Bölünmüş
Bir Millet
Almanya’da
siyaset büyük bir değişimden geçiyor. Bir zamanlar Alman Sosyal Demokrat Partisi
(SPD) ve Alman Hristiyan Demokratlar Birliği (CDU) tarafından desteklenen
istikrarlı merkezci uzlaşma zemini parçalanıyor, yerini Sahra Wagenknecht’in
yeni solcu Bündnis Sahra Wagenknecht (Sahra Wagenknecht Birliği -BSW) ile
aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) arasında kutuplaşmış bir yarış alıyor.
Bu parçalanma, daha derinde kimi çatlakları ortaya çıkarıyor: refah devleti
sahneden çekiliyor, küreselleşmeden etkilenenler tazminat talep ediyor, onlarca
yıldır sürdürülen neoliberal reformlar ve kimlik politikalarından hayal
kırıklığına uğramış olan halk tepkisini ortaya koyuyor.
AfD,
Almanya’nın ikinci büyük partisi olarak manşetlerdeki yerini alırken, BSW daha
sessiz bir isyanı temsil ediyor. Bu isyansa kültür savaşları çağında sınıf
politikalarını yeniden canlandırma girişimi olarak gerçekleşiyor. Peki bu iki
hareket, Almanya’daki ayrışmayı giderip bütünleşmeyi sağlayabilir mi?
Bir
Aykırı Eğilimin Oluşumu: Sarah Wagenknecht ve BSW’nin Doğuşu
Solcu
Bir Delifişeğe Dönüşen Doğu Alman Sosyalisti
Sarah
Wagenknecht’in kariyeri, Almanya’nın kendi ideolojik yolculuğunun yansıması.
Doğu Almanya’da faal Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) eski bir üyesi olan
Wagenknecht, birleşme sonrası Demokratik Sosyalizm Partisi’ne (PDS) geçti, daha
sonra Almanya’nın önde gelen sol partisi Linke’nin eş liderliğini yaptı.
Kapitalizme yönelik Marksist eleştirileri ve keskin söylemleriyle tanınan
Wagenknecht, servet dağılımını ve barışı savunurken, göç ve kimlik politikaları
konusunda ilerici kesimlerle çatışmak suretiyle kutuplaştırıcı bir figür haline
geldi.
SPD’nin
İhaneti ve Linke’nin Çözülüşü
BSW’nin
yükselişini anlamak için, SPD’nin neoliberalizmle yaptığı şeytani anlaşmaya bakmamız
gerekiyor. Şansölye Gerhard Schröder (1998-2005) döneminde SPD, eskiden sahip
olduğu işçi sınıfından beslenen köklerini terk ederek, Ajanda 2010 ve Hartz IV
reformları aracılığıyla kuralsızlaşma, serbestleşme ve kemer sıkma
politikalarını benimsedi. Bu politikalar, işsizlik ödeneklerini ortadan
kaldırdı, güvencesiz “ufak işler”i normalleştirdi, yoksulları “tembel” olarak takdim
edip kötüleyen medya dilini meşrulaştırdı. Bunun sonucunda da SPD seçmenleri, Doğu
Almanya’nın PDS’si ile eski SPD üyelerinin kurduğu WASG’nin (Emek ve Sosyal
Adalet Partisi) 2007’de birleşmesinden doğan Linke’ye hücum etti.
Gelgelelim,
Linke de tökezledi. 2020’lere gelindiğinde, parti içinde (cinsiyet eşitliğini,
iklim meselesini ve Ukrayna’ya yönelik desteği öncelikli gören) liberal-sol
aktivistlerle Wagenknecht’in başını çektiği, sınıfı öncelikli gören materyalistler
(ekonomik adalet ve Rusya ile barışı talep edenler) arasında ayrışma yaşandı. Linke,
Ukrayna’ya yönelik sınırsız askeri yardımı desteklediğinde, Wagenknecht, Linke’nin
dayanışma partisi değil, savaş partisi haline geldiğini söyledi. 2024’te BSW’yi
kurmak için partiden ayrılmasıyla birlikte onlarca yıldır süren hayal kırıklığı
doruk noktasına ulaşmış oldu.
Neden
BSW?
Solun
odağına maddi konuları, yani artan eşitsizliği ve sanayisizleşmeyi alması
gerektiğini söyleyen BSW, Almanya’nın tarihsel dönüm noktasına gelindiği
iddiası (Zeitenwende) üzerinden militarizasyon sürecine girmesi
gerektiğini söyleyen politikayı sonlandırma taahhüdünde bulunuyor. Parti
programı, (önemli sektörlerin millileştirilmesi, zenginlerin vergilendirilmesi
üzerine kurulu) eski usul sosyal refah devleti politikalarını NATO’ya, Ukrayna’ya
yapılacak yardıma ve kitlesel göçlere yönelik popülist şüphecilikle
harmanlıyor.
BSW’nin
Paradoksu
BSW’nin
oynadığı kumar, ekonomik adaletin kültürel ayrılıkların üstesinden gelebileceği
üzerine kurulu. Ancak göçmenlik konusundaki duruşu ve Ukrayna savaşında “taraf
seçmeyi” reddetmesi, sağcı söylemlerle flört etmekle suçlanmasına yol açtı. BSW’nin
barış yanlısı olmasına rağmen, hayal kırıklığına uğramış SPD seçmenlerini ve
memnuniyetsiz AfD destekçilerini bir araya getirebilecek mi, yoksa solu daha da
mı parçalayacak, göreceğiz.
AfD’nin
Neoliberalizmden Milliyetçiliğe Dönüşümü
Partiyi
Kemer Sıkma Politikaları Doğurdu
AfD,
2013 yılında Avro Bölgesi’ne yönelik kurtarma paketlerine karşı gerçekleştirilen
protestoların içinden çıktı, muhafazakâr akademisyenleri ve CDU’dan ayrılanları
kendine çekti. Ancak 2015 mülteci krizi, partinin etno-milliyetçiliğe doğru
kayma sürecini hızlandırdı ve onu göçmen karşıtı öfke, elit karşıtı nefret ve o
Almanya’nın geçmişine dair efsaneyle beslenen nostaljinin bir aracı haline
getirdi.
AfD’nin
Taktik Tahtası
*
Kültürel Mağduriyet: Göçü “Alman kimliğine” yönelik varoluşsal bir
tehdit olarak görüyor.
*
Ekonomik Hile: Neoliberal politikaları (düzenlemelerin
kaldırılması, vergi indirimleri) savunurken, aynı zamanda “küçük adamın”
savunucusu pozu kesiyor.
*
Sistem Karşıtı Popülizm: Kendini “duyarcı” sansüre karşı ifade
özgürlüğünün tek savunucusu olarak konumlandırıyor.
Ümitsizlik
Sürecinin İşleyişi
Émile
Durkheim’ın da dediği gibi, hızlı toplumsal değişim, kafa karışıklığına ve
aşırıcılığa yol açar. AfD, sanayisizleşme, ücret durgunluğu ve kültürel
kopukluğun kurumlara olan güveni aşındırdığı Almanya’nın birleşme sonrası tanık
olduğu “ümitsizlik süreci” içinde gelişti. Tabanı sadece ekonomik olarak
çaresiz olanlar değil, aynı zamanda gerilemeden korkanlardan oluşuyor. Bu da
onu güvensizlik ve kızgınlığın güçlü bir karışımına dönüştürüyor.
AfD
ve NATO: Kuzu Postundaki Kurtlar
“Ukrayna
savaşı karşıtı” gibi görünse de, AfD bir barış yanlısı değil. Almanya’nın
Ukrayna’ya askeri yardımını eleştirip, Rusya ile diyalog çağrısında bulunsa da parti,
NATO’yu açıktan destekliyor, hatta Almanya’nın askeri bütçesinin yüzde 5’e
çıkarılması fikrini savunuyor. 2023 tarihli programında “NATO’yu savunma
ittifakı olarak güçlendirmeyi” ve AB’nin savunma teşkilâtına entegrasyonuna
karşı çıkmayı vaat ediyor. Aslında parti, anti-emperyalist değil milliyetçi bir
duruş sergiliyor.
Birbirine
Karşı Ağırlıkların Çarpışması: BSW vs. AfD
İki
Kriz, İki Vizyon
BSW
ve AfD, seçmenin Almanya’daki siyasi düzene yönelik öfkesini dile döküyorlar,
ancak programları birbirinden tamamen zıt. Biri, sınıf dayanışmasını yeniden
canlandırmayı hedeflerken, diğeri, etnik milliyetçiliği savunuyor. Aşağıda,
aralarındaki keskin farklılıkların bir özeti sunuluyor:
BSW’nin
Hamlesi: Sınıf Politikalarının Dönüşü
Wagenknecht’in
partisi, eşitsizliği sistemik olarak, neoliberal kapitalizmin ve şirket
açgözlülüğünün bir ürünü olarak çerçevelendiriyor. Toplumsal çözümler öneriyor:
zenginlerden vergi alınmasını, özelleştirilmiş iş kollarının yeniden kamulaştırılmasını
ve refah devletinin yeniden inşa edilmesini savunuyor. Soğuk Savaş dönemine has
barışçı politikayı temel alan BSW’nin NATO karşıtı duruşu, Almanya’nın içine
girdiği militarizasyon yolundan bıkıp uanmış seçmenlere hitap etmeyi amaçlıyor.
AfD’nin
Yanılsaması: Neoliberalizm Olarak Milliyetçilik
AfD,
“sıradan Almanların” savunucusu gibi görünse de eşitsizliği derinleştirecek
politikaları destekliyor. “Önce Almanya” söylemi, aşırı kapitalist ajandasını
örtbas ediyor: zenginler için vergileri düşürmeyi, işçi haklarını ortadan
kaldırmayı ve kamu hizmetlerini özelleştirmeyi öneriyor. Savaşa karşı olduğunu
iddia etmesine rağmen, AfD, Ukrayna’ya yapılan parasal yardımları durdurmaya
çalışırken (“Almanya’nın güvenliği için hayati öneme sahip” dediği) NATO’yu hararetle
destekliyor; bu çelişki, ondaki barışçılığı değil, oportünizmin tezahürü.
Zeminleri
Ortak mı?
Her
iki parti de medyaya ve elitlere duyulan güvensizliği istismar ediyor, ancak
seçmen tabanları farklılık arz ediyor:
*
BSW:
Doğu Alman işçilerini, hayal kırıklığına uğramış SPD seçmenlerini ve savaş
karşıtı solcuları hedef alıyor.
*
AfD:
Küçük işletme sahiplerine, koyu muhafazakârlara ve göçmen karşıtı duygular
besleyenlere hitap ediyor.
İşin
tuhaf yanı şu: Hem BSW hem de AfD seçmenleri, kendilerini “terk edilmiş”
hissederken, hareketleri birbirini dışlıyor; biri kapitalizmi suçlarken, diğeri
göçmenleri günah keçisi ilân ediyor.
Bu
Ayrışma Neden Önemli?
Almanya’daki
siyasi yeniden yapılanma, sadece sol ve sağ arasındaki bir çekişmeye değil, adalet
kavramının ne olduğuyla ilgili bir mücadeleye dair. BSW, yoksulluğun sömürüden
kaynaklandığını savunurken; AfD ise bunun “dışarıdan gelenlerin” kaynakları tüketmesinden
kaynaklandığını iddia ediyor. CDU ise, yabancı düşmanlığıyla süslenmiş, yeniden
ısıtılmış neoliberalizmi bayat pilav gibi masamıza servis ediyor.
Bertolt
Brecht’in Üç Kuruşluk Opera’da dediği gibi:
“Önce aş gelir. Ahlak kuralları onu takip eder.”
Brecht’in
sözü, Almanya’nın krizinin özünü dile döküyor: Maddi ihtiyaçlar
karşılanmadığında ahlaki zemin çatlar. BSW ve AfD, bu çatlak karşısında iki
farklı yol sunuyor: dayanışma veya günah keçisi arama. Asıl soru şu: seçmenler
hangi vizyonu benimseyecek?
CDU
AfD’ye Kuyrukçuluk Yapayım Derken Daha da Sağcılaşıyor
Merkel’in
Merkezci Politikasından Merz'in Kültür Savaşlarına
Bir
zamanlar Almanya’nın doğal iktidar partisi olan CDU, krizde. Angela Merkel’in
merkezci yönetiminden sonra, yeni lider Friedrich Merz, AfD ile flört eden
seçmenleri geri kazanmak için dümeni hızla sağa çevirdi. Partinin yeni
stratejisi, AfD’nin söylemlerini taklit etmek galiba:
*
Göçmen Karşıtı Söylem: “İçteki paralel toplumlar” konusunda uyarıda
bulunan Merz, göçmenlerin daha hızlı sınır dışı edilmesini ve çifte
vatandaşlığa son verilmesini talep ediyor.
*
Sosyal Yardımlara Karşı Eleştiri: İşsizlik ödeneklerini “tembelliğe
davet” olarak nitelendiriyor.
*
Çevre Politikalarına Tepki: Yeşiller Partisi’nin enerji politikalarını “ekonomik
intihar” olarak nitelendirerek eleştiriyor.
Tehlikeli
Bir Oyun
CDU’nun
tutumunda gerçekleşen bu değişiklik, aşırı sağcı söylemleri normalleştirme
riskini taşıyor. Merz, AfD sloganlarını tekrarlayarak, eşitsizliğe hiçbir çözüm
sunmadan yabancı düşmanlığını meşrulaştırıyor. Anketler, taktiğin işe
yaradığını gösteriyor: CDU, ulusal düzeyde yüzde 30 ile önde, fakat bu
politikanın bir bedeli olacak.
Bertolt
Brecht’in 1953’te Doğu Almanya’da yaşanan ayaklanma sırasında yazdığı Çözüm adlı
eserinde belirttiği gibi:
“Bu
durumda
Halkı feshedip
Başka bir halk seçmek
Hükümet için daha kolay olmaz mıydı?”
Brecht’in
alaycı sorusu, günümüzün kurulu düzeninin çıkmazını yansıtıyor: CDU,
seçmenlerin umutsuzluğunu gidermek yerine, AfD’nin hafifletilmiş bir versiyonu
haline gelerek muhalefeti “ortadan kaldırmaya” çalışıyor.
Weimar
Döneminin Gölgeleri: Alman Demokrasisi Çöküşten Kaçınabilir mi?
Bunlar
1930’ların Yankıları mı?
Almanya,
henüz Weimar Cumhuriyeti değil. Ancak ortadaki benzerlikler epey rahatsız
edici: ekonomik eşitsizlik İkinci Dünya Savaşı öncesi seviyelere ulaştı,
kurumlar, aşırıcılığı kontrol altına almakta zorlanıyorlar, kemer sıkma
politikaları yürürlüğe konuluyor, merkezdeki eşitler, savaş sebebiyle itibarını
kaybetmişler. Oy oranı şu anda anketlerde yüzde 20 seviyesinde görünen AfD’nin
normalleşmesi ve CDU’daki sağa kayış, demokrasinin içeriden aşındığını ortaya
koyuyor.
Dayanışmayı
Yeniden İnşa Etmek: Dürkemci Reçete
Sosyolog
Émile Durkheim, toplumsal uyumun ortak değerler ve sağlam sosyal güvenlik
ağları gerektirdiğini söylemiştir. Almanya için bu şu anlama gelir:
1.
Ekonomik Yenilenme: Demokratik süreçlere olan güveni yeniden tesis etmek
için konut, sağlık hizmetleri ve yeniden sanayileşmeye yatırım yapın.
2.
Göçe Yönelik Gerçekçi Yaklaşım: Kültürel gerilimleri azaltmak için
insani sığınmayı entegrasyon programlarıyla birleştirin. Doğru şekilde
uygulanan bölgesel bir göç ve sığınma politikası oluşturun.
3.
Demokratik Yeniden Yapılanma: Elitlerle vatandaşlar arasındaki uçurumu
kapatmak için sendikaları ve yerel konseyleri güçlendirin.
Sonuç:
Ayrışmayı Aşmak
Almanya
bir yol ayrımında. AfD, günah keçileri ve nostalji sunarken; BSW, solmakta olan
bir dayanışma hayalini savunuyor. Bu arada SPD ve CDU ise bozulmuş bir
statükoya tutunuyor.
Ancak
tarih, bir yandan da umut vaat ediyor. Savaş sonrası Almanya, sosyal demokrasi
ve kapsayıcılık yoluyla kendini yeniden inşa etti. Günümüzün krizleri benzer
bir azme ve iradeye ihtiyaç duyuyor. İçi boş bir pragmatizmi değil, ekonomik
adaleti kültürel aidiyetle birleştiren bir siyaseti talep ediyor. Bu siyasetin
alternatifi, sonsuza dek uçurumun kenarında salınıp duran, parçalanmış bir millettir.
Nel Bonilla
25
Ocak 2025
Kaynak



0 Yorum:
Yorum Gönder