28 Eylül 2026

I. Enternasyonal’in Kuruluşunun Altmışıncı Yıldönümü Üzerine Tezler


A. Birinci Enternasyonal

I. Birinci Enternasyonal’in Kuruluşunu Kutlamak Kimin Hakkı?

1. Ağustos 1914’te, Birinci Enternasyonal’in kuruluşunun ellinci yıldönümünü ve İkinci Enternasyonal’in 25. yıldönümünü kutlamak için İkinci Enternasyonal’e üye tüm sosyal demokrat partiler Viyana’da görkemli bir kongresi düzenleyeceklerdi. Uluslararası sosyalizmin kutlanması ve uluslararası proletaryanın dayanışmasının gösterilmesi, yıllardır patlak vereceği öngörülen, Enternasyonal’in son kongrelerinin onun tehdidi altında gerçekleştiği emperyalist savaşa karşı bir gösteri halini almak yerine, toplar gürledi ve İkinci Enternasyonal üyeleri, mensubu oldukları vatanların savunmasına koştular. Uluslararası proletarya, üzerine üniforma geçirdi, birbirlerini öldürmeye, parçalamaya ve katletmeye başladı.

İkinci Enternasyonal, Birinci Enternasyonal’in yıldönümünü emperyalist katliamın yaşandığı savaş alanlarında kutladı. Kendi yıldönümünü kutlamaksa onun dağıtanlara, Kautsky gibi “Enternasyonal bir barış aracıdır ve savaşta yeri yoktur” diyenlere düştü.

2. Biz, ellinci yıl dönümü yerine altmışıncı yıl dönümünü kutluyoruz. Peki kutlamak kimin hakkı? Birinci Enternasyonal’in sembolü ve aracı olan proletaryanın uluslararası dayanışma pratiğinin (ki Marx, Birinci Enternasyonal'in son Lahey Kongresi'nde yaptığı konuşmada, “Enternasyonal'in temel ilkesi dayanışmadır çünkü devrim, dayanışmanın eseri olmalıdır” demişti) 1914 yılında uluslararası katliama dönüştürülmesine katkıda bulunanların olmadığı açık. Yıldönümü kutlamak, Birinci Enternasyonal'in devrimci öğretilerini ve pratiğini doğrudan karşıtlarına çevirerek, uluslararası proletaryayı uluslararası kapitalizmin hizmetine sunanların hakkı değil. 25 yıllık varlıklarında kazandıkları halk kitlelerinin güvenini kötüye kullanan ve bu 25 yılda uluslararası işçi hareketinin yarattığı birikmiş enerjiyi ve örgütlenmeleri işçi sınıfının kendisine karşı çeviren, işçilerin devrimci amaçlarını gerçekleştirmek yerine kapitalist sömürünün uluslararası amaçlarını gerçekleştiren, işçi sınıfının devrimine hizmet etmek yerine kapitalist sınıfın gericiliğine hizmet edenlerin değil.

İkinci Enternasyonal’in kahramanları, sosyal demokratlar, proletaryanın uluslararası yağmacıları, Birinci Enternasyonal’in kuruluşunu kutlama hakkına sahip değiller. Kendi Enternasyonal’lerinin, yani İkinci Enternasyonal’in kuruluşunu bile kutlama hakkına sahip değiller; çünkü 1914’te kendi geçmişlerine ve geçmişteki iyi ve yararlı olan her şeye ihanet ettiler.

3. Bu yıldönümünü kutlama hakkına, yalnızca Birinci Enternasyonal’in teori ve pratiğine saygı göstermekle kalmayıp, bunları eyleme dönüştürenler sahiptir. Yalnızca işçilerin devrimci geçmişine her zaman sadık kalanlar, uluslararası Menşevizmin oportünizmine ve ihanetine karşı her zaman mücadele edenler, hatta emperyalist savaş sırasında, işçi sınıfının zelil edildiği dönemde bile, sosyal demokratlar tarafından terk edilmiş, çamura bulanmış ve farklı ulusal renklerle değiştirilmiş olan uluslararası öfkenin, devrimin kızıl bayrağını yükseltenler, kendilerini işçi sınıfının başına yerleştirdikleri bayrakla bu yıldönümünü kutlayabilirler!

Bu yıldönümünü kutlama hakkına yalnızca geçmişte, yani İkinci Enternasyonal’de, iyi ve faydalı olanları bile ihanet ve yok edilmekten kurtaranlar, o geçmişe İkinci Enternasyonal liderlerinden daha fazla saygı duyanlar sahiptir!

Yalnızca komünistler, yalnızca Marx ve Lenin’in gerçek mirasçıları, Birinci Enternasyonal’in, devrimci dayanışmanın ilk enternasyonalinin kuruluş yıldönümünü kutlama hakkına sahiptir! Birinci Enternasyonal’in teori ve pratiğini devam ettirenler onlardır. Onlar, uluslararası devrimin öncüleridirler. Üçüncü Enternasyonal, “İnanıyorum ki, bir sonraki Enternasyonal kesinlikle komünist olacaktır” diyen Engels’in umutlarını gerçekleştirmiştir.

II. Birinci Enternasyonal’in Önemi

4. İşçi sınıfı kendi tarihini bilmeli, devrimci geçmişine saygı duymalı, devrimci zafere giden zorlu yolda bu zaferi kolaylaştırabilecek her şeyi toplamalıdır. Birinci Enternasyonal, “onurlu bir başlangıç” değildi, işçi sınıfının yaşam koşullarıyla şekillenmiş devrimci bir araçtı. Başında işçi sınıfının en büyük düşünürleri Marx ve Engels vardı. Lenin tarafından daha da geliştirilen teorileri, bugün uluslararası proletaryanın devrimci öncüsü olan Dünya Komünist Partisi’nin elinde etkili bir silahtır. Bu teoriye dayanan ve Birinci Enternasyonal’de somutlaşan uygulamaları, o dönemde işçi sınıfı saflarındaki “sağa” ve “sola” sapmalara karşı mücadeleleri ve örgütlenme ilkeleri ölü değil, sadece “geçmiş” değil. Üçüncü Enternasyonal’de (Komünist Enternasyonal) gerçekleştirilen şeyin özünü, yani doğruluklarının ve canlılıklarının kanıtını içeriyor.

5. Uluslararası işçi hareketinin tarihinde üç büyük dönem belirgindir. Birinci Enternasyonal’de doruk noktasına ulaşan ilk dönem, Lenin tarafından şu şekilde tanımlanmıştır:

“İlk dönem, sosyalist fikirlerin doğuşu ve proletaryanın sınıf mücadelesinin tohumlarının ekildiği dönemdir. Bu, sayısız sosyalist teori ve eğilim arasındaki uzun ve çetin bir mücadeledir. Sosyalizm yolunu, kendini arar. Küçük burjuva ‘halk’ kitlesinin içinden yeni yeni neşet etmeye başlayan proletaryanın sınıf mücadelesi, Lyon dokumacılarınınki gibi bireysel şiddet içeren ayaklanmalar niteliğindedir. İşçi sınıfı, kendi yolunu bulmaya çalışmaktadır.

Bu dönem, tarihin sınavından geçmiş tek sosyalizm doktrini olan Marksizmin hazırlık ve doğuş dönemidir. Bu dönem kabaca on dokuzuncu yüzyılın ilk üçte ikisini kapsar ve Marksizmin tam zaferiyle, Marksizm öncesi tüm sosyalizm biçimlerinin (özellikle 1848 devriminden sonra) iflasıyla, işçi sınıfının küçük burjuva demokrasisinden ayrılması ve kendi tarihsel yoluna girmesiyle sona erer.”

III. Birinci Enternasyonal’in Kuruluşu

6. 1848 devrimleri, gecikmiş burjuva devrimleriydi. Büyük burjuva devriminin, özellikle de Fransız Devrimi’nin çalışmalarını tamamladılar. Küçük burjuva nitelikte olan bu devrimler, gösterişli bir yapıya sahiptiler aynı zamanda Avrupa’nın kapitalist gelişimine karşılık gelen demokratik devleti her yerde ayağa kaldırdılar. Aynı zamanda proletarya için bir dönüm noktası oldular. Eskiden küçük burjuvazinin müttefiki olan proletarya, sahada bağımsız bir faktör olarak ortaya çıktı ve küçük burjuvaziden kurtuldu, ama onun yanılsamalarından kurtulamadı. Küçük burjuvazi, 28 Haziran 1848’de Paris’te kanlı bir yenilgiye uğradı. İngiliz Çartizmi şahsında yenilgiye uğradı. Ayrıca, Alman bağnaz burjuvazisinin ihanetine uğradı.

7. Bu yenilginin nedenleri açıktır. Proletarya, gelişiminin en başından itibaren bir sınıf olarak beynelmileldir, bilhassa proletaryanın sınıf mücadelesinin koşulları beynelmileldir. İşçi sınıfının bu ihtiyacı, “Kanunsuzlar Birliği”, “Adiller Birliği” gibi işçi sınıfının uluslararası örgütlenme girişimlerinde ön plana çıkmıştır. Bu birlik, daha sonra Marx ve Engels tarafından Komünist Manifesto adlı manifestosu kaleme alınan “Komünistler Birliği”ne dönüştürülmüştür. Ancak Avrupa’nın farklı ülkeleri farklı gelişim aşamalarındaydı, dolayısıyla proletarya da farklı ilerleme aşamalarından geçiyordu. İngiltere’de işçi sınıfı 10 saatlik iş gününü ve sendika kurma hakkını kazandı, ancak burjuvazi ve küçük burjuvaziyle birlikte siyasi mücadele verdi ve ihanete uğradı. Fransa’da ise bağımsız eyleme zorlandı, yalnızlaştırıldı, yüz üstü bırakıldı, büyük ölçüde yok edildi. İşçi sınıfının yeni yeni kıpırdanmaya başladığı Almanya’da bu ilk hareketler bile burjuva sınıflarınca kanlı bir biçimde ezildiler.

8. 1848 devrimleri sırasında Marksizmin temelleri zaten atılmıştı. Marx ve Engels, işçi sınıfının yanındaydı. Burjuva devrimini kendi amaçları için kullanmaya çalıştılar. Uğruna savaştıkları büyük hedef, Almanya’nın birleşmesi, Rus Çarlığına karşı mücadele ve Avrupa’daki tüm ulusal devrimlerin desteklenmesi, kısacası, proletaryanın kurtuluş mücadelesi için ön koşul olarak Avrupa demokrasisinin kurulmasıydı.

9. 1848’deki yenilgiden sonra Bonapartist Fransa’da, Almanya’da ve Avusturya’da gerileme yaşandı. Devrimci savaşçılar, Avrupa’nın dört bir yanındaki zindanlarda çile çektiler. Onlar için nöbet tutmak Rus jandarmalarına düştü.

Bununla birlikte, 1848-1849’un üretemediği şey, ellili yılların sonlarında ve altmışlı yılların başlarında gerçekleşmeye başladı. Birçok açıdan bu yıllar, 1848’den daha az gürültülü ve yankılı olsa da, daha büyük önem taşıyordu. Marx’ın 1848-1849 yenilgisinden sonra ilk ekonomik krizle birlikte yeni bir devrimci dalganın yükseleceği tahmini gerçekleşmeye başladı. Ekonomik kriz, 1857’de patlak verdi. Kriz, işçi sınıfına sıkıntı ve sefalet getirdi. 1859’da (Marx’ın “Politik Ekonomi Eleştirisi kitabının yayımlandığı yılda) Fransa ve Almanya’daki halk kitlelerinin baskısı altında siyasi tutsaklar için eş zamanlı “af” ilan edilmek zorunda kalındı. Amerika’da Kuzey ve Güney arasında dört yıllık bir iç savaş patlak verdi. Marx, bu iç savaşın işçi sınıfı açısından, on sekizinci yüzyıldaki Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın burjuvazi için yol açtığı etkiye benzer bir etkiye yol açmasını bekliyordu. Ardından İtalya’nın özgürlük mücadelesi geldi. Onu 1861’de Rusya’da serflerin özgürleştirilmesi takip etti. O zamandan itibaren 1905 ve 1917’ye kadar aralıksız devrimci hareketler birbirini izledi ve Rus “jandarma”sını kendi yurdunda yeterince meşgul etti. Bütün bunlar, Avrupa’da kapitalizmin nihayet galip geldiğini, burjuvazinin kendini kurduğunu, burjuva devrimleri döneminin sona erdiğini, proletarya devriminin hazırlıklarının başlaması gerektiğini gösterdi. Marx, bu yıllarda Avrupa’nın yeni bir ayaklanmayla karşı karşıya olduğuna ilişkin önceden sahip olduğu görüşü (ki bu görüş bugün devrimin “tasfiye”sini haklı çıkarmak için savunulmaktadır) değiştirdi. Bunu, beklediği gibi olmasa da, bu ayaklanmanın gerçekleşmiş olması nedeniyle yaptı. Proleter sınıf mücadelesi için zemin hazırlanmıştı. Proletaryanın devrimci mücadelesinin örgütlenmesi için koşullar mevcuttu.

10. Böylelikle “Uluslararası İşçi Derneği”, yani Birinci Enternasyonal, 28 Eylül 1864’te kuruldu. İngiliz sendikalarının liderleri, işçilerin uluslararası örgütünün kurulması fikrinin en güçlü savunucularıydı, zira tam o sırada İngiliz burjuvazisi, sendikaların gücünü kırmak için Avrupa kıtasında grev kırıcılar ve ucuz yabancı iş gücü aramaya başlamıştı. Avrupa genelindeki devrimci uyanış ve Çarlık tarafından eşi benzeri görülmemiş bir vahşetle bastırılan kanlı Polonya isyanı, başlıca Avrupa ülkelerindeki işçilerin dikkatini dış ilişkilere, işçi sınıfında içgüdüsel olan ve somut bir biçim arayan ve bunu Birinci Enternasyonal’de bulan uluslararası dayanışma fikrine çekti.

Dolayısıyla, proleter sınıf mücadelesinin iki temel koşulu, Enternasyonal’in kuruluşunda zaten mevcuttu:

1. Tamamen sendikal sorunlar, dayanışmayı temel alan beynelmilel örgütlenme pratiği için itici bir güç işlevi görmüştür:

2. Bu uluslararası örgüt, derhal hem politik bir örgüt hem de işçi sınıfının politik genelkurmayı biçimini aldı.

IV. Birinci Enternasyonal'in Temel Sorunları ve Politikası

11. Birinci Enternasyonal’in ideolojik ve teorik liderliği, Marx ve Engels’in elindeydi. İlk sorun, Birinci Enternasyonal’i komünist-Marksist bir Enternasyonal haline getirmek, yani işçi sınıfının eski fikir ve taktiklerinden koparak, onu Marksizmin tek doğru teorisi, politikası ve taktikleriyle tanıştırmaktı. Marx, temel ekonomik eserleri olan Politik Ekonominin Eleştirisi (1859) ve Kapital’i (1867) tam da Birinci Enternasyonal döneminde yazdı ve ilkinde yeni toplum teorisi olan “Tarihsel Materyalizm”i açık ve ustaca bir şekilde formüle etti. Böylece işçi sınıfı, durumunun ve mücadele koşullarının ihtiyaçlarını karşılayan bir teoriye ve teorilerini 1848 devriminin savaşlarında sınamış, taktik konusunda eğitimli iki parlak lidere sahip oldu.

Ancak bu teori ve pratik, kısmen küçük burjuva reformist ve kısmen devrimci ama maceracı mücadele taktikleri olan diğer teorilerle karşılandı: Fransa’da Prudonizm ve Blankizm, daha sonra İtalya, İspanya ve İsviçre’de Bakuninizm. Sanayilerinin önemli bir kısmı küçük olan, proletaryaları büyük ölçüde küçük burjuva olan bu ülkeler, büyük sanayi proletaryasının sınıf savaşı teorisi ve pratiğine, temelde Marksizme düşman teori ve pratiklerin tekrar tekrar yeşerdiği yerler oldular. Dolayısıyla Birinci Enternasyonal’in görevi en başından beri iki yönlüydü:

1. İşçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesinin örgütlenmesi ve yönetimi;

2. İşçi sınıfı içindeki yarı gerici, yarı maceracı eğilimlere ve sektlere karşı, aktif bir mücadeleci işçi partisi için mücadele.

12. Burjuvaziye karşı mücadelenin örgütlenmesi iki türdeydi ve hâlâ da öyledir: Toplumun gidişatını ve işçi sınıfının ne için savaşması gerektiğini öğreten teori ve pratik, işçi sınıfının “geniş” ve “dar” politikalarının acil sorunları, ki bunların ikisi de birbirleriyle yakından bağlantılıdır. Teori, o zamanlar Marksizmdi; bugün ise Marksizm-Leninizmdir. Pratik, bu teoriyle uyumlu olmak zorundaydı, çünkü Marksizm ve Leninizmin büyüklüğünü karakterize eden şey, tam da budur: Modern proletaryanın yaşam koşullarının yalnızca teorik ifadesidirler, pratikten ayrı değillerdir, aksine, varlıklarını pratikten alırlar ve proletaryanın devrimci mücadelesinin ihtiyaçlarına hizmet ederler.

13. Birinci Enternasyonal’in ilk bildirisi, ilk kararı, yani Açılış Konuşması, “Komünist Manifesto’yu temel alıyordu, ancak Fransız işçilerinin küçük burjuva duygusal temsilcilerinin baskısı altında bazı genel ve anlamsız ifadeler de içine girmişti. Fakat işçi sınıfının temel ilkesi, her üyelik kartının arkasına işçilerin kutsal kitabı olarak basılmıştı:

“İşçi sınıfının kurtuluşu, işçilerin kendi eseri olarak gerçekleşmelidir. İşçi sınıfının kurtuluşu mücadelesi, yeni sınıfsal ayrıcalıklar değil, tüm sınıfsal kuralların yürürlükten kalkması için bir mücadeledir. İşçinin, emek araçlarının, yani yaşam kaynaklarını gasp edenlere ekonomik düzeyde boyun eğmesi, her türlü serfliğin, toplumsal sefaletin, düşünsel gerilemenin ve politik bağımlılığın kökenidir. Bu nedenle, işçi sınıfının ekonomik kurtuluşu, tüm politik hareketlerin hizmet etmesi gereken büyük bir hedeftir. Bu hedefe ulaşmak için ortaya konulan girişimlerin tümü, her ülkedeki farklı iş kolları ve tüm ülkelerin işçi sınıfları arasındaki birlik eksikliği nedeniyle, bugüne dek başarısız olmuştur. İşçilerin kurtuluşu, ne yerel ne de ulusal bir görevdir. Modern toplumun var olduğu tüm ülkeleri ilgilendirir. Bu, ancak bu ülkelerin belirli bir yönteme dayanan koordinasyonuyla elde edilebilir. Bu nedenle, “Dünyanın tüm işçileri, birleşin!”

14. Bu, işçi sınıfının üstlendiği “büyük mesleğe”, yani genel işbirliği ve sosyalizm temelinde toplumu yeniden örgütleme amacıyla “politik iktidarı ele geçirme” göreve dair formüldü. Bu nedenle işçi sınıfı, muktedir sınıfların ve hükümetlerin dış politikasını yakından takip etmeli, kendi politikasıyla karşılaştırmalıdır.

15. Ancak bu dış politika bir savaş politikasıydı. Savaş bir kaza değil, kapitalist ekonomik sistemin kaçınılmaz bir sonucudur. O zaman da böyleydi, şimdi de böyle, kapitalizm var olduğu sürece de böyle kalacaktır. O dönemde Avusturya-Prusya ve Fransa-Prusya Savaşları yaşandı. Birinci Enternasyonal kongreleri, işçi sınıfının hayati bir sorunu olan, bir bakıma işçi örgütlerinin temel taşı olan bu soruyu sık sık ele aldı: İşçi sınıfının yanında burjuvaziye karşı mı yoksa burjuvazinin yanında işçi sınıfına karşı mı yer alacaklardı?

16. 1867’de Lozan Kongresi’nde Enternasyonal, savaş ve savaşa karşı tutumu hakkında ilk ayrıntılı kararı kabul etti. Bu kararda, savaşın önlenmesi için ordunun kaldırılmasının yeterli olmadığı, toplumsal sistemde bir değişikliğin gerekli olduğu dile getirildi.

1868’de Brüksel Kongresi, “işçilerin kendi ülkelerinde savaş çıkması durumunda iş bırakmaları gerektiği tavsiyesinde bulundu. “Çünkü savaş bugün bir iç savaştır”. İşçiler işçilerle savaşmaktadır. Elli yıl sonra bu tavsiye unutuldu.

1866’da Avusturya-Prusya Savaşı’nın başlangıcında (Marx önderliğindeki) Genel Konsey, bu savaşı iki müstebitin kavgası olarak nitelendiren ve proletaryanın bu durumu kendi kurtuluşu için kullanmasını tavsiye eden bir karar aldı.

Temmuz 1868’de Genel Konsey, sendikalara şunu söyledi: “Toplumun temelleri, küçük milliyetçilikten arınmış emekçilerin kardeşliği olmalıdır. Emekçinin vatanı yoktur.”

Genel Konsey’in Fransa-Prusya Savaşı ile ilgili bildirisinde ise şu ifadeler yer alıyordu:

“Resmiyette Fransa ve Almanya kardeş kavgasına tutuşurken, işçiler birbirlerine dostluk ve barış mesajları gönderiyor. Geçmiş tarihte emsali olmayan bu büyük gerçek, daha iyi bir geleceğin umudunu ortaya koyuyor. Ekonomik sıkıntıları ve siyasi çılgınlığıyla eski toplumun aksine, uluslararası ilkesi barış olacak yeni bir düzenin ortaya çıktığını kanıtlıyor, çünkü emek, her ulusu aynı ilke ile yönetecek.”

Birinci Enternasyonal’in ruhu, işçilerin uluslararası çıkarlarını, uluslararası devrimin çıkarlarını “vatan”ın çıkarlarından üstün tutan gerçek enternasyonalizmdi. İşte bu ruh, bir "ulusal" savaş işçileri tehdit ettiğinde her zamankinden daha parlak bir şekilde alevlendi. Birinci Enternasyonal’in sloganı “Şovenizme karşı çıkalım” idi. Üstelik bu slogan, 1914’te olduğu gibi, ulusal savaşların sadece bir istisna ve emperyalist yağma savaşlarının kural olduğu bir dönemde değil, Marx ve Engels’in de kabul ettiği gibi, ulusal savaşların nispeten haklı görüldüğü bir dönemde atılıyordu!

Genç Alman işçi sınıfı, bu uluslararası göreve sadık kaldı! Liebknecht ve Bebel, daha sonra Scheidemann ve Haase gibi savaş kredilerine oy vermediler, bunun yerine hapse girdiler.

V. İktidarın Ele Geçirilmesi, Gücün Rolü ve Partinin Rolü

17. Gerçek enternasyonalizm, devrimin enternasyonalizmiydi.

“Savaş var, savaş var. Haksız ve kötü savaşlar vardır, bir de haklar için verilen savaş, yani devrim vardır. Devrim şiddet içerir. İşçiler, bir gün mutlaka politik üstünlüğü ele geçirmeli, yeni bir emek örgütlenmesi tesis etmelidir. Eski siyaseti devirmelidirler. [...] Ancak durum böyleyse, kıta ülkelerinin çoğunda devrimimizin kaldıraçının güç olması gerektiğini kabul etmeliyiz. Emeğin egemenliğinin nihai olarak kurulması için, belirli bir anda güce başvurmalıyız”

[Marx]

Marx, bu nedenle, Fransa-Prusya Savaşı’nı proletaryanın kurtuluş mücadelesinde ileriye doğru atılmış bir adım olarak gördü. “Savaşın sonucu ne olursa olsun, işçilere silah kullanmayı öğretti, bu, gelecek için en iyi güvencedir.”

18. Teorik olarak eğitimli, güçlü ve merkezileşmiş bir parti ve emekçiler içinde bulunan müttefikler, devrimin gerçekleşmesi için proletarya açısından hayati öneme sahiptir.

Marx, toprak sahiplerinin mülksüzleştirilmesini öneren Marx, bu şekilde köylülüğü kazanmaya çalıştı. “[...] Toplumsal devrimin temelden başlaması gerektiğine, toprak mülkiyetiyle başlaması gerektiğine inanıyorum.” Birinci Enternasyonal kongrelerinin çok sayıda kararı bu görüşü doğrulamaktadır.

19. Etkin bir partinin kurulması, sektlerle mücadelede önemli bir rol oynadı. Enternasyonal, sosyalist veya yarı sosyalist sektlerin yerine, mücadele için gerçek bir işçi sınıfı örgütlenmesi kurmak amacıyla kuruldu. Orijinal tüzük ve Açılış Konuşması bunu açıkça göstermektedir. Öte yandan, tarih, sektleri çoktan ortadan kaldırmamış olsaydı, Enternasyonal, kendi varlığını sürdüremezdi. Sosyalist sektlerin ve gerçek işçi hareketinin gelişimi her zaman birbirine ters orantılıdır. Sektler, (tarihsel olarak) haklı olduğu sürece, işçi sınıfı, bağımsız tarihsel eylem için olgunlaşamaz. Bu olgunluğa ulaştığı anda, tüm sektler temelde gerici hale gelirler. Bu arada, Enternasyonal’in tarihi, geçmişte her yerde olan şeyleri tekrarladı. Eski pratikler, yeni kurulan yapı içinde kendilerini yeniden şekillendirmeye ve korumaya çalıştı.

“Enternasyonal’in tarihi, Genel Konsey’in, işçi sınıfının gerçek hareketine karşı Enternasyonal içinde kendilerini korumaya çalışan sektlere ve amatör girişimlere karşı verilen sürekli mücadelenin tarihi olagelmiştir. Bu mücadele, kongrelerde ve daha da önemlisi, Genel Konsey’in çeşitli kesimlerle yaptığı özel görüşmelerde sürdürülmüştür.”

20. Partinin kurulması, öncelikle işçi hareketinin tüm aşamalarının partiye tabi kılınmasına, ikinci olarak da Enternasyonal’in örgütlenmesine hizmet etmiştir.

En azından ilkesel düzeyde, Enternasyonal’in kendisi sendikal hareketi, grevleri vb. yönlendirdi. Sendikal mücadelenin gerekliliği, Birinci Enternasyonal’in doğuşuna yardımcı oldu. Marx ve Birinci Enternasyonal, sendikaları işçi hareketinin önemli bir parçası, “sosyalizm okulu” olarak gördüler, ancak Parti’ye bağlı olarak. “İşçiler, günlük mücadelelerinin nihai sonucunu abartmamalıdırlar. Sonuçlara karşı savaştıklarını, nedenlere karşı savaşmadıklarını unutmamalıdırlar. [...] Hastalığı tedavi etmedikleri halde geçici çözümler uyguladıklarını unutmamalıdırlar. Bayraklarına devrimci sloganı yazmalıdırlar: ‘Ücret Sisteminin Kaldırılması’. Bu nedenle, sendikal hareket politik mücadeleye dönüşmelidir; saf ekonomik savunma mücadelesi, bir sınıfın diğerine karşı mücadelesine dönüştürülmelidir. Sınıfın sınıfa karşı mücadelesi, politik bir mücadeledir.”

21. Merkezi ve etkili bir partinin oluşturulması, Enternasyonal tüzüğünün amacıydı. Temeli bölüm, başı ise Genel Konsey idi. Bakunin’e göre bu Genel Konsey diktatörlükle maluldü. Gerçekte bu “diktatörlük”, anarşistlerin gevşek federatif girişimlerine karşı merkezileşme ilkesiydi. Birinci Enternasyonal, sınıf mücadelesinin partisi olmak istiyordu. Bakuninistler, onun gerçek bir parti haline gelmesine karşı savaştılar. En şiddetli mücadelelerini ise Enternasyonal tüzüğüne şu pasajın eklenmesine karşı verdiler:

“Proletarya, mülk sahibi sınıfların kolektif gücüne karşı mücadelesinde, mülk sahibi sınıflar tarafından kurulan tüm partilere karşı ancak kendi politik partisini örgütlerse, bir sınıf gibi hareket edebilir. Proletaryanın politik partilerde bu şekilde örgütlenmesi, toplumsal devrimin zaferinin ve nihai hedefi olan sınıfların ortadan kaldırılmasının güvencesi için kesinlikle gereklidir. Ekonomik mücadelede zaten elde edilmiş olan emek güçlerinin birleşmesi, bu sınıfın elinde, sömürücülerinin politik gücüne karşı mücadelede de bir kaldıraç görevi görmelidir. Toprak ve sermaye sahiplerinin politik ayrıcalıklarını her zaman ekonomik tekellerini koruyup sürdürmek ve emeği köleleştirmek için kullandıkları göz önüne alındığında, politik iktidarın ele geçirilmesi, proletaryanın büyük görevi haline gelir.”

Günümüzde, devrim döneminde merkezileşme ilkesi, mücadelenin günlük bir gerekliliği haline gelmiş olsa da, kitle partileri, bu mücadeleyi dünyanın dört bir yanında sürdürdüğü için örgütlenme biçimi de mutlaka farklı olmalıdır. O zaman olduğu gibi şimdi de, herhangi bir devrimci partiye karşı çıkan herkesin “merkezileşmeye” karşı sürdürdüğü çetin mücadele, Birinci Enternasyonal’in mirası olan “merkezileşmiş” parti ve enternasyonalin devrimci mücadelenin en önemli silahlarından biri olduğunu kanıtlamaktadır. Örgütlenme olmadan mücadele imkânsızdır. Merkezi bir başı, birleşik bir plan hazırlayan ve uygulamasını denetleyen merkezi bir organı olmayan örgütlenme, hayali bir örgütlenmedir.

VI. Birinci Enternasyonal ve Paris Komünü. Eski Devlet İktidarının Yıkılması

22. 1871 Paris Komünü, modern işçi hareketinde bir dönüm noktası ve Marksizm teorisinde önemli bir ilerlemeydi. Birinci Enternasyonal Genel Konseyi’nin Üçüncü Bildirisi (Fransa’da İç Savaş), Birinci Enternasyonal’in son büyük eylemidir. 1871 Paris işçilerinin görkemli ayaklanmasında, işçi sınıfının eski yanılsamaları ve mücadele yöntemlerinin sonuncusu da gömüldü. Öte yandan, sömürülenlerin bu mücadelesi, devrimci mücadelenin özgünlüğünü ve yeni proletarya devlet iktidarının temel biçimlerini ortaya koydu. Enternasyonalistler, Paris Komünü’nde aktif rol aldılar, büyük bir etkiye sahiplerdi. Engels şöyle demişti: “Prudonistlerin ve Blankistlerin etkisi ise çok daha büyüktü.” Şimdi her ikisi de kendilerini feda ettiler. Her ikisi de ayaklanmanın zaferine yardımcı oldular, diğer yandan, işçi sınıfının gücünü işçilerin çıkarları doğrultusunda sosyal reformlar için kullandılar. Bununla birlikte, Paris Komünü, genel olarak hem küçük burjuva reformizmi hem de sekte dayalı komplo fikrini savunanlar için bir yenilgiydi. Ancak Paris Komünü, proletaryanın başrol oynadığı gerçek bir halk hareketi olduğu için, toplumsal devrimin özelliklerini ortaya koydu. Eski devlet iktidarının yıkılması ve işçi sınıfının ışığına hizmet eden yeni bir iktidarın, yani proletarya diktatörlüğünün kurulması için ilk kez adım atıldı. Marx, işçilerin bu kahramanca mücadelesinin büyük dersini Marksizm teorisine dâhil etti.

