Ankara’daki
NATO zirvesi sona erdi, ancak yol açtığı dalgalar, zirvenin boyunu aşacak
cinsten.
Birçok
analist, bu yılki toplantının öncelikle silah endüstrisini canlandırma amacını
güden bir araç olduğunu söyledi. Bu tespitin doğru olduğuna hiç şüphe yok ama
zirveyi salt savunma anlaşmalarına indirgeyenler, önemli bir niteliksel
değişimi gözden kaçırıyorlar. Bu noktada bizim şu soruyu sormamız gerekiyor:
Resmen onaylanan ve kamuoyuna duyurulan “NATO 3.0” doktrini, tam olarak nedir?
Bu
değişime dair çarpıcı bir örnek, 9 Nisan 2026’da yaşandı. CNN’deki yayında, ABD
Başkanı Trump’ın ABD-İran savaşı konusunda tabi tuttuğu sınavdan NATO’nun geçip
geçmediği sorusuna NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, oldukça açık sözlü bir
cevap verdi:
“NATO üyeleri, daha önce
de benzer durumlarda verdikleri sözleri tuttular, çünkü onlar, NATO’nun ABD’yi
korumak için var olduğunu, ABD içinde insanlar güvende olsunlar diye ABD’nin
Atlantik, Arktik ve Avrupa bölgelerini güvenli kılması gerektiğini, NATO’nun
neticede ABD’nin başka yerlere güç aktarma aracı olduğunu iyi biliyorlar.
Dolayısıyla ABD, İran’a yaptıklarını birçok Avrupa ülkesi taahhütlerine sadık
kaldığı için yapabildi.”
Rutte,
NATO’nun ABD’nin başka yerlere güç aktarabilmek için kullandığı bir araç
olduğunu açıktan kabul ediyor. İşte NATO 3.0’ın özünü de bu kabul teşkil
ediyor.
Askerler,
NATO’nun teşkil ettiği bağlam dâhilinde kütleler halinde çekilebiliyor, sanayi,
bu bağlamda askerileştiriliyor, eşi benzeri görülmemiş yapısal entegrasyonlar,
bu düzlemde gerçekleşiyor. Örneğin, NATO içinde yürütelecek müşterek
operasyonları optimize etmek amacıyla önümüzdeki Ekim ayında Alman Kara
Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde faal olan Operasyonlar Bölümü başkan
yardımcılığına ABD Kara Kuvvetleri mensubu bir albay atandı.
Bu
açıklama, tek başına bir hususu netliğe kavuşturuyor olmalı: NATO 3.0 denilen
şey, ne Atlas Okyanusu’nun iki tarafının ayrıştığının delili ne de Soğuk Savaş’taki
çevreleme politikasına geri dönüldüğüne dair bir gösterge. Bilâkis, ABD
liderliğinde hareket eden elitlerin çok kutupluluğu kaçınılmaz bir şart olarak
kabul ettiklerini ortaya koyuyor. Ama bu demek değil ki ortaya, her ülkenin
egemenliğini muhafaza ettiği bir eşitlik zemini çıkacak. Bu elitlerin dünya
görüşüne göre çok kutupluluk, esasen yönetilmesi ve pratikte altının oyulması
gereken bir şey. Üstelik bu altını oyma işlemi, bizatihi “müttefikler”den
başlayarak devreye sokuluyor. Merkez güç olarak ABD, NATO aracılığıyla Avrupa’yı
birincil ve ilk deneme alanı olarak kullanarak, bu çok kutuplu dünyayı kendi suretine
göre yeniden şekillendirmeye çalışıyor.
NATO,
Avrupa ve diğer ortakların finansman, endüstriyel üretim, fiziksel altyapı ve geleneksel
yıpratma savaşının yol açtığı ağır insan kayıpları karşılama gibi temel yükleri
omuzlaması için yeniden düzene sokuluyor. Bu esnada ABD, genel komuta
kademesindeki hâkimiyetini perçinliyor. Washington, nükleer şemsiyeden uzun
menzilli füze ile ilgili imkânlara, istihbarat ağlarının bağlı olduğu dijital
beyne, bulut altyapısına ve yapay zekâ entegrasyonuna kadar nihai stratejik
anahtarları elinde tutarken, küresel öncelikler, teknik standartlar ve ekonomik
baskı üzerinde tek yetkili güç hâline geliyor.
Süslü
sözlerin gerisine baktığımızda, şunu görüyoruz: NATO 3.0, çok kutupluluğu çok
katmanlı bir kafes içinde tutmak için tasarlanmış kapsamlı bir “Sığınak Devleti”
içindeki operasyonel bir düğümden ibaret.
Terminoloji
Üzerine
Sığınak
Devleti: Bu kavram, emperyalizmin merkezinde modern devletin yaşadığı
niteliksel dönüşümü anlatıyor. Devlet, kamu malları tedarikçisi olmaktan çıkar,
planlaması tümüyle güvenlikçi politikalara ve militarizasyona yönelir. Bu
modelde halk, artık temel haklara ve iktisadi haklara sahip vatandaşlar değil,
öncelikle ulusal güvenlik nesneleri olarak görülür. Dahası, ülke ve bölge,
stratejik rakiplere ve müttefiklerine karşı her alanda hibrit savaş yürütmek
amacıyla kapsamlı bir ağın operasyonel boğum noktaları haline gelir.
Çok
Katmanlı Kafes: ABD liderliğindeki bloğun “rakiplerini”
kısıtlamak ve çok kutuplu bir dünyanın stratejik kontrolü altında kalmasını
sağlamak için dünya genelinde kullandığı, birbirine bağlı, finansal (dolar
takası, yaptırımlar), teknolojik (gelişmiş yarı iletkenler, bulut bilişim gücü,
standartlar), lojistik (dar geçitler, boru hatları, nakliye) ve askeri
(birlikte çalışabilirlik, komuta kademeleri) altyapılar.
Emperyalizmin
Müşterek Sınıfsal Projesi
Yapısal
düzeyde NATO 3.0, Atlas’ın öte yakasında faal olan elitlerin yönettikleri,
işbirliğini temel alan, hayatta kalmayı hedefleyen bir stratejidir. Avrupa
siyasetinin ve ekonomisinin elitleri her zaman bu yolda yürümüyorlardı ama son
otuz kırk yıldır bu yöne teksif ediliyorlar. Bugün ABD ve Avrupa’daki muktedir
sınıflar, çok katmanlı kafesi teşkil eden finansal, teknolojik, lojistik ve
askeri avantajların dünya genelinde yaşanan değişimler sebebiyle ciddi bir baskı
altında olduğunu görüyorlar. Avrupa’nın elitlerine göre, kendi devletlerini ABD’nin
başında olduğu komuta kademesine bağlamak, kendi konumlarının ve
zenginliklerinin kaynaklandığı kapsamlı transatlantik kapitalist düzeni
korumanın tek geçerli yolu.
Avrupa’daki
elitlerin kendi iç dünyalarında işlerin nasıl döndüğünü bilmesem de, psikolojik
ve ideolojik motivasyonların belirgin bir karışımının, yükü başka omza kaydırma
işlemini neden bu kadar kolaylıkla kabul ettiklerini kısmen açıkladığını
söyleyebilirim.
Genelde
örtük siyasi baskı ve uyum mekanizmalarıyla birlikte var olan bu faktörler, farklılık
arz eder. Bir uçta, yapısal gücün nerede olduğunu bilen yöneticilerin çıkarcı
oportünizmi durur. Kariyerlerinin, statülerinin ve fonlarının ABD hegemonyasına
bağlı olduğunu bilen Avrupalı elitler, kendi bölgelerini verimli bir şekilde
yönetme işine odaklanırlar. Diğer uçta ise, liderlerin ABD’nin güçlerini
Avrupa’dan çekmesi halinde bu kıtayı stratejik açıdan savunmasız kılacağı
korkusuyla aşırı uyumluluk göstermeye yöneldiği varoluşsal panik durur. Bu
elitlerde en nihayetinde “bahçe ve orman” paradigmasını temel alan samimi bir
medeniyet dini hâkimdir. Bu aktörler, içte kemer sıkma ve endüstriyel gerileme
pahasına bile olsa, çok katmanlı kafesi korumayı, “Batı medeniyeti”ni ortaya
çıkan çok kutuplu dünyadan korumak için yapılması gereken bir fedakârlık olarak
gerekçelendirirler.
Fakat
bu iki tarafı da gören strateji, ABD baskısının bir sonucu veya Avrupa’nın
boyun eğmesi olarak okunmamalıdır. İlgili strateji, transatlantik bölgesindeki
muktedir sınıfların müşterek projesidir. Bu projenin amacı, bu sınıfların
küresel güçlerine ait avantajlardan geriye kalanları, çok katmanlı kafes
denilen şeyi, Batı sermayesinin biriktiği ve kaynak çıkarttığı eski kanalları
kapatan elit harici küresel çoğunluğun artan egemenliği karşısında, sistemdeki
gerilimlerin derinleştiği koşullarda korumaktır.
Avrupa’daki
elitler, ABD’nin başta olduğu komuta kademesine boyun eğmeyi muhtemelen hayatta
kalmanın bedeli olarak görüyorlar. Kendi ülke kamuoylarına yönelik söylemleri,
büyük ölçüde “stratejik özerklik” ve Avrupa’ya ait “değerler”in savunulmasını
temel alırken, Washington karşısında pratikte hevesli bir faydacılıkla hareket
ediyorlar: Avrupa topraklarını, altyapısını ve kamu bütçelerini ABD merkezli emperyalizmin
güç aktaracağı bir düzlem olarak takdim ediyorlar. Evet, bu noktada ABD’den
yana saf tutmaları, çıkarcı bir yaklaşımla yapılmış hesabın ürünü, ama bir
yandan da bu ittifak, içselleştirdikleri, özümsedikleri bir ideoloji (tarihsel
olarak gelişmiş bir meta-ideoloji) yoluyla işliyor. Bu elitler, oynadıkları
kumarda ABD üstünlüğünün korunması meselesini en güvenli bahis olarak
görüyorlar. Bunu yaparken, kendi devletlerini transatlantik mimari içinde omuzlarına
aşırı yük bineceği, bağımsız hareket etme imkânlarının epey kısıtlanacağı operasyonel
boğum noktalarına bile isteye dönüştürüyorlar.
NATO
1.0’dan NATO 3.0’a
NATO,
dün kurulmadı. Dolayısıyla, “yükü başka omza kaydırma”, NATO içinde uzun süredir
tartışılan bir mesele. Ancak, mevcut yapısını incelemeden önce, ilk iki
döneminin temel işlevlerini kısaca ele almak faydalı olacaktır. Burada NATO 1.0’ın
tüm tarihini ele almaya gerek yok. Süreci kısaca aktarmak kâfi.
Soğuk
Savaş’ın çevreleme politikası ve Sovyet bloğuna karşı savunma söylemi altında
Batı Avrupa yularını ABD’ye teslim etti. Uygulamada, bu ülkelerin sosyalizmin
safına geçmesine mani oldu. Avrupa’nın muktedir sınıflarını ABD liderliğindeki güçlerin
yörüngesine kilitlemeyi bildi. Yapısı ve kurgusu itibarıyla NATO, ta baştan
beri yükü başka omuzlara kaydırma tartışmasını hep yürüttü.
ABD
Savunma Bakanlığı’nın 1959’da yayınladığı, yükü başka omuzlara kaydırma
stratejisinden açıktan söz eden bir genelgede, ABD’nin 1956 gibi erken bir
tarihte NATO müttefiklerine konvansiyonel kuvvetlere yönelik askeri yardımı
kademeli olarak azaltacağını bildirdiği söyleniyordu:
“Aralık 1956’da Savunma
Bakanı Wilson, NATO ülkelerine, ABD’nin askeri yardıma yönelik çabalarını
gelişmiş silahlara yoğunlaştıracağını, bu nedenle, müttefiklerin kendi düzenli
kuvvetlerinin bakımı ve konvansiyonel malzeme ihtiyaçları karşılamasının şart
olduğunu, sorumluluklarını bizzat üstlenmeleri gerektiğini kendilerine
bildirmiştir.”
Washington’ın
strateji düzlemini (“gelişmiş silahlar”ın geliştirilmesi yoluyla) kontrol altında
tuttuğu, Avrupa’nın ise konvansiyonel birliklerin ve teçhizatın ekonomik yükünü
üstlendiği bu temel iş bölümü, günümüzde geçerli bir şablondur. Yukarıda
aktardığımız genelge, ABD’nin “kendi kaynaklarını kullanarak Avrupa’nın
koordineli bir şekilde gelişmiş silah geliştirme ve üretimini” teşvik etme
konusundaki başarısını gururla dile getirmiş, Hawk füzesinin Avrupa ile
ortaklaşa finanse edilmesinin yanında “ABD yapımı teçhizat” alımını örnek
göstermiştir. Bu, NATO 3.0’da gördüğümüz endüstriyel konsolidasyonun doğrudan
atasıdır. Bu stratejide amaç, Avrupa’yı kendi sermayesini kullanmaya, ABD
sistemleriyle birlikte ve uyumlu işleyecek savunma üretiminin ölçü ve ölçeğini
ayarlamaya mecbur etmektedir.
Bu
mantık, Soğuk Savaş ilerledikçe daha da derinleşti. 1980’e gelindiğinde, NATO’nun
resmi bildirisinde açıktan şu çağrı yapılıyordu: “Tüm ülkeler, yıllık savunma
harcamalarını yüzde 3 oranında artırsın, NATO içindeki iş bölümü resmiyete
kavuşturulsun.”
Sovyetler
Birliği çöktüğünde, bu mimarinin asıl gerekçesi ortadan kalktı, ancak ABD’nin
yapısal egemenliğini sürdürme zorunluluğu devam etti. Böylece NATO 2.0
genişleyerek hayatta kaldı. Doğu Avrupa’yı bünyesine kattı, kasıtlı olarak
özerk bir Avrasya güvenlik düzeni olasılığını ortadan kaldırdı ve doksanlar
boyunca kalan stratejik özerklik alanlarını ortadan kaldırırken, kurumsal
önemini korumak için kendi sahasının dışında operasyonlar yürüttü.
Doksanların
başlarında hem Avrupa hem de ABD’deki muktedirler içinde kimi isimler,
ittifakın dağılması fikrini savunan çıkışlarda bulunsalar da, NATO nihayetinde muhafaza
edildi. Baltık ülkeleri gibi, Batı Avrupa’dan ziyade Washington’a bağımlı ve
onunla daha uyumlu kılınan, ittifaka yeni dâhil olmuş devletleri ele geçirmek
suretiyle ABD, kıta üzerindeki egemenliğini pekiştirmeye devam etti.
NATO
3.0, ABD’yi yönetenlerin tek kutuplu hegemonyalarının aşındığını fark etmesiyle
birlikte, 2010’larda ortaya çıkmaya başladı. Hegemonyadaki azalma sürecini iki
dinamik belirledi:
1.
ABD liderliğindeki bloğun yoğun finansallaşma ve sanayisizleşme yoluyla kendi içini
boşaltması;
2.
Küresel Çoğunluğun hızla sanayileşmesi.
Bu
değişen ortamda NATO, Avrupa’yı Washington’a bağlamak ve Avrupa’nın Rusya ile kendisinden
bağımsız bir ittifak kurmasını önlemek için hayati önem taşıyor. Bir kez daha,
kamuoyundaki söylem, Moskova’ya karşı savunmaya odaklanıyor ve Rusya’yı eski
Sovyet bloğunun uygun bir temsilcisi olarak ele alıyor. Fakat, NATO’nun ABD
liderliğindeki emperyalist mimari içindeki konumu değişti. Önceki
versiyonlarında ABD’nin küresel stratejisinin merkezinde yer alırken, bugün
NATO, daha geniş, çok alanlı hibrit savaş projesinin yalnızca bir operasyonel
düğümüne indirgenmiştir. İşlevi, Rus gücünü yerellikte yönetmek ve zayıflatmak,
böylece ABD komuta kademesinin başka yerlerdeki birincil jeopolitik
önceliklerine odaklanmasını sağlamaktır.
Rusya’yı
“güçsüzleştirme” ve “gücünü kendi boyunu aşan yerlere yaymasını sağlama”
gayesinin ardındaki mantığın kökeni, Soğuk Savaş’ın sonuna dek uzanır. Rusya,
Batı’nın NATO mimarisine eşit bir şekilde entegre edilemeyecek kadar büyük,
kaynak zengini ve jeopolitik olarak merkezi bir ülkeydi. Washington, bu
ölçekteki bir ülkenin özerkliğini savunma ve rakip bir küresel düzeni kurma
potansiyeline sahip olduğunu anlamıştı. Bugün tam anlamıyla konsolide olmuş
alternatif bir düzen henüz ortaya çıkmamış olsa da, BRICS ülkelerindeki
teknolojik ve endüstriyel ilerleme, ABD liderliğindeki blok içinde yüksek sesle
dile dökülen bir paniğe yol açtı.
Emperyalist
merkez için jeopolitik denklem basit: Küresel Güney'de daha fazla egemenlik
tesis edilmesi, Batı sermayesinin mekânsal yerleşimi için hayati önem taşıyan
kaynaklara ve pazarlara erişimi engellenmesi anlamına gelir.
Haziran
2026 tarihli ABD Kara Kuvvetleri Harp Akademisi’nin yakın tarihli bir araştırma
raporu, bu niyetleri açıkça ortaya koyuyor. Washington, kaynaklarını Batı
Yarımküre ve Hint-Pasifik sahasına kaydırmayı planlıyor ve Avrupa’daki
müttefiklerinin konvansiyonel savunma ihtiyaçlarını “özerk” güçler olarak
karşılamasını bekliyor. Bu düzlemde ABD, stratejik nükleer şemsiyeyi ve genel
komuta-kontrol mimarisini sıkı bir şekilde elinde tutuyor. Burada gerçek
stratejik özerklikten bahsetmiyoruz. Avrupa, tamamen emperyalist merkezin
çıkarları için savunma ve savaş hazırlıklarını finanse etmekle
görevlendiriliyor. Doğal olarak, bu, Avrupa ülkelerinin birlikte
çalışabilirliği güvence altına almak adına, ABD donanımını satın almasını gerekli
kılıyor. Söz konusu dinamik, doğrudan NATO 1.0’ın ilk planına geri dönüyor.
Bu
geçişin temelleri, NATO 2.0’ın tek kutuplu döneminde atıldı. Doksanlar boyunca
Washington ve Brüksel, “Avrupa’nın sorumluluğu”, “Avrupa’nın Güvenlik ve
Savunmaya Dair Kimliği”, "Birleşik Müşterek Görev Güçleri” ve “Savunma Kabiliyetleri
İnisiyatifi” gibi şifreli ifadeler kullanarak,
gelecekte sorumluluğun Avrupa’nın sırtına yüklenmesi için gerekli dili
oluşturup, kurumsal mekanizmayı hazırladı.
Ancak
Kosova savaşının da ortaya koyduğu biçimiyle, “Avrupa’nın sorumluluğu” söylemi,
ardında oluşmakta olan köklü yapısal hiyerarşiyi gizliyordu. Doksanların
operasyonel gerçekliği bir çelişkiyi ortaya koydu: Gerçek stratejik özerklik
geliştirmekten çok uzak olan Avrupa, jeopolitik bir şok emici görevi görmeye
mahkûm edildi. Avrupalı güçlerin omuzlarına çatışma sonrası barışı korumanın o karmaşık
ve uzun soluklu sorumluluğunu yükleyen ABD, pratikte üst düzey muharebe
yeteneklerini tekeline alıyordu. Hassas vuruş, stratejik hareketlilik, gelişmiş
C3 (komuta, kontrol ve iletişim) ve havadan yakıt ikmalini münhasır olarak
kontrol ederek, Washington, stratejik komuta kademesi, askeri doktrin ve
teknolojik mimari üzerindeki otoritesini muhafaza etmeyi bildi.
ABD
ile Avrupa arasında tarihsel süreçte oluşan, askeri becerilerle ilgili mesafe,
NATO 3.0’ın gerçek amacını kısmen açıklıyor. ABD’deki iktidar elitleri, Avrupa’nın
sadece kendi iç silah sanayiine para pompalamasını istemiyor; Avrupa’nın
sermayeyi, kıtayı ABD komutasındaki stratejik mimari içinde operasyonel olarak
kullanılabilir kılacak şekilde harcamasını istiyor. Özünde, yükü başka omza
kaydırma işlemi, hegemonun kaçınmayı tercih ettiği maliyetleri ve riskleri
müttefiklerin sırtına yükleme (veya onlara zorla dayatma) üzerine kurulu jeopolitika
sanatının parçasıdır.
Geçmişte
Avrupa’daki elitleri bu ast, ikincil konumu kabul etmeye ikna etmek için onlarca
mücadele eden ABD, aradan geçen yıllarda transatlantikte muktedir sınıfların
şekillenmesine imkân sağladı. Bugün, ABD emperyalizminin aşırı genişlediği,
ABD’li elitlerin rekabetçi çok kutupluluğun baskılarıyla boğuştuğu koşullarda
yükü başka omza kaydırma denilen işlem, yapısal bir zorunluluk haline geldi.
NATO 3.0’ı seleflerinden niteliksel olarak farklı kılan da budur: NATO 3.0, Avrupa
denilen boğum noktasının ABD merkezli emperyalizmle sanayisini askerileştirmesi
ve birleştirmesini, yükü tüm Avrupa toplumunun sırtına yüklenmesini ve vekalet
savaşlarına yönelik sistematik hazırlığı ifade etmektedir.
Kurumsal
Bir Doktrin Olarak Ankara Zirvesi
NATO
Genel Sekreteri Mark Rutte’nin 8 Temmuz 2026’daki kapanış konuşmasında
belirttiği üzere, “NATO 3.0” Ankara Zirvesi’nde resmen kabul edildi: “Güvenliğimizi
daha iyi bir gelecek için yeniden dengeye kavuşturuyoruz, NATO 3.0’ın özü de
budur.”
Peki
Ankara’yı bu yeni mimarinin başlangıç noktası yapan şey tam olarak neydi?
2025’teki
Lahey Zirvesi, özellikle
2035 yılına kadar
savunma harcamalarını GSYİH’nin yüzde
5’ine çıkarmaya yönelik şaşırtıcı taahhüt gibi kapsamlı yetkiler
belirlemekle ilgiliyken, Ankara Zirvesi, bu kararın uygulanması için gerekli
mekanizmayla ilgiliydi. Açıktan “uygulama ve teslimat” zirvesi olarak tarif
edilen zirvenin amacı, geçmişteki mali taahhütleri somuta taşımaktı.
Finlandiya
Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’ın dile getirdiği üzere, Lahey Zirvesi, hedefin
belirlenmesiyle ilgiliyken, Ankara bu hedefi uygulamaya koymakla ilgiliydi.
Bu
hızlandırılmış uygulama, belirli bir bağlamda gerçekleşti. Bu süreç, Trump
yönetiminin Avrupalı müttefiklerini kendi konvansiyonel savunmalarının birincil
sorumluluğunu üstlenmeye zorlayan yoğun baskı kampanyasıyla tetiklendi ve
Washington’ın kendi kaynaklarını Hint-Pasifik’e yönlendirmesine imkân sağladı.
Bu yükün omuzlanması talebi, ABD askerlerinin geri çekilmesine yönelik aleni
tehditler ve Grönland gibi bölgeler üzerindeki sert jeopolitik sürtüşmelerle
noktalanmış, hiç de gizli olmayan bir talepti.
Dahası,
zirvenin Türkiye’de düzenlenmesi sembolik bir tercihti. Güçlü ve bağımsız bir
savunma sanayiine sahip, AB üyesi olmayan büyük bir NATO gücü olarak Ankara’nın
merkezi konumu, NATO 3.0’ın sadece ABD ve Avrupa’ya ait bir proje olmadığına
dair algıları pekiştirdi. Aksine, İttifak, Avrupa kıtasının emperyalist
merkezce yönetilen birçok operasyonel boğum noktasından sadece biri olduğu,
geniş ve birbirine bağlı bir ağ olarak iş görüyor.
Bugün
hem Dünya Ekonomi Forumu’nun Ocak 2026’da Davos’ta düzenlediği zirvenin hem de
Şubat 2026’daki Münih Güvenlik Konferansı’nın NATO 3.0 için yürütülen gerçek
hazırlık sürecinin aşamaları olarak iş gördüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz.
Davos’ta
odak noktası, savunmanın finansal açıdan sürdürülebilirliğiydi. Avrupa’yı bir
boğum noktası olarak gören NATO 3.0’a ait modelin işleyebilmesi için özel
sermayenin savunma sektörüne milyarlarca dolar enjekte etmesi gerekiyordu. İşte
Davos, bu geleneksel tabuyu sistematik olarak ortadan kaldırdı. NATO Genel
Sekreteri Mark Rutte, forumu savunma harcamalarını yeniden sanayileşmenin
motoru olarak sunmak için kullandı. “Avrupa Kendini Savunabilir mi?” gibi
başlıklar altında gerçekleştirilen panellerde, silah üretimini ahlaki gri
alandan çıkartıp ekonomik istikrar için gerekli bir önkoşul olduğunu söyleyen
söylemin temelleri atıldı. Güvenlik meselesi, sürdürülebilirlik için şart
olarak öne sürüldü. Finans sektörünün elitlerine yoğun miktarda savunma
şirketleri CEO’larının eşlik ettiği Davos, Ankara Zirvesi’nde açıklanacak
kamu-özel sektör ortaklıklarının temeli atıldı. Böylece Davos, ülke
liderlerinin NATO İnovasyon Fonu ile birkaç yıl boyunca mal tedarik edilmesine
dair güvenceler sunan sözleşmeler türünden mekanizmalar konusunda uzlaşmaları
için gerekli zemini sağladı.
Davos,
sermayeyi harekete geçirirken; Münih, Avrupa’daki muktedir sınıfları sürece
yapısal düzeyde uyum göstermek zorunda bırakacak stratejik şoku meydana
getirdi. NATO 3.0’ın teorik temelleri, Münih Güvenlik Konseyi panellerinde atıldı.
Elbridge Colby (ABD Savunma Bakan Yardımcısı) gibi isimler, ABD’nin birincil
konvansiyonel gücünü başka ülkelerin sırtına yeniden yüklemeyi planladığını
yeniden dile getirdiler.
“Avrupa:
Bağımsızlık Sorunları” gibi bir bölüm içeren konferansa ait yıllık rapor,
Avrupa’nın kendi kendine yeten bölgesel bir varlık olarak faaliyet göstermesi
için askeri bağımlılığından kurtulması gerektiğini söyleyen, verileri temel
alan bir argüman sundu. Ancak daha da önemlisi, burada mesele, gerçek bağımsızlığa
sahip olmayan, kendi kendine yeten bir boğum noktası oluşturmaktı. NATO
Büyükelçisi Waltz’ın konferanstaki açıklamalarının da ortaya koyduğu biçimiyle,
amaç, güçlü, ancak kasten bağımsızlığından arındırılmış bir Avrupa’nın inşa
edilmesiydi.
Operasyon
düzeyinde ABD’ye daha az bağımlı bir ittifakı tasvir eden resmi doktrin, Avrupa’yı
kendi kıtasal savunmasında, daha doğrusu, ileri savunmasında, liderliği üstlenecek
bir güç olarak tasvir ediyor. Haziran 2026’da Brüksel’de yapılan bir NATO
toplantısında, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, bu düzenlemeyi açıkça dile
getirmişti:
“Bu, NATO’nun Avrupa’nın
liderliği mertebesine hızlı ve geri dönülmez bir şekilde yükselmesini, Avrupa’nın
savunması için birincil sorumluluğu üstlenmesini, güçlerimizin Amerika’nın
küresel ihtiyaçlarına yönelik konumlandırılmasını, erişim, üs ve uçuş
yetkilerimizin açıkça belirlenmesini ve güvence altına alınmasını sağlamak
üzere tasarlanacaktır.”
NATO
3.0’ın bir diğer temel ayağı da iddialı finansal misyonudur. İttifak, 2035
yılına kadar GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya yatırma gibi şaşırtıcı bir hedef
belirledi. Avrupa’nın toplam harcamaları ise halihazırda yaklaşık yüzde 4’e
ulaştı. Bu devasa sermaye akışı, kıtayı salt siyasi taahhütlerden uzaklaştırıp,
yapay zekâ, siber savunma ve füze savunması alanında hızlı konuşlanma, aktif
tedarik ve müşterek imalat işlerine yöneltmektedir.
Dolayısıyla,
ABD’nin Avrupa’yı terk ettiği anlatısı, bir efsaneden ibaret. ABD, Avrupa’yı
terk etmiyor; bilâkis, komuta ve teknolojik mimari konularında oraya aktif bir
güç olarak yerleşiyor. Avrupa’nın, kıtadaki bu emperyalist mimarinin
sürdürülmesinin fiziksel, endüstriyel ve mali yükünü üstlenmesini sağlıyor.
Sanayi
Krizi ve “Esnek Cevap 2.0”
Bu
yapısal değişimi temelden yönlendiren şey, sadece grand strateji değil, aynı
zamanda emperyalist merkezdeki maddi krizdir: ABD savunma sanayiinin verili
zemini zayıflamıştır, dolayısıyla, artık tek taraflı olarak eş zamanlı yüksek
yoğunluklu veya yıpratıcı çatışmaları sürdüremeyecek düzeye ulaşmıştır. Bu, ABD
savunma kurumunun en azından Vietnam Savaşı’ndan beri farkında olduğu, ancak
Soğuk Savaş'ta zafer kazandıktan ve tartışmasız tek kutupluluk dönemine
girdikten sonra görmezden gelmeyi seçtiği sistemik bir zaaftır.
Hint-Pasifik’e
yönelmek için gerekli olan “stratejik esnekliği” elde etmek için Washington, “müttefiklerine
ait” sanayi kapasitesine bel bağlamaya mecburdur. Ancak bu mecburiyet, çok
kutuplu bir dünyanın sınırlandırılmasını ve şekillendirilmesini, kendisi
kazanırken karşı tarafın kaybedeceği varoluşsal bir gereklilik olarak ele alan
kendi Maniheist mantığının bir ürünüdür.
Bu
gereklilik, ABD’de stratejik öneme sahip çevrelerde açıktan tartışılan bir
husus. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS), Temmuz 2026 tarihli
“Yeniden Sanayileşme ve Büyük Güçler Arası Rekabet” başlıklı raporunda, sanayi
kapasitesini artırarak mühimmat kıtlığını gidermekten söz edilmekte, bu
kapasitenin caydırıcılığın asli unsuru olduğuna değinilmektedir. Burada
“caydırıcılık” derken hibrit savaşların birden fazla alanda sürdüğü bağlamda “inkâr
yoluyla caydırıcılık” kastedilmektedir.
Bu
vurguyu yapan ABD’nin resmi stratejisi de standartlar üzerine kurulu
konvansiyonel sistemlerin seri üretimini başka ülkelere taşımanın ana zemini
olarak “Müttefik ve Müşterek Sanayi İşbirliği” meselesine işaret etmekte,
böylelikle ABD’deki üretim hatlarının tümüyle üst düzey, tescilli teknolojiye
odaklanmasını sağlamaktadır. Bu düzenleme, NATO 1.0’ın yapısal planını alenen
tekrarlamaktadır.
Söz
konusu dinamik, Ankara Zirvesi’nden hemen önce doğrudan bir politika olarak
dile getirilmişti. Miras Vakfı’nın Temmuz 2026 tarihli NATO 3.0 Özel Raporu “Esnek
Cevap 2.0” doktrinini ortaya koydu. Rapor, Washington’ın Avrupa’nın
konvansiyonel savunmasına bağlı kalması durumunda ABD’nin stratejik esnekliğe
kavuşamayacağını söylüyor. Avrupa’nın ABD’nin işletme ve bakımını gerektiren
sistemler satın alması durumunda yüzde 2 veya yüzde 5’lik bir GSYİH hedefine
ulaşmanın anlamsız olduğunu açıktan dile getiriyor. Bunun yerine rapor, Avrupa’daki
yatırımların kıtadaki ağır zırhlı araçlar ve hava savunması gibi ABD
varlıklarının yerini fiziksel olarak almasını ve bu Amerikan varlıklarının dünyanın
farklı bölgelerine konuşlandırılabilmesi için zincirlerinden kurtulmasını talep
ediyor.
Bu
“transatlantik savunma sanayi devrimi” ile, zaten hiçbir zaman geleneksel bir
ittifak olmamış olan NATO, temel emperyalist tasarımını bütüncül bir
jeo-ekonomik mimariye dönüştürüyor. Bu değişimle birlikte İttifak unsurları
arasındaki yapısal bağlar daha da sıkılaşıyor. Bunun için bugünkü simbiyotik
ilişkinin temelini teşkil eden, teknoloji alanında birlikte çalışma becerisinin
geliştirilmesi gerekiyor. Bu, eşi benzeri görülmemiş bir yeniden dengelemeyi
zorunlu kılıyor: Avrupa, kendi bölgesinde ham sermayeyi, üretim hatlarını ve eskiden
beri havayı kirleten ürünleri tedarik eden hiper entegre “Fabrika” olarak iş
görürken, ABD ise bu kitlenin tamamını tescilli teknoloji, bulut mimarileri,
uzay tabanlı istihbarat ve nükleer tekeller aracılığıyla küresel komuta
aygıtına bağlamak suretiyle bir “Beyin” olarak sahip olduğu konumunu
sağlamlaştırıyor.
Avrupa,
kendi üretim hatlarını transatlantik güçlerine ait planlar uyarınca belirli bir
standarda kavuşturuyor, ama bir yandan da sahada özerk, ancak yapısal olarak
ABD’nin teknik standartlarına bağlı bir savunma üssü meydana getiriyor. Siyasi
vaatlerle tanımlanan önceki dönemlerin aksine, NATO Savunma Sanayi Forumu’nun
temelini oluşturan Ankara Zirvesi, para sözü vermekten sözleşme imzalamaya
geçiş sürecini perçinlemek suretiyle, GSYİH’nin yüzde 5’ini NATO’ya verme
hedefini üretim hatları düzleminde somut bir gerçekliğe dönüştürdü. Bu modelde
NATO, ABD’ye ait kapsamlı ağda endüstriyel bir boğum noktası haline gelerek,
Avrupa’daki bölgesel rakiplerini absorbe edip yıpratıyor, hegemonik merkezin
tüm dünyada manevra yapmasına imkân sağlıyor.
Transatlantik
Savunma Sanayi Devrimi
Ankara
Zirvesi’nde ve bir ay önce Washington’da düzenlenen Atlantik Konseyi toplantısında
Genel Sekreter Mark Rutte, “transatlantik savunma sanayi devrimi” olarak
adlandırdığı şeyi hukuki zemine kavuşturmak için adımlar attı.
Bu
devrimin mucizelerinden biri de “NATO Motoru” adını taşıyan çerçeve metnidir.
Bu metin, Avrupa ve Kanada’daki fabrika kapasitesini doğrudan ABD’li savunma
yüklenicileriyle birleştirerek, hava savunma ve saldırı sistemlerinin ortak
üretimini sağlayan sınır ötesi üretim sistemine işaret etmektedir. Dahası, “Ukrayna
pilot projeye katılmaya davet edilmiştir.” (Projenin Aralık 2027’ye dek sürdürülmesi
planlanıyor.) Bu katılımla yıpratma savaşı için bir tür laboratuvar olarak
kullanılan Ukrayna sahasının bu tedarik zinciriyle tam manasıyla bütünleşmesi sağlanıyor.
Ardından,
“NATO’nun Ön Kapısı” olarak adlandırılan, ittifak genelinde standartlaştırılmış
ve tedarik taleplerini bir araya getiren bir dijital platform gündeme geldi.
Esasen bir şirket katalogu görevi gören bu platform, özel savunma pazarlarına
uzun vadeli ve net “talep sinyalleri” vererek, kalıcı fabrikalar kurmalarına imkân
sağlıyor. İşin ilginç yanı şu ki söz konusu tedarik fırsatları, tümüyle gizli
olmayan bir şekilde listeleniyor ve savaş işini çevrimiçi bir alışveriş dilek
listesi kadar şeffaf hale getiriyor. “Talep sinyalleri”nin kendisi de oldukça
ilgi çekici:
*
Büyük kara birliklerinin muharebelerdeki etkisini artırma,
*
Hava ve füze saldırılarına karşı savunma,
*
Etkili Derin Saldırılar Gerçekleştirme,
*
Hızlı ve ölçeklenebilir tıbbi tedavi ve tahliye hizmeti sunma,
*
Askeri operasyonları sürdürmek için verimli, güvenilir ve uyarlanabilir
lojistik.
Dahası,
her talep sinyaline faydalı bir kurumsal özet de eşlik etmektedir. Örneğin, “Etkili
Derin Saldırılar Gerçekleştirme” başlığını ele alalım:
“Ağır şekilde savunulan,
dağınık ve tahkim edilmiş, geniş menzillerdeki yüksek değerli hedefler, kara,
hava ve deniz alanlarındaki operasyonlar için büyük bir zorluk teşkil
etmektedir. […] İstenen nihai durum: Müttefikler, hava, kara ve deniz
operasyonlarını desteklemek amacıyla, erişimi kısıtlı ve çekişmeli ortamlarda,
çeşitli menzillerdeki yüksek değerli hedeflere hassas ve etkili bir şekilde
vuruş yapabilmelidir. Çözümünüz, hedeflere hassas, hızlı ve doğru vuruş
yapılmasına tamamen veya kısmen imkân sağlamalıdır. Bu tür vuruşlar, dost
kuvvetler üzerindeki istenmeyen etkileri en aza indirmeli, hedeflere hızlı ve
öngörülemeyen bir şekilde müdahale ederek stratejik avantaj sağlamalıdır.
Müttefikler, bu etkileri en uygun vuruş başına maliyet oranına sahip bir çözümle
sağlamayı amaçlamaktadır. Çözümünüz, NATO’nun birlikte çalışabilirlik
standartlarına uygun olmalıdır.”
Bu
“optimal vuruş başına maliyet oranı” denilen şey, neoliberal verimliliğin
yüksek kaliteli patlayıcılarla buluştuğunun kanıtı değil mi? Her zaman olduğu
gibi “NATO ile birlikte çalışabilirlik” lafı, aslında ABD standartlarına sıkı
sıkıya bağlı kalmanın kibarca, az ve öz bir şekilde ifade edilmiş halinden başka
bir şey değil.
Bir
sonraki girişim, bir süredir faaliyette olan PURL (Öncelikli Ukrayna
Gereksinimleri Listesi) mekanizmasıdır. PURL aracılığıyla, Avrupalı müttefikler, acil konuşlandırma için Amerikan tasarımı ekipman
ve önleme füzeleri
satın almak üzere
kendi ulusal bütçelerinden cömertçe para harcıyorlar.
Bu, Avrupa’nın Batı savunma hatlarının güçlendirilmesini
finanse ettiği, Washington’ın savunma yüklenicilerinin
ise bundan kazanç sağladıkları kusursuz
bir iş modelini perçinliyor. Atlantic Council sitesinde
çıkan bir makalede de söylendiği biçimiyle:
“PURL, Trump yönetiminin
2025’te göreve geldikten sonra sonlandırdığı Ukrayna’ya doğrudan ABD askeri
yardım sevkiyatlarına alternatif olarak kuruldu. PURL kapsamında Ukrayna,
yeteneklerindeki eksiklikleri belirliyor, Avrupa ülkeleri ve Kanada fon
sağlıyor, ABD endüstrisi, başta hava savunma sistemleri olmak üzere, askeri
imkânları sağlıyor.”
İlginç
bir şekilde, bazı ülkeler, bu özel düzene katılmayı kibarca reddettiler.
Örneğin Fransa, ABD’ye daha fazla bağımlı olmaktansa “stratejik özerklik”
gerekçesiyle PURL’e katkıda bulunmayı reddetti. Öte yandan Türkiye, belirsiz
dış politikasına rağmen, PURL’e aktif olarak katkıda bulunuyor.
Son
olarak, özel, kimsede bulunmayan, sistemle uyuşmayan silahlar satın alan ülkelerden
uzaklaşan müttefikler, Ankara’da standartlaştırılmış platformlar satın almak
için devasa ortak bloklar meydana getirdiler. Bu, devlet ve şirket gücünün
transatlantik simbiyozunun bir sonraki aşamasıdır. Birçok müttefik, yaşlanan
AWACS filolarının yerini alacak İsveç yapımı Saab GlobalEye erken uyarı uçaklarını
birlikte satın alma konusunda anlaştı. Ülkeler, Airbus yakıt ikmal uçakları ve
Northrop Grumman yüksek irtifa dronları için ortak alımları ilerletti. On iki
müttefik, standartlaştırılmış uzun menzilli taarruz silahları için 50,66 milyar
dolarlık on yıllık bir girişime imza attı. Drone Edge İnisiyatifi ise 2031
yılına kadar insansız sistemlere 40 milyar dolardan fazla yatırım yapılmasını
öngörüyor. Unutmayalım ki bu, aynı zamanda hava savunma ve taarruz
sistemlerinin birlikte satın alınması ve ABD ile Avrupa firmaları arasında
özellikle ABD’nin önemli askeri imkân ve becerilerini (Patriot, ATACMS, Abrams,
AMRAAM, vb.) Avrupa’da üretmek için yeni ortak üretim inisiyatiflerinin başlatılmasıyla
da ilgilidir.
Doğalında
tüm bu donanım alımları, onları birleşik, transatlantik bir dijital komuta ve
kontrol savaş bulutuna ve paylaşılan yapay zekâ modellerine bağlama
taahhütleriyle birlikte gündeme geliyor. Başka bir deyişle, burada esas olan,
birlikte çalışma becerisi. Bu, hiç de önemsiz bir teknik detay değil. Birleşik
bir NATO bulutu, Avrupa ordularının ABD yapımı yazılımlar üzerinde çalışacağı,
ABD tasarımı çiplerle destekleneceği ve kalıcı olarak ABD ihracat kontrollerine
tabi olacağı anlamına geliyor. Başka yerlerde de dile getirdiğim gibi, birlikte
çalışabilirlik yoluyla bu yapısal bağlantı yıllardır şekilleniyor, ancak bir
zamanlar sessiz, örtük bir teknolojik eğilim olan şey, artık resmi, imzalı bir
doktrin haline geldi.
NATO’nun
burada bilinçli olarak inşa ettiği şey, ABD tasarımlarını ortak üretim
standardı olarak benimseyen, gerçek bir jeopolitik fabrika sistemi olan
transatlantik bir savunma sanayi üssüdür.
Bu
düzeyde teşkil edilmiş, tam uyumlu bir şirket-asker sinerjisi, önemli bir
soruyu gündeme getiriyor: Eğer amaç, sadece daha geniş bir küresel alanda tek
bir noktayı donatmaksa, neden bunu tarihsel bir dönem olarak
çerçevelendiriyoruz? Rutte, dolayısıyla NATO ve Atlantik Konseyi, neden
özellikle “sanayi devrimi” terimini kullanmayı tercih etti?
Yaşanan
Bir “Sanayi Devrimi” mi?
İlk
bakışta, bu kurumsal değişimi “sanayi devrimi” olarak nitelendirmek, NATO
yetkilileri ve Atlantik Konseyi stratejistlerinin sadece halkla ilişkiler
alanında kullandıkları abartılı bir ifade veya bürokrasinin övüngenliğinin dil
bulmuş haliymiş gibi görünebilir. Peki bu laf neden sarf edildi?
Kullanılan
terminoloji, göründüğünden çok daha açıklayıcı. Batılı devletlerin özel
sermaye, endüstriyel üretim ve genel olarak toplumla etkileşim biçiminde
yapısal bir değişimi ifade ettiği için yaşanan şey “devrim” olarak
nitelendirilmiştir.
Bu
modelde, GSYİH’nin yüzde 5’ini silaha harcamakla ilgili ölçüt, fabrika
üretimini garanti altına almak ve sürekli, savaş döneminde seri üretimi
sürdürmek için tasarlanmış kalıcı bir makroekonomik taban olarak
tasarlanmıştır. Savunma tedariki, artık tek tek hükümetlerin birbirinden kopuk
ulusal firmalardan donanım satın alması meselesi değildir. Bunun yerine, NATO,
özel banka kredilerini, emeklilik fonu sermayesini ve devlet borçlarını savunma
sanayi kapasitesine aktif olarak koordine eden bir makroekonomik platforma
dönüşmüştür. Uygulamada, bu finansal seferberlik, savaşın maddi altyapısına dönüşecektir:
montaj hatlarının fiziksel genişlemesini sübvanse etmek, hammadde için belirli
bir döneme yayılan tedarik zincirlerini finanse etmek, otomatik silah
fabrikalarının araştırma-geliştirme çalışmalarını desteklemek ve ağır
mühimmatın kalıcı stoklarını oluşturmak anlamına gelmektedir.
Tedarik
zinciri düzeyinde amaç, bileşenlerin, yazılımların ve mühimmatın
değiştirilebilir ve birlikte çalışabilir olduğu, sürtünmesiz, birleşik bir
transatlantik şebeke oluşturmaktır. Özünde bu, sürekli hibrit savaş üzerine
kurulu milyarlarca dolarlık bir iş modelini kurumsal zemine kavuşturur. Sonuçta
“ileri savunma”, geçici bir askeri duruştan, endüstriyel ve ekonomik
örgütlenmenin değişmez ve asli çizgisine dönüşür.
Washington’a
göre bu, elverişli bir jeostratejik düzeltme işlemidir. Avrupa denilen “boğum
noktası”nın sahada endüstriyel olarak kendi kendine yeterli olacak şekilde
tasarlandığını, ancak ABD’nin stratejik komutasına bağlı olduğunu bilerek, ABD’nin
birincil stratejik odağını güvenle Hint-Pasifik’e kaydırmasına imkân sağlar. Bu,
bizi doğrudan bu yeni mimarinin motor odasına (finans sistemine) yönlendiriyor.
Böyle bir savunma sanayi devriminin başarılı olması için, kamu bütçeleri tek
başına kifâyet etmez. Özel sermayenin yapısal olarak yeniden yönlendirilmesi
gerekir.
Finans
Katmanı: ÇTY Şartlarının Benimsenmesi, Geleceğin Riskten Arındırılması
Tarihte
savunma işi hep, neredeyse tümüyle devletin topladığı vergi gelirleriyle
finanse ediliyordu. Özel bankalar, girişim sermayesi fonları ve emeklilik fonu
yöneticileri, katı Çevre, Toplum ve Yönetişim (ÇTY) şartları nedeniyle savunma
varlıklarından her daim uzak duruyorlardı. 2026’dan önce, savunmanın özel
sermayeden dışlanması, üç ana kuruluş tarafından yönlendiriliyordu:
1.
AB, sürdürülebilir faaliyetler için bizzat geliştirdiği tasnif işlemini
geliştirdi. Silahları açıkça yasaklamasa da, savunma yatırımlarının “toplumsal
açıdan zararlı” olduğunu dolaylı olarak dile getiren katı sürdürülebilirlik
ölçütleri belirledi. Bu, savunmaya yatırım yapan bankaların “yeşil” veya “sürdürülebilirlik”
sertifikalarını kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğu anlamına geliyordu.
2.
Norveç’in 1,6 trilyon dolarlık Egemen Varlık Fonu gibi büyük kamu emeklilik
fonları, kendi yönetim kurulları ve ulusal parlamentolar tarafından belirlenen
şartlar altında faaliyet gösteriyor. Kamuoyu baskısıyla, bu yönetim kurulları,
varlık yöneticilerinin silah üreten şirketlerde hisse satın almasını hukuken
yasaklayan dışlananlar listelerini tüzüklerine açıkça eklediler.
3.
BM destekli Sorumlu Yatırım İlkeleri (SYİ) ve büyük kredi derecelendirme
kuruluşları (MSCI, Sustainalytics) gibi bağımsız küresel kuruluşlar, ÇTY
puanlama sistemleri oluşturdu. Bu sistemler, askeri varlık bulunduran herhangi
bir bankaya veya özel sermaye fonuna çok düşük sürdürülebilirlik puanları
vererek, onları savunma pazarından fiilen dışladı.
NATO
3.0, bu dinamiği tersine çevirerek, özel sermayeyi askeri modernizasyonun temel
motoru haline getirdi. ÇTY ile ilgili talimatlar, AB yönergeleriyle
desteklenen, kendi kendini uygulayan, şirketlerle alakalı bir ahlaki yasaydı.
NATO 3.0, ÇTY’yi kendi amaçları için kullandı. Savunma meselesini hukuki ve
felsefi zeminde yeniden tanımlayan, onu “istikrarlı ve sürdürülebilir bir
toplum için etik bir ön koşul” olarak değerlendiren Batılı hükümetler, özel
sermaye, girişim sermayesi ve emeklilik fonlarına, askeri altyapıyı kârlı,
yüksek getirili bir varlık sınıfı olarak ele alarak, ordu-sanayi kompleksini
özel servetle doldurmaları için ihtiyaç duydukları siyasi desteği sağladı.
Bu
finansal mimarinin merkezinde, katılımcı müttefikler tarafından desteklenen 1
milyar avroluk çok uluslu bir girişim sermayesi aracı olan NATO İnovasyon Fonu
(NİF) yer alıyor. NİF, yapay zekâ, kuantum hesaplama ve robotik alanlarında
uzmanlaşmış teknoloji girişimlerine can suyu sermayesi enjekte ederek, onlara örgütsel destek, danışmanlık
hizmetleri ve savunma pazarında yol alabilmeleri için sektöre özgü eğitimler
sağlıyor.
Finans
alanına has terimlerden arındırıldığında, burada işleyen temel mekanizmanın risk
azaltmak olduğu görülecektir. NİF, ilk aşamasında bulunan bir şirketi
desteklediğinde, özel girişim sermayedarlarına belirli bir teknolojinin
devletin stratejik öncelikleri için hayati önem taşıdığı sinyalini verir. Özel
yatırımcılar için, toplam kayıp tehdidi ortadan kalkar: cebi dolgun, krizden
etkilenmeyen alıcı olarak NATO, tedarik zincirinin sonunda konumlanarak, uzun
vadeli sözleşmeleri garanti eder. Bunun sonucunda NATO sadece muazzam kârlar
elde etmekle kalmaz, aynı zamanda siyasi nüfuza kavuşur. NATO 3.0’ı destekleyen
yazılımları, otonom dronları ve kuantum ağlarını finanse ederek ve
şekillendirerek, finansal elitler, Batı’nın gelişmekte olan güvenlik mimarisine
doğrudan erişim ve nüfuz kazanabilirler.
NATO
İnovasyon Fonu üzerinden girişim sermayesi, genç teknoloji girişimlerinin
riskini azaltırken, fiziksel yeniden sanayileşmenin ağır yükü farklı bir
finansal motora ihtiyaç duyar: özel sermaye. Ancak, özel servet havuzları her
şeyden önce öngörülebilir, uzun vadeli getiriler talep eder. Eskiden beri özel
sermaye şirketleri geleneksel savunma fabrikalarından uzak durmuşlardır. Risk
çok yüksekti çünkü bir yatırım grubu bir mühimmat fabrikasını modernize etmek
için milyonlarca dolar harcayabilir, ancak devlet aniden bir barış anlaşması
imzalayıp siparişlerini iptal edebilir ve yatırımcıları pahalı, atıl bir
varlıkla baş başa bırakabilirdi.
Ankara
Zirvesi’nde başlatılan “NATO’nun Ön Kapısı” isimli çerçeve metin, 10 ila 15
yıllık garantili tedarik sözleşmeleri vererek, bu denklemi kökten değiştiriyor.
Bu uzun vadeli “talep sinyalleri”, jeopolitik dalgalanmaların belirsizliğini
ortadan kaldırarak, askeri üretimi riskli bir kumardan son derece
öngörülebilir, devlet destekli bir yatırıma dönüştürüyor.
Bu
garantilerin verildiği sürecin işleyişi gayet basittir. Özel sermaye grupları,
verimsiz çalışan veya eski makineler kullanan olgun, yaşlanan üretim
şirketlerini hiçbir güvensizlik duymadan satın alırlar. Beş ila yedi yıllık bir
süre içinde, gelişmiş robotik üretim hatları kurarak ve NATO birlikte
çalışabilirlik standartlarına sıkı bir şekilde uyumu sağlayarak bu tesisleri alabildiğine
optimize etmek için sermaye enjekte ederler. Fabrika, son derece kârlı hale
geldiğinde, özel sermaye şirketi, modernize edilmiş varlığı Lockheed Martin
veya Rheinmetall gibi önde gelen bir savunma yüklenicisine büyük bir prim
karşılığında satarak nakde çevirir.
Devlet
tarafından yönlendirilen bu talep, tahmin edilebileceği gibi, özel sermayenin
havacılık ve savunma (A&D) sektörüne akmasına neden oldu. Penn Karşılıklı Varlık
Yönetimi’nin yayınladığı verilere göre, dünya genelinde savunma sektöründe faal
olan şirketlerin imza ettikleri anlaşmalar tarihi seviyelere ulaştı. Bugün 332
işlemde tahmini 50,3 milyar dolarlık bir değere sahip. Kısacası, özel sermaye,
eski savunma üretiminden kalan, parçalı haldeki kalıntıları aktif olarak satın
alıyor ve bunları NATO 3.0’a uygun, modernize edilmiş, birlikte çalışabilir
holdinglere dönüştürüyor.
Ulusötesi
Fabrika Sistemi Sivil Devleti Lime Lime Ediyor
“NATO
Motoru” çerçevesi aracılığıyla, muhtemelen emsali olmayan jeopolitik, ulusötesi
bir fabrika sisteminin doğuşuna tanık oluyoruz. Kendi sınırları içinde faaliyet
gösteren izole ulusal savunma şirketleri yerine, üretim tedarik zincirleri
zorla tek bir transatlantik şebekeye entegre ediliyor. Almanya veya Türkiye’deki
bir fabrika, ulusal varlık rolünü aşarak, daha geniş, ABD tarafından yönetilen
stratejik bir makineye doğrudan parça sağlayan montaj hattındaki standardize
edilmiş bir boğum noktasına dönüştürülüyor. Bu bize Sığınak Devleti’nin sanayi
düzleminde bütüne bağlandığı ve onunla simbiyotik ilişki kurduğunu gösteriyor.
Fabrika
zemininin ötesinde, bu dönüşüm, barış döneminde işleyen ekonominin temel
varsayımlarının aniden ortadan kaldırılmasıyla birlikte, toplumsal ve ekonomik
temellerde bir değişimi zorunlu kılıyor. 2035 yılına kadar GSYİH’nin yüzde 5’ini
savunmaya ayırma hedefine ulaşmak için, eşi benzeri görülmemiş, müzakere edilmesi
dahi mümkün olmayan bir işlem dâhilinde kamu kaynaklarının belirli bir alana
teksif edilmesi gerekiyor. Servet, mühendislik yeteneği ve işgücü havuzları,
sivil teknoloji, toplumsal ve yeşil enerji girişimlerinden aktif olarak
uzaklaştırılıyor, doğrudan savunma sanayi kompleksine yönlendiriliyor. Sonuç
olarak, sivil altyapıdan ticari yazılımlara kadar her şey “çift kullanımlı”
hale gelecek; kalıcı güvenlik ve hibrit savaş gereksinimleri tarafından içerilecek.
Toplumun kendisi, onlarca yıl sürecek, askeri üretimin payını yüksekte tutan
yaklaşımını muhafaza etmek için yeni bir yapıya kavuşturuluyor.
İşte
bu özel “devrim”in asıl acı verici tuhaflığı da buradan kaynaklanıyor. On
sekizinci yüzyıldaki Sanayi Devrimi, İngiltere’ye dünya imparatorluğunun
merkezi haline gelmek için gereken ekonomik üstünlüğü kazandırmıştı. Bu savunma
sanayi devrimi ise Avrupa için tam tersini yapıyor. Kıtanın kendi içinde,
radikal dönüşümü sağlayacak yeni bir sanayileşme yoluna girmesine, devasa
fabrikalar inşa etmesine ve tüm toplumunu seferber etmesine sebep oluyor. Ancak
sonuçta ABD’nin stratejik esnekliğinin büyük mimarisi içinde son derece
verimli, bağımlı bir bölgesel boğum noktası olarak ortaya çıkıyor. İlerici bir
sıçrama olmaktan çok uzak olan bu dönüşüm, yırtıcı bir yeniden yapılanmayı
işaret ediyor. Toplumu özgürleştirici ufuklara doğru yükseltmek yerine, Avrupa
kapitalizmi, kendi sivil başarılarını Washington’ın küresel jeopolitik
çekicinin fiziksel örsü olarak kullanmak için lime lime ediyor.
Bu
dinamik, Mark Rutte’nin NATO zirvesindeki açılış konuşmasını yeni bir bakış
açısıyla ele almamızı sağlıyor:
“Son olarak, tek başına hiçbir
ulus ve hiçbir sektör, sanayi devrimini bir başına gerçekleştiremez. Zaten asıl
iyi haber şu: bunu yapmasına gerek de yok. Çünkü bizim bir NATO’muz var. Avrupa
ve Kuzey Amerika’daki 32 ülkenin varlıklarını, teknolojilerini ve
endüstrilerini bir araya getiriyoruz.”
Haklı.
Emperyalist bir sanayi devrimi, geniş topraklara, çıkarılacak kaynaklara ve
esir pazarlara ihtiyaç duyar. Emperyalizmin merkezindeki muktedir sınıfların
çıkarlarına ve planlarına hizmet ederken, aynı zamanda birden fazla ülkenin
entegrasyonunu da zorunlu kılar.
Bu
noktada Ankara’nın coğrafi ve stratejik önemine bir kez daha bakmak gerekiyor.
Bu endüstriyel dönüşümü hesaba kattığımızda, gerçek bir maddi kısıtlama olan
ABD cephaneliğinin “tükenmesi” konusundaki yaygın panik, farklı bir anlam
kazanıyor. Artık mesele, Amerika’nın gerilediğine dair hikâyenin ötesine bakmamızı
şart koşuyor. O öteye baktığımızda, Ukrayna ve Batı Asya gibi bölgelerin hem
laboratuvar hem de siyasi itici güç olarak kullanılması ile birlikte, ABD’nin
merkezde durduğu eski cephaneliğin yerini NATO merkezli, birlikte çalışabilir
bir cephaneliğe geçildiği görülüyor.
Hegemon,
kendi cephaneliğinin tükenmesini, tüm transatlantik ordu-sanayi mimarisinin
toptan yeniden yapılandırılması için bir katalizör olarak kullanıyor.
Gelecekteki mühimmat, Avrupa vergi mükellefleri tarafından finanse edilen ve
NATO’nun komuta ve kontrol ağına doktrinsel olarak entegre edilen, konsolide
bir transatlantik savunma sanayii tarafından seri bir şekilde üretilecek. Bu
yeni cephanelik, eski modele göre daha büyük, daha yaygın ve daha
sürdürülebilir olacak. Ancak gene de Amerika’nın liderliğinde, Amerika’nın
komutasında ve Amerikan teknolojisiyle birlikte çalışabilir olma vasfını
muhafaza edecek.
Avrupa’nın
Başkasına Bel Bağlayarak Savaşma Becerisi
Haziran
2026’da ABD Kara Kuvvetleri Harp Akademisi, “2026-2027 Akademik Yılı Stratejik
Güvenlik Ortamı Yıllık Değerlendirmesi” başlıklı, aydınlatıcı bir kitap yayımladı.
Bölgesel “güçlükler”i ve “fırsatlar”ı sıralamanın ötesine geçen çalışma,
Amerika’daki askeri kurumu şu anda yönlendiren stratejik soruları ortaya
koyuyor. Özellikle, Avrupa sahnesi için dile getirilen nihai ve kesin talimatı
kendince özetliyor: güvenlik planlamacıları, Avrupa’nın “parçalanmış
endüstriyel milliyetçiliği” terk etmesini ve manevra merkezli doktrinlerden “Doğu
Kanadı” boyunca “konumsal savunma anlayışı”na doğru kaymasını istiyor. Aslında,
ABD’li planlamacılar, Avrupa’yı yıpratıcı, uzun süreli bir savaşa hazırlıyor ki
bu tür bir savaş, kitlesel seferberliğe ve entegre savaş üretimine ihtiyaç
duyuyor. Planlamacıların Avrupa’ya biçtikleri don bize Washington’ın asli
konvansiyonel kuvvetlerini Hint-Pasifik’e düşündüğünü söylüyor.
Endüstriyel
Görev: Fabrika Üretim Alanının Konsolidasyonu
Kara
Kuvvetleri Harp Akademisi, Avrupa’nın yaklaşık 1,5 milyon aktif görevli
personele sahip olmasına rağmen, bu ham sayısal gücün endüstriyel parçalanma ve
ABD komutasına bağımlılık nedeniyle dezavantajlı olduğunu dile getiriyor. Bunu
düzeltmek için rapor, yüksek yoğunluklu, yıpratma savaşı için gerekli ölçek
ekonomilerini elde etmek amacıyla Avrupa’nın savunma sanayi üretimi
imkânlarının acilen perçinlenmesini talep ediyor. Hatta açıktan, doktrinsel bir
dönüşüme yönelik araştırmalar yapılmasını, manevra merkezli savaştan vazgeçerek
“Doğu Kanadı”nda statik, “mevzi savunması anlayışı”na geçilmesini istiyor.
Yazarların
da dile getirdikleri üzere:
“Avrupa cephesine dair
titiz bir değerlendirme, parçalı haldeki endüstriyel milliyetçilikten
ölçeklenebilir, entegre bir savunma sanayi üretimine geçişin incelenmesini
gerekli kılıyor. Bu geliştirme çabasının merkezinde, toplumsal seferberlik
kapasitesi ve direnci artırmak için muhtelif zorunlu askerlik modellerinin siyasi
uygulanabilirliği gibi meseleler durmaktadır.”
Bu
pasajı tam anlamıyla idrak ettiğimizde, Washington’ın güvenlik teşkilâtının,
Avrupa’daki operasyonel ve toplumsal koşulları dikte eden emperyalist bir talimat
verdiğini görüyoruz.
İlk
olarak söz konusu talimat, Avrupa’nın ayrı ulusal savunma pazarlarını ortadan
kaldırarak, entegre savaş üretimine geçmesini gerekli kılıyor. ABD’li stratejistler,
“parçalı haldeki endüstriyel milliyetçiliği” eleştirirken, mevcut Avrupa
yapısını hedef alıyorlar: koruma altındaki yerli firmalar, tekrarlanan silah
programları, uyumsuz platformlar ve egemen devletlere dağılmış siyasi açıdan
hassas işler. Mevcut hal, Avrupa’da birleşik bir hibrit ve yıpratma savaşı üssü
gibi amaçlar için tartışmasız bir lojistik karmaşası oluşturuyor. Almanya
Leopard 2, Fransa Leclerc, İngiltere Challenger ve İtalya Ariete üretiyor. Teorik
olarak bir veya iki tankta standartlaşabilecek bir kıta için dört farklı ana
muharebe tankı. Washington’daki askeri planlamacıların bakış açısına göre, bu
parçalanma, uyumsuz mühimmat, farklı yedek parçalar ve farklı eğitim ihtiyaçlarından
oluşan bir kâbusa yol açıyor ve ABD liderliğindeki bir komuta yapısına sorunsuz
bir şekilde entegre olmak şöyle dursun, Avrupa ordularını birbirleriyle
savaşamaz hale getiriyor.
Ancak
Ankara Zirvesi’nin sonuçlarının da gösterdiği gibi, bu endüstrileri birleştirme
çabası, kendi kendine yeten bir Avrupa endüstrisi hedefini göz ardı ederek,
bunun yerine NATO genelinde, yani ABD ile uyumlu ve birlikte çalışabilir
operasyonlara doğrudan katkı sunan, yüksek verimliliğe sahip, seri üretim yapan
bir Avrupai fabrika altyapısı oluşturmayı amaçlıyor.
İkinci
ve en önemli husus şu: ABD’li stratejistler, kitlesel toplumsal seferberlik ve
zorunlu askerliğin yeniden getirilmesi için “siyasi zemininin hazırlanması” çağrısında
bulunuyorlar. Burada aslında, muhtelif zorunlu askerlik modelleri ile bu, ülkeden
ülkeye farklılık arz eden bir dizi yaklaşımın devreye sokulacağı örtük olarak
söyleniyor. Ayrıca, önemli sayıda aktif görevli personele rağmen, Avrupa
personeli, temelde parçalanmış tedarik zincirleri nedeniyle, felç durumda.
Yıpratıcı, mevzi savaşları yürütmek için, sanayi üretimini ve altyapısını düzene
sokmak işin yarısı. Bu savaş makinesinin aynı zamanda sürekli, seferber edilmiş
bir insan sermayesi kaynağıyla beslenmesi gerekiyor.
Komutanın
Merkezileşmesi ve Egemenliğin İçinin Boşaltılması
ABD’li
planlamacılar, Avrupa’nın “temelde hâlâ ABD liderliğine bağlı komuta yapısını”
eleştiriyorlar. Biz, bu noktada gerçek niyeti idrak etmek adına, kullanılan
dilin ötesine bakmalıyız. Zahirde, planlamacılara ait cümleler, Avrupa’nın
stratejik bağımsızlığına bir davet gibi okunabilir. Batında ise, yıpratma işinin
Avrupa’ya devredilmesi istenmektedir.
Washington,
stratejinin dizginlerini sıkı sıkı tutarken pratikte taktikleri Avrupa’ya devretme
stratejisini uyguluyor. Bu dinamik, Şubat 2026’da NATO’nun, belirli operasyonel
planlamadan sorumlu üç büyük Müşterek Kuvvet Komutanlığını (MKK) Avrupa
ülkelerine devretmeyi kabul etmesiyle resmiyete kavuşturuldu. Norfolk İngiltere’ye,
Napoli İtalya’ya ve Brunssum müşterek Alman-Polonya rotasyonuna verildi. Ancak,
bu operasyonel liderliği devretme karşılığında ABD, üç ana Harekat Bileşen
Komutanlığı’nın (Kara, Hava ve Deniz) komutasını güvence altına aldı ve NATO’nun
en yüksek askeri yetkilisi olan SACEUR’un (Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek
Komutanlığı’nın) kontrolünü elinde tuttu.
Bırakalım
geri adım atmayı, ABD, Ankara Zirvesi’nde bu gücün önemli ölçüde merkeze
bağlanmasını sağladı. SACEUR’a üye devletlerin birliklerini ve varlıklarını
kıta genelinde tek taraflı olarak hareket ettirme ve her bir durum için resmi
onay almadan alarm hazırlık seviyelerini belirleme yetkisi veren anlayışı
güçlendirdi. Bu, esasında Avrupa’daki ulusların egemenliğinin içini fiilen boşaltan
bir hamledir. Bu önemli güç transferiyle ilgili belki de en şaşırtıcı olan şey,
etrafındaki sanal medya karartmasıdır. ABD liderliğindeki bir komuta yapısının
Avrupa parlamentolarını baypas etmesine izin veren bir karar, manşetleri süslemeliydi.
Bürokratik “verimlilik” kisvesi altında sessizliğe gömülen karar, sadece zirve
öncesi Politico sitesinden sızan tek bir haberde ve Litvanya Radyo-Televizyonu’nun
internet sitesindeki zirve sonrasında çıkan bir haberde gündeme getirildi.
Bu
egemenlik devrinin temelleri , ABD’li General Alexus Grynkewich’in Amerikan
komutası konusunda geçmişten kalan kısıtlamaları ortadan kaldırma çabalarını
ayrıntılarıyla anlatan Politico sitesi eliyle atıldı:
“Şu anda NATO üyeleri,
belirli ulusal silahların nasıl ve nerede kullanılabileceğine dair kuralları
belirliyor. Yeni teklifin şartlarına göre, Grynkewich, resmi onay almadan
ittifak genelinde varlıkları kaydırmada ve askeri teçhizatın alarm hazırlık
seviyelerini belirlemede daha fazla esnekliğe sahip olacak. [...] Bazı NATO
müttefikleri, bu sözde ulusal kısıtlamaların ittifak genelinde farklı
kurallardan oluşan bir karmaşa yarattığından uzun zamandır şikâyetçi. [...] NATO
ayrıca, ülkelerin kısıtlamalarını kaldırarak ‘üzerlerine düşeni yapmalarına’
ihtiyaç duyuyor.”
Ankara
Zirvesi sona erdiğinde, bu öneri, sessiz sedasız gerçeğe dönüştürüldü. Baltık
hava polisliği misyonunu “hava savunma misyonu”na dönüştürme adı altında,
Avrupalı liderler veto yetkilerinden vazgeçtiler.
Hava polisliği, esas olarak gözetleme ve önleme ile
ilgiliydi; yeni “hava
savunma misyonu” ise tehdit oluşturan hedefleri vurmayı gerektiriyor. Müdahale
yetkisi, ulusal başkentlerden SACEUR’un komuta zincirine geçti. Litvanya
medyasına yaptığı açıklamada, Savunma Bakanı Robertas Kaunas, yeni yaklaşımın özellikle
demokratik denetimin üzerinden atlamak için tasarlandığını açıkça itiraf etti:
“Bu, NATO Avrupa Müttefik
Kuvvetler Yüksek Komutanlığı’nın planları yeniden oluşturup ayarlama yapmasına,
askeri becerileri en çok ihtiyaç duyulan yerlere taşımasına ve bazen ortaya
çıkan siyasi tartışmalardan kaçınmasına imkân sağlıyor. [...] Ek hava savunma
becerileri, ihtiyaç duyulduğunda mümkün olan en kısa sürede konuşlandırılabilir
ve tüm siyasi tartışmalardan kaçınılabilir.”
Özünde
bu düzenleme, Avrupa’yı operasyonel sorumluluğu ve yük kaydırmanın fiziksel
gerçekliğini üstlenmeye zorlarken, ABD, ittifakın stratejik yönü, kaynak
entegrasyonu ve nihai karar alma süreçleri üzerindeki tartışmasız kontrolünü
güvence altına almaktadır. Sonuç olarak, NATO 3.0 konseptine ait terminolojide “ulusal
çekinceler” ve “siyasi tartışmalar” gibi kavramlar, gerçekte ulusal egemenliğe
dair eskiden kalmış ifadeler olmalarına rağmen, yalnızca operasyonel
verimsizlikler olarak bir kenara bırakılmaktadır.
“Çelik
Kirpi”
Raporda,
hem açıklığı hem de kıta için doğuracağı sonuçlar açısından korkutucu bir başka
direktif daha yer alıyor:
“Ayrıca, mevzi savunması
anlayışına doğru olası bir geçişi değerlendirmek için araştırmaya ihtiyaç
vardır. Geleneksel manevra merkezli doktrinlerden uzaklaşmak, NATO’nun kuvvet
yapısını, tedarik önceliklerini ve uzun vadeli duruşunu temelden yeniden
tanımlayacak ve İttifak’ın doğu kanadını nasıl güvence altına aldığı konusunda
önemli bir değişime işaret edecektir.”
Askeri
terminolojiden arındırıldığında, bu stratejik değişim, yıkıcı sonuçlar
doğuracaktır. “Manevra merkezli doktrin”, eskiden beri ABD ve NATO’nun
idealidir: hızlı atılımlar, derin darbeler ve düşmanın algılanan sistemini
hızla çökertmeye dayalı yüksek teknoloji, mobil ve birleşik silahlı savaş. “Mevzi
savunması anlayışı” ise bunun tam tersidir. “Doğu Kanadı”nın, birincil amacı
toprağı elde tutmak, büyük darbeleri absorbe etmek, atılımları engellemek ve
azami yıpratma maliyeti uygulamak olan uzun vadeli, tahkim edilmiş bir sınır
haline gelmesi gerektiğini kabul eder. Fiziken bu, siperler, mayın tarlaları,
sabit topçu birlikleri, insansız hava aracı sürüleri, devasa lojistik depoları
ve kitlesel askerlik hizmetinin yeniden canlandırılması anlamına gelir.
Bu
strateji değişikliğini önererek, ABD stratejistleri, Ukrayna’daki savaşın
temiz, hızlı manevra savaşı fantezisini paramparça ettiğini zımnen kabul
ediyorlar. NATO, bugünlerde pratikte, Doğu Kanadı’nı nasıl güçlendirilmiş, yıpratma
odaklı bir savunma hattı olarak organize edeceğini inceliyor. Altyapı, toplum,
endüstri ve doktrin, uzun süreli savaş direncine yönelik olarak yeniden
tasarlanmalı, kıta, Washington’ın emriyle Rusya’yı çevrelemek ve zayıflatmak
için tasarlanmış jeopolitik bir tampon bölgeye dönüştürülmelidir.
Rapor,
bu tampon bölgenin nasıl kullanılacağına dair, özellikle Ukrayna’nın jeopolitik
bir araç olarak rolünü değerlendirirken, aynı derecede açık sözlü davranıyor:
“Vekalet savaşları
konusunda NATO, 2014-2022 arası dönemde Ukrayna’yı tercih edilen bir ortak ve istekli
bir vekil güç olarak silahlandırma ve eğitme fırsatını kaçırdı. Eğitim ve
silahlandırma işlemi gerçekleşti, ancak bu işlem, Kremlin’in 2022’deki tam
ölçekli işgalini caydırmak için yeterli ölçekte değildi. Ukrayna’da kasıtlı ve
sistematik bir ‘çelik kirpi’ stratejisi, NATO’nun caydırıcılık stratejisinin
caydırma ayağını güçlendirebilirdi.”
Bu
değerlendirme, Çin’e karşı gelecekteki vekalet savaşları için stratejik bir
ders olarak görülse de, Avrupa sahnesi için acil sonuçlar doğurduğu açık.
Washington, “gönüllü vekil” ve “çelik kirpi” modellerini doğrudan NATO’ya
uygulamaktadır. ABD, stratejik esnekliğini korurken, Avrupa’nın şokları absorbe
edebilmesi için, mevzi savunması anlayışı bir ön koşuldur.
Bu
da bizi raporun NATO’nun “kuvvet yapısını, tedarik önceliklerini ve uzun vadeli
duruşunu” temelden yeniden tanımlama talebine getiriyor. Mevzi savunması
anlayışı, doğası gereği, yıpratma odaklı olduğundan, ittifakı yıllarla ölçülen
savaşlara hazırlıyor. İşte bu yüzden daha önce ele alınan transatlantik
endüstriyel konsolidasyon çok önemli: yıpratma savaşı, Avrupa’nın şu anda
parçalanmış endüstrilerinin karşılayamayacağı muazzam miktarda mühimmat
tüketiyor.
Bu
üçlü yapıyı çözdüğümüzde, NATO 3.0’ın planı tamamen görünür hale gelir. “Tedarik
öncelikleri”, kıtanın endüstrisinin kütlesel üretim yapmasını emreder. “Kuvvet
yapısı”, konvansiyonel, taktiksel yükün Avrupa halklarının omuzlarına
bindirilmesini emreder. “Uzun vadeli duruş”, çok kutupluluğun uzun akşamına
yönelik ideolojik hazırlığı, Avrupa toplumlarını hegemonik merkezin küresel
egemenliğini sürdürmek için kalıcı, yıpratıcı bir mücadeleye hazırlayacak
şekilde yapılandırmayı ifade eder.
Bağımlılığın
Kapalı Döngüsü
Kara
Kuvvetleri Harp Akademisi raporundaki bir başka pasajda, bu yıpratıcı geleceğe
yönelik gerekli ideolojik şartlandırma açıkça ifade edilmektedir:
“Sonuçta, Avrupa’nın Rusya’dan
on kat daha zengin olması nedeniyle kendini savunacak ekonomik gücü var, ancak
acilen ortak bir stratejik kültür ve güvenlik tüketicisi olmaktan bağımsız bir
güvenlik sağlayıcısına geçiş için siyasi irade geliştirmesi gerekiyor. Yakın
tarihli bir raporda belirtildiği gibi, ‘Rusya’yı güçsüzleştirmek için AB’nin güç
eksenli düşünmesi ve hareket etmesi, gücü kullanma cesaretine sahip olması
gerekiyor.’ [...]”
Peki,
sürekli militarizasyon çerçevesinde Avrupa’nın “güç eksenli düşünmesi ve
hareket etmesi “ aslında ne anlama geliyor? Kara Kuvvetleri Harp Akademisi,
Avrupa Birliği Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nden (EUISS) alıntı yapıyor.
EUISS’in “Rusya’yı Güçsüzleştirmek” başlıklı raporu, bu “cesur ol” çağrısının
hemen ardından agresif bir dizi öneri sunuyor:
“Önemli olan şu ki, AB’nin
Rusya’yı ‘güçsüzleştirmek’ için başka kimsenin iznine ihtiyacı yok. Petrol
tankerlerine el koyabilir. Yalanları ifşa edebilir. Rusya’nın uzun zamandır
varlığını sürdürdüğü yerlerde arz-ı endam edebilir.”
Avrupa,
yapısal düzeyde bağımlı kalırken, operasyonel düzeyde saldırgan olmaya
şartlandırılıyor. İster kalıcı gri bölge sürtüşmesi, ister doğrudan, açık savaş
şeklinde olsun, gelecekte NATO bir savaşa girerse bu savaşta Avrupa, savaşın
kitle zeminini teşkil edecek şekilde hizmet sunmaya mecbur ediliyor. Ukrayna,
Washington’ın yıpratma savaşı sorununa yönelik ilk büyük ölçekli laboratuvar
işlevi gördü. Avrupa’ya şimdi bu dersi genele teşmil etmesi, iç yapısını NATO
topraklarında doğrudan bu tür bütünlüklü, uzun soluklu savaş seferberliğini
sürdürecek şekilde yeniden şekillendirmesi emrediliyor.
Bu
askeri planda yükü başkasının omzuna kaydırma işlemi, ancak jeoekonomik krizle
mümkün olabiliyor. Kara Kuvvetleri Harp Akademisi’ne ait kitap, bu aşırı
bağımlılığın tam olarak nasıl kurgulandığını ayrıntılı olarak açıklıyor:
“Kaynaklarını Batı
Yarımküre ve Hint-Pasifik’e kaydırma planlarını açıklayan Washington’ın
beklentisi, Avrupalı müttefiklerin
kendi konvansiyonel savunmalarının bağımsız
sağlayıcıları haline gelmeleri yönünde. [...] Bu yeniden yapılanmanın temel
taşlarından biri, NATO müttefiklerinin GSYİH’lerinin yüzde 5’ini savunma
harcamalarına ayırmalarını zorunlu kılan 2025 tarihli Lahey Taahhüdü’dür; bu
oranda, yüzde 3,5, temel askeri becerilere, yüzde 1,5 ise dayanıklılık ve
kritik altyapıya tahsis edilmiştir. ABD’nin bakış açısıyla bakıldığında, bu ‘kritik
ancak daha sınırlı destek’ modeli, jeoekonomik bir stratejiyle cem edilmiştir.
Bu strateji, ABD’den sıvılaştırılmış doğal gaz ve nükleer ihraç etmek suretiyle
Avrupa’nın Rusya'ya olan enerji bağımlılığını en aza indirmeyi, aynı zamanda AB’nin
‘düzenleyici süper güç’ olarak sahip olduğu muazzam küresel etkisine meydan
okumayı amaçlamaktadır.”
Teknokratlara
has dilinden arındırıldığında bu metin, NATO 3.0’ın maddi parametrelerini
ortaya koyuyor. Avrupa için bu plan, şişirilmiş askeri bütçeler, altyapı
militarizasyonu, zorunlu endüstriyel konsolidasyon ve kitlesel seferberliğin
yaklaşan tehdidi gibi teşkil edilmesi zor bir kombinasyonu öngörüyor. Ancak,
belgenin açıkça kabul ettiği gibi, bu düzenleme, yalnızca Avrupa’nın Rus
enerjisine olan tarihsel bağımlılığını, ABD’nin sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG)
ve nükleer ihracatına olan esir bir bağımlılıkla ikame ediyor. Daha da
önemlisi, bu savunma eksenini Amerikan teknoloji ve enerji tekellerine
dayandırarak, Washington, Avrupa Birliği’nin küresel düzenleyici erişimini
aktif olarak baltalıyor ve Brüksel’in halen daha sahip olduğu, eskiden tevarüs
etmiş önemli avantajlardan birini kasten etkisizleştiriyor.
Burada
ortaya konan her şey, aşırı bağımlılığın kapalı bir döngüsüyle neticelenmek
zorunda. Bu emperyalist kurguda Washington, Avrupa’dan kendi başına yıpratıcı
bir kara savaşına hazırlanmasını talep ediyor. Bu hazırlığı finanse etmek için
Avrupa, Amerikan silahları ve Amerikan enerjisi satın alabilmek adına, sosyal
devletine yönelik fonları kesmeye mecbur. Ekonomik bağımsızlığından mahrum
bırakılan ve teknolojik olarak ABD’ye ait komuta sistemlerine bağlanan Avrupa,
egemen bir dış politika için gerekli maddi temeli kaybediyor. Teknolojide ve
enerjide ABD’ye bağlanmak zorunda kalan Avrupa, kendi düzenlemelerinden ve
standartlarından da vazgeçmek zorunda kalıyor. Aşırı bağımlı hale geldiği için,
ona Washington’ın dikte ettiği vekalet savaşlarını yürütmekten başka seçeneği
kalmıyor.
Bu
kapalı döngünün içsel sonuçlarına şimdiden şahit oluyoruz. İngiltere’nin
iktidardaki İşçi Partisi’ne yakın zamanda yapılan uyarıyı ele alalım:
“Eski bir NATO Genel
Sekreteri ve kıdemli bir parti yetkilisi, Salı günü yaptığı açıklamada, İngiltere’nin
savunmayı finanse etmek için kamu sektörü harcamalarını kısmak zorunda kalacağı,
bunun iktidardaki İşçi Partisi için ‘acı ve büyük güçlükler’e yol açacağı
konusunda uyarıda bulundu. Strategic Defence Review [Stratejik Savunma Eleştirisi]
dergisinin ortak yazarlarından olan eski İngiltere Savunma Bakanı George
Robertson, İşçi Partisi milletvekillerini, İngiltere’nin askeri harcama
vaatlerinin ve NATO taahhütlerinin ‘ulusal bütçelerden karşılanması’ gerektiği
konusunda uyardı. Londra’daki Savunma Stratejik İletişim Konferansı’nda konuşan
Robertson, ‘elde tek kuruş olmadığından, hiç fazla para bulunmadığından’
savunmanın finanse edilmesinin ‘başka bir yolu olmadığını’ dile getirdi.”
Bu,
GSYİH’nin yüzde 5’nin NATO’ya aktarılması hedefinin somut gerçekliğine dair
yalnızca bir örnek. Bu, askeri yapılanmayı finanse etmek için sivil devletin
kasıtlı ve gerekli bir şekilde yok edilmesidir.
Son
olarak, yanlış bir yaklaşımla, bu mimariyi son jeopolitik olaylara verilen
kendiliğinden bir tepki olarak anlamamak için, bu emperyalist planın onlarca
yıldır oluşturulduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Avustralyalı araştırmacı Zac
Rogers, ABD Deniz Kuvvetleri Akademisi’nde misafir profesörlük yapan askeri
stratejist Martin Libicki’nin 1995 tarihli bir metnine dikkat çekti ve “dikey
koalisyonlar” kavramını inceledi. Libicki, “dikey” terimini kullanmış olsa da
bu terim, aynı zamanda emperyalist merkez ile yarı çevre boğum noktaları
arasındaki dinamiği de tanımlıyor:
“Uzak diyarlardaki yüksek
rütbelilerin konumları ve hareketleri hakkında genel istihbarat sağlayacağız. Uzayda
ve semada faal olan hava sistemlerimiz, düşman platformlarının yerini tam
olarak belirlememize imkân sağlayacak. Her yana dağıtılmış halde bulunan sensör
sistemlerimiz, verileri işlemek, analiz etmek ve ateş kontrol çözümlerine
dönüştürmek için yerleştirilecek. Bu, dost kuvvetlerin düşmanı hassas bir
şekilde ölçmelerini sağlayacak ve onlara gerçek zamanlı, tek atışta imha
yeteneği kazandıracak. Hatta silahı kullandıktan sonra hedeflemeyi bile kontrol
edebiliriz. Bazı durumlarda, ABD, müdahale ettiğimize dair kesin bir kanıt
olmaksızın, mücadeleyi bir tarafa çevirebilir. Uzaktan algılama sensörlerinin
kuvvetlerin yerine kullanılması, bizi denizaşırı üslere duyulan ihtiyaçtan da
kurtarıyor. [...]”
Amerika’yı
beyin, Avrupa’yı kas gücü olarak gören yaklaşımın ürettiği yapı, NATO’nun kurulduğu
günden beri ilkel haliyle mevcudiyetini koruyor olsa da bu 1995 tarihli vizyon,
ilk teknolojik atılımların bugünkü çerçeveyi nasıl haklı çıkardığını ortaya
koyuyor. Bu anlayış, dizginlerin emperyalizmin elinde olduğu gerçeğini soğuk ve
iç karartıcı bir biçimde dile döküyor.
Sonuç
Notu: “Sığınak Devleti” ve Yeni Toplum Sözleşmesi
Ankara’da
düzenlenen NATO zirvesi, NATO 3.0’ın kamuoyuna açıklanması ve bunun ima ettiği
kapsamlı endüstriyel dönüşümlerin tümü, koşullu egemenlik gerçeğine işaret
ediyor. NATO üyelerinin, kendilerine düşen payları ödemek ve topraklarını ittifaka
sunmak için yeterince egemen olmalarına izin veriliyor, ancak hiçbir
ülke, genel stratejik çerçeveyi kontrol edemiyorlar. Avrupa’nın
güçlendirildiğine hiç şüphe yok elbette ama onun kesinlikle transatlantik
kafesin içinde olduğu ve sadece tek yönde, savaşa doğru yürüdüğü görülüyor.
Geliştirmekte
olduğum Sığınak Devleti anlayışında özetlediğim gibi, Sığınak Devleti, tek bir
ulusa bağlı değil. Bu devlet, tarihsel düzlemde oluşmuş, ulusötesi ve ağırlıklı
olarak transatlantik bir yönetici tabakanın projesi ve sonucudur. Bu
paradigmada, geleneksel ulus devlet, asli aktör olmaktan çıkar; yalnızca
jeoekonomik kaynaklar, stratejik coğrafya ve esir bir nüfus temin eden bir
idari bölge olarak iş görür. Her sahne, bölge ve ülke, daha geniş bir emperyalist
ağ içindeki bir boğum noktasına dönüşür.
Neticede
NATO 3.0, ittifakın dünya sistemi içindeki anlamında niteliksel bir değişimi
temsil ediyor. NATO, fiilen küresel savaş alanlarından birini yönetmekle
sınırlandırılmış, ancak aynı zamanda yarı devlet gibi muamele görüyor. İttifaka
üye olan ülkelerin toplumları, sistematik olarak yıpratma savaşına hazırlanıyor,
bu da vergi toplama pratiğinin, sınai üretim faaliyetlerinin ve toplum
sözleşmelerinin radikal manada yeniden yapılandırılmasını gerekli kılıyor. NATO
ülkelerinde kitlesel askerlik konusundaki tekrarlayan tartışmaların sıklıkla “yeni
bir toplum sözleşmesi” çağrılarıyla birlikte ele alınması tesadüf değil.
Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nün (RUSI) 2024 tarihli makalesinde
açıkça dile getirildiği üzere:
“Ancak toplumsal boyut,
askeri bileşen kadar kolay veya hızlı bir şekilde dönüştürülemez. Aşamalı bir
yaklaşım, en iyi ve politik açıdan en kabul edilebilir yoldur. Bu nedenle, NATO’nun
son dönemde hep bir ağızdan yaptığı açıklamaları, aşırı bir tepki olarak değil,
NATO’ya bağlı ülkelerdeki toplumlarda bireysel ve kolektif sistemlerin daha da
geliştirilmesi için koşulları oluşturmaya yönelik bir girişim olarak
görülmelidir. [...] Bunun, ulusal güvenlik riskleri ve hem eylemin hem de
eylemsizliğin maliyetleri konusunda açık ve şeffaf olan yeni bir toplum
sözleşmesini de içermesi gerekiyor. Dahası, bu sözleşme, siyasi partilerden
bağımsız olmak zorunda.”
Önerilen
bu “yeni toplum sözleşmesi”, birey ile devlet arasındaki ilişkiyi değiştirmek
suretiyle, vatandaşı hak sahibi (özne) olmaktan çıkarıp, ulusal güvenliğin
nesnesi kılacaktır. Gerçekten de, eğer nüfus, artık hak sahibi öznelerden
oluşmuyorsa, bağımsız hareket edebilen demokratik siyasi partilere duyulan
ihtiyaç da ortadan kalkmış olur. Özünde, bu sözleşme, devletin kendisinde
niteliksel bir dönüşümü gerektirmektedir.
Sosyolog
ve tarihçi Charles Tilly’nin ünlü “Savaş devleti yarattı, devlet de savaşı”
cümlesinde de özetlendiği gibi, tarihsel süreçte devlet inşası sürecini asıl
örgütlü şiddet yönlendirmiştir. NATO 3.0 da yirmi birinci yüzyılda devletin
savaş yoluyla yeniden yapılandırılma sürecine yön veriyor. Tarih sosyologu
Michael Mann’ın altyapısal iktidar kavramı üzerinden baktığımızda, devletin
örgütsel kapasitesini hızla vatandaşın refahı alanından uzaklaştırıp tamamen
yıpratma savaşına yönlendirdiğini görüyoruz. Devlet planlaması, güvenlikçi
siyaset eliyle yok ediliyor. Toplumsal kaynaklar, ABD liderliğindeki emperyalist
sistemi korumak için sivil halktan çalınıyor.
NATO
3.0’ı bu açıdan ele aldığımızda şu gerçeği idrak ediyoruz: Avrupa, ABD mimarisinde
kendi kendine yeten, konvansiyonel bir askeri boğum noktasına dönüşüyorsa demek
ki sığınak, fiziken ve ekonomik açıdan genişliyor, kapılarını kilitliyor. Bu
mimari, birkaç temel mekanizmayı temel alıyor:
Bu
yapısal düzenin temelinde, Sığınak Devleti, devlete bağlı güvenlik elitlerin çıkarlarını
uluslararası özel sermaye ile birleştirerek varlığını sürdürüyor. NATO
İnovasyon Fonu’nu (NİF) kurarak ve savunmayı “sürdürülebilir bir varlık sınıfı”
olarak tasnif etmek için Çevre-Toplum-Yönetişim temelli yatırım kanunlarını
yeniden kaleme alarak, Sığınak Devleti, küresel finans sistemini kendi
tahkimatını finanse etmek üzere başarıyla yeniden yönlendiriyor.
Bu
finansal yönlendirme somutta diyalektik karşıtını üretiyor: sivil halkla ülke
ekonomisi ağır kemer sıkma politikalarına tabi kılınıyor. Devletse sadece elit
güvenlik projelerine odaklanıyor. Avrupa ülkelerini 2035 yılına kadar GSYİH’nin
yüzde 5’ini savunmaya ayırma hedefine ulaşmaya zorlamak, sivil alandan muazzam
bir servet elde etmeyi gerekli kılıyor. Sosyal güvenlik ağları, yeşil enerji
geçişleri ve kamu altyapısı için ayrılan fonlar, otomatik mühimmat
fabrikalarını beslemek için feda ediliyor. Sivil ekonomi, sırf askeri
sığınakların endüstriyel üretimi sürsün diye hükmünü yitiriyor.
Avrupa,
ekonomik önceliklerini bu savaş hattına teslim ederek, bağımsız dış
politikalara sahip egemen demokrasiler topluluğu olarak hareket etmeyi
bırakıyor. Kıta, konvansiyonel savaş yükünün tamamını absorbe edecek devasa,
otomatik fabrika hatları kurmayı kabul ettiğinde, bile isteye kendini ağır
şekilde tahkim edilmiş, kendi kendini finanse eden bölgesel bir garnizona
dönüştürüyor. Bu ileri karakol, “doğu kanadı”nı koruyor ve zayıflatıyor,
böylece ABD’nin ana komuta merkezine, başka yerlere güç aktarma konusunda
jeostratejik esneklik sağlıyor.
Üst
yapı düzeyinde, bu maddi yeniden yapılanma sürecine, ideolojik alanda yaşanacak
bir değişimin gerçekleşmesine ihtiyaç duyuluyor. Doksanlar ve iki binlerde NATO
2.0 konseptinin yürürlükte olduğu sırada İttifak, genişlemesini “insani
müdahale” ve “demokrasiyi yayma” söylemlerinin ardına gizlemişti. NATO 3.0 konseptinde
ise bu maske düşüyor. Muktedir kesim, artık dünya kamuoyunu üstün bir ahlaki
sistem sunduklarına ikna etme ihtiyacı duymuyor. Ankara Zirvesi’nde kullanılan
dil tamamen işlemsel, endüstriyel ve hayatta kalma odaklı olup, İttifakı
endüstriyel kitle yoluyla tehditleri yönetmek için tasarlanmış soğuk,
makroekonomik bir platform olarak ele alıyor.
Bu
gidişatı sermaye birikiminin daha geniş kapsamı içine yerleştiren Marksist
tarihçi Heide Gerstenberger’in bakış açısı, kasvetli tarihsel süreklilikleri
ortaya koyuyor. Dünya ticaretinin doğduğu günlerde, özel gemilere “korsanlık izinleri” veren Avrupalı prensler, silahlı ticaret şirketlerine
tekel hakkı tanıyarak, devletin doğrudan hesap verebilirliği olmadan küresel
zenginliği şiddet
yoluyla ele geçirmelerine imkân
sağlamıştı. Bugün,
emperyalist merkez, örgütlü şiddet kullanma hakkını başkalarına devretmeyi
öngören mekanizmayı epey geliştirerek işleyebiliyor.
ABD’nin
“dikey koalisyonlar” stratejisi, silahlı tüccar kapitalizminin modern
karşılığıdır: Washington; komuta, teknoloji ve ekonomik sömürü üzerinde tesis
ettiği tekelin dizginlerini sıkı bir şekilde elinde tutarken, yıpranma ve mali
yıkımı yarı-çevre boğum noktalarına (“kas gücü”ne ve “çelik kirpiler”e)
devrediyor.
Özetle,
NATO 3.0, sığınak devletinin nihai askeri-endüstriyel planı olarak iş görüyor.
Avrupa’yı kalıcı bir garnizon devletine dönüştürüyor. Özel ve kamu sermayesiyle
finanse edilen, sivil kaynaklardan oluşturulan ve daha geniş bir küresel
imparatorluğun hizmetinde son derece verimli, otomatik işleyen bir boğum
noktası olarak iş gören bir yapı bu.
Fakat
öte yandan, bu analizi sonuçlandırmak için, Batılı Marksistlerin
eleştirilerinde ve felâketçi jeopolitikada sıklıkla karşımıza çıkan o insanı felç
eden kaderciliği reddetmek gerekiyor. ABD liderliğindeki imparatorluğu her şeye
kadir, doğaüstü bir varlık olarak görmüyorum, hegemonik planının kusursuz işleyeceğinin
veya başarılı olacağının garanti olduğuna da inanmıyorum. Teorik çerçevem, dünya
sistemlerini Küresel Güney’in bakış açısından analiz eden yaklaşımı temel
alıyor. Bu bakış açısı, emperyalist merkezlerin dünyevi coğrafyanın sonlu maddi
ve insani sınırlarıyla birbirine bağlı olduğunu, bu kısıtlamaların sürekli
değiştiğini doğal olarak kabul ediyor. Bu sistem, insanın ürettiği, yanlış
yapması muhtemel kurumlarca işletilen, sağı solu belli olmayan bir mekanizmadır.
Bu
makalemde hedefteki devletleri merkeze almamış olsam da, hegemonya karşıtı
direniş biçimlerinin, sığınak devletinin merkezi de dâhil olmak üzere her yerde
var olduğunu belirtmeliyim. Nitekim, tarihsel kayıtlar, silahlı gaspın ancak
aşılmaz bir direnişle karşılaştığında sınırlandırıldığını ortaya koyuyor. ABD
liderliğindeki imparatorluğun planladığı ve uygulamaya çalıştığı şeyleri gizeminden
arındırmak bize ufkumuzu ortaklaştırma imkânı sunacaktır. Onların planlarına
karşı etkili planlar çıkartmak, nihayetinde bizi bu çok katmanlı kafesten
kurtarabilecek, kapsamlı, düşmana karşı konum almış kurumlar oluşturmak istiyorsak,
NATO 3.0’ın mimarisini anlamamız şart.
Nel Bonilla
10 Ağustos 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder