“Sigmund Freud
dünyayı hepten ateşe verdi. Birçok insan, Froydculuğun dünyanın çehresini
değiştireceğine inanıyor.” Freud’un Batı Avrupa’daki öğrencilerinden ve
takipçilerinden biri olan F. Vittels diyor bunu.
Sigmund Freud,
kendini Kopernik ve Darwin ile aynı seviyeye koyuyor. 90'lı yıllarda
teorileri geniş halk kitleleri tarafından oldukça düşmanca bir şekilde
karşılanmıştı, şimdilerdeyse burjuva dünyasının yeni kutsal kitabı haline geliyor.
Freud moda, Freud göklere çıkarılıyor. Birçok sosyal demokrat, Freud’u Marx’ın
yerini koyuyor.
Bu
hayranlık, SSCB’ye dek uzandı. Elbette Sovyetler’de Batı Avrupa’da görülen
boyutlara ulaşamadı, ulaşamazdı da. Orası yeterli panzehre sahipti. Ama gene de,
tıpkı Batı Avrupa’da sadece sosyal demokratlar değil, Henriett Roland Holst[1]
gibi “aşırı radikal” isimler de Marksizmi Froydculukla “tamama” erdirmekle meşgulken,
SSCB’de de benzer eğilimler, M. A. Reisner gibi kimi Marksistlerimiz, daha
doğrusu, sözde Marksistlerimiz tarafından sergileniyor. İşte Profesör Reisner
şunları söylüyor:
“Froydculuğun kıymetli
özünü burjuva toplumunun getirdiği çerçöpten, idealist, metafizik tahrifattan,
çelişkilerden ve tutarsızlıklardan ancak materyalist diyalektik, Marksist
yöntem yoluyla ayırabiliriz. Marksist bilim, Freud’un materyalini yeniden
işlemenin yanı sıra, başlangıçta sisteminin ayrılmaz bir parçası olan
materyalizmi ve monizmi korumanın yollarını ve araçlarını bulmalıdır. Freud’un
teorisinden dinin toplumsal nevrozuna karşı yeni bir silah yaratmayı ancak proletaryanın
sınıf mücadelesine iştirak edenler başarabilirler.”[2]
“Psikanalizin (Freud’un
teorisinin) verilerini, bilhassa psikologlara ve Marksist sosyologlara tavsiye
ediyoruz. Orada kendi araştırmalarını zenginleştirmek ve derinleştirmek için
paha biçilmez bir malzeme bulacaklardır.”[3]
Benzer
ifadeler, Sovyet basınında birçok kez yer aldı. Ancak Rus Froydcumuza geçmeden
önce, Freud’un teorisi hakkında birkaç kelâm edilmelidir.
Froydculuk,
güya ruhsal veya sinirsel bozukluklarla ilgilenen tıp alanında özel bir dal
olarak ortaya çıktı. Freud’un sinir hastalıklarını analiz ve tedavi etme
yöntemine psikanaliz deniyor. Freud, cinsel arzunun her nevrozun kökeninde
yattığı sonucuna vardı. Sinirsel bozukluklar, cinsel arzuların kusurlu bir
şekilde bastırılmasının sonucundan başka bir şey değil. Birey, bu arzuların
tatmininden kendini mahrum bırakmaya zorlandığında ortaya bozukluklar çıkıyor,
hatta böyle bir tatmin düşüncesinin bile bilinçaltına girmesine izin verilmiyor.
“Nevrozlar,” diyor Freud, “tabiri caizse, cinsel işlevin özel bir bozukluğunu
temsil eder. Bir kişinin nevroza maruz kalıp kalmaması, tümüyle libido
miktarına ve arzularını tatmin etme, böylece bu birikmiş enerjiye doğal bir
çıkış yolu bulma imkânlarına bağlıdır.”[4]
Freud,
“libido” terimi üzerinden, cinsel arzuları şu şekilde anlıyor: “Psikolojik
yaşamda cinsel işlevin tezahürü olan enerji.”[5]
İnsanın
ruhsal yaşamının temelinde, özünde fiziksel ve ruhsal olgular arasında bir
yerde duran bu arzular yatıyor.
Psikanaliz,
iki temel arzu grubunu, iki kompleksi birbirinden ayırıyor: “ego kompleksi”
(veya kendini koruma içgüdüsü) ve cinsel istekler.
Nevroz,
kural olarak, cinsel arzuların pratik bir çıkış yolu, tatmin bulamadığı
durumlarda ortaya çıkıyor. Bu durum, cinsel arzu “ego kompleksi” veya “gerçeklik
ilkesi” ile çatıştığında oluşuyor, bu da ruhsal bir çatışmaya yol açıyor. Cinsel
arzunun tatmini, birey için kendini koruma, öz saygı veya toplumsal görevler
vb. içgüdüleriyle çatıştığı için “yasak” addediliyor.
Böylece,
arzular arasından bir “ayıklama”, bir “seçme" işlemi gerçekleştiriliyor, bu
işleme bilinçli benlik, hiçbir şekilde yer almıyor. Bu ayıklama, Freud’un “sansür”
olarak adlandırdığı özel bir ruhsal ilkenin işlevi.
Freud’a
göre, ilkel insan ve çocuklar, yalnızca “şehvet ilkesi”ne, “haz ilkesine” itaat
ediyorlar. Gelişimin bu aşamasında henüz hiçbir şey “yasaklanmış” değildir.
Daha sonra yeni bir faktör ortaya çıkıyor: “gerçeklik ilkesi”. Arzu tatminine
yönelik eğilim, bu ilkeyle çatışıyor, genellikle “sansür” tarafından bastırılıyor
ve bilinçten uzaklaştırılıyor.
Bu
tür bir bastırma, en çok da bebeklikte bilinçsiz ruhsal deneyimlerin yaygın bir
biçimini temsil eden, yetişkinlikte ise bebekliğe dönüş olarak kabul edilmesi
gereken “sapık arzular” olarak adlandırılan durumlarda meydana geliyor.
Bunların arasında en belirgin olanlar, enseste yönelik eğilimler (yakın akrabalara
yönelik cinsel hisler) ve narsisizmdir (libidonun kendine yönelmesi).[6]
Freud’a
göre, bebeklik döneminde libido, her zaman narsistik bir eğilime sahiptir.
Sadece yaşamın ilerleyen dönemlerinde dış nesnelere (diğer kişiler vb.) yöneliyor
ama o zaman bile eksik kalıyor. Nevrotik bir “bebekliğe dönüş” tehlikesi ise
asla dışlanmıyor. Psikanalitik okulun bakış açısına göre, nevrozların
oluşumunda, “Ödip kompleksi” olarak adlandırılan, yani kızların babalarına,
oğulların annelerine vb. karşı ensest cinsel duygular beslemesi, aynı zamanda
kızlar ve anneler arasında kıskançlık duygusu önemli bir rol oynuyor. Bu ruhsal
kompleks adını, babasını öldürüp annesiyle evlenen Yunan mitolojisindeki
Oedipus efsanesinden alıyor.
Freud,
Ödip öyküsünde ele alınan ilişkinin Froydculuğun ve insanlığın geniş bir
tarihsel döneminin karakteristik özelliği olduğuna inanıyor. Bunların dış
evlilik, totem kültü, ataerkillik vb.nin kaynağı olduğunu varsayıyor. Ödip
kompleksi, gerçeklik ilkesiyle çatışan ve “sansür” adı verilen ruhsal aygıtın
sürekli olarak bastırmaya çalıştığı, bilinç eşiğini asla geçmelerine izin
vermediği “anti-sosyal” eğilimlerin bir örneği olarak gösteriliyor. Anti-sosyal
cinsel eğilimler bastırılıyor, ruhsal çatışma, bunların ortaya çıkmasına neden
oluyor. Bireyin bilinçli zihninden zorla uzaklaştırılıyorlar. Bir kişi, bu tür
eğilimlerin ruhunda var olduğunu asla bilemeyebilir. Bunlar bilincinden silinir,
gene de varlıklarını sürdürürler, ancak “bilinçaltı düşünceler” biçiminde.
Bu
“bilinçaltı düşünceler”, birey için kabul edilemez oldukları için bilinç
eşiğini geçmeleri yasaklanmış ve bastırılmış olup, Freud’un “bilinçaltı” olarak
adlandırdığı gizli bir ruhsal dünyayı oluştururlar.
Bu
Froydcu “bilinçaltı dünyası”nın iki özelliği öne çıkıyor:
1.
Tamamen geçmişten gelen ruhsal deneyimlerden oluşur: tarih öncesi insanın
kalıtsal “haz eğilimleri” (arzuların tatminine yönelik eğilimler) ve gerçeklik
ilkesinin henüz eksik olduğu, hiçbir şeyin yasak görünmediği o çocukluk
dönemine ait cinsel deneyimler.
2.
Freud’un “bilinçaltı”sı, zorunlu olarak “bilinçli” olana karşıttır; içeriği
bilinçli benlik için kabul edilemezdir; sürekli olarak bilinç ilkeleriyle
çatışma halindedir.
İlkel
kabilelerin cinsel psikolojisi, çocukluğun ilkel psikolojisine karşılık gelir
ve “bilinçaltı”nda yer alır. Orada tüm “şeytanlar” beklemededir: ensest, Ödip
kompleksi, narsisizm, hadım kompleksi, anal erotizm vb.
Tüm
bu faktörlerin önemi, bilinçaltına itilmiş olmaları gerçeğiyle hiçbir şekilde
azalmaz. Hâlâ aktif kalırlar, bireyin davranışlarını ve nöropsikolojik aygıtını
etkilerler. Etkileri özellikle nevrotiklerde güçlüdür. Freud bize şunu söyler:
“Histerik bir bireyin
ruhsal yaşamı aktiftir, ancak bilinçsiz düşüncelerle yüklüdür, tüm semptomlar
bu düşüncelere bağlıdır. Gerçekten de, histerik ruhun en çarpıcı özelliği,
yalnızca bilinçsiz düşünceler tarafından domine edilmesidir. Histerik bir kadın
mide bulantısından muzdaripse, bu bilinçsiz bir hamilelik düşüncesinden
kaynaklanabilir. Gene de hasta, bunun hakkında hiçbir şey bilmeyebilir, oysa
psikanaliz yoluyla bu düşünce, ruhunda kolayca tespit edilebilir ve bilinçli
benliğin bilgisine sunulabilir.”[7]
Sadece
hasta değil, akıl sağlığı yerinde olan kişiler de bilinçsiz düşüncelerin
etkisine maruz kalırlar. Bu etki, çeşitli işlevsel bozukluklarda, hafıza ve
konuşma kayıplarında ve rüyalarda kendini gösterir.
Freud,
rüyaların yorumlanmasını en büyük başarılarından biri olarak görür. Genel
olarak, insan iradesinin karanlık ve uzak bir geçmişten kaynaklanan gizemli
cinsel içgüdüler tarafından yönetildiği kanıtlanmıştır. Bunlar hayatımız
üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Kader gibi kaçınılmaz ve ezicidirler. Freud
bize, zihnin ilkel hallerine tekrar tekrar odaklanma eğiliminin, gizlenmiş bir
ölüm özleminden başka bir şey olmadığını söyler.
Freud,
“Gelişimin erken aşamalarında insanlık her zaman narsisttir” der. İnsanın
evrenin merkezi ve tacı olduğuna, güçlerinin sınırsız olduğuna inanılır. Önce
Kopernik, sonra Darwin, bu “narsist” anlayışları ortadan kaldırmak için çok
şey yaptılar. İnsan kibrine vurulan üçüncü ve en ağır darbe ise Freud’un
kendisi tarafından indirildi. “İnsan, kendi evinde, yani kendi ruhunda efendi
değildir” dedi.
Froydcular,
kendilerini nöropatoloji veya bireysel psikolojiyle sınırlamazlar. Bunlar
arasında psikanalitik yöntemleri toplumsal olgulara uygulama eğilimi vardır.
Freud,
Totem ve Tabu adlı kitabında toplumsal sorunları analiz etmeye çalışır.
Yöntemini sosyoloji uzmanlarına tavsiye eder. Freud, “Sosyolog, amacımızın ona
kendi araştırmasında yardımcı olmak, kendi materyaline uygulayabileceği bir
araç sağlamak olduğunu bilmelidir” der.[8]
Bazı
Marksistlerin bu tavsiyeyi oldukça ciddiye aldığını zaten gördük. Öyleyse Freud’un
kendisinin ve takipçilerinin sosyolojik çalışmalarında hangi sonuçlara
vardıklarını görelim.
Freud’a
göre, ilkel kabilelerin psikolojisi, nevrotiklerin psikolojisine tam olarak
karşılık gelir. Toplumun kökeni, ünlü “Ödip kompleksi” ile yakından
bağlantılıdır. İnsan toplumu, Freud’un şu şekilde tanımladığı ilkel bir sürü
olarak yola koyulur: “Burada, tüm kızları ele geçiren ve tüm yetişkin oğulları
kovan, vahşi ve kıskanç baba hüküm sürer.” Daha sonra toplum, yeni bir gelişim
aşamasına geçer, bu da şöyle olur: “Bir gün kardeşler birleşti, babayı
öldürdüler ve onu yediler. Bu, baba sürüsünün sonuydu. [...] Yeme eylemi
sırasında kendilerini babayla özdeşleştirmeye çalıştılar: herkes, babanın
gücünün bir parçasını özümsedi.” Totemik yemek, insanlığın bu ilk şenliği,
birçok toplumsal kurumun seyrini belirleyen o dikkat çekici suça bir geri
dönüşten başka bir şey değildir: toplumsal örgütlenme, ahlaki kısıtlamalar,
din.”[9]
Freud'a
göre din, “evrensel bir saplantı nevrozu”dur. Sanat vb. diğer ideolojiler,
dönüştürülmüş ensest arzular olan yüceltilmiş (daha yüksek uygulamalara
dönüştürülmüş) cinsel enerjiden başka bir şey değildir. Bazen Freud düşüncede
yükselirken kelimenin tam anlamıyla havaya çıkar.
Peki
havacılığın kökenini bilmek ister misiniz? Freud’un “açıkça gösterdiği gibi”
kökeni çocukluk libidosundadır. Freud, “artık nihayet amaçlarına ulaşmış olan
havacılık, çocukluk erotizminde kök salmıştır” çünkü “rüyalarda uçma arzusu,
cinsel aktiviteye duyulan özlemin bir sembolüdür.”
Freud’un
öğrencilerinden ve takipçilerinden biri olan Colney, modern toplumsal yaşamı Froydculuk
bakış açısından analiz etmeye çalıştığında, şu gibi olağanüstü ifadeler ortaya
koydu: komünizm, çocukluk psikolojisine bir geri dönüş, özel bir delilik
biçimidir. Kır komünizmi, tüm oğul-kardeşlerin ortak anneleriyle (burada Colney
“toprak ana” kelimeleriyle oynuyor) cinsel ilişkiye girme arzusunun süreklileşmiş,
ilkel bir tezahürüdür. Leninizm, bir savaş psikozu: proletaryanın devrimci
ruhu, birikmiş libidonun bir sonucudur. Sömürüden şikâyetler, zulüm
saplantısının özel bir biçimidir. “Dünyanın işçileri, birleşin!” sloganı,
eşcinselliğin bir göstergesidir.
İşte
Froydcu “sosyoloji”, kimi “Marksistlerimizin” bayıldığı teori! Elbette, Froydizmin
“sosyolojik” kısmının tamamen reddedildiği ve sadece bireysel psikolojisinin
dikkate alındığı söylenir. Oysa her iki ifade de yanlıştır. Froydcu
Marksistlerimizin Freud’un sosyolojisini tamamen reddettiği doğru değildir.
Profesör Reissner’in dini bir nevroz biçimi olarak gördüğünde Freud’u taklit
ettiğini zaten belirtmiştik. Dine yönelik en ağır suçlaması ise muhtemelen
dinin birikmiş libidoyu daha iyi bir kullanmasına mani olduğuyla ilgilidir. Doğru
uygulandığında ise “tüm sömürücü sınıfı havaya uçurabilir!”[10] Ayrıca,
vahşilerin zihniyetinin tamamen cinsel olduğu konusunda da hemfikirdir. “Freud’un
teorileri, özellikle de çoğunlukla cinsel kavramlardan oluşan bebeklerin ve
vahşilerin zihniyeti hakkındaki keşfi, göz ardı edilemez.”
Profesör
Reissner, ayrıca çeşitli sınıf ideolojilerinin cinsel kökeninden, ideolojiler
alanındaki yüceltme ve baskıdan da söz eder. Froydculukta “gerçek materyalist
unsurlar” “gerçek bilimsel ve materyalist temeller” bulması doğaldır.[11]
Reissner,
yoldaş A. Varyaş tarafından sadakatle taklit edilmiştir. Varyaş, Modern
Felsefe Tarihine Giriş adlı eserinin “ideolojinin doğası” başlıklı
bölümünde, Freud’un “bilinçaltı yaşamının yasaları”nı ayrıntılı olarak ele
almaktadır. Bunu yapmasının nedeni, sosyal psikoloji, ideolojiler vb. bazı
olguların bu yasalar temelinde açıklanabileceğine olan inancıdır. Ona göre,
Freud’un “bilinçaltı” kavramı, bazı çekincelerle birlikte, Marksist bir
kavramdır ve toplumsal yaşamın olgularına tatbik edilebilir. Komünist Akademi’de
okuduğu makalesinde Yoldaş Varyaş, Freud ve diğer psikiyatristlerin “rüyaların
mekanizmasına, ruhsal bozukluklara, mitlerin ve dinlerin kökenine, totem, tabu,
evlilik gelenekleri, ritüeller, dini kavramlar, ruh fikri, ölüm problemi,
otorite ve toplumsal düzenlemelere dair ilk kavramlara yeni bir ışık
tuttuklarını” iddia etmektedir.[12]
Aynı
raporun daha sonraki bir baskısında, Modern Felsefe Tarihi adlı
eserinde, Marksist eleştiriden etkilenen Yoldaş Varyaş, yukarıda alıntılanan
ifadeyi değiştirerek, “yeni bir ışık tuttular” yerine biraz daha yumuşak bir
ifade olan “yeni bir teori geliştirdiler” ifadesini kullanmıştır.[13] Ancak gene
de, “geri adım atmış olsa da” Yoldaş Varyaş, kesin olarak aynı pozisyonda
kalmaktadır.
Yoldaş
Varyaş’ın Froydculuk ve Marksizm Bakış Açısından Eleştirisi başlıklı
makalesi (Dialectics in Nature dergisi, 1926, Sayı 1) Bu, çok karakteristik bir durum.
Burada, Marksist eleştirmenler tarafından rahatsız edilen yoldaş Varyaş,
Freud’u reddetmek için elinden gelenin en iyisini yapıyor; aynı zamanda
Marksizm ile Froydculuğu “uzlaştırma” yönünde açık bir eğilim de var. Örneğin,
Freud’un özünde idealist olan “bilinçaltı” anlayışını toplumsal biçimlerin,
oluşumlarında yer alan insanların bilinçli iradesinden bağımsız olarak ortaya
çıktığını söyleyen Marx’ın anladığı bilinçaltıyla ilişkilendirmeye çalışıyor.
Varyaş,
Freud’un ve Marx'ın kategorilerinin yalnızca birkaç küçük noktada farklılık
gösterdiğini varsayıyor. Dahası, Varyaş şunları söylüyor:
“Bu kategorinin Marx ve
Engels’in toplum felsefesinde önemli bir rol oynadığını biliyoruz. Tabii Freud’un
anlayışının çok daha sınırlı, bireyselci, dinamik ama gayrı diyalektik olduğunu
biliyoruz.”
Görünüşe göre Freud’un
kendisi de, fikrinin bu şekilde sınırlandırılmasına tümüyle onay vermemiş. Bu
anlayışı üretim faktörleri temelinde ele alıp izah edersek, tam da Marksist
anlayışa tekabül eder. Freud, bu Marksist anlayışı daraltmıştır.”
Aslında
Varyaş, Freud’un bilinçaltı kavramını Marksist bir kavrama dönüştürecek şekilde
“genişletmeyi” gerekli gördüğünü söylüyor. Varyaş, Froydcu bilinçaltının özel
anlamını hiçbir zaman kavrayamadı, öte yandan, Marksist kategorileri de pek
anlayamadığını söyleyebiliriz. Yoldaş Varyaş, Marksist ve Froydcu kategoriler
arasındaki temel metodolojik farkı görmüyor. Froydcu yöntemler ona oldukça
kabul edilebilir görünüyor ve sadece bunların kimi ufak düzeltmelere ihtiyaç
duyduğunu düşünüyor. Şöyle diyor:
“Froydculuk, çok sayıda
olguyu, geniş bir malzemeyi bir araya getirdi, dikkatimizi ensest gibi yeni ve
belirsiz sorunlara çekti, ancak Marksizmi bilmeyen psikanalistler doğru
sonuçlara varamadılar. Bu nedenle, toplumsal olguların kısmi analizleri bizim
için işe yaramaz (sadece işe yaramaz mı? -yn.) ve bazen (?) kafa
karışıklığına bile yol açıyor. Ancak aynı zamanda Marksist olan uzmanların
elinde değerli bir yöntem haline gelebilir.”
Yoldaş
Varyaş’ın “Froydculuk eleştirisi” o kadar çok “çekince” içeriyor ki, Froydculara
Marksizmi incelemeleri, Marksistlere de Froydculuğu incelemelerini salık
veriyor. Böyle bir sentez ne tür bir sonuç ortaya çıkartırdı? Bir tür Froydcu-Marksizm,
kimi yoldaşlarımızı çoktan meşgul eden absürt bir kombinasyon.
Bugün
tanık olduğumuz “Froydcu-Marksistler” veya “Froydcu-Komünistler” cenahına
yoldaş Zalkind de dâhil. Yoldaş A. B. Zalkind’in “sosyolojisi” Froydcu yönteme, “bilinçaltı”nın
temel doktrinine dayanıyor. Yoldaş Zalkind’e göre Freud, bilinçaltı teorisinde,
kendi niyetinden bağımsız olarak, sınıf “bilinci” ve “bilinçaltı” (sınıf
psikofizyolojisi) çalışmalarını ve yaratıcı süreçteki (bilim, sanat, sosyal
faaliyet vb.) sınıf unsurlarının araştırılmasını büyük ölçüde ilerletebilecek “psişik
seçilim”in kesin toplumsal yasalarını kurmuş.[14]
Gördüğünüz
üzere Froydculuk, Marksizmin bir eklentisi olarak kabul ediliyor. A. B. Zalkind,
sadece Froydcu metodolojiyi övmekle kalmıyor, aynı zamanda onu günümüzde
toplumsal yaşamın analizi için kullanmaya çalışıyor. “Psikonevrolojinin bakış
açısından devrim”, “Komünist Parti’nin psikofizyolojisi”, “Devrimci amacın
refleksi” gibi makaleler kaleme alıyor. Bu makalelerden, “Ekim Devrimi’nin
zaferinin nöro-psişik köklerinin (temelinin) akıl sağlığını güvence altına aldığını”,
“devrimin kitlelerdeki yozlaşmış mistisizmi parçaladığını” öğreniyoruz. “Halk
kitlelerinin yozlaşması”, devrimin sağlıklı nöropsikolojik kökenleriyle yan
yana” diyen Zalkind, gerçekleri tahrif eden görüşler öne sürüyor!
Yoldaş
Zalkind’e göre “Marksist biyologlar ve psikologlar, Froydcu metodolojiye azami
dikkati göstermek zorunda.”
Yoldaş
Zalkind, esasında bilimsel yöntemler söz konusu olduğunda tipik bir eklektiktir.
Marksizmi Froydculukla, Froydculuğu refleksolojiyle birleştirmeye meyyaldir. Bu
şekilde bütünsel bir sonuca ulaşılamaz.
Marksistler
nezdinde bile Froydcu “sosyoloji” ve metodoloji, kimi zaman karşı konulmaz bir
cazibeye kavuşabiliyorsa, burjuva teorisyenlerinin bunlarda boş ve gerici
söylemler için malzeme bulmalarına şaşmamak gerek. Sovyetler’de üretilen
biyoloji ve psikiyatri literatürü Froydcu kavramlarla dolu. Hatta bilimsel
yöntemlerinin psikanalistlerin keyfi öznelciliğine ve mistisizmine karşı kanıt
oluşturması gereken materyalist biyoloji okulunun temsilcilerinin eserlerinde
bile bolca bulunuyorlar. Profesör V. V. Saviç, 1927’de yayımlanan İnsan
Davranışının Unsurları" adlı kitabında şöyle diyor:
“Cinselliğin daha yüksek
tezahürleri arasında inanç olgusundan bahsetmeliyiz. [...] İnanç kördür. İnanç,
çok sık fedakârlığa yol açar, bu, duygunun tipik bir özelliğidir. ‘Ey insanlık
için canını veren kahramanlar!’ Bu sözler, ‘Devrim Kurbanları’ meydanına
dikilen kemerlere yazılmıştı. [...]”
Burada
sadece Froydculuk, refleksolojiyi yerinden etmiyor, daha ziyade, burada Froydculuğun
en gerici özellikleriyle karşılaşıyoruz. Bu doktrin üzerindeki örtüyü kaldırıp
atıyor, neticede devrim, Froydculuğun ve cinselliğin “albenili” bir tezahürü
olarak takdim ediliyor. Froydcu fikirlerin bu şekilde uygulanmasına
anti-Marksist literatürde sıklıkla rastlanıyor.
Genelde
Froydcu-Marksistlerimiz, Froydculuğu, en azından ana hatlarıyla, Marksist
araştırmacılarımız için oldukça faydalı olabilecek sağlam bir materyalist
doktrin olarak görüyorlar. Yoldaş Varyaş, “Freud ve takipçileri, önde gelen
fikirlerinin Marksist bir fikir olduğundan asla şüphelenmediler. Bizim
görüşümüze göre Froydculuk, Marksizm ile Brown’un hareket teorisinin
elektrodinamikle olan ilişkisine benzer bir ilişki içindedir. Tüm psikoloji
dalları gibi Froydculuk da diyalektik materyalizmin bir bileşenidir. Özel
durumlara uygulanabilen genel teorinin bir bölümüdür” diyor.
Peki
felsefecilerimiz haklı mı?
Soruyu
temel unsurlarıyla ele alarak inceleyelim.
Öncelikle
Froydculuk, uyumlu bir sistemi ifade etmez. İfadeleri çok sık çelişkili ve
belirsizdir. Nöropatolojide bile nevrozu tümüyle cinsellik üzerinden ele alan
yorum, uzmanların itirazlarıyla karşılaşır. Ancak bizi ilgilendiren bu özel
eleştiri değil, Freud’un metodolojik açıdan eleştirisidir.
Burada,
öncelikle Freud’un mutlak psikolojizmi, “fizyoloji karşıtlığı” itirazlara
açıktır. Yöntemi, refleksolojinin objektif yönteminin tam tersidir. Eğer Hegel “ölçümün
tek kesin kural olduğu” iddiasında haklıysa, o zaman psikanalizin tamamen öznel
ve psikolojik yönteminin bilimsel bir değeri yoktur.
Froydcular,
eski psikoloji okulunun dayandığı iç gözlemin sınırlamalarının üstesinden
geldiklerini düşünüyorlar. Ancak bu, bir hatadır. Başlıca itirazımız,
psikanalizin psikolojik yöntemlerinden biri olarak iç gözlemi kullanması
değildir. İnsan psikolojisiyle uğraşırken iç gözlemi göz ardı edemeyiz. Ancak
bu tür yöntemler tali bir rol oynamalı, yaşayan bir organizmanın tepkilerini
incelemenin diğer ve objektif yöntemleriyle kontrol edilmelidir. Oysa
psikanaliz, yalnızca (burada araştırma nesnesi olarak alınan) öznenin tümüyle
iç gözleme dayanan tanıklıklarıyla çalışır. Başka bir deyişle, psikanaliz,
yalnızca ölçülemeyen öznel ruhsal verilerle ilgilenir.
Froydculuk,
fizyolojiyi ve fizyolojik koşulları tümden göz ardı eder. Bütünüyle öznel
ruhsal çatışmalardan doğan ve gelişen, tamamen ruhsal bir olaylar zincirini
inceler. Doğru, “bilinçaltı”, dışarıdan gözlemleniyor gibi görünüyor, iç
gözleme yer bırakmıyor. Ama bu da bir hata. Aslında Freud, “bilinçaltına dair
bilgimizin ancak bilinçli olan aracılığıyla, yani hastanın bilinciyle,
incelediğimiz “bilinçaltı” olan kişinin bilinciyle toplanabileceğini savunur.
Marksist,
yani gerçekten bilimsel psikoloji, diğer yöntemleri dışlayarak tek bir yöntemle
sınırlandırılamaz. Ne iç gözleme ne de koşullu reflekslerin tamamen nesnel
incelemesine dayanabilir, çünkü ruhsal yaşam, bir bütün olarak ele alındığında,
fizyolojik reflekslerin basit bir kombinasyonundan daha fazlasıdır.
“Marksist psikoloji,
diyalektik yardımıyla hem öznel hem de nesnel yöntemlerin tek taraflılığını
aşmaya ve bir sentez elde etmeye çalışır. Marksist psikolojinin temel formülü
şudur: ‘Nesnel yöntemlerin kontrolü altında iç gözlem.’[...]”
[A. Deborin, Revolution and Culture, 1927, Sayı. 2]
Bu
açıdan bakıldığında Froydculuk, tek taraflı ve son derece öznel görünmektedir.
Freud,
cinselliğin her şeyin temelinde olduğunu ilan etti. Bu gerçek, bazı
yoldaşlarımızın onun teorisinin materyalizmin zirvesi, en “fiziksel” (belki de “aşırı
fiziksel”?) bir doktrin olması gerektiğini düşünmelerine yol açtı. Bu, bir
yanılgı.
Freud’un
arzu ve “libido” tanımı bile belirsiz ve idealisttir. Freud, cinsel arzunun
biyolojik anlamı bu işlevden ayrı olarak anlaşılamasa da, üremeden asla
bahsetmez. Ancak Freud, biyolojik üreme ilkesinden değil, belirli bir ölümcül “haz
ilkesi”nden, tamamen psikolojik ve soyut bir kavramdan hareket eder. Freud’un “libido”sunun
üreme ile hiçbir ilgisi yoktur, özünde narsisttir. Aseksüeldir.
Vittels,
daha önce bahsettiğimiz Freud hakkındaki kitabında şöyle yazıyor:
“Freud’un ünlü öncüsü
Platon, cinsiyet ayrımını tamamen göz ardı etti. Onun için aşk, sadece
güzelliğe duyulan aşktı. Freud’un, bebeklerin otoerotizminden kaynaklanan ve
yücelmenin doruklarında sona eren aşk anlayışı, bu kadim fikri yeniden
canlandırıyor. Eros’un cinsiyeti yoktur. İnsan doğasının hayvansal yanı, onu
cinsiyetin boyunduruğuna mecbur eder. Ama onun doğası, her zaman yukarıya,
cennete doğru yükselmektir.”
Freud’un
anladığı şekliyle cinselliğin bu tanımı, tüm sistemin “fizik karşıtı”,
materyalizm karşıtı karakterini çok açık bir şekilde göstermektedir.
Freud’un
“tekrarlama eğilimi” teorisi, Freud’un idealizminin bir başka örneğidir. Bu
teoriye göre, kendini koruma içgüdüsü, şimdiye dek kendisine atfedilen öneme
sahip değildir. Her organizma, en eski ve en temel olanı yokluk, ölüm olan daha
ilkel durumlara geri döner. Her canlı varlık, ölümü özler. “Ölüm, yaşamın nihai
amacıdır” (Freud).
Freud,
psikanalizde kullanılan “arzu” kavramının, dünyanın yalnızca “irade ve kavram”dan
ibaret olduğunu savunan Schopenhauer’in “İrade” kavramına benzediğini birçok
kez dile getirmiştir. Freud, bu idealist felsefeciyi kendi öncüsü olarak anar.
Freud,
“ölüm özlemi”nden bahsederken şöyle der:
“Farkında olmadan
Schopenhauer’e geri döndük. Onun için ölüm, yaşamın sonu ve dolayısıyla nihai
amacıydı, oysa cinsellik, yaşam özleminin bir tezahürü olarak ortaya çıkıyordu.”
Freud,
yalnızca ruh ikizi hissettiği Schopenhauer’e değil, diğer idealist felsefecilere
de sık sık atıfta bulunur. Daha önce alıntıladığımız kitapta Freud, Kant’ın,
uzay ve zamanın dış nesnelerde içsel değil, yalnızca kendi algımızın
kategorileri olduğu görüşünün psikanaliz tarafından doğrulandığını yazar. Bu
doğrulama, zaman kategorisinin Freud’un “bilinçaltı”na uygulanamayacağı
gerçeğinden ibarettir. Freud, bunu birkaç kez tekrarlar: “Bilinçaltındaki
süreçler zamandan bağımsızdır, zamansal ilişkilerden arınmıştır, zamanla
değişmezler, kısacası zamanla hiçbir ilgileri yoktur.”
Buna
rağmen, Varyaş gibi isimler, Freud’un “bilinçaltı” kavramının Marx’ınkiyle aynı
olduğunu, Marx’ın insanların önceden tasarlanmış bir plan olmaksızın, “bilinçaltında”
tarih yazdığını söylediğini iddia ediyorlar.
Hepsi
bu da değil. Freud’un “bilinçaltı” kavramı, sadece zamandan bağımsız değildir.
Ayrıca, onun bilinçaltındaki süreçlerin gerçeklik ilkesini de pek dikkate
almadığını öğreniyoruz. Sadece “haz ilkesi”ne bağlıdırlar, kaderleri yalnızca
yoğunluklarına ve organizmadaki haz ve acının düzenlenmesine uygunluklarına
bağlıdır.
Bu
“haz ilkesi”, Freud’un sistemine teleolojik unsurlar katmıştır. Freud, bir
yerde “biyolojik sorunları analiz ederken teleolojik düşünce biçimine
başvurmaktan kaçınamayız” demektedir. Gerçekten de Freud’un kendi düşünce
biçimi sıklıkla sık teleolojiktir.[15]
Freud’un
sistemi, insan ruhunun ve öncelikle insan iradesinin maddi ve toplumsal
çevresinden tümüyle idealist bir şekilde ayrılmasıyla sonuçlanır. “Bilinçaltı”,
görünmez bir şekilde insanın iradesini yönetir. İnsan iradesi, ilkel (arkaik)
cinsellik biçimindeki muazzam, yenilmez güçlerin insafına kalmıştır. Bu güçler,
insan ruhunun içeriğini belirler. Bugünkü maddi çevrenin, toplumsal ortamın
etkisi sıfıra indirgenir, “ortadan kaldırılır”. Bu teorinin tarihsel
materyalizmin temel ilkeleriyle çeliştiği apaçık ortadadır. Bilhassa “insani
şahsiyetin [...] toplumsal ilişkilerin bir toplamı olduğu” fikrini reddeder.
Freud,
ruhsal aktiviteyi asli, dış dünyayı ise tali bir kategori olarak ilan eder.
Freud, haz ilkesinin “birincil karakterinden” bahseder. Ancak bazen arzular haz
ilkesi yoluyla tatmin edilemez. Freud’a göre, ancak o zaman “ruhsal aygıt dış
dünyaya yönelmek, gerçek ilişkilerini incelemek ve onları etkilemeye çalışmak
zorunda kalır.”[16] Dış dünya, “bastırma” mekanizmasının aktivitesinin bir
sonucu olan öznel bir kavramdır. İçsel acı verici uyarılar dışarıya yansıtılır,
daha sonra gerçeklikler, yani dış etkiler olarak yorumlanır.[17]
Yoldaş
Varyaş, Freud’u on sekizinci yüzyıl Fransız materyalisti olarak nitelendiriyor,
ancak yukarıda alıntılananlar gibi olağanüstü ifadeler, tamamen öznel
idealizmden başka bir şey olarak adlandırılamaz. Yoldaş Varyaş’a göre, “Froydculuğun
çıkarımları bunlardır, doğruyu söylemek gerekirse on sekizinci yüzyıl
materyalizmine bir geri dönüşü ifade etmektedir.” [History of Modern
Philosophy 1. Cilt, s. 1]
Henriet
Roland Holst, en azından, Varyaş ve diğer Rus Froydcu-Marksistlerden daha
tutarlı olduğunu gösterdi. Gerçekçilikten, materyalizmden, maddeden “bıkmış”
durumda. Bu nedenle şöyle diyor:
“Komünizm, nihayetinde
hayatın veya insani şahsiyetin tamamını rasyonel kılmanın imkânsız olduğunu
anlamalı. Bu tehlikeden ancak komünizm, insanların yaratıcı yeteneğini tarihsel
sürecin temeli olarak alırsa kaçınılabilir. Akılcı ve Mekanik denilen putların
önünde diz çökmek, kültürü kurtarmanın yolu değildir. Bu, ancak Madde ve Teknik
tapıncından kurtulmuş olanlar tarafından yapılabilir.”
“Madde
tapıncı”ndan ve materyalist kavramlardan kurtuluş, maddi dünyadan kurtuluş
anlamına gelmez. Ancak komünizm ve Marksizmin her bir izinden kurtuluş anlamına
gelir. Roland Holst’un başına gelen de buydu.
Freud’un
“bilinçaltı” yorumunun mantıksal gelişimi, onu sınıf mücadelesinin reddine
götürdü. Ona göre sanat, ahlak vb. tüm insanlık için ortaktır, çünkü insan
ruhunun temel unsurları zamanın dışında bir alanda kök salmıştır. Bunlar, Freud’un
“bilinçaltı” anlayışının kimi Marksistlerle oynadığı oyunlardır!
Soruyu
analiz ettikten sonra, Zalkind ve Reissner’in Freud’un psikolojinin “toplumsallaştırılması”nı
özel bir erdem olarak görmekle uçlara savrulduklarını söyleyebiliriz. Onlara
göre, Tarihsel Materyalizm ve Marksizm, Freud’un şahsında güçlü bir müttefik
edinmiştir. Yanılıyorlar. Freud’un psikolojisi, aşırı bireycilik nedeniyle anti-sosyaldir.
Froydculuğun Marksizmle ve materyalizmle hiçbir ortak noktası yoktur. Froydculuk,
sınıf mücadelesinin önemini reddeder. Proletarya karşıtı karakteri, hem
yönteminin ve sisteminin genel idealist karakterinde hem de bu sistemin
ayrıntılarında ifade edilir. Haz ilkesinin, erotizmin, insan ruhunun narsistik
(yani bireyci) unsurlarının öneminin aşırı değerlendirilmesinde, “tekrarlama
eğilimi”nin ve “ölüm özlemi”nin yozlaşmış, kaderci karakterinde, Bilime ve
insan potansiyeline ilişkin şüpheciliğinde ve karamsarlığında karşılık bulur.
Bu
Batı Avrupa’da hüküm süren Froydculuğa duyulan hayranlık, materyalizme karşı
büyüyen burjuva tepkisinin bir belirtisidir, yozlaşmaya dair bir semptomdur. Eğer
bu akın, Sovyet sınırlarında durdurulmuşsa, saflarımızda Froydculuğun çok az
takipçisi varsa, bu, Froydcu sapmaları ifşa etmeyi, onlara vaktinde ve hak
edilmiş bir reddiyeyle cevap vermeyi bilmiş, tutarlı Marksist eleştirinin
neticesidir.
A. Stolyarov
[Kaynak:
Literature of the World Revolution, State Publishing House, Moskova, Haziran
1931, Sayı. 1, s. 90-99.]
Dipnotlar:
[1] Eskiden Hollanda Komünist Partisi üyesi olan Holst, partiden istifa etti. Marksizmi
Froydculukla “baş göz” etmeye çalışan başka “Marksistler”den de söz edilebilir
(bu isimler nihayetinde Marksizmi “boşamış”lardır.)
[2]
Reisner’in Vittels’in yukarıda adı anılan kitabına yazdığı önsöze bakılabilir.
[3]
The Press and Revolution 1924, Sayı. 2-3.
[4]
Freud. The Main Psychological Theories in Psychoanalysis.
[5]
Freud. A.g.e. Ancak Freud’un sistemindeki en önemli kavramlardan biri
olan “libido” tanımının hâlâ oldukça belirsiz kaldığını belirtmekte fayda var.
Örneğin bir yerde, “libido” teriminin yalnızca bu terimin dar anlamıyla
cinselliği, yani amacı cinsel ilişki olan cinsel aşkı değil, aynı zamanda “aşk”
kelimesiyle bağlantılı her şeyi, bir yandan kişinin kendine olan sevgisini,
diğer yandan baba ve çocuk sevgisini, dostluğu, insan sevgisini ve herhangi bir
maddi nesne veya soyut fikir için kendini feda etmeyi” kapsadığını yazıyor. (Mass
Psychology and Analysis) Her şey aynı çuvala atılıyor. Bu tür belirsizlik,
genel olarak Freud’un metodolojisinin tipik bir özelliğidir.
[6]
“Bastırma” teorisi, Freud’un sisteminin merkezi doktrinidir. Bu, Freud’un
kendisi tarafından da doğrulanmıştır. “Bastırma teorisi, psikanalizin temel
taşıdır” diye yazıyor.
[7]
Freud. Chief Psychological Theories.
[8]
Freud, Totem and Taboo.
[9]
A.g.e.
[10]
Vittels’in daha önce bahsettiğimiz kitabının önsözüne bakılabilir.
[11]
A.g.e. Press and Revolution için yazdığı, yukarıda atıf yapılan
makalesinde Profesör Reissner şunları söylüyor: “Sadece antik dinler değil bugünün
dini hareketlerine bilhassa kült örgütleme sürecinin psikolojisine tatbik
edilebilecek sağlam bir materyalist yönteme ait tüm özellikleri gösteren
psikoanalizi herkese tavsiye edebiliriz.”
[12]
Communist Academy Herald, Sayı. 9.
[13]
History of Modern Philosophy.
[14]
Zalkain. Essays on the Culture of the Revolutionary Period.
[15]
Freud. Essays on Sexual Psychology.
[16]
Chief Psychological Theories.
[17] A.g.e. Ayrıca bkz.: Beyond the Pleasure Principle.


0 Yorum:
Yorum Gönder