27 Ağustos 2026

, , ,

Corç İbrahim Abdullah Röportajı



Material

Ocak 2026

 

Corç İbrahim Abdullah ile yapılan bu röportaj, Material dergisinin yayın yönetmenleri tarafından Ocak 2026 başlarında Lübnan’da gerçekleştirildi. O dönemde ülkedeki politik durumu büyük ölçüde 2024’teki İsrail işgali ve Suriye’de Beşar Esad’ın yıkılışı gibi gelişmeler koşulluyordu. İsrail’in Mart 2026’da Güney Lübnan’ı ikinci kez işgal etmesi ve ABD-İsrail emperyalizminin İran’a karşı gerçekleştirdiği saldırının ardından Siyonist teşekkül ile Lübnan Direnişi arasındaki düşmanlıkların yeniden açığa çıkmasıyla birlikte çok farklı bir gerçeklik oluştu. Bu açık silahlı çatışma gerçekliğinde Corç Abdullah’ın bu röportajda dile getirdiği konuların çoğu hâlâ geçerli ve önemli. Bu nedenle, meydana gelen önemli değişikliklere rağmen, bu belgenin okurların Lübnan, Filistin, Arap dünyası ve bölgedeki anti-emperyalist Direniş’in genel tarihsel durumunu daha iyi anlamalarını sağlayacağını umuyoruz.

* * *

 

Bu röportajı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Hem politik tutsak olarak edindiğiniz deneyim hem de Lübnan ve Filistin’deki duruma dair görüşleriniz hakkında size bir dizi sorumuz olacak. Derginin okur kitlesinin ekseriyeti İngilizce konuşan insanlardan oluştuğundan ve sizin durumunuza çok aşina olmadığından, öncelikle kendinizi kısaca tanıtmanızı rica ediyoruz.

Ben, Filistin ve Lübnan devrimci deneyiminin ürettiği, Lübnanlı bir Arap ve Filistinli bir eylemciyim. Lübnan ve Filistin devrimci hareketleri uzun bir geçmişi paylaşıyor. 1967 yenilgisinden sonra başlayan modern Filistin direnişinin ortaya çıkışıyla başladığını, başka bir ifadeyle, 1968-1969’dan günümüze kadar uzandığını söyleyebiliriz. söyleyebiliriz.

Dolayısıyla, bu yolculuğa eşlik eden ve bir parçası olan herhangi bir komünist eylemci gibi, hem Lübnan İç Savaşı[1] hem de ülkedeki ulusal mücadeleyle (az çok) ilgisiz iki operasyon dâhilinde mücadelenin dinamiklerinin muhtelif aşamalarını deneyimledim. Benimki, mücadeleye küçük bir katkı ve hapishane de bu mücadelenin dinamiklerinin bir parçası.

“Politik tutsak” kategorisi, uygunsuz bir kibir içerdiği için açıklığa kavuşturulması gereken bir mesele. Hapishane, genel olarak, herhangi bir eylemcinin yolculuğu karşısına çıkan bir “engel”dir. Asıl soru, hapis cezası uzadığında, yani ilgili politik projeleri ve mücadele programlarını destekleyen örgütler, yoldaşlarının serbest bırakılmasını sağlayamadıklarında ortaya çıkar. Bununla birlikte, Filistin devrimi boyunca, tutsakların serbest bırakılması, her zaman büyük bir heyecana tanıklık eden momentler olagelmiştir, bu tür momentler, yerelde, bölgede ve uluslararası planda yankılar uyandırmıştır, uyandırmaya devam etmektedir.

Aslında her politik tutsak aynı değil: Devleti bir şekilde tehdit eden aktif bir hareketin parçası oldukları için hapsedilen militanlar var; “yalnız kurt”lar var; Hapishanede politikleşen lümpen mahkûmlar var vs. Bazıları, ABD hapishanelerindeki “sosyal” mahkûmların sayısının çokluğu nedeniyle, hapis cezalarının politik olduğunu, bu anlamda politik tutsak olduklarını savunuyorlar. Tabii Filistin’de hapishanede olan herkesi politik tutsak sayabiliriz, zira bu insanlar sırf var olma mücadelesi vererek bu hale gelmişlerdir. Politik tutsağın özel koşullar altında militan/aktivist olmasıyla ilgili söyledikleriniz, bunun belki de politik tutsağın ne olduğuna dair eleştirel bir tanım olduğunu daha iyi anlamamıza yardımcı oldu. Bu konudaki görüşlerinizden daha fazla bahsedebilir misiniz?

Hapishaneyi herhangi bir eylemci için “yoldaki bir engel” olarak nitelendirirken ben aslında tutuklanmanın eylemciler için günlük yaşamın bir parçası olduğunu söylemiş oluyorum. İstisnai bir şey değil tutuklanmak. Bir eylemcinin hayatında tutuklanıp hapse gönderilmesi, ardından orada bir hafta, bir ay, bir yıl, beş yıl, on yıl geçirmesi olağandır.

Mücadelenin dinamikleri, burjuvazinin güçleri ile devrimci mücadelenin yiğitleri arasındaki güç dengesi, çatışmaya dairdir. Hapishane, bu çatışmanın bir parçasıdır. O, söz konusu savaş boyunca karşı-devrimcilerin ve burjuvazinin elinde bulunan baskı araçları cephaneliğinin bir parçasıdır.

Bununla birlikte, hapishane, sadece “politik eylemci” olarak tasnif edilen insanlar için değildir. Kitleler, günlük yaşamlarında hapishaneyle, yargı sistemiyle, kanunla, hâkimlerle ve polisle karşı karşıya kalırlar. Dolayısıyla, mesele, sadece politik-politik olmayan tutsak ayrımının ötesine geçen, kapsamlı bir meseledir. “Politik tutsaklar” boyutunu incelediğimizde, hapishane nüfusunun en örgütlü kesimi çıkar karşımıza. Çünkü hapishanelerin büyük çoğunluğu, toplumu yansıtan erkek ve kadınlarla doludur. Çoğu zaman, hapishaneyi deneyimleyenler, “tehlikeli sınıflar”dır: işçiler, işsizler, işçilerin evlatları, hapishaneye düşen tüm güvencesizler.

Eylemciler bu kitlenin parçasıdır. Ancak çoğu kişiden farklı olarak, eylemciler örgütlüdür, bu nedenle hapishane ortamıyla başa çıkmak için daha fazla teçhizatlıdırlar. Bu, hem politik bilinç düzeyleri hem de toplumun değişen gerçekliğiyle ilişkileri için geçerli bir tespittir. Hapishane denilen meseleyi politik davaya bağlı tutsaklara daraltmamak gerek. Ancak aynı zamanda hapishanede nasıl direndiğimiz sorusu da sorulmalı.

Peki biz, tutsak mı yoksa bir davaya bağlı bir eylemci olarak mı direniyoruz? Eğer tutsak olarak direnirsek, tüm insanlar gibi insanız. İster siz, hapse girmiş bir eylemci, ister büyükannesinin parasını çalan biri, isterse bu adaletsiz toplumu yöneten burjuvazinin yasalarını çiğneyen biri olun: hepsi bir. Bireyler olarak, o anda “politik” ve “politika dışı” etiketlerinin hiçbir anlamı yok. Bu etiketler, sadece konumunuzu “belirli koşullarda mücadele eden bir eylemci” olarak ele aldığınızda anlam kazanırlar. İşte o anda niteliksel farklılıklar ortaya çıkar.

İkisini birbirinden ayırmak gerek. Hapishane, kendi başına bir baskı aracıdır. Hapishane, baskının uygulandığı yer olarak, burjuva devletinin ve devletin kendisinin baskıcı mimarisinin temel direğidir. Sömürünün olduğu yerde hapishane, hâkimler, mahkemeler ve polis vardır. Bunlar, hükümet ve burjuva devletiyle birlikte işler. Bağlı olup olmamanızdan bağımsız olarak, bununla yüzleşmek zorundasınız. Sokaklarda olanlar, hırsızlık yapanlar, gösteri yapanlar, toplantı düzenleyenler veya tamamen sıradan taleplerde bulunanlar: hepsi, bu şiddet dizisiyle karşı karşıya kalır.

“Politik” tutsak, bu ortamı bilen ve çok özel bir rol üstlenen, gözaltına alınan sıradan vatandaşlardan ayrı olarak, davasına bağlı bir eylemcidir. Eylemci, hapishanede olduğunda, farklı muamele görür. Bu muamele, diğer mahkûmların katlandığı muameleden her zaman çok daha kötü olmayabilir, ancak tutsak, farklı bir rol oynar. Mahkûm değil, “hapiste olan bir eylemci” olarak, farklı bir role sahiptir.

Son röportajlarınızda, politik tutukluların genel mücadele içindeki özel konumundan biraz bahsediyorsunuz. Onların rollerinin sadece hapishane duvarlarının dışında gerçekleşen mücadelelere soyut destek sunmaktan ibaret olmadığını söylüyorsunuz. Mahpus bir eylemcinin konumu, somut, devam eden mücadelede bir dayanak noktası oluşturmasına, aynı zamanda günlük eylemliliğin kısmen uzaklaşmanın bir sonucu olarak yaratıcı stratejik görüşler geliştirmesine nasıl imkân sağlıyor?

Bir bakıma, politik eylemcilerin hapsedilmesi meselesi çok basit bir meseledir: üyesi hapiste olan bir örgütü ilgilendirir. Soru şu ki, belirli bir süre için hapis cezasını nasıl [ve ne ölçüde] kabul ediyoruz? Karar, örgütün elindedir. Örgüt, yoldaşlarının yıllarca hapiste kalacağını kabul ederse, buna göre hareket edecektir. Bu, tutuklunun değil, tüm örgütün seçimidir. Ona nasıl destek verecek? Kendi başına bu, çok önemli değil. Fakat yoldaşlarınız için hapse girmeyi “kabul ettiğiniz” anda, genel mücadeleden fiilen vazgeçmiş olursunuz. Çünkü hapishane, bireyleri yok eden bir kurumdur.

Doğal olarak, herhangi bir devrimci tutsak gibi, ben de bir kölelik karşıtıyım; yani, hapishanenin kendisinin toplum için verimsiz olduğunu düşünüyorum. “İlerici” olduğunu iddia etse de etmese de, yüzyılı aşkın süredir sınanmış, verimsiz olduğu kanıtlanmış bir kurumdur. Başka bir deyişle, “toplumsal suçlar”a çözüm üretmez. Komşusuna saldıran biri, bir mağazadan hırsızlık yapan biri vs.: bu insanları hapse atmak onları ıslah etmez. Her birey hapse girdiğinde, yeni suçlar işlemeye hazır bir şekilde çıkar. Politik yoldaşlara, yani toplumu değiştirmek için çalışan kadın ve erkeklerin bu kurum hakkında bir pozisyonları olması gerekir. Ya bu kurumun (bunun yanında, burjuva polisinin ve mahkemelerin) yok edilmesi ve ortadan kaldırılması gerektiğini düşünürler ya da meşru olduğunu ve var olmaya devam etmesi gerektiğini düşünürler. Bu pozisyon, örgütün, programının ve sınıf içeriğinin özelliklerine göre ifade edilecektir. Eğer bu, insanlığın kişisel tatminini ve sömürü ile yabancılaşmanın ortadan kaldırılmasını savunan bir proleter örgüt ise, o zaman bizce bu örgüt köleliğin kaldırılmasını savunmaktan kaçınamaz.

Halkı taciz eden polislerin varlığını kabul edemez. Savcıların kitleler arasında kimin yaşayacağına ve kimin öleceğine karar vermesini kabul edemez. Tüm bu sorulara bir cevabı vardır. Kısacası, bugün bizim için önemli olan şudur: Eğer ben, bir eylemciysem ve her türlü adaletsizliğe karşı savaşan bir örgüte mensupsam ve bu örgüt, yeni hapsedilmiş olan benim 30 yıl hapis yatmamam gerektiğine karar verirse, ama sonunda ben 30 yıldan fazla hapis yatarsam, şu soru ortaya çıkar: Nasıl davranmalıyım? Hapiste, örgütünden tamamen kopuk olmadığım için, örgütün yaşamına hapishane içinde de katılmaya çalışan bir devrimci gibi davranmalıyım. Tecrübeler gösteriyor ki, tutsak olan ve örgütlerinin desteğini alamayan, bir şekilde militan mücadelelerin arenasına dâhil olmayan yoldaşlar boğulacaklardır. Onların gerçek mücadelelerin dinamik bir unsuru, sürecinin önemli bir parçası olabilmeleri için, dışarıdaki destekçilerinin de bu dinamiklerin bir parçası olması gerekir. Bir tutsağın mücadelesini desteklemiyorsanız, o tutsakla dayanışma ilişkisi kuramazsınız. Eğer ben, proletaryanın kurtuluşu için savaşan bir eylemciysem, benimle dayanışma gösteren insanlar, muhayyelayali bir proletaryanın değil, gerçek proletaryanın mücadelesinin bir parçasıdır.

Toplumumuzda protesto eden, savaşan, toplantılar düzenleyen ve her türlü başka şeyi yapan erkekler ve kadınlar var. Benimle kurdukları dayanışma ilişkisi, bu erkek ve kadınların ait oldukları dinamiklerin bir parçasıdır; bu, bana sevgi sunmaya, beni biraz olsun teselli etmek için gelmeleriyle aynı şey değildir. Mücadelenin dinamiklerine müdahale etme fırsatım olduğunda, müdahale etmeliyim. Yoldaşlarım, bu müdahaleyi desteklemelidir. Başka bir deyişle, onlar da beni hapse atan burjuvazinin eylemlerinden muzdarip olanlara ait olmalılar. Çünkü bu burjuvazi, beni özellikle politik faaliyetlerim yüzünden hapse attı. Bu politik faaliyet, ilke düzeyinde, eğer bir proletarya örgütüne mensupsam, proleter mücadeleye ait bir faaliyettir. Her gösteri olduğunda, tutsak orada bulunmalıdır. Belirli bir yerin işgal edildiği her seferinde, tutsağın destekçileri ön saflarda olmalıdır. Sonuç olarak, bu dinamiğe katılmak, tüm örgütün sorumluluğundadır.

Mahpus yoldaş, hem tutsakların direnişine hem de örgütünün radikalleştiği veya radikalleşmediği sürece iştirak eder. Bu durumda, dayanışma mücadelenin bir parçasıdır, ondan ayrı değildir. Bu açıdan bakıldığında, yoldaşların kurtuluşunun da kitle hareketi ile politik kuruluş arasındaki bir güç mücadelesinin parçası olduğunu düşünebiliriz.

Politik kuruluş, tutukluluğunuzun, sizin serbest bırakılmanızdan daha az maliyetli olduğunu düşündüğü sürece, hapiste kalacaksınız. Yargının özel bir rolü vardır. Onun görevi, kurulu düzeni savunmaktır. Siz bir tutsak olarak, muktedir sınıfa siyaseten fazla maliyet yüklemediğiniz sürece, şartlı tahliye talebinize ret vermeye devam edecektir.

Fakat serbest bırakılmanız lehine bir hareketin varlığında, ki bu gerçek mücadelenin dinamiklerinin bir parçasıdır, burjuvazi, sizi bir tutsak olarak bu proleter mücadeleyi sürdürmek için bir bahane olarak görecektir. Hâkimler, daha sonra dışarıda içeriden daha az maliyetli olduğunuz sonucuna varacaklardır. O noktada, sizi serbest bırakma emrini vereceklerdir.

Bu, birkaç yıl sonra benim başıma gelen şeydi. O yılların sayılacak bir tarafı yok hele ki bir eylemciyseniz. Çünkü o yıllar, hem parmaklıkların ardındakiler hem de dışarıdaki yoldaşlar için mücadele yıllarıdır. 30, 40, 50 yıl hapis yattığınızı düşünün... fark etmez. Başkaları öldü, bugün altı metre yerin altında. Onlar da aynı mücadelenin bir parçasıydı. Siz “mücadele eden bir tutsak” gibi davranmıyorsunuz; “hapiste olan bir eylemci” gibi, “hapis koşullarının özel şartlarında mücadele eden” bir eylemci gibi davranırsınız. Bu koşullar, sizi hapisteki haklarından mahrum bırakılmış kişilerle temasa geçirir. Böylece, siz de örgütünüz de çok özel dinamiklere dâhil oluyorsunuz. Kuruluşunuz, hapis cezasıyla ilgili bu dinamikleri geliştirecektir.

Materyal: Özellikle Fransa bağlamında, mahpus eylemcilerle hapishane dışındaki örgütlerin mücadelesi arasında bu bağın nasıl kurulduğuna dair somut örnekler verebilir misiniz? Örneğin, Sarı Yelekliler hareketini yakından takip ettiğinizi biliyoruz.[2] Aynı şekilde, hapishane içinde mahkûmları ve gardiyanları siyasallaştırma girişimlerine de tanık olundu.

Hapishanedeki insanlar, bu ülkenin halk kitlelerine aittir. Bir toplumsal hareket olduğunda, yani mahkumların akrabaları ve arkadaşları, aynı sosyal tabakadan insanlar, toplumda harekete geçtiğinde, bu hareket hapishaneyle ilişkilenir. Hareket, burjuvazinin baş aktörü olduğu baskı üzerinden hapishaneyi besler. Baskı, kitleleri hapishaneye doğru iter, onlar da belirli talepleri dillendirmeye, belirli bir bilinç düzeyine çıkmaya başlarlar. Bununla birlikte, kitle hareketinin politik bilinç düzeyi ile kendilerini hapishanede bulanlarınki arasında bir uçurum vardır.

Genel olarak toplumsal hareketler bastırılır, katılımcıları hapse gönderilir. Burada belirli bir politikleşme söz konusudur. Bu kendiliğinden politikleşme, küçük burjuva ruhuyla lekelenmiştir; çünkü güvencesiz işçiler, talepler yoluyla hareket etmeye çalıştıklarında, tıpkı bir bankayı soymaya çalıştıkları gibi, belirli, kişisel çözümler ararlar. Bu tür şeyler yaparak hapishane sistemini beslerler. Doğal olarak, özel mülkiyetin koruyucuları olan burjuvazi, onları ezecektir.

Politik tutsak, zulüm görenlerin safındadır. Toplumsal hareket, diğer mahkûmlarla aynı toplumsal tabakanın taleplerine ait iyileştirmeler talep ettiğinde, yaşam standartlarında bir iyileşme veya elektrik vergilerinin kaldırılmasını istediğinde, etkilenen de bu toplumsal tabaka, yani sözde “tehlikeli” sınıftır.

Baskıdan herkes etkilenir, bu yüzden baskıyı yapanlar, hapishanelerini liderleri az buçuk politikleşmiş erkek ve kadınlarla doldururlar. Bu, toplumsal ayaklanmalarla gelen “coşku” zamanlarında olan yaşanan bir gelişmedir. Ancak baskının genel dinamiklerinde, hapishane, mücadelenin en ileri mevzii değildir. Patlayıcı bir toplumsal kriz olduğunda ileri bir alan haline gelir. Yoldaşların rolü, dışarıda gerçekleşen seferberliğe uygun olarak politik bilinci yaymak ve orada gerçekleşen seferberliğe katılmak için bu alandan yararlanmaktır. Gerçek şu ki, baskı tek başına, mutlak anlamda, kınanması gereken bir şeydir. Toplumsal bir hareket olsun ya da olmasın; protesto hareketi olsun ya da olmasın: tecrit ortadan kaldırılmalıdır. Baskıcı önlemler, hırsızlık yapan, tecavüz eden, mağazadan hırsızlık yapan her bireyin bireyselliğini hedef aldığında, siz, devrimci aktivist olarak, her daim onların birey olarak yok edilmesine karşı çıkarsınız. Bu nedenle, sadece politik bir projesi olan bir tutsak olarak kendiniz için değil, tüm hapishanedekiler için, gözaltı koşullarıyla mümkün olduğunca yüzleşmeye çalışırsınız.

Uzun yıllar hapiste kalmış birine izin verilmesi konusunda ısrar edersiniz. Eğitim faaliyetlerinin yapılmasını ilkin siz talep edersiniz. Her türlü isyan belirtisini teşvik edersiniz. Küçük bir isyan çıktığında, onu politikleştirmek için onu gidebileceği yere kadar götürmeye çalışırsınız, çünkü siz, toplumun en yoksul kesimlerinden gelen kişileri savunuyorsunuzdur.

Kim hapse giriyor? Burjuvazinin çocukları değil. İşçi sınıfı mahallelerinin çocukları. Bu işçi sınıfı mahallelerinden gelen çocuklar hapse girdiğinde, politik bir mücadele verdikleri için değil. Sınıflı toplumda hayatta kalmaya çalıştıkları için hapse giriyorlar.

Geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar, ancak yanlış çözümler arayarak yoldan sapıyorlar. Uyuşturucu satarak geçinebileceklerini düşünüyorlar. Politikleşmeleri o kadar da kolay değil. Çok karmaşık, çünkü mahkûmların çoğunun hayatlarını çalışarak geçirmediğini akıldan çıkartmamalıyız. Kendinizi 40 yaşında olup hiç çalışmamış kadın ve erkeklerle dolu bir hapishanede bulduğunuzda, sömürü kavramını gerçekten anlamadıklarını görürsünüz. Hayatlarını hırsızlık, soygun, uyuşturucu ticareti vb. yaparak geçirmişlerdir. Sınıf bilincine dair temel fikirleri kendiliğinden oluşmuştur, yapılandırılmış veya sentezlenmiş değildir. Bu bilinci geliştirmek size kalmıştır, ancak bu kolay bir iş değildir.

Sömürüyü doğrudan hiç deneyimlememiş, “proletarya okulu”na, yani sendikalara hiç gitmemiş, hiç protestoya katılmamış birini politikleştirmek çok zordur. Bu kişi 40 veya 50 yaşındadır, 20 yılını hapishanede geçirmiştir ve sonunda sizinle birlikte olur. Hiç gösteriye katılmamıştır; hiç broşür hazırlamamıştır; geçimini sağlamak için mücadele etmektedir; ailesini, çocuklarını geçindirmek için geçimini sağlamaya çalışmaktadır.

“Sınıf” kavramı, onlara ancak toplumda kitlesel bir hareket olduğunda ulaşır. Sarı Yelekliler ortaya çıktığında, bu türden bir politikleşme gerçekleşti. Burada benimle birlikte hapishanede bulunan, 30-40 yaşlarında olan bir mahkûmun kız kardeşi, eşi veya kuzeni Sarı Yelekliler protestolarına katılıyordu. Başlangıçta sadece izliyor, tüm bu insanların ne yaptığını, ne hakkında konuştuklarını merak ediyordu. Sonra, toplumsal harekete sempati duymaya başladılar, çünkü bu, farkındalık yaratmak için verimli bir zemindi.

İşte bu anlamda, kitlelerin örgütlenmesi, baskının hedefi olan tüm kahramanları hesaba katmalıdır. Bu, herkesin aynı kefeye konulabileceği anlamına gelmez. Yirmi yıldır uyuşturucu ticaretiyle uğraşan birinin, işsiz bir işçinin oğlu olup şehrindeki bir bankayı soyan bir çocukla aynı şekilde muamele görmesi gerektiği anlamına gelmez. Aynı şey değil. Hayatını hırsızlık yaparak geçiren ve bir suç çetesinin lideri olan biri, “Mahkûmlara özgürlük” çağrısında bulunan gösterilere duyarlı olabilir. Ama mücadelenin ön saflarında olamazlar.

Ne hakkında konuştuğumuza bakmalıyız. Eğer mahkûmlar hakkında soyut olarak konuşuyorsak, bu mantıklı değil. Belirli gözaltı yerlerinden bahsediyoruz: Bu ülkede mahkûmların çoğunluğu nerelerde tutuluyor? Ne tür koşullarda yaşıyorlar? Fransa’daki durumu ele alırsak, yaklaşık 86.000 mahkûm var. Çoğu insanca koşullarda yaşamıyor. Farklı hapishane kategorileri var: hapishaneler, gözaltı merkezleri, merkezi hapishaneler. Merkezi hapishanelerde uzun hapis cezaları çekiliyor; herkes, kendi temiz hücresinde yaşıyor ve mahkûmun yok edilme süreci uzun vadeli olarak “yönetiliyor”. Aşağılanmalar günlük vakalar değil. Örneğin, mahkûmlar hücrelerinde yalnız yemek yiyorlar ve bu nedenle yalnız oldukları için hücre arkadaşlarınc tecavüze uğrama olasılıkları daha düşük. Mahkûmların çoğu, hayatta kalmak için bile zar zor yeterli koşulların bulunduğu hapishanelerde tutuluyorlar. Üç kişilik bir hücrede beş kişi kaldığında, ikisi yerde yatmak zorunda kalır. İkisi, köle olmasalar bile, en kıdemli mahkûmun, yani en az “bilinçli” mahkûmun en azından uşağı haline gelir ve sosyal dışlanma girdabına kapılır.

Bu bağlamda, direnenlerin sorumluluğu, hapishaneye nasıl yaklaştığımızı gözden geçirmektir. “Mahkûmlar hareketi”ni dikkate alan avukatların yanı sıra belirli kategoriler de olmalıdır. Hapishanelerin içinden sorunları gündeme getiren mahkûmlar hareketi, toplumda farkındalığı artırma konusunda rol oynayabilir. Hapishanelere bakın: emperyalizmin kalbindeyiz karnındayız, yani sözde en gelişmiş ülkelerden birindeyiz, gene de yerde hamamböcekleri var. Yani, bir mahkûm olarak, dünyanın tüm pisliğiyle yerde yatıyorsunuz ve toplum bunu görmüyor. Bu gerçeği dış dünyaya duyurmak, yoldaşlarımızın görevidir. Çünkü mahkûmların büyük çoğunluğu hapishanede bulunuyor.

Doğal olarak, bu yerlerde çok güçlü bir baskı var. Bunu intihar oranlarından anlayabilirsiniz. Hapishanelerdeki intihar sayısı, dışarıdakinden iki veya üç kat daha fazla. İnsanlar, dayanılmaz bir durumda oldukları için intihar ediyorlar. İntihar edenlerin ebeveynleri yoksul insanlar. En iyi avukatlara sahip değiller, üstelik kendileri de nasıl "konuşacaklarını” bilmiyorlar. Ne yapacaklarını bilmiyorlar. Elbette dernekler var. Yoldaşlar, bu dernekler hakkında hiçbir yanılsamaya kapılmadan onları desteklemelidir.

Hapishane, bir fabrika değil. Endüstriyel işçi sınıfının bulunduğu yer değil. Hapishanede marjinalleştirilmiş insanlar var. Şimdi, marjinallik bir hakaret değil. Bugün işçi sınıfının neyden oluştuğunu ve ne tür bir dünyada yaşadığını anlamamız gerekiyor. Uluslararası alanda, güvencesiz işçiler işgücünün çoğunluğunu oluşturuyor. Bu temelde, yabancılaşma ve baskı kavramlarını da ele alırken, hapishane sorununu anlamalıyız. Bu, sizin ve benim gibi yoldaşların rolüdür; burada, komünist örgütler olduğunu iddia eden, yani genel olarak meta yabancılaşmasına karşı savaşan örgütlerdeki yoldaşların rolüdür.

Şimdiye dek politik tutsaklar konusunu ele aldık. Size özellikle Arap dünyasındaki mevcut durumla ilgili başka sorular sormak istiyoruz. Temmuz ayında Beyrut’a gelişinizden çok etkilendik; ilk açıklamalarınızdan biri, Arap gençliğine Filistin için ayaklanmaları yönünde tutkulu bir çağrıydı. Siz, Filistin’in Arap halkının kurtuluş mücadelesinin dayandığı “kaldıraç” olduğunu söylüyorsunuz.

Filistin devriminin Arap dünyasında tarihi bir rol oynadığını belirtmek gerekiyor. Fas’tan Basra Körfezi’ne dek kitleleri harekete geçirebilecek bir dava o. Çünkü genel olarak Filistin, Batı ile çatışmasında Arap-Müslüman dünyasının açık yarası olarak görülmektedir. Orada bu dünyaya alenen bir adaletsizlik yapılmıştır, bunu herkes anlamaktadır. Doğal olarak, Arap burjuvazisi bu yarayı iyileştiremedi, kitleler de çeşitli nedenlerle üzerlerine düşen rolü oynayamadı. Ancak bu nedenler, sadece korkaklık veya benzeri şeylerle sınırlı değil. Burada söz konusu olan, Arap örgütlerinin politik mücadelesidir: çeşitli grupların, çeşitli rejimlerin ve onların uyguladığı baskıların vs. sorumluluğundan söz edilmelidir.

Bana göre, Filistin devrimi, Arap devriminin ana kaldıraçlarından biridir. Başka bir deyişle, yüz milyonlarca erkek ve kadından oluşan bir Arap dünyası ve bir Arap ulusu olduğuna inanıyorum. Bu ulusların kitleleri yaklaşık 500 milyon kişiden oluşuyor. Politik sistemleri işçi sınıfının yenilenmesini sağlayamıyor. Bu yüzden, ülkeyi terk edip hayatta kalmak için denize atlayan erkekler ve kadınlar var. Başka bir deyişle, bu son derece zor durumu yaratan kapitalist sistem, bu ülkelerin işçi veya köylü kapasitesinin yenilenmesini sağlayamıyor. Bir bütün olarak sermaye krizi, Arap dünyasını doğrudan etkiliyor.

Filistin, her şeyin bir araya geldiği yerdir. İsrail denilen bu varlık nedir? Bir sömürge değil, şu veya bu emperyal gücün askeri üssü değil. İsrail, bir bütün olarak emperyalist Batı’nın organik bir uzantısıdır. Bu emperyalist Batı, Kuzey Amerika’da başlayıp Avustralya’ya uzanan tarihsel bir soykırım sürecinde oluşmuştur. Sadece kapitalist güçlerin işçi sınıfını sömürdüğü süreçte oluşmamıştır. Hayır, İsrail bir soykırım süreciyle oluştu. Kuzey Amerika’da, ABD ve Kanada’nın oluşması için 20 ila 25 milyondan fazla yerli insanın öldürülmesi gerekti. Orta ve Güney Amerika’nın “Latin” Amerika’ya dönüşmesi, yani bu kıtanın Latinleşmesi için milyonlarca erkek ve kadının ölmesi gerekti. Avustralya’nın bildiğimiz Avustralya haline gelmesi için, gezegendeki en eski halklardan biri olan Aborjin nüfusunun yok edilmesi gerekti.

Doğal olarak, bunun organik uzantısı olan İsrail, bu sürecin tüm izlerini taşıyor. Toplumsal tabaka açısından buna karşı koyabilecek olanlar, soykırımcı egemenlik sürecinin tamamına karşı koyabilecek olanlardır. Filistin’deki soykırım süreci başarısız oldu. On dokuzuncu yüzyılın[3] sonlarında başladı, bugüne kadar devam ediyor. 1947-1948 yıllarında, Nekbe[4] gerçekleştiğinde, Filistin halkının sayısı yaklaşık 1 milyondu. Bugün, Filistin halkı, Avustralya Aborjinlerinin kaderini paylaşsaydı, geriye sadece dağ mağaralarında yaşayan dağınık topluluklar kalırdı. İnkalar gibi bir kader yaşasalardı, isimleri sadece tarih kitaplarında geçerdi.

Bugün Filistin halkı, sadece varlığını sürdürmekle kalmıyor, 1947’deki 1 milyondan az olan nüfusunu 14 milyonu aşkın bir sayıya ulaştırıyor. Başka bir deyişle, soykırım süreci başarılı olamadı, bu başarısızlık, Siyonist projenin krizinin temelini teşkil ediyor. Bu kriz öylesine büyük ki, tarihi Filistin’in sınırlı alanında bile Filistin halkının sayısı yaklaşık 7.300.000 civarında. İsrail yerleşimcilerinin nüfusu ise yaklaşık 7.200.000. Başka bir deyişle, Siyonist teşekkül içindeki Filistin nüfusu, tarihi alanında hâlâ çoğunlukta. Direnmeyi bilen bu halk, çeşitli nedenlere bağlı olarak bunu, Aborjinlerin, Amerika kıtasının yerli halklarının, hatta Afrika kökenli Amerikalıların sahip olmadıkları koşullarda başardı.

Filistin halkı, tüm Arap “Meşrik”inin[5] temsilcisi olarak, emperyalizmin bu organik uzantısıyla yüzleşti. Filistinliler, bu mücadeleden doğan bir halktır, bu nedenle Arap devriminin itici gücünü temsil etmektedirler. Tüm Arap ulusu adına düşmanla yüzleştiler ve bu ivmeyi tüm Arapları birleştirmek için kullandılar. Filistin halkının tarihi isyanlarının nasıl gerçekleştiğini hatırladığımızda, 1935 ve 1939 devrimleri akla gelir. 1935’te harekete önderlik eden İzzeddin Kassam’dı. Nereden geliyordu? Filistin’den değil, Suriye’den. Filistin kimliğini oluşturan, Filistin’i çevreleyen tüm”Meşrik”tir.

Elbette, mesele çok daha derinlemesine analiz edilmelidir. Soykırımcı Siyonist proje başarısız oldu ama bu demek değil ki cinayetler azaldı. Ancak artık daha ileri gidemeyecekleri bir noktaya ulaştılar. İsrail, artık soykırımcı süreç üzerinden hiçbir çözüm yolu bulamaz. Filistin halkı, tüm yıkıma rağmen, hâlâ Filistin’dedir. Arap ulusu denilen tarihsel-toplumsal dokuyla çevrilidirler. Bu noktada Arap ulusunun şu anda sömürgeciliğe karşı ayaklanmadığını, burjuva liderliği altında, düşmanla yüzleşme konusunda aciz kaldığını söylemek gerekmektedir.

Doğal olarak kendimize şu soruyu soruyoruz: “Filistin devrimi nasıl gelişecek?” Arap devrimi yönünde, yani radikal değişim ve özgürleşmeyle ilgilenen toplumsal blok içindekilerin dönüşümü yoluyla gelişecektir; öyle ki burjuvazi, artık hareketin liderliğini oluşturmasın. Çünkü burjuvazi, önde gelen bir konumda olduğu sürece, hareket, Siyonist teşekkülün organik uzantısıyla yüzleşemez, çünkü ikincisi, en saf haliyle sermayenin bir uzantısıdır. Tarih boyunca var olmuş tüm sömürgelerin aksine, burada bir merkez emperyalist ülke yok. Sömürge Cezayir’in merkez emperyalist ülkesi Fransa’ydı; Kuzey Amerika’nın merkez ülkesi İngiltere’ydi; Avustralya için de durum aynıydı. İsrail’in merkez ülkesi yok. Onun ana üssünü uluslararası sermaye oluşturuyor. Uluslararası sermayenin merkezleri nerede bulunuyorsa, bu teşekkülün ana üssü de oradadır. Dolayısıyla, Siyonist teşekkülle yüzleşebilecek toplumsal tabaka, onun metropolüyle, yani bir bütün olarak kapitalizmle yüzleşebilecek olan tabakadır. Şu anda krizde olan bu “bir bütün olarak” kapitalizm küreselleşmiştir. Bugün, küreselleşmenin rasyonelliğinden kaçan hiçbir “ulusal kapitalizm” yoktur. Bu açıdan bakıldığında, Filistin, Arap devrimi için bir katalizörden daha fazlasıdır. Arap devriminin katalizörüdür.

İşte bu anlamda, Arap kitlelerinin bir noktadan sonra kurtuluş sürecini ilerleteceğini bekleyebiliriz. Sadece Siyonist teşekkülden değil, aynı zamanda Arap burjuvazisinden de bizi onlar kurtaracak. Çünkü bugün, küresel sermayenin çelişkisinin keskinliğiyle, Arap burjuvazisi, tümüyle dönüşüme uğramıştır. Kendini Filistin’in düşmanının safına itmiştir.

Gazze’de tanık olduğumuz süreçte, Arap burjuvazisinden ne isteniyor? İsrail, Amerika, Avrupa, Almanya ve diğer askeri süreçler direnişi silahsızlandırmayı başaramadı. Bugün Arap burjuvazisinden doğrudan direnişi silahsızlandırma sürecine girmesi isteniyor. Doğalında bu girişim, bu başarısız olacaktır çünkü Arap burjuvazisi, çok güçlü değil. Bu sürecin bir parçası olarak, bu egemen sınıfı devirmeye, tarihsel rolünün ve tarihin kendisinin açık bir bilinciyle bir sosyal blok oluşturmaya çağrılan Arap kitleleri var. Bu blok, iktidarı ele geçirmeye mahkûmdur. Bu süreç, Arap devriminin sürecidir. Bu anlamda Filistin, Arap devriminin tarihsel katalizörüdür, birçok katalizörden çok daha fazlasıdır.

Şu anda büyük çoğunluğu düşmanın safında olan Arap burjuvazisinden birkaç kez bahsettiniz. İlk görüşmemizde, bir zamanlar Arap ve Filistin milliyetçi hareketine önderlik eden ulusal burjuvazi ve küçük burjuvaziden bahsetmiştiniz. O zamandan beri bazı dinamikler, bu ulusal ve küçük burjuvaziyi düşmanla işbirliği yapmaya itti. Bu sınıfların tarihi ve günümüzdeki durumları hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz?

Sömürgecilik karşıtı mücadele boyunca Arap küçük burjuvazisi, yukarı doğru çabalayan bir sınıftı. Sadece Arap ülkelerinde değil, tüm dünyada ulusal kurtuluş mücadelesine önderlik ettiler, “Her şeye rağmen ilerlemekten başka seçeneğimiz yok” dediler. Mısır, Suriye, Irak, Cezayir ve Yemen’deki ulusal kurtuluş mücadelesine önderlik eden küçük burjuvazi o kadar çok şey başardı ki SSCB tarafından desteklendi. Uluslararası alanda küçük burjuva solunun ön saflarında yer aldı. O dönemin yükselen küçük burjuvazisi elliler, altmışlar ve yetmişlerde zirveye ulaştı. Bu süreç boyunca, ilerici reformlarını gerçekleştirirken yağmaladığı kaynakları biriktirdi. Belli bir noktada, kendini “devlet burjuvazisi”ne” dönüştürdü. Mesele, ihanet edip etmemesi değil. Doğası değişti: Uluslararası sermayeyle çatışan, toplumsal hiyerarşide yukarı tırmanan küçük burjuvaziden, küresel kapitalist sistem içinde kendini normalleştirmeye çalışan bir devlet burjuvazisine dönüştü. Mısır, Suriye, Irak ve Yemen’de olan da buydu.

“Normalleşmek” her zaman kolay değildir çünkü bir noktada emperyalizm ve sermayenin acımasızlığı, bu eski muhalif rejimlerden haraç almaya çalışacaktır. Bazıları, normalleşme konusunda tümüyle tamamen başarısız oldu. Bunu Suriye ve Irak’ta çok açık bir şekilde görüyoruz. Arap burjuvazisinin öncüsü olduğu süreç bugün zirveye ulaştı; artık sömürgecilik karşıtı değil, kapitalizm karşıtı değil, köylülerin tarımsal reform veya ülkelerinin sanayileşmesi özlemlerini taşımıyor. SSCB artık yok, bu küçük burjuvazinin tüm yolculuğu, bölgedeki genel kurtuluş sürecine leke sürdü.

Ancak bu tarihin, bu sınıfın Arap burjuvazisinin sadece bir bölümünü oluşturduğunu unutmamıza neden olmasına izin vermemeliyiz. Arap burjuvazisinin büyük bir kısmı, yani Körfez burjuvazisi, Suudi Arabistan burjuvazisi, Fas burjuvazisi ve Tunus burjuvazisi, bu dinamiklerin bir parçası değil. Sömürgecilik karşıtı olan, küçük burjuvazinin bir kesimidir; dolayısıyla, bu “Arap burjuvazisi”nin tamamı değildir. Körfez ülkelerinin, Suudi Arabistan’ın veya Fas’ın burjuvazileri hiçbir zaman sömürgecilik karşıtı olmamıştır. Sömürgeciliğin beşiğinde doğmuşlardır.

Kurtuluş hareketine önderlik eden küçük burjuvazi, zirveye ulaşmış, kendini normalleştirmeye çalışmıştır. Başka bir deyişle, küresel kapitalist pazarın bir parçası olmak istemiştir; bazıları, bu konuda az çok başarılı olmuştur. Ancak bugün, genel olarak, kitleler bir tarafta, bu rejimler diğer taraftadır. Gerçek şu ki, kitleler, bu deneyimlerden sonra şaşkına dönmüştür. Çünkü bu küçük burjuvazinin deneyimi, örgütlü protesto olasılığını tamamen ortadan kaldırmıştır. Özellikle SSCB ile emperyalizme karşı kurulan küresel ittifaklar, “reformist” akımın radikalleşmesine, artık örgütlü muhalefetin hiçbir biçimine tahammül etmemesine yol açtı. Irak’taki Baas Partisi[6] burjuvazisi, Mısır’daki Nasırcı[7] burjuvazi, hatta Suriye’deki burjuvazi, gerçekten muhalif olan komünist partilerin varlığını kabul etmedi. Bütün bunlar SSCB’nin desteğiyle yapıldı.

Bu reformist partilerin normalleşmesine SSCB onay verdi. Halk, bunun için çok yüksek bir bedel ödedi, biz bu bedeli halen daha ödüyoruz. İşte bu anlamda, bir zamanlar gerici Arap burjuvazisinin kurulu düzenine meydan okuyan küçük burjuvazi, bugün Körfez ülkelerinin [muktedir sınıflarının] arkasında toplanmıştır. Küçük burjuvazinin tamamen düşmana döndüğünden bahsettiğimizde, Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan burjuvazisi, onun [küresel sermaye] ile “normalleşmesine” izin vermiştir.

Mısır’da ve komşu ülkelerdeki devlet burjuvazisi, artık tamamen düşman safındadır. Körfez ülkelerinin muktedir sınıfları her zaman gerici olmuştur, çünkü sömürgeciliğin beşiğinde doğmuşlardır, sömürgeciliğe karşı protesto amacıyla değil. Ancak emperyalizmin yasalarına karşı protesto amacıyla doğanlar, muhalif olmaktan çıktıkları bir noktaya ulaşmışlardır.

Sonunda devlet burjuvazisi haline geldiklerinde, sanayileşme ve tarım reformu sürecinde halktan çalınan sermayeyle, uzun zamandır yurtdışında, İsviçre bankalarında vb. saklanan sermayeyle bu sermayeyi kendi ülkelerini sömürerek kâr elde etmeye, bölgesel ve uluslararası sermayenin genel dinamiklerinin bir parçası olmaya çalıştılar.

İşte bu anlamda, devlet burjuvazisi haline gelen küçük burjuvazi, artık “gerimize düşmüştür”. Bu gözlem, bu durumla başa çıkabilecek toplumsal bloğu kimin yönetmesi gerektiği sorusunu sormamıza yol açmalıdır. Arap ulusal projesinin krizi ve Filistin ulusal projesinin krizi de bu anlamda anlaşılmalıdır. Geçmişte küçük burjuvazi, sömürgecilik karşıtı mücadeleye önderlik edebilmiş, ancak daha sonra devlet burjuvazisi haline gelerek zirveye ulaşmışsa, onun yerini kim alacak?

Toplumsal değişime ve emperyalizm karşıtı mücadeleye ilgi duyan toplumsal bloğu yönetecek sınıf, ancak komünist ideolojisiyle proletarya olabilir. Bu toplumsal blok içinde, oluşum sürecinin tamamı boyunca sürecek bir ideolojik çatışma vardır. Filistin’de ve başka yerlerde zaferin koşulu, bu toplumsal bloğun tarihsel çıkarlarının farkındalığı düzeyinde yatmaktadır. Bu çıkarların farkına vardığında, tarihin kendisinin de bilincinde olacaktır, çünkü ilerlemenin tarihsel temsilcisi haline gelecektir. Sadece bu koşulda, hem emperyalizm hem de Siyonist teşekkül tarafından organik olarak temsil edilen sermaye üzerinde zafer kazanılacaktır. Bu koşulun yerine getirilmesi kolay değildir ve uzun vadeli bir mücadele gerektirecektir.

Doğal olarak, Arap kitleleri bir noktada bu toplumsal bloğu oluşturmayı ve ona tarihsel görevlerinin bilincini kazandırmayı başaracaktır. Bu, bölgedeki sermaye dinamiğinin tamamına son vermesini sağlayacaktır. O noktada, sadece Arap bölgesinde değil, dünya çapında küresel bir değişim yaşanacaktır, çünkü bu büyüklükteki bir olay her düzeyde güç dengesini değiştirir.

Farklı bir konuya gelirsek: yakın zamanda Burcü’l-Baracin ve Şatila[8] Filistinli mülteci kamplarını ziyaret ettik. Bizi gerçekten etkileyen birkaç şey vardı: Bir yandan, Lübnan kamplarında Fetih’in (ve diğer örgütleriin) güçlü varlığı vardı. Düşmanla işbirliği yaparak saf tutan ve sizin de az önce söylediğiniz gibi, şimdi biriktirdiği küçük sermayenin karşılığını almak isteyen burjuvazinin partisi olarak tanımlanabilecek bir parti bu. Öte yandan, yerleşik partilerin aygıtlarının dışında kitlelerin örgütlenme fırsatlarının nispeten az olması söz konusu. Bu partiler, artık sokaklarda ve kampın küçük kamusal alanlarında “kitle çalışması”na çok az ilgi gösteriyor gibi görünüyor.

Yerleşik partilerin yerini kim alacak? Aynı zamanda, kamp nüfusunun STK’lar ve UNRWA[9] gibi uluslararası kuruluşlar tarafından sağlanan yardıma bağımlılığı nedeniyle pasif hale getirildiği ve nüfusun aşırı lümpenleşmesinin yaşandığı böyle bir bağlamda, devrimci bir özne nasıl ortaya çıkar?

Filistin ulusal projesinin krizi, onu yöneten güçlerin bir devlet burjuvazisi oluşturmamasından kaynaklanmaktadır. Filistin burjuvazisi, Filistin ulusal yapısı içinde marjinalleşmesiyle karakterize edilir ve bunun Suriye, Irak veya Mısır'da elliler ve altmışlarda yükselen burjuvaziyle hiçbir ilgisi yoktur. Burada, bütün bir halk kırılgan hale getirilmiştir. Filistin kimliğini şekillendiren de bu varoluşsal kırılganlıktır. Filistinlilerin her birinin deneyimlediği en samimi haliyle bu Filistin kimliği, kamptır.

Kamplardan bahsettiğimizde, sürekli tekrarlanan yıkım anlarından bahsediyoruz. Filistin’de veya Filistin dışında, bir zamanlar yıkılıp yeniden inşa edilmemiş hiçbir kamp yoktur. Bu dinamikte, toplumsal bloğun rolü, “varoluşsal olarak kırılgan” olanları temsil etmektir. Bu, burjuva, sömürgeci veya yarı sömürgeci bir devlet tarafından yönetilen bir ülkeye bile sahip olmayan bir kitledir. Bu, çok özel bir durumdur. Bu nedenle, iç dinamiklerinin tüm karmaşıklığıyla Filistin ulusal kurtuluş hareketinin önemi büyüktür.

Fetih, Filistin Yönetimi[10], Filistin Kurtuluş Örgütü’nden[11], Filistin örgütlerinden bahsettiğimizde, teorik ve soyut bir mesele olark görülemez. Arap dünyasında belirli bir durumda bulunan, saflarında çeşitli farklı toplumsal tabakalara sahip olan ve Arap bölgesinde özel bir konum işgal eden kırılgan kitlelerin bir hareketini tartışıyoruz. Dolayısıyla, Filistin ulusal kurtuluş mücadelesinin liderliğini temsil eden Fetih[12] (unutmayalım ki Fetih, devrimin anasıdır!), davaya “ihanet etmiş” denilebilecek bir örgüt değildir. Bu örgüt, Filistin devrimini tüm karmaşıklığıyla temsil etmektedir.

Bugün, bize Oslo’yu[13] veren, Filistin ulusal projesini feda eden ve halkımızın bir halk olarak varlığına bir sınır (elbette “teorik” bir sınır) koyan bu örgüt, Siyonist hapishanelerinde en çok tutsağı olan örgüttür, mahkûmların yarısından fazlası Fetih üyesidir. Filistinli mahkûmlar söz konusu olduğunda, İsrail hapishanelerindeki direniş savaşçılarının yarısından fazlasını Fetih üyeleri oluşturmaktadır. Gazze’de, Batı Şeria’da veya başka yerlerde Fedailere[14] destek sağlamaya devam eden de gene aynı Fetih’tir.

Fetih’in başındaki liderlik, çoğulcudur. Filistinli komprador sermayesinin, ulusal kurtuluş hareketinin bürokrasisiyle izdivaç kurarak, Filistin Yönetimi olarak bilinen yapıyı ve gözümüzün önünde yaptığı tüm tavizleri doğurduğu söylenebilir.

Elbette, sorun basit bir sapma öyküsünden çok daha karmaşık. Bu, sadece bir “sapma” meselesi değil: mücadelenin ilk ilerleyişinin bir sonucu olarak, Filistin burjuvazisinin bir kesiminin hareketin kontrolünü ele geçirmesine ve kendisini komprador sermayesiyle birleştirmesine yol açtı. Bu sermaye de, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bölgedeki mevcut kapitalist güçlerle işbirliği yapıyor. Ancak Filistin sermayesinin ağırlığı, mücadelenin genel dinamiklerinde son derece marjinaldir. Başka bir deyişle, Filistin sermayesi, Suudi Arabistan, Mısır veya Lübnan’da var olan sermaye ile aynı değildir. Küresel hareketle karşılaştırıldığında önemsizdir. Ancak Filistin politik hareketinin bir parçası olarak çok önemlidir. Önemi, “Arap devriminin kaldıracı” olarak tanımlanabilecek hareketin bir parçası olmasından kaynaklanmaktadır. Önemi, ekonomik ağırlığında veya bölgenin kapitalist sistemi üzerindeki etkisinde değil, “Filistinliliğinde” yatmaktadır.

Düşmanın safına geçen Arap burjuvazisinden bahsettiğimizde, küresel ekonomide, emperyalistler arası çelişkilerin küresel dinamikleri içinde gerçek bir ağırlığa sahip sermayeden bahsediyoruz. Çin’in veya Rusya’nın yanında olsun, Amerikalılarla olsun ya da olmasın, uluslararası düzeyde güç dengesini etkiler. Öte yandan, Filistin sermayesi bu düzeyde tamamen önemsizdir. Ancak politik açıdan çok önemlidir. Politik olarak, Filistin hareketi anti-emperyalist, anti-Siyonist kavganın ön saflarındadır.

İsrail’i “uluslararası sermayenin organik bir uzantısı” olarak tanımladığımızda, Arap burjuvazisi ile Filistin devrimine yatırım yapan burjuvazi arasında ayrım yapabilmeliyiz. Burada sadece bir nüans değil, niteliksel bir fark da var. Bugünün Mısır “devlet burjuvazisi”nden bahsettiğimizde, bu, düpedüz bir burjuvazidir. Irak burjuvazisinden bahsettiğimizde, bu, düpedüz bir burjuvazidir. Suriye burjuvazisinden bahsettiğimizde, bu, düpedüz bir burjuvazidir. Öte yandan, Filistin burjuvazisi uluslararası düzeyde dönüşümünü başaramadı. Bu yüzden Filistin toplumu çöktü. Irak için de aynı durum geçerli. Bu, boyunduruk altına alınmış, çevre bir ülkede burjuva devletinin bulunduğu ve düzenin hüküm sürdüğü Mısır’da olmadı; ancak bir noktada toplumsal bloğun bu burjuvaziden kurtulmasını bekliyoruz.

Filistin Yönetimi bundan daha karmaşık, çünkü Filistin durumunda toplumu yöneten tek bir sınıf yok. Şehitler var, tutsaklar var, silahlı mücadele hareketi var, halkın kamplara dağılması var. Kampın kendisi, diğerleri arasında sadece bir “yön”den daha fazlasıdır. Eğer emperyalistlerin elinde olsaydı, Filistin kampı yok olmaya mahkûm olurdu, çünkü yıkımı Filistin davasının sonu anlamına gelirdi. Filistin davasına son vermek için, tüm Filistinlilerin “Filistinliliğine” son vermeliyiz. Ancak bu “Filistinlilik”, bu kampların sokaklarının dinamiklerine işlemiştir.

Kamp “yönetilebilecek” bir yer değil. Kapitalist çıkarlar tarafından ve onlar için yönetilmesinin imkânsız olduğu anlamında yönetilemez. “Varoluşsal olarak güvencesiz” bir grup insanın yaşadığı bir yer. Bir kampı yıktığınızda somut olarak ne yapıyorsunuz? Elbette, onu mevcut konumunda yıkmış oluyorsunuz. Ama gerçekte yaptığınız tek şey onu başka bir yere taşımaktır. Başka bir yerde yeniden inşa edilecek. Felâketlerden sonra inşa edilen ve ekonomik bir olgu olan kampların aksine, bunlar, baştan beri “politik” kamplardır. Her kampa rastladığımızda, Filistin kimliğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Filistin kimliği, bir asırdan fazla süredir devam eden bir süreç boyunca, kamplar aracılığıyla inşa edilmiştir. Gazze’den bahsettiğimizde, tam olarak neyden bahsediyoruz? Bir kamplar topluluğundan bahsediyoruz: Gazze sakinlerinin yüzde 80’i mültecidir. “Ekonomik” mülteciler değil, sömürgecilik karşıtı hareket ile sömürgeci saldırganlık arasındaki çatışmada ortaya çıkan mülteciler. Dolayısıyla, bir halk olarak “varoluş” düzeyinde kırılganlar.

Bugün A noktasında bulunan kamp ertesi gün yıkılıyor, bir gün sonra B noktasına taşınıyor. Bir yerden bir yere taşındığında, taşınan şey toprak, anneler, kardeşler, ablalar oluyor. Kamptaki çeşitli kişiliklerin yerine getirdiği toplumsal işlevler de yer değiştirecek, hatta bunları niteliği de değişecektir. Varoluşsal kırılganlık, o anın düzenidir. Bu kırılganlığı yönetmek, Filistinli devrimcilerin görevidir. Bu aşamada biz neredeyiz? Hâlâ çok uzaktayız.

1968-1969 yıllarında kamplarda burjuva düzeninin geri çekilmesini sağlayabilen bir isyan yaşandı. Bundan sonra artık polis, yargı ve “ev sahibi” ülke Lübnan’ın düzeninin temsilcileri kalmadı. Kampların statüsü, uluslararası yargı yetkisinin dışında kalan bir statüye dönüştü. Bu uluslararası yargı yetkisinin dışında kalma durumu, devrimci harekete fayda sağladı.

Tarihsel olarak, 1968-1969 yıllarının, öğrencilerin önemli bir rol oynadığı dünya çapında bir kurtuluş hareketinin yılları olduğunu hatırlıyoruz. Bu durum, varoluşsal olarak güvencesiz durumda olanların durumunu etkiledi. 1968’de fabrikalardaki işçi sınıfı temelinde başlayan hareketi anlamaya çalışırsak, Filistin hareketini, Filistin kimliğini ve kamp kimliğini ortaya çıkaran silahlı mücadeleyi kavramak zorlaşır. 1968-1969 yıllarında, Filistinliler ve Lübnan devleti arasında Lübnan’daki kampların durumuyla ilgili Kahire Anlaşmaları[15] imzalandı. Bu anlaşmalar, sadece kampın yargı yetkisi dışındaki sınırlarını değil, aynı zamanda Lübnan’ın İsrail ile olan sınırını da tanımladı. Böylece, Fedailer tarafından doğrudan yönetilen bir bölge kuruldu. Bu yönetim, silahlı mücadele güçlerinin, yani sınıf mücadelesi alanında hareket eden öznel bir aktörün sorumluluğundaydı. Bu, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki antagonizmanın ve sermaye krizinin bir sonucu değildi. Hayır. Bu, sadece ekonomik bir aktör olmaktan öteye geçen silahlı mücadele güçlerinin önderliğindeki öznel bir girişimin sonucuydu.

Ancak, kamplardaki bu durum zamanla körelerek bir tür devletsiz devlete dönüştü; bu da Filistin solunun başarısızlığının nedenidir. Kampları burjuva düzenine karşı dış toprak statüsüne sahip bir konuma dönüştüremedik; bu statü bugün hala mevcuttur. Kampları “kurtarılmış bölgeler”e veya en azından “yarı kurtartulmış bölgeler”e dönüştüremedik. Neyden kurtaramadık? Sermayeden ve değerlerinden kurtaramadık. Bunun yerine bir bozulma süreci tecrübe ettik. Kamp, kaos, insan kaçakçılığı, fuhuş ve her türlü başka şeyin kaynağı haline geldi; öyle ki, kamplardaki ana güçler şimdi şöyle diyorlar: “Suç çetelerinin elindeki silahları artık kontrol edemiyoruz, onları devlete iade etmeliyiz. Devlet gelsin, bizden alsın!”

Bu durum, burjuvazinin bu bölgede yarattığı genel “kaos” dinamiğine mükemmel bir şekilde uyuyor. Doğal olarak, Filistin solu (FHKC, FDKC, Filistin Komünist Partisi[16]) sorumluluklarını üstlenmeye çağrılıyor. Başarılı olacak mı? Belki, bilmiyoruz. Kısa vadede Filistin solu mücadele edecek, Arap devriminin güçleri tam da bu mücadele temelinde ortaya çıkacak. Bu, o kadar kolay ifa edilecek bir görev değil. Her an patlamalar yaşanabilir. Bu da kampın asla gerçekten yok edilemeyeceği gerçeğinin bir yansıması. Onu yok etmek için Filistinlilerin yok edilmesi gerekiyor, ama Filistinliler yok edilemezler. Özellikle Filistinlileri yurt dışına çekmeyi amaçlayan önlemler yoluyla bunu yapmaya yönelik girişimlerde bulunuldu. Bu, Mısırlıların Avrupa’da çalışmak için ayrılmasıyla aynı şey değil. Burada amaç politiktir. Örneğin Kanada gibi bir ülke, Filistinliler arasından tüm yöneticileri, tüm öğrencileri, tüm aydınları, biraz bilgiye, biraz bilimsel geçmişe sahip olanları olabildiğince cezbetmeye çalışıyor ki orada çalışsınlar. Kampların boşalması ve ortadan kalkması, tüm “kimlikle ilgili kapasiteler”inden mahrum bırakılmaları için mümkün olan her türlü imkân sağlanıyor.

Bugün, kapitalist çıkarlar tarafından yönetilen uluslararası kurumlar (örneğin UNRWA, STK’lar ve diğer kuruluşlar) okulların işleyişine ve finansmanına şartlar getiriyor; örneğin kızların başörtüsü takmasını yasaklıyorlar. Geçen gün başörtülü bir kız okula geldi ve başörtüsüyle okula gelmenin yasak olduğu için artık hoş karşılanmadığı söylendi. Aynı şekilde, öğretmenlerin artık tarih dersi vermesine izin verilmiyor, vb.

Filistin kimliğiyle mücadele etmek için her şey yapılıyor. Ancak kimlik, kampın sokaklarına yerleşmiş durumda. Kamp, var olduğu sürece bu kimlik de var olacaktır; kimliği bu sokaklardan ayıramazsınız. Bu nedenle, kampı yok etme arzusu var. Ordu artık her yerde ve kamp, Lübnan yetkilileri tarafından kurulan ablukalarla çevrili. Ancak düşünülebileceğinin aksine, bu durum, Filistin kimliğini daha da güçlendirebilir.

Burjuvazi, kapitalistler, her zaman sadece kısa vadeli çalışırlar. Uzun vadeli çalışamazlar çünkü uzun vade demek kriz demektir. Burjuvazinin sorunlarına önerilen tüm çözümler kısa vadeli çözümlerdir. Dolayısıyla, gerçekte Filistin kimliği hareketini ortadan kaldırmaları mümkün değildir. Bu, genel Arap dinamiğinin bir parçasıdır, dolayısıyla, her zaman kırılgan Lübnanlılar, Suriyeliler[17], Iraklılar ve diğerleri için bir sığınak olacaktır. Şatila kampında olduğunuzda, Filistinlilerin oranı nedir? yüzde 20’den az.[18] Ama burası gene de hâlâ bir Filistin kampı. Orada kim yaşıyor? Filistinliler kadar kırılgan olan tüm Araplar. Orada kendilerini, kampın kırılgan ortamında kendilerini evlerinde gibi hissediyorlar.

Dolayısıyla, devrimin bu itici gücünün rolünü oynayabilmesi için, mücadelenin kahramanlarının bu kaynakları yönetebilecek kapasitede olmaları gerekir. Bu kapasiteye sahip olana kadar, toplumsal blok bocalamaya devam edecektir. Bu da daha fazla hasara yol açacaktır. Ancak devrimci güçler bir noktada, maruz kaldığı yok etme sürecine karşı koyabilecek bir toplumsal blok oluşturmayı bileceklerdir.

Bugünkü Lübnan’ın durumu çok önemlidir. Lübnan, Filistin mücadelesinden çok daha fazlasıdır. Tüm Arap burjuvazisi için bir endişe kaynağıdır. Arap burjuvazisi’ Lübnan’daki durumla uyum içinde yaşayamaz. Bir direniş var, “hayır” diyen, Siyonist teşekkülle normalleşmeyi kabul etmeyen insanlar var. Bugün, bu küçücük ülke, Lübnan, sadece 10.000 kilometrekarelik bir alana sahip olan ufacık ülke, diğer Arap rejimleriyle birlikte yaşamaya zorlanıyor.

Ancak Lübnan’da hiçbir zaman toplumsal ilişkileri militarize edebilecek tek bir toplumsal tabakanın diktatörlüğü olmamıştır ve olmayacaktır. Bunun yerine, devletin “yozlaşma” sürecinin, yani [birleşik] bir toplumun oluşmasını engelleme ve toplumun topluluklar topluluğu olarak kalmasını sağlama sürecinin koruyucusu olarak hareket ettiği mezhepçi bir sisteme sahibiz.[19]

Anlaşılması gereken önemli nokta, bu sistemin doğrudan faşist bir diktatörlüğe değil, taban düzeyinde faşist örgütlere yol açmasıdır. Örneğin, Şatila katliamına katılanlar ve benzerleri var. Bunun gibi birçok grup var. Ancak devlet, Lübnan’ın özel kurulu düzenini oluşturan burjuvaziler arası anlaşma biçimini her zaman alacaktır. Sünni burjuvazi, Maruni burjuvazisi vs. arasında bir anlaşma illaki tesis edilecektir. Burjuvaziye tamamen son verebilecek kolektif bir kimliğe sahip bir toplumsal bloğun ortaya çıkmasını engelleyen şey, mezhepçi özelliklerdir. Doğal olarak, devrimci süreç, bu toplumsal bloğun inşasına yöneliktir. Böyle bir inşa, Filistin halkının mücadelesinin dışında gerçekleşemez, çünkü Filistin ile ilişki tarihsel bir ilişkidir.

Silahlı mücadele, 1968-1969 yıllarında Filistin’de ve başka yerlerde başladı ve Lübnan o yıllardan beri bu mücadelenin bir parçası oldu. Mücadelenin ana sahnesidir. Bu nedenle Lübnan’ın Filistin devrimiyle organik bir ilişkisi vardır. Doğal olarak, İsrail ve her türden emperyalistlerin (Amerikan, Fransız, Alman) desteğiyle Arap burjuvazisi, bu dinamiği kırmak ve Siyonist teşekkülle normalleşmeyi reddeden temsilcileri ortadan kaldırmak için tüm gücünü ortaya koyacaktır. Bu düzeyde belirli kazanımlar elde etmeyi başaracaklardır, çünkü normalleşmeye yönelik reddiye, artık bir sürü farklı örgüt tarafından yönetilen bir süreçtir. Bunu yöneten işçi sınıfı veya komünistler değil, tüm nüfus dâhil olmuş durumdadır. Orada Şii burjuvazisi önemli bir rol oynamaktadır. Komünist yoldaşlarımız, Direniş’e doğrudan katılmanın önemini anladıklarında, sadece varlıkları bile Şii burjuvazisinin Maruni burjuvazisiyle uzlaşmasını engelleyecektir. Eğer tam olarak dâhil olmazlarsa, işler çok daha zorlaşacak, burjuvazi muhtemelen bağları olmayan bir burjuvazi gibi davranmaya başlayacaktır. O zaman kendi çıkarlarını gözetecek, Direniş’in ivmesini kıracaktır.

Direniş’in güçlü yönleri var. Birçok şehidi var, bu da çok sağlam bir tarihsel temele sahip olduğu anlamına geliyor. Ancak bu direnişin liderleri de artık şehit. Bu nedenle, yerlerini almak kolay değil, çünkü bu hâlâ çok yeni bir durum. Direniş’in fiziksel temeli olan topluluk, güney sınırında bulunan Şii toplumudur.

İsrail, Direniş’in varlığını kabul edemezi onu ortadan kaldıramıyor, yani mücadelenin kahramanlarını ortadan kaldıramıyor. Bu nedenle çelişkiler organik bir niteliktedir.

Komünistlerin rolü bu düzeyde çok önemli. Sürece şu anda olduklarından çok daha fazla dâhil olmaları gerekiyor. Her gün şehitler geliyor. Bugün, yarın, ertesi gün Lübnan’da şehitler toprağa düşecek. Her birinin ismi gökte Hasan Nasrallah’ın[20] ismi gibi yankılanacak. Hepsi de belirli bir topluluğa mensup. Komünistlerin de şehit olarak ölmesi gerekir ki, ulusal kimliğin temeli, mezhepsel ayrılıkları aşan kolektif kimliğin temeli olabilsin.

İşte bu temelin dinamikleri içinde toplumsal blok inşa ediliyor, sınıf kimliği oluşturuluyor. Hepimizi ezmeden önce zamanında başarabileceğimizi umuyoruz. Lübnan gibi küçük bir ülkenin kaynakları çok az. Ancak kaynakları, Direniş’in güçlü kalmasını sağlamak için yeterli. Umarız, bu Direniş’in ivmesi, özellikle Mısır ve Ürdün’de, milyonlarca proleter, alt proleter ve güvencesiz işçinin nihayet harekete geçeceği bir kitle hareketinin oluşmasına yol açar.

Lübnan’daki Direniş’in tüm umudu, nihayetinde yeniden ayağa kalkıp durumu net bir şekilde değerlendirmesine bağlı. Kısacası, komünistlerin rolü, Mısır ve Ürdün’de toplumsal bir patlama olana dek dayanabilmemizi sağlamaktır.[21] Eğer bu hiç olmazsa, tarihe “güneşi zaptetmeye çalışanlar” olarak geçeceğiz. Ama sonunda başaracağız, çünkü kitle hareketinin potansiyeli çok güçlü, altta yatan toplumsal yapılar ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor.

Elbette, savaş alanının çok net bir resmine sahip değiliz. “İşte iyiler şu, kötüler şu” diyemiyoruz. Hayır. Toplulukların iç içe geçtiği durumlarla karşı karşıyayız. Aynı zamanda ortada bir de hainler bloğu var; emperyalizmle, İsrail’le vs. ile bağlantılı insanlar.

Bu emperyalistler ve Siyonist teşekkül karşısında, kendilerini havaya uçurmaya hazır insanlarımız var. Emperyalizm, bu hareketin liderlerini ortadan kaldırmak için tüm gücünü kullanıyor. Bu yüzden, tüm olumsuzluklara rağmen yol almaya çalışmaktan başka seçeneğimiz yok.

Son olarak, Lübnan ve Filistin’deki mücadeleler ile Avrupa ve Kuzey Amerika’daki hareketler arasındaki gelişen ilişkiyi nasıl görüyorsunuz diye sormak istiyoruz. Emperyalist ülkelerdeki bağlamımızdan Filistin devrimini somut ve etkili bir şekilde nasıl destekleyebiliriz?

Lübnan ve Filistin’deki hareket ile Avrupa ve diğer yerlerdeki hareket arasındaki, yani merkezler ve çevreler arasındaki ilişki, mücadele dinamikleri üzerine kuruludur. Burada atılan her adım, sizin için de bir adımdır. Sizin için atılan her adım, burada da atılan bir adımdır. Ancak kendimizi bu gözlemle sınırlarsak, durum hakkındaki yorumumuz eksik kalacaktır.

Aslında burada karşı karşıya olduğumuz şey, Batı emperyalizminin organik bir uzantısı olan bir güçtür. Gücü tükenmiştir. Bu nedenle doğal olarak bu sermayenin “faşist” ifadesidir. Aynı zamanda, sermayenin küresel dinamikleri faşizmi yalnızca canavarın karnında, sistemin merkezlerinde üretmez. Bu yüzden, her iki tarafta da anti-faşist mücadelelerin ortaya çıktığını görüyoruz. Bunlar, giderek daha geniş bir boyut kazanacaktır. Filistin için Avrupa’daki mevcut hareketin yoğunluğunu bu anlamda anlamalıyız. Bu, Filistin’in yaralarına, ağlayan çocuklara vs. bakan Hristiyan insanın tutkulu bir sevgi keşfini ifade etmiyor. Dünyanın her yerinde ağlayan çocuklar var. İnsanları harekete geçiren şey bu değil. Bugün Avrupa’daki insanlar, iki şey söylemek için harekete geçiyor:

1. İsrail’de Netenyahu’nun şahsında faşizm hâkim;

2. Kendi ülkemizde faşizm, Meloni, Marine Le Pen, AFD vs. biçimini almış. Bu iki anti-faşizm biçiminin iç içe geçmiş olan dinamiklerinde bir komünist kimlik inşa ediliyor.

Hem burada hem de orada toplumsal blok, faşizmin bu devam eden yükselişine karşı mücadele dinamiği içinde inşa ediliyor. Avrupa’da bir faşizm süreci var, bu şüphe götürmez. Bunu görmek için etrafa bakmanız yeterli. Geçirilen sayısız gizli yasada bunu gözlemleyebiliriz. Bunu hapishanelerde, gösterilerde, şiddet kullanımında, burjuvazinin getirdiği kısıtlamalarda görüyoruz. Burada da aynı. Arap dünyasındaki genel baskı dinamiklerinde bunu görüyoruz.

Avrupa’da yoğun protestoların yanı sıra, Gazze’ye ulaşmaya çalışan filoların öyküsünü başlatan küçük adımlar atıldı. Burada, bu girişimlerin etkisi muazzam. Mücadelenin kahramanlarına aşıladığı moral açısından muazzam. Morali yükseltiyor, komünistlerin kapitalizmin dinamiklerini daha iyi görmeleri için alan açıyor.

Gazze’de veya Avrupa’da, potansiyel veya muhtemel bir dünya savaşının arifesinde olduğumuzda, küçük analizler yapmaya çağrılıyoruz. Şu anda derinlikleri önemsiz. Ancak bu analizler, kapitalizmin sorunlarını daha net görmemizi sağlıyor. Bu bağlamda, devrimci mücadelenin kahramanları olarak, kamplar gibi yarı kurtarılmış alanlar hakkında konuşmak zorundayız. Yarı kurtarılmış bir alanı nasıl yönetiriz? Bunu anlamak için, kurtarılmış alanların nasıl inşa edildiğine bakmalıyız.

Fransa’da ve başka yerlerde, ZAD’lardan [“zones à défendre”: savunulacak alanlar] bahsediliyor.[22] Bunları sadece anekdotlara indirgemeden, burada biraz daha ileri, hatta çok daha ileri gitmemiz gerekiyor: Küresel kapitalizm dinamikleri karşısında nasıl bir toplumsal blok oluşturabiliriz? Metalaşmanın değil, başka amaçlar güden bir toplumsal blok nasıl oluşturabiliriz? Metalaşmadan tamamen nasıl kurtulabiliriz? Başka bir deyişle, varoluşsal olarak güvencesiz olanların toplumsal bloğuna dayalı bir proleter kimliği nasıl inşa edebiliriz?

Bunlar, çok önemli görevler, ancak çok çaba gerektiriyor ve elbette hepsini birden başarmak mümkün değil. Ancak Akdeniz’in diğer tarafıyla ilişkileri sürdürmenin önemini akılda tutmak önemlidir. Eğer burası ile orası arasında bir gidip gelme olmazsa, eğer bir bağlantı olmazsa, bir yandan özgürleştirilmiş bölgeler inşa etme önerileri ile diğer yandan burjuvazinin toplumsal bloğun başında olması arasında bir uyumsuzluk olacaktır. İlerleme potansiyeline sahip olabilmemiz için bu bağlantı, tarihsel ve günlük bir bağlantı kurulmalı. İster sizin buraya gelişiniz olsun, ister Avrupa’daki insanların mücadelesi olsun, bunların hepsi mücadele bağları kurmamıza imkân sağlar.

Şimdilik mücadele bu biçimde cereyan ediyor. Bunun, destek gösterilerinin önerilen ve önerilebilecek tek biçim olduğundan emin değiliz. Yarın, İsviçreli veya diğer yoldaşlarımızın üstlenebileceği başka görevler de ortaya çıkabilir. Dün, mali destek biçimini aldı. Gelecekte başka bir şey olacak. Bu, emperyalizmin kalbinde faaliyet yürüten yoldaşların kapasitesine ve burada toplumsal bloğu yapılandırma kapasitesine bağlıdır. Devrimin kaderi tüm bunlara bağlı olacak. Devrimin kaderi, sadece Avrupa ve Arap dünyasında değil, dünya çapında yürütülecek mücadeleye bağlı.

Burada, sermayenin krizini düşük seviyeli propaganda düzleminde ele almıyoruz. Ciddi analizler ürettiğimize ikna olursak, küreselleşmenin aşırı üretim krizini çözmenin tek yolunun yoğun küresel silah üretimi olduğunu göreceğiz. Tüketim piyasası ekonomisinin itici gücü olarak tasarlanan silahlar bunlar. Bombalar ve füzeler yenilebilecek şeyler değil. Nüfusun tamamını yok ederek tüketilirler. Bu tür olayların arifesindeyiz. Bu “silah denilen emtia”nın tüketiminin tek panzehri tüm ülkelerde devrimdir.

Doğal olarak, devrimci hareket İsviçre’de, Fransa’da veya başka bir yerde mevzi kazandığı vakit, bu malların tüketimiyle kapitalizmin ilişkisi kopar. Başka bir deyişle, savaşın patlak vermesi bir dünya savaşı olasılığı olmaktan çıkar. Fransız proletaryası, günlük mücadele alanını işgal ettiğinde, Fransız ordusu, gidip başka bir ülkede başka bir orduyla savaşamaz. Fransız kitleleri, dengeleri kendi lehlerine çevirip iktidarı ele geçirene kadar onlarla başa çıkmak zorunda kalacak.

Bu süreç, buradaki süreçle paralel ilerliyor. Biz, düşmanla her zaman peygamber adına mücadele etmeyeceğiz. Devrimci sürecin ivme kazanması için, mirasa ait tüm kategorilerin arındırılması, yani bazılarının eleştirilmesi, başka bakış açılarıyla değiştirilmesi gerekiyor: kadın ve erkek eşitliği, çocuk hakları sorunu, mal dolaşımı sorunu vs.

Bu konular, mevcut ve gelecekteki yarı kurtarılmış bölgeleri yöneten örgütler tarafından ele alınmalıdır. Kurtarılmış veya yarı kurtarılmış bir bölgenin ne olduğunu, nasıl yönetileceğini idrak edebilmeliyiz. Göründüğü kadar basit değil. Gözümüzün önünde örnekler var: Bugünkü duruma, bu bölgeleri yöneten burjuvazinin ve küçük burjuvazinin deneyimleri sebep oldu.

Umarız, uzun bir geçmişe ve deneyime sahip kitle hareketi, bizi bu durumdan kurtarmayı bilir. Ülkenizde gençlerin seferber olduğunu görmek, bize umut, kapitalizmle ve kriziyle mücadele edebileceğimize dair inanç veriyor. Bu geçiş süreci, kapitalizmin ölüm öncesi hissettiği sancıdır. Akdeniz’in her iki kıyısında acı verici kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecine tanıklık ediliyor.

[Kaynak: Materyal, Sayı 4, 2026, s. 9-38.]

Dipnotlar:
[1] Genellikle mezhep çatışmasına indirgenen Lübnan İç Savaşı (1975-1990), yapısal sınıf eşitsizliklerine, (çoğunlukla Maruni Hristiyan topluluğuna mensup) elitlerin çıkarlarına hizmet eden mezhepçi bir devlete ve Lübnan’ın yarı sömürge konumuna dayanıyordu. Falanjistler gibi mezhepçi milisler, Lübnanlı ve Filistinli solcularla savaşmak için İsrail ve diğer emperyalist çıkarların araçları olarak iş gördüler.

[2] 2018’de oluşan Sarı Yelekliler hareketi, Fransız devletinin neoliberal ajandasına, gerici vergilendirme girişimlerine ve işçi sınıfının yaşam koşullarının sürekli olarak kötüleşmesine tepki olarak ortaya çıktı. Aşırı sağın öfkesini kendi çıkarları için kullanma yönündeki ilk girişimlerine ve kurumsal ve parlamento dışı Sol’un onu siyasi olarak yönlendirmedeki yetersizliğine rağmen, hareket giderek yeniden dağıtım, kamu hizmetleri ve halk egemenliği ile ilgili talepler dile getirdi. 2020’de COVID salgını karşısında ivme kaybetmeden önce daha açık bir şekilde solcu sınıf politikasına doğru kademeli olarak değiştiğine dair emareler sundu.

[3] Filistin halkının mülksüzleştirilmesinin ilk aşaması, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ilk Aliye’lerle (milliyetçi, dini ve politik amaçlarla Filistin’e yönelik Yahudi göç dalgalarıyla) başlayarak, kapitalist çıkarların Osmanlı Filistin’ine nüfuz etmesine tanıklık etti. Avrupa sermayesi tarafından desteklenen Siyonist yerleşim süreci, toprakların metalaştırılmasını ve köylü topluluklarının yerinden edilmesini kolaylaştırdı. Filistin üzerindeki İngiliz Mandası (1920-1948) ile bu süreçler hızlandı: İmparatorluk yönetimi, hukuki reformlar ve altyapı projeleri, yerli halkın geçim kaynakları yerine yerleşimcilerin birikimini sistematik olarak önceliklendirdi, sonraki sınıfsal ve ulusal mücadeleyi çerçeveleyen yapısal bir eşitsizliğin kökleşmesini sağladı.

[4] Nekbe (Arapça: “Felâket”) 1948 savaşı sırasında yaklaşık 700.000 Filistinlinin zorla yerinden edilmesini, onlarca katliamı, yaygın köy yıkımını ve Siyonist güçler tarafından toprakların gasp edilmesini ifade eder.

[5] Meşrik, tarihsel olarak batı Arap dünyasından veya Mağrip’ten ayrılan, günümüz Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin ve Arap Yarımadası’nın bazı kısımlarını içeren doğu Arap dünyasını ifade eder.

[6] Mişel Eflak ve Selahaddin Beytar tarafından 1940’larda geliştirilen Baasçılık, anti-emperyalizm, devlet öncülüğünde ekonomik kalkınma ve sosyal reformu birleştiren Arap milliyetçi ve pan-Arabist bir ideolojidir. Baas Partisi’nin farklı kolları Suriye’de (1963) ve Irak’ta (1968) iktidara geldi.

[7] Nasırcılık, Arap milliyetçiliği, anti-emperyalizm ve devlet öncülüğünde kalkınmayı birleştiren, Mısır lideri Cemal Abdünnasır ile ilişkilendirilen politik ideolojiyi ifade eder. Açıktan sosyalist olmasa da, toprak reformunu, sanayileşmeyi ve kitle seferberliğini teşvik etti.

[8] Burcü’l-Baracin ve Şatila kampları, 1948 Nekbe’sinin ardından Filistinli mültecileri barındırmak için Lübnan’da kuruldu. Şatila Katliamı (Eylül 1982), İsrail işgaliyle ittifak kurmuş Lübnanlı Falanjist milislerin Şatila kampında yüzlerce Filistinli sivili katletmesiyle gerçekleşti.

[9] Birleşmiş Milletler Filistin Mültecilerine Yardım ve Çalışma Ajansı (UNRWA), Filistinli mültecilere yardım sağlamak amacıyla 1949 yılında kuruldu.

[10] Oslo Anlaşmaları kapsamında 1994 yılında kurulan Filistin Yönetimi, işgal altındaki Batı Şeria’nın bazı bölgelerinde İsrail askeri egemenliği ve yabancı yardıma büyük ölçüde bağımlı olarak faaliyet gösteren sınırlı bir idari organ olarak iş görmektedir. Çerçevesi somut olarak Filistin'in kendi kaderini tayin hakkını emperyalist ve Siyonist çıkarlara tabi kılmaktadır.

[11] Filistin Kurtuluş Örgütü, 1964 yılında Kahire’de Arap Birliği tarafından Filistin halkını temsil eden ulusal bir kurtuluş hareketi olarak kuruldu. Örgütün bayrağı altında çok sayıda farklı politik parti ve milis gücü bir araya gelerek, bölgede faaliyet yürüten Siyonist ve emperyalist güçlere karşı silahlı mücadeleyle diplomasiyi birleştirdi. Zamanla, özellikle Oslo sürecinden sonra, kurtuluş çerçevesinden Siyonizmle uzlaşma ve işbirliği yaklaşımına meylettiği için eleştirildi.

[12] Bir zamanlar Yasir Arafat önderliğinde Filistin direnişinin önde gelen gücü olan Fetih (Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin kısaltması), 1960’ların ortalarından beri İsrail işgaline karşı milliyetçi seferberliği silahlı mücadeleyle birleştirdi. On yıllar boyunca, özellikle Yasir Arafat’ın o zamanki FKÖ lideri olarak bizzat müzakere edip imzaladığı Oslo Anlaşmaları’ndan sonra, üst düzeyde giderek daha bürokratik ve karşı devrimci hale geldi, gerçek direnişten ziyade siyasi hayatın içinde kalmayı öncelikli gördü.

[13] Oslo Anlaşmaları, 1993 ve 1995 yıllarında İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü arasında yapılan ve işgali sona erdirmeden sınırlı Filistin özerkliğini tesis eden bir dizi anlaşmaydı. Bu anlaşmalar, İsrail kontrolünü pekiştirdi, Filistin topraklarını parçaladı, FKÖ’yü İsrail’in bekçisi ve uygulayıcısı haline getirdi.

[14] Filistin Fedaileri, 1950’ler ve 1960’larda İsrail işgaline direnen ve mülteci topluluklarını savunan silahlı gruplar olarak ortaya çıktı.

[15] 1969 Kahire Anlaşmaları, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün güney Lübnan’daki varlığını resmileştirerek mülteci kamplarında silahlı ve idari özerklik tanıdı. Anlaşma, Filistin’in kendi kaderini tayin etme hakkına gerçek bir taviz olsa da, FKÖ’yü Lübnan devleti ve bölgesel güç yapılarına da bağladı.

[16] Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC, 1967’de kuruldu) ve Filistin Demokratik Kurtuluş Cephesi (FDKC, 1969’da kuruldu) Marksist anti-emperyalist mücadele ve silahlı direnişi sürdürdü, ancak büyüme süreci, iç bölünmeler ve Filistin Kurtuluş Örgütü içindeki Fetih’in hâkimiyetine bağlı olarak sınırlı kaldı. Filistin Halk Partisi (FHP), 1982’de Filistin Komünist Partisi olarak kuruldu, 1991’de adını değiştirdi. FHP, başta Oslo sürecini desteklemiş olsa da, o zamandan beri felâkete yol açan sonuçlarını eleştirmiştir.

[17] Beşar Esad’ın düşüşünden sonra Suriye’de merkezi devlet otoritesinin çöküşü ve (daha çok Cevlani olarak bilinen) Şara yönetiminde iktidarın pekişmesinden bu yana, Lübnan, Aleviler ve diğer Suriyeli azınlıkların yanı sıra Suriyeli Filistinliler de dâhil olmak üzere mülteci kamplarına akın ettiler. Birçoğu, mevcut Filistin kamplarına sığınarak zaten kırılgan olan koşulları daha da kötüleştirdi.

[18] Toplam sayıya ilişkin açıklamalar yüzde 20-40 arasında değişmektedir. (Material)

[19] 1944’te kurulan Lübnan’ın mezhepçi devlet sistemi, politik iktidarı dini topluluklar arasında pay etti: Maruni Hristiyanlar cumhurbaşkanlığını, bunun yanında, ekonomik ve siyasi kurumların önemli bir kısmını kontrol ederken, Sünni Müslümanlar başbakanlık görevini, Şii Müslümanlar parlamento başkanlığını üstlendi, daha küçük Hristiyan ve Dürzi topluluklarına kırılgan bir dengeyi korumak için koltuklar tahsis edildi. Mezhepsel gerilimleri yönetmeyi amaçlarken, bazı toplulukların sahip olduğu sınıf egemenliğini güçlendirirken, diğerlerinde işçi sınıfı ve köylü nüfusunu marjinalleştirdi.

[20] Şii işçi sınıfı ve anti-emperyalist akımlara dayanan Lübnan direniş politikasının merkezi figürlerinden ve Hizbullah’ın uzun süredir genel sekreteri olan Hasan Nasrallah, Eylül 2024’te İsrail hava saldırısında öldürüldü. Ölümü yüz binlerce kişi tarafından yasla karşılandı.

[21] Corç ile önceden yaptığımız gayri resmi görüşmelerde kendisi daha çok Mısır’a odaklanmıştı. Bu durum, hem halk içinde güçlü olan anti-Siyonist duygunun hem de ordunun bazı kesimlerinde Filistin davasına verilen önemli desteğin ve (nüfusu yaklaşık 120 milyon olan) ülkenin demografik ağırlığının bir sonucuydu. Bu da Mısır’ı bölgesel siyasette ve anti-emperyalist stratejide merkezi bir aktör haline getiriyordu.

[22] Fransız ZAD’ları, eylemcilerin çevreyi yok etme tehdidinde bulunan devlet veya şirket projelerine direndiği, doğrudan eylem, topluluk örgütlenmesi ve deneysel özyönetimi birleştiren tartışmalı alanlardır. Önemli örnekler arasında Nantes yakınlarında planlanan bir havaalanına karşı çıkan Notre-Dame-des-Landes ZAD’ı ve bir baraj projesine direnen Sivens ZAD’ı yer almaktadır.

0 Yorum: