I.
Çevreciliğin
karanlık yüzü artık herkesin malumu. Edward Abbey, büyük bir doğa yazarıydı,
ama aynı zamanda göçmen karşıtı bir yobazdı. Tarka the Otter [Susamuru
Tarka] romanının yazarı Henry Williamson bir Naziydi. İngiltere’de çevreciliğin
öncüsü Jorian Jenks bir faşistti. “Ekoloji” kavramını ortaya atan Darvinci
bilim insanı Ernst Haeckel, Yahudi düşmanıydı, Nazilerden önce Naziliği savunan
Thule Cemiyeti’nin üyesiydi. Halkçı milliyetçi Ernst Moritz Arndt, Pachamama
yasalarından bir asırdan fazla önce “doğanın haklarından” bahsediyordu. Alman
gençlik hareketini şekillendiren en tutkulu çevre kitaplarından biri olan Man
and Earth’ün [İnsan ve Dünya] yazarı Ludwig Klages de ateşli bir Yahudi
düşmanıydı.
O
dönemdeki en gelişmiş çevre yasalarından bazıları, aralarında gıda ve tarım
bakanı Walter Darré’nin de bulunduğu kişiler sayesinde Üçüncü Reich tarafından
çıkarıldı. Bu, Peyton Gendron ve Brenton Tarrant gibi yalnız kurt faşistlerin
taklit yazınsal çalışmalarında, Hinduculuk ideolojisinde ve Almanya’daki AfD’den
Orbán’ın Fidesz’ine kadar aşırı sağ partilerin yeşil milliyetçiliğinde görünen
günümüz ekofaşizminin soy ağacıdır. Ama bir de bunların karşısında başka çevreci
akımlar da yer almıştır, bunlara sonra döneceğim, fakat Paul Kingsnorth
gibilerinin bugün çokça yakındığı çevre politikasındaki solun hegemonyası
oldukça yeni bir olgudur. Bu hegemonya denilen nehir; barış hareketlerinden,
feminist hareketten ve ırkçılık karşıtı hareketlerden gelen kollarla
beslenmektedir.
II.
Elimizde
gayet tutarlı bir gerici ekoloji mevcut. Bu ekoloji, gezegene karşı “yerel”i
yüceltir: Çevreciliğiniz, örneğin Somerset Ovaları’nın “sağlam bir zemin
üzerinden” korunması yerine karbon emisyonları gibi küresel şablonlarla
meşgulse, sahici olamaz. Faşistlerin tarımsal feodalizme yönelik övgüleriyle eşzamanlı
olup olmamasının bir önemi yok: “Yerel, ulusun mülkü olduğu sürece “yereldir”.
Bu görüş anti-hümanisttir, bu haliyle, Haeckel’in “Monizm”inde olduğu gibi,
gerici ekoloji-merkezcilik, insanların kozmik anlamda önemsiz olduğunu,
özellikle insan altı olarak kabul edilenlerin, uyumlu bir doğal bütünün savunulması
zemininde her zaman feda edilebilir olduğunu söyler. Örneğin bu ekofaşist görüş,
Önce Dünya hareketinin kurucusu Dave Smith’in Etiyopya’da kıtlık yaşandığı
dönemde “doğa”nın işini yapmasına izin verilmesi çağrısına evrilir. Jeffrey
Herf’ün “gerici modernizm” olarak adlandırdığı şeyin mantıksal bir sonucu
olarak bu görüş, çelişkili bir natüralizme bağlı kalır.
Ekofaşizm
için doğa, bir tür acımasız diktatörlük, akrabalık ve grup dışındaki her türlü
zayıflığı, sapkınlığı veya merhameti cezalandıran, son derece etkili bir
rekabet rejimidir. Ancak insan denilen sapkınlık, toplum doğal olarak
örgütlenmemişse, “biyolojik açıdan kusurlu olandaki doğurganlık” türünden,
doğal olmayan sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle doğa, bazen endüstriyel
yardıma, aşırılıklarının şiddetli bir şekilde budanmasına ihtiyaç duyabilir.
Ekofaşizm,
her şeyden evvel, toplumsal devrime karşıdır. Yani ekofaşizm, her zaman
etkileri azaltmayı, nedenlerini ise inkâr etmeyi, küçümsemeyi veya yanlış
olgulara bağlamayı tercih eder.
AfD,
iklime dair kaygının bir aldatmaca olduğunu iddia ediyor, ancak bir yandan da Almanya’daki
çevreyi korumayı hedefliyor. Marine Le Pen’in “vatansever ekoloji”si, fosil
yakıt kaynaklı ısınmayı bir yere kadar kabul ediyor, ancak iklim alarmcılığı
denilen olguyu reddediyor. İngiliz Ulusal Partisi’nin ekofaşizmi gibi
emisyonları azaltma ihtiyacını kabul etse bile, hep yerelin ekolojisinin ülke halkı
için tüm “işgalciler”e karşı, etnisite milliyetçiliği düzleminde korunmasına
vurgu yapıyor. Zetkin Kolektifi’nin de belirttiği gibi, işlevsel açıdan bugün
ekofaşizm, iklim krizi inkârcılığının gayrimeşru çocuğudur.
III.
İnkârcılık,
olguyu asla doğrudan inkâr etmez. Hitchens’ın Holokost inkârcılığı hakkında
söylediği gibi, her zaman açık bir onaya evrilmenin eşiğinde durur. Yani, Keith
Kahn-Harris’in bir yerde belirttiği gibi, inkâr, bir tür “saçma arzu”dur:
yakından bakarsanız, size ne istediklerini söyler. Hatırlayacağınız gibi, Covid
inkârcılığı, genellikle yaşlıların toplu halde, steril yoğun bakım
ünitelerinde yalnız başına boğularak ölmesinin, gençlerin kapitalist özgürlük
üzerindeki kısıtlamalara boyun eğmesinden daha iyi olacağı fikri üzerinden özetleniyordu.
Dolayısıyla,
bugün iklim krizi inkârcılığı, zengin beyazların hayatı korunduğu sürece,
kapitalizmin hayatta kalmasını gezegenin hayatta kalmasından daha değerli
görüyor. Sanırım Telegraph gazetesi köşe yazarı James Delingpole, bir
zamanlar Tuvalu veya Maldivler gibi tropikal adaların yaşanmaz hale gelmesinden
insanların gereğinden fazla endişe duymasına şaşırdığını ifade etmişti. Bu
sözleriyle, her türlü inkârda zımnen bulunan bir şeyi, iklim politikasının
beyaz olmayanların yaşamına aşırı değer verdiğini dile döküyordu.
Pamela
Geller’den Anders Behring Breivik’e kadar sağcıların iklim değişikliğinin
zenginliği batıdan geri kalanlara, üreticilerden asalaklara aktarmak için
uydurulmuş bir aldatmaca olduğuna dair iddiaları, bunu açıkça ortaya koyuyor.
İnkârcılık, her zaman ekofaşizme dönüşmenin eşiğinde durur, zira ekofaşizm,
insanlığın değerli bir kesiminin semptomlarını ele alan, ancak nihayetinde
sorunu çok fazla insanın yeme, üreme ve nefes almasından kaynaklanan bir
sorun olarak gören bir tepkidir.
IV.
Ekofaşist
pratik, yanlış somutlaştırma safsatasını, yani aslında soyut olan bir fikri,
modeli veya teorik kurguyu somut fiziki gerçeklik olarak ele alan yanılgıyı
temel alır.
Bu
noktada “Yerel” mecazını ele alalım. Bu mecazın soyut ve uzaktaki bir olgu
olarak görülen gezegenden daha somut, daha canlı bir olduğu varsayılmaktadır.
Ganj
deltasının ekolojisini bozan sellerin etkilerinden kaçan iklim mültecileri olarak
Assam’daki Bangladeşli göçmenleri ele alalım. Onlarca yıldır Hindu
milliyetçilerince, kutsal bir coğrafyaya yönelik sapkın savunu ve sömürgelik
halinden kurtuluş, yerele ait bilgiler ve çok fazla sayıda türü içeren ilişki
zemini adına gerçekleştirilen bir dizi pogromda on binlerce kişi katledildi.
Oysa bu katledilen mülteciler, birçok Hindu Hintliden daha “yerel”di. Burada, ekomerkezci
yerellik kisvesi altında, politik bir soyutlama adına, insanların vahşice yok
edildiğine şahit oluyoruz.
Aynı
şekilde, ekofaşizmin bugün işlevsel bir yardımcı unsuru olarak iş gördüğü inkârcı
söylemler de yanlış somutlaştırma safsatasına rastlıyoruz: Orman yangınları ve
seller konusunda uzak ve soyut kapitalizm veya iklim değişikliği değil de Antifa’dan
Yahudilerin uzay lazerlerine kadar birçok kişi ve olgu günah keçisi ilân
ediliyor. Oysa bunlar, hissedilen maddiliklerine rağmen, iklim değişikliğinden
daha az soyut değiller.
Gezegene
dair olan ille de soyut değildir. Romancı Daisy Hildyard’ın tek tip ürün
yetiştirilen tarlalarda, çiftliklerde, kanalizasyon deşarjlarında ve fosil
dumanlarında görünen “ikinci bedeniniz” dediği şey, tam olarak metabolik
varlığınızın o esrarengiz gezegensel izidir. Bu, kişinin araştırma düzeyi kadar
somut olabilir.
V.
Yanlış
somutlaştırma safsatası bizde de var. Ekolojik felâketlerin etkilerinin
doğrudan deneyimlenmesinin, nedenlerinin doğru anlaşılmasına yol açacağı
varsayımı bu tür bir yanılgının sonucu. Bu yanılgıya karşı dikkatli olmalıyız.
Oregon
ve Kaliforniya’daki orman yangınlarına karşı verilen yıkıcı tepkilerden daha
önce bahsetmiştik. Şimdi, oturup İngiltere’de sel riskinin en yüksek olduğu
bölgelerden bazılarının Reform Partisi’ne oy vereceğini düşünün. “Sıfır karbon
salınımı” hedefine karşı oldukları göz önüne alındığında, bunun nedeni ne
olabilir? Çünkü Reform Partisi, diğer sağcı partiler gibi, çevre politikalarının
bir versiyonunu salınımların etkilerini azaltma hedefi üzerinden uyguluyor:
Politikacılar sürücülerin haklarını kısıtlarken ve açık deniz rüzgâr
santralleri gibi gereksiz projelere para harcarken, “toplumumuzu selden korumak
için acil ve pratik önlemleri destekliyoruz” diyorlar. Bu sözlerine, şehirleri
ve kasabaları hoş olmayan göçmenlerle “gereğinden fazla doldurma”nın çevreye
hiçbir fayda sağlamayacağı tespitini illaki ekleyeceklerdir.
Bu, tam olarak Kyoto’dan 2015’teki Hükümetlerarası
İklim Değişikliği Paneli’ne (IPCC) kadar iklim yönetimi pratikleriyle
ilişkilendirilen gezegene dair çözümlerin belirgin bir şekilde
soyut tutulması ölçüsünde etkili oluyor. Emisyonları kısıtlamayı ve küresel
ısınmayı sanayi öncesi sıcaklıkların 1,5 derece altında tutmayı açıkça
hedeflemesine rağmen, ortaya çıkan taahhütler, emisyonları artıracak, ortalama ısınma
düzeyini en tehlikeli noktaya taşıyacaktır.
İklim
yönetimi, fosil sermayeyle, hatta Zetkin Kolektifi’nin “ilkel fosil sermaye”
olarak adlandırdığı şeyle yüzleşmekle hiçbir vakit ilgilenmedi. Ayrıca,
insanların çoğunluğunun, işe yaraması için dâhil olmaları gereken türden pratik
çözümlerin oluşturulmasına katılmaları için hiçbir çaba ortaya konulmadı.
İklim
yönetimi çöktü. Bu çöküşte demokrasiye, en nihayetinde türümüze karşı bir tür
elit karamsarlık açığa çıktı: iklim alanındaki başarısızlık, seçmenlerin
başarısızlığı, dolayısıyla açgözlü, kısa vadeli düşünen insanların
başarısızlığıydı. Bu argümanların hepsi de kapitalizmi ciddi olarak tartışmama
konusudna ortaklaşıyordu.
Tüm
yalan yanlış önerileriyle eko-faşizm, bu türden acilen ortaya konulması gereken
kolektif eylemin bir tür taklidini takdim ederek gelişme kaydetmektedir. Son
aşamada, ekofaşizm, çevreyi savunma konusunda en güçlü görülen silah olarak
pogromu devreye sokacaktır.
VI.
Chico
Mendes’in “Sınıf mücadelesiz ekoloji bahçıvanlıktır” sözü epey ünlü. Buradan şu
söylenmeli: Ekofaşizm, bahçıvanlık artı soykırımdır ya da Naomi Klein’ın dediği
gibi, “soykırım yoluyla çevrecilik”tir.
Devrim
meselesini bir kenara bırakan ekofaşizm, toplumsal açıdan ürkütücü sonuçları
sapkın veya yerinden çıkmış biyolojiye bağlar. Göçmenler ya göçebedir (Le Pen),
dolayısıyla, çevreyle gerekli bağdan yoksundurlar ya da karbon açlığı çeken
bebekler getirirler (Gerçek Finler Partisi) ya da kirleticidirler (Tucker
Carlson vd.) ya da “istilacı türlerdir” (Hindu milliyetçileri).
Mary
Douglas’ın ifadesiyle, göçmenler, yerinden çıkmış madde, bir tür kir olarak
kabul edilirler. Şimdiye dek şiddet içeren sınır çizme pratiğini çözüm yolu
olarak gören yeşil milliyetçilik, etnik temizlik (“yeniden göç ettirme”) yöntemine
başvurmaktadır. Uygun koşullarda bu yöntem yerini doğrudan ekofaşist imha
kampanyalarına bırakacaktır. Bu yollarla korunan şey, doğa değil, kapitalizm ve
onun maddi zenginlikleri soyut değere dönüştüren nihilist yaklaşımıdır.
Kapitalizmin
başarısızlığının insani suç olarak yorumlanması, kapitalizm için inanılmaz
derecede faydalı olduğu gibi, halkın etnos (ortak bir dili, kültürü, tarihi ve
aidiyet bilincini paylaşan insan topluluğu) kılınması, doğanın diktatörlük
haline gelmesi ve ekolojinin bahçıvanlık artı soykırım olarak tanımlanması da
kapitalizm için hiç sorun teşkil etmez.
Görünüşte
doğanın korunması adına, ama aslında kapitalizmi korumak için, çevrecilik
savaşa dönüşmelidir. Walter Benjamin’in “Planetaryuma Doğru” isimli makalesinde
yer alan o kasvetli notu yanlış yorumlayacak olursak şunu söyleyebiliriz: “insan
kalabalıkları, gazlar, elektrik kuvvetleri açık araziye fırlatılmalı”, “yüksek
frekanslı akımlar” manzaradan geçmeli, “hava ve okyanus derinlikleri pervanelerle
gürlemeli”, yanlış temellendirilmiş biyolojiye karşı savaşta Toprak Ana’ya “her
yerde kurban kuyuları” kazılmalı veya o toprak patlatılmalıdır. Yaşam adına,
sonsuz ölüm, en hayırlısı budur.
VII.
O
halde artık ekofaşizmin ne tür bir doğayı savunduğunu biliyoruz. Bu noktada şunu
sorabiliriz: Peki biz hangi doğayı savunuyoruz? Doğa anlayışımız nedir? Bu
anlayış, hukuka ve isteklerimize aykırı haliyle, politik iddialarımıza ters
düşüyor mu?
Carolyn
Merchant, uzun zaman önce, mekanik felsefe olarak bilinen burjuva
materyalizminin bir biçimini tartıştı. Doğayı, nihai bir sonuca ulaşmadan dönen
iç içe geçmiş tekerleklerden oluşan, yalnızca seçilmiş, ruha veya en azından
bir zihne sahip insanlar hariç, tüm canlılar için vahşi bir Darvinci deneyimin
mevcut olduğu ölü bir mekanik şey olarak tasavvur etmenin kapitalizm,
ataerkillik ve ırkçılıkla akraba olduğunu ortaya koydu. Gerçekten de, doğayı ve
özellikle de bedeni, hissedar değeri için az çok faydalı bir şekilde
kullanılabilecek enerji ve madde akışlarından başka bir şey olmayan karmaşık
bir fabrikaya dönüştürmek son derece kârlı bir işlemdi.
Bu
doğa anlayışında doğa, insan projesi için ancak yararlı olduğu ölçüde, yiyecek
veya manzara sağladığı ölçüde önemlidir. Burada söz konusu olan, kozmosa dair bakış
açısı üzerinden gerici, özel mahalleleri temel alan bir yaşam anlayışı konuşmaktadır.
Aksi takdirde, bu durum temelde, bilinçsiz maddi süreçlerden tesadüfen ortaya
çıkan insan bilincinde ortaya çıkabilecek rasyonel amaçlara dışsal, hatta
düşmanca bir nitelik taşır. Doğa ve özellikle biyoloji, acımasız bir önceden bahşedilmişliğin,
radikal bir özgürsüzlüğün sembolü haline gelmiştir. Bu özgürsüzlük, bir şekilde
ondan neşet eden bilinci sürekli olarak kısıtlar ve programlar.
Bu
mekanik bakış açısının, biyolojiye yaklaşım olarak müflis olduğu görülüyor. Bu noktada
akla, yaşam bilimlerinde ortaya çıkan, canlı sistemlerin etken, bilişsel, esnek
ve teleolojik yönlerini kavramsallaştırmaya yardımcı olan yenilenmiş Aristocu
ontolojiler geliyor. Ama bunları ne kadar tefekkür edersem edeyim, çok daha
coşkulu ve rahatsız edici bir şeye ihtiyacımız olduğu sonucuna varıyorum.
Ondokuzuncu
yüzyılın gerici ekolojizmleriyle eş zamanlı olarak, esasen ulus devletin kozmik
yansımaları ve etnik köken ile kültürü denetleme ve sömürülenleri ve ezilenleri
yerlerinde tutma konusundaki küçük saplantısıyla, Joan Martinez-Alier’in “vahşi
doğa kültü” olarak adlandırdığı bir versiyon ortaya çıktı. Amerikan
Transandantalizmi, uzlaşmaz bir kölelik karşıtlığı, radikal demokrasi,
ataerkilliğe ve çocuklara yönelik her türlü zulme düşmanlık içeren, beyazların
mülkiyete dayalı egoizminin tam tersi olan, o dönemde halkçı Amerikan
demokrasisinin tüm yıkıcı, isyankâr, muhalif ve evrenselci boyutlarının en
coşkulu katalizörü olan, Thoreau’vari coşkulu, mistik vahşi doğa yolculuğuyla
en çok bilinen veya en azından en çok hatırlanan akımdı. Bu yolculuk, doğayla
temas kurmak suretiyle nihai ve aşkın olanla özgün bir ilişki kurmayı
amaçlıyordu.
Henri
David Thoreau’nun yaptığı gibi, bir dağ sırasında aklınızı kaybetme iradesine
kasten ve bilerek açık olma hali gericidir, özel kapalı mahallede tüm memnuniyetiyle
yaşamaya benzer, burjuva emtia kadar “güven verici”dir: Temas! Doğayla daha
fazla temas kurmalı ve şu soruyu sormalı: Biz kimiz ve neredeyiz?
Richard Seymour
26 Mayıs 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder