02 Ağustos 2026

, ,

Tek Boyutlu Toplum

Belki de Tek Boyutlu İnsan, Marcuse’nin felsefesinin pratikteki uygulamasına dair en etkileyici ve önemli görüşler sunan eseridir. Ayrıca, birçok Marcuse yanlısı aydının sloganlarını aldığı birincil kaynak muhtemelen bu kitaptır. Çalışma kendinden önce kaleme alınmış olan iki kitabı temel almaktadır. 1964’te yayımlanmış olmasıyla Marcuse’nin kariyerinin nispeten geç bir dönemine aittir. İlk dönem eseri Akıl ve Devrim’e ek olarak, Eros ve Uygarlık (1955) ile Sovyet Marksizmi (1958) ondan önce yayımlanmıştır.

Ancak, bu iki kitaba geri dönmeden ve daha sonraki eserlerine doğru yolculuğa devam etmeden önce, uygulamalı felsefesine yönelik düşünsel-teorik yolculuğumuzun başlangıç noktası olarak Tek Boyutlu İnsanı ele alacağım. Kitap, sanayileşmiş ülkelerdeki mevcut toplumsal düzenin kapsamlı bir eleştirisidir. Bu eleştiri, hem sosyalist hem de kapitalist sistemler için eşit derecede geçerlidir. Her iki sistemde de, Marcuse’nin de dediği gibi, bilhassa Sovyetler Birliği’nde ve genel olarak gelişmiş ülkelerde, özelde ABD’de modern teknolojiye dayalı toplumsal örgütlenme, yalnızca üretim güçleri değil, aynı zamanda insanların düşünceleri, duyguları, değerleri ve cinsel içgüdüleri üzerinde de kapsamlı ve baskıcı bir kontrol tesis etmiştir. Bu kontrol mekanizması, bir avuç mülk sahibinin veya sistemin tamamını kontrol edenlerin çıkarlarına hizmet etmektedir. Marcuse, bu kitapta veya Sovyet Marksizmi adlı kitabında, sosyalist ve kapitalist sistemler arasındaki temel farkı bir iki pasaja kabul etse de, hatta bunların karıştırılmaması konusunda uyarıda bulunsa da, gerçekte, teorik analizi ve ulaştığı nihai sonuçlar, bazen çekingen bir üslupla da olsa kapitalizmi tercih etmese bile, iki sistemi neredeyse tümüyle eşitlemektedir. Nitekim, birçok Batılı sosyolog tarafından kullanılan “endüstriyel açıdan gelişmiş ülkeler” terimini kullanması bile, sosyalist ve kapitalist sistemler arasındaki temel politik, toplumsal ve düşünsel farklılıkları gizlemeye yönelik bir girişimdir. Bu, aynı amaca ulaşmak için sıklıkla kullanılan başka bir terimle eş anlamlıdır: “büyük güçler” veya “iki büyük güç”. İkisi arasında ayrım gözetilmez. Önemli nokta şu ki, Marcuse, “endüstriyel açıdan gelişmiş ülkeler” terimini, her iki sistemi bilimsel ve teknolojik gelişme, bürokratik kontrol, baskı ve insan özgürlüğü pahasına salt üretken bir ruhun egemen kılınışı açısından eşitlemek için kullanmaktadır. Marcuse, iki sistem arasındaki farkı resmen kabul etse de takipçileri ve öğrencileri konuyu mantıksal sonucuna ulaştırıyorlar. Misal, 1968 gençlik hareketinin liderlerinden Daniel Cohn-Bendit’in şu ifadesinde bunu görüyoruz: “Sovyetler Birliği’nde sosyalizm yoktur, çünkü üretim ve dağıtım ilişkileri sosyalist üretim ilişkileri değildir, Sovyet devleti bir sınıf devletidir!”

Marcuse’nin yazıları, bilhassa Sovyet Marksizmi adlı kitabı önemli sonuçlara yol açmaktadır.

Burada sadece Marcuse’nin ABD’deki gelişmiş sanayi toplumuna ilişkin analizini takdim edip tartışacağız.

Marcuse’nin bakış açısını anlamak için biraz daha geriye gitmeliyiz.

Kapitalist sistemin ortaya çıkışının temel özelliği rasyonelliktir, yani ekonomik ve toplumsal yaşamı organize etmede aklın kullanılmasıdır. Ancak kapitalizmin ilk aşamalarında bu rasyonellik, özgürlükle bağlantılıydı. Kapitalizm, bireyin rekabetin gereklilikleriyle birlikte özgürleştiği, feodal sisteme karşı burjuva bir devrimdir. Kapitalist sistemin başlangıcında rasyonellik hâkimdir ve özgürlük mevcuttur. “Laissez-faire” özgürlüğü, bireysel serbestiyet, yeni kapitalist toplumsal örgütlenmenin ilk aşamalarında temel bir yasadır. Ancak, kapitalist sistem, bu liberal aşamadan ikinci aşamasına, yani küçülmekte olan tekel aşamasına geçerken, rasyonellik ve özgürlük arasındaki bu ikilik, elbette özgürlük pahasına, giderek ortadan kalkar. Birey, yeni aşamada kapitalist toplumun genel çıkarlarına giderek daha fazla entegre olur. Rasyonellik, yeni ve kapsamlı kontrol biçimleri alır. Devlet tekelci kapitalizmi, devletin ve piyasanın tekelci bir azınlık tarafından kontrolü, bu rasyonelliğin genel olarak ekonomik ve toplumsal örgütlenmedeki egemenliğinin ifadeleridir. Nazilerin ve Faşist devletlerin yükselişi, belki de bu yeni olgunun en uç tezahürüdür. Bu kapsamlı rasyonellikle, üretim, pazarlama veya saf bireysel özgürlük alanında özgürlük giderek azalır. Bu, kapitalist sistemdeki kaçınılmaz krizleri kontrol etme gerekliliğiyle ve rekabette kârı maksimize etme doğal dürtüsüyle tutarlı, mantıklı bir eğilimdir. Ancak, ekonomik kontroldeki bu rasyonellik arttıkça, insanın toplumsal hali akıl dışılığa teslim olur. Yani, mülkiyetin bireysel doğası ile üretimin toplumsal doğası, üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki, yoğunlaşır.

Marx, Engels ve Lenin, bunun artan sömürü ve yoksulluğa, sosyalist devrimin patlak vermesiyle sonuçlanacak bir çelişkiye yol açacağını öngörmüşlerdi. Ancak, egemen rasyonelliğin kontrolünü daha verimli bir şekilde sürdürmesini sağlayacak, mevcut sömürücü toplumsal durumun akıl dışı doğasını daha iyi gizlemesine katkıda bulunacak yeni bilim ve teknoloji devrimi sayesinde bu kehanet gerçekleşmedi.

Bilim ve teknoloji devrimiyle mümkün kılınan üretken bolluk, üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırır, hoşnutsuzluğu ve muhalefeti yok eder, devrime giden yolu kapatır.

Marksizmin öngördüğü, mülk sahibi kapitalist sınıf ile ücretli işçi sınıfı arasındaki temel çelişki çözülmüştür. İşçi sınıfı, devrimci bir güç olma özelliğini yitirmiş, üretim ve tüketim sistemine entegrasyonu ve özümsenmesi sonucunda karşı-devrimci bir güç haline gelmiştir. Üretkenlik, kontrolü destekler. Bu nedenle, bilim ve teknoloji, ürettikleri bolluk ve insanların ihtiyaçlarını karşılamaları sayesinde, rejime istikrar sağlayan siyasi araçlar haline gelmiştir. Ancak rejimin karşıladığı ihtiyaçlar, gazete, radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçlarını kullanarak, rejimin kendisi tarafından üretilen, yapay ihtiyaçlardır. Bu araçlar sayesinde, insanlar için ikinci bir doğa yaratmayı, rejimini istikrarlı ve köklü hale getirmeyi ve insanları muhafazakârlaştırmayı başarmıştır. (Bu ihtiyaçlar, devrimin pekişmesini temsil eder.)

Antagonizm, içgüdüsel yapının derinliklerinde yatmaktadır. Bu nedenle, çıplak fiziksel baskı artık gerekli değildir; yerini başka bir tür baskı, insan zihnine ve duygularına nüfuz eden, bilinci, davranışı ve içgüdüleri etkileyen başka bir tür kontrol almıştır.

İnsanlar, kapsamlı, baskıcı bir zorunluluk içinde sahte bir özgürlük uygulamaya başlamış, özgürlüklerinin eksikliğinin, hatta bilinçlerinin bile farkındalığını kaybetmişlerdir. Ya da Lefebvre’in dediği gibi, “yabancılaşma, yabancılaşmanın farkındalığının bulanıklaştığı bir noktaya ulaşır.” Böylece bilim ve teknoloji, insanlığı özgürleştirmenin araçları olmak yerine, özgürleşmenin önündeki engeller haline gelir, insanları araçlara, nesnelere dönüştürür. Devletin ve üretim aygıtının başındaki babalarımız, özgürlüğümüz, bilincimiz, insanlığımız karşılığında bize ekmek ve oyuncaklar sunarlar. Verimlilik ve üretkenlik adına baskı uygulanır, peki ama bu verimlilik ve üretkenlik kimin yararınadır? Maksimum kâr peşinde koşan bir avuç sahibin yararınadır. Fakat bu sömürü, baskıcı demokrasinin, “üretken bolluğun”, tüketim toplumunun ve sahte ihtiyaçların tatmininin ardında dikkatlice ve ustalıkla gizlenmiştir. Tüm sistemin yıkıcı, saldırgan ve müsrif doğası da gizlenmiştir. Askeri operasyonlar, artık hiçbir muhalefetle karşılaşmadan gerçekleştirilmektedir, hatta kurbanlarının onayını bile almaktadır. Benlik, cansız bir özne haline gelmiştir. Kitleler, geçici isyanlara rağmen, özgürlüğe değil, rahatlığa, kaderlerinin trajik farkındalığına değil, eğlenceye yönelmiştir. Yaşamak istemektedirler. Her şeye kolayca erişebilmektedirler.

Sadece iş, yemek ve barınma değil, boş zamanın nasıl geçirildiği, seksin nasıl yaşandığı, hatta kendimizi nasıl ifade ettiğimiz ve düşündüğümüz bile önceden ayarlanmıştır. Her şey neredeyse algılanamaz bir şekilde kolayca erişilebilir hale gelmiştir. Gazete, radyo ve televizyondaki reklâmlar, her şeyin özelliklerini tanımlıyor ve yapım şirketleri çeşitli yollarla ürettikleri ihtiyaçlara erişimi kolaylaştırıyor.

Cinsel aktivite, kısıtlamalarından kurtuluyor, aşkınlığını kaybediyor, sadece ticari bir değer, bir meta ve kısmi, yerel bir uygulama haline geliyor. Gerçekten de, “cinsel yaşamın özgürleşmesi, baskı ve saldırganlığın gücü için içgüdüsel bir temel oluşturuyor.” Dil, yarı büyülü bir ritüel, işlevlerini doğrudan ifade eden hipnotik klişeler kümesi, anlamlarını geliştirme kapasitesini kaybeden pratik, nesne tabanlı ve jestlerle tanımlı bir dil haline geliyor. Sanat, iktidar dünyasına entegre oluyor, sahte ihtiyaçları karşılamak için pazarda bir meta haline geliyor. Bilimin kendisi teknolojiye teslim oluyor, teorik akıl, pratik akla tabi kılınıyor. Böylece insanlar, o iktidar sisteminin baskıcı doğasının farkında olmadan, o iktidar sistemine entegre olup özümseniyorlar.

Eğer işçi ve işveren, aynı televizyon programını izliyorsa, sekreter, işvereninin kızı kadar şık giyiniyorsa, siyahi adam Cadillac sahibi ise ve hepsi aynı gazeteyi okuyorsa, bu tekdüzelik, sınıfların ortadan kalkmasını değil, tam tersini ifade eder.

Egemen sınıflar, kendi egemenliklerinin devamlılığını sağlayan ihtiyaçların ve tatminlerin belirlenmesine ne ölçüde katkıda bulunuyorlar?

Bireyler, gerçek ihtiyaçlarının belirlendiği sürece dâhil değiller, bilâkis, ihtiyaçlar, üretim projesinin taleplerine, medya ve reklâm yoluyla maruz kaldıkları zihinsel şartlandırmaya göre onlara dayatılıyor. Bolluk toplumunda mutluluğa erişilmiştir, ancak bu, kırılgan bir mutluluktur, korku, sefalet ve tiksintinin üzerine yapıştırılmış ince bir tabakadan ibarettir. Bu kırılgan ve sahte mutlulukla insan, özgürlüğünü ve reddetmesi gereken şeyin farkındalığını kaybeder. Toplumsal uyum ve istikrar, toplumdaki temel çelişkilerin çözülmesiyle değil, bu çelişkileri taşıyan bireylerin standartlaştırılması, düzleştirilmesi ve zihinsel şartlandırılması yoluyla emilmesi ve sınırlandırılmasıyla sağlanır. Böylece, insanın eleştiri, protesto, muhalefet ve isyan yeteneğine sahip içsel yaratıcı boyutu küçülür. Bu toplumda insan, teknolojik sistemin rasyonelliği ile toplumsal durumun irrasyonelliği arasındaki çelişkinin farkında olmayan tek boyutlu bir varlık haline gelir. O, egemen akılcılık ile özgürlük eksikliği, olan ile olması gereken arasındaki çelişkinin farkındalığını kaybeder. Düz, boyun eğen, çaresiz bir varlık haline gelir, boyun eğmesi ve çaresizliğiyle yetinir. Bu şeylerin farkında olmayanlar, geçmişte toplumsal değişimin mayası olan, ancak şimdi toplumsal istikrarın mayası haline gelen “halk” olurlar. İşçi sınıfı, bürokratik sendikal örgütlenmesi dâhilinde, aynı toplumsal istikrara, kapitalist sistemin büyük projesine katılmaya başladı. Sendika, artık örneğin roket işçilerini, çalıştıkları projenin düşmanları olduğuna ikna edemez.

Sendikalar, büyük füzelerin üretimi ve daha büyük silah siparişleri için sözleşmeler elde etme amacıyla büyük plana dâhil oluyorlar. Bu nedenle, sendika liderliğinin özüne ihanet ettiğini söylemek bir hatadır. Hayır, bu, tabanının gerçek duygularını yansıtıyor.

Devrimci bilinçten yoksun olsala bile, bu rejime devrimci manada bir tek toplumun kıyısında, teknolojik ve bürokratik süreçlerin dışında yaşayanlar karşı koyabilir. Bunlar dışlanmışlar, hiçbir şeye bağlı olmayanlar, siyahi ve melez insanlar, getto ve gecekondu sakinleridir. Bu grupların muhalefeti rejime dışarıdan saldırabilir. Bu nedenle rejim, onları entegre edip absorbe edemez. Oyunun kurallarını ihlal eden ilkel bir güçtür.

Marcuse, kapitalist ülkelerdeki, özelde ABD’deki gelişmiş sanayi toplumunu bu şekilde tasvir etmektedir. Bu tasvir, büyük ölçüde doğru olsa da, metodolojisinde, bileşenlerinde veya sonuçlarında çeşitli temel kusurlardan muzdariptir. Jean-Pierre Cottin’in de belirttiği gibi, titiz bilimsel analizlerin sonuçlarından ziyade, izlenimler sunarak, kapsamlı genellemelere ve mutlak soyutlamalara dayanmaktadır. Hatta mutlak yargılara aşırı derecede bel bağlaması sebebiyle yanlış bile olabilir. Bu da toplumun kalıcı istikrarını neredeyse doğrulayan bir karamsarlığa yol açmaktadır. Marcuse’ye göre kapitalizm, modern bilimsel ve teknolojik devrimin gölgesindedir, orada insan radikal değişim yaratma konusunda yetersizdir.

Marcuse ve John Kenneth Galbright gibi birçok Amerikalı iktisatçının ve sosyologun iddia ettiği gibi, çağdaş Amerikan toplumu gerçekten bir bolluk toplumu mu? Amerikan kapitalist sisteminde yoksulluk yasası, ortadan kalktı mı? Bu toplumda istikrar ve uyum sağlandı mı, içindeki tüm çelişki ve çatışma unsurları kontrol altına alındı mı?

Gerçekliğin somut bir incelemesi bunu çürütüyor. Üretim kaynaklı bolluk düzeyi gerçekten yükseldi, genel yaşam standardı arttı, Amerikan toplumunda genel ulusal gelir düzeyi yükseldi. Şüphesiz ki, tüm bunların kaynaklarından biri de Amerika’nın sömürgelerini ve yarı sömürgelerini sürekli olarak sömürmesidir. Asya ve Afrika’daki birçok ülkenin özgürleşmesine ve siyasi bağımsızlıklarını kazanmasına rağmen, özellikle Çin, Kuzey Kore, Kuzey Vietnam ve Küba gibi sosyalizm yolunu seçen ve başaran birkaç ülke hariç, ekonomik olarak Amerikan tekelinin kontrolü altında kalmaya devam ediyorlar. Asya ve Afrika’nın geri kalanında ise, özellikle eşitsiz ticaret ve bu ülkelerdeki ham madde fiyatları ile kapitalist ülkelerdeki mamul malların fiyatları arasındaki büyük farklar nedeniyle, sömürü devam etmektedir.

Ancak bu, gerçekte, genel olarak kapitalist ülkelerde, bilhassa Amerika’da bol üretimin ve artan zenginliğin birincil kaynağı değildir. Birincil kaynak, bu sanayileşmiş kapitalist toplumlardaki sömürünün yeni doğasıdır; bu da yeni bir faktörün, yani bilim ve teknolojideki modern devrimin bir sonucudur. Bu devrim sayesinde, üretim oranı artmıştır, ancak üretim için gereken emek süresinin azalması, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana üretim oranında yaklaşık yüzde 40’lık bir artışa yol açarken, emek süresi yüzde 10’dan fazla azalmadı. Bu fark, sömürü oranında bir artış ve yoksullukta bir yükseliş anlamına geliyor. Bu verimlilik artışına rağmen, fiyatlar düşmedi, bilâkis, özellikle tüketim mallarının fiyatları 1948’deki seviyelerinden yüzde 25 daha yüksek bir seviyeye ulaştı ve yükselmeye devam ediyor. Bu, Amerikan kapitalistinin şu anda 15 yıl öncesine göre yüzde 20 ila 30 daha fazla üretim fazlasına sahip olduğu anlamına geliyor. Şüphesiz ki, verimlilikteki bu hızlı artış, Amerikan kapitalizmine zengin kaynaklar sağlıyor ve esasen işçi sınıfını rüşvetle kandırıyor. Ancak bu rüşvet nominaldir ve özellikle genel ekonomik durumun işsizlikte artışa yol açtığı göz önüne alındığında, artan yaşam maliyetine karşılık gelmiyor. Aslında, mutlak yoksullaşmanın artışından bu kadar açıkça bahsetmek ve bunu, Marcuse ve diğer Batılı iktisatçılar ve sosyologların yaptığı gibi, Marksizmin kapitalist sistem altında yoksulluğun artacağını öngörmesinin yanlışlığının kanıtı olarak almak bir hatadır. Marcuse şöyle diyor:

“Gelişmiş sanayi ülkelerinde işçi sınıfının yükselen standardı, kapitalizmin yakın zamanda yaşanacak son krizi ve proletaryanın yoksullaşması hakkındaki Marksist anlayışı şiddetle çürütüyor gibi görünüyor.”

Bu görüş, 1891’de Alman Sosyal Demokrat Partisi programının analizinde zaten eleştirilmiş ve çürütülmüştü. Programın ilkelerinden biri, “proletaryanın yoksulluğu sürekli olarak artacaktır” şeklindeydi; Engels, bu görüşün mutlak biçimde hatalı olduğunu, çünkü işçilerin örgütlenmesinin ve artan direnişlerinin yoksulluğun artışına bir engel teşkil edeceği fikrini sunduğunu savundu. Marx da bu noktayı ele aldı.

Ücretler, işçi sınıfının göreceli yoksulluğunun üzerine çıktığında, bu durum, onların toplam ulusal gelirdeki paylarının doğal olarak azaldığını ortaya koyar. Bu durum en sık, göreceli ücretler düşerken reel ücretlerin nominal ücretlerle ve emeğin artan parasal değeriyle birlikte yükselmesiyle ortaya çıkar.

Dahası, Marx, kapitalist sistemde yoksulluğun artması yasasından bahsederken, "bu yasa, diğer tüm yasalar gibi, çok sayıda koşulun sonucu olarak etkinliğini değiştirir” der.

Eğer Ingache, işçilerin örgütlenmesine ve artan direnişlerine odaklanarak bu koşullara işaret ettiyse, bilim ve teknolojideki modern devrim, bu yasayı ortadan kaldırmadan etkinliğini değiştiren bir başka yeni faktördür.

Bu nedenle, özellikle Amerikan işçi sınıfının daha zengin hale geldiğini inkar etmiyoruz; hatta birçok kesimi, gelişmekte olan ülkelerdeki işçi sınıfıyla karşılaştırıldığında, nispeten bir aristokrasiyi bile teşkil ediyor olabilir. Şüphesiz ki bu, Amerikan işçi sınıfının siyasi duruşuna da yansıyor. Amerika’da reformist bir işçi partisi bile yok ve Komünist Parti orada kitlesel olmayan bir parti. Milyonlarca işçi, milyonlarca insanın çektiği korkunç işsizliğe rağmen, hâlâ burjuva partilerine oy veriyor. Lenin, en eski Batı ülkelerinin bazılarında kapitalizmin zaferini nasıl sömürdüğüne sık sık dikkat çekmiştir. Bu ülkede devrimci hareket zayıf düşürülüyor, bir süreliğine sınıfsal barışa benzer bir durumu yaratıyor, ezen sınıf, ezilen sınıflara tavizler veriyor.

Bilim ve teknolojideki devrim, verimlilik ve reel ücretlerdeki artış yanında, kitle iletişim araçları ve onun muazzam ideolojik etkisiyle birlikte, bu durumu şekillendiren objektif bir faktördür.

Ancak, tüm bunlara rağmen, somut kanıtlar, bu yeni faktörler ve koşullar nedeniyle kapsamı biraz değişmiş olsa bile, ABD’de yoksulluğun arttığını ortaya koymaktadır. Başkan Kennedy, 30 milyondan fazla Amerikalının yoksulluk içinde yaşadığını kabul etmiştir. Michael Harrington, The Other America: Poverty in the United States [“Öteki Amerika: ABD’de Yoksulluk” -1962] adlı kitabında, kırsaldaki ailelerin yüzde 50’sinin yoksulluk içinde yaşadığını, yetersiz beslenmeden muzdarip olduğunu ortaya koymaktadır. İktisatçı Leon Keysering, 1964 yılında, mevcut ulusal gelir dağıtım sisteminin fırsat eksikliğinin veya yoksul insan sayısının önemli ölçüde azaltılmasını mümkün kılmadığına inandığını dile getirmiştir. Amerika’nın ulusal gelirinin yüzde 90’ı silahlanma projeleri ve tekelcilerin zengin kesimleri tarafından tüketilmektedir.

Bu durum, işsizliğin önemli ölçüde arttığı bir dönemde gerçekleşmektedir. 1970 yılında istihdam edilen işçi sayısı 4.087.000’e yükseldi. Ardından, 1971 yılının ilk çeyreğinde 5.200.000’e çıktı. Aynı yılın son çeyreğinde ise 5.400.000’e ulaştı. Bu, şüphesiz Amerikan ekonomisini etkileyen genel krizin bir yansımasıydı. Ekonominin durumu, 1969’da 7 milyar dolarlık bir açık verecek kadar kötüleşmişti. Belki de en son dolar krizi, bunun en büyük kanıtıdır. Bu, 1968’den beri ABD dolarını vuran üçüncü krizdir, ancak önceki ikisinden çok daha derindir. Bu, doların ve en genel manada Amerikan ekonomisinin yüzleşeceği son kriz olmayacaktır. Gerçekte bu, sadece iç ekonomik bir kriz değil, aynı zamanda Amerikan ekonomik yapısının ve küresel kapitalist ekonomiyle olan ilişkisinin tam kalbine darbe indiren küresel bir ekonomik ve politik krizdir.

Bu durum, Amerikan ekonomisi ile Avrupa ve Japon kapitalist ekonomileri arasındaki keskin bir çelişkiyi yansıtmaktadır. Bu kriz, öncelikle Amerika’nın dünyanın birçok yerindeki saldırgan askeri politikalarının yanı sıra tüm kapitalist dünya üzerindeki ekonomik egemenlik politikasından kaynaklanmaktadır. Bu politika, bir yandan küresel sosyalist ekonominin sürekli artan gücüyle, diğer yandan da dünya halklarının Amerika’nın saldırgan ve sömürücü planlarına karşı direnişiyle karşılanmaktadır. Bu kriz, yalnızca Amerika ile diğer kapitalist ülkeler arasındaki çelişkileri derinleştirmekle ve Amerikan ekonomisinin küresel konumunu zayıflatmakla kalmaz, aynı zamanda Amerikan halkının pahasına iç ekonomik durumu da kötüleştirir. Burada detaylı bir çalışma yapmayacağız, ancak Amerikan toplumunun, Marcuse ve diğer kapitalist iktisatçıların ve sosyologların iddia ettikleri gibi, bir bolluk toplumu olmadığını belirtmek yeterlidir. Aksine, ABD, artan verimlilik oranlarına rağmen, yoksulluk, işsizlik ve krizler toplumudur. Yüksek verimlilik oranları, hatta aşırı yüksek ücretleri, giderek artan sömürücü doğasıyla el ele gitmektedir. Bu toplumda fiziksel emeğin sömürülmesi artık tek sömürü biçimi değil. Bilimsel ve teknolojik devrimin sonucu olarak yeni bir sömürü biçimi daha eklendi: Zihin emeğinin sömürülmesi. Zihinsel ve düşünsel kapasitelerin sömürüsü, muazzam kârların yeni, neredeyse hiç fark edilmeyen bir kaynağıdır. Maddi ihtiyaçlar nispeten karşılanırken, ahlaki enerjilerde giderek artan bir tükenme ve yoksullaşma yaşanmaktadır. Çok sayıda aydın, yavaş yavaş düşün işçisine dönüşmekte, yaşam standartları beden işçilerinin yaşam standardına yaklaşmaktadır. Yeni maddi ve ahlaki ihtiyaçlar ortaya çıkmakta, sistem bu ihtiyaçları karşılayamamaktadır.

Yönetici, bu ihtiyaçları karşılama ve tatmin etme konusunda yetersizdir. Liderler bol vaat vermektedir ama bu vaatleri yerine getirme konusunda alabildiğine acizdir!

Bu nedenle, bolluk toplumu değil, maddi ve manevi yoksulluk toplumu, işsizlik ve krizler toplumu, artan ve yoğunlaşan bir sömürü ve saldırganlık toplumu söz konusudur. Peki bu toplum, Marcuse’nin iddia ettiği gibi, muhalefet güçlerini içine çekmeyi başarıyor mu? Keskin sınıf mücadelesini gizlemeyi, kontrol altına almayı ve özümsemeyi, bu mücadelenin öncüsü olan işçi sınıfını sömürücü ve baskıcı sistemine entegre etmeyi başarıyor mu?

Somut gerçekler bu iddiayı da çürütüyor. MacIntyre gibi biz, Marcuse’nin sunduğu tablo doğru olsaydı, Marcuse’nin bu toplum hakkında yazdıklarını asla yazamayacağını, kitaplarına asla okur bulamayacağını söyleyip Marcuse’ye cevap vermiyoruz. Biz, ona Marcuse’nin kitabında öngörmediği, Amerika’da ve neredeyse tüm kapitalist dünyada patlak vermelerinden sadece dört yıl önce yayımlanan öğrenci ve gençlik hareketlerine işaret ederek cevap vermiyoruz.

Gerçek şu ki, genel olarak kapitalist toplum, özelde Amerikan toplumu, yoğun toplumsal çatışmalarla maluldür. Marcuse’nin tasvir ettiği gibi, bu toplum, istikrarlı, bütünleşik bir varlık değildir. Marcuse’nin kitabının yayımlandığı 1964 yılından bu yana, genel olarak kapitalist dünyadaki, özellikle sanayileşmiş kapitalist ülkelerdeki grev hareketine ilişkin şu istatistikleri vermek yeterlidir.

Sadece Amerika’da 1970 yılında 3,03 milyondan fazla işçinin katıldığı 5.600 grev yaşandı.

Gerçekten de, Marcuse’nin dediği gibi, bu grevler, özellikle Amerikan işçi sınıfının gerçekleştirdiği grevler, tümüyle ekonomik grevlerdir, siyasi grevler değildir. Bu doğru, ancak bu ekonomik grevler ne anlama geliyor? İstikrarı, entegrasyonu ve asimilasyonu mu ispatlıyorlar? Memnuniyete ulaşan ve ihtiyaçları karşılayan müreffeh bir toplumun delilleri mi? Bu durum, ekonomik niteliğine rağmen, henüz bu sisteme karşı siyasi bir eyleme dönüşmemiş olsa bile, Amerikan kapitalist sistemi altında yaşam standartlarındaki sürekli düşüşe karşı kitlesel toplumsal mücadelenin bir tezahürü olan kolektif istikrarsızlığı ortaya koyuyor. Marcuse’nin kendisi de, belirsiz ifadelerle ve geçiştiren bir yaklaşım dâhilinde de olsa, Amerikan işçi sınıfı içinde çalışma koşullarına, asalak emeğe karşı bir muhalefet olduğunu kabul ediyor.

Fabrikadaki giderek kötüleşen sisteme karşı zorlu mücadele... vb. Ancak bu muhalefet, işçi sınıfı mücadelesinin deneyimi her zaman acil çıkarlardan genel çıkarlara, ekonomik hedeflerden siyasi hedeflere doğru büyüyen bir mücadele olmasına rağmen, siyasi hareketin maddi faaliyetinden izole edilmiştir.

Amerikan işçi sınıfının siyasi hareketten tamamen izole olduğunu söyleyemeyiz. Kitlesel bir hareket olarak şüphesiz izoledir, ancak içinde hareket eden ve büyüyen, nispeten küçük de olsa, kitle tabanı ve faaliyetlerden söz edilebilmektedir. Bunlar, genel büyüme ve ekonomik ve toplumsal durumun kötüleşmesi ve politik mücadelenin yoğunlaşmasıyla birlikte büyür. Dahası, Avrupa’nın gelişmiş sanayi kapitalist ülkelerindeki işçi sınıfının durumu tamamen farklıdır. Özellikle İtalya ve Fransa’da, Marcuse’nin iddia ettiğinin aksine, siyasi öncülerinin, komünist partilerin gücü sayesinde kitlelerimizle birlikte siyasi mücadeleye katılıyorlar. Buna, gelişmiş sanayi kapitalist toplumda, bilhassa Amerikan toplumunda istikrarsızlığın sayısız diğer tezahürlerini de eklemek isterim. Genel olarak öğrenci, gençlik ve aydın hareketlerini, siyahilerin mücadelelerini, Amerikan Komünist Partisi’nin faaliyetlerini, barış hareketini ve çeşitli diğer demokratik ve solcu hareketleri ve örgütleri hatırlamamız yeterlidir. Vietnam Savaşı’na karşı yapılan muhteşem yürüyüşleri, hatta nüfusun çeşitli kesimlerini kapsayan bu savaşa karşı yaygın muhalefet hareketini hatırlamamız yeterlidir!

Ancak, bu dışsal olayların yanı sıra, bilim ve teknolojideki modern devrime dayanan sistem kendi iç yapısına sahiptir.

Bu, devrimin, teknisyenlere, uzmanlara ve vasıflı işçilere olan bağımlılığının sürekli artmasıyla birlikte, kaçınılmaz olarak fiziksel ve zihinsel sömürüye, bilimsel ve teknolojik başarıların yok edilmesine, israfına ve bunların kötüye kullanılmasına dayalı mevcut toplumsal sisteme karşı daha büyük bir muhalefete yol açacağı gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu muhalefet, bilimsel planlama ve karar alma süreçlerine demokratik katılım mücadelesi yönünde büyüyecek, böylece egemen bürokratik azınlık, onların sömürücü çıkarları ve saldırgan planları ile arasındaki çelişkileri derinleştirecektir.

Bu, mevcut gerilimleri daha da artıracaktır. Dolayısıyla, bilimsel ve teknolojik devrimin, Marcuse’nin iddia ettiği gibi, muhalefeti absorbe etmediğini veya sınıf çatışmasını içermediğini, aksine, onu şiddetlendirdiğini ve yoğunlaştırdığını görüyoruz. Devrimci toplumsal çelişkinin patlaması için gerekli öznel ve nesnel gereksinimlerin olgunlaşmasını hızlandıran yeni koşullar yaratmaktadır.

Ancak, kendimizi yalnızca Amerikan kapitalist sistemi içindeki çelişkileri düşünmekle sınırlamak, bu sistemin kendi içindeki çelişkilerin sınırlarını tanımlamak için yeterli değildir. Daha önce de belirttiğim gibi, bu sistem, küresel sosyalist sistem, küresel kapitalist sistem ve Üçüncü Dünya olarak adlandırılan gelişmekte olan ülkeler olmak üzere üç bölüme ayrılmış yeni bir küresel düzenle iç içe geçmiştir. Daha önce, küresel kapitalist sistemin kendi içindeki, onu oluşturan ülkeler arasındaki artan çelişkilere dikkat çekmiştik. Amerika artık İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bu sistemin başında yer aldığı konumu işgal etmiyor. Amerika, artık eskiden olduğu gibi diğer kapitalist ülkeler üzerinde duran ve son sözü söyleyen güç değil. Bugün, özellikle Fransa ve Batı Almanya olmak üzere, Avrupalı kapitalist devletlerin Amerika’ya karşı isyanının tezahürlerini ve Japonya ile Amerika arasındaki artan çelişkileri açıkça görüyoruz. Bu çelişkiler, Amerika’nın kendi içinde giderek artan çelişkilerle ilgisiz değildir; bilâkis, onları daha da ağırlaştırmaktadırlar. Daha önce, küresel dolar krizinin durumu kötüleştirmedeki etkisine dikkat çekmiştik.

Amerika’nın Kendi Toplumsal Hali

Sovyetler Birliği’nin öncülüğünde küresel sosyalist sistemin yükselişi ve istikrarlı ekonomik, politik, sosyal, bilimsel ve teknolojik büyümesi, gerçekte Amerikan kapitalist sisteminin gidişatındaki ve kaderindeki en derin çelişkiyi oluşturmaktadır.

Bu sosyalist sistemin yükselişi ve sürekli büyümesi, küresel kapitalist sistemin bütünlüğünü ve istikrarını zayıflatmada belirleyici bir faktördür. Bu küresel sosyalist sistem sayesinde, artık tüm dünyayı kapsayan tek bir küresel kapitalist pazar yok; bunun yerine, birden fazla küresel pazar var. Dünyanın ekonomik haritası, kapitalist sistemin zararına olacak şekilde değişti. Sovyetler Birliği ve genel olarak sosyalist ülkeler tarafından izlenen barışçıl bir arada yaşama politikası, bu konudaki Sovyet-Çin anlaşmazlıklarına bakılmaksızın, kapitalist sistemin birliğini parçalamada, sistemler arasındaki çelişkileri yoğunlaştırmada ve Amerika’nın küresel pazardaki ezici hakimiyetini kaybetmesinde derin bir etkiye sahip oldu; bu da şüphesiz, Amerika’nın kendi toplumsal halinin kötüleşmesine katkıda bulundu.

Bunun yanı sıra, bağımsızlıklarını kazanmış, gelişmekte olan ülkeler ve bağımsızlıkları için mücadele eden sömürgeleştirilmiş ve yarı sömürgeleştirilmiş ülkeler de bulunmaktadır. Genel olarak sosyalist ülkelerin ve özellikle Sovyetler Birliği’nin sağladığı siyasi ve askeri yardım ve destek sayesinde, küresel emperyalist bağımsızlığın, özellikle de Amerikan bağımsızlığının kapsamı daralmaktadır.

Gerçekten de, politik bağımsızlıklarını kazanmış ancak açık veya gizli ekonomik sömürüden hâlâ muzdarip olan bu ülkelerin çoğu, politik bağımsızlıklarını ekonomik bağımsızlığa bağlamanın gerekliliğini nesnel deneyimleriyle bilince çıkartmaktadır. Bu da hızlandırılmış kalkınma ve sosyalizm yolunu seçmeden ulaşılamayacak bir hedeftir.

Dünya genelinde ulusal kurtuluş hareketleri, toplumsal dönüşümlerle iç içe geçmiş olup, genel olarak emperyalizmle, özellikle de Amerikan emperyalizmiyle doğrudan karşı karşıya gelmektedir.

Bu olgu, Amerika’nın kendi toplumsal haline de yansımakta, çelişkilerini ve çatışmalarını daha da şiddetlendirmektedir. Küresel çatışma, Amerikan sisteminin kapılarını sadece çalmakla kalmıyor, onları kırıp geçmek suretiyle, bu iç çelişkileri ve çatışmaları yoğunlaştırıyor. Vietnam Savaşı, artık sadece Amerika’nın Uzak Doğu’nun uzak köşelerinde yürüttüğü bir savaş olmaktan çıkıp, Amerika’nın kendi içinde neredeyse bir iç savaşa, Amerikan sisteminin yapısı içinde politik, ekonomik ve toplumsal bir krize dönüşmüştür.

Ben, Marcuse’nin sunduğu Amerikan kapitalist sistemine dair son derece kasvetli ve karamsar görüşün aksine, pembe, iyimser bir tablo sunmak niyetinde değilim. Bu sistem, kapsamlı krizine rağmen, varlığını, saldırganlığını ve sömürüsünü sürdürmek için halen daha birçok araca sahip. Ben daha çok Marcuse’nin sunduğu tablonun tehlikesini vurgulamak niyetindeyim. Ya da en azından istikrarı, kapsamlılığı, katılığı ve mutlakiyetçiliğinden daha zayıf olduğunu, çünkü bunlar çatışma, çelişki ve değişim olasılığını neredeyse tamamen gizlediğini belirtmek istiyorum.

Marcuse’nin çağdaş Amerikan toplumu hakkında sunduğu tablo, değerlendirmeleri farklı olsa da, aynı sonuca varıyor: istikrar, kapsamlılık, katılık, mutlakiyetçilik ve devrimci değişimin nesnel faktörlerini görememe. Oysa bizzat Marcuse, Tek Boyutlu İnsan adlı kitabında devrimci değişimin faktörlerini ya da en azından devrimci değişimin öncüllerini, bu marjinal ve asalak gruplarla özdeşleştirmemiş miydi? Gerçek şu ki Marcuse, kendini bu gruplarla sınırlayarak ve Amerikan kapitalist sisteminin iç ve dış durumundaki çelişki ve çatışma güçlerini görmeyerek, devrimci değişimin gerçek yolunu gizlemiş, hatta onu çarpıtmaya ve yok etmeye çalışmıştır.

Marcuse’nin sistemin çirkinliğinin büyük ölçüde doğru bir resmini sunduğuna hiç şüphe yok.

Marcuse, Amerikan kapitalist sisteminde, çağımız boyunca toplumumuzun içinde ve dışında işleyen yasaların gerçek doğasını kavrayamadığından, devrim için harekete geçme gücümüzü elimizden alıyor.

Sadece bu da değil. Marcuse, Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist sistemi, zulüm, hatta sömürü açısından, Amerika’daki kapitalist sistemle eşdeğer tuttu. Bu, sadece mutlakçı bir yaklaşım mı, nesnel objektif bilimsel bakış açısı eksikliğinden kaynaklanan analizdeki hassasiyetsizlik mi, yoksa kasıtlı bir kötülük eylemi mi?

Bir sonraki bölüm bu soruya cevap sunmaya çalışacak.

Mahmud Emin Âlim

[Kaynakماركيوز أو فلسفة الطريق المسدود, Darü’l-Edeb Yayınları, Eylül 1972, Beyrut, s. 61-80.]

0 Yorum: