22 Eylül 2026

Sömürgeci Söz Dağarcığı

11 Eylül 2001’in üzerinden tam 25 yıl geçmiş. ABD’de gerçekleştirilen saldırılar, Hintli Marksist Eycaz Ahmed’in aynı adlı makalesinde ve kitabında “çağımızın emperyalizmi” adını verdiği şeyi tetikledi. 

2004 tarihli makalesinde Ahmed, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından, dizginlerinden boşalmış olan ABD gücünün George W. Bush’un “Terörle Küresel Savaş” anlayışını ve pratiğini ürettiği politik dönüm noktasını belirli bir bağlama oturtmaya çalışıyordu. 

Önceki dönemlerde olduğu gibi emperyalist rekabetlerin rüzgârına saçlarını kaptırmak yerine, yirmi birinci yüzyılın emperyalizmi, tek bir hegemonun, ABD’nin ezici ağırlığıyla tanımlandı.

Bu dönüm noktası, ABD’nin gerçekten küresel, emperyal bir devlet olarak yükseliş sürecini başlattı. Rakipsiz, sınırsız ve yapısal olarak eriştiği coğrafyaların kapsamını genişletmeye mecbur bırakılmış bir devlet vardı karşımızda. 

Bu imparatorluğu seleflerinden ayıran şey, yapısal talebiydi: küresel tedarik zincirleri aracılığıyla süper kârlar elde ederken, sermaye ve emtianın dünya genelindeki hareketini güvence altına almak için tüm dünyayı denetleyebilecek bir askeri mekanizmaya ihtiyaç vardı.

Üç Kıta Enstitüsü’ndeki araştırmacılar bu aşamayı "hiper-emperyalizm" olarak adlandırıyor. Bu, Lenin’in 1916’da “emperyalizmi kapitalizmin en yüksek aşaması" olarak nitelendiren emperyalizm teorisinin güncellenmiş ve yirmi birinci yüzyıl jeopolitiğine uyarlanmış versiyonu. Bu yeni çerçeve, ABD’nin tek kutuplu kontrolünü açıklığa kavuşturuyor: dolar üzerinde tesis edilmiş olan hegemonya, askeri faaliyet alanının aşırı genişlemesi, uluslararası bankacılık ve ticaret üzerinde yapısal hâkimiyet. En göze çarpan ve ölümcül özelliği ise gezegenin eş zamanlı militarizasyonu ve atmosferin hızlanan ısınma sürecidir.

800’den fazla denizaşırı üssün yakıt ihtiyacını karşılamak, ABD ordusunu gezegen çapında bir fırına dönüştürüyor, böylelikle ABD, insanlık tarihinde tek bir kurum olarak en büyük petrol tüketicisi ve sera gazı emisyoncusu haline getiriyor. Bu küresel karakollar “tam spektrum hâkimiyet” doktrinini uygularken, ABD ordusu ve müttefikleri, gezegen çapında bir ekonomik düzenin silahlı koruyucuları olarak iş görüyorlar. Dış saldırganlığı ve iç denetimi, siyasi alternatifleri ezen, disipline eden ve ortadan kaldıran tek bir baskı aygıtında birleştiriyor.

Yazısını kaleme aldığı sırada Eycaz Ahmed, Bush yönetimini yüzyılın en sağcı Amerikan hükümeti olarak değerlendirmişti. Bu rejim, iç politikada yeniden yapılandırma girişimlerinden ve Batı Asya’daki petrol rezervlerini ele geçirmeye odaklanan, iki partiyi içeren emperyalist uzlaşmadan neşet etmişti. O zamandan beri, arada inkıtaya uğrayan Trump iktidarı, bu değerlendirmeyi bile aşarak, özellikle Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı olmak üzere küresel ticaretin stratejik deniz yolları üzerinde askeri ve polis gücünü pekiştirmek için saldırılar düzenledi. Bununla birlikte, ABD-Suudi Arabistan-İsrail ekseninin İran ve Yemen direnişi karşısında sön dönemde yaşadığı askeri yenilgiler, emperyalist savaş mekanizmasının yapısal açıdan kırılgan olduğunu ortaya koydu. Bu direniş güçleri, kritik nakliye yollarına düşük maliyetli insansız hava araçları ve gemisavar füzeler ateşleyerek, küresel emtia piyasalarında şok dalgaları yarattı ve dünyanın birincil enerji arterlerinin artık istendiği gibi tekelleştirilemeyeceğini kanıtladı. Bunlar, büyüklükleri, ekonomik güçleri ve askeri teknolojileri Sovyetler Birliği ile kıyaslanabilecek herhangi bir şeye, hele ki onları yenmeye çalışan son derece teknolojik ve militarize olmuş toplumlara kıyasla çok geride kalan uluslar ve direniş hareketlerydi.

Bu zaaflarla karşı karşıya kaldıklarında, Batı medyası ve siyasetçiler, soykırımcı sınır savaşlarının diline geri dönüyorlar. Örneğin, on dokuzuncu yüzyılda yerlilerin ABD’nin topraklarını genişletme çabalarına karşı sergiledikleri direniş, her fırsatta, doğuştan gelen vahşilik, bağnazlara has kötülük veya anlamsız şiddet olarak şeytanlaştırıldı ve yerlilerin toprak, egemenlik ve kültür savunusu göz ardı edildi.

On sekizinci yüzyıldaki sömürgecilik karşıtı ayaklanmalardan 2016’da Standing Rock’ta kendilerini makinelere kilitleyen Su Koruyucularına kadar birçok peygamberlere has, maneviyatın yönlendirdiği yerli direniş hareketi “bağnaz”, “kıyametçi” ve temelde akıl dışı olarak tanımlandı. Güvenlik kurumları, modern yerli toprak savunucularını bile “cihatçı” olarak damgaladı. Dahası, erken dönem sömürgeci anlatılar, yerli ulusları rakip Avrupa imparatorluklarının sadece “piyonlar”ı veya “vekiller”i olarak nitelendirmek suretiyle, yerli halkların kendi diplomatik stratejilerini, siyasi özerkliklerini ve bağımsız gelişen motivasyonlarını redde tabi tuttu.

Bugün İran ve Yemen konusunda da bu sömürgeci söz dağarcığı kullanılıyor. Halihazırda süren direnişin temelini oluşturan İslami kurtuluş hareketleri, “nihilist”, “bağnaz” ve “aşırılıkçı” olarak şeytanlaştırılıyor. Bu etiketler, hesaplanmış bölgesel caydırıcılık taktiklerini, egemen diplomasiyi ve emperyalizm karşıtı savunmayı, aklı temel almayan “Batı medeniyetine yönelik nefret”e indirgiyor.

Ensarullah, Gazze’deki soykırıma karşı Kızıldeniz’de deniz ablukası uyguladığında, Batı’da manşetler, bu stratejik eylemi bölgesel kurtuluş mücadelesinin hizmetine sunulmuş gücün somut bir ifadesi değil, “kanunsuz korsanlık” veya “aşiret kanunsuzluğu” olarak çerçeveliyor. Yemen direniş hareketi Ensarullah’ı adıyla anmak yerine, Batı medyası, onu haydut bir “Husi aşiret klanı” olarak basitleştiriyor. Aynı zamanda, yorumcular hareketi pasif bir İran “kukla”sı veya “vekil”i olarak görmek suretiyle hareketin yereldeki etkisinin üzerini örtüyorlar.

İran’ı ve müttefik hareketleri, Batı medeniyetine karşı faaliyet gösteren haydut aktörler olarak gösterenler, tek taraflı saldırıları, ağır ekonomik ablukaları ve emperyalist saldırganlığa karşı savunmayı suç kılma çabalarını meşrulaştırıyorlar. Bunu yapan kişiler, ABD ve İsrail arasında tesis edilmiş olan yerleşimci-sömürgeci ittifakının uyguladığı aşırı şiddeti meşrulaştırmak için on dokuzuncu yüzyılın sınır savaşlarında geliştirilmiş efsanelere ve yalanlara sarılıyorlar.

Terörle Küresel Savaş sürecinin başlatılmasının üzerinden yirmi beş yıl geçtikten sonra, dışa dönük saldırganlık, içteki militarizm ve gezegenin ısınması arasındaki diyalektik ilişki, kritik bir seviyeye ulaştı. Emperyalist devletin stratejik enerji damarlarını kaba kuvvetle güvence altına alma konusundaki takıntısı, yirmi birinci yüzyıl emperyalizminin temel çelişkisini ortaya koyuyor: o, sermayenin dolaşımını korumak için atmosferi yakmak zorunda. Hiper-emperyalist aygıt, tüm teknolojik gücüne ve gezegen çapındaki emisyonlarına rağmen, küresel sermayeyi destekleyen düğüm noktalarında otoritesinin şaşırtıcı derecede kırılgan olduğunu görüyor.

ABD, bölgenin kendi kaderini tayin etme hakkını ve bu yönde ortaya konulan iradeyi kanunsuz bir bağnazlık, doğuştan gelen vahşilik olarak çerçevelemek suretiyle, stratejik zayıflığını ahlaki olduğunu iddia ettiği bir askeri seferin ardına gizlemeye çalışıyor. Bu kez sınır savaşlarının dilini yeniden canlandırıyor. İlkinin trajediyle neticelendiğini, ikincisininse komediyle neticeleneceğini görmüyor.

Bu söz dağarcığı, daha derin ve gelişen gerçeği gizleyemez: Tam spektrum hâkimiyetine dayalı küresel düzen, kendisine karşı yükselen çok kutuplu direnişi kontrol altına alamıyor.

Nick Estes
17 Eylül 2026
Kaynak

0 Yorum: