Belki
de Tek Boyutlu İnsan, Marcuse’nin felsefesinin pratikteki uygulamasına
dair en etkileyici ve önemli görüşler sunan eseridir. Ayrıca, birçok Marcuse
yanlısı aydının sloganlarını aldığı birincil kaynak muhtemelen bu kitaptır. Çalışma
kendinden önce kaleme alınmış olan iki kitabı temel almaktadır. 1964’te yayımlanmış
olmasıyla Marcuse’nin kariyerinin nispeten geç bir dönemine aittir. İlk dönem
eseri Akıl ve Devrim’e ek olarak, Eros ve Uygarlık (1955) ile Sovyet
Marksizmi (1958) ondan önce yayımlanmıştır.
Ancak,
bu iki kitaba geri dönmeden ve daha sonraki eserlerine doğru yolculuğa devam
etmeden önce, uygulamalı felsefesine yönelik düşünsel-teorik yolculuğumuzun
başlangıç noktası olarak Tek
Boyutlu İnsan’ı ele alacağım. Kitap,
sanayileşmiş ülkelerdeki mevcut toplumsal düzenin kapsamlı bir
eleştirisidir. Bu eleştiri, hem sosyalist hem de kapitalist sistemler için eşit
derecede geçerlidir. Her iki sistemde
de, Marcuse’nin de dediği gibi, bilhassa Sovyetler Birliği’nde ve genel olarak gelişmiş ülkelerde, özelde ABD’de modern teknolojiye
dayalı toplumsal örgütlenme, yalnızca üretim güçleri değil, aynı zamanda
insanların düşünceleri, duyguları, değerleri ve cinsel içgüdüleri üzerinde de
kapsamlı ve baskıcı bir kontrol tesis etmiştir. Bu kontrol mekanizması, bir
avuç mülk sahibinin veya sistemin tamamını kontrol edenlerin çıkarlarına hizmet
etmektedir. Marcuse, bu kitapta veya Sovyet Marksizmi adlı kitabında,
sosyalist ve kapitalist sistemler arasındaki temel farkı bir iki pasaja kabul
etse de, hatta bunların karıştırılmaması konusunda uyarıda bulunsa da,
gerçekte, teorik analizi ve ulaştığı nihai sonuçlar, bazen çekingen bir üslupla
da olsa kapitalizmi tercih etmese bile, iki sistemi neredeyse tümüyle
eşitlemektedir. Nitekim, birçok Batılı sosyolog tarafından kullanılan “endüstriyel
açıdan gelişmiş ülkeler” terimini kullanması bile, sosyalist ve kapitalist
sistemler arasındaki temel politik, toplumsal ve düşünsel farklılıkları
gizlemeye yönelik bir girişimdir. Bu, aynı amaca ulaşmak için sıklıkla
kullanılan başka bir terimle eş anlamlıdır: “büyük güçler” veya “iki büyük güç”.
İkisi arasında ayrım gözetilmez. Önemli nokta şu ki, Marcuse, “endüstriyel açıdan
gelişmiş ülkeler” terimini, her iki sistemi bilimsel ve teknolojik gelişme,
bürokratik kontrol, baskı ve insan özgürlüğü pahasına salt üretken bir ruhun egemen
kılınışı açısından eşitlemek için kullanmaktadır. Marcuse, iki sistem
arasındaki farkı resmen kabul etse de takipçileri ve öğrencileri konuyu
mantıksal sonucuna ulaştırıyorlar. Misal, 1968 gençlik hareketinin
liderlerinden Daniel Cohn-Bendit’in şu ifadesinde bunu görüyoruz: “Sovyetler
Birliği’nde sosyalizm yoktur, çünkü üretim ve dağıtım ilişkileri sosyalist
üretim ilişkileri değildir, Sovyet devleti bir sınıf devletidir!”
Marcuse’nin
yazıları, bilhassa Sovyet Marksizmi adlı kitabı önemli sonuçlara yol
açmaktadır.
Burada
sadece Marcuse’nin ABD’deki gelişmiş sanayi toplumuna ilişkin analizini takdim
edip tartışacağız.
Marcuse’nin
bakış açısını anlamak için biraz daha geriye gitmeliyiz.
Kapitalist
sistemin ortaya çıkışının temel özelliği rasyonelliktir, yani ekonomik ve toplumsal
yaşamı organize etmede aklın kullanılmasıdır. Ancak kapitalizmin ilk
aşamalarında bu rasyonellik, özgürlükle bağlantılıydı. Kapitalizm, bireyin
rekabetin gereklilikleriyle birlikte özgürleştiği, feodal sisteme karşı burjuva
bir devrimdir. Kapitalist sistemin başlangıcında rasyonellik hâkimdir ve
özgürlük mevcuttur. “Laissez-faire” özgürlüğü, bireysel serbestiyet, yeni
kapitalist toplumsal örgütlenmenin ilk aşamalarında temel bir yasadır. Ancak,
kapitalist sistem, bu liberal aşamadan ikinci aşamasına, yani küçülmekte olan
tekel aşamasına geçerken, rasyonellik ve özgürlük arasındaki bu ikilik, elbette
özgürlük pahasına, giderek ortadan kalkar. Birey, yeni aşamada kapitalist
toplumun genel çıkarlarına giderek daha fazla entegre olur. Rasyonellik, yeni
ve kapsamlı kontrol biçimleri alır. Devlet tekelci kapitalizmi, devletin ve
piyasanın tekelci bir azınlık tarafından kontrolü, bu rasyonelliğin genel
olarak ekonomik ve toplumsal örgütlenmedeki egemenliğinin ifadeleridir. Nazilerin ve
Faşist devletlerin yükselişi, belki de bu yeni olgunun en uç tezahürüdür. Bu
kapsamlı rasyonellikle, üretim, pazarlama veya saf bireysel özgürlük alanında
özgürlük giderek azalır. Bu, kapitalist sistemdeki kaçınılmaz krizleri kontrol
etme gerekliliğiyle ve rekabette kârı maksimize etme doğal dürtüsüyle tutarlı,
mantıklı bir eğilimdir. Ancak, ekonomik kontroldeki bu rasyonellik arttıkça,
insanın toplumsal hali akıl dışılığa teslim olur. Yani, mülkiyetin bireysel
doğası ile üretimin toplumsal doğası, üretim güçleri ile üretim ilişkileri
arasındaki çelişki, yoğunlaşır.
Marx,
Engels ve Lenin, bunun artan sömürü ve yoksulluğa, sosyalist devrimin patlak
vermesiyle sonuçlanacak bir çelişkiye yol açacağını öngörmüşlerdi. Ancak,
egemen rasyonelliğin kontrolünü daha verimli bir şekilde sürdürmesini
sağlayacak, mevcut sömürücü toplumsal durumun akıl dışı doğasını daha iyi
gizlemesine katkıda bulunacak yeni bilim ve teknoloji devrimi sayesinde bu
kehanet gerçekleşmedi.
Bilim
ve teknoloji devrimiyle mümkün kılınan üretken bolluk, üretim güçleri ile
üretim ilişkileri arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırır, hoşnutsuzluğu ve
muhalefeti yok eder, devrime giden yolu kapatır.
Marksizmin
öngördüğü, mülk sahibi kapitalist sınıf ile ücretli işçi sınıfı arasındaki
temel çelişki çözülmüştür. İşçi sınıfı, devrimci bir güç olma özelliğini yitirmiş,
üretim ve tüketim sistemine entegrasyonu ve özümsenmesi sonucunda karşı-devrimci
bir güç haline gelmiştir. Üretkenlik, kontrolü destekler. Bu nedenle, bilim ve
teknoloji, ürettikleri bolluk ve insanların ihtiyaçlarını karşılamaları
sayesinde, rejime istikrar sağlayan siyasi araçlar haline gelmiştir. Ancak
rejimin karşıladığı ihtiyaçlar, gazete, radyo ve televizyon gibi kitle iletişim
araçlarını kullanarak, rejimin kendisi tarafından üretilen, yapay
ihtiyaçlardır. Bu araçlar sayesinde, insanlar için ikinci bir doğa yaratmayı,
rejimini istikrarlı ve köklü hale getirmeyi ve insanları muhafazakârlaştırmayı
başarmıştır. (Bu ihtiyaçlar, devrimin pekişmesini temsil eder.)
Antagonizm,
içgüdüsel yapının derinliklerinde yatmaktadır. Bu nedenle, çıplak fiziksel
baskı artık gerekli değildir; yerini başka bir tür baskı, insan zihnine ve
duygularına nüfuz eden, bilinci, davranışı ve içgüdüleri etkileyen başka bir
tür kontrol almıştır.
İnsanlar,
kapsamlı, baskıcı bir zorunluluk içinde sahte bir özgürlük uygulamaya başlamış,
özgürlüklerinin eksikliğinin, hatta bilinçlerinin bile farkındalığını
kaybetmişlerdir. Ya da Lefebvre’in dediği gibi, “yabancılaşma, yabancılaşmanın
farkındalığının bulanıklaştığı bir noktaya ulaşır.” Böylece bilim ve teknoloji,
insanlığı özgürleştirmenin araçları olmak yerine, özgürleşmenin önündeki
engeller haline gelir, insanları araçlara, nesnelere dönüştürür. Devletin ve
üretim aygıtının başındaki babalarımız, özgürlüğümüz, bilincimiz, insanlığımız
karşılığında bize ekmek ve oyuncaklar sunarlar. Verimlilik ve üretkenlik adına
baskı uygulanır, peki ama bu verimlilik ve üretkenlik kimin yararınadır?
Maksimum kâr peşinde koşan bir avuç sahibin yararınadır. Fakat bu sömürü,
baskıcı demokrasinin, “üretken bolluğun”, tüketim toplumunun ve sahte
ihtiyaçların tatmininin ardında dikkatlice ve ustalıkla gizlenmiştir. Tüm
sistemin yıkıcı, saldırgan ve müsrif doğası da gizlenmiştir. Askeri
operasyonlar, artık hiçbir muhalefetle karşılaşmadan gerçekleştirilmektedir,
hatta kurbanlarının onayını bile almaktadır. Benlik, cansız bir özne haline gelmiştir.
Kitleler, geçici isyanlara rağmen, özgürlüğe değil, rahatlığa, kaderlerinin
trajik farkındalığına değil, eğlenceye yönelmiştir. Yaşamak istemektedirler.
Her şeye kolayca erişebilmektedirler.
Sadece
iş, yemek ve barınma değil, boş zamanın nasıl geçirildiği, seksin nasıl
yaşandığı, hatta kendimizi nasıl ifade ettiğimiz ve düşündüğümüz bile önceden
ayarlanmıştır. Her şey neredeyse algılanamaz bir şekilde kolayca erişilebilir
hale gelmiştir. Gazete, radyo ve televizyondaki reklâmlar, her şeyin
özelliklerini tanımlıyor ve yapım şirketleri çeşitli yollarla ürettikleri
ihtiyaçlara erişimi kolaylaştırıyor.
Cinsel
aktivite, kısıtlamalarından kurtuluyor, aşkınlığını kaybediyor, sadece ticari
bir değer, bir meta ve kısmi, yerel bir uygulama haline geliyor. Gerçekten de, “cinsel
yaşamın özgürleşmesi, baskı ve saldırganlığın gücü için içgüdüsel bir temel
oluşturuyor.” Dil, yarı büyülü bir ritüel, işlevlerini doğrudan ifade eden
hipnotik klişeler kümesi, anlamlarını geliştirme kapasitesini kaybeden pratik,
nesne tabanlı ve jestlerle tanımlı bir dil haline geliyor. Sanat, iktidar
dünyasına entegre oluyor, sahte ihtiyaçları karşılamak için pazarda bir meta
haline geliyor. Bilimin kendisi teknolojiye teslim oluyor, teorik akıl, pratik
akla tabi kılınıyor. Böylece insanlar, o iktidar sisteminin baskıcı doğasının
farkında olmadan, o iktidar sistemine entegre olup özümseniyorlar.
Eğer
işçi ve işveren, aynı televizyon programını izliyorsa, sekreter, işvereninin
kızı kadar şık giyiniyorsa, siyahi adam Cadillac sahibi ise ve hepsi aynı
gazeteyi okuyorsa, bu tekdüzelik, sınıfların ortadan kalkmasını değil, tam
tersini ifade eder.
Egemen
sınıflar, kendi egemenliklerinin devamlılığını sağlayan ihtiyaçların ve
tatminlerin belirlenmesine ne ölçüde katkıda bulunuyorlar?
Bireyler,
gerçek ihtiyaçlarının belirlendiği sürece dâhil değiller, bilâkis, ihtiyaçlar,
üretim projesinin taleplerine, medya ve reklâm yoluyla maruz kaldıkları
zihinsel şartlandırmaya göre onlara dayatılıyor. Bolluk toplumunda mutluluğa erişilmiştir,
ancak bu, kırılgan bir mutluluktur, korku, sefalet ve tiksintinin üzerine
yapıştırılmış ince bir tabakadan ibarettir. Bu kırılgan ve sahte mutlulukla
insan, özgürlüğünü ve reddetmesi gereken şeyin farkındalığını kaybeder.
Toplumsal uyum ve istikrar, toplumdaki temel çelişkilerin çözülmesiyle değil,
bu çelişkileri taşıyan bireylerin standartlaştırılması, düzleştirilmesi ve
zihinsel şartlandırılması yoluyla emilmesi ve sınırlandırılmasıyla sağlanır.
Böylece, insanın eleştiri, protesto, muhalefet ve isyan yeteneğine sahip içsel
yaratıcı boyutu küçülür. Bu toplumda insan, teknolojik sistemin rasyonelliği
ile toplumsal durumun irrasyonelliği arasındaki çelişkinin farkında olmayan tek
boyutlu bir varlık haline gelir. O, egemen akılcılık ile özgürlük eksikliği,
olan ile olması gereken arasındaki çelişkinin farkındalığını kaybeder. Düz,
boyun eğen, çaresiz bir varlık haline gelir, boyun eğmesi ve çaresizliğiyle
yetinir. Bu şeylerin farkında olmayanlar, geçmişte toplumsal değişimin mayası
olan, ancak şimdi toplumsal istikrarın mayası haline gelen “halk” olurlar. İşçi
sınıfı, bürokratik sendikal örgütlenmesi dâhilinde, aynı toplumsal istikrara,
kapitalist sistemin büyük projesine katılmaya başladı. Sendika, artık örneğin
roket işçilerini, çalıştıkları projenin düşmanları olduğuna ikna edemez.
Sendikalar,
büyük füzelerin üretimi ve daha büyük silah siparişleri için sözleşmeler elde
etme amacıyla büyük plana dâhil oluyorlar. Bu nedenle, sendika liderliğinin
özüne ihanet ettiğini söylemek bir hatadır. Hayır, bu, tabanının gerçek
duygularını yansıtıyor.
Devrimci
bilinçten yoksun olsala bile, bu rejime devrimci manada bir tek toplumun kıyısında,
teknolojik ve bürokratik süreçlerin dışında yaşayanlar karşı koyabilir. Bunlar
dışlanmışlar, hiçbir şeye bağlı olmayanlar, siyahi ve melez insanlar, getto ve
gecekondu sakinleridir. Bu grupların muhalefeti rejime dışarıdan saldırabilir.
Bu nedenle rejim, onları entegre edip absorbe edemez. Oyunun kurallarını ihlal
eden ilkel bir güçtür.
Marcuse, kapitalist ülkelerdeki, özelde ABD’deki gelişmiş sanayi toplumunu bu şekilde tasvir
etmektedir. Bu tasvir, büyük ölçüde doğru olsa da, metodolojisinde,
bileşenlerinde veya sonuçlarında çeşitli temel kusurlardan muzdariptir.
Jean-Pierre Cottin’in de belirttiği gibi, titiz bilimsel analizlerin
sonuçlarından ziyade, izlenimler sunarak, kapsamlı genellemelere ve mutlak
soyutlamalara dayanmaktadır. Hatta mutlak yargılara aşırı derecede bel
bağlaması sebebiyle yanlış bile olabilir. Bu da toplumun kalıcı istikrarını
neredeyse doğrulayan bir karamsarlığa yol açmaktadır. Marcuse’ye göre
kapitalizm, modern bilimsel ve teknolojik devrimin gölgesindedir, orada insan radikal
değişim yaratma konusunda yetersizdir.
Marcuse
ve John Kenneth Galbright gibi birçok Amerikalı iktisatçının ve sosyologun
iddia ettiği gibi, çağdaş Amerikan toplumu gerçekten bir bolluk toplumu mu?
Amerikan kapitalist sisteminde yoksulluk yasası, ortadan kalktı mı? Bu toplumda
istikrar ve uyum sağlandı mı, içindeki tüm çelişki ve çatışma unsurları kontrol
altına alındı mı?
Gerçekliğin
somut bir incelemesi bunu çürütüyor. Üretim kaynaklı bolluk düzeyi gerçekten yükseldi,
genel yaşam standardı arttı, Amerikan toplumunda genel ulusal gelir düzeyi
yükseldi. Şüphesiz ki, tüm bunların kaynaklarından biri de Amerika’nın
sömürgelerini ve yarı sömürgelerini sürekli olarak sömürmesidir. Asya ve Afrika’daki
birçok ülkenin özgürleşmesine ve siyasi bağımsızlıklarını kazanmasına rağmen,
özellikle Çin, Kuzey Kore, Kuzey Vietnam ve Küba gibi sosyalizm yolunu seçen ve
başaran birkaç ülke hariç, ekonomik olarak Amerikan tekelinin kontrolü altında
kalmaya devam ediyorlar. Asya ve Afrika’nın geri kalanında ise, özellikle
eşitsiz ticaret ve bu ülkelerdeki ham madde fiyatları ile kapitalist
ülkelerdeki mamul malların fiyatları arasındaki büyük farklar nedeniyle, sömürü
devam etmektedir.
Ancak
bu, gerçekte, genel olarak kapitalist ülkelerde, bilhassa Amerika’da bol
üretimin ve artan zenginliğin birincil kaynağı değildir. Birincil kaynak, bu
sanayileşmiş kapitalist toplumlardaki sömürünün yeni doğasıdır; bu da yeni bir
faktörün, yani bilim ve teknolojideki modern devrimin bir sonucudur. Bu devrim
sayesinde, üretim oranı artmıştır, ancak üretim için gereken emek süresinin
azalması, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana üretim oranında yaklaşık yüzde 40’lık
bir artışa yol açarken, emek süresi yüzde 10’dan fazla azalmadı. Bu fark,
sömürü oranında bir artış ve yoksullukta bir yükseliş anlamına geliyor. Bu
verimlilik artışına rağmen, fiyatlar düşmedi, bilâkis, özellikle tüketim
mallarının fiyatları 1948’deki seviyelerinden yüzde 25 daha yüksek bir seviyeye
ulaştı ve yükselmeye devam ediyor. Bu, Amerikan kapitalistinin şu anda 15 yıl
öncesine göre yüzde 20 ila 30 daha fazla üretim fazlasına sahip olduğu anlamına
geliyor. Şüphesiz ki, verimlilikteki bu hızlı artış, Amerikan kapitalizmine
zengin kaynaklar sağlıyor ve esasen işçi sınıfını rüşvetle kandırıyor. Ancak bu
rüşvet nominaldir ve özellikle genel ekonomik durumun işsizlikte artışa yol
açtığı göz önüne alındığında, artan yaşam maliyetine karşılık gelmiyor.
Aslında, mutlak yoksullaşmanın artışından bu kadar açıkça bahsetmek ve bunu,
Marcuse ve diğer Batılı iktisatçılar ve sosyologların yaptığı gibi, Marksizmin
kapitalist sistem altında yoksulluğun artacağını öngörmesinin yanlışlığının
kanıtı olarak almak bir hatadır. Marcuse şöyle diyor:
“Gelişmiş sanayi
ülkelerinde işçi sınıfının yükselen standardı, kapitalizmin yakın zamanda
yaşanacak son krizi ve proletaryanın yoksullaşması hakkındaki Marksist anlayışı
şiddetle çürütüyor gibi görünüyor.”
Bu
görüş, 1891’de Alman Sosyal Demokrat Partisi programının analizinde zaten
eleştirilmiş ve çürütülmüştü. Programın ilkelerinden biri, “proletaryanın
yoksulluğu sürekli olarak artacaktır” şeklindeydi; Engels, bu görüşün mutlak
biçimde hatalı olduğunu, çünkü işçilerin örgütlenmesinin ve artan
direnişlerinin yoksulluğun artışına bir engel teşkil edeceği fikrini sunduğunu
savundu. Marx da bu noktayı ele aldı.
Ücretler,
işçi sınıfının göreceli yoksulluğunun üzerine çıktığında, bu durum, onların
toplam ulusal gelirdeki paylarının doğal olarak azaldığını ortaya koyar. Bu
durum en sık, göreceli ücretler düşerken reel ücretlerin nominal ücretlerle ve
emeğin artan parasal değeriyle birlikte yükselmesiyle ortaya çıkar.
Dahası,
Marx, kapitalist sistemde yoksulluğun artması yasasından bahsederken, "bu
yasa, diğer tüm yasalar gibi, çok sayıda koşulun sonucu olarak etkinliğini
değiştirir” der.
Eğer
Ingache, işçilerin örgütlenmesine ve artan direnişlerine odaklanarak bu
koşullara işaret ettiyse, bilim ve teknolojideki modern devrim, bu yasayı
ortadan kaldırmadan etkinliğini değiştiren bir başka yeni faktördür.
Bu
nedenle, özellikle Amerikan işçi sınıfının daha zengin hale geldiğini inkar
etmiyoruz; hatta birçok kesimi, gelişmekte olan ülkelerdeki işçi sınıfıyla
karşılaştırıldığında, nispeten bir aristokrasiyi bile teşkil ediyor olabilir.
Şüphesiz ki bu, Amerikan işçi sınıfının siyasi duruşuna da yansıyor. Amerika’da
reformist bir işçi partisi bile yok ve Komünist Parti orada kitlesel olmayan
bir parti. Milyonlarca işçi, milyonlarca insanın çektiği korkunç işsizliğe
rağmen, hâlâ burjuva partilerine oy veriyor. Lenin, en eski Batı ülkelerinin
bazılarında kapitalizmin zaferini nasıl sömürdüğüne sık sık dikkat çekmiştir.
Bu ülkede devrimci hareket zayıf düşürülüyor, bir süreliğine sınıfsal barışa
benzer bir durumu yaratıyor, ezen sınıf, ezilen sınıflara tavizler veriyor.
Bilim
ve teknolojideki devrim, verimlilik ve reel ücretlerdeki artış yanında, kitle
iletişim araçları ve onun muazzam ideolojik etkisiyle birlikte, bu durumu
şekillendiren objektif bir faktördür.
Ancak,
tüm bunlara rağmen, somut kanıtlar, bu yeni faktörler ve koşullar nedeniyle
kapsamı biraz değişmiş olsa bile, ABD’de yoksulluğun arttığını ortaya
koymaktadır. Başkan Kennedy, 30 milyondan fazla Amerikalının yoksulluk içinde
yaşadığını kabul etmiştir. Michael Harrington, The Other America: Poverty in
the United States [“Öteki Amerika: ABD’de Yoksulluk” -1962] adlı kitabında,
kırsaldaki ailelerin yüzde 50’sinin yoksulluk içinde yaşadığını, yetersiz
beslenmeden muzdarip olduğunu ortaya koymaktadır. İktisatçı Leon Keysering,
1964 yılında, mevcut ulusal gelir dağıtım sisteminin fırsat eksikliğinin veya
yoksul insan sayısının önemli ölçüde azaltılmasını mümkün kılmadığına
inandığını dile getirmiştir. Amerika’nın ulusal gelirinin yüzde 90’ı silahlanma
projeleri ve tekelcilerin zengin kesimleri tarafından tüketilmektedir.
Bu
durum, işsizliğin önemli ölçüde arttığı bir dönemde gerçekleşmektedir. 1970
yılında istihdam edilen işçi sayısı 4.087.000’e yükseldi. Ardından, 1971
yılının ilk çeyreğinde 5.200.000’e çıktı. Aynı yılın son çeyreğinde ise
5.400.000’e ulaştı. Bu, şüphesiz Amerikan ekonomisini etkileyen genel krizin
bir yansımasıydı. Ekonominin durumu, 1969’da 7 milyar dolarlık bir açık verecek
kadar kötüleşmişti. Belki de en son dolar krizi, bunun en büyük kanıtıdır. Bu,
1968’den beri ABD dolarını vuran üçüncü krizdir, ancak önceki ikisinden çok
daha derindir. Bu, doların ve en genel manada Amerikan ekonomisinin yüzleşeceği
son kriz olmayacaktır. Gerçekte bu, sadece iç ekonomik bir kriz değil, aynı
zamanda Amerikan ekonomik yapısının ve küresel kapitalist ekonomiyle olan
ilişkisinin tam kalbine darbe indiren küresel bir ekonomik ve politik krizdir.
Bu
durum, Amerikan ekonomisi ile Avrupa ve Japon kapitalist ekonomileri arasındaki
keskin bir çelişkiyi yansıtmaktadır. Bu kriz, öncelikle Amerika’nın dünyanın
birçok yerindeki saldırgan askeri politikalarının yanı sıra tüm kapitalist
dünya üzerindeki ekonomik egemenlik politikasından kaynaklanmaktadır. Bu
politika, bir yandan küresel sosyalist ekonominin sürekli artan gücüyle, diğer
yandan da dünya halklarının Amerika’nın saldırgan ve sömürücü planlarına karşı
direnişiyle karşılanmaktadır. Bu kriz, yalnızca Amerika ile diğer kapitalist
ülkeler arasındaki çelişkileri derinleştirmekle ve Amerikan ekonomisinin
küresel konumunu zayıflatmakla kalmaz, aynı zamanda Amerikan halkının pahasına
iç ekonomik durumu da kötüleştirir. Burada detaylı bir çalışma yapmayacağız,
ancak Amerikan toplumunun, Marcuse ve diğer kapitalist iktisatçıların ve
sosyologların iddia ettikleri gibi, bir bolluk toplumu olmadığını belirtmek
yeterlidir. Aksine, ABD, artan verimlilik oranlarına rağmen, yoksulluk,
işsizlik ve krizler toplumudur. Yüksek verimlilik oranları, hatta aşırı yüksek
ücretleri, giderek artan sömürücü doğasıyla el ele gitmektedir. Bu toplumda
fiziksel emeğin sömürülmesi artık tek sömürü biçimi değil. Bilimsel ve
teknolojik devrimin sonucu olarak yeni bir sömürü biçimi daha eklendi: Zihin
emeğinin sömürülmesi. Zihinsel ve düşünsel kapasitelerin sömürüsü, muazzam
kârların yeni, neredeyse hiç fark edilmeyen bir kaynağıdır. Maddi ihtiyaçlar
nispeten karşılanırken, ahlaki enerjilerde giderek artan bir tükenme ve
yoksullaşma yaşanmaktadır. Çok sayıda aydın, yavaş yavaş düşün işçisine
dönüşmekte, yaşam standartları beden işçilerinin yaşam standardına
yaklaşmaktadır. Yeni maddi ve ahlaki ihtiyaçlar ortaya çıkmakta, sistem bu ihtiyaçları
karşılayamamaktadır.
Yönetici,
bu ihtiyaçları karşılama ve tatmin etme konusunda yetersizdir. Liderler bol
vaat vermektedir ama bu vaatleri yerine getirme konusunda alabildiğine acizdir!
Bu
nedenle, bolluk toplumu değil, maddi ve manevi yoksulluk toplumu, işsizlik ve
krizler toplumu, artan ve yoğunlaşan bir sömürü ve saldırganlık toplumu söz
konusudur. Peki bu toplum, Marcuse’nin iddia ettiği gibi, muhalefet güçlerini
içine çekmeyi başarıyor mu? Keskin sınıf mücadelesini gizlemeyi, kontrol altına
almayı ve özümsemeyi, bu mücadelenin öncüsü olan işçi sınıfını sömürücü ve
baskıcı sistemine entegre etmeyi başarıyor mu?
Somut
gerçekler bu iddiayı da çürütüyor. MacIntyre gibi biz, Marcuse’nin sunduğu
tablo doğru olsaydı, Marcuse’nin bu toplum hakkında yazdıklarını asla
yazamayacağını, kitaplarına asla okur bulamayacağını söyleyip Marcuse’ye cevap
vermiyoruz. Biz, ona Marcuse’nin kitabında öngörmediği, Amerika’da ve neredeyse
tüm kapitalist dünyada patlak vermelerinden sadece dört yıl önce yayımlanan
öğrenci ve gençlik hareketlerine işaret ederek cevap vermiyoruz.
Gerçek
şu ki, genel olarak kapitalist toplum, özelde Amerikan toplumu, yoğun toplumsal
çatışmalarla maluldür. Marcuse’nin tasvir ettiği gibi, bu toplum, istikrarlı,
bütünleşik bir varlık değildir. Marcuse’nin kitabının yayımlandığı 1964
yılından bu yana, genel olarak kapitalist dünyadaki, özellikle sanayileşmiş
kapitalist ülkelerdeki grev hareketine ilişkin şu istatistikleri vermek
yeterlidir.
Sadece
Amerika’da 1970 yılında 3,03 milyondan fazla işçinin katıldığı 5.600 grev
yaşandı.
Gerçekten
de, Marcuse’nin dediği gibi, bu grevler, özellikle Amerikan işçi sınıfının
gerçekleştirdiği grevler, tümüyle ekonomik grevlerdir, siyasi grevler değildir.
Bu doğru, ancak bu ekonomik grevler ne anlama geliyor? İstikrarı, entegrasyonu
ve asimilasyonu mu ispatlıyorlar? Memnuniyete ulaşan ve ihtiyaçları karşılayan
müreffeh bir toplumun delilleri mi? Bu durum, ekonomik niteliğine rağmen, henüz
bu sisteme karşı siyasi bir eyleme dönüşmemiş olsa bile, Amerikan kapitalist
sistemi altında yaşam standartlarındaki sürekli düşüşe karşı kitlesel toplumsal
mücadelenin bir tezahürü olan kolektif istikrarsızlığı ortaya koyuyor. Marcuse’nin
kendisi de, belirsiz ifadelerle ve geçiştiren bir yaklaşım dâhilinde de olsa,
Amerikan işçi sınıfı içinde çalışma koşullarına, asalak emeğe karşı bir
muhalefet olduğunu kabul ediyor.
Fabrikadaki
giderek kötüleşen sisteme karşı zorlu mücadele... vb. Ancak bu muhalefet, işçi
sınıfı mücadelesinin deneyimi her zaman acil çıkarlardan genel çıkarlara,
ekonomik hedeflerden siyasi hedeflere doğru büyüyen bir mücadele olmasına
rağmen, siyasi hareketin maddi faaliyetinden izole edilmiştir.
Amerikan
işçi sınıfının siyasi hareketten tamamen izole olduğunu söyleyemeyiz. Kitlesel
bir hareket olarak şüphesiz izoledir, ancak içinde hareket eden ve büyüyen,
nispeten küçük de olsa, kitle tabanı ve faaliyetlerden söz edilebilmektedir.
Bunlar, genel büyüme ve ekonomik ve toplumsal durumun kötüleşmesi ve politik
mücadelenin yoğunlaşmasıyla birlikte büyür. Dahası, Avrupa’nın gelişmiş sanayi
kapitalist ülkelerindeki işçi sınıfının durumu tamamen farklıdır. Özellikle
İtalya ve Fransa’da, Marcuse’nin iddia ettiğinin aksine, siyasi öncülerinin,
komünist partilerin gücü sayesinde kitlelerimizle birlikte siyasi mücadeleye
katılıyorlar. Buna, gelişmiş sanayi kapitalist toplumda, bilhassa Amerikan
toplumunda istikrarsızlığın sayısız diğer tezahürlerini de eklemek isterim.
Genel olarak öğrenci, gençlik ve aydın hareketlerini, siyahilerin
mücadelelerini, Amerikan Komünist Partisi’nin faaliyetlerini, barış hareketini
ve çeşitli diğer demokratik ve solcu hareketleri ve örgütleri hatırlamamız
yeterlidir. Vietnam Savaşı’na karşı yapılan muhteşem yürüyüşleri, hatta nüfusun
çeşitli kesimlerini kapsayan bu savaşa karşı yaygın muhalefet hareketini
hatırlamamız yeterlidir!
Ancak,
bu dışsal olayların yanı sıra, bilim ve teknolojideki modern devrime dayanan
sistem kendi iç yapısına sahiptir.
Bu,
devrimin, teknisyenlere, uzmanlara ve vasıflı işçilere olan bağımlılığının
sürekli artmasıyla birlikte, kaçınılmaz olarak fiziksel ve zihinsel sömürüye,
bilimsel ve teknolojik başarıların yok edilmesine, israfına ve bunların kötüye
kullanılmasına dayalı mevcut toplumsal sisteme karşı daha büyük bir muhalefete
yol açacağı gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu muhalefet, bilimsel planlama ve
karar alma süreçlerine demokratik katılım mücadelesi yönünde büyüyecek, böylece
egemen bürokratik azınlık, onların sömürücü çıkarları ve saldırgan planları ile
arasındaki çelişkileri derinleştirecektir.
Bu,
mevcut gerilimleri daha da artıracaktır. Dolayısıyla, bilimsel ve teknolojik
devrimin, Marcuse’nin iddia ettiği gibi, muhalefeti absorbe etmediğini veya
sınıf çatışmasını içermediğini, aksine, onu şiddetlendirdiğini ve
yoğunlaştırdığını görüyoruz. Devrimci toplumsal çelişkinin patlaması için
gerekli öznel ve nesnel gereksinimlerin olgunlaşmasını hızlandıran yeni
koşullar yaratmaktadır.
Ancak,
kendimizi yalnızca Amerikan kapitalist sistemi içindeki çelişkileri düşünmekle
sınırlamak, bu sistemin kendi içindeki çelişkilerin sınırlarını tanımlamak için
yeterli değildir. Daha önce de belirttiğim gibi, bu sistem, küresel sosyalist
sistem, küresel kapitalist sistem ve Üçüncü Dünya olarak adlandırılan
gelişmekte olan ülkeler olmak üzere üç bölüme ayrılmış yeni bir küresel düzenle
iç içe geçmiştir. Daha önce, küresel kapitalist sistemin kendi içindeki, onu
oluşturan ülkeler arasındaki artan çelişkilere dikkat çekmiştik. Amerika artık İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra bu sistemin başında yer aldığı konumu işgal etmiyor.
Amerika, artık eskiden olduğu gibi diğer kapitalist ülkeler üzerinde duran ve
son sözü söyleyen güç değil. Bugün, özellikle Fransa ve Batı Almanya olmak
üzere, Avrupalı kapitalist devletlerin Amerika’ya karşı isyanının tezahürlerini
ve Japonya ile Amerika arasındaki artan çelişkileri açıkça görüyoruz. Bu
çelişkiler, Amerika’nın kendi içinde giderek artan çelişkilerle ilgisiz
değildir; bilâkis, onları daha da ağırlaştırmaktadırlar. Daha önce, küresel
dolar krizinin durumu kötüleştirmedeki etkisine dikkat çekmiştik.
Amerika’nın
Kendi Toplumsal Hali
Sovyetler
Birliği’nin öncülüğünde küresel sosyalist sistemin yükselişi ve istikrarlı
ekonomik, politik, sosyal, bilimsel ve teknolojik büyümesi, gerçekte Amerikan
kapitalist sisteminin gidişatındaki ve kaderindeki en derin çelişkiyi
oluşturmaktadır.
Bu
sosyalist sistemin yükselişi ve sürekli büyümesi, küresel kapitalist sistemin
bütünlüğünü ve istikrarını zayıflatmada belirleyici bir faktördür. Bu küresel
sosyalist sistem sayesinde, artık tüm dünyayı kapsayan tek bir küresel
kapitalist pazar yok; bunun yerine, birden fazla küresel pazar var. Dünyanın
ekonomik haritası, kapitalist sistemin zararına olacak şekilde değişti.
Sovyetler Birliği ve genel olarak sosyalist ülkeler tarafından izlenen barışçıl
bir arada yaşama politikası, bu konudaki Sovyet-Çin anlaşmazlıklarına
bakılmaksızın, kapitalist sistemin birliğini parçalamada, sistemler arasındaki
çelişkileri yoğunlaştırmada ve Amerika’nın küresel pazardaki ezici hakimiyetini
kaybetmesinde derin bir etkiye sahip oldu; bu da şüphesiz, Amerika’nın kendi toplumsal
halinin kötüleşmesine katkıda bulundu.
Bunun
yanı sıra, bağımsızlıklarını kazanmış, gelişmekte olan ülkeler ve
bağımsızlıkları için mücadele eden sömürgeleştirilmiş ve yarı
sömürgeleştirilmiş ülkeler de bulunmaktadır. Genel olarak sosyalist ülkelerin
ve özellikle Sovyetler Birliği’nin sağladığı siyasi ve askeri yardım ve destek
sayesinde, küresel emperyalist bağımsızlığın, özellikle de Amerikan
bağımsızlığının kapsamı daralmaktadır.
Gerçekten
de, politik bağımsızlıklarını kazanmış ancak açık veya gizli ekonomik sömürüden
hâlâ muzdarip olan bu ülkelerin çoğu, politik bağımsızlıklarını ekonomik
bağımsızlığa bağlamanın gerekliliğini nesnel deneyimleriyle bilince
çıkartmaktadır. Bu da hızlandırılmış kalkınma ve sosyalizm yolunu seçmeden ulaşılamayacak
bir hedeftir.
Dünya
genelinde ulusal kurtuluş hareketleri, toplumsal dönüşümlerle iç içe geçmiş
olup, genel olarak emperyalizmle, özellikle de Amerikan emperyalizmiyle
doğrudan karşı karşıya gelmektedir.
Bu
olgu, Amerika’nın kendi toplumsal haline de yansımakta, çelişkilerini ve
çatışmalarını daha da şiddetlendirmektedir. Küresel çatışma, Amerikan
sisteminin kapılarını sadece çalmakla kalmıyor, onları kırıp geçmek suretiyle,
bu iç çelişkileri ve çatışmaları yoğunlaştırıyor. Vietnam Savaşı, artık sadece
Amerika’nın Uzak Doğu’nun uzak köşelerinde yürüttüğü bir savaş olmaktan çıkıp,
Amerika’nın kendi içinde neredeyse bir iç savaşa, Amerikan sisteminin yapısı
içinde politik, ekonomik ve toplumsal bir krize dönüşmüştür.
Ben,
Marcuse’nin sunduğu Amerikan kapitalist sistemine dair son derece kasvetli ve
karamsar görüşün aksine, pembe, iyimser bir tablo sunmak niyetinde değilim. Bu
sistem, kapsamlı krizine rağmen, varlığını, saldırganlığını ve sömürüsünü
sürdürmek için halen daha birçok araca sahip. Ben daha çok Marcuse’nin sunduğu
tablonun tehlikesini vurgulamak niyetindeyim. Ya da en azından istikrarı,
kapsamlılığı, katılığı ve mutlakiyetçiliğinden daha zayıf olduğunu, çünkü
bunlar çatışma, çelişki ve değişim olasılığını neredeyse tamamen gizlediğini
belirtmek istiyorum.
Marcuse’nin
çağdaş Amerikan toplumu hakkında sunduğu tablo, değerlendirmeleri farklı olsa
da, aynı sonuca varıyor: istikrar, kapsamlılık, katılık, mutlakiyetçilik ve
devrimci değişimin nesnel faktörlerini görememe. Oysa bizzat Marcuse, Tek
Boyutlu İnsan adlı kitabında devrimci değişimin faktörlerini ya da en
azından devrimci değişimin öncüllerini, bu marjinal ve asalak gruplarla
özdeşleştirmemiş miydi? Gerçek şu ki Marcuse, kendini bu gruplarla sınırlayarak
ve Amerikan kapitalist sisteminin iç ve dış durumundaki çelişki ve çatışma
güçlerini görmeyerek, devrimci değişimin gerçek yolunu gizlemiş, hatta onu
çarpıtmaya ve yok etmeye çalışmıştır.
Marcuse’nin
sistemin çirkinliğinin büyük ölçüde doğru bir resmini sunduğuna hiç şüphe yok.
Marcuse,
Amerikan kapitalist sisteminde, çağımız boyunca toplumumuzun içinde ve dışında işleyen
yasaların gerçek doğasını kavrayamadığından, devrim için harekete geçme
gücümüzü elimizden alıyor.
Sadece
bu da değil. Marcuse, Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist sistemi, zulüm, hatta
sömürü açısından, Amerika’daki kapitalist sistemle eşdeğer tuttu. Bu, sadece
mutlakçı bir yaklaşım mı, nesnel objektif bilimsel bakış açısı eksikliğinden
kaynaklanan analizdeki hassasiyetsizlik mi, yoksa kasıtlı bir kötülük eylemi
mi?
Bir
sonraki bölüm bu soruya cevap sunmaya çalışacak.
Mahmud Emin Âlim
[Kaynak: ماركيوز أو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 61-80.]



0 Yorum:
Yorum Gönder