Saksonya-Anhalt
eyalet seçimlerinin sonucu, yalnızca “parti oylarındaki dalgalanma” üzerinden
idrak edilemez.
Almanya
için Alternatif (AfD), oyların yüzde 43,8’ini alarak eyaletin en güçlü partisi
oldu, bu anlamda, 2021 seçimlerine kıyasla oy oranını iki katından fazla
artırdı. Hristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) oyları yüzde 37,1’den yüzde 17,2’ye
geriledi, seçmen katılımı oranı ise yüzden 60,3’ten yüzde 77,8’e çıktı.
Asıl
önemli olan AfD’nin aldığı yüzde 43,8’lik oy değil. İşçi sınıfına mensup
seçmenlerin yüzde 61’i AfD’ye oy verdi. Bu rakam, ele almamız gereken bir
çelişkiyi ortaya koyuyor: Kapitalist mülkiyeti hedef almayan, iş yerinde ve
ekonomide sermayenin gücünü sorgulamayan, işçi sınıfının bağımsız
örgütlenmesini gündemine almayan bir parti, işçi sınıfının oylarının neredeyse
üçte ikisini nasıl kazanabildi?
Bu
çelişki; tek başına “aldatılmışlık””, “cehalet”le veya işçi sınıfındaki sağcı
eğilimlerle izah edilemez. Bir partinin seçmen kitlesinin toplumsal yapısı,
partinin sınıfsal karakterini belirlemez. Bir parti, işçi sınıfının oylarının
büyük bir kısmını kazanabilirken, politikaları ve programı tam da emekçileri
ikincil konumda tutan koşulların sürdürülmesine hizmet edebilir.
Dolayısıyla,
asıl soru şudur: Sömürü, iş güvencesizliği, konut krizi, düşen yaşam
standartları ve toplumsal güçsüzlükten kaynaklanan hoşnutsuzluk, sınıf
bilincine ve örgütlenmesine değil de aşırı sağ milliyetçiliğe, yabancı
düşmanlığına ve kimlik politikalarına nasıl yol açıyor?
Kapitalist
kriz tek başına sınıf bilinci yaratmaz. Sefalet, güvensizlik ve öfkenin önceden
belirlenmiş bir politik yönü yoktur. Yönleri, sınıflar arasındaki güç
dengesine, işçi örgütlenmesinin derecesine ve bağımsız bir politik alternatifin
varlığına veya yokluğuna bağlıdır. Ücretler, çalışma koşulları, sosyal
yardımlar ve iş güvencesi üzerindeki baskı arttığında, hoşnutsuzluk yayılır.
Ancak bu hoşnutsuzluk henüz siyaset biçimini almış değildir. Onun yorumlanması,
bir amaca sahip kılınması ve örgütlenmesi gerekir. Ücretler, yaşam maliyeti,
konut, işsizlik, kapanan fabrikalar, savaş ve servetin yoğunlaşması ve
sermayenin iktidarı arasındaki ilişkiyi, bağı ortaya koyan bir güç yoksa, aşırı
sağ, bu öfkeye el koyar ve alternatif bir açıklama sunar.
Bu
süreç, Almanya ile sınırlı değil. Son yıllarda, ardı ardına gelen ekonomik ve toplumsal
krizler, kemer sıkma politikaları, iş güvencesizliği, düşen yaşam standartları,
konut krizi, savaş ve kapitalist güçler arasındaki yoğunlaşan rekabet
ortamında, birçok ülkede milliyetçiliğin, yabancı düşmanlığının ve otoriter
eğilimlerin gelişmesi için gerekli zemin oluştu. Bu bağlantı, elbette mekanik bir
bağlantı değil. Bir kriz, aşırı sağın ortaya çıkmasına veya işçi sınıfına
odaklanan sınıfsal bir politikaya mutlaka yol açmaz. Önemli olan, sosyal
güvensizliği ve öfkeyi açıklayabilen, bir düşman ve bir çözüm tanımlayabilen ve
bu güçleri örgütleyebilen gücün hangisi olduğudur. İşçilerin bağımsız
örgütlenme pratiğinin zayıf olduğu koşullarda, çeşitli ülkelerdeki aşırı sağ, toplumsal
hoşnutsuzluğun bir kısmını milliyetçilik, sınırlar, göç ve “düzenin yeniden
sağlanması” üzerine kurulu dile tercüme etmeyi bildi.
Sınıflar
Arası Çatışma Ulusal Kimlikler Arası Çatışmaya Nasıl Dönüşür?
AfD’ye
oy veren bir işçinin de fabrikası kapanabilir, satın alma gücü onun da
azalmaktadır, kiralardaki artış onun için de büyük bir derttir, emeklilik
birikimleri konusunda o da endişelidir, yıllarca çalıştıktan sonra beklediği
güvenlik ve statüye ulaşamadığını o da görmektedir.
Aşırı
sağ, tam da bu gerçek yaşam deneyiminden yola çıkar. İşçiye “her şeyin yolunda”
demez. Aksine, onlara öfkeli olmaya hakları olduğunu, kimsenin onları
dinlemediğini ve hak ettiklerinin ellerinden alındığını söyler. Bu noktada asıl
kritik soru gündeme gelir: tüm bunları işçilerden kim aldı?
Aşırı
sağ bu soruya hoşnutsuzluğun gerçek kaynağını dikkatlerden kaçıran bir cevap
verir. Öfkenin yönünü değiştirir. Öfke, mülkiyete değil, göçmenlere; sermayenin
iktidarına değil, sığınmacılara; işverene değil, sosyal yardım alanlara; büyük
konut şirketlerine değil, göçmen ailelere; sermaye piyasalarındaki rekabete ve
üretimin yer değiştirmesine değil, Avrupa Birliği’ne yöneltilir. Bir de bu
listeye medya, feministler, sol ve “elitler” de eklenir. Bu anlamda, aşırı sağ,
acıyı inkâr etmez, sadece kaynak ve sebep olarak başka bir şeye işaret eder. Bu
anlatıda düşman, hem yukarıda hem de aşağıdadır, ancak sermaye, neredeyse
tamamen göz ardı edilir. Toplum, işçiler ve kapitalistler yerine, “biz” ve “onlar”
olarak bölünür.
Ancak
bu süreç, yalnızca öfkenin yeniden yönlendirilmesiyle ilgili değildir. Aşırı
sağ, sadece sınıf öfkesinin yönünü saptırmakla kalmaz, aynı zamanda işçi sınıfı
içindeki ayrım çizgilerini de yeniden üretir. Yerli işçiler ile göçmen işçiler,
çalışanlar ile işsizler, vergi mükellefleri ile sosyal yardım alanlar, neticede
işçi sınıfının farklı kesimleri, birbirine karşı kışkırtılır. Pozisyon,
milliyet, ikamet durumu veya cinsiyet açısından gerçek farklılıklar politik
sınırlar haline gelir. İşçiler, güvensizliklerinin nedeni olarak sermayeyi
değil de birbirlerini gördüklerinde, kolektif örgütlenme zora girer, sermayenin
emek üzerindeki gücü artar.
Bağımsız
İşçi Sınıfı Örgütlenmesi Eksikliği
Bu
nedenle, AfD’nin işçileri "aldattığını" söylemek yeterli değildir. Asıl
önemli soru şudur: toplumsal hoşnutsuzluklar, neden başka bir sınıf temelli
ifade ve örgütlenme kanalı bulamıyor?”
Cevabın
bir kısmı Avrupa işçi hareketinin evriminde yatıyor. Sosyal demokrasi,
kapitalizmi alt etme hedefinden çoktan vazgeçti, kendini onu yönetmekle
sınırladı. Son otuz-kırk yıldır kemer sıkma önlemleri, sermayeden gelen
uluslararası rekabet ve sınıf uzlaşması fırsatlarının daralması ile oluşan
baskı karşısında söz konusu reformist politika bile geriledi.
Komünist
partiler ve radikal solun büyük bir kısmı ya zayıflatıldı ya da parlamenter
siyaset ve mevcut düzenin reformu çerçevesine dâhil edildi. Özellikle Almanya’daki
sendikalar, “emek ve sermaye arasında anlaşma ve işbirliği” veya kendi
terminolojileriyle, “toplumsal ortaklık” mekanizmasıyla o kadar iç içe geçtiler
ki, bazı durumlarda sermayenin “rekabetçilik”le ilgili kaygılarını işçilerin
bağımsız çıkarlarının yanında, hatta onlara karşı dile döktüler.
Ne
var ki bu güçlerin geri çekilmesiyle, emek ve sermaye arasındaki çelişki
ortadan kalkmadı. Sermaye, hâlâ yatırım, işe alma, işten çıkarma, üretimin yer
değiştirmesi ve fabrika kapanışları üzerinde belirleyici bir güce sahip.
Ücretler, konut, çalışma saatleri, emeklilik ve sosyal yardımlar halen daha
sınıfsal meseleler.
Zayıflayan
şey, sınıf çelişkisinin kendisi değil, bu çelişkinin günlük deneyimini sınıf
bilincine, örgütlenmesine ve mücadelesine dönüştürme kapasitesi.
Bağımsız
sınıf örgütlerinin zayıflığı, izole edilmiş hoşnutsuzluğu kolektif mücadeleye
dönüştürme yetersizliğini daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyor, sağın
milliyetçi ve kimlik politikası söylemleriyle doldurabileceği bir boşluk meydana
getiriyor. İşte tam da bu gerçeklikten, işçi sınıfının bağımsız ve devrimci
örgütlenmesini yeniden inşa etme ihtiyacı doğuyor.
Neden
Doğu Almanya?
Doğu
Almanya eyaletlerinden birinde yapılmış olan bir seçimin sonuçlarını anlamak
için, iki Alman devletinin birleşmesinden (Doğu Almanya’nın Batı Almanya’ya
ilhakından) sonra yaşanan ekonomik ve sınıfsal gelişmeleri de göz önünde
bulundurmak gerekiyor. Birleşmeden sonra, Doğu Almanya sanayi yapısının büyük
bir kısmı tasfiye edildi veya özelleştirildi, ekonomik karar alma merkezleri,
büyük ölçüde batıya taşındı ve mevcut sendika örgütlenmesi, ülke çapındaki
yapılara ve “toplumsal ortaklık” mekanizmasına dâhil edildi. Fabrika
kapanmaları, yaygın işsizlik, işçi göçü, düşük ücretli ve güvencesiz işlerin
yaygınlaşması, doğunun bazı bölgelerinde toplumsal dokuyu değiştirdi.
Bu
gelişmeler, sadece iş kayıplarıyla ilgili değildi. İşçi sınıfının bazı
kesimleri, kolektif konumlarını, toplumsal buluşma mekânlarını ve ekonomik
kaderleri üzerindeki kontrol duygusunu da yitirdi. Birçok alanda, yatırım,
üretim ve istihdamla ilgili önemli kararlar başka yerlerde alındı.
Böyle
bir deneyim, radikal protestolar için koşullar yaratabilir, ancak bu
protestonun yönü önceden belirlenmiş değildir. Mülkiyet ilişkilerine ve
sermayenin gücüne karşı bir mücadeleye dönüşebilir veya bağımsız bir sınıf
örgütlenmesinden yoksun olarak, bu güçsüzlüğü tam olarak milliyetçilik, göç ve “Doğu’nun
aşağılanması” üzerine kurulu dile tercüme eden bir güç tarafından ele
geçirilebilir. AfD, son otuz yılda yaşanan ekonomik ve toplumal gelişmeler
karşısında duyulan memnuniyetsizliği ulusal kimlik politikasıyla
ilişkilendirerek, Doğu Alman toplumunun bir kesimine kendisini “sistem
eleştirisi yapan” bir güç olarak takdim etmeyi bildi.
“Güvenlik
Duvarı”nın” Olağanlaşması ve Aşınması
Saksonya-Anhalt
eyaletindeki seçim sonucu bir istisna değil. 2021’de tüm ülke genelinde yapılan
seçimlerde AfD, oyların sadece yüzde 10,4’ünü almıştı. 2025 seçimlerinde oy
oranı yüzde 20,8’e yükseldi, Eylül 2026’da ülke çapında yapılan kamuoyu
anketlerinde oylarının yüzde 27 ilâ yüzde 29 arasında olduğu söylendi. Doğu
Almanya’da bu eğilim daha da belirgin: oy oranları, Thüringen’de yaklaşık yüzde
40’a, Saksonya’da yüzde 42’ye ulaşıyor.
Bu
oy artışı, sadece niceliksel bir değişim değil. Şimdiye dek koalisyon
çevrelerinden dışlanmış bir parti ne kadar büyürse, politik tecrit koşullarında
varlığını sürdürmesi de o denli zorlaşır.
Oyların
yüzde 10’unu alan bir partiyi hükümetten dışlamak başka bir şey, bir eyalette yüzde
40’ın üzerinde, ülke çapında neredeyse yüzde 30 oy alan bir partiyi dışlamak
ise bambaşka bir şeydir. Bu tür koşullarda “güvenlik duvarı”nı veya “politik
baraj”ı aşma yönündeki baskı artar, ideolojik normalleşme, kurumsal
normalleşmenin yolunu açar.
Bu
eğilim, yalnızca Almanya’ya özgü değil. İtalya’da Giorgia Meloni liderliğindeki
hükümet iş başında. İsveç’te İsveç Demokratları 2022’den beri sağcı hükümetin
parlamentodaki kilit ismi. Avusturya’da Özgürlük Partisi, 2024 seçimlerinde en
güçlü parti oldu. Aşırı sağ, başka bir ülkede politik ortak veya iktidar gücü
haline geldiğinde, AfD’nin “işbirliği yapmayan” bir güç olmaktan çıkartılıp
iktidar yapısının normal bir parçası haline dönüştürülmesine dönük baskı da artıyor.
Saksonya-Anhalt,
bu erozyonun en önemli örneklerinden biri. Hristiyan Demokratlar, Sosyal
Demokratlar, Yeşiller ve Sol Parti, AfD’nin koalisyon görüşmeleri teklifini
reddetti, ancak “Sarah Wagenknecht İttifakı” (BSW) müzakerelere başladı. Bu
meselenin önemi sadece bu görüşmelerin sonucunda yatmıyor. Politik tabular,
genellikle bir gecede yıkılmaz; önce diyalog, ana kural haline gelir, ardından
geçici işbirliği gelir, nihayetinde hükümet düzeyinde işbirliğinin neden imkânsız
olduğu sorusu ortaya çıkar.
Tehlike,
tam olarak bu kademeli normalleşmede yatıyor: Milliyetçi-ırkçı politikalar,
yabancı düşmanlığı, otoriterlik ve toplumun “gerçek insanlar” ve “ötekiler”
olarak bölünmesini öngören politik anlayış, siyasetin kıyısından köşesinden
merkeze taşınıyor, bir zamanlar kabul edilemez olarak görülen şeyin sınırı adım
adım geriye itiliyor.
Aynı
değişim, “ulusal çıkarlar” kavramında da gözlemlenebilir. Milliyetçi sağ,
üretim ilişkilerindeki karşıt konumlarına bakılmaksızın, işçiyi ve kapitalisti “Almanlar”
adı altında kurgusal bir birlik içinde yan yana getirirken, göçmen veya yabancı
işçiyi ise bunun aksine, bir rakip ve tehdit olarak sunar. Ancak, “Almanya’nın
çıkarları” kavramına, iş gücünü satan işçi, yatırımlara, işten çıkarmalara ve
üretimin yer değiştirmesine karar veren kapitalistle aynı anlamı yüklemiyor.
İşçilerden, “Alman ekonomisinin rekabet gücü” adına işyerinde daha fazla
baskıyı, sosyal yardımlarda kesintileri veya ücret taleplerinde geri çekilmeyi
kabul etmeleri beklenirken, sermaye, başka yerlerde daha yüksek kâr vaat ettiği
anda üretim ve yatırımları istediği zaman başka yere taşıyabilir. Milliyetçilik,
bu çelişkiyi “ulus” bayrağı altında gizler, ayrım çizgisini emek ve sermaye
arasındaki bölünmeden, işçi sınıfının farklı kesimleri arasındaki bir bölünmeye
kaydırır. Neticede sermayenin gücü sınırlanmaz, işçilerin kolektif gücü zayıflar.
Sınıf
Politikalarını Yeniden Sahiplenmek
Irkçılığa,
yabancı düşmanlığına ve otoriterliğe karşı yapılan salt ahlaki çağrılarla aşırı
sağın yükselişine karşı koyulamaz. Milyonlarca insanın maddi hayatı,
güvensizlik, güçsüzlük ve toplumsal çöküş korkusuyla tanımlıyken bunlara sadece
“Aşırı sağa oy vermeyin!” diyerek cevap verilemez, verilirse sağ, temelini bir
şekilde korur.
Cevap,
AfD’yi taklit edip oylarını geri kazanmak için göç politikalarını sıkılaştırmak
değildir. Bu tür politikalar, aşırı sağın ideolojisini zayıflatmaktan çok
meşrulaştırır. Diğer partiler de toplumsal krizin nedeninin göçte yattığını
kabul ederse, politik mücadelenin bir kısmı zaten aşırı sağa kaybedilmiş
olacaktır.
Sağın
üzerini örtmeye çalıştığı meselelere geri dönülmelidir: emek ve sermaye
arasındaki ilişki; mülkiyet ve servet dağılımı; ücretler ve konut; emeklilik ve
sosyal yardımlar; işverenin işyerindeki gücü; üretim üzerindeki kontrol ve
işçilerin bağımsız örgütlenmesi.
Halkın Fedaileri (Azınlık)
14 Eylül 2026
Kaynak