18 Eylül 2026

,

Tarihe “Küçük” Bir Not



Son bir hafta içerisinde LGBT derneklerine ve onlara yakın duran kurumlara düzenlenen operasyonların ardından sol çevrelerin yayınlarına baktığımızda, demokratik hassasiyetlerle tepki verildiğini, açıklamayı yapan çevrelerin rejimin yeni bir eşiğe geldiğini, operasyonlar karşısında LGBT kurumlarının yanında olduklarını ifade ettiklerini okuyoruz. Bu yanında olma ve destek hâli, adliye önünde yapılan açıklamalarda gözaltına alınmaları ile pratiğe dökülüyor. Aynı zamanda sol da tarih sayfasından harf harf dökülüyor.

LGBT’nin kurumsal yapılanmasının karşısında oluşan iki kesim, konuya ahlak, demokrasi ve çoğulculuk/farklılıklar üzerinden tavır geliştiriyor. Öncelikle konunun bu ölçütler üzerinden tartışılması, şu an için tartışma konumuz olmayıp, kurtuluş mücadelesine destek vermeyen her düşünceyi ve topluluğu “geri” kabul ediyoruz. Bu gerilik, LGBT’nin dövizlerinde görüldüğü gibi bedellerle örülmüş sosyalist değerlere küfürle inşa ediliyor, sol, buna destek vermekten, onunla yan yana yürümekten geri kalmıyor.

LGBT operasyonlarının ekonomi politiği tartışılmadan üzerine kalem oynatılamaz. Salt egemen karşıtlığı üzerinden sürecin geldiği aşama, geçiştirilemez.

Operasyonun ardından yayınlanan köşe yazılarında sol, aile tartışmasını yeniden başlattı. Ailenin kutsiyeti gibi söylem ve çarpıtmalar bir kenarda bırakıldığında, ailenin dağıtılması kapitalizmin elini rahatlatan taktiktir. Bekâr ve yalnız yaşayan birey üzerinden gelir hesaplaması yapılamıyor. Açlık ve yoksulluk sınırı, aile üzerinden hesaplanıyor. Sosyal açıdan ise bütünlüklerden soyutlanmış insan, sistem için tehlike olmaktan çıkarılıyor. Zayıflayan her bağın sarsılan otoritesinin ardından yoksul ailelerin çocuklarının çeteleştiği görülüyor.

LGBT’nin fon aldığı, bilinmeyen bir gerçek değil, kurumsal web sayfalarında “hangi çalışmayla nereden ve nasıl fon alınacağı" üzerine yayınladıkları 300 sayfalık kitaplara rastlanıyor. Fon veren emperyalist kuruluş ve vakıflar, ülkemizden hangi kurumlara ne kadar fon ve hibe ödemesi yaptığını yayınlıyorlar.

Bugün başka bir sorunla karşı karşıyayız. Ülkemizin güzide, teorisyen ve çokbilmiş, özeleştiriden kaçan, en demokratından en işçicisine solcu çevreleri, ne LGBT’yi ne de fonu tartışıyorlar. “Yasaklara ve baskıya karşıyız ama açlık grevi gibi eylemlere de karşıyız!” açıklamalarıyla son çeyrek yüzyılı geride bırakanlar, dillerine ve yayınlarına pelesenk ettikleri “ama, fakat, lakin” bağlaçlarını LGBT için sarf etmekten imtina ediyorlar. Mandacılığın ekonomi politiğini yapmayanlar, hâlen kitlelere önderlik edip mücadele saflarında birleştireceklerini söyleyedursun, bir gerçek var ki fon alan bir çevre, kurtuluş ideolojisinin söylem ve eylemlerine destek vermez, vermiyor da. Tartışmayı halen daha Ermeni, Kürt ya da cinsel yönelimi farklı olma ölçütü üzerinden yürüten solcular, şu gerçeği de anlamıyorlar: Bülent Ersoy, Cemil İpekçi, Eseyan, Abdülkadir Selvi ve diğer Kürt portreler bugün hangi safta yer alıyor bu egemen saf nedense(!) ahlakçılık yapmıyor. Olay etnik, cinsel ve dinî kimlik mi yoksa sermayenin kurduğu egemenlik mi? Üçüncü bir gerçek ise Kürt milliyetçilerinin DEM’lediği demokratikleşme süreci. Bu süreç başladığı günden beri sadece kendilerine yakın her türden çevreye çekilmedik operasyon kalmadı.

Operasyon kapsamında suçlamalardan biri de “fuhşa” çeşitli yöntemlerle destekte bulunmak. Bu gerçeği de emperyalistlerin açtığı +90 adlı Youtube kanalında konuşan bir fahişeden dinleyebilirsiniz: Kendisinin üniversite mezunu, feminist ve politik bir insan olduğunu, patronsuz şekilde çalıştığını, bu çalışma biçimine de feminist çevrelerin destek verdiğini -ki zaten yazdıkları dövizlerde de mevcut (“yoksa paran...”) söylüyor. Öyle ki sendika binalarında yapılan açıklamalarda, “fuhşun patronsuz yapılması gerektiği” savunuluyor. Yazımızda geçen tüm bilgiler, araştırmak isteyen her insanın ulaşabileceği açık kaynaklara dayanıyor.

Ortada hiçbir düzlemde hiçbir kesim açısından savunulacak ahlaki bir hat yok. Emperyalist sömürünün kendisi başlı başına ahlakı yok ediyor. İnsan, sadece ekonomik olarak sömürülmeyip tüm değerleri tahrip ediliyor. Yaşadığımız süreç bundan ibaret. Sol da bu sürece odun taşıyor. 1990 sonrasında Sovyetler’den ayrılan ülkelere Soros gibi tekelciler üzerinden vakıf, dernek ve fonlarla girildi. Bu gerçeği tartışmadan bugünleri yorumlayanlar da mandacıdır.

Mandacılık sadece tarikat, emperyalizmle anlaşmalar imzalayan tekeller ve medya kuruluşlarıyla işlemiyor, kurumsal ve ayakta kalma biçimi açısından LGBT bu sürecin parçası olarak okunmadıkça, sürecin sınıfsal çözümlemesi yapılamaz. Gökkuşağının yeşili dolarla boyandı, meydandaki sosyalizme küfreden dövizler de dolarla yazıldı.

Sinan Akdeniz
18 Eylül 2026

0 Yorum: