Arap devriminin katalizörüdür.
İşte
bu anlamda, Arap kitlelerinin bir noktadan sonra kurtuluş sürecini
ilerleteceğini bekleyebiliriz. Sadece Siyonist teşekkülden değil, aynı zamanda
Arap burjuvazisinden de bizi onlar kurtaracak. Çünkü bugün, küresel sermayenin
çelişkisinin keskinliğiyle, Arap burjuvazisi, tümüyle dönüşüme uğramıştır.
Kendini Filistin’in düşmanının safına itmiştir.
Gazze’de
tanık olduğumuz süreçte, Arap burjuvazisinden ne isteniyor? İsrail, Amerika,
Avrupa, Almanya ve diğer askeri süreçler direnişi silahsızlandırmayı
başaramadı. Bugün Arap burjuvazisinden doğrudan direnişi silahsızlandırma
sürecine girmesi isteniyor. Doğalında bu girişim, bu başarısız olacaktır çünkü
Arap burjuvazisi, çok güçlü değil. Bu sürecin bir parçası olarak, bu egemen
sınıfı devirmeye, tarihsel rolünün ve tarihin kendisinin açık bir bilinciyle
bir sosyal blok oluşturmaya çağrılan Arap kitleleri var. Bu blok, iktidarı ele
geçirmeye mahkûmdur. Bu süreç, Arap devriminin sürecidir. Bu anlamda Filistin,
Arap devriminin tarihsel katalizörüdür, birçok katalizörden çok daha
fazlasıdır.
Şu
anda büyük çoğunluğu düşmanın safında olan Arap burjuvazisinden birkaç kez
bahsettiniz. İlk görüşmemizde, bir zamanlar Arap ve Filistin milliyetçi
hareketine önderlik eden ulusal burjuvazi ve küçük burjuvaziden bahsetmiştiniz.
O zamandan beri bazı dinamikler, bu ulusal ve küçük burjuvaziyi düşmanla
işbirliği yapmaya itti. Bu sınıfların tarihi ve günümüzdeki durumları hakkında
biraz daha bilgi verebilir misiniz?
Sömürgecilik
karşıtı mücadele boyunca Arap küçük burjuvazisi, yukarı doğru çabalayan bir
sınıftı. Sadece Arap ülkelerinde değil, tüm dünyada ulusal kurtuluş
mücadelesine önderlik ettiler, “Her şeye rağmen ilerlemekten başka seçeneğimiz
yok” dediler. Mısır, Suriye, Irak, Cezayir ve Yemen’deki ulusal kurtuluş
mücadelesine önderlik eden küçük burjuvazi o kadar çok şey başardı ki SSCB
tarafından desteklendi. Uluslararası alanda küçük burjuva solunun ön saflarında
yer aldı. O dönemin yükselen küçük burjuvazisi elliler, altmışlar ve
yetmişlerde zirveye ulaştı. Bu süreç boyunca, ilerici reformlarını
gerçekleştirirken yağmaladığı kaynakları biriktirdi. Belli bir noktada, kendini
“devlet burjuvazisi”ne” dönüştürdü. Mesele, ihanet edip etmemesi değil. Doğası
değişti: Uluslararası sermayeyle çatışan, toplumsal hiyerarşide yukarı tırmanan
küçük burjuvaziden, küresel kapitalist sistem içinde kendini normalleştirmeye
çalışan bir devlet burjuvazisine dönüştü. Mısır, Suriye, Irak ve Yemen’de olan
da buydu.
“Normalleşmek”
her zaman kolay değildir çünkü bir noktada emperyalizm ve sermayenin
acımasızlığı, bu eski muhalif rejimlerden haraç almaya çalışacaktır. Bazıları,
normalleşme konusunda tümüyle tamamen başarısız oldu. Bunu Suriye ve Irak’ta
çok açık bir şekilde görüyoruz. Arap burjuvazisinin öncüsü olduğu süreç bugün
zirveye ulaştı; artık sömürgecilik karşıtı değil, kapitalizm karşıtı değil,
köylülerin tarımsal reform veya ülkelerinin sanayileşmesi özlemlerini
taşımıyor. SSCB artık yok, bu küçük burjuvazinin tüm yolculuğu, bölgedeki genel
kurtuluş sürecine leke sürdü.
Ancak
bu tarihin, bu sınıfın Arap burjuvazisinin sadece bir bölümünü oluşturduğunu
unutmamıza neden olmasına izin vermemeliyiz. Arap burjuvazisinin büyük bir
kısmı, yani Körfez burjuvazisi, Suudi Arabistan burjuvazisi, Fas burjuvazisi ve
Tunus burjuvazisi, bu dinamiklerin bir parçası değil. Sömürgecilik karşıtı
olan, küçük burjuvazinin bir kesimidir; dolayısıyla, bu “Arap burjuvazisi”nin
tamamı değildir. Körfez ülkelerinin, Suudi Arabistan’ın veya Fas’ın
burjuvazileri hiçbir zaman sömürgecilik karşıtı olmamıştır. Sömürgeciliğin
beşiğinde doğmuşlardır.
Kurtuluş
hareketine önderlik eden küçük burjuvazi, zirveye ulaşmış, kendini
normalleştirmeye çalışmıştır. Başka bir deyişle, küresel kapitalist pazarın bir
parçası olmak istemiştir; bazıları, bu konuda az çok başarılı olmuştur. Ancak
bugün, genel olarak, kitleler bir tarafta, bu rejimler diğer taraftadır. Gerçek
şu ki, kitleler, bu deneyimlerden sonra şaşkına dönmüştür. Çünkü bu küçük
burjuvazinin deneyimi, örgütlü protesto olasılığını tamamen ortadan
kaldırmıştır. Özellikle SSCB ile emperyalizme karşı kurulan küresel ittifaklar,
“reformist” akımın radikalleşmesine, artık örgütlü muhalefetin hiçbir biçimine
tahammül etmemesine yol açtı. Irak’taki Baas Partisi[6] burjuvazisi, Mısır’daki
Nasırcı[7] burjuvazi, hatta Suriye’deki burjuvazi, gerçekten muhalif olan
komünist partilerin varlığını kabul etmedi. Bütün bunlar SSCB’nin desteğiyle
yapıldı.
Bu
reformist partilerin normalleşmesine SSCB onay verdi. Halk, bunun için çok
yüksek bir bedel ödedi, biz bu bedeli halen daha ödüyoruz. İşte bu anlamda, bir
zamanlar gerici Arap burjuvazisinin kurulu düzenine meydan okuyan küçük
burjuvazi, bugün Körfez ülkelerinin [muktedir sınıflarının] arkasında
toplanmıştır. Küçük burjuvazinin tamamen düşmana döndüğünden bahsettiğimizde,
Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan burjuvazisi, onun [küresel sermaye] ile
“normalleşmesine” izin vermiştir.
Mısır’da
ve komşu ülkelerdeki devlet burjuvazisi, artık tamamen düşman safındadır.
Körfez ülkelerinin muktedir sınıfları her zaman gerici olmuştur, çünkü
sömürgeciliğin beşiğinde doğmuşlardır, sömürgeciliğe karşı protesto amacıyla
değil. Ancak emperyalizmin yasalarına karşı protesto amacıyla doğanlar, muhalif
olmaktan çıktıkları bir noktaya ulaşmışlardır.
Sonunda
devlet burjuvazisi haline geldiklerinde, sanayileşme ve tarım reformu sürecinde
halktan çalınan sermayeyle, uzun zamandır yurtdışında, İsviçre bankalarında vb.
saklanan sermayeyle bu sermayeyi kendi ülkelerini sömürerek kâr elde etmeye,
bölgesel ve uluslararası sermayenin genel dinamiklerinin bir parçası olmaya
çalıştılar.
İşte
bu anlamda, devlet burjuvazisi haline gelen küçük burjuvazi, artık “gerimize
düşmüştür”. Bu gözlem, bu durumla başa çıkabilecek toplumsal bloğu kimin
yönetmesi gerektiği sorusunu sormamıza yol açmalıdır. Arap ulusal projesinin
krizi ve Filistin ulusal projesinin krizi de bu anlamda anlaşılmalıdır.
Geçmişte küçük burjuvazi, sömürgecilik karşıtı mücadeleye önderlik edebilmiş,
ancak daha sonra devlet burjuvazisi haline gelerek zirveye ulaşmışsa, onun
yerini kim alacak?
Toplumsal
değişime ve emperyalizm karşıtı mücadeleye ilgi duyan toplumsal bloğu yönetecek
sınıf, ancak komünist ideolojisiyle proletarya olabilir. Bu toplumsal blok
içinde, oluşum sürecinin tamamı boyunca sürecek bir ideolojik çatışma vardır.
Filistin’de ve başka yerlerde zaferin koşulu, bu toplumsal bloğun tarihsel
çıkarlarının farkındalığı düzeyinde yatmaktadır. Bu çıkarların farkına
vardığında, tarihin kendisinin de bilincinde olacaktır, çünkü ilerlemenin
tarihsel temsilcisi haline gelecektir. Sadece bu koşulda, hem emperyalizm hem
de Siyonist teşekkül tarafından organik olarak temsil edilen sermaye üzerinde
zafer kazanılacaktır. Bu koşulun yerine getirilmesi kolay değildir ve uzun
vadeli bir mücadele gerektirecektir.
Doğal
olarak, Arap kitleleri bir noktada bu toplumsal bloğu oluşturmayı ve ona
tarihsel görevlerinin bilincini kazandırmayı başaracaktır. Bu, bölgedeki
sermaye dinamiğinin tamamına son vermesini sağlayacaktır. O noktada, sadece
Arap bölgesinde değil, dünya çapında küresel bir değişim yaşanacaktır, çünkü bu
büyüklükteki bir olay her düzeyde güç dengesini değiştirir.
Farklı
bir konuya gelirsek: yakın zamanda Burcü’l-Baracin ve Şatila[8]
Filistinli mülteci kamplarını ziyaret ettik. Bizi gerçekten etkileyen birkaç
şey vardı: Bir yandan, Lübnan kamplarında Fetih’in (ve diğer örgütleriin) güçlü
varlığı vardı. Düşmanla işbirliği yaparak saf tutan ve sizin de az önce
söylediğiniz gibi, şimdi biriktirdiği küçük sermayenin karşılığını almak
isteyen burjuvazinin partisi olarak tanımlanabilecek bir parti bu. Öte yandan,
yerleşik partilerin aygıtlarının dışında kitlelerin örgütlenme fırsatlarının
nispeten az olması söz konusu. Bu partiler, artık sokaklarda ve kampın küçük
kamusal alanlarında “kitle çalışması”na çok az ilgi gösteriyor gibi görünüyor.
Yerleşik
partilerin yerini kim alacak? Aynı zamanda, kamp nüfusunun STK’lar ve UNRWA[9]
gibi uluslararası kuruluşlar tarafından sağlanan yardıma bağımlılığı nedeniyle
pasif hale getirildiği ve nüfusun aşırı lümpenleşmesinin yaşandığı böyle bir
bağlamda, devrimci bir özne nasıl ortaya çıkar?
Filistin
ulusal projesinin krizi, onu yöneten güçlerin bir devlet burjuvazisi
oluşturmamasından kaynaklanmaktadır. Filistin burjuvazisi, Filistin ulusal
yapısı içinde marjinalleşmesiyle karakterize edilir ve bunun Suriye, Irak veya
Mısır'da elliler ve altmışlarda yükselen burjuvaziyle hiçbir ilgisi yoktur.
Burada, bütün bir halk kırılgan hale getirilmiştir. Filistin kimliğini
şekillendiren de bu varoluşsal kırılganlıktır. Filistinlilerin her birinin
deneyimlediği en samimi haliyle bu Filistin kimliği, kamptır.
Kamplardan
bahsettiğimizde, sürekli tekrarlanan yıkım anlarından bahsediyoruz. Filistin’de
veya Filistin dışında, bir zamanlar yıkılıp yeniden inşa edilmemiş hiçbir kamp
yoktur. Bu dinamikte, toplumsal bloğun rolü, “varoluşsal olarak kırılgan”
olanları temsil etmektir. Bu, burjuva, sömürgeci veya yarı sömürgeci bir devlet
tarafından yönetilen bir ülkeye bile sahip olmayan bir kitledir. Bu, çok özel
bir durumdur. Bu nedenle, iç dinamiklerinin tüm karmaşıklığıyla Filistin ulusal
kurtuluş hareketinin önemi büyüktür.
Fetih,
Filistin Yönetimi[10], Filistin Kurtuluş Örgütü’nden[11], Filistin
örgütlerinden bahsettiğimizde, teorik ve soyut bir mesele olark görülemez. Arap
dünyasında belirli bir durumda bulunan, saflarında çeşitli farklı toplumsal
tabakalara sahip olan ve Arap bölgesinde özel bir konum işgal eden kırılgan
kitlelerin bir hareketini tartışıyoruz. Dolayısıyla, Filistin ulusal kurtuluş
mücadelesinin liderliğini temsil eden Fetih[12] (unutmayalım ki Fetih, devrimin
anasıdır!), davaya “ihanet etmiş” denilebilecek bir örgüt değildir. Bu örgüt,
Filistin devrimini tüm karmaşıklığıyla temsil etmektedir.
Bugün,
bize Oslo’yu[13] veren, Filistin ulusal projesini feda eden ve halkımızın bir
halk olarak varlığına bir sınır (elbette “teorik” bir sınır) koyan bu örgüt,
Siyonist hapishanelerinde en çok tutsağı olan örgüttür, mahkûmların yarısından
fazlası Fetih üyesidir. Filistinli mahkûmlar söz konusu olduğunda, İsrail
hapishanelerindeki direniş savaşçılarının yarısından fazlasını Fetih üyeleri
oluşturmaktadır. Gazze’de, Batı Şeria’da veya başka yerlerde Fedailere[14]
destek sağlamaya devam eden de gene aynı Fetih’tir.
Fetih’in
başındaki liderlik, çoğulcudur. Filistinli komprador sermayesinin, ulusal
kurtuluş hareketinin bürokrasisiyle izdivaç kurarak, Filistin Yönetimi olarak
bilinen yapıyı ve gözümüzün önünde yaptığı tüm tavizleri doğurduğu söylenebilir.
Elbette,
sorun basit bir sapma öyküsünden çok daha karmaşık. Bu, sadece bir “sapma”
meselesi değil: mücadelenin ilk ilerleyişinin bir sonucu olarak, Filistin
burjuvazisinin bir kesiminin hareketin kontrolünü ele geçirmesine ve kendisini
komprador sermayesiyle birleştirmesine yol açtı. Bu sermaye de, şaşırtıcı
olmayan bir şekilde, bölgedeki mevcut kapitalist güçlerle işbirliği yapıyor.
Ancak Filistin sermayesinin ağırlığı, mücadelenin genel dinamiklerinde son
derece marjinaldir. Başka bir deyişle, Filistin sermayesi, Suudi Arabistan,
Mısır veya Lübnan’da var olan sermaye ile aynı değildir. Küresel hareketle
karşılaştırıldığında önemsizdir. Ancak Filistin politik hareketinin bir parçası
olarak çok önemlidir. Önemi, “Arap devriminin kaldıracı” olarak
tanımlanabilecek hareketin bir parçası olmasından kaynaklanmaktadır. Önemi,
ekonomik ağırlığında veya bölgenin kapitalist sistemi üzerindeki etkisinde
değil, “Filistinliliğinde” yatmaktadır.
Düşmanın
safına geçen Arap burjuvazisinden bahsettiğimizde, küresel ekonomide,
emperyalistler arası çelişkilerin küresel dinamikleri içinde gerçek bir
ağırlığa sahip sermayeden bahsediyoruz. Çin’in veya Rusya’nın yanında olsun,
Amerikalılarla olsun ya da olmasın, uluslararası düzeyde güç dengesini etkiler.
Öte yandan, Filistin sermayesi bu düzeyde tamamen önemsizdir. Ancak politik
açıdan çok önemlidir. Politik olarak, Filistin hareketi anti-emperyalist,
anti-Siyonist kavganın ön saflarındadır.
İsrail’i
“uluslararası sermayenin organik bir uzantısı” olarak tanımladığımızda, Arap
burjuvazisi ile Filistin devrimine yatırım yapan burjuvazi arasında ayrım
yapabilmeliyiz. Burada sadece bir nüans değil, niteliksel bir fark da var.
Bugünün Mısır “devlet burjuvazisi”nden bahsettiğimizde, bu, düpedüz bir
burjuvazidir. Irak burjuvazisinden bahsettiğimizde, bu, düpedüz bir
burjuvazidir. Suriye burjuvazisinden bahsettiğimizde, bu, düpedüz bir
burjuvazidir. Öte yandan, Filistin burjuvazisi uluslararası düzeyde dönüşümünü
başaramadı. Bu yüzden Filistin toplumu çöktü. Irak için de aynı durum geçerli.
Bu, boyunduruk altına alınmış, çevre bir ülkede burjuva devletinin bulunduğu ve
düzenin hüküm sürdüğü Mısır’da olmadı; ancak bir noktada toplumsal bloğun bu
burjuvaziden kurtulmasını bekliyoruz.
Filistin
Yönetimi bundan daha karmaşık, çünkü Filistin durumunda toplumu yöneten tek bir
sınıf yok. Şehitler var, tutsaklar var, silahlı mücadele hareketi var, halkın
kamplara dağılması var. Kampın kendisi, diğerleri arasında sadece bir “yön”den
daha fazlasıdır. Eğer emperyalistlerin elinde olsaydı, Filistin kampı yok
olmaya mahkûm olurdu, çünkü yıkımı Filistin davasının sonu anlamına gelirdi. Filistin
davasına son vermek için, tüm Filistinlilerin “Filistinliliğine” son
vermeliyiz. Ancak bu “Filistinlilik”, bu kampların sokaklarının dinamiklerine işlemiştir.
Kamp
“yönetilebilecek” bir yer değil. Kapitalist çıkarlar tarafından ve onlar için
yönetilmesinin imkânsız olduğu anlamında yönetilemez. “Varoluşsal olarak
güvencesiz” bir grup insanın yaşadığı bir yer. Bir kampı yıktığınızda somut
olarak ne yapıyorsunuz? Elbette, onu mevcut konumunda yıkmış oluyorsunuz. Ama
gerçekte yaptığınız tek şey onu başka bir yere taşımaktır. Başka bir yerde
yeniden inşa edilecek. Felâketlerden sonra inşa edilen ve ekonomik bir olgu
olan kampların aksine, bunlar, baştan beri “politik” kamplardır. Her kampa
rastladığımızda, Filistin kimliğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Filistin kimliği,
bir asırdan fazla süredir devam eden bir süreç boyunca, kamplar aracılığıyla
inşa edilmiştir. Gazze’den bahsettiğimizde, tam olarak neyden bahsediyoruz? Bir
kamplar topluluğundan bahsediyoruz: Gazze sakinlerinin yüzde 80’i mültecidir. “Ekonomik”
mülteciler değil, sömürgecilik karşıtı hareket ile sömürgeci saldırganlık
arasındaki çatışmada ortaya çıkan mülteciler. Dolayısıyla, bir halk olarak “varoluş”
düzeyinde kırılganlar.
Bugün
A noktasında bulunan kamp ertesi gün yıkılıyor, bir gün sonra B noktasına
taşınıyor. Bir yerden bir yere taşındığında, taşınan şey toprak, anneler,
kardeşler, ablalar oluyor. Kamptaki çeşitli kişiliklerin yerine getirdiği toplumsal
işlevler de yer değiştirecek, hatta bunları niteliği de değişecektir.
Varoluşsal kırılganlık, o anın düzenidir. Bu kırılganlığı yönetmek, Filistinli
devrimcilerin görevidir. Bu aşamada biz neredeyiz? Hâlâ çok uzaktayız.
1968-1969 yıllarında kamplarda burjuva düzeninin geri
çekilmesini sağlayabilen bir isyan yaşandı. Bundan sonra artık polis, yargı ve “ev
sahibi” ülke Lübnan’ın düzeninin temsilcileri kalmadı. Kampların statüsü,
uluslararası yargı yetkisinin dışında kalan bir statüye dönüştü. Bu
uluslararası yargı yetkisinin dışında kalma durumu, devrimci harekete fayda
sağladı.
Tarihsel
olarak, 1968-1969 yıllarının, öğrencilerin önemli bir rol oynadığı dünya
çapında bir kurtuluş hareketinin yılları olduğunu hatırlıyoruz. Bu durum,
varoluşsal olarak güvencesiz durumda olanların durumunu etkiledi. 1968’de
fabrikalardaki işçi sınıfı temelinde başlayan hareketi anlamaya çalışırsak,
Filistin hareketini, Filistin kimliğini ve kamp kimliğini ortaya çıkaran
silahlı mücadeleyi kavramak zorlaşır. 1968-1969 yıllarında, Filistinliler ve
Lübnan devleti arasında Lübnan’daki kampların durumuyla ilgili Kahire
Anlaşmaları[15] imzalandı. Bu anlaşmalar, sadece kampın yargı yetkisi dışındaki
sınırlarını değil, aynı zamanda Lübnan’ın İsrail ile olan sınırını da
tanımladı. Böylece, Fedailer tarafından doğrudan yönetilen bir bölge kuruldu.
Bu yönetim, silahlı mücadele güçlerinin, yani sınıf mücadelesi alanında hareket
eden öznel bir aktörün sorumluluğundaydı. Bu, işçi sınıfı ile burjuvazi
arasındaki antagonizmanın ve sermaye krizinin bir sonucu değildi. Hayır. Bu,
sadece ekonomik bir aktör olmaktan öteye geçen silahlı mücadele güçlerinin
önderliğindeki öznel bir girişimin sonucuydu.
Ancak,
kamplardaki bu durum zamanla körelerek bir tür devletsiz devlete dönüştü; bu da
Filistin solunun başarısızlığının nedenidir. Kampları burjuva düzenine karşı
dış toprak statüsüne sahip bir konuma dönüştüremedik; bu statü bugün hala
mevcuttur. Kampları “kurtarılmış bölgeler”e veya en azından “yarı kurtartulmış
bölgeler”e dönüştüremedik. Neyden kurtaramadık? Sermayeden ve değerlerinden kurtaramadık.
Bunun yerine bir bozulma süreci tecrübe ettik. Kamp, kaos, insan kaçakçılığı,
fuhuş ve her türlü başka şeyin kaynağı haline geldi; öyle ki, kamplardaki ana
güçler şimdi şöyle diyorlar: “Suç çetelerinin elindeki silahları artık kontrol
edemiyoruz, onları devlete iade etmeliyiz. Devlet gelsin, bizden alsın!”
Bu
durum, burjuvazinin bu bölgede yarattığı genel “kaos” dinamiğine mükemmel bir
şekilde uyuyor. Doğal olarak, Filistin solu (FHKC, FDKC, Filistin Komünist
Partisi[16]) sorumluluklarını üstlenmeye çağrılıyor. Başarılı olacak mı? Belki,
bilmiyoruz. Kısa vadede Filistin solu mücadele edecek, Arap devriminin güçleri tam
da bu mücadele temelinde ortaya çıkacak. Bu, o kadar kolay ifa edilecek bir
görev değil. Her an patlamalar yaşanabilir. Bu da kampın asla gerçekten yok
edilemeyeceği gerçeğinin bir yansıması. Onu yok etmek için Filistinlilerin yok
edilmesi gerekiyor, ama Filistinliler yok edilemezler. Özellikle Filistinlileri
yurt dışına çekmeyi amaçlayan önlemler yoluyla bunu yapmaya yönelik
girişimlerde bulunuldu. Bu, Mısırlıların Avrupa’da çalışmak için ayrılmasıyla
aynı şey değil. Burada amaç politiktir. Örneğin Kanada gibi bir ülke,
Filistinliler arasından tüm yöneticileri, tüm öğrencileri, tüm aydınları, biraz
bilgiye, biraz bilimsel geçmişe sahip olanları olabildiğince cezbetmeye
çalışıyor ki orada çalışsınlar. Kampların boşalması ve ortadan kalkması, tüm “kimlikle
ilgili kapasiteler”inden mahrum bırakılmaları için mümkün olan her türlü imkân
sağlanıyor.
Bugün,
kapitalist çıkarlar tarafından yönetilen uluslararası kurumlar (örneğin UNRWA,
STK’lar ve diğer kuruluşlar) okulların işleyişine ve finansmanına şartlar
getiriyor; örneğin kızların başörtüsü takmasını yasaklıyorlar. Geçen gün
başörtülü bir kız okula geldi ve başörtüsüyle okula gelmenin yasak olduğu için
artık hoş karşılanmadığı söylendi. Aynı şekilde, öğretmenlerin artık tarih
dersi vermesine izin verilmiyor, vb.
Filistin
kimliğiyle mücadele etmek için her şey yapılıyor. Ancak kimlik, kampın
sokaklarına yerleşmiş durumda. Kamp, var olduğu sürece bu kimlik de var
olacaktır; kimliği bu sokaklardan ayıramazsınız. Bu nedenle, kampı yok etme
arzusu var. Ordu artık her yerde ve kamp, Lübnan yetkilileri tarafından kurulan
ablukalarla çevrili. Ancak düşünülebileceğinin aksine, bu durum, Filistin
kimliğini daha da güçlendirebilir.
Burjuvazi,
kapitalistler, her zaman sadece kısa vadeli çalışırlar. Uzun vadeli
çalışamazlar çünkü uzun vade demek kriz demektir. Burjuvazinin sorunlarına
önerilen tüm çözümler kısa vadeli çözümlerdir. Dolayısıyla, gerçekte Filistin
kimliği hareketini ortadan kaldırmaları mümkün değildir. Bu, genel Arap
dinamiğinin bir parçasıdır, dolayısıyla, her zaman kırılgan Lübnanlılar,
Suriyeliler[17], Iraklılar ve diğerleri için bir sığınak olacaktır. Şatila
kampında olduğunuzda, Filistinlilerin oranı nedir? yüzde 20’den az.[18] Ama burası
gene de hâlâ bir Filistin kampı. Orada kim yaşıyor? Filistinliler kadar
kırılgan olan tüm Araplar. Orada kendilerini, kampın kırılgan ortamında
kendilerini evlerinde gibi hissediyorlar.
Dolayısıyla,
devrimin bu itici gücünün rolünü oynayabilmesi için, mücadelenin
kahramanlarının bu kaynakları yönetebilecek kapasitede olmaları gerekir. Bu
kapasiteye sahip olana kadar, toplumsal blok bocalamaya devam edecektir. Bu da
daha fazla hasara yol açacaktır. Ancak devrimci güçler bir noktada, maruz
kaldığı yok etme sürecine karşı koyabilecek bir toplumsal blok oluşturmayı bileceklerdir.
Bugünkü
Lübnan’ın durumu çok önemlidir. Lübnan, Filistin mücadelesinden çok daha
fazlasıdır. Tüm Arap burjuvazisi için bir endişe kaynağıdır. Arap burjuvazisi’
Lübnan’daki durumla uyum içinde yaşayamaz. Bir direniş var, “hayır” diyen,
Siyonist teşekkülle normalleşmeyi kabul etmeyen insanlar var. Bugün, bu küçücük
ülke, Lübnan, sadece 10.000 kilometrekarelik bir alana sahip olan ufacık ülke,
diğer Arap rejimleriyle birlikte yaşamaya zorlanıyor.
Ancak
Lübnan’da hiçbir zaman toplumsal ilişkileri militarize edebilecek tek bir
toplumsal tabakanın diktatörlüğü olmamıştır ve olmayacaktır. Bunun yerine,
devletin “yozlaşma” sürecinin, yani [birleşik] bir toplumun oluşmasını
engelleme ve toplumun topluluklar topluluğu olarak kalmasını sağlama sürecinin
koruyucusu olarak hareket ettiği mezhepçi bir sisteme sahibiz.[19]
Anlaşılması
gereken önemli nokta, bu sistemin doğrudan faşist bir diktatörlüğe değil, taban
düzeyinde faşist örgütlere yol açmasıdır. Örneğin, Şatila katliamına katılanlar
ve benzerleri var. Bunun gibi birçok grup var. Ancak devlet, Lübnan’ın özel
kurulu düzenini oluşturan burjuvaziler arası anlaşma biçimini her zaman
alacaktır. Sünni burjuvazi, Maruni burjuvazisi vs. arasında bir anlaşma illaki
tesis edilecektir. Burjuvaziye tamamen son verebilecek kolektif bir kimliğe
sahip bir toplumsal bloğun ortaya çıkmasını engelleyen şey, mezhepçi
özelliklerdir. Doğal olarak, devrimci süreç, bu toplumsal bloğun inşasına
yöneliktir. Böyle bir inşa, Filistin halkının mücadelesinin dışında
gerçekleşemez, çünkü Filistin ile ilişki tarihsel bir ilişkidir.
Silahlı
mücadele, 1968-1969 yıllarında Filistin’de ve başka yerlerde başladı ve Lübnan
o yıllardan beri bu mücadelenin bir parçası oldu. Mücadelenin ana sahnesidir.
Bu nedenle Lübnan’ın Filistin devrimiyle organik bir ilişkisi vardır. Doğal
olarak, İsrail ve her türden emperyalistlerin (Amerikan, Fransız, Alman)
desteğiyle Arap burjuvazisi, bu dinamiği kırmak ve Siyonist teşekkülle
normalleşmeyi reddeden temsilcileri ortadan kaldırmak için tüm gücünü ortaya
koyacaktır. Bu düzeyde belirli kazanımlar elde etmeyi başaracaklardır, çünkü
normalleşmeye yönelik reddiye, artık bir sürü farklı örgüt tarafından yönetilen
bir süreçtir. Bunu yöneten işçi sınıfı veya komünistler değil, tüm nüfus dâhil
olmuş durumdadır. Orada Şii burjuvazisi önemli bir rol oynamaktadır. Komünist
yoldaşlarımız, Direniş’e doğrudan katılmanın önemini anladıklarında, sadece
varlıkları bile Şii burjuvazisinin Maruni burjuvazisiyle uzlaşmasını
engelleyecektir. Eğer tam olarak dâhil olmazlarsa, işler çok daha zorlaşacak,
burjuvazi muhtemelen bağları olmayan bir burjuvazi gibi davranmaya
başlayacaktır. O zaman kendi çıkarlarını gözetecek, Direniş’in ivmesini
kıracaktır.
Direniş’in
güçlü yönleri var. Birçok şehidi var, bu da çok sağlam bir tarihsel temele
sahip olduğu anlamına geliyor. Ancak bu direnişin liderleri de artık şehit. Bu
nedenle, yerlerini almak kolay değil, çünkü bu hâlâ çok yeni bir durum. Direniş’in
fiziksel temeli olan topluluk, güney sınırında bulunan Şii toplumudur.
İsrail,
Direniş’in varlığını kabul edemezi onu ortadan kaldıramıyor, yani mücadelenin
kahramanlarını ortadan kaldıramıyor. Bu nedenle çelişkiler organik bir
niteliktedir.
Komünistlerin
rolü bu düzeyde çok önemli. Sürece şu anda olduklarından çok daha fazla dâhil
olmaları gerekiyor. Her gün şehitler geliyor. Bugün, yarın, ertesi gün Lübnan’da
şehitler toprağa düşecek. Her birinin ismi gökte Hasan Nasrallah’ın[20] ismi gibi
yankılanacak. Hepsi de belirli bir topluluğa mensup. Komünistlerin de şehit
olarak ölmesi gerekir ki, ulusal kimliğin temeli, mezhepsel ayrılıkları aşan
kolektif kimliğin temeli olabilsin.
İşte
bu temelin dinamikleri içinde toplumsal blok inşa ediliyor, sınıf kimliği
oluşturuluyor. Hepimizi ezmeden önce zamanında başarabileceğimizi umuyoruz.
Lübnan gibi küçük bir ülkenin kaynakları çok az. Ancak kaynakları, Direniş’in
güçlü kalmasını sağlamak için yeterli. Umarız, bu Direniş’in ivmesi, özellikle
Mısır ve Ürdün’de, milyonlarca proleter, alt proleter ve güvencesiz işçinin
nihayet harekete geçeceği bir kitle hareketinin oluşmasına yol açar.
Lübnan’daki
Direniş’in tüm umudu, nihayetinde yeniden ayağa kalkıp durumu net bir şekilde
değerlendirmesine bağlı. Kısacası, komünistlerin rolü, Mısır ve Ürdün’de
toplumsal bir patlama olana dek dayanabilmemizi sağlamaktır.[21] Eğer bu hiç
olmazsa, tarihe “güneşi zaptetmeye çalışanlar” olarak geçeceğiz. Ama sonunda
başaracağız, çünkü kitle hareketinin potansiyeli çok güçlü, altta yatan
toplumsal yapılar ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor.
Elbette,
savaş alanının çok net bir resmine sahip değiliz. “İşte iyiler şu, kötüler şu”
diyemiyoruz. Hayır. Toplulukların iç içe geçtiği durumlarla karşı karşıyayız. Aynı
zamanda ortada bir de hainler bloğu var; emperyalizmle, İsrail’le vs. ile bağlantılı
insanlar.
Bu
emperyalistler ve Siyonist teşekkül karşısında, kendilerini havaya uçurmaya
hazır insanlarımız var. Emperyalizm, bu hareketin liderlerini ortadan kaldırmak
için tüm gücünü kullanıyor. Bu yüzden, tüm olumsuzluklara rağmen yol almaya
çalışmaktan başka seçeneğimiz yok.
Son
olarak, Lübnan ve Filistin’deki mücadeleler ile Avrupa ve Kuzey Amerika’daki
hareketler arasındaki gelişen ilişkiyi nasıl görüyorsunuz diye sormak
istiyoruz. Emperyalist ülkelerdeki bağlamımızdan Filistin devrimini somut ve
etkili bir şekilde nasıl destekleyebiliriz?
Lübnan
ve Filistin’deki hareket ile Avrupa ve diğer yerlerdeki hareket arasındaki,
yani merkezler ve çevreler arasındaki ilişki, mücadele dinamikleri üzerine
kuruludur. Burada atılan her adım, sizin için de bir adımdır. Sizin için atılan
her adım, burada da atılan bir adımdır. Ancak kendimizi bu gözlemle
sınırlarsak, durum hakkındaki yorumumuz eksik kalacaktır.
Aslında
burada karşı karşıya olduğumuz şey, Batı emperyalizminin organik bir uzantısı
olan bir güçtür. Gücü tükenmiştir. Bu nedenle doğal olarak bu sermayenin
“faşist” ifadesidir. Aynı zamanda, sermayenin küresel dinamikleri faşizmi
yalnızca canavarın karnında, sistemin merkezlerinde üretmez. Bu yüzden, her iki
tarafta da anti-faşist mücadelelerin ortaya çıktığını görüyoruz. Bunlar,
giderek daha geniş bir boyut kazanacaktır. Filistin için Avrupa’daki mevcut
hareketin yoğunluğunu bu anlamda anlamalıyız. Bu, Filistin’in yaralarına,
ağlayan çocuklara vs. bakan Hristiyan insanın tutkulu bir sevgi keşfini ifade
etmiyor. Dünyanın her yerinde ağlayan çocuklar var. İnsanları harekete geçiren
şey bu değil. Bugün Avrupa’daki insanlar, iki şey söylemek için harekete
geçiyor:
1.
İsrail’de Netenyahu’nun şahsında faşizm hâkim;
2.
Kendi ülkemizde faşizm, Meloni, Marine Le Pen, AFD vs. biçimini almış. Bu iki
anti-faşizm biçiminin iç içe geçmiş olan dinamiklerinde bir komünist kimlik
inşa ediliyor.
Hem
burada hem de orada toplumsal blok, faşizmin bu devam eden yükselişine karşı
mücadele dinamiği içinde inşa ediliyor. Avrupa’da bir faşizm süreci var, bu
şüphe götürmez. Bunu görmek için etrafa bakmanız yeterli. Geçirilen sayısız
gizli yasada bunu gözlemleyebiliriz. Bunu hapishanelerde, gösterilerde, şiddet
kullanımında, burjuvazinin getirdiği kısıtlamalarda görüyoruz. Burada da aynı.
Arap dünyasındaki genel baskı dinamiklerinde bunu görüyoruz.
Avrupa’da
yoğun protestoların yanı sıra, Gazze’ye ulaşmaya çalışan filoların öyküsünü
başlatan küçük adımlar atıldı. Burada, bu girişimlerin etkisi muazzam. Mücadelenin
kahramanlarına aşıladığı moral açısından muazzam. Morali yükseltiyor,
komünistlerin kapitalizmin dinamiklerini daha iyi görmeleri için alan açıyor.
Gazze’de
veya Avrupa’da, potansiyel veya muhtemel bir dünya savaşının arifesinde
olduğumuzda, küçük analizler yapmaya çağrılıyoruz. Şu anda derinlikleri
önemsiz. Ancak bu analizler, kapitalizmin sorunlarını daha net görmemizi
sağlıyor. Bu bağlamda, devrimci mücadelenin kahramanları olarak, kamplar gibi
yarı kurtarılmış alanlar hakkında konuşmak zorundayız. Yarı kurtarılmış bir
alanı nasıl yönetiriz? Bunu anlamak için, kurtarılmış alanların nasıl inşa
edildiğine bakmalıyız.
Fransa’da
ve başka yerlerde, ZAD’lardan [“zones à défendre”: savunulacak alanlar] bahsediliyor.[22]
Bunları sadece anekdotlara indirgemeden, burada biraz daha ileri, hatta çok
daha ileri gitmemiz gerekiyor: Küresel kapitalizm dinamikleri karşısında nasıl
bir toplumsal blok oluşturabiliriz? Metalaşmanın değil, başka amaçlar güden bir
toplumsal blok nasıl oluşturabiliriz? Metalaşmadan tamamen nasıl
kurtulabiliriz? Başka bir deyişle, varoluşsal olarak güvencesiz olanların toplumsal
bloğuna dayalı bir proleter kimliği nasıl inşa edebiliriz?
Bunlar,
çok önemli görevler, ancak çok çaba gerektiriyor ve elbette hepsini birden
başarmak mümkün değil. Ancak Akdeniz’in diğer tarafıyla ilişkileri sürdürmenin
önemini akılda tutmak önemlidir. Eğer burası ile orası arasında bir gidip gelme
olmazsa, eğer bir bağlantı olmazsa, bir yandan özgürleştirilmiş bölgeler inşa
etme önerileri ile diğer yandan burjuvazinin toplumsal bloğun başında olması
arasında bir uyumsuzluk olacaktır. İlerleme potansiyeline sahip olabilmemiz
için bu bağlantı, tarihsel ve günlük bir bağlantı kurulmalı. İster sizin buraya
gelişiniz olsun, ister Avrupa’daki insanların mücadelesi olsun, bunların hepsi
mücadele bağları kurmamıza imkân sağlar.
Şimdilik
mücadele bu biçimde cereyan ediyor. Bunun, destek gösterilerinin önerilen ve
önerilebilecek tek biçim olduğundan emin değiliz. Yarın, İsviçreli veya diğer
yoldaşlarımızın üstlenebileceği başka görevler de ortaya çıkabilir. Dün, mali
destek biçimini aldı. Gelecekte başka bir şey olacak. Bu, emperyalizmin kalbinde
faaliyet yürüten yoldaşların kapasitesine ve burada toplumsal bloğu
yapılandırma kapasitesine bağlıdır. Devrimin kaderi tüm bunlara bağlı olacak.
Devrimin kaderi, sadece Avrupa ve Arap dünyasında değil, dünya çapında
yürütülecek mücadeleye bağlı.
Burada,
sermayenin krizini düşük seviyeli propaganda düzleminde ele almıyoruz. Ciddi
analizler ürettiğimize ikna olursak, küreselleşmenin aşırı üretim krizini
çözmenin tek yolunun yoğun küresel silah üretimi olduğunu göreceğiz. Tüketim
piyasası ekonomisinin itici gücü olarak tasarlanan silahlar bunlar. Bombalar ve
füzeler yenilebilecek şeyler değil. Nüfusun tamamını yok ederek tüketilirler.
Bu tür olayların arifesindeyiz. Bu “silah denilen emtia”nın tüketiminin tek
panzehri tüm ülkelerde devrimdir.
Doğal
olarak, devrimci hareket İsviçre’de, Fransa’da veya başka bir yerde mevzi
kazandığı vakit, bu malların tüketimiyle kapitalizmin ilişkisi kopar. Başka bir
deyişle, savaşın patlak vermesi bir dünya savaşı olasılığı olmaktan çıkar.
Fransız proletaryası, günlük mücadele alanını işgal ettiğinde, Fransız ordusu,
gidip başka bir ülkede başka bir orduyla savaşamaz. Fransız kitleleri,
dengeleri kendi lehlerine çevirip iktidarı ele geçirene kadar onlarla başa
çıkmak zorunda kalacak.
Bu
süreç, buradaki süreçle paralel ilerliyor. Biz, düşmanla her zaman peygamber
adına mücadele etmeyeceğiz. Devrimci sürecin ivme kazanması için, mirasa ait
tüm kategorilerin arındırılması, yani bazılarının eleştirilmesi, başka bakış
açılarıyla değiştirilmesi gerekiyor: kadın ve erkek eşitliği, çocuk hakları
sorunu, mal dolaşımı sorunu vs.
Bu
konular, mevcut ve gelecekteki yarı kurtarılmış bölgeleri yöneten örgütler
tarafından ele alınmalıdır. Kurtarılmış veya yarı kurtarılmış bir bölgenin ne
olduğunu, nasıl yönetileceğini idrak edebilmeliyiz. Göründüğü kadar basit
değil. Gözümüzün önünde örnekler var: Bugünkü duruma, bu bölgeleri yöneten
burjuvazinin ve küçük burjuvazinin deneyimleri sebep oldu.
Umarız,
uzun bir geçmişe ve deneyime sahip kitle hareketi, bizi bu durumdan kurtarmayı
bilir. Ülkenizde gençlerin seferber olduğunu görmek, bize umut, kapitalizmle ve
kriziyle mücadele edebileceğimize dair inanç veriyor. Bu geçiş süreci,
kapitalizmin ölüm öncesi hissettiği sancıdır. Akdeniz’in her iki kıyısında acı
verici kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecine tanıklık ediliyor.
[Kaynak:
Materyal, Sayı 4, 2026, s. 9-38.]
Dipnotlar:
[1] Genellikle mezhep çatışmasına indirgenen Lübnan İç Savaşı (1975-1990),
yapısal sınıf eşitsizliklerine, (çoğunlukla Maruni Hristiyan topluluğuna mensup)
elitlerin çıkarlarına hizmet eden mezhepçi bir devlete ve Lübnan’ın yarı
sömürge konumuna dayanıyordu. Falanjistler gibi mezhepçi milisler, Lübnanlı ve
Filistinli solcularla savaşmak için İsrail ve diğer emperyalist çıkarların
araçları olarak iş gördüler.
[2]
2018’de oluşan Sarı Yelekliler hareketi, Fransız devletinin neoliberal ajandasına,
gerici vergilendirme girişimlerine ve işçi sınıfının yaşam koşullarının sürekli
olarak kötüleşmesine tepki olarak ortaya çıktı. Aşırı sağın öfkesini kendi
çıkarları için kullanma yönündeki ilk girişimlerine ve kurumsal ve parlamento
dışı Sol’un onu siyasi olarak yönlendirmedeki yetersizliğine rağmen, hareket
giderek yeniden dağıtım, kamu hizmetleri ve halk egemenliği ile ilgili talepler
dile getirdi. 2020’de COVID salgını karşısında ivme kaybetmeden önce daha açık
bir şekilde solcu sınıf politikasına doğru kademeli olarak değiştiğine dair
emareler sundu.
[3]
Filistin halkının mülksüzleştirilmesinin ilk aşaması, on dokuzuncu yüzyılın
sonlarında ilk Aliye’lerle (milliyetçi, dini ve politik amaçlarla Filistin’e yönelik
Yahudi göç dalgalarıyla) başlayarak, kapitalist çıkarların Osmanlı Filistin’ine
nüfuz etmesine tanıklık etti. Avrupa sermayesi tarafından desteklenen Siyonist
yerleşim süreci, toprakların metalaştırılmasını ve köylü topluluklarının
yerinden edilmesini kolaylaştırdı. Filistin üzerindeki İngiliz Mandası
(1920-1948) ile bu süreçler hızlandı: İmparatorluk yönetimi, hukuki reformlar
ve altyapı projeleri, yerli halkın geçim kaynakları yerine yerleşimcilerin
birikimini sistematik olarak önceliklendirdi, sonraki sınıfsal ve ulusal
mücadeleyi çerçeveleyen yapısal bir eşitsizliğin kökleşmesini sağladı.
[4]
Nekbe (Arapça: “Felâket”) 1948 savaşı sırasında yaklaşık 700.000 Filistinlinin
zorla yerinden edilmesini, onlarca katliamı, yaygın köy yıkımını ve Siyonist
güçler tarafından toprakların gasp edilmesini ifade eder.
[5]
Meşrik, tarihsel olarak batı Arap dünyasından veya Mağrip’ten ayrılan, günümüz
Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin ve Arap Yarımadası’nın bazı kısımlarını
içeren doğu Arap dünyasını ifade eder.
[6]
Mişel Eflak ve Selahaddin Beytar tarafından 1940’larda geliştirilen Baasçılık,
anti-emperyalizm, devlet öncülüğünde ekonomik kalkınma ve sosyal reformu
birleştiren Arap milliyetçi ve pan-Arabist bir ideolojidir. Baas Partisi’nin
farklı kolları Suriye’de (1963) ve Irak’ta (1968) iktidara geldi.
[7]
Nasırcılık, Arap milliyetçiliği, anti-emperyalizm ve devlet öncülüğünde
kalkınmayı birleştiren, Mısır lideri Cemal Abdünnasır ile ilişkilendirilen politik
ideolojiyi ifade eder. Açıktan sosyalist olmasa da, toprak reformunu,
sanayileşmeyi ve kitle seferberliğini teşvik etti.
[8]
Burcü’l-Baracin ve Şatila kampları, 1948 Nekbe’sinin ardından Filistinli
mültecileri barındırmak için Lübnan’da kuruldu. Şatila Katliamı (Eylül 1982),
İsrail işgaliyle ittifak kurmuş Lübnanlı Falanjist milislerin Şatila kampında
yüzlerce Filistinli sivili katletmesiyle gerçekleşti.
[9]
Birleşmiş Milletler Filistin Mültecilerine Yardım ve Çalışma Ajansı (UNRWA),
Filistinli mültecilere yardım sağlamak amacıyla 1949 yılında kuruldu.
[10]
Oslo Anlaşmaları kapsamında 1994 yılında kurulan Filistin Yönetimi, işgal
altındaki Batı Şeria’nın bazı bölgelerinde İsrail askeri egemenliği ve yabancı
yardıma büyük ölçüde bağımlı olarak faaliyet gösteren sınırlı bir idari organ
olarak iş görmektedir. Çerçevesi somut olarak Filistin'in kendi kaderini tayin
hakkını emperyalist ve Siyonist çıkarlara tabi kılmaktadır.
[11]
Filistin Kurtuluş Örgütü, 1964 yılında Kahire’de Arap Birliği tarafından
Filistin halkını temsil eden ulusal bir kurtuluş hareketi olarak kuruldu.
Örgütün bayrağı altında çok sayıda farklı politik parti ve milis gücü bir araya
gelerek, bölgede faaliyet yürüten Siyonist ve emperyalist güçlere karşı silahlı
mücadeleyle diplomasiyi birleştirdi. Zamanla, özellikle Oslo sürecinden sonra,
kurtuluş çerçevesinden Siyonizmle uzlaşma ve işbirliği yaklaşımına meylettiği
için eleştirildi.
[12]
Bir zamanlar Yasir Arafat önderliğinde Filistin direnişinin önde gelen gücü
olan Fetih (Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin kısaltması), 1960’ların
ortalarından beri İsrail işgaline karşı milliyetçi seferberliği silahlı
mücadeleyle birleştirdi. On yıllar boyunca, özellikle Yasir Arafat’ın o zamanki
FKÖ lideri olarak bizzat müzakere edip imzaladığı Oslo Anlaşmaları’ndan sonra,
üst düzeyde giderek daha bürokratik ve karşı devrimci hale geldi, gerçek
direnişten ziyade siyasi hayatın içinde kalmayı öncelikli gördü.
[13]
Oslo Anlaşmaları, 1993 ve 1995 yıllarında İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü
arasında yapılan ve işgali sona erdirmeden sınırlı Filistin özerkliğini tesis
eden bir dizi anlaşmaydı. Bu anlaşmalar, İsrail kontrolünü pekiştirdi, Filistin
topraklarını parçaladı, FKÖ’yü İsrail’in bekçisi ve uygulayıcısı haline
getirdi.
[14]
Filistin Fedaileri, 1950’ler ve 1960’larda İsrail işgaline direnen ve mülteci
topluluklarını savunan silahlı gruplar olarak ortaya çıktı.
[15]
1969 Kahire Anlaşmaları, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün güney Lübnan’daki
varlığını resmileştirerek mülteci kamplarında silahlı ve idari özerklik tanıdı.
Anlaşma, Filistin’in kendi kaderini tayin etme hakkına gerçek bir taviz olsa
da, FKÖ’yü Lübnan devleti ve bölgesel güç yapılarına da bağladı.
[16]
Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC, 1967’de kuruldu) ve Filistin Demokratik Kurtuluş
Cephesi (FDKC, 1969’da kuruldu) Marksist anti-emperyalist mücadele ve silahlı
direnişi sürdürdü, ancak büyüme süreci, iç bölünmeler ve Filistin Kurtuluş
Örgütü içindeki Fetih’in hâkimiyetine bağlı olarak sınırlı kaldı. Filistin Halk
Partisi (FHP), 1982’de Filistin Komünist Partisi olarak kuruldu, 1991’de adını
değiştirdi. FHP, başta Oslo sürecini desteklemiş olsa da, o zamandan beri felâkete
yol açan sonuçlarını eleştirmiştir.
[17]
Beşar Esad’ın düşüşünden sonra Suriye’de merkezi devlet otoritesinin çöküşü ve (daha
çok Cevlani olarak bilinen) Şara yönetiminde iktidarın pekişmesinden bu yana,
Lübnan, Aleviler ve diğer Suriyeli azınlıkların yanı sıra Suriyeli
Filistinliler de dâhil olmak üzere mülteci kamplarına akın ettiler. Birçoğu,
mevcut Filistin kamplarına sığınarak zaten kırılgan olan koşulları daha da
kötüleştirdi.
[18]
Toplam sayıya ilişkin açıklamalar yüzde 20-40 arasında değişmektedir. (Material)
[19]
1944’te kurulan Lübnan’ın mezhepçi devlet sistemi, politik iktidarı dini
topluluklar arasında pay etti: Maruni Hristiyanlar cumhurbaşkanlığını, bunun
yanında, ekonomik ve siyasi kurumların önemli bir kısmını kontrol ederken,
Sünni Müslümanlar başbakanlık görevini, Şii Müslümanlar parlamento başkanlığını
üstlendi, daha küçük Hristiyan ve Dürzi topluluklarına kırılgan bir dengeyi
korumak için koltuklar tahsis edildi. Mezhepsel gerilimleri yönetmeyi
amaçlarken, bazı toplulukların sahip olduğu sınıf egemenliğini güçlendirirken,
diğerlerinde işçi sınıfı ve köylü nüfusunu marjinalleştirdi.
[20]
Şii işçi sınıfı ve anti-emperyalist akımlara dayanan Lübnan direniş
politikasının merkezi figürlerinden ve Hizbullah’ın uzun süredir genel sekreteri
olan Hasan Nasrallah, Eylül 2024’te İsrail hava saldırısında öldürüldü. Ölümü
yüz binlerce kişi tarafından yasla karşılandı.
[21]
Corç ile önceden yaptığımız gayri resmi görüşmelerde kendisi daha çok Mısır’a
odaklanmıştı. Bu durum, hem halk içinde güçlü olan anti-Siyonist duygunun hem de ordunun
bazı kesimlerinde Filistin davasına verilen önemli
desteğin ve (nüfusu yaklaşık 120 milyon olan) ülkenin demografik ağırlığının bir sonucuydu. Bu da Mısır’ı bölgesel siyasette ve anti-emperyalist
stratejide merkezi bir aktör haline
getiriyordu.
[22] Fransız ZAD’ları, eylemcilerin çevreyi yok etme tehdidinde bulunan devlet veya şirket projelerine direndiği, doğrudan eylem, topluluk örgütlenmesi ve deneysel özyönetimi birleştiren tartışmalı alanlardır. Önemli örnekler arasında Nantes yakınlarında planlanan bir havaalanına karşı çıkan Notre-Dame-des-Landes ZAD’ı ve bir baraj projesine direnen Sivens ZAD’ı yer almaktadır.


0 Yorum:
Yorum Gönder