A.
Birinci Enternasyonal
I.
Birinci Enternasyonal’in Kuruluşunu Kutlamak Kimin Hakkı?
1.
Ağustos 1914’te, Birinci Enternasyonal’in kuruluşunun ellinci yıldönümünü ve
İkinci Enternasyonal’in 25. yıldönümünü kutlamak için İkinci Enternasyonal’e
üye tüm sosyal demokrat partiler Viyana’da görkemli bir kongresi düzenleyeceklerdi.
Uluslararası sosyalizmin kutlanması ve uluslararası proletaryanın
dayanışmasının gösterilmesi, yıllardır patlak vereceği öngörülen, Enternasyonal’in
son kongrelerinin onun tehdidi altında gerçekleştiği emperyalist savaşa karşı
bir gösteri halini almak yerine, toplar gürledi ve İkinci Enternasyonal üyeleri, mensubu oldukları vatanların savunmasına koştular. Uluslararası proletarya, üzerine
üniforma geçirdi, birbirlerini öldürmeye, parçalamaya ve katletmeye başladı.
İkinci
Enternasyonal, Birinci Enternasyonal’in yıldönümünü emperyalist katliamın
yaşandığı savaş alanlarında kutladı. Kendi yıldönümünü kutlamaksa onun dağıtanlara,
Kautsky gibi “Enternasyonal bir barış aracıdır ve savaşta yeri yoktur”
diyenlere düştü.
2.
Biz, ellinci yıl dönümü yerine altmışıncı yıl dönümünü kutluyoruz. Peki
kutlamak kimin hakkı? Birinci Enternasyonal’in sembolü ve aracı olan
proletaryanın uluslararası dayanışma pratiğinin (ki Marx, Birinci
Enternasyonal'in son Lahey Kongresi'nde yaptığı konuşmada, “Enternasyonal'in temel
ilkesi dayanışmadır çünkü devrim, dayanışmanın eseri olmalıdır” demişti) 1914
yılında uluslararası katliama dönüştürülmesine katkıda bulunanların olmadığı
açık. Yıldönümü kutlamak, Birinci Enternasyonal'in devrimci öğretilerini ve
pratiğini doğrudan karşıtlarına çevirerek, uluslararası proletaryayı
uluslararası kapitalizmin hizmetine sunanların hakkı değil. 25 yıllık
varlıklarında kazandıkları halk kitlelerinin güvenini kötüye kullanan ve bu 25
yılda uluslararası işçi hareketinin yarattığı birikmiş enerjiyi ve
örgütlenmeleri işçi sınıfının kendisine karşı çeviren, işçilerin devrimci
amaçlarını gerçekleştirmek yerine kapitalist sömürünün uluslararası amaçlarını
gerçekleştiren, işçi sınıfının devrimine hizmet etmek yerine kapitalist sınıfın
gericiliğine hizmet edenlerin değil.
İkinci
Enternasyonal’in kahramanları, sosyal demokratlar, proletaryanın uluslararası
yağmacıları, Birinci Enternasyonal’in kuruluşunu kutlama hakkına sahip
değiller. Kendi Enternasyonal’lerinin, yani İkinci Enternasyonal’in kuruluşunu
bile kutlama hakkına sahip değiller; çünkü 1914’te kendi geçmişlerine ve
geçmişteki iyi ve yararlı olan her şeye ihanet ettiler.
3.
Bu yıldönümünü kutlama hakkına, yalnızca Birinci Enternasyonal’in teori ve
pratiğine saygı göstermekle kalmayıp, bunları eyleme dönüştürenler sahiptir.
Yalnızca işçilerin devrimci geçmişine her zaman sadık kalanlar, uluslararası
Menşevizmin oportünizmine ve ihanetine karşı her zaman mücadele edenler, hatta
emperyalist savaş sırasında, işçi sınıfının zelil edildiği dönemde bile, sosyal
demokratlar tarafından terk edilmiş, çamura bulanmış ve farklı ulusal renklerle
değiştirilmiş olan uluslararası öfkenin, devrimin kızıl bayrağını yükseltenler,
kendilerini işçi sınıfının başına yerleştirdikleri bayrakla bu yıldönümünü
kutlayabilirler!
Bu
yıldönümünü kutlama hakkına yalnızca geçmişte, yani İkinci Enternasyonal’de,
iyi ve faydalı olanları bile ihanet ve yok edilmekten kurtaranlar, o geçmişe
İkinci Enternasyonal liderlerinden daha fazla saygı duyanlar sahiptir!
Yalnızca
komünistler, yalnızca Marx ve Lenin’in gerçek mirasçıları, Birinci
Enternasyonal’in, devrimci dayanışmanın ilk enternasyonalinin kuruluş
yıldönümünü kutlama hakkına sahiptir! Birinci Enternasyonal’in teori ve
pratiğini devam ettirenler onlardır. Onlar, uluslararası devrimin
öncüleridirler. Üçüncü Enternasyonal, “İnanıyorum
ki, bir sonraki Enternasyonal kesinlikle komünist olacaktır” diyen Engels’in umutlarını gerçekleştirmiştir.
II.
Birinci Enternasyonal’in Önemi
4.
İşçi sınıfı kendi tarihini bilmeli, devrimci geçmişine saygı duymalı, devrimci
zafere giden zorlu yolda bu zaferi kolaylaştırabilecek her şeyi toplamalıdır.
Birinci Enternasyonal, “onurlu bir başlangıç” değildi, işçi sınıfının yaşam
koşullarıyla şekillenmiş devrimci bir araçtı. Başında işçi sınıfının en büyük
düşünürleri Marx ve Engels vardı. Lenin tarafından daha da geliştirilen
teorileri, bugün uluslararası proletaryanın devrimci öncüsü olan Dünya Komünist
Partisi’nin elinde etkili bir silahtır. Bu teoriye dayanan ve Birinci
Enternasyonal’de somutlaşan uygulamaları, o dönemde işçi sınıfı saflarındaki “sağa”
ve “sola” sapmalara karşı mücadeleleri ve örgütlenme ilkeleri ölü değil, sadece
“geçmiş” değil. Üçüncü Enternasyonal’de (Komünist Enternasyonal)
gerçekleştirilen şeyin özünü, yani doğruluklarının ve canlılıklarının kanıtını
içeriyor.
5.
Uluslararası işçi hareketinin tarihinde üç büyük dönem belirgindir. Birinci
Enternasyonal’de doruk noktasına ulaşan ilk dönem, Lenin tarafından şu şekilde
tanımlanmıştır:
“İlk dönem, sosyalist
fikirlerin doğuşu ve proletaryanın sınıf mücadelesinin tohumlarının ekildiği
dönemdir. Bu, sayısız sosyalist teori ve eğilim arasındaki uzun ve çetin bir
mücadeledir. Sosyalizm yolunu, kendini arar. Küçük burjuva ‘halk’ kitlesinin
içinden yeni yeni neşet etmeye başlayan proletaryanın sınıf mücadelesi, Lyon
dokumacılarınınki gibi bireysel şiddet içeren ayaklanmalar niteliğindedir. İşçi
sınıfı, kendi yolunu bulmaya çalışmaktadır.
Bu dönem, tarihin
sınavından geçmiş tek sosyalizm doktrini olan Marksizmin hazırlık ve doğuş
dönemidir. Bu dönem kabaca on dokuzuncu yüzyılın ilk üçte ikisini kapsar ve
Marksizmin tam zaferiyle, Marksizm öncesi tüm sosyalizm biçimlerinin (özellikle
1848 devriminden sonra) iflasıyla, işçi sınıfının küçük burjuva demokrasisinden
ayrılması ve kendi tarihsel yoluna girmesiyle sona erer.”
III.
Birinci Enternasyonal’in Kuruluşu
6.
1848 devrimleri, gecikmiş burjuva devrimleriydi. Büyük burjuva devriminin,
özellikle de Fransız Devrimi’nin çalışmalarını tamamladılar. Küçük burjuva
nitelikte olan bu devrimler, gösterişli bir yapıya sahiptiler aynı zamanda
Avrupa’nın kapitalist gelişimine karşılık gelen demokratik devleti her yerde
ayağa kaldırdılar. Aynı zamanda proletarya için bir dönüm noktası oldular.
Eskiden küçük burjuvazinin müttefiki olan proletarya, sahada bağımsız bir
faktör olarak ortaya çıktı ve küçük burjuvaziden kurtuldu, ama onun
yanılsamalarından kurtulamadı. Küçük burjuvazi, 28 Haziran 1848’de Paris’te
kanlı bir yenilgiye uğradı. İngiliz Çartizmi şahsında yenilgiye uğradı. Ayrıca,
Alman bağnaz burjuvazisinin ihanetine uğradı.
7.
Bu yenilginin nedenleri açıktır. Proletarya, gelişiminin en başından itibaren
bir sınıf olarak beynelmileldir, bilhassa proletaryanın sınıf mücadelesinin
koşulları beynelmileldir. İşçi sınıfının bu ihtiyacı, “Kanunsuzlar Birliği”, “Adiller
Birliği” gibi işçi sınıfının uluslararası örgütlenme girişimlerinde ön plana
çıkmıştır. Bu birlik, daha sonra Marx ve Engels tarafından Komünist
Manifesto adlı manifestosu kaleme alınan “Komünistler Birliği”ne
dönüştürülmüştür. Ancak Avrupa’nın farklı ülkeleri farklı gelişim
aşamalarındaydı, dolayısıyla proletarya da farklı ilerleme aşamalarından
geçiyordu. İngiltere’de işçi sınıfı 10 saatlik iş gününü ve sendika kurma
hakkını kazandı, ancak burjuvazi ve küçük burjuvaziyle birlikte siyasi mücadele
verdi ve ihanete uğradı. Fransa’da ise bağımsız eyleme zorlandı, yalnızlaştırıldı,
yüz üstü bırakıldı, büyük ölçüde yok edildi. İşçi sınıfının yeni yeni
kıpırdanmaya başladığı Almanya’da bu ilk hareketler bile burjuva sınıflarınca
kanlı bir biçimde ezildiler.
8.
1848 devrimleri sırasında Marksizmin temelleri zaten atılmıştı. Marx ve Engels, işçi sınıfının yanındaydı. Burjuva devrimini kendi amaçları için kullanmaya
çalıştılar. Uğruna savaştıkları büyük hedef, Almanya’nın birleşmesi, Rus
Çarlığına karşı mücadele ve Avrupa’daki tüm ulusal devrimlerin desteklenmesi,
kısacası, proletaryanın kurtuluş mücadelesi için ön koşul olarak Avrupa
demokrasisinin kurulmasıydı.
9.
1848’deki yenilgiden sonra Bonapartist Fransa’da, Almanya’da ve Avusturya’da
gerileme yaşandı. Devrimci savaşçılar, Avrupa’nın dört bir yanındaki
zindanlarda çile çektiler. Onlar için nöbet tutmak Rus jandarmalarına düştü.
Bununla
birlikte, 1848-1849’un üretemediği şey, ellili yılların sonlarında ve altmışlı
yılların başlarında gerçekleşmeye başladı. Birçok açıdan bu yıllar, 1848’den
daha az gürültülü ve yankılı olsa da, daha büyük önem taşıyordu. Marx’ın 1848-1849
yenilgisinden sonra ilk ekonomik krizle birlikte yeni bir devrimci dalganın
yükseleceği tahmini gerçekleşmeye başladı. Ekonomik kriz, 1857’de patlak verdi.
Kriz, işçi sınıfına sıkıntı ve sefalet getirdi. 1859’da (Marx’ın “Politik Ekonomi
Eleştirisi kitabının yayımlandığı yılda) Fransa ve Almanya’daki halk
kitlelerinin baskısı altında siyasi tutsaklar için eş zamanlı “af” ilan edilmek
zorunda kalındı. Amerika’da Kuzey ve Güney arasında dört yıllık bir iç savaş
patlak verdi. Marx, bu iç savaşın işçi sınıfı açısından, on sekizinci
yüzyıldaki Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın burjuvazi için yol açtığı etkiye
benzer bir etkiye yol açmasını bekliyordu. Ardından İtalya’nın özgürlük
mücadelesi geldi. Onu 1861’de Rusya’da serflerin özgürleştirilmesi takip etti. O
zamandan itibaren 1905 ve 1917’ye kadar aralıksız devrimci hareketler birbirini
izledi ve Rus “jandarma”sını kendi yurdunda yeterince meşgul etti. Bütün
bunlar, Avrupa’da kapitalizmin nihayet galip geldiğini, burjuvazinin kendini
kurduğunu, burjuva devrimleri döneminin sona erdiğini, proletarya devriminin
hazırlıklarının başlaması gerektiğini gösterdi. Marx, bu yıllarda Avrupa’nın
yeni bir ayaklanmayla karşı karşıya olduğuna ilişkin önceden sahip olduğu
görüşü (ki bu görüş bugün devrimin “tasfiye”sini haklı çıkarmak için
savunulmaktadır) değiştirdi. Bunu, beklediği gibi olmasa da, bu ayaklanmanın
gerçekleşmiş olması nedeniyle yaptı. Proleter sınıf mücadelesi için zemin
hazırlanmıştı. Proletaryanın devrimci mücadelesinin örgütlenmesi için koşullar
mevcuttu.
10.
Böylelikle “Uluslararası İşçi Derneği”, yani Birinci Enternasyonal, 28 Eylül
1864’te kuruldu. İngiliz sendikalarının liderleri, işçilerin uluslararası örgütünün
kurulması fikrinin en güçlü savunucularıydı, zira tam o sırada İngiliz
burjuvazisi, sendikaların gücünü kırmak için Avrupa kıtasında grev kırıcılar ve
ucuz yabancı iş gücü aramaya başlamıştı. Avrupa genelindeki devrimci uyanış ve
Çarlık tarafından eşi benzeri görülmemiş bir vahşetle bastırılan kanlı Polonya
isyanı, başlıca Avrupa ülkelerindeki işçilerin dikkatini dış ilişkilere, işçi
sınıfında içgüdüsel olan ve somut bir biçim arayan ve bunu Birinci
Enternasyonal’de bulan uluslararası dayanışma fikrine çekti.
Dolayısıyla,
proleter sınıf mücadelesinin iki temel koşulu, Enternasyonal’in kuruluşunda
zaten mevcuttu:
1.
Tamamen sendikal sorunlar, dayanışmayı temel alan beynelmilel örgütlenme
pratiği için itici bir güç işlevi görmüştür:
2.
Bu uluslararası örgüt, derhal hem politik bir örgüt hem de işçi sınıfının politik
genelkurmayı biçimini aldı.
IV.
Birinci Enternasyonal'in Temel Sorunları ve Politikası
11.
Birinci Enternasyonal’in ideolojik ve teorik liderliği, Marx ve Engels’in
elindeydi. İlk sorun, Birinci Enternasyonal’i komünist-Marksist bir
Enternasyonal haline getirmek, yani işçi sınıfının eski fikir ve taktiklerinden
koparak, onu Marksizmin tek doğru teorisi, politikası ve taktikleriyle
tanıştırmaktı. Marx, temel ekonomik eserleri olan Politik Ekonominin
Eleştirisi (1859) ve Kapital’i (1867) tam da Birinci Enternasyonal
döneminde yazdı ve ilkinde yeni toplum teorisi olan “Tarihsel Materyalizm”i
açık ve ustaca bir şekilde formüle etti. Böylece işçi sınıfı, durumunun ve
mücadele koşullarının ihtiyaçlarını karşılayan bir teoriye ve teorilerini 1848
devriminin savaşlarında sınamış, taktik konusunda eğitimli iki parlak lidere
sahip oldu.
Ancak
bu teori ve pratik, kısmen küçük burjuva reformist ve kısmen devrimci ama
maceracı mücadele taktikleri olan diğer teorilerle karşılandı: Fransa’da Prudonizm
ve Blankizm, daha sonra İtalya, İspanya ve İsviçre’de Bakuninizm. Sanayilerinin
önemli bir kısmı küçük olan, proletaryaları büyük ölçüde küçük burjuva olan bu
ülkeler, büyük sanayi proletaryasının sınıf savaşı teorisi ve pratiğine, temelde
Marksizme düşman teori ve pratiklerin tekrar tekrar yeşerdiği yerler oldular.
Dolayısıyla Birinci Enternasyonal’in görevi en başından beri iki yönlüydü:
1.
İşçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesinin örgütlenmesi ve yönetimi;
2.
İşçi sınıfı içindeki yarı gerici, yarı maceracı eğilimlere ve sektlere karşı,
aktif bir mücadeleci işçi partisi için mücadele.
12.
Burjuvaziye karşı mücadelenin örgütlenmesi iki türdeydi ve hâlâ da öyledir:
Toplumun gidişatını ve işçi sınıfının ne için savaşması gerektiğini öğreten
teori ve pratik, işçi sınıfının “geniş” ve “dar” politikalarının acil
sorunları, ki bunların ikisi de birbirleriyle yakından bağlantılıdır. Teori, o
zamanlar Marksizmdi; bugün ise Marksizm-Leninizmdir. Pratik, bu teoriyle uyumlu
olmak zorundaydı, çünkü Marksizm ve Leninizmin büyüklüğünü karakterize eden şey,
tam da budur: Modern proletaryanın yaşam koşullarının yalnızca teorik
ifadesidirler, pratikten ayrı değillerdir, aksine, varlıklarını pratikten
alırlar ve proletaryanın devrimci mücadelesinin ihtiyaçlarına hizmet ederler.
13.
Birinci Enternasyonal’in ilk bildirisi, ilk kararı, yani Açılış Konuşması, “Komünist
Manifesto’yu temel alıyordu, ancak Fransız işçilerinin küçük burjuva
duygusal temsilcilerinin baskısı altında bazı genel ve anlamsız ifadeler de
içine girmişti. Fakat işçi sınıfının temel ilkesi, her üyelik kartının arkasına
işçilerin kutsal kitabı olarak basılmıştı:
“İşçi sınıfının kurtuluşu,
işçilerin kendi eseri olarak gerçekleşmelidir. İşçi sınıfının kurtuluşu
mücadelesi, yeni sınıfsal ayrıcalıklar değil, tüm sınıfsal kuralların
yürürlükten kalkması için bir mücadeledir. İşçinin, emek araçlarının, yani
yaşam kaynaklarını gasp edenlere ekonomik düzeyde boyun eğmesi, her türlü
serfliğin, toplumsal sefaletin, düşünsel gerilemenin ve politik bağımlılığın
kökenidir. Bu nedenle, işçi sınıfının ekonomik kurtuluşu, tüm politik
hareketlerin hizmet etmesi gereken büyük bir hedeftir. Bu hedefe ulaşmak için
ortaya konulan girişimlerin tümü, her ülkedeki farklı iş kolları ve tüm
ülkelerin işçi sınıfları arasındaki birlik eksikliği nedeniyle, bugüne dek
başarısız olmuştur. İşçilerin kurtuluşu, ne yerel ne de ulusal bir görevdir.
Modern toplumun var olduğu tüm ülkeleri ilgilendirir. Bu, ancak bu ülkelerin belirli
bir yönteme dayanan koordinasyonuyla elde edilebilir. Bu nedenle, “Dünyanın tüm
işçileri, birleşin!”
14.
Bu, işçi sınıfının üstlendiği “büyük mesleğe”, yani genel işbirliği ve
sosyalizm temelinde toplumu yeniden örgütleme amacıyla “politik iktidarı ele
geçirme” göreve dair formüldü. Bu nedenle işçi sınıfı, muktedir sınıfların ve
hükümetlerin dış politikasını yakından takip etmeli, kendi politikasıyla
karşılaştırmalıdır.
15.
Ancak bu dış politika bir savaş politikasıydı. Savaş bir kaza değil, kapitalist
ekonomik sistemin kaçınılmaz bir sonucudur. O zaman da böyleydi, şimdi de böyle,
kapitalizm var olduğu sürece de böyle kalacaktır. O dönemde Avusturya-Prusya ve
Fransa-Prusya Savaşları yaşandı. Birinci Enternasyonal kongreleri, işçi
sınıfının hayati bir sorunu olan, bir bakıma işçi örgütlerinin temel taşı olan
bu soruyu sık sık ele aldı: İşçi sınıfının yanında burjuvaziye karşı mı yoksa
burjuvazinin yanında işçi sınıfına karşı mı yer alacaklardı?
16.
1867’de Lozan Kongresi’nde Enternasyonal, savaş ve savaşa karşı tutumu hakkında
ilk ayrıntılı kararı kabul etti. Bu kararda, savaşın önlenmesi için ordunun
kaldırılmasının yeterli olmadığı, toplumsal sistemde bir değişikliğin gerekli
olduğu dile getirildi.
1868’de
Brüksel Kongresi, “işçilerin kendi ülkelerinde savaş çıkması durumunda iş
bırakmaları gerektiği tavsiyesinde bulundu. “Çünkü savaş bugün bir iç savaştır”.
İşçiler işçilerle savaşmaktadır. Elli yıl sonra bu tavsiye unutuldu.
1866’da
Avusturya-Prusya Savaşı’nın başlangıcında (Marx önderliğindeki) Genel Konsey,
bu savaşı iki müstebitin kavgası olarak nitelendiren ve proletaryanın bu durumu
kendi kurtuluşu için kullanmasını tavsiye eden bir karar aldı.
Temmuz
1868’de Genel Konsey, sendikalara şunu söyledi: “Toplumun temelleri, küçük
milliyetçilikten arınmış emekçilerin kardeşliği olmalıdır. Emekçinin vatanı
yoktur.”
Genel
Konsey’in Fransa-Prusya Savaşı ile ilgili bildirisinde ise şu ifadeler yer alıyordu:
“Resmiyette Fransa ve
Almanya kardeş kavgasına tutuşurken, işçiler birbirlerine dostluk ve barış
mesajları gönderiyor. Geçmiş tarihte emsali olmayan bu büyük gerçek, daha iyi
bir geleceğin umudunu ortaya koyuyor. Ekonomik sıkıntıları ve siyasi
çılgınlığıyla eski toplumun aksine, uluslararası ilkesi barış olacak yeni bir
düzenin ortaya çıktığını kanıtlıyor, çünkü emek, her ulusu aynı ilke ile
yönetecek.”
Birinci
Enternasyonal’in ruhu, işçilerin uluslararası çıkarlarını, uluslararası
devrimin çıkarlarını “vatan”ın çıkarlarından üstün tutan gerçek
enternasyonalizmdi. İşte bu ruh, bir "ulusal" savaş işçileri tehdit
ettiğinde her zamankinden daha parlak bir şekilde alevlendi. Birinci
Enternasyonal’in sloganı “Şovenizme karşı çıkalım” idi. Üstelik bu slogan, 1914’te
olduğu gibi, ulusal savaşların sadece bir istisna ve emperyalist yağma
savaşlarının kural olduğu bir dönemde değil, Marx ve Engels’in de kabul ettiği
gibi, ulusal savaşların nispeten haklı görüldüğü bir dönemde atılıyordu!
Genç
Alman işçi sınıfı, bu uluslararası göreve sadık kaldı! Liebknecht ve Bebel,
daha sonra Scheidemann ve Haase gibi savaş kredilerine oy vermediler, bunun
yerine hapse girdiler.
V.
İktidarın Ele Geçirilmesi, Gücün Rolü ve Partinin Rolü
17.
Gerçek enternasyonalizm, devrimin enternasyonalizmiydi.
“Savaş var, savaş var. Haksız
ve kötü savaşlar vardır, bir de haklar için verilen savaş, yani devrim vardır.
Devrim şiddet içerir. İşçiler, bir gün mutlaka politik üstünlüğü ele geçirmeli,
yeni bir emek örgütlenmesi tesis etmelidir. Eski siyaseti devirmelidirler. [...]
Ancak durum böyleyse, kıta ülkelerinin çoğunda devrimimizin kaldıraçının güç
olması gerektiğini kabul etmeliyiz. Emeğin egemenliğinin nihai olarak kurulması
için, belirli bir anda güce başvurmalıyız”
[Marx]
Marx,
bu nedenle, Fransa-Prusya Savaşı’nı proletaryanın kurtuluş mücadelesinde
ileriye doğru atılmış bir adım olarak gördü. “Savaşın sonucu ne olursa olsun,
işçilere silah kullanmayı öğretti, bu, gelecek için en iyi güvencedir.”
18.
Teorik olarak eğitimli, güçlü ve merkezileşmiş bir parti ve emekçiler içinde
bulunan müttefikler, devrimin gerçekleşmesi için proletarya açısından hayati
öneme sahiptir.
Marx,
toprak sahiplerinin mülksüzleştirilmesini öneren Marx, bu şekilde köylülüğü
kazanmaya çalıştı. “[...] Toplumsal devrimin temelden başlaması gerektiğine,
toprak mülkiyetiyle başlaması gerektiğine inanıyorum.” Birinci Enternasyonal
kongrelerinin çok sayıda kararı bu görüşü doğrulamaktadır.
19.
Etkin bir partinin kurulması, sektlerle mücadelede önemli bir rol oynadı.
Enternasyonal, sosyalist veya yarı sosyalist sektlerin yerine, mücadele için
gerçek bir işçi sınıfı örgütlenmesi kurmak amacıyla kuruldu. Orijinal tüzük ve
Açılış Konuşması bunu açıkça göstermektedir. Öte yandan, tarih, sektleri çoktan
ortadan kaldırmamış olsaydı, Enternasyonal, kendi varlığını sürdüremezdi.
Sosyalist sektlerin ve gerçek işçi hareketinin gelişimi her zaman birbirine
ters orantılıdır. Sektler, (tarihsel olarak) haklı olduğu sürece, işçi sınıfı,
bağımsız tarihsel eylem için olgunlaşamaz. Bu olgunluğa ulaştığı anda, tüm sektler
temelde gerici hale gelirler. Bu arada, Enternasyonal’in tarihi, geçmişte her
yerde olan şeyleri tekrarladı. Eski pratikler, yeni kurulan yapı içinde
kendilerini yeniden şekillendirmeye ve korumaya çalıştı.
“Enternasyonal’in tarihi,
Genel Konsey’in, işçi sınıfının gerçek hareketine karşı Enternasyonal içinde
kendilerini korumaya çalışan sektlere ve amatör girişimlere karşı verilen sürekli
mücadelenin tarihi olagelmiştir. Bu mücadele, kongrelerde ve daha da önemlisi,
Genel Konsey’in çeşitli kesimlerle yaptığı özel görüşmelerde sürdürülmüştür.”
20.
Partinin kurulması, öncelikle işçi hareketinin tüm aşamalarının partiye tabi
kılınmasına, ikinci olarak da Enternasyonal’in örgütlenmesine hizmet etmiştir.
En
azından ilkesel düzeyde, Enternasyonal’in kendisi sendikal hareketi, grevleri
vb. yönlendirdi. Sendikal mücadelenin gerekliliği, Birinci Enternasyonal’in
doğuşuna yardımcı oldu. Marx ve Birinci Enternasyonal, sendikaları işçi
hareketinin önemli bir parçası, “sosyalizm okulu” olarak gördüler, ancak Parti’ye
bağlı olarak. “İşçiler, günlük mücadelelerinin nihai sonucunu
abartmamalıdırlar. Sonuçlara karşı savaştıklarını, nedenlere karşı
savaşmadıklarını unutmamalıdırlar. [...] Hastalığı tedavi etmedikleri halde
geçici çözümler uyguladıklarını unutmamalıdırlar. Bayraklarına devrimci sloganı
yazmalıdırlar: ‘Ücret Sisteminin Kaldırılması’. Bu nedenle, sendikal hareket politik
mücadeleye dönüşmelidir; saf ekonomik savunma mücadelesi, bir sınıfın diğerine
karşı mücadelesine dönüştürülmelidir. Sınıfın sınıfa karşı mücadelesi, politik
bir mücadeledir.”
21.
Merkezi ve etkili bir partinin oluşturulması, Enternasyonal tüzüğünün amacıydı.
Temeli bölüm, başı ise Genel Konsey idi. Bakunin’e göre bu Genel Konsey
diktatörlükle maluldü. Gerçekte bu “diktatörlük”, anarşistlerin gevşek
federatif girişimlerine karşı merkezileşme ilkesiydi. Birinci Enternasyonal,
sınıf mücadelesinin partisi olmak istiyordu. Bakuninistler, onun gerçek bir
parti haline gelmesine karşı savaştılar. En şiddetli mücadelelerini ise Enternasyonal
tüzüğüne şu pasajın eklenmesine karşı verdiler:
“Proletarya, mülk sahibi
sınıfların kolektif gücüne karşı mücadelesinde, mülk sahibi sınıflar tarafından
kurulan tüm partilere karşı ancak kendi politik partisini örgütlerse, bir sınıf
gibi hareket edebilir. Proletaryanın politik partilerde bu şekilde
örgütlenmesi, toplumsal devrimin zaferinin ve nihai hedefi olan sınıfların
ortadan kaldırılmasının güvencesi için kesinlikle gereklidir. Ekonomik
mücadelede zaten elde edilmiş olan emek güçlerinin birleşmesi, bu sınıfın
elinde, sömürücülerinin politik gücüne karşı mücadelede de bir kaldıraç görevi
görmelidir. Toprak ve sermaye sahiplerinin politik ayrıcalıklarını her zaman
ekonomik tekellerini koruyup sürdürmek ve emeği köleleştirmek için
kullandıkları göz önüne alındığında, politik iktidarın ele geçirilmesi,
proletaryanın büyük görevi haline gelir.”
Günümüzde,
devrim döneminde merkezileşme ilkesi, mücadelenin günlük bir gerekliliği haline
gelmiş olsa da, kitle partileri, bu mücadeleyi dünyanın dört bir yanında
sürdürdüğü için örgütlenme biçimi de mutlaka farklı olmalıdır. O zaman olduğu
gibi şimdi de, herhangi bir devrimci partiye karşı çıkan herkesin
“merkezileşmeye” karşı sürdürdüğü çetin mücadele, Birinci Enternasyonal’in
mirası olan “merkezileşmiş” parti ve enternasyonalin devrimci mücadelenin en
önemli silahlarından biri olduğunu kanıtlamaktadır. Örgütlenme olmadan mücadele
imkânsızdır. Merkezi bir başı, birleşik bir plan hazırlayan ve uygulamasını
denetleyen merkezi bir organı olmayan örgütlenme, hayali bir örgütlenmedir.
VI.
Birinci Enternasyonal ve Paris Komünü. Eski Devlet İktidarının Yıkılması
22.
1871 Paris Komünü, modern işçi hareketinde bir dönüm noktası ve Marksizm
teorisinde önemli bir ilerlemeydi. Birinci Enternasyonal Genel Konseyi’nin
Üçüncü Bildirisi (Fransa’da İç Savaş), Birinci Enternasyonal’in son
büyük eylemidir. 1871 Paris işçilerinin görkemli ayaklanmasında, işçi sınıfının
eski yanılsamaları ve mücadele yöntemlerinin sonuncusu da gömüldü. Öte yandan,
sömürülenlerin bu mücadelesi, devrimci mücadelenin özgünlüğünü ve yeni
proletarya devlet iktidarının temel biçimlerini ortaya koydu.
Enternasyonalistler, Paris Komünü’nde aktif rol aldılar, büyük bir etkiye
sahiplerdi. Engels şöyle demişti: “Prudonistlerin ve Blankistlerin etkisi ise çok
daha büyüktü.” Şimdi her ikisi de kendilerini feda ettiler. Her ikisi de
ayaklanmanın zaferine yardımcı oldular, diğer yandan, işçi sınıfının gücünü
işçilerin çıkarları doğrultusunda sosyal reformlar için kullandılar. Bununla
birlikte, Paris Komünü, genel olarak hem küçük burjuva reformizmi hem de sekte
dayalı komplo fikrini savunanlar için bir yenilgiydi. Ancak Paris Komünü,
proletaryanın başrol oynadığı gerçek bir halk hareketi olduğu için, toplumsal
devrimin özelliklerini ortaya koydu. Eski devlet iktidarının yıkılması ve işçi
sınıfının ışığına hizmet eden yeni bir iktidarın, yani proletarya
diktatörlüğünün kurulması için ilk kez adım atıldı. Marx, işçilerin bu
kahramanca mücadelesinin büyük dersini Marksizm teorisine dâhil etti.
23.
İsyanın yenilgisini öngördüğü için ona karşı çıkan Marx, şikâyet etmedi, “Ben
size söylemiştim" demedi, ondan dersler çıkardı. Kendisi ve Birinci
Enternasyonal üyeleri mücadeleye katıldılar, enternasyonalistler, aktif olarak
savaş alanında yer alırken, Marx, teorik olarak, tavsiye ve teoriyle katkıda
bulundu. Onun eylemi, teorisyenin ve liderin işçi sınıfının mücadelesine karşı
tutumunun nasıl olması gerektiğine dair örnek bir modeldi. Onun örneği,
öğrendiği derslerle birlikte kısa sürede unutuldu, ama sonra, Lenin’in
önderliğindeki modern komünistler tarafından yeniden keşfedildi.
24.
Paris Komünü’nün dersleri arasında, yenilgisini açıklayan, mevcut tarihi
koşullardan kaynaklanan ve yalnızca sınırlı, geçici ve yerel öneme sahip olan
dersler değil, temel nitelikte olanlar öne çıkartılmalıdır. Bunlar arasında
eski devlet aygıtının yıkılması hususunu zaten belirtmiştik. Birinci
Enternasyonal’in faaliyetleriyle yakından bağlantılı oldukları için burada
değinilmesi gereken diğer üç mesele de neredeyse aynı derecede öneme sahiptir:
ulusal savaşın sömürücülere karşı bir iç savaşa dönüşmesi sorunu; proletaryanın
ihtiyaç duyduğu müttefikler sorunu; ve Parti sorunu.
Paris
Komünü, Fransızların Almanlar tarafından yenilgiye uğratılmasının ardından
ortaya çıktı ve Fransız imparatorunun bu ganimet için yürüttüğü harekât, Paris
proletaryasının sömürücülerine karşı gerçekleştirdiği ilahlı bir ayaklanmaya
dönüştü. Lenin’in daha sonra ilan ettiği “Emperyalist savaşı iç savaşa
dönüştürün” sloganı, o zamanlar bilinçli olarak formüle edilmemişti, tam da
Blanqui önderliğindeki proletaryanın devrimci kanadı bir an tereddüt etmiş, tüm
güçlerini Alman “işgaline” karşı “vatanı savunmak” için kullanmak istemişti.
Ancak bu kanat, samimi bir şekilde devrimci olduğu için, bu tereddüt kısa sürdü
ve formüle edilmemiş olan, gene de gerçekleştirildi. Burada, daha sonraki tüm
proletarya devrimleri için bir örnek ortaya konuldu, bu, bize bir şeyler
öğretebilecek bir örnekti. Emperyalist savaş sırasında bu dersi, sadece Lenin
ve yoldaşları aldı.
Paris
Komünü’nün en büyük hatası, izole kalmasıydı. Birinci Enternasyonal’in devrimin
temel görevinin büyük toprak sahiplerinin mülksüzleştirilmesi olduğunu
görmüştük. Paris Komünü, içgüdüsel de olsa, köylülerin desteğini
sağlayabileceği yöntemleri aradı. Bunları bulamadı ve izole kaldı.
Devrimin
ilerleyişi, devlet iktidarının ele geçirilmesi, iç savaşın örgütlenmesi ve
proletaryanın diğer ezilen sınıflarla ilişkileriyle ortaya çıkan tüm bu
sorular, proletaryanın kendisi örgütlenmediği için kesin bir şekilde cevaplanamadı.
Ortada eğitimli, bilinçli, disiplinli bir parti yoktu. Bu sonuncusu olmadan
zafer de olmazdı. Bu nedenle Komün, Engels’in dediği gibi, Birinci
Enternasyonal’in yalnızca manevi çocuğuydu, gerçek çocuğu değildi. Çünkü tüm bu
sorular, tam da o koşullarda, Birinci Enternasyonal’in Marx’ın önderliğinde
gerçekleştirdiği sorunların çözümü için mücadele ettiği sorulardı. O zaman
çözülemezlerdi. Ancak Lenin, Komünist Parti ve Üçüncü Enternasyonal tarafından,
yeni koşullara göre yeniden formüle edilerek ve devrimci bir şekilde
çözülebilirlerdi.
25.
Paris Komünü, işçi hareketini parçaladı. Ağırlık merkezi Almanya’ya kaydı. Neticede
Birinci Enternasyonal neydi? Engels onu şu şekilde tanımlıyordu:
“[...] Eski Enternasyonal,
tümüyle sona erdi. Bu, iyi bir şey. O, Avrupa’ya hükmeden baskının ve işçi
hareketinin yeniden uyanmaya başlamasının, birlik ve tüm iç polemiklerden uzak
durmayı gerektirdiği döneme aitti. Proletaryanın ortak kozmopolit çıkarlarının
ön plana çıkabileceği bir momentti. Hareketin teorik niteliği, 1864’te Avrupa’nın
her yerinde, yani kitleler arasında gerçekte çok belirsizdi.
İlk büyük zafer, tüm
grupların saf işbirliğini paramparça etmek zorundaydı. Enternasyonal, Komün
aracılığıyla Avrupa’da ahlaki bir güç haline geldiğinde, çekişme hemen başladı.
Her eğilim, zaferi kendi amaçları için kullanmak istedi. Kaçınılmaz çöküş
başladı. [...] Enternasyonal, geleceğin yön aldığı Avrupa tarihinin on yılına
hükmetti. Yürüttüğü çalışmalara gururla bakabilir.
Fakat Enternasyonal, eski
biçimlerini aşmıştı. [...] Marx’ın yazılarının birkaç yıl faaliyet göstermesi
neticesinde, sonrasında kurulacak Enternasyonal’in doğrudan komünist olacağına
ve ilkelerimizin sahip olduğu standardı tereddütsüz yükselteceğine inanıyorum.”
B.
İkinci Enternasyonal
25.
“Birinci Enternasyonal (1864-1872), sermayeye karşı devrimci saldırılarına
hazırlık çalışması olarak, işçilerin uluslararası örgütlenmesinin temellerini
attı. İkinci Enternasyonal (1889-1914) ise proletarya hareketinin uluslararası
örgütlenmesiydi; bu örgütlenme, devrimci düzeyinde geçici bir düşüş yaşarken büyüdü,
oportünizmin geçici olarak güçlenmesine yol açtı. Bu da nihayetinde bu
Enternasyonalin çöküşüne yol açtı.” [Lenin]
I.
Üç Tür İşçi Hareketi
26.
İkinci Enternasyonal, kendine tevarüs eden o büyük mirasla ne yaptı? Marksizmin
devrimci teorisine ne oldu? Pratikte ne şekil aldı, devrimci özelliğini korudu
mu? Devrimci mücadelenin amacına hizmet etti mi, Birinci Enternasyonal’in
ruhuna uygun muydu?
İkinci
Enternasyonal, en başından itibaren oportünizm ve reformizmle yoğrulmuştu. Yavaş
ama emin adımlarla devrimci unsurlar teorisinden çıkartıldı. Birinci
Enternasyonal’in devrimci pratiği, İkinci Enternasyonal’in reformist pratiğinde
“unutuldu”. Birinci Enternasyonal’in militan devrimci örgütlenmesi, İkinci
Enternasyonal’de “demokratik” bir örgütlenmeye yerini bıraktı.
27.
Bu dönemin işçi hareketi üç ayrı türden müteşekkildi. İkinci Enternasyonal’in
liderliği Alman Partisi’ne, Alman sosyal demokratlarına aitti. İki grubun
(sırasıyla Lassalle ve Eisenach’ın takipçilerinin) birleşmesinden sonra, Alman
Partisi, Sosyalizmle Mücadele Kanunları’nın çıkartıldığı dönemde yüzleşilen fasılayla
birlikte, bir milyondan fazla üyesi, meclis (Reichstag) seçimlerinde dört
milyon oyu, Sosyalizmle Mücadele Kanunu’na rağmen seçilen 35 milletvekili,
sendikalarda yüz binlerce üyesiyle geniş bir yasal gelişim yoluna girdi. Büyük
kapitalist gazetelerle aynı tiraja sahip merkezi yayın organı Vorwärts [“İleri”]
ile Parti, gerçekten de İkinci Enternasyonal’in en güçlü ve önde gelen
partisiydi. Bununla birlikte, oportünizmin dezavantajı, kısa süre sonra kendini
gösterecekti. Alman proletaryasının büyümesine paralel olarak Alman Partisi’ndeki
o muhteşem büyüme, aynı zamanda Fransa-Almanya savaşının sona ermesinden sonra
Almanya’yı hızla büyük bir kapitalist devlete dönüştüren Alman kapitalizminin
büyük büyümesiyle de paralel ilerledi. Kapitalizmdeki büyüme, emperyalizm
biçimini almış kapitalizmin yapısında bir değişikliği beraberinde getirdi. Aynı
zamanda, İkinci Enternasyonal’in oportünist ve reformist pratiklerinin, yani İşçi
Demokrasisi’nin desteği ve temeli olacak bir proletarya kesimi ortaya çıktı.
28.
En ezici ve karakteristik olanı, ikinci tür işçi hareketlerinin ortaya çıktığı
İngiltere’deki bu bölümün büyümesiydi. İngiltere’ye ait o kudretli sömürge
imparatorluğu, sömürgeleri sömüren o aşağılık pratiği sayesinde, İngiliz
kapitalistlerini istisnai bir konuma taşıdı. Ek kârlar ve tekeller, İngiliz
kapitalistlerinin ağır sanayilerdeki vasıflı işçilere daha yüksek ücretler
ödemelerini sağladı, böylece işçilerin “ülkelerinde” kapitalizmin “gelişimine”
ilgi duymalarına neden oldu. İngiliz işçileri, proletaryanın genel uluslararası
çıkarlarına pek dikkat etmediler. Sosyalizmin etkisi zayıftı. İngiltere işçi
sınıfı, sömürgelere baskı uygulanması, İrlanda’nın boyunduruk altına alınması vs.
konusunda devletine yardım etti, ona destek oldu. İngiliz işçi sınıfı, güçlü
sendikaları aracılığıyla ganimetten alacağı payı güvence altına aldı. Sendikalar,
dar görüşlü ve kısıtlayıcı bir ruha sahip oldular. İngiliz işçi sınıfının
uluslararası çıkarlarına karşılık bulamaması bir yana, İngiltere’nin vasıfsız
işçileri ve tarım işçileri de tüm savunmasız halleriyle, kapitalist
sömürücülere teslim edildiler.
29.
Üçüncü tür, Fransa’daki işçi hareketi tarafından geliştirildi. Komün’ün
bastırılmasının ardından, Fransız işçi hareketi sektlere ayrışdı. Bu sektlerin
daha sonra bir partide birleşmesinden sonra bile, bu parti zayıf kaldı, zayıf
kalmaya devam etti. Bu ülkenin, özellikle de proletaryanın devrimci geçmişi,
Komün’ün büyük dersleriyle birleşince, Fransız proletaryasını örgütlenme yoluna
sokmayı başaramadı: Parti ve sendikalar örgütsel olarak zayıf kaldılar.
Marksizm teorisi, derinlere kök salamadı: laf kalabalığı hâkim oldu. İşçi
hareketinin zayıflığı, Fransa’nın ekonomik gelişiminin bir sonraki sonucuydu.
Fransa, yarı tarım ülkesiydi. İngiltere ve Almanya ile kıyaslandığında daha çok
kırsal, küçük burjuva bir yapıya sahipti.
30.
Böylece, İkinci Enternasyonal’in üç ana partisinin kurulduğu Avrupa’nın önde
gelen üç ülkesinde, işçi sınıfının ileri gelen kesiminin, sendikalarda ve partide
örgütlenmiş işçilere küçük burjuva zihniyetini dayattığını görüyoruz. Bu,
farklı şekillerde gerçekleşti. İngiltere ve Almanya’da çıkarların burjuvaziyle
ortaklaştırılmasına yol açarken, Fransa’da işçi sınıfının mayası küçük burjuvanın
teknesinde karıldı. Özünde, üç tür de aynıydı.
II.
İşçi Hareketinin Dağılması
31.
Bu gelişmenin sonuçları iki yönlü oldu:
1.
İşçi hareketinin ayrı ayrı kollarının parti karşısında edindiği bağımsızlık.
2.
Tarafların uluslararası alanda bağımsızlığı.
Birinci
Enternasyonal’in en önemli özelliklerinden biri, tüm işçi hareketinin tek
gerçek hedef olan devrime tabi kılınmasıydı. Günün çeşitli meselelerinin tamamı
bu hedefe tabi kılındı. Tüm örgütlenme meseleleri devrim bakış açısından
incelendi.
İkinci
Enternasyonal’in partilerinde devrim, teoride kısmen kabul görmüş olsa da, arzu
edilen “nihai amaç” değildi. Tek tek partiler, esas olarak örgütlü işçilere,
yani işçi aristokrasisine dayandığından, bu unsurların çıkarları, İkinci
Enternasyonal’in politikalarını tayin ettiler.
32.
Her şeyden önce, Almanya’daki sendikalar daha bağımsız ve reformist hale geldi.
Devrimci hareketin ekonomik mücadelede eğitilmiş askerlerini yetiştireceği
güçlü kaynak olan “sosyalizm okulları” olmak yerine, sendikalar, sürekli olarak
devrimden ve sosyalizmden uzaklaştı. Bu durum, özellikle 1895 civarında,
260.000 üyesi olan sendikaların kendi “bağımsız” politikalarını başlatacak
kadar güçlü olduklarını hissetmeleriyle belirginleşti. Üye sayıları 1900’de
yaklaşık 700.000’e, 1905’te ise 1.340.000’e yükseldi. “Genel Komisyon” duruma
el koydu. Sendikaları kasıtlı olarak partinin kontrolünden çıkardı ve devrimci
sendikaları zanaat sendikalarına dönüştürdü. Hukuki işlemler, “ciddi
mücadeleler”, “ağırbaşlılık ve öz eleştiri”, nihayetinde “devletin gerçek
anlamda korunması”... tüm bunlar, sendika bürokrasisinin ilan ettiği amaçlar ve
kullandığı dil haline geldi.
Emperyalizmin
sonucu olarak hem ulusal hem de uluslararası düzeyde sınıf çatışmaları yoğunlaştığı
ölçüde farklı sınıflar arasındaki gerilim de arttı. Sendikalar barışı korumayı
dert edinir hale geldiler. Grevin politik bir silah olarak kullanılmasına
sürekli karşı çıktılar, “devrim” anlamına gelen “politika”ya karşıydılar. Köln
sendika kongresindeki kitlesel grev tartışmasında açıkça şunu söylediler: “Bu
tür sorumsuz kitlesel ayaklanmalar için hazırlık çalışması yürütülemez, ayaklanmalar
ancak gergin ilişkilerden kendiliğinden ortaya çıkarlar, işçi hareketi bunları
yalnızca sonuçsuz bırakır. Bunları hazırlamak, devrimi hazırlamak anlamına
gelir.” Proletaryanın politik ve ekonomik örgütlenmelerinin güçlendirilmesini
daha önemli olarak savundular, zira ikincisi, şiddete karşı en iyi kalkanı
sunuyordu.
33.
Sendikalar, partiden tümüyle bağımsızlaştılar, hatta partinin efendisi haline
geldiler. Almanya'daki işçi hareketinin bir diğer organı olan parlamenter
fraksiyonlarda da aynı şey oldu. Birinci Enternasyonal’in “sömürücülerin
örgütlü gücüne karşı mücadele amacıyla” bağımsız işçi partilerinin kurulmasını
teşvik ettiğini gördük. Parlamento haricindeki parti ve parlamento dâhilindeki
Parti, proletaryanın partisi, sömürücülere karşı meşale ve bu devrimci
mücadelenin önderi olacaktı. Ancak burjuva parlamentolarındaki sosyal demokrat
fraksiyonların diğer partiler gibi olduğunu, tek farkın burjuvazi partilerinden
daha az sınıf bilincine sahip olmaları olduğunu görüyoruz. Parlamenter ayrıcalıklarını
burjuvaziye karşı değil, proleter kitlelere ve partinin reformist
politikalarını etkilemeye çalıştığı ölçüde muhalif hizbe karşı kullandılar.
34.
Öte yandan, İkinci Enternasyonal çok sayıda partiye sahipti. İkinci
Enternasyonal, uzun süre merkezi bir organa bile sahip değildi. Ancak 1900
yılında Paris Kongresi’nde Uluslararası Sosyalist Büro kuruldu. İçinde her
partiden bir veya iki delege bulunuyordu. Ancak bu büronun partiler üzerindeki
etkisi salt teorik düzeyde kaldı. Büroda Birinci Enternasyonal’in özünü
oluşturan merkezileşmenin hiçbir izine rastlanmıyordu. Büronun hiçbir gücü
yoktu. Partiler arasında veya parti içinde bir çatışma durumunda, tavsiye
vermekten başka bir şey yapamazdı. Büronun başkanı Vandervelde idi.
III.
İkinci Enternasyonal’in Oportünizmi
35.
Neticede İkinci Enternasyonal kongreleri, reformizm ile işçi hareketinin
devrimci sol kanadı arasında bir mücadele alanı haline geldi. 1889 Paris
Kongresi’nde, 1 Mayıs’ın uluslararası proletaryanın dayanışma günü olarak
kutlanması ve bu günde tüm ülkelerdeki işçilerin sekiz saatlik iş günü için
ortak mücadelede birleşmesi kararı alındı.
1891
Brüksel Kongresi ve 1893 Zürih Kongresi, politik mücadelenin önemini vurguladı,
politik mücadeleyi tanımayan tüm örgütler, Enternasyonal’den ihraç edildiler.
Böylece anarşistler dışlandı.
Sosyalist
partiler, her yerde ortaya çıktı. Enternasyonal, nüfuz alanını sürekli genişletti.
1896 Londra Kongresi’nde Rusya’nın yasadışı örgütlerinin temsilcileri ilk kez
boy gösterdi.
36.
Aynı zamanda oportünizm de açığa çıktı. 700 delegenin katıldığı Paris Kongresi,
Millerand davasıyla, yani sosyal demokrat partinin bir üyesinin burjuva
hükümetine katılıp katılmaması sorusuyla ilgilenmek zorunda kaldı. Bu konuda
bir uzlaşmaya varıldı. “Sınıf mücadelesi, kapitalist sınıfın herhangi bir
fraksiyonuyla ittifakı yasaklar”, ancak “böyle bir ittifakı kaçınılmaz kılan
istisnai durumlar olabilir” denildi. Partinin kararına ve denetimine tabi olan
bu tür “istisnai durumlarda”, sosyalistlerin burjuva hükümetlerine
katılmalarına izin verilebilirdi. Burjuva partileriyle işbirliği konusu bir
daha tartışmaya açılmadı. 1904’te Amsterdam'da, 1907’de Stuttgart’ta ve 1910’da
Kopenhag'da, bu sorunun yanı sıra sömürge politikası ve savaş konusunda da
oportünistler ile sosyal demokrasinin sol kanadı arasındaki fark daha belirgin
hale geldi. Sağ kanadın yöneldiği taraf, Stuttgart Kongresi’nde oportünistlerin
sendikaların partiden tümüyle bağımsız olmasını talep etmesiyle alenen
belirginleşti. Bu, amacı işçi hareketini devrimin nihai hedefi için
birleştirmek olan Birinci Enternasyonal’in ruhundan uzaklaşan oportünizmin uzun
süredir sürüklendiği nehrin ana özelliğiydi. Tüm meselelerin en önemlisi olan
işçi hareketinin birliği meselesinde bile bir uzlaşmaya varıldı. Sendikaların partiden
bağımsız olması reddedildi, ancak partinin etkisi, sadece ideolojiyle
sınırlandırıldı. Bu duygusal uzlaşma bile sol kanadın baskısı altında
gerçekleştirildi.
37.
Bu anlamda, İkinci Enternasyonal’in tarihinde iki dönem ayırt edebiliriz: İlk
dönem, Paris Kongresi’nden (1889) Amsterdam Kongresi’ne (1904), ikinci dönem
ise Stuttgart’tan Basel’e kadar uzanır. Birinci dönemin sloganı “Çarlığa karşı
çıkalım”ken, ikinci dönemin sloganı “Emperyalizme karşı çıkalım”dı.
1893
Zürih Kongresi, zaten tamamen savaş meselesiyle ilgilenmişti ve o zamandan beri
bu mesele gündemden çıkarılmadı. Stuttgart Kongresi’nde (1907), Basel Kongresi’nde
(1912) ve her yerde bu meselenin tartışmanın merkezinde olduğunu görüyoruz.
1880’lerde
İkinci Enternasyonal’in kuruluşu, kapitalizmin emperyalizme geçiş dönemiyle
aynı zamana denk geldi. Üçlü İttifak’a karşıt olarak Fransız-Rus ittifakı
kurulmuştu.
IV.
İkinci Enternasyonal ve Savaş
38.
Açıktan Almanya’ya karşı olan Fransız-Rus İttifakı, Çarlık rejiminin gücünü
büyük ölçüde pekiştirdi. Bir zamanlar Birinci Enternasyonal’in sloganı olan “Çarlığa
karşı çıkalım!”, İkinci Enternasyonal’in de sloganı oldu. O zamanlar devrimci
bir slogandı: Marx’a göre, Rusya’ya karşı savaş, Avrupa’daki en güçlü karşı-devrimci
güce karşı, proletarya devriminin önündeki engelleri kaldırmak için yapılacak
devrimci bir savaştı. “Çarlığa karşı çıkalım” sloganı, Fransız-Rus İttifakı’nın
savaştığı Alman Sosyal Demokratlarının vatanında bizzat bu sosyal demokratlar
eliyle ulusal savunmayı esas alan slogana dönüştürülmeseydi, devrimci bir
slogan olmaya devam edecekti. Bu, savaşın hayaleti kendisini iyice gösterdi. Artık
yaşanacak savaşın Fransa ile Almanya arasında cereyan etmekle kalmayacağı,
bunun emperyalist bir dünya savaşı olacağı görüldü. Enternasyonal’in kongrelerinde
emperyalist savaş, sözlerle ve kararlarla “hep bir ağızdan” kınandı. Yaklaşan
savaşın, İkinci Enternasyonal’in liderlerini kendi vatanlarının safında bir
araya getireceğini, oportünist, sosyal şovenist liderlerin, gerçek planlarını
ve niyetlerini gizlemek için söylemde birleşmeseler, İkinci Enternasyonal’i
savaştan çok önce paramparça edeceklerini giderek daha açık bir şekilde ortaya
koydu.
39.
Birinci Enternasyonal, uluslararası proletaryanın devrimci ancak hazırlık
niteliğinde bir örgütü iken, İkinci Enternasyonal, kitle partilerinin bir
örgütüydü. Bu anlamda İkinci Enternasyonal, devrimci ruhun ortadan kalkmasını, tek
tek ülkelerdeki proletaryanın devrimci dayanışmasının bastırılmasını ifade
ediyordu. Toplam 25 milyon örgütlü sosyalist, gerçekte Birinci Enternasyonal’in
devrimci ruhundan, örgütlenme pratiğinden ve taktiklerinden kopmuş, daha da
geriye gitmişti. Bu gerileme, İkinci Enternasyonal’in teorisinde de kendini
gösterdi.
V.
İkinci Enternasyonal Teorisi. Uluslararası Menşevizm
40.
İkinci Enternasyonal’in teorisi, “resmiyette” “devrimci Marksizm” teorisiydi. “Resmiyette”
bu teori, Kautsky gibi en iyi Marksistlerce temsil ediliyordu. Gerçekte ise
iktidar, oportünistlerin elindeydi. “Ortodoks” Marksistler de “partinin
birliğini” tehlikeye atmamak adına, teorilerini oportünistlere uyacak şekilde
budayıp durdular. Böylece Marksizmin devrimci teorisi, devrimci duruma ayak
uyduramayan bir dogma koleksiyonuna dönüştürüldü. Marksist teorinin tahrif
edildiği başlıca noktalar şunlardı:
1.
Birinci Enternasyonal, devrimci bir teoriye sahipti, teoriye uygun olarak pratiği
devrimcileştirmeye çalıştı.
İkinci
Enternasyonal, reformist bir yaklaşıma sahipti. Marksist teoriyi reformist
yaklaşıma uygun kılmak istiyordu (Bernstein, Revizyonizm).
2.
Bu durum, ilk olarak Marksizmin temelinde, sınıf mücadelesi teorisinde ortaya
çıktı. Modern toplumun, aralarındaki düşmanlığın giderek şiddetleneceği,
birbirine düşman sınıflardan (burjuvazi ve proletaryadan) oluştuğu devrimci
doktrinin yerine, bu düşmanlığın kademeli olarak hafifleyeceğini söyleyen, ilkine
karşıt bir teori geliştirildi.
3.
Sonra sıra devlet teorisine geldi. Sınıflı toplumun karşılığı sınıfın
devletidir. Sınıfların tüm mücadelesi, düşman sınıfı boyun eğdirme aracı olarak
devletin ele geçirilmesi meselesi etrafında döner. Bu devrimci teori, devletin
toplumdaki sınıfların üzerinde duran tarafsız bir örgüt, dolayısıyla boyun
eğdirme aracı değil, ortak örgütlenme aracı olduğu teorisine dönüştürüldü.
Böylece “Sosyalist Yönetimde Devlet” fikrinin zemini hazırlandı.
4.
Proletaryanın iktidarı ele geçirme teorisi, reformist bir değişime uğradı. Böylelikle
devrimci süreç yerini barışçıl reformist “sosyalizme doğru evrim” sürecine bıraktı.
Proletarya diktatörlüğü teorisi terk edildi, “unutuldu”. Devletin eski
kapitalist mekanizmasının yıkılmasını esas alan komünizme ait o büyük doktrinin
yerini, burjuva parlamentolarında çoğunluğun ele geçirilmesi fikri aldı.
Proletaryaya, iktidarı ele geçirmenin tek yolunun ülkede çoğunluğu oluşturmak
ve devrimden önce tüm idari organları vs. geliştirmek olduğu söylendi.
Kısacası, devrimin yerini sandık ve çoğunluk oylarıyla teşkil edilecek
demokratik sistem aldı.
5.
Marx’ın Bakunin ve anarşistlerle yaptığı tartışmalarda genel teorik çerçevede
devrimci hareketin lideri ve rehberi, militan ve sınıf bilincine sahip
unsurların, proletarya öncüsünün toplayıcısı olarak tanımladığı partinin rolü
teorisi, tümüyle unutuldu. Disiplinli ve faal bir parti yerine, faaliyetleri
seçimlerde oy kullanmaktan ibaret olan gevşek bir demokratik seçmen topluluğu
haline geldi.
6.
Marx, bu yönde ön çalışmalar yapmış olmasına rağmen, tüm emekçilerin ittifakı
büyük doktrini uygulanmadı. Bilâkis, proletarya ile küçük burjuvazi arasındaki
sınırlar ortadan kaldırıldı.
7.
Devrimci öz, Marksist felsefeden çıkarılarak, barışçıl bir evrim teorisine
dönüştürüldü.
Sözde
“ortodoks” eğilim (Kautsky), Marksist teoriyi “sosyalizme doğru evrimsel büyüme”
teorisine (Bernstein) karşı öyle bir şekilde savundu ki, Marksist teorinin
devrimci içeriğini tamamen yok etti. Marksizmin özü olan devrim, bir daha asla
geri dönmeyecek şekilde toprağa gömüldü. Kapitalizm ve sosyalizm arasındaki
geçiş dönemi olan proletaryanın devrimci diktatörlüğü ise sonunda koalisyon
hükümetleri dönemiyle yer değiştirdi.
8.
Böylece İkinci Enternasyonal’in Marksist teorinin reddine ilişkin çalışmaları
tamamlanmış oldu. Birinci Enternasyonal’in ürettiği tüm teoriler bir kenara
atıldı. Marksizmin yerini, Hilferding’in yeni teorileri (Toplum), Lonca
Sosyalizmi, sosyal faşizm ve sosyal barışçılık arasında salınan uluslararası
Menşevizmin teorik içeriği aldı.
Birinci
Enternasyonal’in kuruluş günü Komünist Enternasyonal’e ait bir gündür.
1.
Birinci Enternasyonal’in tek varisi Komünist Enternasyonal’dir. Komintern, Birinci
Enternasyonal’e bağlı geleneklerin teori ve pratik alanındaki tek koruyucusu ama
aynı zamanda tek uygulayıcısıdır.
2.
Leninizm; emperyalizm ve toplumsal devrim çağında Marksist teori ve pratiğin
devamıdır. Komünist Enternasyonal, elbette daha büyük ölçekte, Marx ve Engels’in
anlayışına göre Birinci Enternasyonal’in olması amaçlanan dünya partisinin
gerçekleşmiş halidir. Komünist Enternasyonal’in uluslararası Menşevizme karşı
mücadelesi, Birinci Enternasyonal’de çeşitli küçük burjuva sosyalizm
biçimlerine karşı mücadelenin devamıdır. Sektlere karşı mücadele, proletaryanın
kitle örgütlerinin önemini anlamayan “aşırı sol” sapmalara karşı mücadele
şeklini alarak devam etmektedir.
3.
Mücadelenin koşulları, doğal olarak önemli ölçüde değişti. Birinci
Enternasyonal, güçlü işçi örgütlerinden yoksun, kapitalizmin ve serbest
rekabetin altın çağında faaliyet yürütüyordu. Komünist Enternasyonal ise
emperyalizm çağında, kapitalizmin son aşamasında mücadele ediyor. Komünist
Enternasyonal’in arkasında sadece devrimci mücadelelerini sürdüren kitle
partileri ve Komünist Enternasyonal’in liderliği değil, aynı zamanda ilk proleter
devleti olan SSCB de var. Şimdi mesele, Birinci Enternasyonal’in sloganlarını pratiğe
dökmektir: “Politik iktidarı ele geçirmek, işçi sınıfının en ulvi görevidir.”
4.
Bunu gerçekleştirmek için, komünist partilerin kendileri de Açılış Konuşması’nın
sloganlarına uygun olarak örgütlenmelidir: “Kitleler, ancak onları bir arada
tutacak bir örgütlenme ve onlara yol gösterecek bir bilgi olduğunda terazinin
kefesine ağırlıklarını koyacaklardır.” Burjuvazinin ve onların uşakları olan
sosyal demokratların silahlı güçlerine karşı zafer kazanmak için, örgütlerimizi,
proletaryanın toplumsal açıdan önemli unsurlarının çoğunluğunu mücadele için
seferber edebilecek ve silahlı şiddete silahlı şiddetle karşılık verebilecek
şekilde oluşturmalıyız. Fabrika hücreleri, işçi kitleleriyle sürekli teması
sağlama ihtimali en yüksek örgütlenme biçimidir. Bu aşamada ise birleşik cephe
taktiği, kitleleri mücadele için harekete geçirmenin en iyi yöntemidir.
5.
Komünist partilerin etkili bir şekilde önderlik edebilmesi için, Marksist ve
Leninist teorinin tüm cephaneliğine sahip olmaları gerekir. Uluslararası
devrimin gelişiminin bu aşamasında karşılaştığımız sorunlar, teoriye dair
kapsamlı bir bilgi olmadan anlaşılamayacak kadar karmaşıktır. Teori, parti
içindeki bir grup liderin ayrıcalığı olamaz. Partinin her üyesinin belirli bir
asgari politik bilgiye sahip olması gerekir. Komünist parti, proletaryanın
lideridir. Her üye, kendi faaliyet alanında lider olmalıdır. Bu liderlik
görevini yerine getirmek için, partinin her üyesinin en azından
Marksizm-Leninizmin temel ilkelerine aşina olması gerekir.
6.
Komünist Enternasyonal’in beşinci kongresinin ana sloganı olan “Partilerin
Bolşevikleştirilmesi yoluyla kitlelere”, bu anlamda Birinci Enternasyonal’e
mensup geleneklerin somuta taşınmasını ifade eder. Her türlü reformizme karşı
mücadele yürütülmeli, kitlelerle yakın temas halinde çalışan fabrika hücreleri üzerinden
yürütülen güçlü militan örgütlenme faaliyeti dâhilinde, her fabrika hücresinde
Marksizm-Leninizm çalışması için bir halka oluşturulmalı: İşte bu, komünist partilerin
Bolşevikleştirilmesine, Birinci Enternasyonal’in mirasının gerçekleştirilmesine
giden yoldur. Komünist Enternasyonal, gerçek bir dünya partisi ve uluslararası
devrimci mücadelede işçi sınıfının lideri olma görevini ancak bu şekilde ifa
edebilir.
Komünist Enternasyonal
Ajitasyon ve Propaganda Dairesi
25 Eylül 1924
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder