Margaret
Thatcher’ın konuşmalarını kaleme alan Robert Moss, bir keresinde, okur
kitlesinin en az ilgisini çekecek başlık örneği olarak “Şili’de küçük bir
deprem” başlığını göstermişti. Oysa tüm dünyada makes bulan 11 Eylül 1973 tarihli
Şili askeri darbesi, solda yoğun ve çoğu zaman sert tartışmalara yol açmıştı.
Kasım
1973’te İtalyan Komünist Partisi Genel Sekreteri Enrico Berlinguer, Şili
olayları üzerine yaptığı bir konuşmada, komünistler ve Hristiyan Demokratlar
arasında, iki tarafın çıkarlarını gözeten koalisyonu temel alan “tarihi uzlaşma”
kavramını gündeme getirdi. Şili’nin, komünistlerin ancak Hristiyan
Demokratlarla koalisyon halinde hükümete ulaşabileceklerini ortaya koyduğunu
söylüyordu. Burjuva demokrasisinde toplumsal dönüşümün seçim çoğunluğu olmadan imkânsız
olduğunu, dönüşümün sınırlarının ittifak eliyle belirleneceği fikrini savunuyordu.
Kısacası genel sekreter, “biraz güç hiç olmamasından daha iyi” diyordu. Böylece
Şili, devrimci projenin terk edildiği sürecin simgesi haline geldi.
Sonraki
aylarda ve yıllarda Şili, reformların mümkün olabileceğini ancak kapsamlı bir toplumsal
değişim programının çoğunluğu güvence altına alamayacağını ispatlamak için
defalarca kullanıldı. Şili deneyiminden çıkartılan argüman şunu söylüyordu: “Reformun
sınırlarını toplumun ‘orta kesimler’i ve onların kabul etmeye hazır oldukları
şeyler çiziyor.”
Şili’nin
Yolu
“Şili’nin
sosyalizm yolu”, Kasım 1970’te sosyalist Salvador Allende’nin ülkesinin
başkanlığını salt çoğunlukla kazanmasıyla başladı. Allende, önceki yıllarda
çeşitli koalisyonlar adına birkaç kez cumhurbaşkanı adayı olmuştu. Bu kez, önde
gelen üyeleri Komünist Parti ve Şili Sosyalist Partisi olan altı partiden
oluşan bir koalisyona denk düşen Halk Birliği’nin lideri olarak seçildi. Söz konusu
koalisyon zafere, Hristiyan Demokrat Eduardo Frei liderliğinde hareket eden önceki
hükümetin ılımlı reform programını gerçekleştirememesinin ardından, yoğunlaşan
radikalizm ve toplumsal çatışma döneminde ulaştı.
Aslında
Allende, oyların yüzde 36’sını alarak başkanlığı kazandı, ancak karşısında siyasi
düşmanlarının Kongre ve Senato’yu kontrol altında tuttuğu, kendisine düşman bir
meclis buldu. Bu düşmanlar, Allende'nin hükümette uygulamaya koymayı vaat
ettiği yasama programını engellemek için ellerinde bulundurdukları çoğunluğun
gücünü sistematik olarak kullandılar. Hristiyan Demokrat başkan adayı Radomiro
Tomic, Allende’nin kimi amaçlarına sempatiyle yaklaşan sol bir akımı temsil
ediyordu, buna karşılık, sağcı Ulusal Parti lideri Jorge Alessandri, Allende’nin
demokratik sosyalist projesinin iflah olmaz bir düşmanı olarak hareket etmeyi
sürdürdü. Sonrasında Hristiyan Demokratların sağ kanadı, partinin kontrolünü
yeniden ele geçirdi.
Meclisteki
açmaza rağmen, erkenden alınan kimi önlemler, genellikle Marmaduke Grove
yönetiminde 1932’de kurulan 13 günlük sosyalist cumhuriyet döneminde çıkarılan
yasalara başvurularak hayata geçirildi. Böylece Şili’nin başlıca ihracat ürünü
olan bakır, Haziran 1971’de parlamentoda oy birliğiyle millileştirildi. İlgili
işkolunda faal olan birçok şirket millileştirildi. Şili’nin üretim sektörünü
yeniden canlandırmak için ücretlerin artırılmasına yönelik bir karar alındı,
ayrıca, kıtlıklara ve bunun
sonucunda ortaya çıkacak
enflasyona mani olmak amacıyla fiyatların
kontrolüne dönük politika yürürlüğe konuldu. Toprak konusunda ise, iki yıl
içinde büyük mülklerin parçalanmasını ve toprakların kırsal nüfus arasında
çeşitli şekillerde yeniden dağıtılmasını öngören yeniden dağıtım önlemleri devreye
sokuldu.[1]
Bu
önlemlerin amacı, Şili toplumundaki en zengin sınıfların gücünü sınırlamak ve
devletin ekonomik yönetimdeki rolünü artırmaktı. Ancak bu, devrimci bir
programdan çok uzaktı. Aslında, reformları Şili sermayesinin en inatçı
kesimleri hariç tümünü kazanmayı ve ekonomiyi yeniden canlandırarak üretimi
teşvik etmeyi ve işsizliği azaltmayı hedefliyordu. Allende, sağcı basın ve
yabancı sempatizanlarınca tehditkar bir yaklaşımla, bir “Marksist” olarak
nitelendirilse de, Kongre’ye ilk mesajında açıkladığı üzere, kendisi şu yorumu yapan biriydi: “Marx,
devrim konusunda iki yol öneriyor: Devrimci yol ve çoğulcu yol.
[...] Şili, sosyalist topluma geçiş
konusunda ikinci modele [çoğulcu yola] uyan ilk ülkedir.”
Allende’nin
bu çoğulcu yola
ne kadar derinden bağlı olduğu,
ileride net bir biçimde görüldü: Göreve gelmeden önce bile muhalefetle birlikte
bir Güvenceler Nizamnamesi’nin altına imza atmıştı. İlgili nizamname, hukuk
sisteminin, silahlı kuvvetlerin, basının, medyanın, sendikaların ve “mevcut
siyasi sistemin” bağımsızlığına saygı göstermeyi kabul etmeyi şart koşuyordu.
Anlaşmanın
temelini oluşturan teori, özellikle Komünist Parti tarafından savunulan,
iktidarın uzun vadede, aşama aşama, parça parça kazanılabileceği önermesine
dayanıyordu. Oysa burjuva devleti ve kurumları, bir bütünün parçalarıydı,
belirli bir iktidar yapısının mütemmim cüzleriydi. Burjuvazinin bir alanda
kontrolü kaybettikten sonra devletteki aşınmaya karşı diğer iktidar araçlarını
harekete geçirmemesi, son derece düşük bir olasılıktı. Zaten öyle de oldu.
1970'te
Allende için kampanya yürüten, ona oy veren, aynı zamanda umutlarını onun
hükümetine bağlayan halk kesimleri bu türden anlaşmalardan habersizdi. Frei
yönetimi (1964-1970), ABD hükümetinden önemli bir destek görüyordu. 1959’daki
Küba devriminin ardından Latin Amerika’da destek kazanan çok daha radikal,
anti-emperyalist stratejilere alternatif olarak tasarlanan kademeli reform
stratejisinin merkezi bir ayağıydı.[2]
Frei
hükümetinin programı, Şili halkının büyük bir kısmının hayal kırıklıklarını
dolaylı olarak gidermek için hazırlanmıştı. Şili'nin ihracat gelirlerinin yüzde
90’ını oluşturan bakır madenlerinin, ABD merkezli iki çokuluslu şirket olan
Anaconda ve Kennecott’ın kontrolünde olması, kendisini milliyetçi olarak
tanıtan her türden hükümet için en önemli meseleydi. Ancak Frei’in “Şililileştirme”
politikası, sanayinin millileştirilmesini veya devlet kontrolünü vaat etmek
şöyle dursun, esasında sanayinin Şilili kapitalistlerin eline geçmesini hedefliyordu.
Dünya bakır pazarı, Şili’den kovulan çokuluslu şirketlerin kontrolündeydi.
İkinci
en önemli mesele ise topraktı. Şili'deki toprak mülkiyeti konusunda
geliştirilmiş modellerin yarı-feodal niteliği değişmedi. Şili topraklarının
büyük çoğunluğu, topraksız işçiler veya küçük köylülerden oluşan bir nüfusla
birlikte, büyük mülk sahiplerinin elindeydi.[3]
Tarım
reformu, Frei’in programının merkezinde duran ana vaatti. Söz konusu reform, ülkeyi
modernleştirmeyi aynı zamanda toprağı köylülere yeniden dağıtmayı öngören bir
önlem olarak gündeme getirilmişti. Sağın şiddetle karşı çıktığı, desteğini
zengin toprak sahibi sınıflardan alan yasa, 1967’de meclisten geçti. Ancak,
uygulanması, büyük ölçüde aynı toplumsal sınıfa mensuptan gelen yargının da
yardımıyla toprak sahipleri eliyle sistematik olarak engellendi. Bu nedenle
reform fiilen felç oldu. Bu durum, toprak reformunun radikal savunucularını
bünyesine katmış olan Hristiyan Demokrat Parti içinde derin ayrılıklara yol
açtı. Bu kişiler, daha sonra Hristiyan Demokratlardan kopup ayrı örgütler
kurdular: Birleşik Halk Eylem Hareketi (BHEH) ve Frei’in eski Tarım Bakanı
Jacques Chonchol liderliğindeki Hristiyan Sol (HS). Sonrasında bu örgütler, Halkın
Birliği koalisyonuna katıldılar. Hükümetin reform konusunda kılını
kıpırdatmaması sonucu, toprak işgallerinin sayısı giderek arttı, ayrıca
Hristiyan Demokratlar veya diğer sol grupların liderliğinde köylü örgütleri ve taşra
birlikleri radikalleşti. Frei’nin canlanan sanayi sektörü aracılığıyla sunduğu
ekonomik büyüme vaadi, özellikle Santiago ve Concepción gibi şehirlere iş
aramak için gelen önemli sayıda kırsal göçmeni cezbetti. Şehrin eteklerindeki
gecekondu mahallelerine (poblacion’lar) yerleşerek (o dönemde Latin
Amerika'nın dört bir yanındaki kent yerleşimcilerinin yaptığı gibi) kentlerdeki
boş alanları işgal ettiler, bu da onları işgallerini savunmak için ordu, polis
veya her ikisiyle de doğrudan çatışmaya soktu. 1969’da Puerto Montt’ta yaşanan
o meşhur katliam, bu çatışmaların örneklerinden biri neticesinde yaşanmıştı.
Frei
rejiminin son iki yılında sendikal faaliyetlerde de ciddi bir artış yaşandı. İlk
yıllarda yerine getirilmeyen vaatler halkta giderek daha militan bir tepkiye
yol açtı. Komünist Parti liderliğindeki Şili Sendikalar Federasyonu (ŞSF),
artan işsizlik ve yaşam maliyetindeki büyük artışlara tepki olarak 1968’de
genel grev çağrısında bulundu. Onlar da baskıyla karşılaştılar. 1973 askeri
darbesinin lideri Augusto Pinochet’nin adı, ilk olarak 1968’de sekiz kişinin
ölümüne yol açan madenci grevini bastırmasıyla kamuoyunun dikkatini çekti. 1969’da
230.725 işçinin katıldığı 1.939 greve tanık olunurken, bir sonraki yıl grevci
işçilerin sayısı 316.000’i aştı, grev sayısı ise 5.295’i buldu.[4]
Yükseköğretimin
büyük ölçüde sadece orta sınıflara açık olduğu bir ülkede vaat edilen eğitim
reformunun gerçekleştirilememesi, büyük bir tepkiye yol açtı. Üniversite
reformu için yapılan bu hareket, 1969’da ülkenin bir ucundan diğer ucuna,
başkentte son bulan büyük bir yürüyüş düzenleyen öğrenci hareketini
radikalleştirdi. Gençlerin bu huzursuz ve militan hareketi, özellikle Küba
devriminin bayrağını ve örneğini taşıyan, Şili'nin güçlü geleneksel işçi sınıfı
partilerinin, komünistlerin ve sosyalistlerin etkisinin büyük ölçüde dışında
kalan öğrenciler ve gecekondu sakinleri arasında bir miktar etki yaratan
Devrimci Sol Hareket’in (MIR) büyümesi için verimli bir zemin oluşturdu. MIR,
hiçbir zaman Halkın Birliği’nin üyesi olmadı.
Allende’yi
1970’te başkanlığa taşıyan da bu güçlü toplumsal güçlerdi. Inti-Illimani grubu
tarafından seslendirilen seçim kampanyası şarkısı, “Bu sefer mesele sadece bir
başkanı değiştirmek / Çok farklı bir Şili inşa edeceğiz” diyordu. Şili’nin
kültürel yaşamı, özellikle hareketin başkanlık kampanyasına kazandırdığı şarkı,
bu farklı gelecek vizyonunu takdim ediyordu. Komünist Parti ile bağlantılı
Quiliapayun grubu, işçi sınıfının tarihini öne çıkartırken, sosyalistlere yakın
Inti-Illimani, Allende’nin siyasi programını “Canto al programa” [“Program
İçin Söylüyorum”] şarkısıyla müziğe döktü. Santiago’nun gecekondu
mahallelerinde büyüyen genç şarkıcı-söz yazarı Victor Jara ise bu süreçte
gençlik hareketinin bir simgesi haline geldi.
Allende’nin
“Şili’nin sosyalizm yolu” vaadi, büyük bir coşku ve beklenti uyandırdı. İki
yıllık kitlesel seferberliklerden sonra, seçim kampanyası sırasında kurulan
Halkın Birliği Komiteleri, kampanya biter bitmez Allende tarafından dağıtılmış
olsa bile, hareketin sessizce geri çekilmesi pek olası değildi. Bu durum,
özellikle kırsal kesimde geçerliydi; huzursuz köylü hareketi, toprak reformu
ile ilgili yasaların yürürlüğe girmesini beklemeden, toprakları işgal etmeye
devam ediyordu, özellikle de uzun süredir marjinalleştirilmiş ve görmezden
gelinen yerli Mapuche nüfusunun atalarının topraklarını yeniden işgal etmek
için harekete geçtiği Cautín gibi bölgelerde.
“Parlamentocu
yol” ile tabanın beklentileri ve talepleri arasındaki gerilimlerin açığa
çıkması an meselesiydi. Her halükârda, Şili sağının elindeki iktidarın küçük
bir bölümünü bile başkasına devretmek gibi bir niyeti yoktu. Halkın Birliği,
resmen iktidarı devralmadan önce bile yeni hükümeti devirmek için
stratejilerini geliştirmeye başlamıştı.
Anayasaya
Bağlılık Efsanesi
Şili’nin
toplumsal tarihi ve ülkede devletin rolüne dair sık sık bir efsane tekrarlanıp
durulur. Bu efsane, Allende’nin kademeli, hukuki reform anlayışının temelini
oluşturuyor. Belki de Güvenceler Nizamnamesi’ni bu efsaneye bağlı olduğu için
imzaladığı söyleniyor. Ülkeye dışarıdan bakan yorumcular, sürekli, Şili’nin
demokratik niteliklerini, misal, altı yılda bir yapılan başkanlık seçimlerini
dillerine doluyorlar.
Felâket
sonuçlar doğuracak olan efsanenin ikinci bileşeni ise, Şili silahlı
kuvvetlerinin “anayasaya bağlılığı”yla ilgili. Şili silahlı kuvvetlerinin
siyasetten uzak durduğu, ülkenin siyasi yaşamında hiçbir rol oynamadığı her
zaman söylenen bir şeydi. Üstelik bu ülke, ordunun siyasete defalarca doğrudan
müdahale ettiği bir bölgedeydi. Örneğin Bolivya, askeri darbeler konusunda eşi
benzeri az görülen bir sicile sahipti. Şili’nin komşusu Arjantin, tarihi
boyunca ordunun doğrudan müdahalesine tanıklık etmişti.
Şili’nin
bu açıdan farklı olduğunu söyleyenler, en yakın geçmişin bile gerçeklerinin
kasıtlı olarak tahrif ediyorlardı. Örneğin, 1924’te, belirli yasaları çıkartma
konusunda gönülsüz olan Şili meclisi kendisini işgal eden subayların tehditleri
üzerine bir dizi toplumsal yasayı çıkarttı. Bu olaylara karışanlardan biri olan
Carlos Ibáñez, iki kez başkan oldu. 1932’de Deniz Kuvvetleri’nde tuğamiral
olarak görev yapan Marmaduke Grove, 13 günlük sosyalist cumhuriyetini kurdu.
1938’de ise dönemin başkanı Aguirre Cerda tarafından faşist bir askeri darbe
bastırıldı. 1946’da Başkan Gonzalez Videla, sadece birkaç hafta önce müttefiki
olan Komünist Parti liderlerini tutuklamak ve gözaltına almak için orduyu göreve
çağırdı. Ordu, devletin gücünü göstermek, halk protestolarını bastırmak ve
grevleri kırmak için siyasete defalarca müdahale etti.[5] Şili ordusu da
Arjantin ve Kolombiya orduları gibi, egemen sınıfın belirli bir kesiminin
çıkarlarını savunmaktan ziyade, burjuva devletinin tamamının koruyucusu olarak
hareket ediyordu.
Küba
devriminin ardından, Latin Amerika ordularına, Interamerikan Savunma (veya Rio)
Antlaşması hükümleri uyarınca ikili bir rol verildi. Gerilla karşıtı savaş
konusunda eğitilen ordular, aynı zamanda Kennedy’nin kurduğu İlerleme İttifakı’nın
savunduğu kimi reform programlarının da parçası oldular. Amerikalı
akademisyenler, İlerleme İttifakı’nın savunduğu, belirli güçlerce yön verilen reform
programlarının yöneticisi olarak ordunun oynayacağı toplumsal rol ile ilgili
makale derlemeleri hazırladılar, ancak önceliğin hem askeri hem de ideolojik
yollarla devrimin önüne geçmek olduğu açıktı.
Allende’nin
göreve başlamasından önce, Ekim 1970’te General René Schneider, faşist bir çete
tarafından katledildi. Bu suikastta amaç, cumhurbaşkanı olacak olan Allende’nin
o koltuğa oturmasına mani olmak için ordunun bir tepki ortaya koymasını
sağlamaktı. Muhtemelen cinayeti işleyenlerin ve işletenlerin aklında İspanya İç
Savaşı’nı tetikleyen unsurlar vardı.[6]
Fakat
zamanla bu eylemin askeri komuta açısından erken bir hamle olduğu görüldü. Neticede
Allende’nin kendisi de tüm değişimlerin hukuki süreç yoluyla gerçekleşmesi
gerektiği konusunda ısrarcı olan, parlamentarizme kararlılıkla bağlı bir
isimdi. Şimdi biliyoruz ki Allende, bu hususu çok önceden imzaladığı Güvenceler Nizamnamesi’nde
zaten kabul etmişti. Schneider’in kendisi de askeri akademi başkanıydı ve Şili’nin
subay sınıfının çoğu gibi, ABD’de kontrgerilla mücadelesi eğitimi almıştı.
Schneider, büyük ihtimalle General Roberto Viaux ile bağlantılı neo-faşist Patria y
Libertad (“Vatan ve İstiklâl”) örgütünün üyelerinden oluşan küçük bir grup
tarafından katledilmişti. Muhtemelen Schneider kaçırılmaya çalışılmış, buna
direnen komutan öldürülmüştü. Ancak bu, Allende’nin başkan olmasını
engellemeyi amaçlayan bir dizi komplo ve entrikanın bir yansımasıydı. Bununla
birlikte, suikastın istenmeyen sonucu, Schneider’i Allende’nin savunduğu
anayasal güvencelerin somutlaşmış hali olarak göstererek Allende’yi meşrulaştırmak
oldu. Marksist olmalarına rağmen, görünen o ki Allende ve arkadaşları,
Marksistler arasında burjuva devletini savunma konusunda ordunun oynadığı rolle
ilgili uzun süredir süren tartışmaya kayıtsız kalmışlardı; zira ordu, her zaman
“son çare” olarak güç kullanımını esas alıyordu.
Ancak
Schneider’in ölümü, örgütlü muhalefeti caydırmadı. Allende’nin iktidara
gelmesinden sonra sistematik yıkıcı kampanyasını planlamaya devam etti. Mecliste
sağcı çoğunluk, özellikle ekonomi alanında Allende’nin attığı her adıma inatçı
bir düşmanlıkla karşılık verdi. Sanayi ve bankaların millileştirilmesine dair
planlar, büyük bir tepki ve sinsice ilerleyen komünizm suçlamalarıyla
karşılandı. İlk aşamada millileştirme adımlarının 150 önemli firmayla sınırlı
tutulması kararı alındı.[7] Vaat edilen toprakların yeniden dağıtımı ve
ekilmemiş arazilerde devlet çiftliklerinin kurulması, özel mülkiyetin kutsal
ilkesine saldırılar olarak sunuldu ve her şeyden önce büyük toprak sahiplerine
karşı yöneltilmiş bir tarım politikasının kurbanı olma ihtimali düşük olan
küçük çiftçileri korkuttu. Güçlü Edwards medya grubu, Mercurio [“Merkür”] gazetesinin
yayıncısı olarak, bu iddiaları her fırsatta yineledi. Elindeki özel TV
kanalları da bu iddiaları her gün gündeme getirdi.
Haziran
1971’e gelindiğinde, Hristiyan Demokrat Parti’nin lideri yeniden Frei oldu. Frei,
hemen Alessandri’nin sağcı Ulusal Partisi ile ittifak kurdu. Bu aşamada, politik
ve ekonomik alanla ilgili adımlar attı. Devletin siyasi kurumları ile yargı
kurumlarını ayrıca önemli ölçüde sağlam kalan ekonomik gücü üzerindeki kontrolünü
sağlamaya çalıştı.
Şili,
1970 yılında, krediler yanında, teknoloji ve bilgi birikiminin yüksek maliyeti
sonucu oluşan 2,3 milyar dolarlık dış borç altında eziliyordu. Allende iktidara
geldiğinde, sanayi işletmelerinin yüzde 3’ünden azı işgücünün neredeyse yarısını
istihdam ediyordu. Aynı aşırı yoğunlaşma modeli, ekonominin diğer alanlarında
da hâkimdi. Dağıtımda on iki tekelci firma, tüm satışların yüzde 43’ünü kontrol
ederken, yüzde 67’si toplam ticaretin yüzde 5’inden azını oluşturuyordu. Finans
sektöründe beş banka, mevduatların ezici çoğunluğunu elinde tutuyordu.
İşgücünün yüzde 22’sinin istihdam edildiği ülkede, nüfusun yüzde 1’inden azı
200 dönüm veya daha büyük arazilere sahipti ve sadece yüzde 4’ü 50 ilâ 200
dönüm arasında araziye sahipti.[8]
Bu
güçlü sektörler için, sınırlı da olsa Halkın Birliği programı gerçek bir tehdit
oluşturuyordu. Sabotajlar, daha Allende iktidara gelmeden evvel başlamıştı
bile. Bu saldırılar sermaye kaçışı, hem yabancı hem de yerli yatırımların geri
çekilmesi ve üretimde dramatik düşüşler şeklini aldı. Bu adımlar, gelecekte
olacakların bir işaretiydi.
Güçlerini
yeniden örgütlemek için uğraşan sağ, Allende’ye altı aylık bir süre verdi. Bu süre
zarfında Kongre, Chuquicamata’daki bakır madenlerini işleten beş karma
işletmeyi millileştiren bir kararname çıkardı. Ulusal Müfettiş (Contralor),
madenlerin değerini, onları işleten yabancı şirketlerin yıllar içinde elde
ettiği aşırı kârlara göre belirledi ve tazminat ödenmeyeceğini söyledi. Bakır sektörünün
dev şirketleri, daha sonra Şili’yi uluslararası mahkemelerde dava etti. Ayrıca,
Şili’nin üretimini boykot etme kampanyası başlattı. Aynı zamanda dünya pazarını
kontrol eden bu şirketler, fiyatları önemli ölçüde düşürerek, Allende’nin bakır
üretimini artırıp bu sayede döviz gelirlerini çoğaltma ile ilgili temel
stratejisini sonuçsuz bıraktı.
Hükümet,
ilk yılında yaklaşık 140 işletmeyi kamulaştırdı. Birçok kamulaştırma eyleminde
işçiler ve yönetim arasında çatışma yaşandığı vakit, hükümetin müdahale
etmesine izin veren, Marmaduke Grove döneminden kalma, hâlâ yürürlükte olan kanunları
kullandı.
Öte
yandan, ücretlerdeki genel artış, eldeki kapasiteyi yeterli düzeyde kullanmayan
sanayide üretimi canlandırdı. Halkın ekonominin dizginlerini ele geçirmesine
dönük girişimler farklı yerlerde somut ifadelere kavuştu. Halk Tedarik
Komiteleri (Juntas de Abastecimiento Popular), yoksul bölgelerde ve
gecekondu mahallelerinde ihtiyaca göre mal dağıtmak üzere komiteler kuran bir
hükümet girişimiydi.
Balayı
dönemi kısa sürdü. Süreç içinde, hem hükümet ile muhalefet hem de Halkın
Birliği ile destekçileri arasında kimi gerilimler ve çelişkiler açığa çıktı.
Örneğin, Halkın Birliği, toprak reformunun hukuk çerçevesinde yapılması
gerektiğinde ısrar ederken, topraksız köylülere ait örgütler pek beklemek
niyetinde değildi. Bu nedenle söz konusu örgütler toprak işgallerini sürdürdü, giderek
yoğunlaştırdı. Mayıs ayında Allende, kamuoyuna yaptığı açıklamada, köylülerin yasanın
işleyişini beklemeleri ve durmaları çağrısında bulundu. Oysa onlar, tam da
önceki hükümetin aksine, toprak reformunun gerçekleşmesi için yegâne güvencenin
Allende olduğunu düşündükleri için Halkın Birliği’ne oy vermişlerdi.
İşçi
sınıfı, iyileştirilmiş ücretlerin faydalarından yararlanıyordu. Ekonomideki atıl
kapasite, nüfusun artan satın alma gücüne cevap vermek üzere harekete
geçirildiği için işsizlik azaldı. Ancak gidişat, başından beri siyasi
gerilimlerle maluldü.
Allende’nin
toprak işgallerine ve gecekondu mahallelerindeki artan radikalizme verdiği cevap,
itidal çağrısından ibaretti. Tüm eylemlerin, seçimden evvel muhalefete garanti
ettiği yasallık çerçevesinde yapılması gerektiğini düşünüyordu. Evet, ilk
konuşmalarında “poder popular" (“halkın iktidarı”) kavramını
kullanmıştı ama bu kavram, bağımsız bir işçi sınıfı örgütlenmesi fikrinden
ziyade bir hükümet söylemiydi. Bununla birlikte, birçok taban aktivisti için “poder
popular” fikri, sempatik bir hükümetin eylemlerinden çok daha fazlasını
ifade ediyordu. Sonuçta program, çoğunluğun toplumun ve ekonominin kolektif dizginlerini
ele geçirebileceği, “çok farklı bir Şili” vaat ediyordu.
Farklı
bir toplumsal düzenin embriyosu olabilecek Halkın Birliği komitelerinin
dağıtılması, Allende’nin destekçilerini kafa karışıklığına ve şaşkınlığa sürükledi.
Çelişkiler, özellikle kırsal kesimde, hemen kendini gösterdi. Ancak işçi sınıfı
hareketinin dizginleri halen daha resmi sendika federasyonunun (Şili Birleşik
İşçi Merkezi -CUT) ellerindeydi. Ancak ülkede bir yandan da “işçi kontrolü”nün
gerçekte ne anlama geldiği konusunda hararetli tartışmalar cereyan ediyordu.
Şimdilik işçilere, tam istihdam, ayrıca komünist ve sosyalist liderlerin sendikaları
kontrol etmesi ile ilgili güvence vermekle yetinildi. Burada amaç, işçilerin
disiplinli hareketini güvence altına almaktı.
Hristiyan
Demokratlar ve Ulusal Parti arasındaki ittifak üzerinden birleşen sağ, yılın
son bölümünü güçlerini toplamak ve seferber etmek için kullandı. Özel
yatırımlar neredeyse tamamen durmuş ve yerini kamu fonları almıştı. Çok daha
yüksek talep seviyelerine karşılık emtiadaki kıtlık, muhalefetin ustaca
kullandığı belirsizliklere yol açtı.
Fidel
Castro’nun Kasım 1971’de Allende’yi seçim zaferi için tebrik etmek üzere
yaptığı ziyaret, sağa beklediği fırsatı sundu. Sık sık gündeme getirilen “Boş
Tencere Yürüyüşü”[9], burjuvaziyi ellerinde boş tencerelerle sokaklara döktü. Yürüyen
kitle, tahta kaşıklarla tencerelere vurdu (birçok burjuva kadını aşçılarını da
yanlarında getirmişti).
Aslında
bu kitle, büyük dağıtımcıların depolarda malları istiflemesi sebebiyle, yapay
olarak yaratıldığını bildiğimiz kıtlıkları protesto ediyordu. Protestolar,
daha sonra mecliste de yankı buldu. Öfkeli milletvekilleri, toprak işgallerini
ve giderek büyüyen grevleri eleştirdiler. Aralık ayına gelindiğinde grev sayısı
1.758’e, toprak işgali sayısı ise 1.258’e ulaşmıştı.[10] Görünen o ki balayı dönemi
sona ermişti.
Allende,
sonrasında yüzleşeceği bir dizi kritik dönüm noktasının ilkiyle tanışmıştı. Onu
iktidara getiren hareket, hükümetin eyleme geçmesini beklemek yerine,
değişiklikleri öngörüp harekete geçmeye hazırdı. Sabırsızlanıyordu. Ocak 1972’de
yoğunlaşan, İçişleri Bakanı Jose Toha’nın “silahlı kuvvetlere hakaret ettiği”
gerekçesiyle görevden alınması çağrısıyla başlayan sağcı saldırı ve eylem
dalgasına ceva vermek için can atıyordu.
Allende,
Şubat ayında, Halkın Birliği koalisyonuna üye partilerin Santiago kentinin
dağlık bölgesinde bulunan Arrayan mahallesinde süreci nasıl ilerleteceklerini
görüşmek üzere bir araya geldiği sırada, Toha’nın görevden alınmasını kabul
etti. Arrayan’da başlayan, Haziran ayında aynı şehrin Curro mahalesinde süren
tatışmanın üzerinde durduğu temel soru şuydu: “Güçlerimizi takviye edip hamle
mi yapalım yoksa hamlemizi yapıp güçlerimizi mi takviye edelim?”
Aşırı
solcu Devrimci Sol Hareketi (MIR), Allende ve bakanları tarafından, gecekondu
mahallelerindeki faaliyetleri ve 1971 boyunca gerçekleşen kimi yasadışı grevler
sebebiyle şiddetle eleştirildi. Aslında pratikte MIR, işçi ve köylülerin militan
eylemlerine destek sunmuş olsa da üstlendiği politik rol, Allende ve Komünist
Parti’nin sandığı kadar önemli değildi.
Esasında
radikalleşme, altmışların sonlarında edinilen deneyimden ve Allende’nin işbaşına
gelişinin toplumsal hareketlere verdiği güvenden kaynaklanan, bağımsız gelişen bir
dürtünün sonucuydu. Sağcı muhalefetin provokasyonlarına, solun eski örgütlerininin
liderlik etme veya yönlendirme konusunda gösterdikleri zafiyet göz önüne
alındığında, genellikle kendiliğinden cevap üretiliyordu. Neticede Hristiyan
Demokratlarla uzlaşarak kimi düzenlemelere imza atılması fikrini en güçlü
şekilde savunan da siyasi süreci çok ileri götürerek orta sınıfları hareketten
kopartmama konusunda tavsiyede bulunan da Komünist Parti idi.
Giderek
şu görüldü: Halkın Birliği denilen koalisyon içinde yer alan, birbirinden
farklı politik akımlar, iktidardaki ilk yılında bir arada olmaya devam etseler
de, sahadaki hareketlerin sadece kendi özel çıkarlarını savunurken değil,
ayrıca sağa karşı mücadele içinde de radikalleşmesiyle birlikte, birbirinden
ayrışmaya başladılar.
MIR’e
yönelik saldırılar, artık kontrolünden çıkan ve politik değişim sürecini
savunup ilerletmeye çalışan tüm Halkın Birliği destekçisi gruplara yönelik
örtülü bir eleştiri niteliğindeydi. Ancak Halkın Birliği liderleri, muhtemelen
siyasi uzlaşmayı koruma çabasıyla, sağcıları toplumsal düzeni altüst edenler
olarak tanımlama konusunda belirgin bir çekingenlik gösterdiler. Neticede süreç
içinde özgüven kazanan sağcılar, saldırılarını daha da arttırdılar.
İşçi
sınıfının faaliyetlerinin giderek daha da bağımsızlaştığı koşullarda, Temmuz
ayında meclisle ilgili yapılan ara seçim ile sendika federasyonu (CUT) yönetim
kurulu seçiminde Halkın Birliği’nin destek kitlesinin büyüdüğü görüldü. Ancak çelişki, salt zevahirle ilgiliydi. Halkın Birliği, işçi sınıfının seçimde oy vereceği
tek seçenek olma vasfını korusa da işçiler, giderek sıklaşan günlük
mücadelelerinde başka stratejiler de geliştiriyorlardı. Maden bölgelerinde,
izinsiz gerçekleştirilen sınırlı grevler askeri müdahaleyle karşılandı. Şili
tarihi, aynı ay içinde işçileri ezmek için askerin sevk edildiği kimi başka acı
olayları akla getiriyordu, ancak bu saldırılar, aynı zamanda ileride yaşanacaklara
dair önemli alametlerdi. 18 Ağustos’ta, aşırı solun hâkim olduğu militan
gecekondu mahallesi Hermida’ya, görünüşte kaçakları ve gizli silahları aramak
için askerin düzenlediği baskın, geleceğe dair beklentileri daha da
güçlendirdi.
Toha’nın
görevden alınması, o dönem pek önemli olmayan bir ihtilafın neticesi olarak
değerlendirilmişti. Oysa bugünden bakıldığında görülüyor ki bu görevden alma,
aslında Allende’yi imzaladığı Güvenceler Nizamnamesi’ne bağlı kalıp kalmayacağı,
silahlı kuvvetlerin bağımsızlığına saygı duyup duymayacağı konusunda sınamak
için gerçekleştirilmiş bir eylemdi. Toha’nın zorla istifa ettirilmesini kabullenen
Allende iktidarı, bastığı zemini hiç mücadele etmeden teslim edeceğini zımnen
söylemiş oldu.
Darbe
Sürecinin Oluşumu
Sosyalist
Parti Genel Sekreteri Carlos Altamirano’ya göre, silahlı kuvvetlere yönelik
muamele, “Halk Birliği’nin yaptığı en önemli hata”ydı.[11] Bu, sağın
saldırılarını yeni bir seviyeye taşırken istismar etmeye karar verdiği bir
zayıflık işaretiydi. Gene de hükümet, sağa karşı uzlaşmacı tavrını muhafaza
etti ve sağın sistemli bir yaklaşım dâhilinde görmezden geldiği hukuki sürece
olan bağlılığını koruduğunun kanıtı olarak kendi destekçilerini bile isteye ezdi.
Silahlı kuvvetler, her zaman olduğu gibi, mevcut düzenin ve devletin
istikrarını tehdit eden, bunların korunmasını imkânsız kılan güçlere karşı
harekete geçme görevini üstlenmeye hazırdı.
Mayıs
1972’de Concepción şehrinde sağcı öğrenciler gösteri düzenlediler. Solun buna
cevaben gerçekleştirdiği gösteri, komünist belediye başkanı tarafından
yasaklandı, ardından gösteriyi engellemek için asker çağrıldı. Bir öğrenci
öldürüldü. Aynı ay içinde tekstil işçilerinin düzenledikleri kongrede,
işçilerin kendi iş kollarının kontrolünü ele geçirmeleri talebi gündeme geldi. Bu
sırada Allende, Hristiyan Demokrat Parti ile müzakerelere yeniden başladı. Neticede
son kabine değişikliğinde, ekonomide devlet mülkiyetinin artırılması fikrini
savunan, sağın nefret ettiği, kabinenin bağımsız solcu ismi, Ekonomi Bakanı
Pedro Vuskoviç koltuğundan oldu.
Haziran
ayında, Santiago’nun hemen dışındaki Melipilla’da şehrin bir hâkimin arazilerin
yeniden dağıtımına onay vermemesi, başkentte öfkeli bir gösteriye yol açtı.
Göstericilere, yakındaki Cerrillos sanayi bölgesinden grev yapan işçiler de
katıldı. Daha sonra ortak örgütler kuruldu volan kayışları olarak bu yapılar
kaleme aldıkları ortak bildiride meclisin yerini işçi meclislerinin almasını,
ekonominin devlete teslim edilmesi sürecine hız verilmesini içeren kapsamlı bir
değişim sürecinin işletilmesini talep ettiler.
Şili
Komünist Partisi ve Şili Sosyalist Partisi, üyelerine bu yapılarla (cordones)
ilişki kurmamaları, sadece hükümete bağlı resmi örgütlerden talimat almaları
gerektiğini söyledi. Ancak ne var ki sonraki aylarda yapılan meclis ve sendika
seçimlerinde Halkın Birliği, arkasındaki desteği artırmayı bildi. Neticede bu
destek, liderlerince uyguladıkları, işbirliğini esas alan politikaya yönelik
destek olarak yorumlandı.
Sağcı
stratejistlerse hükümetteki kararsızlığı ve Halk Birliği ile destekçileri
arasındaki aleni gerilimleri, istismar edilmesi gereken, zafiyete dair
alametler olarak ele aldılar.
Hükümeti
devirme kararlılığında olan sağ, hangi stratejiyi benimseyeceği konusunda anlaşamıyordu.
Ordu içinde artık darbe seçeneği açıkta tartışılıyordu. Bu düzlemde Pinochet, ilgili
stratejinin giderek daha da görünür olan savunucusu haline geliyordu. Diğerleri
ise esasen hükümeti kuşatmak, stokçuluk, sabotaj ve yatırımları geri çekme
yoluyla ekonomiyi felç etmek, bu adımları hâlâ sağcıların elinde bulunan, onlar
tarafından kontrol edilen gazeteler ve televizyon kanalları aracılığıyla
sürdürülmekte olan, yoğun eleştiri ve dezenformasyon kampanyasıyla birleştirmeyi
ifade eden “yumuşak darbe” (golpe blando) olarak adlandırılan stratejiyi
savunuyorlardı.[12] Gerçekte bunlar, zamanlama açısından henüz netliğe kavuşturulmamış
birer seçenekten ibaretti. Neticede silahlı kuvvetlerin kullanılması, her iki
stratejinin de merkezinde duran ana unsurdu.
Silahlı
kuvvetlerin devleti muhalif unsurlara karşı korumak denilen eski görevini
yeniden üstlenmesine dönük çağrılar giderek arttı. Ancak asker, namlusunu esas
olarak kitle örgütlerine ve toplumsal hareketlere doğrultmuştu. Sağ, baskıcı eylemlerin
hedefi haline hiç gelmedi. Hatta tam tersine, görünüşe göre, Halk Birliği'nin
stratejisinin dayandığı, giderek kırılganlaşan uzlaşmanın sürdürülmesi,
hükümetin kademeli değişime olan bağlılığının ve mevcut devlet ile kurumlarına
yönelik müdafaanın bir ispatı olarak, sahadaki radikal girişimlere saldırma
istekliliğine bağlıydı.
Temmuz
ayında, bir dizi greve karşılık olarak ordu, maden bölgelerini işgal etti.
Hermida, birkaç hafta sonra, Concepción’daki olaylara tepki olarak işgal edildi.
Burada faal olan Halk Meclisi, politik durumu, sağın saldırılarına nasıl
karşılık verileceğini, aynı zamanda vaat edilen sosyalizme geçiş sürecinin
nasıl işletileceğini tartışmak üzere sendikaları, yerel örgütleri ve siyasi
partileri bir araya getirmişti. Şili Komünist Partisi, Şili Sosyalist Partisi
ve Allende’nin bizatihi kendisi, toplantıyı “karşı-devrimci bir provokasyon”
olarak nitelendirip eleştirdi. Eleştirisinde Allende, “işçi sınıfı, seçimle iş
başına gelmiş temsilcileri aracılığıyla zaten iktidarda iken, nasıl olur da
iktidarın işçi sınıfına devredilmesini talep edersiniz?” diye soruyordu. Oysa en
dipte yaşayan halk kitleleri, iktidarın fiiliyatta hiçbir şekilde hükümetin
elinde olmadığını, hele ki Şili nüfusunun çoğunluğunun elinde olmadığını duru
ve yalın bir bilinçle görüyordu. Halk, “hükümet sadece iktidarın belirli bir
kısmını kontrol ediyor, hepsi bu” diyordu.
Geriye
dönüp baktığımızda, bizi asıl Halkın Birliği liderlerinin bu gerçeklere karşı
sergiledikleri körlük şaşırtıyor. Eylül ayı içinde Silahların Kontrolü Yasası’nın
kabul edilmesi, kritik bir dönüm noktasıydı. Silahlı kuvvetlerin artık hükümete
karşı birleşmiş olan güçlerin bir parçası haline geldiği net bir biçimde görülüyordu.
Askerin varlığı, giderek daha görünür hale geldi. Askerin grevlere ve sivil
karışıklıklara yönelik doğrudan müdahalesi, giderek daha sıklaştı.
Şili’de
önceki tüm başkanlar, açıkça siyasi amaçlarla askeri yüksek komutayı yeniden
düzenlemek veya değiştirmek, subayları başka yerlere aktarmak için elindeki başkanlık
yetkisini kullanmışken, Allende, başkanlık koltuğuna oturmadan önce bu haktan
vazgeçtiğinden, bu konuda hiçbir adım atmadı. Bunun yerine, subaylara yüksek
maaşlar ve sosyal haklar sundu, silahlı kuvvetlerin iç işlerine müdahale
etmeyeceğine dair söz verdi. Önemli momentlerde ordu içinde kurulan komploları
ortadan kaldırmak veya askeri sivillerin kontrolü altına almak için kimi
müdahaleler gerçekleştirebilirdi ama Allende, hiçbir şey yapmadı.
Halkın
Birliği’nin ilk programı, ordunun demokratikleştirilmesi, yabancı güçlerle
(özellikle de Şili silahlı kuvvetlerine yönelik yardımı Frei döneminde önemli
ölçüde artarak, toplam askeri bütçenin yüzde 10’una ulaşan ABD ordusuyla) olan
ilişkisinin sınırlandırılması, astsubaylara ve alt rütbelilere oy hakkı
verilmesi gibi bir dizi öneriyi içeriyordu. Bu öneriler, daha başta rafa
kaldırıldı.
Eylül
1971’de MIR, haftalık gazetesi Rebelde’nin baş sayfasında “Silahlı
kuvvetlerin ve polisin derhal demokratikleştirilmesi” çağrısında bulunduğu bir
sayı yayınladığında, hükümet, gazetenin tüm kopyalarını gazete bayilerinden toplattı
ve gazetenin yayın yönetmeni (Allende'nin yeğeni) Andres Pascal’ı tutukladı. Oysa
gazete, Halkın Birliği’nin ilk belirlediği politikadan sadece ayrıntılar
bakımından farklı bir politika öneriyordu. Bu yayın, ordu denilen meseleyi
kamuoyu önünde tartışan ilk girişimdi, üstelik arkasında büyük ölçüde “resmi”
solun marjinal kabul ettiği ve görmezden geldiği bir örgüt vardı.
1972
yılının başlarında ordu, aşırı sağcı “Vatan ve İstiklâl” örgütünün düzenlediği
bir gösteriye karşı hızla harekete geçti. Muhtemelen Allende, bu eylemi
hükümete olan bağlılıklarının kanıtı olarak yorumladı. Ancak Concepción
şehrinde yaşanan olaylar ve ordu içinde komplo tezgâhlandığına dair söylentiler
hükümetteki mevcut rahatlığın sorgulanmasını sağlamalıydı. Ama kimse olan
biteni sorgulama gereği duymadı.
Bu
noktada, fiyat kontrollerine ve kıtlıklara karşı gerçekleşecek esnaf grevinin
arifesinde, hükümet, silah taşıma hakkını sadece askere bahşeden Silahların
Kontrol Yasası’nı çıkardı. Ekim ayında, tüm iktisadi hayatı karayolu
taşımacılığına bağımlı olan ülkede kamyon şoförleri, süresiz greve çıktılarını
duyurdular. Kontakları kapatılan kamyonlar, silahlı adamlarca korunan alanlara
kilitlendi. Aralarında doktorlar ve avukatların da bulunduğu birçok meslek
erbabı, greve pratik destek sundu. Fabrika sahipleri makinelerini durdurdular.
Aşırı sağcı rahip Peder Habsbun, Kanal 9’daki televizyon programında alenen
askeri darbe çağrısı yaptı. Bu aşamada, yeni çıkartılan Silahların Kontrolü
Yasası’nın tümüyle yanlış bir cevap olduğu görülüyordu. Vatan ve İstiklâl
denilen hareketin bilhassa kamyon sahipleri arasında etkili olduğu ve
yerleşkenin kapılarını koruyanların da onların silahlı kadroları olduğu herkesçe
biliniyordu. Buna karşın, yeni çıkartılan Silahların Kontrolü Yasası, ordunun
artık kitle hareketinin kendi silahlı savunmasını hazırlama yönünde attığı
adımlara mani olma konusunda tam yetkiye sahip olduğu imasında bulunuyordu.
Buna karşılık, Vatan ve İstiklâl’e mensup kadrolar, askerin dikkatini yoğunlaştığı
unsurlar değillerdi.
Ekim
grevi, hükümeti devirmek için tasarlanmıştı. Eğer bunu başaramadıysa, bu, Halkın
Birliği’nin işçi sınıfına mensup destekçilerinin kitlesel tepkisi sayesinde gerçekleşmişti.
Dükkânlar cebir yoluyla yeniden açıldı, malları adil bir şekilde dağıtmak için
yerel komiteler kuruldu. Kamyonların başlarında duran muhafızlar alt edildikten
sonra gönüllüler kamyonları gerekli yerlere götürdüler. Fabrikalar kendi
işçileri tarafından yeniden çalıştırıldı. Gönüllüler, acil tıbbi hizmetin verilmesini
sağladılar. Santiago’ya bağlı Cerrillos kasabası gibi yerlerde işçi birlikleri,
patronların grevine karşı kolektif tepkiyi organize etmek için seferber edildi.
Bu
kritik momentte, iktidar için iki toplumsal güç yarışıyordu: bir tarafta
değişim umudunu yok etmek için ekonomik ve politik gücünü kullanan burjuvazi,
diğer tarafta ise şehirlerde ve taşrada doğrudan iktidar araçlarını kullanmak
için ortaya çıkan, işçi sınıfının yeni iktidar organları duruyordu. Mücadele,
artık sokaklara taşmıştı. Bu noktada hükümet, olayları yönlendirme veya iki
kahramandan herhangi biri üzerinde otorite kurma yeteneğini kaybetmiş, kendini
konumlandırdığı merkezi hiçbir şekilde tutamayan biçare bir seyirciden başka
bir şey değildi.
Ekim
ayı sonunda hükümet soruna ilkin sağcı grevcilerin ortaya koydukları, düzeni
yeniden sağlamak için silahlı kuvvetleri kullanma talebini kabul ederek çözüm
bulmaya çalıştı. 31 Ekim’de, havayolu pilotları greviyle yüzleşen Allende,
olağanüstü hal ilan etti ve üç generali de içeren yeni bir kabineyi duyurdu.
MIR de dâhil olmak üzere, Şili’deki tüm sol örgütler, kabineye bu generallerin dâhil
edilmesi kararını memnuniyetle karşıladılar. Tek istisna, yeni hükümete
katılmayı reddeden Hristiyan Solu’ydu. Bu örgütün gerekçesi şu şekildeydi:
“Görünen o ki işçi
sınıfının politik liderleri, bu sınıfın bilincinde yaşanan ilerlemenin mevcut
düzeyine henüz ulaşamamış. İşçi tabanı, liderlerinden çok daha bilinçli. [...]
Eğer Halkın Birliği ardında duran destek kitlesinin elindeki toplumsal güç,
fabrikalarda ve bölgelerde koordineli hale getirilip savunma organlarına dönüştürülürse,
hareket, ilerleyecek ve durdurulamaz hale gelecektir.”[13]
Bu,
kritik bir momentti. Ekim grevi, iktidar sorununu dramatik ve somut bir şekilde
ortaya koymuştu. Hükümet, iki toplumsal güç arasında arabuluculuk yapmaya ve kaybettiği,
işçi sınıfı hareketi üzerindeki otoritesini yeniden tesis etmeye çaresizce gayret
ederken, sol partiler, ne grev sırasında ne de sonrasında harekete bir analiz sunamadı,
ona yön veremedi. Çok sonra, darbenin üzerinden yıllar geçtikten sonra sürgünde
olan, kendisini Marksist ve gayrı-Stalinist olarak niteleyen Sosyalist Parti’nin
genel sekreteri Carlos Altamirano, o dönemde kimsenin sormadığı şu soruyu sordu:
“İşçileri silahlandırma stratejisini savunmak mümkün müydü?” Bu soruya genel
sekreter “Mümkündü” cevabını veriyor. Ama neticede o dönem hiçbir şey yapılmadı,
neticede 1973 Eylül’ünde o korkunç yenilgi yaşandı.
Hristiyan
Solu denilen örgüt hariç tüm partiler, bu toplumsal değişim sürecinin öznesinin
hükümet olduğu konusunda hemfikirdi. En geniş anlamıyla işçi sınıfı, sağın
hukuk ve demokrasi çerçevesinin dışında hareket etme kararlılığı karşısında,
yeni ve bağımsız eylem biçimleri üretme yeteneğini ortaya koymuşken, hükümet,
silahlı kuvvetlerin bir şekilde siyasetin üstünde olduğuna dair devam eden
inancıyla mevcut durumun kontrolünü silahlı kuvvetlere devretti.
Halkın
Birliği’nin Ekim deneyiminin ardından yaptığı eylemler, onu adım adım uzlaşmaya
ve sağla daha fazla barışmaya doğru sürükledi. Komünist Ekonomi Bakanı Orland
Millas, Ocak ayında, millileştirilmiş olan fabrikaların çoğunun asıl
sahiplerine iadesini içeren yeni bir Ekonomik Plan sundu. Aynı zamanda
Hristiyan Demokratlarla da yeni görüşmeler başladı. İşçi bölgeleri ve kitle
hareketi bu gelişmeye öfkeyle tepki verdi. Ocak ve Şubat ayları boyunca bir
dizi gösteri, işgal ve protesto yaşandı. Ancak Mart 1973’teki Kongre seçimlerinde
Halkın Birliği adayları çoğunluğun oylarını almayı bildi.
Solun
önemli isimleri de örgütleri de Ekim günlerinden siyasi sonuçlar çıkarmadılar. Sınıflar
arası mücadelenin yeni bir seviyeye ulaştığını, burjuva devletinin varlığını, onun
kendisini, grev sırasında ortaya çıkan yeni ve radikal bağımsız işçi sınıfı
örgütlenmesi ve yönetimi biçimlerinde yerleşik ve örtük olan yeni ve radikal
yöne karşı savunmak için güçlerini seferber ettiğini anlamadılar. Buna
karşılık, sağ, bu yönde sonuçlar çıkardı. Politik ve ekonomik stratejileri
kaosa neden olmuştu, ancak Halkın Birliği’nin seçimlerde gördüğü desteği
kıramamıştı.
Mart
ayına gelindiğinde, muhalefet, nihayet siyaset alanını terk edip sokaklara,
çiftliklere ve fabrikalara yönelirken, generaller Kabine’den ayrıldılar.
Sonraki iki ay, siyasi karışıklıkla geçti. Halkın Birliği, fiiliyatta siyasi liderlik
işlevini yitirdi, bağımsız radikal eylemlerin yeni örnekleri ise farklı bir
olası sonucu işaret ediyordu. Ancak ortada ne koordinasyon ne de açıklık vardı.
Sağcı çevrelerde ve muhalif basında alenen tartışılan askeri darbe için de
herhangi bir hazırlık söz konusu değildi.
29
Haziran’da Albay Roberto Souper komutasındaki Tank Alayı, Santiago sokaklarına
çıktı ve iktidarı ele geçirdiğini ilan etti. Geriye dönüp bakıldığında, bunun
yaklaşan darbe için bir prova, hükümetin askeri bir meydan okuma karşısında
kararlı bir şekilde hareket etme kapasitesinin sınandığı bir eylem olduğu açık.
Alayın hareketi, hızla bastırıldı. İçlerinde herkesin bildiği, sonradan darbeye
katılan biri tarafından vurularak öldürülen, kendi ölümünü filme alan
Arjantinli kameramanın da bulunduğu çok sayıda askeri ve sivil kayıp yaşandı.
Asıl
önemlisi de yaşananlara militan işçi sınıfı mahallelerinin aniden tepki
geliştirmesiydi. Ancak Allende, bu son fırsatta kendi kitle tabanına cevap
sunmak ve sürece siyasi önderlik yapmak yerine, bir kez daha ordu yüksek
komutanlığıyla konuşmayı tercih etti.
Sonraki
günlerde, solun tüm örgütleri, işçileri hükümeti savunmak için hazırlanmaya
çağırdılar. Bu, en iyi ihtimalle samimiyetsiz, en kötü ihtimalle ise olan
biteni alaya alan bir tutumdu.
Ordu,
yaklaşan askeri darbe için koşulları hazırlamak üzere hızla harekete geçerken,
hükümet ısrarla harekete geçmeyi reddetti. Allende, silahlı kuvvetlerin anayasaya
bağlılığını güvence altına almak için hükümete İçişleri Bakanı olarak getirilen
General Carlos Prats’a bel bağladı. Darbe hazırlıkları hiç de gizli bir biçimde
yürümüyordu. Hava kuvvetleri ve donanmadaki bir grup MIR üyesi, darbe
hazırlıklarını açıktan eleştirdi ve Allende’yi harekete geçmeye çağırdı.
Allende bu çağrıya, konuyu soruşturma için darbeyi başlatmak üzere olan yüksek
komutanlıklara, yani tam da darbeyi başlatacak olanlara geri sorarak cevap
verdi. Her iki durumda da ihbarcılar tutuklandı ve işkence gördü. Buna karşın,
Komünist Parti, işçilerin silahlandırılmasıyla ilgili son dakika yürütülen
tartışmaya net ve kısa bir cevap verecekti:
“İşçiler, son darbe
girişimine karşı bazı acil güvenlik önlemleri aldılar, bu önleyici tedbirleri
sürdürüyorlar diye kimi gericiler, halk ile silahlı kuvvetler arasına nifak
sokmak için yeni bir fırsat bulduklarına inanarak, ortalığı karıştırmaya
başladılar. Profesyonel ordunun yerine başkasını ikame etme politikamız
olduğunu iddia ediyorlar. Hayır efendim! Silahlı kuvvetlerimizin profesyonel
niteliğini koruma çabalarına desteğimiz bakidir.”[14]
Aslında
o günlerde darbe hazırlıkları başlamıştı. Kararsız olan subaylar harekete
geçirildiler. Ağustos başlarında bir grup generalin eşi, Carlos Prats’ın evinin
önünde toplanarak, ona ve ailesine hakaretler yağdırdı ve hükümetten istifa
etmesini talep etti. O gün artık ipler koptu. Temmuz ayında sağcılar, ikinci
bir süresiz genel grev başlattılar. İşçi mahallelerinden gelen tepki, Ekim
ayındaki kadar militan ve kararlıydı. Ancak Allende’nin sorunu çözmek için
orduyu göreve çağırma kararı, son darbeyi indirdi. Prats istifa etti, ama
yerine Pinochet’yi önerdi. Silahların Kontrolü Yasası'nı gerekçe gösteren
Pinochet, halk örgütlerine yönelik harekâtı koordine etti. Ağustos ortasına
gelindiğinde, askeri hapishanelerde tutuklu bulunan işçi birlikleri ile taşra
örgütleri üyesi militanların sayısı yüzleri buldu.
Bütün
bunlar, ekonomiyi felç etmeyi ve ülkeyi yönetilemez kılmayı amaçlayan ülke
çapındaki işveren grevinin arka planında olup bitiyordu. Ağır silahlı faşist
grup Vatan ve İstiklâl, hükümetteki hedeflerine ve militan örgütlere yönelik
saldırılarında küstahlıkla tanımlı bir rahatlık ve açıklıkla hareket ediyordu.
En önemlisi de, kendilerini burjuva demokrasisinin temsilcileri olarak gören
Hristiyan Demokratlar, hiçbir şey söylemeden kenarda durup, içinde bulundukları
durumdan hükümeti sorumlu tutuyorlardı. Şili Komünist Partisi ile Şili
Sosyalist Partisi ise kaosun sorumluluğunu sahadaki aktivistlere ve savaşçılara
yüklüyordu. Komünistlerin, işçilerin öz savunmasının, en güçlü ekonomik
sektörlerin ve medya patronlarının işbirliğiyle silahlı kuvvetler tarafından
halka yönelik sistematik saldırıya eşdeğer olduğu izlenimi verilen ünlü afişinde,
“Sol ve sağ şiddete hayır” deniliyordu.
Temmuz
sonlarında MIR genel sekreteri Miguel Enriquez, işçilerin silahlanması
çağrısında bulundu. Birkaç gün sonra Sosyalist Parti genel sekreteri Altamirano
da bu çağrıyı dillendirdi. Ama artık çok geçti. Silahlı kuvvetler, ülke
genelinde fiilen önleyici bir darbe gerçekleştiriyordu. Mesele, birkaç
fabrikaya silah dağıtmanın ötesine geçmişti. Asıl yanlış, burjuva muhalefetiyle
mücadele etmek ve Allende cumhurbaşkanı olsa da burjuvaların sınıfsal çıkarlarını savunan
bir devletle yüzleşmek için belirli bir stratejinin geliştirilmemiş
olmasıydı. Şili’deki acı ve trajedi, darbe anı yaklaştıkça hem hükümetteki
solun hem de sağın devletin bekasıyla ilgili korku
konusunda ortaklaşmaları, sağ orduyu yürüttüğü hazırlıklar konusunda pratikte
teşvik ederken, resmi solun sınıf mücadelesi yoğunlaştıkça kaybolduğunu
gördükleri ordudaki anayasal bilince başvurmasıyla ilgiliydi. General Prats’ın
istifası, kaçınılmaz olana teslim olunduğunun somut ifadesiydi.
Peki,
Şili ordusunun darbede uyguladığı şiddeti izah edecek özel bir vasfından ve
özelliğinden söz edebilir miyiz?
Kimi
özgül yanlara sahip olan Şili tarihi, bize oligarşinin oğullarını çoğunlukla
askere göndermediğini söylüyor. Çoğunlukla alt orta sınıfa mensup olan
subaylar, Prusya merkezli eğitimleri sırasında kendi sınıflarından hızla kopuyorlardı.
İdeolojik olarak, ulusun savunucuları olarak eğitiliyorlardı.
Ordunun,
1920’lerin başlarında olduğu gibi, toplumsal açıdan ilerici olan programları
desteklemek için harekete geçtiği durumları bu sınıfsal kökenlere bağlamak
mümkün. Bununla birlikte, modern Şili ordusu, ABD’de rollerine alıştırılmış
subaylarca yönetiliyordu. 1950-1972 arası dönemde 4.932 Şilili subay, ABD’de
eğitim gördü. 1968’den itibaren subay adaylarının çoğu, Panama’daki Amerika
Okulu’nda en az iki ay geçirdi.[15] Bu okulda hâkim söylem, şiddetli anti-komünizmdi.
Altmışların
sonları, yetmişlerin başlarında gündeme gelen komploların de gösterdiği üzere,
silahlı kuvvetlerde, bilhassa kara kuvvetlerinde, General Roberto Viaux
çevresindekiler gibi güçlü aşırı milliyetçi gruplar mevcuttu. Halka en yakın
güç, jandarmalardı. Bunun nedeni, sadece mensuplarının toplumun daha yoksul
kesimlerinden gelmesi değil, aynı zamanda esasen silahlı bir polis gücü olarak,
daha izole ve kapalı olan silahlı kuvvetlere kıyasla toplumsal gerçeklikle daha
fazla temas halinde olmalarıydı.
4
Eylül 1973 günü başkentte anma gösterisi düzenlendi, fakat yürüyüşçüler
arasındaki hava tuhaf biçimde alabildiğine kasvetliydi. Bir hafta sonra, sabah
9’da, İngiliz Hawker Hunter jetleri, başkanlık sarayı Moneda’yı bombaladılar.
Askeri personel, solun önde gelen kadrolarını, militan işçileri, köylü
liderlerini, öğrencileri ve Viktor Jara gibi önde gelen Halkın Birliği
destekçilerini katletti. Ex-Sumar gibi daha militan fabrikalarda direniş
söylentileri dilden dile dolaştı. Bazıları da Prats’ın darbeye karşı anayasaya
bağlı kalan güçleri harekete geçirdiğini söylüyorlardı. Şimdi biliyoruz ki
Prats’ın sadakati, Şili’nin işçilerinin, köylülerinin veya gecekondu
sakinlerinin savunmasına değil, orduya ve devleteydi. Haftalar önce pes
etmişti.
Büyük
partilerdeki siyasi karışıklıklar, darbe için hiçbir hazırlık yapmadıklarının
veya direniş için herhangi bir strateji üretmediklerinin deliliydi. Jandarma
astsubay okulunda bir miktar direnişe tanıklık edildi. Okul mensupları iki gün
boyunca savaştılar ve orada öldüler.
Yabancı
gözlemciler, durmadan, anayasaya sadık kalan subaylara ilişkin iyimser sözler
sarf ettiler. Görünen o ki anayasaya bağlı ordu ile ilgili efsane sonuna dek
varlığını sürdü. Oysa gerçekte, olan bitene şüpheyle yaklaşan veya işçi
sınıfına sempati duyan tüm subaylar ve erler, Haziran ile darbe günü arasında
tasfiye edilmişlerdi. Muhtemelen, bilhassa jandarmalar arasında, Halkın Birliği’ne
sempati duyan çok sayıda asker vardı. Ancak Şili ordusundaki katı emir-komuta zinciri
ve hiyerarşik yapı, darbeyi desteklemek istemeyenlere bir alternatif sunulmuş
olsaydı, ülke genelinde darbeye karşı koyabilecek örgütlü, iyi hazırlanmış bir
işçi sınıfı bulunsaydı, kırılabilirdi. Fakat ortada böylesi bir alternatif
bulunmamaktaydı.
MIR,
gerilla mücadelesini büyük bir cesaret ve özveriyle yürütmeyi bildi. Ancak, onun
halihazırda kolektif eylemli iradesi kırılmış, kafası karışmış bir işçi sınıfı
hareketinin yerini tutması mümkün değildi.
Darbe, büyük bir vahşetle gerçekleştirildi. Silahlı kuvvetler yekpâre olarak, dışarıya
ihtilaf ve ayrışma varmış izlenimi dahi sunmadan hareket etti. Tek tek özel
kişilerdeki çekincelerse ahlaki korkaklığın örneklerinden başka bir şey
değildi. Aktivistler tutuklandı, öldürüldü veya vahşice işkence gördü. Önde
gelen sol politikacılar, işkence görmek üzere toplama kamplarına gönderilirken,
diğerleri, Pinochet’nin damadı Manuel Contreras’ın yönettiği gizli polis
teşkilâtı Ulusal İstihbarat Müdürlüğü’ne (DINA) bağlı işkence merkezi Villa
Grimaldi’nin korkunç bodrumlarına götürüldüler.
Dünya
genelinde, olan biteni tiksintiyle karşılayan insanlar, şu soruyu sordular: “Rejim, neden bu kadar acımasızca ve bu denli büyük bir şiddetle hareket etti?” Cevap,
psikolojiden çok siyasetle ilgiliydi. Şili’deki muktedir sınıf, işçilerin,
köylülerin ve yoksulların özgüven ve örgütlenme açısından geliştiğini görmüş, grevlerinin
kolektif eylemlerle kırıldığına tanıklık etmişti. Devrimci değişim denilen
hayalet, kısa süreliğine de olsa başlarına musallat olmuştu.
Öfkeleri,
gücünün sorgulandığını, ölümün eşiğine geldiğini gören bir sınıfın öfkesiydi. Sınıfın
egemenliğini yeniden tesis eden Pinochet rejiimi, bir yandan da 1970-1973 arası
dönemde verilen iktidar mücadelesinin hatırasını da silmeye çalıştı. Daha sonra
Şili, dizginsiz ve sınırsız bir neoliberalizmin laboratuvarı haline geldi. O,
gelecekte olacaklara dair bir ikazdı. Fakat Şili’nin öğrettiği, değişimi
gerçekleştirmek için kolektif olarak hareket eden işçilerin muazzam
yaratıcılığına ilişkin dersin geleceğe de çok şey öğretmesi mümkün.
Mike Gonzalez
[Kaynak:
Arms and the People: Popular Movements and the Military from the Paris
Commune to the Arab Spring, Yayına Hz.: Mike Gonzalez ve Houman
Barekat, Pluto Press, 2013, s. 211-231.]
Dipnotlar:
1. Bkz.: Salvador Allende, The Chilean Road to Socialism, Harmondsworth:
Penguin Books, 1971.
2.
Bkz.: Irving Horowitz, yh., The Rise and Fall of Project Camelot,
Boston, MA: MIT, 1967. Bu proje, “dost hükümetlere pratikte cereyan eden
isyanlar türünden sorunlarla başa çıkmaları konusunda yardımcı olmak"
amacıyla Amerikalı sosyal bilimcileri kullanarak bir siyasi kampanya
hazırlamayı amaçlıyordu. Bunu “bilimsel sömürgecilik” olarak adlandıran Norveçli
Profesör Johann Galtung projeyi ifşa etti. Bunun üzerine proje iptal edildi.
Ayrıca bkz.: Mike Gonzalez, “Crazy Little Armies: Guerrilla Strategy in Latin
America 1958–90”, Mike Gonzalez ve Houman Barekat, yh., Arms and the People:
Popular Movements and the Military from the Paris Commune to the Arab Spring
içinde, s. 193-208.
3.
Bkz.: C. Kay, Phil O’Brien ve Jacqueline Roddick, Chile: The Pinochet Decade,
Londra: Latin America Bureau, 1983.
4.
Mike Gonzalez, “Chile 1970–73”, Colin Barker, yh., Revolutionary Rehearsals,
Londra: Bookmarks, 1987, s. 44.
5.
Alain Labrousse, Chili le dossier noir, Paris: Gallimard, 1974.
6.
García Lorca’nın Temmuz, Calvo Sotelo’nun Ağustos 1936’da öldürülmesi. Bkz.: Andy
Durgan, “The People in Arms: Spain 1936”, Mike Gonzalez ve Houman Barekat, yh.,
Arms and the People: Popular Movements and the Military from the Paris
Commune to the Arab Spring içinde, s. 123-148.
7.
Bkz.: Ian Roxborough, Philip O’Brien ve Jacqueline Roddick, yh., State and Revolution
in Chile, Londra: Macmillan, 1977, 4. Bölüm ve Joan Garces, Allende y la
experiencia chilena, Barselona: Ariel, 1976.
8.
Roxborough, State and Revolution in Chile, s. 77 ve Kay, O’Brien ve Roddick,
Chile içinde.
9.
Andres Wood’un yürüyüşü yeniden canlandıran güzel filmi Machuca’ya
bakılabilir. Boş tencerelere vurma eylemi sonrasında Latin Amerika’da hem sağın
hem de solun kullandığı bir yaygın bir protesto biçimi haline geldi.
10.
Barker, Revolutionary Rehearsals, s. 48.
11.
Carlos Altamirano, Dialéctica de una derrota, Siglo XXI, Mexico, 1977, s.
153.
12.
Mike Gonzalez’in ideolojiyle ilgili yazısı için bkz.: Philip O’Brien, yh., Allende’s
Chile, New York: Praeger, 1975 ve genel bir değerlendirme için bkz.:,
Armand Mattelart ve Ariel Dorfman, How to Read Donald Duck: Imperialist
Ideology in the Disney Comic, Amsterdam: International General, 1984.
13.
Barker, Revolutionary Rehearsals, s. 63–4, vurgular bana ait.
14.
Roxborough, State and Revolution in Chile, s. 215.
15.
Altamirano, Dialéctica, s. 156.
Kaynakça
/ Ek Okuma
Salvador
Allende, The Chilean Road to Socialism, Harmondsworth: Penguin, 1971. J.
Ann Zammit, yh., The Chilean Road to Socialism, Austin, TX: University
of Texas Press, 1971.
Regis
Debray, Conversacion con Allende, Mexico: Siglo XXI, 1971.
Lee
Evans, yh., Disaster in Chile, New York: Pathfinder, 1974.
Joan
Garces, Allende y la experiencia chilena, Barselona: Ariel, 1976.
Mike
Gonzalez, “Chile 1970–73”, Colin Barker, yh., Revolutionary Rehearsals
içinde, Londra: Bookmarks, 1987.
Peter
Kornbluh, yh., The Pinochet File: A Declassified Dossier on Atrocity and Accountability,
New York: The New Press, 2004.
Phil
O’Brien ve Jacqueline Roddick, Chile: The Pinochet Decade, Londra: Latin
America Bureau, 1983.
Hugh
O’Shaughnessy, Pinochet: The Politics of Torture, Londra: Latin America Bureau,
2000.
Lubna
Z. Qureshi, Nixon, Kissinger, and Allende: US Involvement in the 1973 Coup in
Chile, Lanham, MD: Lexington Books, 2009.
Ian
Roxborough, Philip O’Brien ve Jacqueline Roddick, yh., State and Revolution in
Chile, Londra: Macmillan, 1977.
Camilo Taufic, Chile en la hoguera: cronica de la repression military, Buenos Aires: Corregidor, 1974.


0 Yorum:
Yorum Gönder