23. İsyanın yenilgisini öngördüğü için ona karşı çıkan Marx, şikâyet etmedi, “Ben size söylemiştim" demedi, ondan dersler çıkardı. Kendisi ve Birinci Enternasyonal üyeleri mücadeleye katıldılar, enternasyonalistler, aktif olarak savaş alanında yer alırken, Marx, teorik olarak, tavsiye ve teoriyle katkıda bulundu. Onun eylemi, teorisyenin ve liderin işçi sınıfının mücadelesine karşı tutumunun nasıl olması gerektiğine dair örnek bir modeldi. Onun örneği, öğrendiği derslerle birlikte kısa sürede unutuldu, ama sonra, Lenin’in önderliğindeki modern komünistler tarafından yeniden keşfedildi.

24. Paris Komünü’nün dersleri arasında, yenilgisini açıklayan, mevcut tarihi koşullardan kaynaklanan ve yalnızca sınırlı, geçici ve yerel öneme sahip olan dersler değil, temel nitelikte olanlar öne çıkartılmalıdır. Bunlar arasında eski devlet aygıtının yıkılması hususunu zaten belirtmiştik. Birinci Enternasyonal’in faaliyetleriyle yakından bağlantılı oldukları için burada değinilmesi gereken diğer üç mesele de neredeyse aynı derecede öneme sahiptir: ulusal savaşın sömürücülere karşı bir iç savaşa dönüşmesi sorunu; proletaryanın ihtiyaç duyduğu müttefikler sorunu; ve Parti sorunu.

Paris Komünü, Fransızların Almanlar tarafından yenilgiye uğratılmasının ardından ortaya çıktı ve Fransız imparatorunun bu ganimet için yürüttüğü harekât, Paris proletaryasının sömürücülerine karşı gerçekleştirdiği ilahlı bir ayaklanmaya dönüştü. Lenin’in daha sonra ilan ettiği “Emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürün” sloganı, o zamanlar bilinçli olarak formüle edilmemişti, tam da Blanqui önderliğindeki proletaryanın devrimci kanadı bir an tereddüt etmiş, tüm güçlerini Alman “işgaline” karşı “vatanı savunmak” için kullanmak istemişti. Ancak bu kanat, samimi bir şekilde devrimci olduğu için, bu tereddüt kısa sürdü ve formüle edilmemiş olan, gene de gerçekleştirildi. Burada, daha sonraki tüm proletarya devrimleri için bir örnek ortaya konuldu, bu, bize bir şeyler öğretebilecek bir örnekti. Emperyalist savaş sırasında bu dersi, sadece Lenin ve yoldaşları aldı.

Paris Komünü’nün en büyük hatası, izole kalmasıydı. Birinci Enternasyonal’in devrimin temel görevinin büyük toprak sahiplerinin mülksüzleştirilmesi olduğunu görmüştük. Paris Komünü, içgüdüsel de olsa, köylülerin desteğini sağlayabileceği yöntemleri aradı. Bunları bulamadı ve izole kaldı.

Devrimin ilerleyişi, devlet iktidarının ele geçirilmesi, iç savaşın örgütlenmesi ve proletaryanın diğer ezilen sınıflarla ilişkileriyle ortaya çıkan tüm bu sorular, proletaryanın kendisi örgütlenmediği için kesin bir şekilde cevaplanamadı. Ortada eğitimli, bilinçli, disiplinli bir parti yoktu. Bu sonuncusu olmadan zafer de olmazdı. Bu nedenle Komün, Engels’in dediği gibi, Birinci Enternasyonal’in yalnızca manevi çocuğuydu, gerçek çocuğu değildi. Çünkü tüm bu sorular, tam da o koşullarda, Birinci Enternasyonal’in Marx’ın önderliğinde gerçekleştirdiği sorunların çözümü için mücadele ettiği sorulardı. O zaman çözülemezlerdi. Ancak Lenin, Komünist Parti ve Üçüncü Enternasyonal tarafından, yeni koşullara göre yeniden formüle edilerek ve devrimci bir şekilde çözülebilirlerdi.

25. Paris Komünü, işçi hareketini parçaladı. Ağırlık merkezi Almanya’ya kaydı. Neticede Birinci Enternasyonal neydi? Engels onu şu şekilde tanımlıyordu:

“[...] Eski Enternasyonal, tümüyle sona erdi. Bu, iyi bir şey. O, Avrupa’ya hükmeden baskının ve işçi hareketinin yeniden uyanmaya başlamasının, birlik ve tüm iç polemiklerden uzak durmayı gerektirdiği döneme aitti. Proletaryanın ortak kozmopolit çıkarlarının ön plana çıkabileceği bir momentti. Hareketin teorik niteliği, 1864’te Avrupa’nın her yerinde, yani kitleler arasında gerçekte çok belirsizdi.

İlk büyük zafer, tüm grupların saf işbirliğini paramparça etmek zorundaydı. Enternasyonal, Komün aracılığıyla Avrupa’da ahlaki bir güç haline geldiğinde, çekişme hemen başladı. Her eğilim, zaferi kendi amaçları için kullanmak istedi. Kaçınılmaz çöküş başladı. [...] Enternasyonal, geleceğin yön aldığı Avrupa tarihinin on yılına hükmetti. Yürüttüğü çalışmalara gururla bakabilir.

Fakat Enternasyonal, eski biçimlerini aşmıştı. [...] Marx’ın yazılarının birkaç yıl faaliyet göstermesi neticesinde, sonrasında kurulacak Enternasyonal’in doğrudan komünist olacağına ve ilkelerimizin sahip olduğu standardı tereddütsüz yükselteceğine inanıyorum.”

B. İkinci Enternasyonal

25. “Birinci Enternasyonal (1864-1872), sermayeye karşı devrimci saldırılarına hazırlık çalışması olarak, işçilerin uluslararası örgütlenmesinin temellerini attı. İkinci Enternasyonal (1889-1914) ise proletarya hareketinin uluslararası örgütlenmesiydi; bu örgütlenme, devrimci düzeyinde geçici bir düşüş yaşarken büyüdü, oportünizmin geçici olarak güçlenmesine yol açtı. Bu da nihayetinde bu Enternasyonalin çöküşüne yol açtı.” [Lenin]

I. Üç Tür İşçi Hareketi

26. İkinci Enternasyonal, kendine tevarüs eden o büyük mirasla ne yaptı? Marksizmin devrimci teorisine ne oldu? Pratikte ne şekil aldı, devrimci özelliğini korudu mu? Devrimci mücadelenin amacına hizmet etti mi, Birinci Enternasyonal’in ruhuna uygun muydu?

İkinci Enternasyonal, en başından itibaren oportünizm ve reformizmle yoğrulmuştu. Yavaş ama emin adımlarla devrimci unsurlar teorisinden çıkartıldı. Birinci Enternasyonal’in devrimci pratiği, İkinci Enternasyonal’in reformist pratiğinde “unutuldu”. Birinci Enternasyonal’in militan devrimci örgütlenmesi, İkinci Enternasyonal’de “demokratik” bir örgütlenmeye yerini bıraktı.

27. Bu dönemin işçi hareketi üç ayrı türden müteşekkildi. İkinci Enternasyonal’in liderliği Alman Partisi’ne, Alman sosyal demokratlarına aitti. İki grubun (sırasıyla Lassalle ve Eisenach’ın takipçilerinin) birleşmesinden sonra, Alman Partisi, Sosyalizmle Mücadele Kanunları’nın çıkartıldığı dönemde yüzleşilen fasılayla birlikte, bir milyondan fazla üyesi, meclis (Reichstag) seçimlerinde dört milyon oyu, Sosyalizmle Mücadele Kanunu’na rağmen seçilen 35 milletvekili, sendikalarda yüz binlerce üyesiyle geniş bir yasal gelişim yoluna girdi. Büyük kapitalist gazetelerle aynı tiraja sahip merkezi yayın organı Vorwärts [“İleri”] ile Parti, gerçekten de İkinci Enternasyonal’in en güçlü ve önde gelen partisiydi. Bununla birlikte, oportünizmin dezavantajı, kısa süre sonra kendini gösterecekti. Alman proletaryasının büyümesine paralel olarak Alman Partisi’ndeki o muhteşem büyüme, aynı zamanda Fransa-Almanya savaşının sona ermesinden sonra Almanya’yı hızla büyük bir kapitalist devlete dönüştüren Alman kapitalizminin büyük büyümesiyle de paralel ilerledi. Kapitalizmdeki büyüme, emperyalizm biçimini almış kapitalizmin yapısında bir değişikliği beraberinde getirdi. Aynı zamanda, İkinci Enternasyonal’in oportünist ve reformist pratiklerinin, yani İşçi Demokrasisi’nin desteği ve temeli olacak bir proletarya kesimi ortaya çıktı.

28. En ezici ve karakteristik olanı, ikinci tür işçi hareketlerinin ortaya çıktığı İngiltere’deki bu bölümün büyümesiydi. İngiltere’ye ait o kudretli sömürge imparatorluğu, sömürgeleri sömüren o aşağılık pratiği sayesinde, İngiliz kapitalistlerini istisnai bir konuma taşıdı. Ek kârlar ve tekeller, İngiliz kapitalistlerinin ağır sanayilerdeki vasıflı işçilere daha yüksek ücretler ödemelerini sağladı, böylece işçilerin “ülkelerinde” kapitalizmin “gelişimine” ilgi duymalarına neden oldu. İngiliz işçileri, proletaryanın genel uluslararası çıkarlarına pek dikkat etmediler. Sosyalizmin etkisi zayıftı. İngiltere işçi sınıfı, sömürgelere baskı uygulanması, İrlanda’nın boyunduruk altına alınması vs. konusunda devletine yardım etti, ona destek oldu. İngiliz işçi sınıfı, güçlü sendikaları aracılığıyla ganimetten alacağı payı güvence altına aldı. Sendikalar, dar görüşlü ve kısıtlayıcı bir ruha sahip oldular. İngiliz işçi sınıfının uluslararası çıkarlarına karşılık bulamaması bir yana, İngiltere’nin vasıfsız işçileri ve tarım işçileri de tüm savunmasız halleriyle, kapitalist sömürücülere teslim edildiler.

29. Üçüncü tür, Fransa’daki işçi hareketi tarafından geliştirildi. Komün’ün bastırılmasının ardından, Fransız işçi hareketi sektlere ayrışdı. Bu sektlerin daha sonra bir partide birleşmesinden sonra bile, bu parti zayıf kaldı, zayıf kalmaya devam etti. Bu ülkenin, özellikle de proletaryanın devrimci geçmişi, Komün’ün büyük dersleriyle birleşince, Fransız proletaryasını örgütlenme yoluna sokmayı başaramadı: Parti ve sendikalar örgütsel olarak zayıf kaldılar. Marksizm teorisi, derinlere kök salamadı: laf kalabalığı hâkim oldu. İşçi hareketinin zayıflığı, Fransa’nın ekonomik gelişiminin bir sonraki sonucuydu. Fransa, yarı tarım ülkesiydi. İngiltere ve Almanya ile kıyaslandığında daha çok kırsal, küçük burjuva bir yapıya sahipti.

30. Böylece, İkinci Enternasyonal’in üç ana partisinin kurulduğu Avrupa’nın önde gelen üç ülkesinde, işçi sınıfının ileri gelen kesiminin, sendikalarda ve partide örgütlenmiş işçilere küçük burjuva zihniyetini dayattığını görüyoruz. Bu, farklı şekillerde gerçekleşti. İngiltere ve Almanya’da çıkarların burjuvaziyle ortaklaştırılmasına yol açarken, Fransa’da işçi sınıfının mayası küçük burjuvanın teknesinde karıldı. Özünde, üç tür de aynıydı.

II. İşçi Hareketinin Dağılması

31. Bu gelişmenin sonuçları iki yönlü oldu:

1. İşçi hareketinin ayrı ayrı kollarının parti karşısında edindiği bağımsızlık.

2. Tarafların uluslararası alanda bağımsızlığı.

Birinci Enternasyonal’in en önemli özelliklerinden biri, tüm işçi hareketinin tek gerçek hedef olan devrime tabi kılınmasıydı. Günün çeşitli meselelerinin tamamı bu hedefe tabi kılındı. Tüm örgütlenme meseleleri devrim bakış açısından incelendi.

İkinci Enternasyonal’in partilerinde devrim, teoride kısmen kabul görmüş olsa da, arzu edilen “nihai amaç” değildi. Tek tek partiler, esas olarak örgütlü işçilere, yani işçi aristokrasisine dayandığından, bu unsurların çıkarları, İkinci Enternasyonal’in politikalarını tayin ettiler.

32. Her şeyden önce, Almanya’daki sendikalar daha bağımsız ve reformist hale geldi. Devrimci hareketin ekonomik mücadelede eğitilmiş askerlerini yetiştireceği güçlü kaynak olan “sosyalizm okulları” olmak yerine, sendikalar, sürekli olarak devrimden ve sosyalizmden uzaklaştı. Bu durum, özellikle 1895 civarında, 260.000 üyesi olan sendikaların kendi “bağımsız” politikalarını başlatacak kadar güçlü olduklarını hissetmeleriyle belirginleşti. Üye sayıları 1900’de yaklaşık 700.000’e, 1905’te ise 1.340.000’e yükseldi. “Genel Komisyon” duruma el koydu. Sendikaları kasıtlı olarak partinin kontrolünden çıkardı ve devrimci sendikaları zanaat sendikalarına dönüştürdü. Hukuki işlemler, “ciddi mücadeleler”, “ağırbaşlılık ve öz eleştiri”, nihayetinde “devletin gerçek anlamda korunması”... tüm bunlar, sendika bürokrasisinin ilan ettiği amaçlar ve kullandığı dil haline geldi.

Emperyalizmin sonucu olarak hem ulusal hem de uluslararası düzeyde sınıf çatışmaları yoğunlaştığı ölçüde farklı sınıflar arasındaki gerilim de arttı. Sendikalar barışı korumayı dert edinir hale geldiler. Grevin politik bir silah olarak kullanılmasına sürekli karşı çıktılar, “devrim” anlamına gelen “politika”ya karşıydılar. Köln sendika kongresindeki kitlesel grev tartışmasında açıkça şunu söylediler: “Bu tür sorumsuz kitlesel ayaklanmalar için hazırlık çalışması yürütülemez, ayaklanmalar ancak gergin ilişkilerden kendiliğinden ortaya çıkarlar, işçi hareketi bunları yalnızca sonuçsuz bırakır. Bunları hazırlamak, devrimi hazırlamak anlamına gelir.” Proletaryanın politik ve ekonomik örgütlenmelerinin güçlendirilmesini daha önemli olarak savundular, zira ikincisi, şiddete karşı en iyi kalkanı sunuyordu.

33. Sendikalar, partiden tümüyle bağımsızlaştılar, hatta partinin efendisi haline geldiler. Almanya'daki işçi hareketinin bir diğer organı olan parlamenter fraksiyonlarda da aynı şey oldu. Birinci Enternasyonal’in “sömürücülerin örgütlü gücüne karşı mücadele amacıyla” bağımsız işçi partilerinin kurulmasını teşvik ettiğini gördük. Parlamento haricindeki parti ve parlamento dâhilindeki Parti, proletaryanın partisi, sömürücülere karşı meşale ve bu devrimci mücadelenin önderi olacaktı. Ancak burjuva parlamentolarındaki sosyal demokrat fraksiyonların diğer partiler gibi olduğunu, tek farkın burjuvazi partilerinden daha az sınıf bilincine sahip olmaları olduğunu görüyoruz. Parlamenter ayrıcalıklarını burjuvaziye karşı değil, proleter kitlelere ve partinin reformist politikalarını etkilemeye çalıştığı ölçüde muhalif hizbe karşı kullandılar.

34. Öte yandan, İkinci Enternasyonal çok sayıda partiye sahipti. İkinci Enternasyonal, uzun süre merkezi bir organa bile sahip değildi. Ancak 1900 yılında Paris Kongresi’nde Uluslararası Sosyalist Büro kuruldu. İçinde her partiden bir veya iki delege bulunuyordu. Ancak bu büronun partiler üzerindeki etkisi salt teorik düzeyde kaldı. Büroda Birinci Enternasyonal’in özünü oluşturan merkezileşmenin hiçbir izine rastlanmıyordu. Büronun hiçbir gücü yoktu. Partiler arasında veya parti içinde bir çatışma durumunda, tavsiye vermekten başka bir şey yapamazdı. Büronun başkanı Vandervelde idi.

III. İkinci Enternasyonal’in Oportünizmi

35. Neticede İkinci Enternasyonal kongreleri, reformizm ile işçi hareketinin devrimci sol kanadı arasında bir mücadele alanı haline geldi. 1889 Paris Kongresi’nde, 1 Mayıs’ın uluslararası proletaryanın dayanışma günü olarak kutlanması ve bu günde tüm ülkelerdeki işçilerin sekiz saatlik iş günü için ortak mücadelede birleşmesi kararı alındı.

1891 Brüksel Kongresi ve 1893 Zürih Kongresi, politik mücadelenin önemini vurguladı, politik mücadeleyi tanımayan tüm örgütler, Enternasyonal’den ihraç edildiler. Böylece anarşistler dışlandı.

Sosyalist partiler, her yerde ortaya çıktı. Enternasyonal, nüfuz alanını sürekli genişletti. 1896 Londra Kongresi’nde Rusya’nın yasadışı örgütlerinin temsilcileri ilk kez boy gösterdi.

36. Aynı zamanda oportünizm de açığa çıktı. 700 delegenin katıldığı Paris Kongresi, Millerand davasıyla, yani sosyal demokrat partinin bir üyesinin burjuva hükümetine katılıp katılmaması sorusuyla ilgilenmek zorunda kaldı. Bu konuda bir uzlaşmaya varıldı. “Sınıf mücadelesi, kapitalist sınıfın herhangi bir fraksiyonuyla ittifakı yasaklar”, ancak “böyle bir ittifakı kaçınılmaz kılan istisnai durumlar olabilir” denildi. Partinin kararına ve denetimine tabi olan bu tür “istisnai durumlarda”, sosyalistlerin burjuva hükümetlerine katılmalarına izin verilebilirdi. Burjuva partileriyle işbirliği konusu bir daha tartışmaya açılmadı. 1904’te Amsterdam'da, 1907’de Stuttgart’ta ve 1910’da Kopenhag'da, bu sorunun yanı sıra sömürge politikası ve savaş konusunda da oportünistler ile sosyal demokrasinin sol kanadı arasındaki fark daha belirgin hale geldi. Sağ kanadın yöneldiği taraf, Stuttgart Kongresi’nde oportünistlerin sendikaların partiden tümüyle bağımsız olmasını talep etmesiyle alenen belirginleşti. Bu, amacı işçi hareketini devrimin nihai hedefi için birleştirmek olan Birinci Enternasyonal’in ruhundan uzaklaşan oportünizmin uzun süredir sürüklendiği nehrin ana özelliğiydi. Tüm meselelerin en önemlisi olan işçi hareketinin birliği meselesinde bile bir uzlaşmaya varıldı. Sendikaların partiden bağımsız olması reddedildi, ancak partinin etkisi, sadece ideolojiyle sınırlandırıldı. Bu duygusal uzlaşma bile sol kanadın baskısı altında gerçekleştirildi.

37. Bu anlamda, İkinci Enternasyonal’in tarihinde iki dönem ayırt edebiliriz: İlk dönem, Paris Kongresi’nden (1889) Amsterdam Kongresi’ne (1904), ikinci dönem ise Stuttgart’tan Basel’e kadar uzanır. Birinci dönemin sloganı “Çarlığa karşı çıkalım”ken, ikinci dönemin sloganı “Emperyalizme karşı çıkalım”dı.

1893 Zürih Kongresi, zaten tamamen savaş meselesiyle ilgilenmişti ve o zamandan beri bu mesele gündemden çıkarılmadı. Stuttgart Kongresi’nde (1907), Basel Kongresi’nde (1912) ve her yerde bu meselenin tartışmanın merkezinde olduğunu görüyoruz.

1880’lerde İkinci Enternasyonal’in kuruluşu, kapitalizmin emperyalizme geçiş dönemiyle aynı zamana denk geldi. Üçlü İttifak’a karşıt olarak Fransız-Rus ittifakı kurulmuştu.

IV. İkinci Enternasyonal ve Savaş

38. Açıktan Almanya’ya karşı olan Fransız-Rus İttifakı, Çarlık rejiminin gücünü büyük ölçüde pekiştirdi. Bir zamanlar Birinci Enternasyonal’in sloganı olan “Çarlığa karşı çıkalım!”, İkinci Enternasyonal’in de sloganı oldu. O zamanlar devrimci bir slogandı: Marx’a göre, Rusya’ya karşı savaş, Avrupa’daki en güçlü karşı-devrimci güce karşı, proletarya devriminin önündeki engelleri kaldırmak için yapılacak devrimci bir savaştı. “Çarlığa karşı çıkalım” sloganı, Fransız-Rus İttifakı’nın savaştığı Alman Sosyal Demokratlarının vatanında bizzat bu sosyal demokratlar eliyle ulusal savunmayı esas alan slogana dönüştürülmeseydi, devrimci bir slogan olmaya devam edecekti. Bu, savaşın hayaleti kendisini iyice gösterdi. Artık yaşanacak savaşın Fransa ile Almanya arasında cereyan etmekle kalmayacağı, bunun emperyalist bir dünya savaşı olacağı görüldü. Enternasyonal’in kongrelerinde emperyalist savaş, sözlerle ve kararlarla “hep bir ağızdan” kınandı. Yaklaşan savaşın, İkinci Enternasyonal’in liderlerini kendi vatanlarının safında bir araya getireceğini, oportünist, sosyal şovenist liderlerin, gerçek planlarını ve niyetlerini gizlemek için söylemde birleşmeseler, İkinci Enternasyonal’i savaştan çok önce paramparça edeceklerini giderek daha açık bir şekilde ortaya koydu.

39. Birinci Enternasyonal, uluslararası proletaryanın devrimci ancak hazırlık niteliğinde bir örgütü iken, İkinci Enternasyonal, kitle partilerinin bir örgütüydü. Bu anlamda İkinci Enternasyonal, devrimci ruhun ortadan kalkmasını, tek tek ülkelerdeki proletaryanın devrimci dayanışmasının bastırılmasını ifade ediyordu. Toplam 25 milyon örgütlü sosyalist, gerçekte Birinci Enternasyonal’in devrimci ruhundan, örgütlenme pratiğinden ve taktiklerinden kopmuş, daha da geriye gitmişti. Bu gerileme, İkinci Enternasyonal’in teorisinde de kendini gösterdi.

V. İkinci Enternasyonal Teorisi. Uluslararası Menşevizm

40. İkinci Enternasyonal’in teorisi, “resmiyette” “devrimci Marksizm” teorisiydi. “Resmiyette” bu teori, Kautsky gibi en iyi Marksistlerce temsil ediliyordu. Gerçekte ise iktidar, oportünistlerin elindeydi. “Ortodoks” Marksistler de “partinin birliğini” tehlikeye atmamak adına, teorilerini oportünistlere uyacak şekilde budayıp durdular. Böylece Marksizmin devrimci teorisi, devrimci duruma ayak uyduramayan bir dogma koleksiyonuna dönüştürüldü. Marksist teorinin tahrif edildiği başlıca noktalar şunlardı:

1. Birinci Enternasyonal, devrimci bir teoriye sahipti, teoriye uygun olarak pratiği devrimcileştirmeye çalıştı.

İkinci Enternasyonal, reformist bir yaklaşıma sahipti. Marksist teoriyi reformist yaklaşıma uygun kılmak istiyordu (Bernstein, Revizyonizm).

2. Bu durum, ilk olarak Marksizmin temelinde, sınıf mücadelesi teorisinde ortaya çıktı. Modern toplumun, aralarındaki düşmanlığın giderek şiddetleneceği, birbirine düşman sınıflardan (burjuvazi ve proletaryadan) oluştuğu devrimci doktrinin yerine, bu düşmanlığın kademeli olarak hafifleyeceğini söyleyen, ilkine karşıt bir teori geliştirildi.

3. Sonra sıra devlet teorisine geldi. Sınıflı toplumun karşılığı sınıfın devletidir. Sınıfların tüm mücadelesi, düşman sınıfı boyun eğdirme aracı olarak devletin ele geçirilmesi meselesi etrafında döner. Bu devrimci teori, devletin toplumdaki sınıfların üzerinde duran tarafsız bir örgüt, dolayısıyla boyun eğdirme aracı değil, ortak örgütlenme aracı olduğu teorisine dönüştürüldü. Böylece “Sosyalist Yönetimde Devlet” fikrinin zemini hazırlandı.

4. Proletaryanın iktidarı ele geçirme teorisi, reformist bir değişime uğradı. Böylelikle devrimci süreç yerini barışçıl reformist “sosyalizme doğru evrim” sürecine bıraktı. Proletarya diktatörlüğü teorisi terk edildi, “unutuldu”. Devletin eski kapitalist mekanizmasının yıkılmasını esas alan komünizme ait o büyük doktrinin yerini, burjuva parlamentolarında çoğunluğun ele geçirilmesi fikri aldı. Proletaryaya, iktidarı ele geçirmenin tek yolunun ülkede çoğunluğu oluşturmak ve devrimden önce tüm idari organları vs. geliştirmek olduğu söylendi. Kısacası, devrimin yerini sandık ve çoğunluk oylarıyla teşkil edilecek demokratik sistem aldı.

5. Marx’ın Bakunin ve anarşistlerle yaptığı tartışmalarda genel teorik çerçevede devrimci hareketin lideri ve rehberi, militan ve sınıf bilincine sahip unsurların, proletarya öncüsünün toplayıcısı olarak tanımladığı partinin rolü teorisi, tümüyle unutuldu. Disiplinli ve faal bir parti yerine, faaliyetleri seçimlerde oy kullanmaktan ibaret olan gevşek bir demokratik seçmen topluluğu haline geldi.

6. Marx, bu yönde ön çalışmalar yapmış olmasına rağmen, tüm emekçilerin ittifakı büyük doktrini uygulanmadı. Bilâkis, proletarya ile küçük burjuvazi arasındaki sınırlar ortadan kaldırıldı.

7. Devrimci öz, Marksist felsefeden çıkarılarak, barışçıl bir evrim teorisine dönüştürüldü.

Sözde “ortodoks” eğilim (Kautsky), Marksist teoriyi “sosyalizme doğru evrimsel büyüme” teorisine (Bernstein) karşı öyle bir şekilde savundu ki, Marksist teorinin devrimci içeriğini tamamen yok etti. Marksizmin özü olan devrim, bir daha asla geri dönmeyecek şekilde toprağa gömüldü. Kapitalizm ve sosyalizm arasındaki geçiş dönemi olan proletaryanın devrimci diktatörlüğü ise sonunda koalisyon hükümetleri dönemiyle yer değiştirdi.

8. Böylece İkinci Enternasyonal’in Marksist teorinin reddine ilişkin çalışmaları tamamlanmış oldu. Birinci Enternasyonal’in ürettiği tüm teoriler bir kenara atıldı. Marksizmin yerini, Hilferding’in yeni teorileri (Toplum), Lonca Sosyalizmi, sosyal faşizm ve sosyal barışçılık arasında salınan uluslararası Menşevizmin teorik içeriği aldı.

Birinci Enternasyonal’in kuruluş günü Komünist Enternasyonal’e ait bir gündür.

1. Birinci Enternasyonal’in tek varisi Komünist Enternasyonal’dir. Komintern, Birinci Enternasyonal’e bağlı geleneklerin teori ve pratik alanındaki tek koruyucusu ama aynı zamanda tek uygulayıcısıdır.

2. Leninizm; emperyalizm ve toplumsal devrim çağında Marksist teori ve pratiğin devamıdır. Komünist Enternasyonal, elbette daha büyük ölçekte, Marx ve Engels’in anlayışına göre Birinci Enternasyonal’in olması amaçlanan dünya partisinin gerçekleşmiş halidir. Komünist Enternasyonal’in uluslararası Menşevizme karşı mücadelesi, Birinci Enternasyonal’de çeşitli küçük burjuva sosyalizm biçimlerine karşı mücadelenin devamıdır. Sektlere karşı mücadele, proletaryanın kitle örgütlerinin önemini anlamayan “aşırı sol” sapmalara karşı mücadele şeklini alarak devam etmektedir.

3. Mücadelenin koşulları, doğal olarak önemli ölçüde değişti. Birinci Enternasyonal, güçlü işçi örgütlerinden yoksun, kapitalizmin ve serbest rekabetin altın çağında faaliyet yürütüyordu. Komünist Enternasyonal ise emperyalizm çağında, kapitalizmin son aşamasında mücadele ediyor. Komünist Enternasyonal’in arkasında sadece devrimci mücadelelerini sürdüren kitle partileri ve Komünist Enternasyonal’in liderliği değil, aynı zamanda ilk proleter devleti olan SSCB de var. Şimdi mesele, Birinci Enternasyonal’in sloganlarını pratiğe dökmektir: “Politik iktidarı ele geçirmek, işçi sınıfının en ulvi görevidir.”

4. Bunu gerçekleştirmek için, komünist partilerin kendileri de Açılış Konuşması’nın sloganlarına uygun olarak örgütlenmelidir: “Kitleler, ancak onları bir arada tutacak bir örgütlenme ve onlara yol gösterecek bir bilgi olduğunda terazinin kefesine ağırlıklarını koyacaklardır.” Burjuvazinin ve onların uşakları olan sosyal demokratların silahlı güçlerine karşı zafer kazanmak için, örgütlerimizi, proletaryanın toplumsal açıdan önemli unsurlarının çoğunluğunu mücadele için seferber edebilecek ve silahlı şiddete silahlı şiddetle karşılık verebilecek şekilde oluşturmalıyız. Fabrika hücreleri, işçi kitleleriyle sürekli teması sağlama ihtimali en yüksek örgütlenme biçimidir. Bu aşamada ise birleşik cephe taktiği, kitleleri mücadele için harekete geçirmenin en iyi yöntemidir.

5. Komünist partilerin etkili bir şekilde önderlik edebilmesi için, Marksist ve Leninist teorinin tüm cephaneliğine sahip olmaları gerekir. Uluslararası devrimin gelişiminin bu aşamasında karşılaştığımız sorunlar, teoriye dair kapsamlı bir bilgi olmadan anlaşılamayacak kadar karmaşıktır. Teori, parti içindeki bir grup liderin ayrıcalığı olamaz. Partinin her üyesinin belirli bir asgari politik bilgiye sahip olması gerekir. Komünist parti, proletaryanın lideridir. Her üye, kendi faaliyet alanında lider olmalıdır. Bu liderlik görevini yerine getirmek için, partinin her üyesinin en azından Marksizm-Leninizmin temel ilkelerine aşina olması gerekir.

6. Komünist Enternasyonal’in beşinci kongresinin ana sloganı olan “Partilerin Bolşevikleştirilmesi yoluyla kitlelere”, bu anlamda Birinci Enternasyonal’e mensup geleneklerin somuta taşınmasını ifade eder. Her türlü reformizme karşı mücadele yürütülmeli, kitlelerle yakın temas halinde çalışan fabrika hücreleri üzerinden yürütülen güçlü militan örgütlenme faaliyeti dâhilinde, her fabrika hücresinde Marksizm-Leninizm çalışması için bir halka oluşturulmalı: İşte bu, komünist partilerin Bolşevikleştirilmesine, Birinci Enternasyonal’in mirasının gerçekleştirilmesine giden yoldur. Komünist Enternasyonal, gerçek bir dünya partisi ve uluslararası devrimci mücadelede işçi sınıfının lideri olma görevini ancak bu şekilde ifa edebilir.

Komünist Enternasyonal
Ajitasyon ve Propaganda Dairesi

25 Eylül 1924
Kaynak

0 Yorum: