22 Eylül 2026

,

Ekofaşizm Üzerine



I.

Çevreciliğin karanlık yüzü artık herkesin malumu. Edward Abbey, büyük bir doğa yazarıydı, ama aynı zamanda göçmen karşıtı bir yobazdı. Tarka the Otter [Susamuru Tarka] romanının yazarı Henry Williamson bir Naziydi. İngiltere’de çevreciliğin öncüsü Jorian Jenks bir faşistti. “Ekoloji” kavramını ortaya atan Darvinci bilim insanı Ernst Haeckel, Yahudi düşmanıydı, Nazilerden önce Naziliği savunan Thule Cemiyeti’nin üyesiydi. Halkçı milliyetçi Ernst Moritz Arndt, Pachamama yasalarından bir asırdan fazla önce “doğanın haklarından” bahsediyordu. Alman gençlik hareketini şekillendiren en tutkulu çevre kitaplarından biri olan Man and Earth’ün [İnsan ve Dünya] yazarı Ludwig Klages de ateşli bir Yahudi düşmanıydı.

O dönemdeki en gelişmiş çevre yasalarından bazıları, aralarında gıda ve tarım bakanı Walter Darré’nin de bulunduğu kişiler sayesinde Üçüncü Reich tarafından çıkarıldı. Bu, Peyton Gendron ve Brenton Tarrant gibi yalnız kurt faşistlerin taklit yazınsal çalışmalarında, Hinduculuk ideolojisinde ve Almanya’daki AfD’den Orbán’ın Fidesz’ine kadar aşırı sağ partilerin yeşil milliyetçiliğinde görünen günümüz ekofaşizminin soy ağacıdır. Ama bir de bunların karşısında başka çevreci akımlar da yer almıştır, bunlara sonra döneceğim, fakat Paul Kingsnorth gibilerinin bugün çokça yakındığı çevre politikasındaki solun hegemonyası oldukça yeni bir olgudur. Bu hegemonya denilen nehir; barış hareketlerinden, feminist hareketten ve ırkçılık karşıtı hareketlerden gelen kollarla beslenmektedir.

II.

Elimizde gayet tutarlı bir gerici ekoloji mevcut. Bu ekoloji, gezegene karşı “yerel”i yüceltir: Çevreciliğiniz, örneğin Somerset Ovaları’nın “sağlam bir zemin üzerinden” korunması yerine karbon emisyonları gibi küresel şablonlarla meşgulse, sahici olamaz. Faşistlerin tarımsal feodalizme yönelik övgüleriyle eşzamanlı olup olmamasının bir önemi yok: “Yerel, ulusun mülkü olduğu sürece “yereldir”. Bu görüş anti-hümanisttir, bu haliyle, Haeckel’in “Monizm”inde olduğu gibi, gerici ekoloji-merkezcilik, insanların kozmik anlamda önemsiz olduğunu, özellikle insan altı olarak kabul edilenlerin, uyumlu bir doğal bütünün savunulması zemininde her zaman feda edilebilir olduğunu söyler. Örneğin bu ekofaşist görüş, Önce Dünya hareketinin kurucusu Dave Smith’in Etiyopya’da kıtlık yaşandığı dönemde “doğa”nın işini yapmasına izin verilmesi çağrısına evrilir. Jeffrey Herf’ün “gerici modernizm” olarak adlandırdığı şeyin mantıksal bir sonucu olarak bu görüş, çelişkili bir natüralizme bağlı kalır.

Ekofaşizm için doğa, bir tür acımasız diktatörlük, akrabalık ve grup dışındaki her türlü zayıflığı, sapkınlığı veya merhameti cezalandıran, son derece etkili bir rekabet rejimidir. Ancak insan denilen sapkınlık, toplum doğal olarak örgütlenmemişse, “biyolojik açıdan kusurlu olandaki doğurganlık” türünden, doğal olmayan sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle doğa, bazen endüstriyel yardıma, aşırılıklarının şiddetli bir şekilde budanmasına ihtiyaç duyabilir.

Ekofaşizm, her şeyden evvel, toplumsal devrime karşıdır. Yani ekofaşizm, her zaman etkileri azaltmayı, nedenlerini ise inkâr etmeyi, küçümsemeyi veya yanlış olgulara bağlamayı tercih eder.

AfD, iklime dair kaygının bir aldatmaca olduğunu iddia ediyor, ancak bir yandan da Almanya’daki çevreyi korumayı hedefliyor. Marine Le Pen’in “vatansever ekoloji”si, fosil yakıt kaynaklı ısınmayı bir yere kadar kabul ediyor, ancak iklim alarmcılığı denilen olguyu reddediyor. İngiliz Ulusal Partisi’nin ekofaşizmi gibi emisyonları azaltma ihtiyacını kabul etse bile, hep yerelin ekolojisinin ülke halkı için tüm “işgalciler”e karşı, etnisite milliyetçiliği düzleminde korunmasına vurgu yapıyor. Zetkin Kolektifi’nin de belirttiği gibi, işlevsel açıdan bugün ekofaşizm, iklim krizi inkârcılığının gayrimeşru çocuğudur.

III.

İnkârcılık, olguyu asla doğrudan inkâr etmez. Hitchens’ın Holokost inkârcılığı hakkında söylediği gibi, her zaman açık bir onaya evrilmenin eşiğinde durur. Yani, Keith Kahn-Harris’in bir yerde belirttiği gibi, inkâr, bir tür “saçma arzu”dur: yakından bakarsanız, size ne istediklerini söyler. Hatırlayacağınız gibi, Covid inkârcılığı, genellikle yaşlıların toplu halde, steril yoğun bakım ünitelerinde yalnız başına boğularak ölmesinin, gençlerin kapitalist özgürlük üzerindeki kısıtlamalara boyun eğmesinden daha iyi olacağı fikri üzerinden özetleniyordu.

Dolayısıyla, bugün iklim krizi inkârcılığı, zengin beyazların hayatı korunduğu sürece, kapitalizmin hayatta kalmasını gezegenin hayatta kalmasından daha değerli görüyor. Sanırım Telegraph gazetesi köşe yazarı James Delingpole, bir zamanlar Tuvalu veya Maldivler gibi tropikal adaların yaşanmaz hale gelmesinden insanların gereğinden fazla endişe duymasına şaşırdığını ifade etmişti. Bu sözleriyle, her türlü inkârda zımnen bulunan bir şeyi, iklim politikasının beyaz olmayanların yaşamına aşırı değer verdiğini dile döküyordu.

Pamela Geller’den Anders Behring Breivik’e kadar sağcıların iklim değişikliğinin zenginliği batıdan geri kalanlara, üreticilerden asalaklara aktarmak için uydurulmuş bir aldatmaca olduğuna dair iddiaları, bunu açıkça ortaya koyuyor. İnkârcılık, her zaman ekofaşizme dönüşmenin eşiğinde durur, zira ekofaşizm, insanlığın değerli bir kesiminin semptomlarını ele alan, ancak nihayetinde sorunu çok fazla insanın yeme, üreme ve nefes almasından kaynaklanan bir sorun olarak gören bir tepkidir.

IV.

Ekofaşist pratik, yanlış somutlaştırma safsatasını, yani aslında soyut olan bir fikri, modeli veya teorik kurguyu somut fiziki gerçeklik olarak ele alan yanılgıyı temel alır.

Bu noktada “Yerel” mecazını ele alalım. Bu mecazın soyut ve uzaktaki bir olgu olarak görülen gezegenden daha somut, daha canlı bir olduğu varsayılmaktadır.

Ganj deltasının ekolojisini bozan sellerin etkilerinden kaçan iklim mültecileri olarak Assam’daki Bangladeşli göçmenleri ele alalım. Onlarca yıldır Hindu milliyetçilerince, kutsal bir coğrafyaya yönelik sapkın savunu ve sömürgelik halinden kurtuluş, yerele ait bilgiler ve çok fazla sayıda türü içeren ilişki zemini adına gerçekleştirilen bir dizi pogromda on binlerce kişi katledildi. Oysa bu katledilen mülteciler, birçok Hindu Hintliden daha “yerel”di. Burada, ekomerkezci yerellik kisvesi altında, politik bir soyutlama adına, insanların vahşice yok edildiğine şahit oluyoruz.

Aynı şekilde, ekofaşizmin bugün işlevsel bir yardımcı unsuru olarak iş gördüğü inkârcı söylemler de yanlış somutlaştırma safsatasına rastlıyoruz: Orman yangınları ve seller konusunda uzak ve soyut kapitalizm veya iklim değişikliği değil de Antifa’dan Yahudilerin uzay lazerlerine kadar birçok kişi ve olgu günah keçisi ilân ediliyor. Oysa bunlar, hissedilen maddiliklerine rağmen, iklim değişikliğinden daha az soyut değiller.

Gezegene dair olan ille de soyut değildir. Romancı Daisy Hildyard’ın tek tip ürün yetiştirilen tarlalarda, çiftliklerde, kanalizasyon deşarjlarında ve fosil dumanlarında görünen “ikinci bedeniniz” dediği şey, tam olarak metabolik varlığınızın o esrarengiz gezegensel izidir. Bu, kişinin araştırma düzeyi kadar somut olabilir.

V.

Yanlış somutlaştırma safsatası bizde de var. Ekolojik felâketlerin etkilerinin doğrudan deneyimlenmesinin, nedenlerinin doğru anlaşılmasına yol açacağı varsayımı bu tür bir yanılgının sonucu. Bu yanılgıya karşı dikkatli olmalıyız.

Oregon ve Kaliforniya’daki orman yangınlarına karşı verilen yıkıcı tepkilerden daha önce bahsetmiştik. Şimdi, oturup İngiltere’de sel riskinin en yüksek olduğu bölgelerden bazılarının Reform Partisi’ne oy vereceğini düşünün. “Sıfır karbon salınımı” hedefine karşı oldukları göz önüne alındığında, bunun nedeni ne olabilir? Çünkü Reform Partisi, diğer sağcı partiler gibi, çevre politikalarının bir versiyonunu salınımların etkilerini azaltma hedefi üzerinden uyguluyor: Politikacılar sürücülerin haklarını kısıtlarken ve açık deniz rüzgâr santralleri gibi gereksiz projelere para harcarken, “toplumumuzu selden korumak için acil ve pratik önlemleri destekliyoruz” diyorlar. Bu sözlerine, şehirleri ve kasabaları hoş olmayan göçmenlerle “gereğinden fazla doldurma”nın çevreye hiçbir fayda sağlamayacağı tespitini illaki ekleyeceklerdir.

Bu, tam olarak Kyoto’dan 2015’teki Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ne (IPCC) kadar iklim yönetimi pratikleriyle ilişkilendirilen gezegene dair çözümlerin belirgin bir şekilde soyut tutulması ölçüsünde etkili oluyor. Emisyonları kısıtlamayı ve küresel ısınmayı sanayi öncesi sıcaklıkların 1,5 derece altında tutmayı açıkça hedeflemesine rağmen, ortaya çıkan taahhütler, emisyonları artıracak, ortalama ısınma düzeyini en tehlikeli noktaya taşıyacaktır.

İklim yönetimi, fosil sermayeyle, hatta Zetkin Kolektifi’nin “ilkel fosil sermaye” olarak adlandırdığı şeyle yüzleşmekle hiçbir vakit ilgilenmedi. Ayrıca, insanların çoğunluğunun, işe yaraması için dâhil olmaları gereken türden pratik çözümlerin oluşturulmasına katılmaları için hiçbir çaba ortaya konulmadı.

İklim yönetimi çöktü. Bu çöküşte demokrasiye, en nihayetinde türümüze karşı bir tür elit karamsarlık açığa çıktı: iklim alanındaki başarısızlık, seçmenlerin başarısızlığı, dolayısıyla açgözlü, kısa vadeli düşünen insanların başarısızlığıydı. Bu argümanların hepsi de kapitalizmi ciddi olarak tartışmama konusudna ortaklaşıyordu.

Tüm yalan yanlış önerileriyle eko-faşizm, bu türden acilen ortaya konulması gereken kolektif eylemin bir tür taklidini takdim ederek gelişme kaydetmektedir. Son aşamada, ekofaşizm, çevreyi savunma konusunda en güçlü görülen silah olarak pogromu devreye sokacaktır.

VI.

Chico Mendes’in “Sınıf mücadelesiz ekoloji bahçıvanlıktır” sözü epey ünlü. Buradan şu söylenmeli: Ekofaşizm, bahçıvanlık artı soykırımdır ya da Naomi Klein’ın dediği gibi, “soykırım yoluyla çevrecilik”tir.

Devrim meselesini bir kenara bırakan ekofaşizm, toplumsal açıdan ürkütücü sonuçları sapkın veya yerinden çıkmış biyolojiye bağlar. Göçmenler ya göçebedir (Le Pen), dolayısıyla, çevreyle gerekli bağdan yoksundurlar ya da karbon açlığı çeken bebekler getirirler (Gerçek Finler Partisi) ya da kirleticidirler (Tucker Carlson vd.) ya da “istilacı türlerdir” (Hindu milliyetçileri).

Mary Douglas’ın ifadesiyle, göçmenler, yerinden çıkmış madde, bir tür kir olarak kabul edilirler. Şimdiye dek şiddet içeren sınır çizme pratiğini çözüm yolu olarak gören yeşil milliyetçilik, etnik temizlik (“yeniden göç ettirme”) yöntemine başvurmaktadır. Uygun koşullarda bu yöntem yerini doğrudan ekofaşist imha kampanyalarına bırakacaktır. Bu yollarla korunan şey, doğa değil, kapitalizm ve onun maddi zenginlikleri soyut değere dönüştüren nihilist yaklaşımıdır.

Kapitalizmin başarısızlığının insani suç olarak yorumlanması, kapitalizm için inanılmaz derecede faydalı olduğu gibi, halkın etnos (ortak bir dili, kültürü, tarihi ve aidiyet bilincini paylaşan insan topluluğu) kılınması, doğanın diktatörlük haline gelmesi ve ekolojinin bahçıvanlık artı soykırım olarak tanımlanması da kapitalizm için hiç sorun teşkil etmez.

Görünüşte doğanın korunması adına, ama aslında kapitalizmi korumak için, çevrecilik savaşa dönüşmelidir. Walter Benjamin’in “Planetaryuma Doğru” isimli makalesinde yer alan o kasvetli notu yanlış yorumlayacak olursak şunu söyleyebiliriz: “insan kalabalıkları, gazlar, elektrik kuvvetleri açık araziye fırlatılmalı”, “yüksek frekanslı akımlar” manzaradan geçmeli, “hava ve okyanus derinlikleri pervanelerle gürlemeli”, yanlış temellendirilmiş biyolojiye karşı savaşta Toprak Ana’ya “her yerde kurban kuyuları” kazılmalı veya o toprak patlatılmalıdır. Yaşam adına, sonsuz ölüm, en hayırlısı budur.

VII.

O halde artık ekofaşizmin ne tür bir doğayı savunduğunu biliyoruz. Bu noktada şunu sorabiliriz: Peki biz hangi doğayı savunuyoruz? Doğa anlayışımız nedir? Bu anlayış, hukuka ve isteklerimize aykırı haliyle, politik iddialarımıza ters düşüyor mu?

Carolyn Merchant, uzun zaman önce, mekanik felsefe olarak bilinen burjuva materyalizminin bir biçimini tartıştı. Doğayı, nihai bir sonuca ulaşmadan dönen iç içe geçmiş tekerleklerden oluşan, yalnızca seçilmiş, ruha veya en azından bir zihne sahip insanlar hariç, tüm canlılar için vahşi bir Darvinci deneyimin mevcut olduğu ölü bir mekanik şey olarak tasavvur etmenin kapitalizm, ataerkillik ve ırkçılıkla akraba olduğunu ortaya koydu. Gerçekten de, doğayı ve özellikle de bedeni, hissedar değeri için az çok faydalı bir şekilde kullanılabilecek enerji ve madde akışlarından başka bir şey olmayan karmaşık bir fabrikaya dönüştürmek son derece kârlı bir işlemdi.

Bu doğa anlayışında doğa, insan projesi için ancak yararlı olduğu ölçüde, yiyecek veya manzara sağladığı ölçüde önemlidir. Burada söz konusu olan, kozmosa dair bakış açısı üzerinden gerici, özel mahalleleri temel alan bir yaşam anlayışı konuşmaktadır. Aksi takdirde, bu durum temelde, bilinçsiz maddi süreçlerden tesadüfen ortaya çıkan insan bilincinde ortaya çıkabilecek rasyonel amaçlara dışsal, hatta düşmanca bir nitelik taşır. Doğa ve özellikle biyoloji, acımasız bir önceden bahşedilmişliğin, radikal bir özgürsüzlüğün sembolü haline gelmiştir. Bu özgürsüzlük, bir şekilde ondan neşet eden bilinci sürekli olarak kısıtlar ve programlar.

Bu mekanik bakış açısının, biyolojiye yaklaşım olarak müflis olduğu görülüyor. Bu noktada akla, yaşam bilimlerinde ortaya çıkan, canlı sistemlerin etken, bilişsel, esnek ve teleolojik yönlerini kavramsallaştırmaya yardımcı olan yenilenmiş Aristocu ontolojiler geliyor. Ama bunları ne kadar tefekkür edersem edeyim, çok daha coşkulu ve rahatsız edici bir şeye ihtiyacımız olduğu sonucuna varıyorum.

Ondokuzuncu yüzyılın gerici ekolojizmleriyle eş zamanlı olarak, esasen ulus devletin kozmik yansımaları ve etnik köken ile kültürü denetleme ve sömürülenleri ve ezilenleri yerlerinde tutma konusundaki küçük saplantısıyla, Joan Martinez-Alier’in “vahşi doğa kültü” olarak adlandırdığı bir versiyon ortaya çıktı. Amerikan Transandantalizmi, uzlaşmaz bir kölelik karşıtlığı, radikal demokrasi, ataerkilliğe ve çocuklara yönelik her türlü zulme düşmanlık içeren, beyazların mülkiyete dayalı egoizminin tam tersi olan, o dönemde halkçı Amerikan demokrasisinin tüm yıkıcı, isyankâr, muhalif ve evrenselci boyutlarının en coşkulu katalizörü olan, Thoreau’vari coşkulu, mistik vahşi doğa yolculuğuyla en çok bilinen veya en azından en çok hatırlanan akımdı. Bu yolculuk, doğayla temas kurmak suretiyle nihai ve aşkın olanla özgün bir ilişki kurmayı amaçlıyordu.

Henri David Thoreau’nun yaptığı gibi, bir dağ sırasında aklınızı kaybetme iradesine kasten ve bilerek açık olma hali gericidir, özel kapalı mahallede tüm memnuniyetiyle yaşamaya benzer, burjuva emtia kadar “güven verici”dir: Temas! Doğayla daha fazla temas kurmalı ve şu soruyu sormalı: Biz kimiz ve neredeyiz?

Richard Seymour
26 Mayıs 2026
Kaynak

0 Yorum: