09 Eylül 2026

Attica Hapishanesi İsyanı ve Gazze


Eylül 1971’de, siyahi devrimci George Jackson’ın San Quentin Eyalet Hapishanesi’nde bir firar girişimi sırasında öldürülmesinden kısa bir süre sonra, New York eyaletindeki Attica Hapishanesi’nde bulunan siyahi mahkûmlar örgütlü bir isyan başlattılar.

Bu isyan; ırkçı şiddetin, insanlık dışı hapishane koşullarının, gardiyanlar ve personel tarafından uygulanan fiziksel ve psikolojik istismarın, tıbbi ihmallerin, köle emeğinin, siyasi ve dini baskının birikiminin bir sonucuydu. Attica’daki koşullar, sadece 500 yıl boyunca siyahi insanlara yönelik devlet destekli sistematik ırkçılığın değil, aynı zamanda FBI’ın COINTELPRO’su ve Amerika’nın siyasi elitinin tekrarladığı gerici “asayiş” söylemi aracılığıyla siyahi radikallere karşı yürütülen, sofistike bir biçim almış savaşın sonucuydu.

Kara Panter Partisi (KPP), Öğrencilerin Sivil İtaatsizlik Koordinasyon Komitesi (SNCC), Siyahların Kurtuluş Ordusu (SKO) ve diğer örgütlerin liderleri, ABD’deki “barış”ın koşulları için önemli bir tehdit teşkil ediyorlardı: farklı kesimleri, dini yönelimleri ve kuşakları dikine kesen, kapsamlı koalisyonlar kurdular, halk eğitimi ve ihtiyaç temelli programlar aracılığıyla gençliği siyasallaştırdılar, en önemlisi de birçoğu, enternasyonalizmi yöntemlerinin temel bir unsuru olarak görüyordu. Attica’nın duvarları arasında mahkûmların çilesini çektikleri koşullar, bu devrimci potansiyeldeki büyümeyle birlikte artan devlet baskısının bir tezahürüydü.

Attica İsyanı, hapishane duvarlarının ve Amerikan sınırlarının çok ötesine uzanan küresel devrim dalgalarının birikimiydi. Üçüncü Dünya’nın her yerinde, bilhassa Afrika kıtasında, Avrupa’nın sömürgecilik dönemi kapanıyor, Afrika’nın Birliği ideolojisinin somutlaşma ihtimali artmıştı. Buna karşılık gelen ve ABD ile kapitalist blok tarafından öncülük edilen katliam ve zulüm politikası, doğrudan kendi ülkelerindeki katliam ve zulümle bağlantılıydı.

Afrika’daki emperyalist hegemonyayı tehdit eden herkes, Sovyetler ve diğer Üçüncü Dünya devrimcileriyle ittifaklar kurulduğunda iki kat daha tehlikeli hale geliyordu. İntikamları kanlı ve acımasızdı: Patrice Lumumba öldürüldü, ardından asitte yakıldı (daha sonra ABD ve Belçika’nın bu suikastı birlikte planladığı, hatta başlangıçta emri veren kişinin CIA şefi Allan Dulles olduğu ortaya çıktı), Walter Rodney de Zimbabve’deki sömürgecilikten kurtuluş kutlamasından döndükten sonra İngiliz müttefiki Guyana Başbakanı tarafından öldürüldü, Kvame Nkruma, Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’ni (Kuzey Vietnam) ziyaret ettikten sonra, CIA destekli başarılı bir darbenin hedefi oldu ve sürgünde öldü, Thomas Sankara ise daha sonra Fransız destekli bir darbede öldürüldü.

ABD’ye geri döndüğümüzde, muhbirler ve casuslar, radikal örgütlerin saflarına sızarak iç çekişmeleri ve huzursuzlukları körüklediler. Emperyalizmin şiddeti, siyahi devrimcilere yöneldi. Sadece birkaç olayı örnek vermek gerekirse, Malcolm X ve Martin Luther King Jr. suikasta kurban gitti, New York Şehri Kara Panter Partisi’nin tüm liderliği ve birçok ulusal üyesi hapse atıldı, George Jackson hapishanede öldürüldü, Fred Hampton öldürüldü, Bunchy Carter öldürüldü, Albert Woodfox gibi birçok kişi yalan yanlış suçlamalarla hapse atıldı.

Birçok siyah, devrimcinin siyasallaştığı yer hapishaneydi, bu nedenle, radikalleşme potansiyelinin ezildiği yer de hapishane olmalıydı. Attica’daki 2.200 mahkûmu çevreleyen ve ayaklanmaya yol açan koşullar bunlardı. Mahkûmlar, 42 personeli rehin aldı ve ayaklanmaya katıldıkları için yargılanmaktan muafiyet, şartlı tahliye ve kurul duruşmalarında hukuki temsil, işçi sendikaları kurma hakkı, siyasi özgürlük, hapishane işçileri için asgari ücret ve daha fazlasını içeren 28 talep karşılığında serbest bırakılmayı şart olarak sundular. O dönemde New York Eyaleti valisi olan Nelson Rockefeller, hapishaneyi ziyaret etmeyi veya mahkûmların temsilcileri, avukatları veya taleplerine sempati duyan herhangi biriyle görüşmeyi reddetti. Rockefeller, hapishaneye düzenlenen ve 33 siyahi mahkûm ile 10 memurun kolluk kuvvetlerince öldürüldüğü o kanlı baskına izin veren isimdi.

Katliamın hemen ardından, Rockefeller, mahkûmların uyguladığı korkunç şiddet üzerine kurulu, hayal ürünü hikâyesini “suçla mücadele” kampanyasına ustalıkla entegre etti. Rockefeller, bu hikâye dâhilinde birçok iddiada bulundu. Dört memurun mahkûmlarca boğazlarının kesilip dövülerek öldürüldüğü, bir memurun mahkûmlar tarafından hadım edilip cinsel işkenceye maruz bırakıldığı bu iddialar arasında yer alıyordu.

Rockefeller’a göre, isyanda kullanılan 2000 kadar mermi gayet ölçülü ve makul bir biçimde sıkılmıştı. Zira mahkûmler; silahlı, tehlikeli, ıslah edilemez vahşilerdi. Oysa bu mahkûmların ve memurların otopsileri büyük ölçüde aynı sonucu veriyordu: Hepsi kolluk kuvvetlerince, çoğu kaçarken, sırtlarından birkaç kez vurulmuştu. Hiçbirinin boğazı mahkûmlar tarafından kesilmemiş, hiçbir memur hadım edilmemiş veya cinsel işkenceye maruz kalmamıştı.

Asıl mahkûmlar işkenceye maruz kalmışlardı. İsyan öncesinde ve sonrasında dövülen, aç bırakılan ve insanlık dışı muameleye maruz kalanlar mahkûmlardı. Özellikle, bir memurun hadım edilmesini planlamak ve katılmakla yanlış bir şekilde suçlanan, “İri Siyahi” lakabıyla anılan Frank Smith; Komiser Russell Oswald ve memurları tarafından günlerce fiziksel ve cinsel istismara maruz bırakıldı.

1971’deki Attica İsyanı, onu besleyen koşullar ve sonrasında gelen cezalar hakkında çok düşündüm, hem de takıntılı bir şekilde. Bunu Gazze bağlamında, 17 yıl süren hava, kara ve deniz ablukasıyla, yerleşimci sömürgeciliğin hapishane benzeri koşullarıyla, bir halkı kontrol altına almak ve gözetlemek için yerleştirilen keyfi duvarlar ve sınırlarla, gençleri siyasallaştıran ve onları mücadeleye iten koşullarla, sömürgeci ve emperyalist zihniyette ezilenlere dair anlatılan hikâyelerle ve devrimci potansiyeli ezmek için tasarlanmış toplu cezalarla birlikte ele alıyorum. Öğrenilecek, keşfedilecek, yapılacak çok daha fazla şey var.

Tara Âzimi
31 Ekim 2025
Kaynak

0 Yorum: