23 Eylül 2026

Froydculuk ve Froydcu Marksistler

“Sigmund Freud dünyayı hepten ateşe verdi. Birçok insan, Froydculuğun dünyanın çehresini değiştireceğine inanıyor.” Freud’un Batı Avrupa’daki öğrencilerinden ve takipçilerinden biri olan F. Vittels diyor bunu.

Sigmund Freud, kendini Kopernik ve Darwin ile aynı seviyeye koyuyor. 90'lı yıllarda teorileri geniş halk kitleleri tarafından oldukça düşmanca bir şekilde karşılanmıştı, şimdilerdeyse burjuva dünyasının yeni kutsal kitabı haline geliyor. Freud moda, Freud göklere çıkarılıyor. Birçok sosyal demokrat, Freud’u Marx’ın yerini koyuyor.

Bu hayranlık, SSCB’ye dek uzandı. Elbette Sovyetler’de Batı Avrupa’da görülen boyutlara ulaşamadı, ulaşamazdı da. Orası yeterli panzehre sahipti. Ama gene de, tıpkı Batı Avrupa’da sadece sosyal demokratlar değil, Henriett Roland Holst[1] gibi “aşırı radikal” isimler de Marksizmi Froydculukla “tamama” erdirmekle meşgulken, SSCB’de de benzer eğilimler, M. A. Reisner gibi kimi Marksistlerimiz, daha doğrusu, sözde Marksistlerimiz tarafından sergileniyor. İşte Profesör Reisner şunları söylüyor:

“Froydculuğun kıymetli özünü burjuva toplumunun getirdiği çerçöpten, idealist, metafizik tahrifattan, çelişkilerden ve tutarsızlıklardan ancak materyalist diyalektik, Marksist yöntem yoluyla ayırabiliriz. Marksist bilim, Freud’un materyalini yeniden işlemenin yanı sıra, başlangıçta sisteminin ayrılmaz bir parçası olan materyalizmi ve monizmi korumanın yollarını ve araçlarını bulmalıdır. Freud’un teorisinden dinin toplumsal nevrozuna karşı yeni bir silah yaratmayı ancak proletaryanın sınıf mücadelesine iştirak edenler başarabilirler.”[2]

“Psikanalizin (Freud’un teorisinin) verilerini, bilhassa psikologlara ve Marksist sosyologlara tavsiye ediyoruz. Orada kendi araştırmalarını zenginleştirmek ve derinleştirmek için paha biçilmez bir malzeme bulacaklardır.”[3]

Benzer ifadeler, Sovyet basınında birçok kez yer aldı. Ancak Rus Froydcumuza geçmeden önce, Freud’un teorisi hakkında birkaç kelâm edilmelidir.

Froydculuk, güya ruhsal veya sinirsel bozukluklarla ilgilenen tıp alanında özel bir dal olarak ortaya çıktı. Freud’un sinir hastalıklarını analiz ve tedavi etme yöntemine psikanaliz deniyor. Freud, cinsel arzunun her nevrozun kökeninde yattığı sonucuna vardı. Sinirsel bozukluklar, cinsel arzuların kusurlu bir şekilde bastırılmasının sonucundan başka bir şey değil. Birey, bu arzuların tatmininden kendini mahrum bırakmaya zorlandığında ortaya bozukluklar çıkıyor, hatta böyle bir tatmin düşüncesinin bile bilinçaltına girmesine izin verilmiyor. “Nevrozlar,” diyor Freud, “tabiri caizse, cinsel işlevin özel bir bozukluğunu temsil eder. Bir kişinin nevroza maruz kalıp kalmaması, tümüyle libido miktarına ve arzularını tatmin etme, böylece bu birikmiş enerjiye doğal bir çıkış yolu bulma imkânlarına bağlıdır.”[4]

Freud, “libido” terimi üzerinden, cinsel arzuları şu şekilde anlıyor: “Psikolojik yaşamda cinsel işlevin tezahürü olan enerji.”[5]

İnsanın ruhsal yaşamının temelinde, özünde fiziksel ve ruhsal olgular arasında bir yerde duran bu arzular yatıyor.

Psikanaliz, iki temel arzu grubunu, iki kompleksi birbirinden ayırıyor: “ego kompleksi” (veya kendini koruma içgüdüsü) ve cinsel istekler.

Nevroz, kural olarak, cinsel arzuların pratik bir çıkış yolu, tatmin bulamadığı durumlarda ortaya çıkıyor. Bu durum, cinsel arzu “ego kompleksi” veya “gerçeklik ilkesi” ile çatıştığında oluşuyor, bu da ruhsal bir çatışmaya yol açıyor. Cinsel arzunun tatmini, birey için kendini koruma, öz saygı veya toplumsal görevler vb. içgüdüleriyle çatıştığı için “yasak” addediliyor.

Böylece, arzular arasından bir “ayıklama”, bir “seçme" işlemi gerçekleştiriliyor, bu işleme bilinçli benlik, hiçbir şekilde yer almıyor. Bu ayıklama, Freud’un “sansür” olarak adlandırdığı özel bir ruhsal ilkenin işlevi.

Freud’a göre, ilkel insan ve çocuklar, yalnızca “şehvet ilkesi”ne, “haz ilkesine” itaat ediyorlar. Gelişimin bu aşamasında henüz hiçbir şey “yasaklanmış” değildir. Daha sonra yeni bir faktör ortaya çıkıyor: “gerçeklik ilkesi”. Arzu tatminine yönelik eğilim, bu ilkeyle çatışıyor, genellikle “sansür” tarafından bastırılıyor ve bilinçten uzaklaştırılıyor.

Bu tür bir bastırma, en çok da bebeklikte bilinçsiz ruhsal deneyimlerin yaygın bir biçimini temsil eden, yetişkinlikte ise bebekliğe dönüş olarak kabul edilmesi gereken “sapık arzular” olarak adlandırılan durumlarda meydana geliyor. Bunların arasında en belirgin olanlar, enseste yönelik eğilimler (yakın akrabalara yönelik cinsel hisler) ve narsisizmdir (libidonun kendine yönelmesi).[6]

Freud’a göre, bebeklik döneminde libido, her zaman narsistik bir eğilime sahiptir. Sadece yaşamın ilerleyen dönemlerinde dış nesnelere (diğer kişiler vb.) yöneliyor ama o zaman bile eksik kalıyor. Nevrotik bir “bebekliğe dönüş” tehlikesi ise asla dışlanmıyor. Psikanalitik okulun bakış açısına göre, nevrozların oluşumunda, “Ödip kompleksi” olarak adlandırılan, yani kızların babalarına, oğulların annelerine vb. karşı ensest cinsel duygular beslemesi, aynı zamanda kızlar ve anneler arasında kıskançlık duygusu önemli bir rol oynuyor. Bu ruhsal kompleks adını, babasını öldürüp annesiyle evlenen Yunan mitolojisindeki Oedipus efsanesinden alıyor.

Freud, Ödip öyküsünde ele alınan ilişkinin Froydculuğun ve insanlığın geniş bir tarihsel döneminin karakteristik özelliği olduğuna inanıyor. Bunların dış evlilik, totem kültü, ataerkillik vb.nin kaynağı olduğunu varsayıyor. Ödip kompleksi, gerçeklik ilkesiyle çatışan ve “sansür” adı verilen ruhsal aygıtın sürekli olarak bastırmaya çalıştığı, bilinç eşiğini asla geçmelerine izin vermediği “anti-sosyal” eğilimlerin bir örneği olarak gösteriliyor. Anti-sosyal cinsel eğilimler bastırılıyor, ruhsal çatışma, bunların ortaya çıkmasına neden oluyor. Bireyin bilinçli zihninden zorla uzaklaştırılıyorlar. Bir kişi, bu tür eğilimlerin ruhunda var olduğunu asla bilemeyebilir. Bunlar bilincinden silinir, gene de varlıklarını sürdürürler, ancak “bilinçaltı düşünceler” biçiminde.

Bu “bilinçaltı düşünceler”, birey için kabul edilemez oldukları için bilinç eşiğini geçmeleri yasaklanmış ve bastırılmış olup, Freud’un “bilinçaltı” olarak adlandırdığı gizli bir ruhsal dünyayı oluştururlar.

Bu Froydcu “bilinçaltı dünyası”nın iki özelliği öne çıkıyor:

1. Tamamen geçmişten gelen ruhsal deneyimlerden oluşur: tarih öncesi insanın kalıtsal “haz eğilimleri” (arzuların tatminine yönelik eğilimler) ve gerçeklik ilkesinin henüz eksik olduğu, hiçbir şeyin yasak görünmediği o çocukluk dönemine ait cinsel deneyimler.

2. Freud’un “bilinçaltı”sı, zorunlu olarak “bilinçli” olana karşıttır; içeriği bilinçli benlik için kabul edilemezdir; sürekli olarak bilinç ilkeleriyle çatışma halindedir.

İlkel kabilelerin cinsel psikolojisi, çocukluğun ilkel psikolojisine karşılık gelir ve “bilinçaltı”nda yer alır. Orada tüm “şeytanlar” beklemededir: ensest, Ödip kompleksi, narsisizm, hadım kompleksi, anal erotizm vb.

Tüm bu faktörlerin önemi, bilinçaltına itilmiş olmaları gerçeğiyle hiçbir şekilde azalmaz. Hâlâ aktif kalırlar, bireyin davranışlarını ve nöropsikolojik aygıtını etkilerler. Etkileri özellikle nevrotiklerde güçlüdür. Freud bize şunu söyler:

“Histerik bir bireyin ruhsal yaşamı aktiftir, ancak bilinçsiz düşüncelerle yüklüdür, tüm semptomlar bu düşüncelere bağlıdır. Gerçekten de, histerik ruhun en çarpıcı özelliği, yalnızca bilinçsiz düşünceler tarafından domine edilmesidir. Histerik bir kadın mide bulantısından muzdaripse, bu bilinçsiz bir hamilelik düşüncesinden kaynaklanabilir. Gene de hasta, bunun hakkında hiçbir şey bilmeyebilir, oysa psikanaliz yoluyla bu düşünce, ruhunda kolayca tespit edilebilir ve bilinçli benliğin bilgisine sunulabilir.”[7]

Sadece hasta değil, akıl sağlığı yerinde olan kişiler de bilinçsiz düşüncelerin etkisine maruz kalırlar. Bu etki, çeşitli işlevsel bozukluklarda, hafıza ve konuşma kayıplarında ve rüyalarda kendini gösterir.

Freud, rüyaların yorumlanmasını en büyük başarılarından biri olarak görür. Genel olarak, insan iradesinin karanlık ve uzak bir geçmişten kaynaklanan gizemli cinsel içgüdüler tarafından yönetildiği kanıtlanmıştır. Bunlar hayatımız üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Kader gibi kaçınılmaz ve ezicidirler. Freud bize, zihnin ilkel hallerine tekrar tekrar odaklanma eğiliminin, gizlenmiş bir ölüm özleminden başka bir şey olmadığını söyler.

Freud, “Gelişimin erken aşamalarında insanlık her zaman narsisttir” der. İnsanın evrenin merkezi ve tacı olduğuna, güçlerinin sınırsız olduğuna inanılır. Önce Kopernik, sonra Darwin, bu “narsist” anlayışları ortadan kaldırmak için çok şey yaptılar. İnsan kibrine vurulan üçüncü ve en ağır darbe ise Freud’un kendisi tarafından indirildi. “İnsan, kendi evinde, yani kendi ruhunda efendi değildir” dedi.

Froydcular, kendilerini nöropatoloji veya bireysel psikolojiyle sınırlamazlar. Bunlar arasında psikanalitik yöntemleri toplumsal olgulara uygulama eğilimi vardır.

Freud, Totem ve Tabu adlı kitabında toplumsal sorunları analiz etmeye çalışır. Yöntemini sosyoloji uzmanlarına tavsiye eder. Freud, “Sosyolog, amacımızın ona kendi araştırmasında yardımcı olmak, kendi materyaline uygulayabileceği bir araç sağlamak olduğunu bilmelidir” der.[8]

Bazı Marksistlerin bu tavsiyeyi oldukça ciddiye aldığını zaten gördük. Öyleyse Freud’un kendisinin ve takipçilerinin sosyolojik çalışmalarında hangi sonuçlara vardıklarını görelim.

Freud’a göre, ilkel kabilelerin psikolojisi, nevrotiklerin psikolojisine tam olarak karşılık gelir. Toplumun kökeni, ünlü “Ödip kompleksi” ile yakından bağlantılıdır. İnsan toplumu, Freud’un şu şekilde tanımladığı ilkel bir sürü olarak yola koyulur: “Burada, tüm kızları ele geçiren ve tüm yetişkin oğulları kovan, vahşi ve kıskanç baba hüküm sürer.” Daha sonra toplum, yeni bir gelişim aşamasına geçer, bu da şöyle olur: “Bir gün kardeşler birleşti, babayı öldürdüler ve onu yediler. Bu, baba sürüsünün sonuydu. [...] Yeme eylemi sırasında kendilerini babayla özdeşleştirmeye çalıştılar: herkes, babanın gücünün bir parçasını özümsedi.” Totemik yemek, insanlığın bu ilk şenliği, birçok toplumsal kurumun seyrini belirleyen o dikkat çekici suça bir geri dönüşten başka bir şey değildir: toplumsal örgütlenme, ahlaki kısıtlamalar, din.”[9]

Freud'a göre din, “evrensel bir saplantı nevrozu”dur. Sanat vb. diğer ideolojiler, dönüştürülmüş ensest arzular olan yüceltilmiş (daha yüksek uygulamalara dönüştürülmüş) cinsel enerjiden başka bir şey değildir. Bazen Freud düşüncede yükselirken kelimenin tam anlamıyla havaya çıkar.

Peki havacılığın kökenini bilmek ister misiniz? Freud’un “açıkça gösterdiği gibi” kökeni çocukluk libidosundadır. Freud, “artık nihayet amaçlarına ulaşmış olan havacılık, çocukluk erotizminde kök salmıştır” çünkü “rüyalarda uçma arzusu, cinsel aktiviteye duyulan özlemin bir sembolüdür.”

Freud’un öğrencilerinden ve takipçilerinden biri olan Colney, modern toplumsal yaşamı Froydculuk bakış açısından analiz etmeye çalıştığında, şu gibi olağanüstü ifadeler ortaya koydu: komünizm, çocukluk psikolojisine bir geri dönüş, özel bir delilik biçimidir. Kır komünizmi, tüm oğul-kardeşlerin ortak anneleriyle (burada Colney “toprak ana” kelimeleriyle oynuyor) cinsel ilişkiye girme arzusunun süreklileşmiş, ilkel bir tezahürüdür. Leninizm, bir savaş psikozu: proletaryanın devrimci ruhu, birikmiş libidonun bir sonucudur. Sömürüden şikâyetler, zulüm saplantısının özel bir biçimidir. “Dünyanın işçileri, birleşin!” sloganı, eşcinselliğin bir göstergesidir.

İşte Froydcu “sosyoloji”, kimi “Marksistlerimizin” bayıldığı teori! Elbette, Froydizmin “sosyolojik” kısmının tamamen reddedildiği ve sadece bireysel psikolojisinin dikkate alındığı söylenir. Oysa her iki ifade de yanlıştır. Froydcu Marksistlerimizin Freud’un sosyolojisini tamamen reddettiği doğru değildir. Profesör Reissner’in dini bir nevroz biçimi olarak gördüğünde Freud’u taklit ettiğini zaten belirtmiştik. Dine yönelik en ağır suçlaması ise muhtemelen dinin birikmiş libidoyu daha iyi bir kullanmasına mani olduğuyla ilgilidir. Doğru uygulandığında ise “tüm sömürücü sınıfı havaya uçurabilir!”[10] Ayrıca, vahşilerin zihniyetinin tamamen cinsel olduğu konusunda da hemfikirdir. “Freud’un teorileri, özellikle de çoğunlukla cinsel kavramlardan oluşan bebeklerin ve vahşilerin zihniyeti hakkındaki keşfi, göz ardı edilemez.”

Profesör Reissner, ayrıca çeşitli sınıf ideolojilerinin cinsel kökeninden, ideolojiler alanındaki yüceltme ve baskıdan da söz eder. Froydculukta “gerçek materyalist unsurlar” “gerçek bilimsel ve materyalist temeller” bulması doğaldır.[11]

Reissner, yoldaş A. Varyaş tarafından sadakatle taklit edilmiştir. Varyaş, Modern Felsefe Tarihine Giriş adlı eserinin “ideolojinin doğası” başlıklı bölümünde, Freud’un “bilinçaltı yaşamının yasaları”nı ayrıntılı olarak ele almaktadır. Bunu yapmasının nedeni, sosyal psikoloji, ideolojiler vb. bazı olguların bu yasalar temelinde açıklanabileceğine olan inancıdır. Ona göre, Freud’un “bilinçaltı” kavramı, bazı çekincelerle birlikte, Marksist bir kavramdır ve toplumsal yaşamın olgularına tatbik edilebilir. Komünist Akademi’de okuduğu makalesinde Yoldaş Varyaş, Freud ve diğer psikiyatristlerin “rüyaların mekanizmasına, ruhsal bozukluklara, mitlerin ve dinlerin kökenine, totem, tabu, evlilik gelenekleri, ritüeller, dini kavramlar, ruh fikri, ölüm problemi, otorite ve toplumsal düzenlemelere dair ilk kavramlara yeni bir ışık tuttuklarını” iddia etmektedir.[12]

Aynı raporun daha sonraki bir baskısında, Modern Felsefe Tarihi adlı eserinde, Marksist eleştiriden etkilenen Yoldaş Varyaş, yukarıda alıntılanan ifadeyi değiştirerek, “yeni bir ışık tuttular” yerine biraz daha yumuşak bir ifade olan “yeni bir teori geliştirdiler” ifadesini kullanmıştır.[13] Ancak gene de, “geri adım atmış olsa da” Yoldaş Varyaş, kesin olarak aynı pozisyonda kalmaktadır.

Yoldaş Varyaş’ın Froydculuk ve Marksizm Bakış Açısından Eleştirisi başlıklı makalesi (Dialectics in Nature dergisi, 1926, Sayı 1) Bu, çok karakteristik bir durum. Burada, Marksist eleştirmenler tarafından rahatsız edilen yoldaş Varyaş, Freud’u reddetmek için elinden gelenin en iyisini yapıyor; aynı zamanda Marksizm ile Froydculuğu “uzlaştırma” yönünde açık bir eğilim de var. Örneğin, Freud’un özünde idealist olan “bilinçaltı” anlayışını toplumsal biçimlerin, oluşumlarında yer alan insanların bilinçli iradesinden bağımsız olarak ortaya çıktığını söyleyen Marx’ın anladığı bilinçaltıyla ilişkilendirmeye çalışıyor.

Varyaş, Freud’un ve Marx'ın kategorilerinin yalnızca birkaç küçük noktada farklılık gösterdiğini varsayıyor. Dahası, Varyaş şunları söylüyor:

“Bu kategorinin Marx ve Engels’in toplum felsefesinde önemli bir rol oynadığını biliyoruz. Tabii Freud’un anlayışının çok daha sınırlı, bireyselci, dinamik ama gayrı diyalektik olduğunu biliyoruz.”

Görünüşe göre Freud’un kendisi de, fikrinin bu şekilde sınırlandırılmasına tümüyle onay vermemiş. Bu anlayışı üretim faktörleri temelinde ele alıp izah edersek, tam da Marksist anlayışa tekabül eder. Freud, bu Marksist anlayışı daraltmıştır.”

Aslında Varyaş, Freud’un bilinçaltı kavramını Marksist bir kavrama dönüştürecek şekilde “genişletmeyi” gerekli gördüğünü söylüyor. Varyaş, Froydcu bilinçaltının özel anlamını hiçbir zaman kavrayamadı, öte yandan, Marksist kategorileri de pek anlayamadığını söyleyebiliriz. Yoldaş Varyaş, Marksist ve Froydcu kategoriler arasındaki temel metodolojik farkı görmüyor. Froydcu yöntemler ona oldukça kabul edilebilir görünüyor ve sadece bunların kimi ufak düzeltmelere ihtiyaç duyduğunu düşünüyor. Şöyle diyor:

“Froydculuk, çok sayıda olguyu, geniş bir malzemeyi bir araya getirdi, dikkatimizi ensest gibi yeni ve belirsiz sorunlara çekti, ancak Marksizmi bilmeyen psikanalistler doğru sonuçlara varamadılar. Bu nedenle, toplumsal olguların kısmi analizleri bizim için işe yaramaz (sadece işe yaramaz mı? -yn.) ve bazen (?) kafa karışıklığına bile yol açıyor. Ancak aynı zamanda Marksist olan uzmanların elinde değerli bir yöntem haline gelebilir.”

Yoldaş Varyaş’ın “Froydculuk eleştirisi” o kadar çok “çekince” içeriyor ki, Froydculara Marksizmi incelemeleri, Marksistlere de Froydculuğu incelemelerini salık veriyor. Böyle bir sentez ne tür bir sonuç ortaya çıkartırdı? Bir tür Froydcu-Marksizm, kimi yoldaşlarımızı çoktan meşgul eden absürt bir kombinasyon.

Bugün tanık olduğumuz “Froydcu-Marksistler” veya “Froydcu-Komünistler” cenahına yoldaş Zalkind de dâhil. Yoldaş A. B. Zalkind’in “sosyolojisi” Froydcu yönteme, “bilinçaltı”nın temel doktrinine dayanıyor. Yoldaş Zalkind’e göre Freud, bilinçaltı teorisinde, kendi niyetinden bağımsız olarak, sınıf “bilinci” ve “bilinçaltı” (sınıf psikofizyolojisi) çalışmalarını ve yaratıcı süreçteki (bilim, sanat, sosyal faaliyet vb.) sınıf unsurlarının araştırılmasını büyük ölçüde ilerletebilecek “psişik seçilim”in kesin toplumsal yasalarını kurmuş.[14]

Gördüğünüz üzere Froydculuk, Marksizmin bir eklentisi olarak kabul ediliyor. A. B. Zalkind, sadece Froydcu metodolojiyi övmekle kalmıyor, aynı zamanda onu günümüzde toplumsal yaşamın analizi için kullanmaya çalışıyor. “Psikonevrolojinin bakış açısından devrim”, “Komünist Parti’nin psikofizyolojisi”, “Devrimci amacın refleksi” gibi makaleler kaleme alıyor. Bu makalelerden, “Ekim Devrimi’nin zaferinin nöro-psişik köklerinin (temelinin) akıl sağlığını güvence altına aldığını”, “devrimin kitlelerdeki yozlaşmış mistisizmi parçaladığını” öğreniyoruz. “Halk kitlelerinin yozlaşması”, devrimin sağlıklı nöropsikolojik kökenleriyle yan yana” diyen Zalkind, gerçekleri tahrif eden görüşler öne sürüyor!

Yoldaş Zalkind’e göre “Marksist biyologlar ve psikologlar, Froydcu metodolojiye azami dikkati göstermek zorunda.”

Yoldaş Zalkind, esasında bilimsel yöntemler söz konusu olduğunda tipik bir eklektiktir. Marksizmi Froydculukla, Froydculuğu refleksolojiyle birleştirmeye meyyaldir. Bu şekilde bütünsel bir sonuca ulaşılamaz.

Marksistler nezdinde bile Froydcu “sosyoloji” ve metodoloji, kimi zaman karşı konulmaz bir cazibeye kavuşabiliyorsa, burjuva teorisyenlerinin bunlarda boş ve gerici söylemler için malzeme bulmalarına şaşmamak gerek. Sovyetler’de üretilen biyoloji ve psikiyatri literatürü Froydcu kavramlarla dolu. Hatta bilimsel yöntemlerinin psikanalistlerin keyfi öznelciliğine ve mistisizmine karşı kanıt oluşturması gereken materyalist biyoloji okulunun temsilcilerinin eserlerinde bile bolca bulunuyorlar. Profesör V. V. Saviç, 1927’de yayımlanan İnsan Davranışının Unsurları" adlı kitabında şöyle diyor:

“Cinselliğin daha yüksek tezahürleri arasında inanç olgusundan bahsetmeliyiz. [...] İnanç kördür. İnanç, çok sık fedakârlığa yol açar, bu, duygunun tipik bir özelliğidir. ‘Ey insanlık için canını veren kahramanlar!’ Bu sözler, ‘Devrim Kurbanları’ meydanına dikilen kemerlere yazılmıştı. [...]”

Burada sadece Froydculuk, refleksolojiyi yerinden etmiyor, daha ziyade, burada Froydculuğun en gerici özellikleriyle karşılaşıyoruz. Bu doktrin üzerindeki örtüyü kaldırıp atıyor, neticede devrim, Froydculuğun ve cinselliğin “albenili” bir tezahürü olarak takdim ediliyor. Froydcu fikirlerin bu şekilde uygulanmasına anti-Marksist literatürde sıklıkla rastlanıyor.

Genelde Froydcu-Marksistlerimiz, Froydculuğu, en azından ana hatlarıyla, Marksist araştırmacılarımız için oldukça faydalı olabilecek sağlam bir materyalist doktrin olarak görüyorlar. Yoldaş Varyaş, “Freud ve takipçileri, önde gelen fikirlerinin Marksist bir fikir olduğundan asla şüphelenmediler. Bizim görüşümüze göre Froydculuk, Marksizm ile Brown’un hareket teorisinin elektrodinamikle olan ilişkisine benzer bir ilişki içindedir. Tüm psikoloji dalları gibi Froydculuk da diyalektik materyalizmin bir bileşenidir. Özel durumlara uygulanabilen genel teorinin bir bölümüdür” diyor.

Peki felsefecilerimiz haklı mı?

Soruyu temel unsurlarıyla ele alarak inceleyelim.

Öncelikle Froydculuk, uyumlu bir sistemi ifade etmez. İfadeleri çok sık çelişkili ve belirsizdir. Nöropatolojide bile nevrozu tümüyle cinsellik üzerinden ele alan yorum, uzmanların itirazlarıyla karşılaşır. Ancak bizi ilgilendiren bu özel eleştiri değil, Freud’un metodolojik açıdan eleştirisidir.

Burada, öncelikle Freud’un mutlak psikolojizmi, “fizyoloji karşıtlığı” itirazlara açıktır. Yöntemi, refleksolojinin objektif yönteminin tam tersidir. Eğer Hegel “ölçümün tek kesin kural olduğu” iddiasında haklıysa, o zaman psikanalizin tamamen öznel ve psikolojik yönteminin bilimsel bir değeri yoktur.

Froydcular, eski psikoloji okulunun dayandığı iç gözlemin sınırlamalarının üstesinden geldiklerini düşünüyorlar. Ancak bu, bir hatadır. Başlıca itirazımız, psikanalizin psikolojik yöntemlerinden biri olarak iç gözlemi kullanması değildir. İnsan psikolojisiyle uğraşırken iç gözlemi göz ardı edemeyiz. Ancak bu tür yöntemler tali bir rol oynamalı, yaşayan bir organizmanın tepkilerini incelemenin diğer ve objektif yöntemleriyle kontrol edilmelidir. Oysa psikanaliz, yalnızca (burada araştırma nesnesi olarak alınan) öznenin tümüyle iç gözleme dayanan tanıklıklarıyla çalışır. Başka bir deyişle, psikanaliz, yalnızca ölçülemeyen öznel ruhsal verilerle ilgilenir.

Froydculuk, fizyolojiyi ve fizyolojik koşulları tümden göz ardı eder. Bütünüyle öznel ruhsal çatışmalardan doğan ve gelişen, tamamen ruhsal bir olaylar zincirini inceler. Doğru, “bilinçaltı”, dışarıdan gözlemleniyor gibi görünüyor, iç gözleme yer bırakmıyor. Ama bu da bir hata. Aslında Freud, “bilinçaltına dair bilgimizin ancak bilinçli olan aracılığıyla, yani hastanın bilinciyle, incelediğimiz “bilinçaltı” olan kişinin bilinciyle toplanabileceğini savunur.

Marksist, yani gerçekten bilimsel psikoloji, diğer yöntemleri dışlayarak tek bir yöntemle sınırlandırılamaz. Ne iç gözleme ne de koşullu reflekslerin tamamen nesnel incelemesine dayanabilir, çünkü ruhsal yaşam, bir bütün olarak ele alındığında, fizyolojik reflekslerin basit bir kombinasyonundan daha fazlasıdır.

“Marksist psikoloji, diyalektik yardımıyla hem öznel hem de nesnel yöntemlerin tek taraflılığını aşmaya ve bir sentez elde etmeye çalışır. Marksist psikolojinin temel formülü şudur: ‘Nesnel yöntemlerin kontrolü altında iç gözlem.’[...]”

[A. Deborin, Revolution and Culture, 1927, Sayı. 2]

Bu açıdan bakıldığında Froydculuk, tek taraflı ve son derece öznel görünmektedir.

Freud, cinselliğin her şeyin temelinde olduğunu ilan etti. Bu gerçek, bazı yoldaşlarımızın onun teorisinin materyalizmin zirvesi, en “fiziksel” (belki de “aşırı fiziksel”?) bir doktrin olması gerektiğini düşünmelerine yol açtı. Bu, bir yanılgı.

Freud’un arzu ve “libido” tanımı bile belirsiz ve idealisttir. Freud, cinsel arzunun biyolojik anlamı bu işlevden ayrı olarak anlaşılamasa da, üremeden asla bahsetmez. Ancak Freud, biyolojik üreme ilkesinden değil, belirli bir ölümcül “haz ilkesi”nden, tamamen psikolojik ve soyut bir kavramdan hareket eder. Freud’un “libido”sunun üreme ile hiçbir ilgisi yoktur, özünde narsisttir. Aseksüeldir.

Vittels, daha önce bahsettiğimiz Freud hakkındaki kitabında şöyle yazıyor:

“Freud’un ünlü öncüsü Platon, cinsiyet ayrımını tamamen göz ardı etti. Onun için aşk, sadece güzelliğe duyulan aşktı. Freud’un, bebeklerin otoerotizminden kaynaklanan ve yücelmenin doruklarında sona eren aşk anlayışı, bu kadim fikri yeniden canlandırıyor. Eros’un cinsiyeti yoktur. İnsan doğasının hayvansal yanı, onu cinsiyetin boyunduruğuna mecbur eder. Ama onun doğası, her zaman yukarıya, cennete doğru yükselmektir.”

Freud’un anladığı şekliyle cinselliğin bu tanımı, tüm sistemin “fizik karşıtı”, materyalizm karşıtı karakterini çok açık bir şekilde göstermektedir.

Freud’un “tekrarlama eğilimi” teorisi, Freud’un idealizminin bir başka örneğidir. Bu teoriye göre, kendini koruma içgüdüsü, şimdiye dek kendisine atfedilen öneme sahip değildir. Her organizma, en eski ve en temel olanı yokluk, ölüm olan daha ilkel durumlara geri döner. Her canlı varlık, ölümü özler. “Ölüm, yaşamın nihai amacıdır” (Freud).

Freud, psikanalizde kullanılan “arzu” kavramının, dünyanın yalnızca “irade ve kavram”dan ibaret olduğunu savunan Schopenhauer’in “İrade” kavramına benzediğini birçok kez dile getirmiştir. Freud, bu idealist felsefeciyi kendi öncüsü olarak anar.

Freud, “ölüm özlemi”nden bahsederken şöyle der:

“Farkında olmadan Schopenhauer’e geri döndük. Onun için ölüm, yaşamın sonu ve dolayısıyla nihai amacıydı, oysa cinsellik, yaşam özleminin bir tezahürü olarak ortaya çıkıyordu.”

Freud, yalnızca ruh ikizi hissettiği Schopenhauer’e değil, diğer idealist felsefecilere de sık sık atıfta bulunur. Daha önce alıntıladığımız kitapta Freud, Kant’ın, uzay ve zamanın dış nesnelerde içsel değil, yalnızca kendi algımızın kategorileri olduğu görüşünün psikanaliz tarafından doğrulandığını yazar. Bu doğrulama, zaman kategorisinin Freud’un “bilinçaltı”na uygulanamayacağı gerçeğinden ibarettir. Freud, bunu birkaç kez tekrarlar: “Bilinçaltındaki süreçler zamandan bağımsızdır, zamansal ilişkilerden arınmıştır, zamanla değişmezler, kısacası zamanla hiçbir ilgileri yoktur.”

Buna rağmen, Varyaş gibi isimler, Freud’un “bilinçaltı” kavramının Marx’ınkiyle aynı olduğunu, Marx’ın insanların önceden tasarlanmış bir plan olmaksızın, “bilinçaltında” tarih yazdığını söylediğini iddia ediyorlar.

Hepsi bu da değil. Freud’un “bilinçaltı” kavramı, sadece zamandan bağımsız değildir. Ayrıca, onun bilinçaltındaki süreçlerin gerçeklik ilkesini de pek dikkate almadığını öğreniyoruz. Sadece “haz ilkesi”ne bağlıdırlar, kaderleri yalnızca yoğunluklarına ve organizmadaki haz ve acının düzenlenmesine uygunluklarına bağlıdır.

Bu “haz ilkesi”, Freud’un sistemine teleolojik unsurlar katmıştır. Freud, bir yerde “biyolojik sorunları analiz ederken teleolojik düşünce biçimine başvurmaktan kaçınamayız” demektedir. Gerçekten de Freud’un kendi düşünce biçimi sıklıkla sık teleolojiktir.[15]

Freud’un sistemi, insan ruhunun ve öncelikle insan iradesinin maddi ve toplumsal çevresinden tümüyle idealist bir şekilde ayrılmasıyla sonuçlanır. “Bilinçaltı”, görünmez bir şekilde insanın iradesini yönetir. İnsan iradesi, ilkel (arkaik) cinsellik biçimindeki muazzam, yenilmez güçlerin insafına kalmıştır. Bu güçler, insan ruhunun içeriğini belirler. Bugünkü maddi çevrenin, toplumsal ortamın etkisi sıfıra indirgenir, “ortadan kaldırılır”. Bu teorinin tarihsel materyalizmin temel ilkeleriyle çeliştiği apaçık ortadadır. Bilhassa “insani şahsiyetin [...] toplumsal ilişkilerin bir toplamı olduğu” fikrini reddeder.

Freud, ruhsal aktiviteyi asli, dış dünyayı ise tali bir kategori olarak ilan eder. Freud, haz ilkesinin “birincil karakterinden” bahseder. Ancak bazen arzular haz ilkesi yoluyla tatmin edilemez. Freud’a göre, ancak o zaman “ruhsal aygıt dış dünyaya yönelmek, gerçek ilişkilerini incelemek ve onları etkilemeye çalışmak zorunda kalır.”[16] Dış dünya, “bastırma” mekanizmasının aktivitesinin bir sonucu olan öznel bir kavramdır. İçsel acı verici uyarılar dışarıya yansıtılır, daha sonra gerçeklikler, yani dış etkiler olarak yorumlanır.[17]

Yoldaş Varyaş, Freud’u on sekizinci yüzyıl Fransız materyalisti olarak nitelendiriyor, ancak yukarıda alıntılananlar gibi olağanüstü ifadeler, tamamen öznel idealizmden başka bir şey olarak adlandırılamaz. Yoldaş Varyaş’a göre, “Froydculuğun çıkarımları bunlardır, doğruyu söylemek gerekirse on sekizinci yüzyıl materyalizmine bir geri dönüşü ifade etmektedir.” [History of Modern Philosophy 1. Cilt, s. 1]

Henriet Roland Holst, en azından, Varyaş ve diğer Rus Froydcu-Marksistlerden daha tutarlı olduğunu gösterdi. Gerçekçilikten, materyalizmden, maddeden “bıkmış” durumda. Bu nedenle şöyle diyor:

“Komünizm, nihayetinde hayatın veya insani şahsiyetin tamamını rasyonel kılmanın imkânsız olduğunu anlamalı. Bu tehlikeden ancak komünizm, insanların yaratıcı yeteneğini tarihsel sürecin temeli olarak alırsa kaçınılabilir. Akılcı ve Mekanik denilen putların önünde diz çökmek, kültürü kurtarmanın yolu değildir. Bu, ancak Madde ve Teknik tapıncından kurtulmuş olanlar tarafından yapılabilir.”

“Madde tapıncı”ndan ve materyalist kavramlardan kurtuluş, maddi dünyadan kurtuluş anlamına gelmez. Ancak komünizm ve Marksizmin her bir izinden kurtuluş anlamına gelir. Roland Holst’un başına gelen de buydu.

Freud’un “bilinçaltı” yorumunun mantıksal gelişimi, onu sınıf mücadelesinin reddine götürdü. Ona göre sanat, ahlak vb. tüm insanlık için ortaktır, çünkü insan ruhunun temel unsurları zamanın dışında bir alanda kök salmıştır. Bunlar, Freud’un “bilinçaltı” anlayışının kimi Marksistlerle oynadığı oyunlardır!

Soruyu analiz ettikten sonra, Zalkind ve Reissner’in Freud’un psikolojinin “toplumsallaştırılması”nı özel bir erdem olarak görmekle uçlara savrulduklarını söyleyebiliriz. Onlara göre, Tarihsel Materyalizm ve Marksizm, Freud’un şahsında güçlü bir müttefik edinmiştir. Yanılıyorlar. Freud’un psikolojisi, aşırı bireycilik nedeniyle anti-sosyaldir. Froydculuğun Marksizmle ve materyalizmle hiçbir ortak noktası yoktur. Froydculuk, sınıf mücadelesinin önemini reddeder. Proletarya karşıtı karakteri, hem yönteminin ve sisteminin genel idealist karakterinde hem de bu sistemin ayrıntılarında ifade edilir. Haz ilkesinin, erotizmin, insan ruhunun narsistik (yani bireyci) unsurlarının öneminin aşırı değerlendirilmesinde, “tekrarlama eğilimi”nin ve “ölüm özlemi”nin yozlaşmış, kaderci karakterinde, Bilime ve insan potansiyeline ilişkin şüpheciliğinde ve karamsarlığında karşılık bulur.

Bu Batı Avrupa’da hüküm süren Froydculuğa duyulan hayranlık, materyalizme karşı büyüyen burjuva tepkisinin bir belirtisidir, yozlaşmaya dair bir semptomdur. Eğer bu akın, Sovyet sınırlarında durdurulmuşsa, saflarımızda Froydculuğun çok az takipçisi varsa, bu, Froydcu sapmaları ifşa etmeyi, onlara vaktinde ve hak edilmiş bir reddiyeyle cevap vermeyi bilmiş, tutarlı Marksist eleştirinin neticesidir.

A. Stolyarov

[Kaynak: Literature of the World Revolution, State Publishing House, Moskova, Haziran 1931, Sayı. 1, s. 90-99.]

Dipnotlar:
[1] Eskiden Hollanda Komünist Partisi üyesi olan Holst, partiden istifa etti. Marksizmi Froydculukla “baş göz” etmeye çalışan başka “Marksistler”den de söz edilebilir (bu isimler nihayetinde Marksizmi “boşamış”lardır.)

[2] Reisner’in Vittels’in yukarıda adı anılan kitabına yazdığı önsöze bakılabilir.

[3] The Press and Revolution 1924, Sayı. 2-3.

[4] Freud. The Main Psychological Theories in Psychoanalysis.

[5] Freud. A.g.e. Ancak Freud’un sistemindeki en önemli kavramlardan biri olan “libido” tanımının hâlâ oldukça belirsiz kaldığını belirtmekte fayda var. Örneğin bir yerde, “libido” teriminin yalnızca bu terimin dar anlamıyla cinselliği, yani amacı cinsel ilişki olan cinsel aşkı değil, aynı zamanda “aşk” kelimesiyle bağlantılı her şeyi, bir yandan kişinin kendine olan sevgisini, diğer yandan baba ve çocuk sevgisini, dostluğu, insan sevgisini ve herhangi bir maddi nesne veya soyut fikir için kendini feda etmeyi” kapsadığını yazıyor. (Mass Psychology and Analysis) Her şey aynı çuvala atılıyor. Bu tür belirsizlik, genel olarak Freud’un metodolojisinin tipik bir özelliğidir.

[6] “Bastırma” teorisi, Freud’un sisteminin merkezi doktrinidir. Bu, Freud’un kendisi tarafından da doğrulanmıştır. “Bastırma teorisi, psikanalizin temel taşıdır” diye yazıyor.

[7] Freud. Chief Psychological Theories.

[8] Freud, Totem and Taboo.

[9] A.g.e.

[10] Vittels’in daha önce bahsettiğimiz kitabının önsözüne bakılabilir.

[11] A.g.e. Press and Revolution için yazdığı, yukarıda atıf yapılan makalesinde Profesör Reissner şunları söylüyor: “Sadece antik dinler değil bugünün dini hareketlerine bilhassa kült örgütleme sürecinin psikolojisine tatbik edilebilecek sağlam bir materyalist yönteme ait tüm özellikleri gösteren psikoanalizi herkese tavsiye edebiliriz.”

[12] Communist Academy Herald, Sayı. 9.

[13] History of Modern Philosophy.

[14] Zalkain. Essays on the Culture of the Revolutionary Period.

[15] Freud. Essays on Sexual Psychology.

[16] Chief Psychological Theories.

[17] A.g.e. Ayrıca bkz.: Beyond the Pleasure Principle.

0 Yorum: