Sosyal
medyada kimi sözde Marksistlerin ve komünistlerin analizleri, yalnızca işçi
sınıfının koşullarını ülke düzeyinde iyileştirmeye ve reforme etmeye
odaklanarak, iç maddi koşulları yurtdışındaki sömürü ve tahakkümle, yerleşimci
sömürgeciliği ve ırkçı kapitalizm ekseni etrafında dönen iç iktidar
ilişkileriyle ilişkilendirmeden, enternasyonalizme ne kadar çabuk ihanet
ettiklerini ortaya koyuyor.
Metodolojik
milliyetçilik, insanların ulus-devleti merkeze koyan dar referans noktaları
üzerine kurulu teorik çerçevelerin ötesinde düşünmelerini engelliyor.
Nihayetinde bu durum, ABD siyasetinde liberal, hatta faşist bir eğilimin tezahürü.
Bu
düzlemde başkalarının acıları kolayca göz ardı ediliyor, Gazze’de olup bitenler, tüm dikkatleri
“Amerikalıların” yaşadığı sorunlardan başka yöne çeken bir mesele olarak
görülüyor.
Bu,
aşağıdan siyaset yapmanın, topluluk örgütlenmesinin ve koalisyon kurmanın
önemsiz olduğu anlamına gelmez. Burada eleştirdiğim şey, siyasetin seçimlere
dayalı bir sisteme indirgenmesi, reformun, birbirine bağlı sömürü ve tahakküm
sistemlerinin yıkılması değil, nihai hedef haline getirilmesidir.
Toplumsal
varoluşun tüm alanlarını etkisi altına almış olan liberalizm, faşizmin ve
sömürgeciliğin altyapısını oluşturmaktadır. Mülkiyetçi bireycilik, beyazlık,
fetih, sömürgecilik, emperyalizm, faşizm ve ırkçılık (bunlar arasındaki yapısal
bağları inkâr edenlere inat) derinden iç içe geçmiş haldedir. Bu nedenle,
kendilerince radikal pozu kesenler de dâhil olmak üzere, her türden liberalin
Gazze’deki soykırımı küçümsemesi şaşırtıcı değildir.
Liberalizmin,
kapitalist sistemi “reforma tabi tutmak istiyorsak, onun sınırları içinde
hareket etmemiz gerek” dediğini söyleyen Samir Amin, “Yurttaşı temel alan
siyasetin yeniden inşasının, ‘liberal virüs’ün direnen, tepki koyan ve mücadele
eden hareketler eliyle ortadan kaldırılmasını gerekli kıldığını” söylüyor.
Liberalizmin
ürettiği mit bize, dünyada çoğunluğu meydana getirenlere farklı politik
seçenekler olduğuna inandırmaya çalışıyor. Oysa bu seçeneklerin birbirinden
farkı yok.
George
Jackson’ın liberalizmin kontrgerilla faaliyetine yönelik eleştirisi, bugün her
zamankinden daha geçerli. “Ne zaman bir seçim yapılır, bu seçim, iktidar
sahiplerinin güvenilirliğini yok etmek yerine pekiştirir.”
Sömürgecilikten
ve ırkçı kapitalizmden istifade eden, belirli bir etnisiteye mensup muktedir
sınıfın bir gün (seçimler yoluyla) “ilerici” bir müdahale üzerinden değişeceğine
dair umut, liberalizmin en büyük mitlerinden biridir.
Tam
da bu sebeple Sara Ahmed, kurumların zararı çok iyi fark edebileceklerini ancak
bunu yalnızca sembolik bir jest olarak yapacaklarını, somutta bir şeyleri şeyi
dönüştürmeye hiçbir zaman yanaşmayacaklarını söylüyor.
Bu
“edimsizlik” hali, yapısal bir değişiklik yapmadan liberalizmin “onaylama ve
unutma” yöntemini güçlendiriyor, böylece genel manada halk, değişimin gerçekten
yolda olduğuna ikna ediliyor. Halkı merkeze koyan kontrgerilla faaliyeti bu
şekilde yürütülüyor.
Tarihsel
açıdan ABD’de liberal virüs, yerleşimci-sömürgecilerin yaşadığı sınır
bölgesinin ve yerleşimcilerin kısıtlamalardan muaf olduğu, mülk sahipliğini
esas alan bireyci mantığın ve bu mantığın pratiklerinin bir sonucudur.
Örneğin,
şiddet kullanılarak yerlerinden edilen ve sistematik olarak öldürülen, örneğin
bizonların öldürülmesiyle geçim kaynakları yok edilen yerli halklar için
kısıtlamalardan özgürleşmenin ne anlama geldiğini ancak hayal edebiliriz.
Katliamlar,
liberalizmin temel ilkesidir. Sınır bölgesi, sömürgeciliğin yoğunlaştığı
alanlardır. Demek ki liberalizm, yerleşimcilerin politik kültürüdür. Bu anlamda
liberalizm, dünya ölçeğinde, sömürgecilik pratiklerini ve mülksüzleştirme
çabalarını haklı çıkarmaya devam eden, mağdur olanları da baştan çıkaran, onların
devrimci bir bilinç edinmelerine mani olan bir kültürdür.
Liberaller
için hiçbir şeyin ve kişinin önemi yoktur. Onlar, az da olsa fayda sağladıkları
sürece, soykırıma, kitlesel sınır dışı etme pratiklerine ve hapsetme çabalarına
(etnik temizlik) ses çıkarmazlar.
Insurgent Thoughts
23 Kasım 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder