Eylül
1971’de, siyahi devrimci George Jackson’ın San Quentin Eyalet Hapishanesi’nde
bir firar girişimi sırasında öldürülmesinden kısa bir süre sonra, New York
eyaletindeki Attica Hapishanesi’nde bulunan siyahi mahkûmlar örgütlü bir isyan
başlattılar.
Bu
isyan; ırkçı şiddetin, insanlık dışı hapishane koşullarının, gardiyanlar ve
personel tarafından uygulanan fiziksel ve psikolojik istismarın, tıbbi ihmallerin,
köle emeğinin, siyasi ve dini baskının birikiminin bir sonucuydu. Attica’daki
koşullar, sadece 500 yıl boyunca siyahi insanlara yönelik devlet destekli
sistematik ırkçılığın değil, aynı zamanda FBI’ın COINTELPRO’su ve Amerika’nın
siyasi elitinin tekrarladığı gerici “asayiş” söylemi aracılığıyla siyahi
radikallere karşı yürütülen, sofistike bir biçim almış savaşın sonucuydu.
Kara
Panter Partisi (KPP), Öğrencilerin Sivil İtaatsizlik Koordinasyon Komitesi
(SNCC), Siyahların Kurtuluş Ordusu (SKO) ve diğer örgütlerin liderleri, ABD’deki
“barış”ın koşulları için önemli bir tehdit teşkil ediyorlardı: farklı kesimleri,
dini yönelimleri ve kuşakları dikine kesen, kapsamlı koalisyonlar kurdular, halk
eğitimi ve ihtiyaç temelli programlar aracılığıyla gençliği siyasallaştırdılar,
en önemlisi de birçoğu, enternasyonalizmi yöntemlerinin temel bir unsuru olarak
görüyordu. Attica’nın duvarları arasında mahkûmların çilesini çektikleri
koşullar, bu devrimci potansiyeldeki büyümeyle birlikte artan devlet baskısının
bir tezahürüydü.
Attica
İsyanı, hapishane duvarlarının ve Amerikan sınırlarının çok ötesine uzanan
küresel devrim dalgalarının birikimiydi. Üçüncü Dünya’nın her yerinde, bilhassa
Afrika kıtasında, Avrupa’nın sömürgecilik dönemi kapanıyor, Afrika’nın Birliği
ideolojisinin somutlaşma ihtimali artmıştı. Buna karşılık gelen ve ABD ile
kapitalist blok tarafından öncülük edilen katliam ve zulüm politikası, doğrudan
kendi ülkelerindeki katliam ve zulümle bağlantılıydı.
Afrika’daki
emperyalist hegemonyayı tehdit eden herkes, Sovyetler ve diğer Üçüncü Dünya
devrimcileriyle ittifaklar kurulduğunda iki kat daha tehlikeli hale geliyordu.
İntikamları kanlı ve acımasızdı: Patrice Lumumba öldürüldü, ardından asitte
yakıldı (daha sonra ABD ve Belçika’nın bu suikastı birlikte planladığı, hatta
başlangıçta emri veren kişinin CIA şefi Allan Dulles olduğu ortaya çıktı),
Walter Rodney de Zimbabve’deki sömürgecilikten kurtuluş kutlamasından döndükten
sonra İngiliz müttefiki Guyana Başbakanı tarafından öldürüldü, Kvame Nkruma,
Demokratik Vietnam Cumhuriyeti’ni (Kuzey Vietnam) ziyaret ettikten sonra, CIA
destekli başarılı bir darbenin hedefi oldu ve sürgünde öldü, Thomas Sankara ise
daha sonra Fransız destekli bir darbede öldürüldü.
ABD’ye
geri döndüğümüzde, muhbirler ve casuslar, radikal örgütlerin saflarına sızarak
iç çekişmeleri ve huzursuzlukları körüklediler. Emperyalizmin şiddeti, siyahi
devrimcilere yöneldi. Sadece birkaç olayı örnek vermek gerekirse, Malcolm X ve
Martin Luther King Jr. suikasta kurban gitti, New York Şehri Kara Panter
Partisi’nin tüm liderliği ve birçok ulusal üyesi hapse atıldı, George Jackson
hapishanede öldürüldü, Fred Hampton öldürüldü, Bunchy Carter öldürüldü, Albert
Woodfox gibi birçok kişi yalan yanlış suçlamalarla hapse atıldı.
Birçok
siyah, devrimcinin siyasallaştığı yer hapishaneydi, bu nedenle, radikalleşme
potansiyelinin ezildiği yer de hapishane olmalıydı. Attica’daki 2.200 mahkûmu
çevreleyen ve ayaklanmaya yol açan koşullar bunlardı. Mahkûmlar, 42 personeli
rehin aldı ve ayaklanmaya katıldıkları için yargılanmaktan muafiyet, şartlı
tahliye ve kurul duruşmalarında hukuki temsil, işçi sendikaları kurma hakkı,
siyasi özgürlük, hapishane işçileri için asgari ücret ve daha fazlasını içeren
28 talep karşılığında serbest bırakılmayı şart olarak sundular. O dönemde New
York Eyaleti valisi olan Nelson Rockefeller, hapishaneyi ziyaret etmeyi veya
mahkûmların temsilcileri, avukatları veya taleplerine sempati duyan herhangi
biriyle görüşmeyi reddetti. Rockefeller, hapishaneye düzenlenen ve 33 siyahi
mahkûm ile 10 memurun kolluk kuvvetlerince öldürüldüğü o kanlı baskına izin veren
isimdi.
Katliamın
hemen ardından, Rockefeller, mahkûmların uyguladığı korkunç şiddet üzerine kurulu,
hayal ürünü hikâyesini “suçla mücadele” kampanyasına ustalıkla entegre etti. Rockefeller,
bu hikâye dâhilinde birçok iddiada bulundu. Dört memurun mahkûmlarca
boğazlarının kesilip dövülerek öldürüldüğü, bir memurun mahkûmlar tarafından
hadım edilip cinsel işkenceye maruz bırakıldığı bu iddialar arasında yer
alıyordu.
Rockefeller’a
göre, isyanda kullanılan 2000 kadar mermi gayet ölçülü ve makul bir biçimde
sıkılmıştı. Zira mahkûmler; silahlı, tehlikeli, ıslah edilemez vahşilerdi. Oysa
bu mahkûmların ve memurların otopsileri büyük ölçüde aynı sonucu veriyordu:
Hepsi kolluk kuvvetlerince, çoğu kaçarken, sırtlarından birkaç kez vurulmuştu.
Hiçbirinin boğazı mahkûmlar tarafından kesilmemiş, hiçbir memur hadım edilmemiş
veya cinsel işkenceye maruz kalmamıştı.
Asıl
mahkûmlar işkenceye maruz kalmışlardı. İsyan öncesinde ve sonrasında dövülen,
aç bırakılan ve insanlık dışı muameleye maruz kalanlar mahkûmlardı. Özellikle,
bir memurun hadım edilmesini planlamak ve katılmakla yanlış bir şekilde
suçlanan, “İri Siyahi” lakabıyla anılan Frank Smith; Komiser Russell Oswald ve
memurları tarafından günlerce fiziksel ve cinsel istismara maruz bırakıldı.
1971’deki
Attica İsyanı, onu besleyen koşullar ve sonrasında gelen cezalar hakkında çok
düşündüm, hem de takıntılı bir şekilde. Bunu Gazze bağlamında, 17 yıl süren
hava, kara ve deniz ablukasıyla, yerleşimci sömürgeciliğin hapishane benzeri
koşullarıyla, bir halkı kontrol altına almak ve gözetlemek için yerleştirilen
keyfi duvarlar ve sınırlarla, gençleri siyasallaştıran ve onları mücadeleye
iten koşullarla, sömürgeci ve emperyalist zihniyette ezilenlere dair anlatılan
hikâyelerle ve devrimci potansiyeli ezmek için tasarlanmış toplu cezalarla
birlikte ele alıyorum. Öğrenilecek, keşfedilecek, yapılacak çok daha fazla şey
var.
Tara Âzimi
31
Ekim 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder