28 Ağustos 2026

,

Alman Siyasetinde Deprem: BSW, AfD, Solda Parçalanma


Bölünmüş Bir Millet

Almanya’da siyaset büyük bir değişimden geçiyor. Bir zamanlar Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ve Alman Hristiyan Demokratlar Birliği (CDU) tarafından desteklenen istikrarlı merkezci uzlaşma zemini parçalanıyor, yerini Sahra Wagenknecht’in yeni solcu Bündnis Sahra Wagenknecht (Sahra Wagenknecht Birliği -BSW) ile aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) arasında kutuplaşmış bir yarış alıyor. Bu parçalanma, daha derinde kimi çatlakları ortaya çıkarıyor: refah devleti sahneden çekiliyor, küreselleşmeden etkilenenler tazminat talep ediyor, onlarca yıldır sürdürülen neoliberal reformlar ve kimlik politikalarından hayal kırıklığına uğramış olan halk tepkisini ortaya koyuyor.

AfD, Almanya’nın ikinci büyük partisi olarak manşetlerdeki yerini alırken, BSW daha sessiz bir isyanı temsil ediyor. Bu isyansa kültür savaşları çağında sınıf politikalarını yeniden canlandırma girişimi olarak gerçekleşiyor. Peki bu iki hareket, Almanya’daki ayrışmayı giderip bütünleşmeyi sağlayabilir mi?

Bir Aykırı Eğilimin Oluşumu: Sarah Wagenknecht ve BSW’nin Doğuşu

Solcu Bir Delifişeğe Dönüşen Doğu Alman Sosyalisti

Sarah Wagenknecht’in kariyeri, Almanya’nın kendi ideolojik yolculuğunun yansıması. Doğu Almanya’da faal Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) eski bir üyesi olan Wagenknecht, birleşme sonrası Demokratik Sosyalizm Partisi’ne (PDS) geçti, daha sonra Almanya’nın önde gelen sol partisi Linke’nin eş liderliğini yaptı. Kapitalizme yönelik Marksist eleştirileri ve keskin söylemleriyle tanınan Wagenknecht, servet dağılımını ve barışı savunurken, göç ve kimlik politikaları konusunda ilerici kesimlerle çatışmak suretiyle kutuplaştırıcı bir figür haline geldi.

SPD’nin İhaneti ve Linke’nin Çözülüşü

BSW’nin yükselişini anlamak için, SPD’nin neoliberalizmle yaptığı şeytani anlaşmaya bakmamız gerekiyor. Şansölye Gerhard Schröder (1998-2005) döneminde SPD, eskiden sahip olduğu işçi sınıfından beslenen köklerini terk ederek, Ajanda 2010 ve Hartz IV reformları aracılığıyla kuralsızlaşma, serbestleşme ve kemer sıkma politikalarını benimsedi. Bu politikalar, işsizlik ödeneklerini ortadan kaldırdı, güvencesiz “ufak işler”i normalleştirdi, yoksulları “tembel” olarak takdim edip kötüleyen medya dilini meşrulaştırdı. Bunun sonucunda da SPD seçmenleri, Doğu Almanya’nın PDS’si ile eski SPD üyelerinin kurduğu WASG’nin (Emek ve Sosyal Adalet Partisi) 2007’de birleşmesinden doğan Linke’ye hücum etti.

Gelgelelim, Linke de tökezledi. 2020’lere gelindiğinde, parti içinde (cinsiyet eşitliğini, iklim meselesini ve Ukrayna’ya yönelik desteği öncelikli gören) liberal-sol aktivistlerle Wagenknecht’in başını çektiği, sınıfı öncelikli gören materyalistler (ekonomik adalet ve Rusya ile barışı talep edenler) arasında ayrışma yaşandı. Linke, Ukrayna’ya yönelik sınırsız askeri yardımı desteklediğinde, Wagenknecht, Linke’nin dayanışma partisi değil, savaş partisi haline geldiğini söyledi. 2024’te BSW’yi kurmak için partiden ayrılmasıyla birlikte onlarca yıldır süren hayal kırıklığı doruk noktasına ulaşmış oldu.

Neden BSW?

Solun odağına maddi konuları, yani artan eşitsizliği ve sanayisizleşmeyi alması gerektiğini söyleyen BSW, Almanya’nın tarihsel dönüm noktasına gelindiği iddiası (Zeitenwende) üzerinden militarizasyon sürecine girmesi gerektiğini söyleyen politikayı sonlandırma taahhüdünde bulunuyor. Parti programı, (önemli sektörlerin millileştirilmesi, zenginlerin vergilendirilmesi üzerine kurulu) eski usul sosyal refah devleti politikalarını NATO’ya, Ukrayna’ya yapılacak yardıma ve kitlesel göçlere yönelik popülist şüphecilikle harmanlıyor.

BSW’nin Paradoksu

BSW’nin oynadığı kumar, ekonomik adaletin kültürel ayrılıkların üstesinden gelebileceği üzerine kurulu. Ancak göçmenlik konusundaki duruşu ve Ukrayna savaşında “taraf seçmeyi” reddetmesi, sağcı söylemlerle flört etmekle suçlanmasına yol açtı. BSW’nin barış yanlısı olmasına rağmen, hayal kırıklığına uğramış SPD seçmenlerini ve memnuniyetsiz AfD destekçilerini bir araya getirebilecek mi, yoksa solu daha da mı parçalayacak, göreceğiz.

AfD’nin Neoliberalizmden Milliyetçiliğe Dönüşümü

Partiyi Kemer Sıkma Politikaları Doğurdu

AfD, 2013 yılında Avro Bölgesi’ne yönelik kurtarma paketlerine karşı gerçekleştirilen protestoların içinden çıktı, muhafazakâr akademisyenleri ve CDU’dan ayrılanları kendine çekti. Ancak 2015 mülteci krizi, partinin etno-milliyetçiliğe doğru kayma sürecini hızlandırdı ve onu göçmen karşıtı öfke, elit karşıtı nefret ve o Almanya’nın geçmişine dair efsaneyle beslenen nostaljinin bir aracı haline getirdi.

AfD’nin Taktik Tahtası

* Kültürel Mağduriyet: Göçü “Alman kimliğine” yönelik varoluşsal bir tehdit olarak görüyor.

* Ekonomik Hile: Neoliberal politikaları (düzenlemelerin kaldırılması, vergi indirimleri) savunurken, aynı zamanda “küçük adamın” savunucusu pozu kesiyor.

* Sistem Karşıtı Popülizm: Kendini “duyarcı” sansüre karşı ifade özgürlüğünün tek savunucusu olarak konumlandırıyor.

Ümitsizlik Sürecinin İşleyişi

Émile Durkheim’ın da dediği gibi, hızlı toplumsal değişim, kafa karışıklığına ve aşırıcılığa yol açar. AfD, sanayisizleşme, ücret durgunluğu ve kültürel kopukluğun kurumlara olan güveni aşındırdığı Almanya’nın birleşme sonrası tanık olduğu “ümitsizlik süreci” içinde gelişti. Tabanı sadece ekonomik olarak çaresiz olanlar değil, aynı zamanda gerilemeden korkanlardan oluşuyor. Bu da onu güvensizlik ve kızgınlığın güçlü bir karışımına dönüştürüyor.

AfD ve NATO: Kuzu Postundaki Kurtlar

“Ukrayna savaşı karşıtı” gibi görünse de, AfD bir barış yanlısı değil. Almanya’nın Ukrayna’ya askeri yardımını eleştirip, Rusya ile diyalog çağrısında bulunsa da parti, NATO’yu açıktan destekliyor, hatta Almanya’nın askeri bütçesinin yüzde 5’e çıkarılması fikrini savunuyor. 2023 tarihli programında “NATO’yu savunma ittifakı olarak güçlendirmeyi” ve AB’nin savunma teşkilâtına entegrasyonuna karşı çıkmayı vaat ediyor. Aslında parti, anti-emperyalist değil milliyetçi bir duruş sergiliyor.

Birbirine Karşı Ağırlıkların Çarpışması: BSW vs. AfD

İki Kriz, İki Vizyon

BSW ve AfD, seçmenin Almanya’daki siyasi düzene yönelik öfkesini dile döküyorlar, ancak programları birbirinden tamamen zıt. Biri, sınıf dayanışmasını yeniden canlandırmayı hedeflerken, diğeri, etnik milliyetçiliği savunuyor. Aşağıda, aralarındaki keskin farklılıkların bir özeti sunuluyor:

 


BSW’nin Hamlesi: Sınıf Politikalarının Dönüşü

Wagenknecht’in partisi, eşitsizliği sistemik olarak, neoliberal kapitalizmin ve şirket açgözlülüğünün bir ürünü olarak çerçevelendiriyor. Toplumsal çözümler öneriyor: zenginlerden vergi alınmasını, özelleştirilmiş iş kollarının yeniden kamulaştırılmasını ve refah devletinin yeniden inşa edilmesini savunuyor. Soğuk Savaş dönemine has barışçı politikayı temel alan BSW’nin NATO karşıtı duruşu, Almanya’nın içine girdiği militarizasyon yolundan bıkıp uanmış seçmenlere hitap etmeyi amaçlıyor.

AfD’nin Yanılsaması: Neoliberalizm Olarak Milliyetçilik

AfD, “sıradan Almanların” savunucusu gibi görünse de eşitsizliği derinleştirecek politikaları destekliyor. “Önce Almanya” söylemi, aşırı kapitalist ajandasını örtbas ediyor: zenginler için vergileri düşürmeyi, işçi haklarını ortadan kaldırmayı ve kamu hizmetlerini özelleştirmeyi öneriyor. Savaşa karşı olduğunu iddia etmesine rağmen, AfD, Ukrayna’ya yapılan parasal yardımları durdurmaya çalışırken (“Almanya’nın güvenliği için hayati öneme sahip” dediği) NATO’yu hararetle destekliyor; bu çelişki, ondaki barışçılığı değil, oportünizmin tezahürü.

Zeminleri Ortak mı?

Her iki parti de medyaya ve elitlere duyulan güvensizliği istismar ediyor, ancak seçmen tabanları farklılık arz ediyor:

* BSW: Doğu Alman işçilerini, hayal kırıklığına uğramış SPD seçmenlerini ve savaş karşıtı solcuları hedef alıyor.

* AfD: Küçük işletme sahiplerine, koyu muhafazakârlara ve göçmen karşıtı duygular besleyenlere hitap ediyor.

İşin tuhaf yanı şu: Hem BSW hem de AfD seçmenleri, kendilerini “terk edilmiş” hissederken, hareketleri birbirini dışlıyor; biri kapitalizmi suçlarken, diğeri göçmenleri günah keçisi ilân ediyor.

Bu Ayrışma Neden Önemli?

Almanya’daki siyasi yeniden yapılanma, sadece sol ve sağ arasındaki bir çekişmeye değil, adalet kavramının ne olduğuyla ilgili bir mücadeleye dair. BSW, yoksulluğun sömürüden kaynaklandığını savunurken; AfD ise bunun “dışarıdan gelenlerin” kaynakları tüketmesinden kaynaklandığını iddia ediyor. CDU ise, yabancı düşmanlığıyla süslenmiş, yeniden ısıtılmış neoliberalizmi bayat pilav gibi masamıza servis ediyor.

Bertolt Brecht’in Üç Kuruşluk Opera’da dediği gibi:

Önce aş gelir. Ahlak kuralları onu takip eder.

Brecht’in sözü, Almanya’nın krizinin özünü dile döküyor: Maddi ihtiyaçlar karşılanmadığında ahlaki zemin çatlar. BSW ve AfD, bu çatlak karşısında iki farklı yol sunuyor: dayanışma veya günah keçisi arama. Asıl soru şu: seçmenler hangi vizyonu benimseyecek?

CDU AfD’ye Kuyrukçuluk Yapayım Derken Daha da Sağcılaşıyor

Merkel’in Merkezci Politikasından Merz'in Kültür Savaşlarına

Bir zamanlar Almanya’nın doğal iktidar partisi olan CDU, krizde. Angela Merkel’in merkezci yönetiminden sonra, yeni lider Friedrich Merz, AfD ile flört eden seçmenleri geri kazanmak için dümeni hızla sağa çevirdi. Partinin yeni stratejisi, AfD’nin söylemlerini taklit etmek galiba:

* Göçmen Karşıtı Söylem: “İçteki paralel toplumlar” konusunda uyarıda bulunan Merz, göçmenlerin daha hızlı sınır dışı edilmesini ve çifte vatandaşlığa son verilmesini talep ediyor.

* Sosyal Yardımlara Karşı Eleştiri: İşsizlik ödeneklerini “tembelliğe davet” olarak nitelendiriyor.

* Çevre Politikalarına Tepki: Yeşiller Partisi’nin enerji politikalarını “ekonomik intihar” olarak nitelendirerek eleştiriyor.

Tehlikeli Bir Oyun

CDU’nun tutumunda gerçekleşen bu değişiklik, aşırı sağcı söylemleri normalleştirme riskini taşıyor. Merz, AfD sloganlarını tekrarlayarak, eşitsizliğe hiçbir çözüm sunmadan yabancı düşmanlığını meşrulaştırıyor. Anketler, taktiğin işe yaradığını gösteriyor: CDU, ulusal düzeyde yüzde 30 ile önde, fakat bu politikanın bir bedeli olacak.

Bertolt Brecht’in 1953’te Doğu Almanya’da yaşanan ayaklanma sırasında yazdığı Çözüm adlı eserinde belirttiği gibi:

Bu durumda
Halkı feshedip
Başka bir halk seçmek
Hükümet için daha kolay olmaz mıydı?

Brecht’in alaycı sorusu, günümüzün kurulu düzeninin çıkmazını yansıtıyor: CDU, seçmenlerin umutsuzluğunu gidermek yerine, AfD’nin hafifletilmiş bir versiyonu haline gelerek muhalefeti “ortadan kaldırmaya” çalışıyor.

Weimar Döneminin Gölgeleri: Alman Demokrasisi Çöküşten Kaçınabilir mi?

Bunlar 1930’ların Yankıları mı?

Almanya, henüz Weimar Cumhuriyeti değil. Ancak ortadaki benzerlikler epey rahatsız edici: ekonomik eşitsizlik İkinci Dünya Savaşı öncesi seviyelere ulaştı, kurumlar, aşırıcılığı kontrol altına almakta zorlanıyorlar, kemer sıkma politikaları yürürlüğe konuluyor, merkezdeki eşitler, savaş sebebiyle itibarını kaybetmişler. Oy oranı şu anda anketlerde yüzde 20 seviyesinde görünen AfD’nin normalleşmesi ve CDU’daki sağa kayış, demokrasinin içeriden aşındığını ortaya koyuyor.

Dayanışmayı Yeniden İnşa Etmek: Dürkemci Reçete

Sosyolog Émile Durkheim, toplumsal uyumun ortak değerler ve sağlam sosyal güvenlik ağları gerektirdiğini söylemiştir. Almanya için bu şu anlama gelir:

1. Ekonomik Yenilenme: Demokratik süreçlere olan güveni yeniden tesis etmek için konut, sağlık hizmetleri ve yeniden sanayileşmeye yatırım yapın.

2. Göçe Yönelik Gerçekçi Yaklaşım: Kültürel gerilimleri azaltmak için insani sığınmayı entegrasyon programlarıyla birleştirin. Doğru şekilde uygulanan bölgesel bir göç ve sığınma politikası oluşturun.

3. Demokratik Yeniden Yapılanma: Elitlerle vatandaşlar arasındaki uçurumu kapatmak için sendikaları ve yerel konseyleri güçlendirin.

Sonuç: Ayrışmayı Aşmak

Almanya bir yol ayrımında. AfD, günah keçileri ve nostalji sunarken; BSW, solmakta olan bir dayanışma hayalini savunuyor. Bu arada SPD ve CDU ise bozulmuş bir statükoya tutunuyor.

Ancak tarih, bir yandan da umut vaat ediyor. Savaş sonrası Almanya, sosyal demokrasi ve kapsayıcılık yoluyla kendini yeniden inşa etti. Günümüzün krizleri benzer bir azme ve iradeye ihtiyaç duyuyor. İçi boş bir pragmatizmi değil, ekonomik adaleti kültürel aidiyetle birleştiren bir siyaseti talep ediyor. Bu siyasetin alternatifi, sonsuza dek uçurumun kenarında salınıp duran, parçalanmış bir millettir.

Nel Bonilla
25 Ocak 2025
Kaynak

0 Yorum: