Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2026

,

Berlin Zaferi



Berlin sonucunda beni sevindiren şey, yalnız Die Linke’nin birinci olması değil. Daha önemlisi, siyaseten sabit sandığımız seçmen bloklarının hiç de sabit olmadığının görülmesi. “Muhafazakâr” diye tarif edilen CDU seçmeninden bile Linke’ye oy geçebiliyor.

Buradan “halk aslında solcuymuş” sonucu çıkmaz. Daha önemli bir sonuç çıkar: maddi deneyimin kendiliğinden bir siyaseti yoktur. İnsan, kirayı ödeyemediği için kendiliğinden sosyalist olmadığı gibi kendiliğinden faşist de olmaz. Maddi deneyim ile siyasal sonuç arasındaki bağı siyaset kurar. Berlin bunun küçük bir laboratuvarı oldu.

Aynı barınma krizine AfD göçmeni, Die Linke kira ve mülkiyet ilişkisini gösterdi. Aynı maddi sıkışma, iki ayrı siyasal nedensellik içinde örgütlenmeye çalışıldı. Die Linke’nin sonucu bu yüzden önemli.

Geçim ve barınmayı merkeze alan, insanlarla doğrudan temas kuran bir kampanya yürütürken, yalnız SPD ve Yeşillerden değil, CDU’dan ve daha önce sandığa gitmeyenlerden de oy alabildi.

Seçmen kimliği kader değildir. Bu, AfD seçmeninin sola geçtiğini kanıtlamıyor. Ama AfD seçmenini değişmez bir insan tipi olarak siyasetin dışına atmanın da hiçbir gerekçesi olmadığını gösteriyor.

Bugünkü siyasal konum insanın özü değildir; belirli maddi ilişkiler içinde siyasal olarak kurulmuştur, dolayısıyla yeniden kurulabilir. Brandmauer (güvenlik duvarı), tam burada kendi sınırına geliyor.

AfD ile koalisyon yapmamak parlamenter bir sınır olabilir. Ama hegemonya stratejisi değildir. Brandmauer, AfD ile diğer partiler arasındaki sınırı çizebilir. AfD ile onun seçmeni arasındaki bağı koparamaz. Bunun için siyaset gerekir.

Üstelik Berlin’in önemli tarafı, bunun için sağa yaklaşmanın gerekmediğini göstermesi. AfD’nin göçmen karşıtlığını ödünç almadan da geçim derdine gidilebilir. Brandmauer’in ötesine geçmek için sağa yaklaşmak gerekmiyor. İnsanlara yaklaşmak gerekiyor. Burada yirmi birinci yüzyıl solunun daha büyük problemini konuşmak zorundayız.

Neoliberalizm, örgütlenme ihtiyacını ortadan kaldırmadı; örgütlenmenin maddi koşullarını tahrip etti. Parçalanmış işyerleri, güvencesizlik, vardiyalar, dağılmış mahalleler ve bireyselleşmiş gündelik hayat, birlikte hareket etmeyi çok daha zor hale getirdi. Solun bir bölümü ise bu tarihsel yenilgiyi çözülmesi gereken politik bir problem olmaktan çıkarıp neredeyse siyasal erdeme dönüştürdü. Örgütlenmenin yerine doğru tutumu, temasın yerine ahlaki mesafeyi koydu. Siyasetin sorusu “Neyi değiştirebildik?” olmaktan çıkıp “Doğru tarafta mıyız?” haline geldi.

Bunun Almanya solunda oldukça tutarlı bir biçimi var; her ne kadar tutarlılığı mide bulandırsa da. “Demokrasiyi faşizmden koruma” adına Alman devletini savunulacak mevzi haline getiren, İsrail’i Alman Staatsräson’u (Devletin Çıkarı) sayan devlet çizgisini soldan tahkim edebilen anlayışlar, yıllardır solun içinde kendilerine yer bulabiliyor. Alman karşıtı gelenek, bunun en tutarlı örneklerinden biri. Antifaşizm, böylece sınıfsal bağımsızlığın gerekçesi olmaktan çıkıp mevcut devletle özdeşleşmenin gerekçesine dönüşebiliyor.

Filistin bu nedenle Die Linke açısından tali bir dış politika meselesi değil. Konut meselesiyle birlikte önündeki iki ciddi siyasal sınavdan biri. Biri Alman devletinin dışarıdaki Staatsräson’una, diğeri içerideki mülkiyet düzenine dokunuyor. Sol siyasal bağımsızlığın sınırı, tam da bu iki yerde sınanacak.

Şimdiden bir kenara not edebiliriz, “Hükümet edebilirlik” adına Filistin’de devlet aklına, konutta mülkiyet düzenine doğru geri çekilirse, Die Linke, seçimde kazandığı siyasal farkı hükümette kaybeder. Çünkü kapitalist devlet, solu etkisizleştirmek için her zaman yasaklamak ya da bastırmak zorunda değildir. Bilakis, ne tür sınıfsal güç dengelerine yaslandığını çok iyi bildiği sola oldukça zarif davranır, hükümete davet etmekten imtina etmez. Büyük mesele, bu yüzden, yalnız kimin hükümete gireceği değil, girebilmek için hangi çatışmaları kapıda bırakacağıdır.

Berlin zaferini yalnız “demokrasi faşizme cevap verdi” diye kutlayan anlayışın sınırını da böylelikle gösterebiliriz. AfD yükselince felâket ilan ediyor, Linke yükselince zafer. İki durumda da siyaseti başkaları yapıyor; onlara yalnız doğru duyguyu hissetmek kalıyor.

Oysa Berlin’de politik olarak ilginç olan, insanların nihayet “doğruyu seçmesi” değil, insanlara gidildiğinde siyasal konumlarının değişebilmesi. Ahlaki tasnifin yerine temas, seçmen sosyolojisinin yerine siyasal mücadele konulduğunda, aşılmaz görünen sınırlar hareket edebiliyor.

Ama seçim zaferi, henüz örgütlenme zaferi değildir. Temsil kapasitesi ile toplumsal kapasite başka şeyler. Bir milyon insan, aynı partiye oy verip ertesi sabah patronuyla, ev sahibiyle ve bankayla yine tek başına karşılaşmaya devam edecekler. Parti güçlenebilir, ama işçi sınıfının kendi sorunları etrafında örgütlenmesi, tam ters yönde pekala gidebilir. Die Linke’nin gerçek sınavı şimdi başlıyor. Seçim sırasında kurulan temas, seçimden sonra kiracıların, ücretlilerin ve mahallelerin bağımsız kolektif kapasitesine dönüşecek mi? Yoksa sandıkta kazanılan toplumsal enerji, hükümet yönetiminin içine mi çekilecek? Çünkü mesele, tek başına solun devlete girip girmemesi değil. Devlete girerken toplumu yanında götürüp götürememesidir.

Bugün siyasetin karşıtı, artık apolitiklik değildir. Siyasetin karşıtı, siyaseti yalnızca seyretmektir. Neoliberalizmin büyük siyasal başarısı, insanları apolitikleştirmek değil, hiçbir şeyi birlikte yapmadan son derece politik yaşayabilecekleri bir özne biçimine dönüştürmek oldu.

Sürekli siyasallaşmış, sürekli pozisyon alan, sürekli öfkelenen ya da sevinen, ama kendi hayatının maddi koşullarını başkalarıyla birlikte değiştirme kapasitesi giderek küçülen insanlar.

Berlin sonucuna bu yüzden seviniyorum. Solun geri döndüğünü kanıtladığı için değil. İnsanların değişmez olmadığını, siyasetin hâlâ insanlara giderek başlayabildiğini hatırlattığı için. Yirmi birinci yüzyıl solunun asıl sorusu, bu yüzden, “doğru tarafta nasıl duracağız?” değil, “Yeniden nasıl birlikte hareket edebilecek ve işçi sınıfından yana bir taraf olacağız?”

Minima Politika
21 Eylül 2026
Kaynak

,

Saksonya-Anhalt: Sermayenin Krizi ve İşçi Sınıfının Örgütsüzlüğü



Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinin sonucu, yalnızca “parti oylarındaki dalgalanma” üzerinden idrak edilemez.

Almanya için Alternatif (AfD), oyların yüzde 43,8’ini alarak eyaletin en güçlü partisi oldu, bu anlamda, 2021 seçimlerine kıyasla oy oranını iki katından fazla artırdı. Hristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) oyları yüzde 37,1’den yüzde 17,2’ye geriledi, seçmen katılımı oranı ise yüzden 60,3’ten yüzde 77,8’e çıktı.

Asıl önemli olan AfD’nin aldığı yüzde 43,8’lik oy değil. İşçi sınıfına mensup seçmenlerin yüzde 61’i AfD’ye oy verdi. Bu rakam, ele almamız gereken bir çelişkiyi ortaya koyuyor: Kapitalist mülkiyeti hedef almayan, iş yerinde ve ekonomide sermayenin gücünü sorgulamayan, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesini gündemine almayan bir parti, işçi sınıfının oylarının neredeyse üçte ikisini nasıl kazanabildi?

Bu çelişki; tek başına “aldatılmışlık””, “cehalet”le veya işçi sınıfındaki sağcı eğilimlerle izah edilemez. Bir partinin seçmen kitlesinin toplumsal yapısı, partinin sınıfsal karakterini belirlemez. Bir parti, işçi sınıfının oylarının büyük bir kısmını kazanabilirken, politikaları ve programı tam da emekçileri ikincil konumda tutan koşulların sürdürülmesine hizmet edebilir.

Dolayısıyla, asıl soru şudur: Sömürü, iş güvencesizliği, konut krizi, düşen yaşam standartları ve toplumsal güçsüzlükten kaynaklanan hoşnutsuzluk, sınıf bilincine ve örgütlenmesine değil de aşırı sağ milliyetçiliğe, yabancı düşmanlığına ve kimlik politikalarına nasıl yol açıyor?

Kapitalist kriz tek başına sınıf bilinci yaratmaz. Sefalet, güvensizlik ve öfkenin önceden belirlenmiş bir politik yönü yoktur. Yönleri, sınıflar arasındaki güç dengesine, işçi örgütlenmesinin derecesine ve bağımsız bir politik alternatifin varlığına veya yokluğuna bağlıdır. Ücretler, çalışma koşulları, sosyal yardımlar ve iş güvencesi üzerindeki baskı arttığında, hoşnutsuzluk yayılır. Ancak bu hoşnutsuzluk henüz siyaset biçimini almış değildir. Onun yorumlanması, bir amaca sahip kılınması ve örgütlenmesi gerekir. Ücretler, yaşam maliyeti, konut, işsizlik, kapanan fabrikalar, savaş ve servetin yoğunlaşması ve sermayenin iktidarı arasındaki ilişkiyi, bağı ortaya koyan bir güç yoksa, aşırı sağ, bu öfkeye el koyar ve alternatif bir açıklama sunar.

Bu süreç, Almanya ile sınırlı değil. Son yıllarda, ardı ardına gelen ekonomik ve toplumsal krizler, kemer sıkma politikaları, iş güvencesizliği, düşen yaşam standartları, konut krizi, savaş ve kapitalist güçler arasındaki yoğunlaşan rekabet ortamında, birçok ülkede milliyetçiliğin, yabancı düşmanlığının ve otoriter eğilimlerin gelişmesi için gerekli zemin oluştu. Bu bağlantı, elbette mekanik bir bağlantı değil. Bir kriz, aşırı sağın ortaya çıkmasına veya işçi sınıfına odaklanan sınıfsal bir politikaya mutlaka yol açmaz. Önemli olan, sosyal güvensizliği ve öfkeyi açıklayabilen, bir düşman ve bir çözüm tanımlayabilen ve bu güçleri örgütleyebilen gücün hangisi olduğudur. İşçilerin bağımsız örgütlenme pratiğinin zayıf olduğu koşullarda, çeşitli ülkelerdeki aşırı sağ, toplumsal hoşnutsuzluğun bir kısmını milliyetçilik, sınırlar, göç ve “düzenin yeniden sağlanması” üzerine kurulu dile tercüme etmeyi bildi.

Sınıflar Arası Çatışma Ulusal Kimlikler Arası Çatışmaya Nasıl Dönüşür?

AfD’ye oy veren bir işçinin de fabrikası kapanabilir, satın alma gücü onun da azalmaktadır, kiralardaki artış onun için de büyük bir derttir, emeklilik birikimleri konusunda o da endişelidir, yıllarca çalıştıktan sonra beklediği güvenlik ve statüye ulaşamadığını o da görmektedir.

Aşırı sağ, tam da bu gerçek yaşam deneyiminden yola çıkar. İşçiye “her şeyin yolunda” demez. Aksine, onlara öfkeli olmaya hakları olduğunu, kimsenin onları dinlemediğini ve hak ettiklerinin ellerinden alındığını söyler. Bu noktada asıl kritik soru gündeme gelir: tüm bunları işçilerden kim aldı?

Aşırı sağ bu soruya hoşnutsuzluğun gerçek kaynağını dikkatlerden kaçıran bir cevap verir. Öfkenin yönünü değiştirir. Öfke, mülkiyete değil, göçmenlere; sermayenin iktidarına değil, sığınmacılara; işverene değil, sosyal yardım alanlara; büyük konut şirketlerine değil, göçmen ailelere; sermaye piyasalarındaki rekabete ve üretimin yer değiştirmesine değil, Avrupa Birliği’ne yöneltilir. Bir de bu listeye medya, feministler, sol ve “elitler” de eklenir. Bu anlamda, aşırı sağ, acıyı inkâr etmez, sadece kaynak ve sebep olarak başka bir şeye işaret eder. Bu anlatıda düşman, hem yukarıda hem de aşağıdadır, ancak sermaye, neredeyse tamamen göz ardı edilir. Toplum, işçiler ve kapitalistler yerine, “biz” ve “onlar” olarak bölünür.

Ancak bu süreç, yalnızca öfkenin yeniden yönlendirilmesiyle ilgili değildir. Aşırı sağ, sadece sınıf öfkesinin yönünü saptırmakla kalmaz, aynı zamanda işçi sınıfı içindeki ayrım çizgilerini de yeniden üretir. Yerli işçiler ile göçmen işçiler, çalışanlar ile işsizler, vergi mükellefleri ile sosyal yardım alanlar, neticede işçi sınıfının farklı kesimleri, birbirine karşı kışkırtılır. Pozisyon, milliyet, ikamet durumu veya cinsiyet açısından gerçek farklılıklar politik sınırlar haline gelir. İşçiler, güvensizliklerinin nedeni olarak sermayeyi değil de birbirlerini gördüklerinde, kolektif örgütlenme zora girer, sermayenin emek üzerindeki gücü artar.

Bağımsız İşçi Sınıfı Örgütlenmesi Eksikliği

Bu nedenle, AfD’nin işçileri "aldattığını" söylemek yeterli değildir. Asıl önemli soru şudur: toplumsal hoşnutsuzluklar, neden başka bir sınıf temelli ifade ve örgütlenme kanalı bulamıyor?”

Cevabın bir kısmı Avrupa işçi hareketinin evriminde yatıyor. Sosyal demokrasi, kapitalizmi alt etme hedefinden çoktan vazgeçti, kendini onu yönetmekle sınırladı. Son otuz-kırk yıldır kemer sıkma önlemleri, sermayeden gelen uluslararası rekabet ve sınıf uzlaşması fırsatlarının daralması ile oluşan baskı karşısında söz konusu reformist politika bile geriledi.

Komünist partiler ve radikal solun büyük bir kısmı ya zayıflatıldı ya da parlamenter siyaset ve mevcut düzenin reformu çerçevesine dâhil edildi. Özellikle Almanya’daki sendikalar, “emek ve sermaye arasında anlaşma ve işbirliği” veya kendi terminolojileriyle, “toplumsal ortaklık” mekanizmasıyla o kadar iç içe geçtiler ki, bazı durumlarda sermayenin “rekabetçilik”le ilgili kaygılarını işçilerin bağımsız çıkarlarının yanında, hatta onlara karşı dile döktüler.

Ne var ki bu güçlerin geri çekilmesiyle, emek ve sermaye arasındaki çelişki ortadan kalkmadı. Sermaye, hâlâ yatırım, işe alma, işten çıkarma, üretimin yer değiştirmesi ve fabrika kapanışları üzerinde belirleyici bir güce sahip. Ücretler, konut, çalışma saatleri, emeklilik ve sosyal yardımlar halen daha sınıfsal meseleler.

Zayıflayan şey, sınıf çelişkisinin kendisi değil, bu çelişkinin günlük deneyimini sınıf bilincine, örgütlenmesine ve mücadelesine dönüştürme kapasitesi.

Bağımsız sınıf örgütlerinin zayıflığı, izole edilmiş hoşnutsuzluğu kolektif mücadeleye dönüştürme yetersizliğini daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyor, sağın milliyetçi ve kimlik politikası söylemleriyle doldurabileceği bir boşluk meydana getiriyor. İşte tam da bu gerçeklikten, işçi sınıfının bağımsız ve devrimci örgütlenmesini yeniden inşa etme ihtiyacı doğuyor.

Neden Doğu Almanya?

Doğu Almanya eyaletlerinden birinde yapılmış olan bir seçimin sonuçlarını anlamak için, iki Alman devletinin birleşmesinden (Doğu Almanya’nın Batı Almanya’ya ilhakından) sonra yaşanan ekonomik ve sınıfsal gelişmeleri de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Birleşmeden sonra, Doğu Almanya sanayi yapısının büyük bir kısmı tasfiye edildi veya özelleştirildi, ekonomik karar alma merkezleri, büyük ölçüde batıya taşındı ve mevcut sendika örgütlenmesi, ülke çapındaki yapılara ve “toplumsal ortaklık” mekanizmasına dâhil edildi. Fabrika kapanmaları, yaygın işsizlik, işçi göçü, düşük ücretli ve güvencesiz işlerin yaygınlaşması, doğunun bazı bölgelerinde toplumsal dokuyu değiştirdi.

Bu gelişmeler, sadece iş kayıplarıyla ilgili değildi. İşçi sınıfının bazı kesimleri, kolektif konumlarını, toplumsal buluşma mekânlarını ve ekonomik kaderleri üzerindeki kontrol duygusunu da yitirdi. Birçok alanda, yatırım, üretim ve istihdamla ilgili önemli kararlar başka yerlerde alındı.

Böyle bir deneyim, radikal protestolar için koşullar yaratabilir, ancak bu protestonun yönü önceden belirlenmiş değildir. Mülkiyet ilişkilerine ve sermayenin gücüne karşı bir mücadeleye dönüşebilir veya bağımsız bir sınıf örgütlenmesinden yoksun olarak, bu güçsüzlüğü tam olarak milliyetçilik, göç ve “Doğu’nun aşağılanması” üzerine kurulu dile tercüme eden bir güç tarafından ele geçirilebilir. AfD, son otuz yılda yaşanan ekonomik ve toplumal gelişmeler karşısında duyulan memnuniyetsizliği ulusal kimlik politikasıyla ilişkilendirerek, Doğu Alman toplumunun bir kesimine kendisini “sistem eleştirisi yapan” bir güç olarak takdim etmeyi bildi.

“Güvenlik Duvarı”nın” Olağanlaşması ve Aşınması

Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçim sonucu bir istisna değil. 2021’de tüm ülke genelinde yapılan seçimlerde AfD, oyların sadece yüzde 10,4’ünü almıştı. 2025 seçimlerinde oy oranı yüzde 20,8’e yükseldi, Eylül 2026’da ülke çapında yapılan kamuoyu anketlerinde oylarının yüzde 27 ilâ yüzde 29 arasında olduğu söylendi. Doğu Almanya’da bu eğilim daha da belirgin: oy oranları, Thüringen’de yaklaşık yüzde 40’a, Saksonya’da yüzde 42’ye ulaşıyor.

Bu oy artışı, sadece niceliksel bir değişim değil. Şimdiye dek koalisyon çevrelerinden dışlanmış bir parti ne kadar büyürse, politik tecrit koşullarında varlığını sürdürmesi de o denli zorlaşır.

Oyların yüzde 10’unu alan bir partiyi hükümetten dışlamak başka bir şey, bir eyalette yüzde 40’ın üzerinde, ülke çapında neredeyse yüzde 30 oy alan bir partiyi dışlamak ise bambaşka bir şeydir. Bu tür koşullarda “güvenlik duvarı”nı veya “politik baraj”ı aşma yönündeki baskı artar, ideolojik normalleşme, kurumsal normalleşmenin yolunu açar.

Bu eğilim, yalnızca Almanya’ya özgü değil. İtalya’da Giorgia Meloni liderliğindeki hükümet iş başında. İsveç’te İsveç Demokratları 2022’den beri sağcı hükümetin parlamentodaki kilit ismi. Avusturya’da Özgürlük Partisi, 2024 seçimlerinde en güçlü parti oldu. Aşırı sağ, başka bir ülkede politik ortak veya iktidar gücü haline geldiğinde, AfD’nin “işbirliği yapmayan” bir güç olmaktan çıkartılıp iktidar yapısının normal bir parçası haline dönüştürülmesine dönük baskı da artıyor.

Saksonya-Anhalt, bu erozyonun en önemli örneklerinden biri. Hristiyan Demokratlar, Sosyal Demokratlar, Yeşiller ve Sol Parti, AfD’nin koalisyon görüşmeleri teklifini reddetti, ancak “Sarah Wagenknecht İttifakı” (BSW) müzakerelere başladı. Bu meselenin önemi sadece bu görüşmelerin sonucunda yatmıyor. Politik tabular, genellikle bir gecede yıkılmaz; önce diyalog, ana kural haline gelir, ardından geçici işbirliği gelir, nihayetinde hükümet düzeyinde işbirliğinin neden imkânsız olduğu sorusu ortaya çıkar.

Tehlike, tam olarak bu kademeli normalleşmede yatıyor: Milliyetçi-ırkçı politikalar, yabancı düşmanlığı, otoriterlik ve toplumun “gerçek insanlar” ve “ötekiler” olarak bölünmesini öngören politik anlayış, siyasetin kıyısından köşesinden merkeze taşınıyor, bir zamanlar kabul edilemez olarak görülen şeyin sınırı adım adım geriye itiliyor.

Aynı değişim, “ulusal çıkarlar” kavramında da gözlemlenebilir. Milliyetçi sağ, üretim ilişkilerindeki karşıt konumlarına bakılmaksızın, işçiyi ve kapitalisti “Almanlar” adı altında kurgusal bir birlik içinde yan yana getirirken, göçmen veya yabancı işçiyi ise bunun aksine, bir rakip ve tehdit olarak sunar. Ancak, “Almanya’nın çıkarları” kavramına, iş gücünü satan işçi, yatırımlara, işten çıkarmalara ve üretimin yer değiştirmesine karar veren kapitalistle aynı anlamı yüklemiyor. İşçilerden, “Alman ekonomisinin rekabet gücü” adına işyerinde daha fazla baskıyı, sosyal yardımlarda kesintileri veya ücret taleplerinde geri çekilmeyi kabul etmeleri beklenirken, sermaye, başka yerlerde daha yüksek kâr vaat ettiği anda üretim ve yatırımları istediği zaman başka yere taşıyabilir. Milliyetçilik, bu çelişkiyi “ulus” bayrağı altında gizler, ayrım çizgisini emek ve sermaye arasındaki bölünmeden, işçi sınıfının farklı kesimleri arasındaki bir bölünmeye kaydırır. Neticede sermayenin gücü sınırlanmaz, işçilerin kolektif gücü zayıflar.

Sınıf Politikalarını Yeniden Sahiplenmek

Irkçılığa, yabancı düşmanlığına ve otoriterliğe karşı yapılan salt ahlaki çağrılarla aşırı sağın yükselişine karşı koyulamaz. Milyonlarca insanın maddi hayatı, güvensizlik, güçsüzlük ve toplumsal çöküş korkusuyla tanımlıyken bunlara sadece “Aşırı sağa oy vermeyin!” diyerek cevap verilemez, verilirse sağ, temelini bir şekilde korur.

Cevap, AfD’yi taklit edip oylarını geri kazanmak için göç politikalarını sıkılaştırmak değildir. Bu tür politikalar, aşırı sağın ideolojisini zayıflatmaktan çok meşrulaştırır. Diğer partiler de toplumsal krizin nedeninin göçte yattığını kabul ederse, politik mücadelenin bir kısmı zaten aşırı sağa kaybedilmiş olacaktır.

Sağın üzerini örtmeye çalıştığı meselelere geri dönülmelidir: emek ve sermaye arasındaki ilişki; mülkiyet ve servet dağılımı; ücretler ve konut; emeklilik ve sosyal yardımlar; işverenin işyerindeki gücü; üretim üzerindeki kontrol ve işçilerin bağımsız örgütlenmesi.

Halkın Fedaileri (Azınlık)
14 Eylül 2026
Kaynak

09 Eylül 2026

, ,

Tahayyül Krizi


AfD’nin neyi temsil ettiğinden önce, artık neyin temsil edilemediğini sormak gerekiyor.

Çağımızın tuhaflığı, siyasetin ortadan kaybolması değil. Tam tersine, siyaset her yerde. Seçimler sertleşiyor, eski partiler çözülüyor, savaş, gündelik hayatın parçası oluyor, göç, hükümetleri sarsıyor, insanlar öfkeleniyor, kutuplaşıyor ve taraf oluyor. Aynı anda kapitalizmin çelişkileri de siyasal yüzeye çıkıyor.

Enerji fiyatının jeopolitikle, ücretlerin uluslararası rekabetle, sanayinin Çin’le, sosyal harcamaların silahlanmayla, göçün savaşlarla ilişkisi çocukların bile bildiği gerçekler. Devlet, şirketleri kurtarıyor, sanayi politikası yapıyor, orduları büyütüyor, sınırları tahkim ediyor.

Ekonominin teknik, piyasanın doğal, devletin tarafsız olduğu görüntüyü korumak zorlaşıyor. Ancak bir toplumsal bütünlük olarak kapitalizmin kendisinden çok, onun krizleri, bağımlılıkları ve açık siyasal müdahale gerektiren sonuçları görünürleşiyor. Tuhaf bir terslik ortaya çıkıyor: Kapitalizmin sonuçları siyasallaşıyor; kapitalist toplumsal ilişkinin kendisi ise hâlâ siyasal müdahalenin sınırı olarak kalıyor.

Kapitalizmi sorgulamak kolaylaşırken, onun ötesindeki bir toplumu gerçekleştirilebilir görmek zorlaşıyor. Çağımızın en temel çelişkilerinden biri budur: Kapitalizmin giderek daha fazla sorgulanması ile kapitalizm sonrasının giderek daha az tahayyül edilebilmesi arasındaki tarihsel mesafe.

AfD’yi bu mesafenin içinde düşünmek gerekiyor. Bu mesafeyi yalnız ideolojiyle açıklayamayız. İnsanlar, başka bir toplum yeterince iyi anlatılmadığı için geleceği tahayyül edemiyor değiller. Daha maddi bir şey zayıfladı.

Yirminci yüzyılda sendikalar, kitle partileri, işçi basını, kooperatifler ve karşı-kültürler yalnız mevcut çıkarları temsil etmiyordu. İnsanların birlikte hareket ederek toplumsal ilişkileri değiştirebileceklerini gündelik hayat içinde gösteriyordu. Başka bir toplumun mümkün olduğunu düşünmek için onun ayrıntılı planını bilmek gerekmiyordu. Birlikte grev yapabildiğini, patrona geri adım attırabildiğini, örgüt kurabildiğini, hükümetleri zorlayabildiğini görmek yeterliydi. Başka bir dünyanın mümkünlüğü önce teorik değil, pratik bir deneyimdi.

Neoliberalizm işçi sınıfını ortadan kaldırmadı; sermaye ile emek arasındaki ilişki de ortadan kalkmadı. Aşınan, işçinin üretimdeki konumunu bağımsız siyasal kapasiteye çevirebilecek toplumsal dünyaydı. Sonuç, yalnız örgütsel değildi. Örgütlü toplumsal güç zayıflarken, geleceğin maddi kanıtı da zayıfladı. Çünkü gelecek tahayyülü, zihinsel bir resim değildir. Siyasal olarak tahayyül edilebilir olan, aynı zamanda gerçekleştirilebilir olduğuna ilişkin bugünde maddi kanıtlara sahip olduğumuz şeydir.

Bir sınıf, bugün kendi çalışma koşullarını, ücretini veya devletin kararlarını kolektif biçimde değiştirebildiğini deneyimlemiyorsa, yarın toplumsal ilişkilerin bütününü değiştirebileceği düşüncesi soyutlaşır. Geleceğin krizi, hayal gücünün yoksullaşmasından önce bugünün dönüştürülebilir olduğuna ilişkin deneyimin yoksullaşmasıdır.

Tahayyül krizi, en derinde bir siyasal kapasite krizidir. Kapitalizmin çelişkilerinin görünürleşmesi, kendiliğinden antikapitalist bilinç üretmez. Bir toplumsal ilişkinin sonuçlarını görmek ile onu değiştirebileceğini deneyimlemek, aynı şey değildir.

Kolektif kapasitenin zayıfladığı koşullarda görünürlük ters bir sonuç bile üretebilir. İnsan, şirketlerin yatırım kararlarını, küresel rekabeti, enerji bağımlılığını, savaşın maliyetini, sanayinin başka ülkelere kaydığını görür; ama bunları değiştirebilecek toplumsal kuvveti göremez. Kapitalizmin görünürlüğü, böylece kapitalist gerçekçiliği parçalamak yerine onu yeni bir biçimde yeniden üretebilir.

Postpolitika “sistem çalışıyor ve alternatifi yok” diyordu. Yirmi birinci yüzyılda ise belirgin bir şekilde “sistem çalışmıyor ama yine de alternatifi yok” dedi. İkincisi çok daha istikrarsızdır. Alternatifsizliği korur ama hoşnutsuzluğu bastıramaz, bilakis, siyasallaştırır. Çağımızın hiperpolitik zemini burada açılıyor. Postpolitika, siyasal çatışmayı bastırırken, alternatifsizlik ufkunu yerleştirmişti. Şimdi düzenin krizleri çatışmayı yeniden yüzeye çıkarıyor.

Eski partiler çözülüyor; savaş, göç, enerji ve ulusal egemenlik yoğun biçimde siyasallaşıyor. Ancak alternatifsizlik ufku aynı ölçüde çözülmüyor. Siyaset geri dönüyor; tarihsel yön geri dönmüyor. Çağın siyasal karakteri postpolitikanın basit bir karşıtı değildir.

Çağımız, postpolitikanın alternatifsizlik ufkunu siyasal yoğunluk koşullarında devam ettiriyor. Postpolitika, alternatifsizlik ile düşük siyasal yoğunluğu birleştirmişti. Bugün ise, alternatifsizlik ile yüksek siyasal yoğunluğu bir araya getiriyor.

Hükümetler değişsin, sınırlar kapatılsın, elitler tasfiye edilsin, AB’yle ilişkiler yeniden kurulsun, dış politika tersine çevrilsin. Neredeyse her şey değiştirilebilir. Ama üretim ilişkilerinin kendisi değiştirilebilir görünmeyebilir. Siyasal seçenekler birbirinden uzaklaşırken, tarihsel seçenekler birbirine yaklaşabilir. Günümüzün paradoksu: siyasal çatışma sertleşirken toplumsal ufuk daralabilir. Yirmi birinci yüzyıl, yalnız örgütsüz siyasal yoğunluk değil, tarihsel yönünü kaybetmiş siyasal yoğunluktur. Böyle bir dünyada restorasyon, radikal bir seçenek gibi görünmeye başlar.

AfD’nin sunduğu gelecek, bu zeminde anlam kazanıyor. Daha güvenli sınırlar, ucuz enerji, güçlü Alman sanayisi, daha az göç, ulusal egemenlik, farklı bir dış politika, toplumsal düzen. Bunların hiçbiri, yeni bir üretim biçimi gerektirmiyor. Sermaye, ücretli emek, özel mülkiyet, piyasa ve dünya pazarı kalıyor. Değişmesi vaat edilen toplumsal ilişkinin kendisi değil, onun siyasal düzenlenişi.

AfD’nin avantajlarından biri budur: İnsanlardan bilinmeyen bir gelecek düşünmelerini istemiyor. Bildikleri dünyanın yeniden çalışabileceğini söylüyor. Başka bir toplum değil, kaybedilmiş bir normalite vaat ediyor. Bu normalitenin geçmişte gerçekten var olup olmadığı tali önemdedir.

Geri çağrılan, tarihsel geçmiş değil; güçlü sanayi, güvenli iş, ucuz enerji, kontrol edilen sınırlar ve ulusal egemenlikten kurulmuş seçici bir geçmiş imgesidir. Restorasyon, geçmişe dönüş değildir. Geleceği, kaybedildiği varsayılan bir normalitenin yeniden kuruluşu olarak tahayyül etmektir.

Burada “tarihsel tahayyül maliyeti” önem kazanıyor: bir siyasal projenin gerçekleşebilmesi için mevcut toplumsal ilişkilerin ne kadarının değişebilir kabul edilmesini gerektirdiği. AfD’nin tarihsel tahayyül maliyeti düşüktür. Başka bir üretim biçiminin mümkün olduğuna değil, mevcut devletin mevcut toplumsal ilişkileri başka türlü düzenleyebileceğine inanmayı gerektirir. Fark yalnız düşünsel değil.

Restorasyon, gerçekleştirme aracını da mevcut dünyanın içinde, yani devlette hazır buluyor. Sınırları denetleyebilecek, göç ve enerji politikasını değiştirebilecek, sanayiye müdahale edebilecek bir aygıt zaten vardır. Başka bir toplumsal düzeni kurabilecek bağımsız sınıfsal kapasite ise aynı ölçüde görünür değildir.

Devrimin olanaksız göründüğü bir çağda restorasyon, radikalizm kılığına girebilir. AfD’nin siyasal söylemi kapitalizmin görünür hale gelen sonuçlarını inkâr etmek zorunda değil. Tersine, gücünün bir bölümü “Haklısınız. Bir şeyler gerçekten bozuldu” diyebilmesinden geliyor.

Sanayi, baskı altında olabilir. Enerji pahalıdır. Konut sıkıntısı gerçektir. Ücretler yetersiz olabilir. Gelecek daha güvencesiz hale gelebilir. İdeolojik işlem bunları inkâr etmekte değil, aralarındaki nedenselliği yeniden kurmakta gerçekleşir.

Sorun, kapitalist toplumsal ilişki değil, Almanya’nın kendi çıkarlarını yeterince koruyamamasıdır. Sorun, dünya pazarı değil, Almanya’nın oradaki konumudur. Sorun sınıf ilişkisi değil, ulusal egemenliğin kaybıdır. Sorun, kaynakların sınıfsal dağılımı değil, kaynaklardan kimlerin yararlandığıdır. AfD’nin siyasal söylemi kapitalizmin görünür hale gelen sonuçlarını bastırmak zorunda değildir; onları kapitalizmin sınırları içinde çözülebilecek sorunlara tercüme edebilir. Böylece sistem karşıtı görünürken, kapitalist toplumsal ilişkinin sınırlarını aşmak zorunda kalmaz. Her şeyi değiştirmeyi vaat edebilir, yeter ki değişimin sınırı kapitalizmin kendisi olsun.

Bu tercümenin temel siyasal biçimlerinden biri millettir. Millet, sınıf ortadan kalktığı için ortaya çıkmaz. Ancak sınıfın siyasal olarak kurulamadığı yerde sınıfsal malzeme ulusal bir siyasal öznenin kuruluşunda kullanılabilir. İşçinin gündelik deneyimi parçalı görünür: ücret, konut, enerji, emeklilik, göç, savaş, kamu hizmetleri. Sınıf siyaseti, bunları ortak bir toplumsal ilişki içinde birbirine bağlar: Senin yaşadığın benim de yaşadığım şeydir, çünkü ikimiz de aynı toplumsal ilişkinin içerisindeyiz.

Milliyetçi siyaset, başka bir bütünlük kurar: Senin yaşadığın benim de yaşadığım şeydir, çünkü ikimiz de aynı milletin üyeleriyiz. Sınıfsal deneyim ortadan kalkmaz. Siyasal tercümesi değişir. Üstelik iki kuruluş arasında maddi bir asimetri vardır. Sınıfın bağımsız siyasal kapasitesinin yeniden kurulması gerekirken, millet, kendisini devlet biçiminde zaten mevcut bir siyasal özne olarak sunabilir. Milliyetçilik, kapitalizmin yarattığı parçalanmayı ortadan kaldırmadan, ona kapitalizmi aşmayan bir bütünlük ve bu bütünlük adına hareket edebilecek görünür bir kapasite sunar.

AfD’nin gücü, gerçek maddi deneyimleri başka bir nedensel bütünlük içinde örgütleyebilmesinden gelir. Sınıf çelişkisini inkâr etmek zorunda değildir. Onun siyasal tercümesini ele geçirmesi yeterlidir.

Faşizm meselesi de şimdi başka türlü sorulabilir. Klasik faşizmin karşısında yalnız örgütlü bir işçi hareketi değil, o hareketin taşıdığı rakip bir gelecek ihtimali vardı. Sosyalist ve komünist partiler, sendikalar, grevler ve devrimler kapitalizm sonrasını soyut bir düşünce olmaktan çıkarıyordu. Faşist karşı-devrimin yenmek zorunda olduğu şeylerden biri, başka bir geleceğin maddi ihtimaliydi. Bugünün faşist sağı farklı bir zeminde yükseliyor. Klasik faşizmin parçalamak zorunda olduğu örgütsel dünyanın önemli bir bölümü neoliberal dönüşüm boyunca zaten aşındı; onun taşıdığı tarihsel ufuk da zayıfladı. Klasik faşizm, atomizasyonun büyük ölçüde failiydi; yeni faşist sağ, neoliberal atomizasyonun siyasal mirasçısıdır. Dahası, klasik faşizm, rakip bir geleceği ezmek zorundaydı; yeni faşist sağ, geleceğin zaten zayıfladığı bir dünyada yükseliyor.

Bu, AfD’nin faşist olup olmadığı sorusunu tek başına cevaplamaz. Ama daha önemli bir soru açar. Alternatif geleceğin siyasal yenilgisi, çağdaş faşist siyasetin üretmek zorunda olduğu bir sonuç olmaktan çıkıp devraldığı başlangıç koşullarından biri haline mi geliyor?

Geleceğin yokluğunu örgütlemek, AfD karşısındaki asıl güçlük de burada beliriyor. Bir tarafta: Bu düzeni korumalıyız. Diğer tarafta: Bu düzenin kaybettiğimiz halini geri getirmeliyiz. Eksik olan üçüncü ihtimaldir: Bu düzenin ötesine geçebiliriz. Ama üçüncü cümlenin bir programa yazılması geleceği geri getirmez.

Eğer tahayyül krizi bir kapasite kriziyse, başka bir geleceğin gerçek bir ihtimal haline gelebilmesi için onu kurabilecek kolektif kuvvetin bugünün içinde deneyimlenebilmesi gerekir.

Sınıf siyasetinin meselesi, bu yüzden, yalnız ekonomik çıkarları temsil etmek değildir. İnsanların kendi kolektif eylemleri içinde tarihin hâlâ açık olduğunu deneyimleyebilmeleridir. Geleceğe ilişkin siyasal tahayyül, bugünü değiştirebilme deneyiminin geleceğe uzatılmasıdır.

İzaha muhtaç olan, yalnız insanların neden sağa yöneldiği değildir: İnsanlar, mevcut düzenin çalışmadığını giderek daha açık görürken, neden onun ötesindeki bir geleceği giderek daha az mümkün görüyorlar? Kapitalizmin sonuçları daha açık biçimde siyasallaşıyor; ama kapitalist toplumsal ilişkinin kendisi hâlâ siyasal müdahalenin sınırı olarak kalıyor. Onu aşabilecek toplumsal kuvvet de aynı ölçüde görünür hale gelmiyor.

Günümüzün tarihsel alanı bu iki görünürlük arasındaki terslikte açılıyor. Postpolitika, siyaseti bastırırken geleceği kapatmıştı. Bugün ise, siyaseti geri getiriyor, ama geleceği geri getirmiyor. Siyasal seçenekler birbirinden uzaklaşırken, tarihsel seçenekler birbirine yaklaşabiliyor. Neoliberalizmin en derin siyasal mirası, yalnızca örgütlü sınıf gücünü zayıflatması değildir. O güçle birlikte geleceğin maddi olarak tahayyül edilebileceği toplumsal zemini de zayıflatmış olabilir.

Eğer tahayyül krizi bir kapasite kriziyse, geleceğin geri dönüşü daha güzel gelecek tasvirlerinden değil, onu mümkün kılabilecek toplumsal kuvvetlerin bugünün içinde yeniden oluşmasından geçecektir.

Gelecek, önce anlatılarak değil, yapılabilir kılarak geri döner. AfD’nin tarihsel avantajı burada yatıyor: Kapitalizmin sonuçları yeniden siyasallaşırken, kapitalizm sonrası, tarihsel bir seçenek olarak geri dönmüyor; AfD’nin radikal restorasyonu, dolayısıyla, geleceğin yokluğunda gerçekleştirilebilir bir değişim gibi görünebiliyor. Onun geleceğin yokluğunu örgütlemesi yetiyor.

Minima Politika
9 Eylül 2026
Kaynak

28 Ağustos 2026

,

Alman Siyasetinde Deprem: BSW, AfD, Solda Parçalanma


Bölünmüş Bir Millet

Almanya’da siyaset büyük bir değişimden geçiyor. Bir zamanlar Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ve Alman Hristiyan Demokratlar Birliği (CDU) tarafından desteklenen istikrarlı merkezci uzlaşma zemini parçalanıyor, yerini Sahra Wagenknecht’in yeni solcu Bündnis Sahra Wagenknecht (Sahra Wagenknecht Birliği -BSW) ile aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) arasında kutuplaşmış bir yarış alıyor. Bu parçalanma, daha derinde kimi çatlakları ortaya çıkarıyor: refah devleti sahneden çekiliyor, küreselleşmeden etkilenenler tazminat talep ediyor, onlarca yıldır sürdürülen neoliberal reformlar ve kimlik politikalarından hayal kırıklığına uğramış olan halk tepkisini ortaya koyuyor.

AfD, Almanya’nın ikinci büyük partisi olarak manşetlerdeki yerini alırken, BSW daha sessiz bir isyanı temsil ediyor. Bu isyansa kültür savaşları çağında sınıf politikalarını yeniden canlandırma girişimi olarak gerçekleşiyor. Peki bu iki hareket, Almanya’daki ayrışmayı giderip bütünleşmeyi sağlayabilir mi?

Bir Aykırı Eğilimin Oluşumu: Sarah Wagenknecht ve BSW’nin Doğuşu

Solcu Bir Delifişeğe Dönüşen Doğu Alman Sosyalisti

Sarah Wagenknecht’in kariyeri, Almanya’nın kendi ideolojik yolculuğunun yansıması. Doğu Almanya’da faal Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) eski bir üyesi olan Wagenknecht, birleşme sonrası Demokratik Sosyalizm Partisi’ne (PDS) geçti, daha sonra Almanya’nın önde gelen sol partisi Linke’nin eş liderliğini yaptı. Kapitalizme yönelik Marksist eleştirileri ve keskin söylemleriyle tanınan Wagenknecht, servet dağılımını ve barışı savunurken, göç ve kimlik politikaları konusunda ilerici kesimlerle çatışmak suretiyle kutuplaştırıcı bir figür haline geldi.

SPD’nin İhaneti ve Linke’nin Çözülüşü

BSW’nin yükselişini anlamak için, SPD’nin neoliberalizmle yaptığı şeytani anlaşmaya bakmamız gerekiyor. Şansölye Gerhard Schröder (1998-2005) döneminde SPD, eskiden sahip olduğu işçi sınıfından beslenen köklerini terk ederek, Ajanda 2010 ve Hartz IV reformları aracılığıyla kuralsızlaşma, serbestleşme ve kemer sıkma politikalarını benimsedi. Bu politikalar, işsizlik ödeneklerini ortadan kaldırdı, güvencesiz “ufak işler”i normalleştirdi, yoksulları “tembel” olarak takdim edip kötüleyen medya dilini meşrulaştırdı. Bunun sonucunda da SPD seçmenleri, Doğu Almanya’nın PDS’si ile eski SPD üyelerinin kurduğu WASG’nin (Emek ve Sosyal Adalet Partisi) 2007’de birleşmesinden doğan Linke’ye hücum etti.

Gelgelelim, Linke de tökezledi. 2020’lere gelindiğinde, parti içinde (cinsiyet eşitliğini, iklim meselesini ve Ukrayna’ya yönelik desteği öncelikli gören) liberal-sol aktivistlerle Wagenknecht’in başını çektiği, sınıfı öncelikli gören materyalistler (ekonomik adalet ve Rusya ile barışı talep edenler) arasında ayrışma yaşandı. Linke, Ukrayna’ya yönelik sınırsız askeri yardımı desteklediğinde, Wagenknecht, Linke’nin dayanışma partisi değil, savaş partisi haline geldiğini söyledi. 2024’te BSW’yi kurmak için partiden ayrılmasıyla birlikte onlarca yıldır süren hayal kırıklığı doruk noktasına ulaşmış oldu.

Neden BSW?

Solun odağına maddi konuları, yani artan eşitsizliği ve sanayisizleşmeyi alması gerektiğini söyleyen BSW, Almanya’nın tarihsel dönüm noktasına gelindiği iddiası (Zeitenwende) üzerinden militarizasyon sürecine girmesi gerektiğini söyleyen politikayı sonlandırma taahhüdünde bulunuyor. Parti programı, (önemli sektörlerin millileştirilmesi, zenginlerin vergilendirilmesi üzerine kurulu) eski usul sosyal refah devleti politikalarını NATO’ya, Ukrayna’ya yapılacak yardıma ve kitlesel göçlere yönelik popülist şüphecilikle harmanlıyor.

BSW’nin Paradoksu

BSW’nin oynadığı kumar, ekonomik adaletin kültürel ayrılıkların üstesinden gelebileceği üzerine kurulu. Ancak göçmenlik konusundaki duruşu ve Ukrayna savaşında “taraf seçmeyi” reddetmesi, sağcı söylemlerle flört etmekle suçlanmasına yol açtı. BSW’nin barış yanlısı olmasına rağmen, hayal kırıklığına uğramış SPD seçmenlerini ve memnuniyetsiz AfD destekçilerini bir araya getirebilecek mi, yoksa solu daha da mı parçalayacak, göreceğiz.

AfD’nin Neoliberalizmden Milliyetçiliğe Dönüşümü

Partiyi Kemer Sıkma Politikaları Doğurdu

AfD, 2013 yılında Avro Bölgesi’ne yönelik kurtarma paketlerine karşı gerçekleştirilen protestoların içinden çıktı, muhafazakâr akademisyenleri ve CDU’dan ayrılanları kendine çekti. Ancak 2015 mülteci krizi, partinin etno-milliyetçiliğe doğru kayma sürecini hızlandırdı ve onu göçmen karşıtı öfke, elit karşıtı nefret ve o Almanya’nın geçmişine dair efsaneyle beslenen nostaljinin bir aracı haline getirdi.

AfD’nin Taktik Tahtası

* Kültürel Mağduriyet: Göçü “Alman kimliğine” yönelik varoluşsal bir tehdit olarak görüyor.

* Ekonomik Hile: Neoliberal politikaları (düzenlemelerin kaldırılması, vergi indirimleri) savunurken, aynı zamanda “küçük adamın” savunucusu pozu kesiyor.

* Sistem Karşıtı Popülizm: Kendini “duyarcı” sansüre karşı ifade özgürlüğünün tek savunucusu olarak konumlandırıyor.

Ümitsizlik Sürecinin İşleyişi

Émile Durkheim’ın da dediği gibi, hızlı toplumsal değişim, kafa karışıklığına ve aşırıcılığa yol açar. AfD, sanayisizleşme, ücret durgunluğu ve kültürel kopukluğun kurumlara olan güveni aşındırdığı Almanya’nın birleşme sonrası tanık olduğu “ümitsizlik süreci” içinde gelişti. Tabanı sadece ekonomik olarak çaresiz olanlar değil, aynı zamanda gerilemeden korkanlardan oluşuyor. Bu da onu güvensizlik ve kızgınlığın güçlü bir karışımına dönüştürüyor.

AfD ve NATO: Kuzu Postundaki Kurtlar

“Ukrayna savaşı karşıtı” gibi görünse de, AfD bir barış yanlısı değil. Almanya’nın Ukrayna’ya askeri yardımını eleştirip, Rusya ile diyalog çağrısında bulunsa da parti, NATO’yu açıktan destekliyor, hatta Almanya’nın askeri bütçesinin yüzde 5’e çıkarılması fikrini savunuyor. 2023 tarihli programında “NATO’yu savunma ittifakı olarak güçlendirmeyi” ve AB’nin savunma teşkilâtına entegrasyonuna karşı çıkmayı vaat ediyor. Aslında parti, anti-emperyalist değil milliyetçi bir duruş sergiliyor.

Birbirine Karşı Ağırlıkların Çarpışması: BSW vs. AfD

İki Kriz, İki Vizyon

BSW ve AfD, seçmenin Almanya’daki siyasi düzene yönelik öfkesini dile döküyorlar, ancak programları birbirinden tamamen zıt. Biri, sınıf dayanışmasını yeniden canlandırmayı hedeflerken, diğeri, etnik milliyetçiliği savunuyor. Aşağıda, aralarındaki keskin farklılıkların bir özeti sunuluyor:

 


BSW’nin Hamlesi: Sınıf Politikalarının Dönüşü

Wagenknecht’in partisi, eşitsizliği sistemik olarak, neoliberal kapitalizmin ve şirket açgözlülüğünün bir ürünü olarak çerçevelendiriyor. Toplumsal çözümler öneriyor: zenginlerden vergi alınmasını, özelleştirilmiş iş kollarının yeniden kamulaştırılmasını ve refah devletinin yeniden inşa edilmesini savunuyor. Soğuk Savaş dönemine has barışçı politikayı temel alan BSW’nin NATO karşıtı duruşu, Almanya’nın içine girdiği militarizasyon yolundan bıkıp uanmış seçmenlere hitap etmeyi amaçlıyor.

AfD’nin Yanılsaması: Neoliberalizm Olarak Milliyetçilik

AfD, “sıradan Almanların” savunucusu gibi görünse de eşitsizliği derinleştirecek politikaları destekliyor. “Önce Almanya” söylemi, aşırı kapitalist ajandasını örtbas ediyor: zenginler için vergileri düşürmeyi, işçi haklarını ortadan kaldırmayı ve kamu hizmetlerini özelleştirmeyi öneriyor. Savaşa karşı olduğunu iddia etmesine rağmen, AfD, Ukrayna’ya yapılan parasal yardımları durdurmaya çalışırken (“Almanya’nın güvenliği için hayati öneme sahip” dediği) NATO’yu hararetle destekliyor; bu çelişki, ondaki barışçılığı değil, oportünizmin tezahürü.

Zeminleri Ortak mı?

Her iki parti de medyaya ve elitlere duyulan güvensizliği istismar ediyor, ancak seçmen tabanları farklılık arz ediyor:

* BSW: Doğu Alman işçilerini, hayal kırıklığına uğramış SPD seçmenlerini ve savaş karşıtı solcuları hedef alıyor.

* AfD: Küçük işletme sahiplerine, koyu muhafazakârlara ve göçmen karşıtı duygular besleyenlere hitap ediyor.

İşin tuhaf yanı şu: Hem BSW hem de AfD seçmenleri, kendilerini “terk edilmiş” hissederken, hareketleri birbirini dışlıyor; biri kapitalizmi suçlarken, diğeri göçmenleri günah keçisi ilân ediyor.

Bu Ayrışma Neden Önemli?

Almanya’daki siyasi yeniden yapılanma, sadece sol ve sağ arasındaki bir çekişmeye değil, adalet kavramının ne olduğuyla ilgili bir mücadeleye dair. BSW, yoksulluğun sömürüden kaynaklandığını savunurken; AfD ise bunun “dışarıdan gelenlerin” kaynakları tüketmesinden kaynaklandığını iddia ediyor. CDU ise, yabancı düşmanlığıyla süslenmiş, yeniden ısıtılmış neoliberalizmi bayat pilav gibi masamıza servis ediyor.

Bertolt Brecht’in Üç Kuruşluk Opera’da dediği gibi:

“Önce aş gelir. Ahlak kuralları onu takip eder.”

Brecht’in sözü, Almanya’nın krizinin özünü dile döküyor: Maddi ihtiyaçlar karşılanmadığında ahlaki zemin çatlar. BSW ve AfD, bu çatlak karşısında iki farklı yol sunuyor: dayanışma veya günah keçisi arama. Asıl soru şu: seçmenler hangi vizyonu benimseyecek?

CDU AfD’ye Kuyrukçuluk Yapayım Derken Daha da Sağcılaşıyor

Merkel’in Merkezci Politikasından Merz'in Kültür Savaşlarına

Bir zamanlar Almanya’nın doğal iktidar partisi olan CDU, krizde. Angela Merkel’in merkezci yönetiminden sonra, yeni lider Friedrich Merz, AfD ile flört eden seçmenleri geri kazanmak için dümeni hızla sağa çevirdi. Partinin yeni stratejisi, AfD’nin söylemlerini taklit etmek galiba:

* Göçmen Karşıtı Söylem: “İçteki paralel toplumlar” konusunda uyarıda bulunan Merz, göçmenlerin daha hızlı sınır dışı edilmesini ve çifte vatandaşlığa son verilmesini talep ediyor.

* Sosyal Yardımlara Karşı Eleştiri: İşsizlik ödeneklerini “tembelliğe davet” olarak nitelendiriyor.

* Çevre Politikalarına Tepki: Yeşiller Partisi’nin enerji politikalarını “ekonomik intihar” olarak nitelendirerek eleştiriyor.

Tehlikeli Bir Oyun

CDU’nun tutumunda gerçekleşen bu değişiklik, aşırı sağcı söylemleri normalleştirme riskini taşıyor. Merz, AfD sloganlarını tekrarlayarak, eşitsizliğe hiçbir çözüm sunmadan yabancı düşmanlığını meşrulaştırıyor. Anketler, taktiğin işe yaradığını gösteriyor: CDU, ulusal düzeyde yüzde 30 ile önde, fakat bu politikanın bir bedeli olacak.

Bertolt Brecht’in 1953’te Doğu Almanya’da yaşanan ayaklanma sırasında yazdığı Çözüm adlı eserinde belirttiği gibi:

“Bu durumda
Halkı feshedip
Başka bir halk seçmek
Hükümet için daha kolay olmaz mıydı?
”

Brecht’in alaycı sorusu, günümüzün kurulu düzeninin çıkmazını yansıtıyor: CDU, seçmenlerin umutsuzluğunu gidermek yerine, AfD’nin hafifletilmiş bir versiyonu haline gelerek muhalefeti “ortadan kaldırmaya” çalışıyor.

Weimar Döneminin Gölgeleri: Alman Demokrasisi Çöküşten Kaçınabilir mi?

Bunlar 1930’ların Yankıları mı?

Almanya, henüz Weimar Cumhuriyeti değil. Ancak ortadaki benzerlikler epey rahatsız edici: ekonomik eşitsizlik İkinci Dünya Savaşı öncesi seviyelere ulaştı, kurumlar, aşırıcılığı kontrol altına almakta zorlanıyorlar, kemer sıkma politikaları yürürlüğe konuluyor, merkezdeki eşitler, savaş sebebiyle itibarını kaybetmişler. Oy oranı şu anda anketlerde yüzde 20 seviyesinde görünen AfD’nin normalleşmesi ve CDU’daki sağa kayış, demokrasinin içeriden aşındığını ortaya koyuyor.

Dayanışmayı Yeniden İnşa Etmek: Dürkemci Reçete

Sosyolog Émile Durkheim, toplumsal uyumun ortak değerler ve sağlam sosyal güvenlik ağları gerektirdiğini söylemiştir. Almanya için bu şu anlama gelir:

1. Ekonomik Yenilenme: Demokratik süreçlere olan güveni yeniden tesis etmek için konut, sağlık hizmetleri ve yeniden sanayileşmeye yatırım yapın.

2. Göçe Yönelik Gerçekçi Yaklaşım: Kültürel gerilimleri azaltmak için insani sığınmayı entegrasyon programlarıyla birleştirin. Doğru şekilde uygulanan bölgesel bir göç ve sığınma politikası oluşturun.

3. Demokratik Yeniden Yapılanma: Elitlerle vatandaşlar arasındaki uçurumu kapatmak için sendikaları ve yerel konseyleri güçlendirin.

Sonuç: Ayrışmayı Aşmak

Almanya bir yol ayrımında. AfD, günah keçileri ve nostalji sunarken; BSW, solmakta olan bir dayanışma hayalini savunuyor. Bu arada SPD ve CDU ise bozulmuş bir statükoya tutunuyor.

Ancak tarih, bir yandan da umut vaat ediyor. Savaş sonrası Almanya, sosyal demokrasi ve kapsayıcılık yoluyla kendini yeniden inşa etti. Günümüzün krizleri benzer bir azme ve iradeye ihtiyaç duyuyor. İçi boş bir pragmatizmi değil, ekonomik adaleti kültürel aidiyetle birleştiren bir siyaseti talep ediyor. Bu siyasetin alternatifi, sonsuza dek uçurumun kenarında salınıp duran, parçalanmış bir millettir.

Nel Bonilla
25 Ocak 2025
Kaynak

22 Nisan 2026

,

Käthe Kollwitz: Bir Savaşçı Olarak Sanatçı


1940’ta New York’ta, faşizmden kaçan mülteciler tarafından kurulan St. Etienne Galerisi’nde açtığı sergi, ABD’deki ilk sergilerinden biriydi. O sırada yetmişli yaşlarının ortalarındaydı. Berlin’de bir nevi ev hapsinde yaşıyordu. Bu sergi, kendi kuşağının en iyi sanatçılarından biri olan Kollwitz’i, daha önce hiç olmadığı kadar geniş bir kitleye tanıttı. Galeri, eserlerinin birçoğunu günümüzde de sergilemeye devam ediyor.

* * *

 

Eserleri birkaç gün öncesine kadar New York’ta sergilenen Käthe Kollwitz, çağdaş sanatın ürettiği, halen capcanlı olan geleneğe mensuptur. Eserlerinin sahip olduğu değerle, ilerici basında çalışan karikatüristler ve genç Çinli grafik sanatçıları üzerindeki pratik etkisiyle Käthe Kollwitz, sanatın gerçeklikle nasıl başa çıkabileceğini ve toplumsal değişim için güçlü bir silah haline gelebileceğini, ancak bunu yaparken estetik değerinden de zerre ödün vermeyeceğini ortaya koyuyor.

Romain Rolland, Kollwitz’in eserlerini, “Almanya’da kendi çağının en büyük şiirleri” olarak nitelendiriyordu. Bu, ıstıraba karşı dikilen, militan bir protesto şiiridir. Kollwitz, Berlin’de çalışan kocasının kliniğindeki yoksul hastalara, Almanya ve Avusturya’daki açlıktan ölen çocuklara sırtını dönecek biri değildi. Düşünce ve duygu dünyası, Dokumacılar Serisi ve Köylüler Savaşı gibi geçmişin zulümlerini kayıt altına alan, edebi dile sahip çalışmalarıyla birlikte zenginleşti, bugünün krizine ait gerçekleri aksettirecek derinliğe ulaştı. İcra ettiği grafik sanatı, ölmekte olan bir düzene karşı verilen mücadeleler için dikilmiş birer anıt.

Käthe Kollwitz, yetmiş dört yaşında. Hâlâ Berlin’de yaşıyor, protestocu dilini susturmuş olsa da onu yok etmeye bir türlü cesaret edemeyen rejim onu hoşgörüyle karşılıyor. Elli yaşında (savaş zamanında bile) Berlin’de eserlerini içeren bir retrospektif sergisiyle onurlandırıldı. Altmış yaşında, grafik sanat kataloguna ek olarak çıkartılan bir yayınla doğum günü kutlandı. Yetmişinci veya yaklaşan yetmiş beşinci yaş gününde de benzer onurlandırıcı çalışmaların icra edilmesi bekleniyordu. Ama hiçbir şey yapılmadı. Käthe Kollwitz’e ilk döneminde toplumsal olaylarla ilgili seri çizimlerinde ve savaş sonrası hazırladığı afişlerde olduğu gibi, sanatını silah niyetine kullanmasına izin verilmedi.

Kollwitz’in yaratıcı bir sanatçı olarak evrimi, sonraki kuşaktaki birçok aydının elini kolunu bağlayan kısıtlamalardan hiçbir zaman etkilenmemiş gibi görünüyor. “Toplumsal içerik”, “propaganda”, “proleter sanat” gibi tabular, hatta “evrensel” ve “insan” gibi etiketler bile onu günlük olarak gördüğü gerçeklikten uzaklaştırmadı. İlk büyük eseri, Gerhard Hauptmann’ın Dokumacılar tablosunu esas alan gravür serisi, estetik olduğu kadar insani köklere de sahipti; babası, din adamlığını bırakıp dokumacı olarak çalışmaya başlamıştı. Bu kararı tetikleyen ahlaki dürtü, doğal olarak ortaya çıkmıştı. Gençliğinin kasvetli Königsberg’inde, Kant’ın gölgesinde, idealizm doğal bir mirastı. Köylüler Savaşı serisinde, Engels’in çeyrek asır önce yaptığı gibi, yüzünü tarihe çevirdi. Burada devrimci temalar, ezilenlerin ezenlere karşı ayaklanması vardı.

Toplumsal gerçekçi bir sanatçı olarak gelişimindeki bir sonraki adım dâhilinde, o vakitler “proleter sanat” olarak adlandırılmayan alana yöneldi. Berlin’in işçi mahallesinde yaşayan Kollwitz, yoksulluğun, açlığın ve aşırı çalışmanın yıkıcı etkilerine her gün bizatihi tanık oluyordu. Bu ahlaki dürtü, Kollwitz’in daha iyi çalışma koşulları, çocuklar için oyun alanları, kadınlar ve çocuklar için daha iyi sağlık hizmetleri için mücadeleye kalemini de kattığı pratik bir insancıllığa evrildi. Ancak savaşı önceleyen on yıl boyunca sergilediği protestocu tavrın en önemli etkisi şu oldu. Kollwitz’in grafik çalışmaları kendi içeriklerini yeniden yarattı, izleyicinin o eserleri kendisiyle aynı acıları ve ıstırapları çekebilen insanlar olarak algılamalarını sağladı.

Birinci Dünya Savaşı süresince pek konuşmadı. Sonrasında davasına tutkuyla bağlı bir öfkeyle konuşmaya başladı. 1924 yılında hazırladığı o muhteşem afişi “Bir daha savaş olmasın!” diye bağırıyordu. Afişte bir genç ayağa fırlamış, iradesini ortaya koyuyordu. Bu afişte Viyana Ölüyor! Çocuklarını Kurtarın! isimli çalışmasında insanın yüreğini dağlayan öfkesinden çok daha farklı bir ruh hali vardı.

Bu yıllarda Kollwitz, özellikle “Savaş” serisi olmak üzere, muhteşem gravürlerle, yenilmiş bir ulusun ağıtını yaktı. Savaşın insani sonuçlarını ele alıyordu: oğlu gönüllü olan anne, ölen oğul, yas tutan ebeveynler. Hitler’in iktidara gelmesinden önceki on yılda Kollwitz, giderek daha çok bu evrensel insani temalara, yani yas ve kedere yöneldi. 1914’te öldürülen oğlunun anısına yaptığı anıtsal heykeli “Asker Mezarlığı”nda, neredeyse tüm çalışma hayatını meşgul eden duygular için kalıcı bir plastik form buldu. Kederli anne ve babanın (kendisi ve kocası) eğilmiş figürleri, kayıp, gereksiz acı ve sıkıntılı günlük hayatın aheste ilerleyen ölümüyle ezilmiş insanlığın evrensel sembolleri haline gelmişti.

Kollwitz’in sanatı gibi eserleri de aynı büyük erdeme sahip. Sanatı silah olarak kullanan Kollwitz, sömürü ve yoksulluk için soyut sloganlar atmak yerine sömürüye ve yoksulluğa belirli bir yüz ve biçim kazandırıyor. Toplumsal adaletsizliğin gerçeğini kaçınılmaz bir şekilde somutlaştırıyor. Arındırıcı bir acımaya ve dehşete yol açıyor. Tarih boyunca yankılanan o acı çığlığa ortak oluyor. Bu çığlığı duyanlar, sonrasında o acıyı dindirmek için harekete geçmek zorunda kalıyorlar.

Bu gibi önemli değerleri gördükten sonra, günümüzün korkaklarının son sığınağı olan “estetik” üzerinde ısrarla durmak, komik kaçacaktır. Ancak bu estetik terimi, sanatçının anlamı ile ifadesi arasındaki tam uyum olarak tanımladığımızda bir anlam ve değere sahip olacak gibi görünüyor. Ama tabii sanatçının da kendi içinde belirli bir öneme ve ilericiliğe sahip olması gerekiyor.

Käthe Kollwitz’in estetik başarısı, her şeyden önce, çizgi ve tonu ekonomik kullanmayı esas alan üslubunu siyah beyaz değerlere duyarlılıkla birleştiren sağlam çizim yeteneğinin eseriydi. Sürekli deneyler yaptığı metal levha ortamlarından litografiye geçişi şanslı bir gelişmeydi; çünkü litografik kalem karakteri, onun geniş sadeleştirmelerine ve akıcı çizgilerine uygundu.

Özellikle bazı litografilerinde ve çizimlerinde hayranlık uyandıran ince tonlamalarıyla, güçlü grafik formları bir araya getirdi; öyle ki, baskıları seri üretim yöntemleriyle çoğaltıldığında bile cesur ve güçlü ifadelerini koruyorlardı. Bunun açıklaması, yaklaşık on yıl önce görme yeteneğinin azalması nedeniyle yakın plan grafik çalışmalarını zorlaştırdığı için yapmaya başladığı heykellerde tam olarak ortaya çıkan, ancak doksanlı yıllardaki gravürlerinde bile belirgin olan plastik duyarlılığında yatıyor.

Kollwitz’in kullandığı kompozisyon, biçim olarak, her daim anıtsal bir eser üretmeye meyillidir. Görev bilinci, gerçeklik, toplumsal vicdan her daim onun rehberleri olagelmiştir. Estetikte bunun karşılığı, çizimlerindeki sağlam mimari biçimdir. Hiçbir şey kopmaz, gereksiz olan atılmıştır, yalnızca nihai, yok edilemez insani öz kalmıştır, o öz ki acı çekse bile varlığını sürdürür. Kollwitz’in duygusal düzeyde kurduğu iletişimin yüksek tonunun, ilk bakışta çok siyah, çok şematik görünen gravürlerinde karşımıza çıktığını söyleyebiliriz. Vurgu kasıtlıdır; resmettiği yenilmiş Almanya’da gri tonlar bulunmamaktadır.

Ben, Kollwitz’in yaşayan sanata katkısını, yenilgi ve umutsuzluk dolu bir serüven olarak ele almak niyetinde değilim. O, zamanının sadık bir aynası olmuştur; çağın eşitsizliği ve paradoksu hakkındaki yorumlarını kayıtlarına eklemiştir. Yarattığı eserler, ortaya koyduğu acıların nedenlerini ortadan kaldırmak için bir teşvikten ibarettir.

Isabel Cooper
New Masses

Cilt 38, Sayı 8
11 Şubat 1941
Kaynak

 

New Masses, 1924 yılında “Liberator” [“Kurtarıcı”] dergisinin, Sendikal Eğitim Birliği’nin dergisi “Labor Herald [“Emeğin Habercisi”] ve Sovyet Rusya Dostları’nın aylık dergisi Soviet Russia Pictorial’in [“Sovyet Rusya Resimli Dergisi”] birleşmesiyle kurulan, Komünist Parti yayını olarak yayın hayatına başlayan, farklı yazarların katkıda bulunduğu, sempatizanları örgütleyen Workers Monthly’nin [“Aylık İşçi Dergisi”] devamı niteliğindeydi. 1927’de Workers Monthly yayın hayatına son verdi ve New Masses yayına başladı. Yirmilerin sonları ve kırkların başlarında önemli bir sol kültür dergisi olan New Masses’ın ilk yayın yönetmenleri arasında Hugo Gellert, John F. Sloan, Max Eastman, Mike Gold ve Joseph Freeman gibi isimler yer alıyordu. Yazarlar arasında William Carlos Williams, Theodore Dreiser, John Dos Passos, Upton Sinclair, Richard Wright, Ralph Ellison, Dorothy Parker, Dorothy Day, John Breecher, Langston Hughes, Eugene O'Neill, Rex Stout ve Ernest Hemingway bulunuyordu. Derginin sanatçıları arasında Hugo Gellert, Stuart Davis, Boardman Robinson, Wanda Gag, William Gropper ve Otto Soglow yer alıyordu. Zamanla, New Masses dergisinin içeriği ve hitap ettiği kitle politik olarak daraldı. Makaleler, eleştiriden çok yorum niteliği kazandı. Bununla birlikte, özellikle ilk yıllarında, New Masses, dönemin en güzel devrimci kültürel ve sanatsal geleneklerinin özünü temsil ediyordu.