Son
bir hafta içerisinde LGBT derneklerine ve onlara yakın duran kurumlara
düzenlenen operasyonların ardından sol çevrelerin yayınlarına baktığımızda,
demokratik hassasiyetlerle tepki verildiğini, açıklamayı yapan çevrelerin
rejimin yeni bir eşiğe geldiğini, operasyonlar karşısında LGBT kurumlarının
yanında olduklarını ifade ettiklerini okuyoruz. Bu yanında olma ve destek hâli,
adliye önünde yapılan açıklamalarda gözaltına alınmaları ile pratiğe dökülüyor.
Aynı zamanda sol da tarih sayfasından harf harf dökülüyor.
LGBT’nin
kurumsal yapılanmasının karşısında oluşan iki kesim, konuya ahlak, demokrasi ve
çoğulculuk/farklılıklar üzerinden tavır geliştiriyor. Öncelikle konunun bu
ölçütler üzerinden tartışılması, şu an için tartışma konumuz olmayıp, kurtuluş
mücadelesine destek vermeyen her düşünceyi ve topluluğu “geri” kabul ediyoruz.
Bu gerilik, LGBT’nin dövizlerinde görüldüğü gibi bedellerle örülmüş sosyalist
değerlere küfürle inşa ediliyor, sol, buna destek vermekten, onunla yan yana
yürümekten geri kalmıyor.
LGBT
operasyonlarının ekonomi politiği tartışılmadan üzerine kalem oynatılamaz. Salt
egemen karşıtlığı üzerinden sürecin geldiği aşama, geçiştirilemez.
Operasyonun
ardından yayınlanan köşe yazılarında sol, aile tartışmasını yeniden başlattı.
Ailenin kutsiyeti gibi söylem ve çarpıtmalar bir kenarda bırakıldığında,
ailenin dağıtılması kapitalizmin elini rahatlatan taktiktir. Bekâr ve yalnız
yaşayan birey üzerinden gelir hesaplaması yapılamıyor. Açlık ve yoksulluk
sınırı, aile üzerinden hesaplanıyor. Sosyal açıdan ise bütünlüklerden
soyutlanmış insan, sistem için tehlike olmaktan çıkarılıyor. Zayıflayan her
bağın sarsılan otoritesinin ardından yoksul ailelerin çocuklarının çeteleştiği
görülüyor.
LGBT’nin
fon aldığı, bilinmeyen bir gerçek değil, kurumsal web sayfalarında “hangi
çalışmayla nereden ve nasıl fon alınacağı" üzerine yayınladıkları 300
sayfalık kitaplara rastlanıyor. Fon veren emperyalist kuruluş ve vakıflar,
ülkemizden hangi kurumlara ne kadar fon ve hibe ödemesi yaptığını yayınlıyorlar.
Bugün
başka bir sorunla karşı karşıyayız. Ülkemizin güzide, teorisyen ve çokbilmiş,
özeleştiriden kaçan, en demokratından en işçicisine solcu çevreleri, ne LGBT’yi
ne de fonu tartışıyorlar. “Yasaklara ve baskıya karşıyız ama açlık grevi gibi
eylemlere de karşıyız!” açıklamalarıyla son çeyrek yüzyılı geride bırakanlar,
dillerine ve yayınlarına pelesenk ettikleri “ama, fakat, lakin” bağlaçlarını
LGBT için sarf etmekten imtina ediyorlar. Mandacılığın ekonomi politiğini
yapmayanlar, hâlen kitlelere önderlik edip mücadele saflarında
birleştireceklerini söyleyedursun, bir gerçek var ki fon alan bir çevre,
kurtuluş ideolojisinin söylem ve eylemlerine destek vermez, vermiyor da. Tartışmayı
halen daha Ermeni, Kürt ya da cinsel yönelimi farklı olma ölçütü üzerinden
yürüten solcular, şu gerçeği de anlamıyorlar: Bülent Ersoy, Cemil İpekçi,
Eseyan, Abdülkadir Selvi ve diğer Kürt portreler bugün hangi safta yer alıyor
bu egemen saf nedense(!) ahlakçılık yapmıyor. Olay etnik, cinsel ve dinî kimlik
mi yoksa sermayenin kurduğu egemenlik mi? Üçüncü bir gerçek ise Kürt
milliyetçilerinin DEM’lediği demokratikleşme süreci. Bu süreç başladığı günden
beri sadece kendilerine yakın her türden çevreye çekilmedik operasyon kalmadı.
Operasyon
kapsamında suçlamalardan biri de “fuhşa” çeşitli yöntemlerle destekte bulunmak.
Bu gerçeği de emperyalistlerin açtığı +90 adlı Youtube kanalında konuşan bir
fahişeden dinleyebilirsiniz: Kendisinin üniversite mezunu, feminist ve politik
bir insan olduğunu, patronsuz şekilde çalıştığını, bu çalışma biçimine de
feminist çevrelerin destek verdiğini -ki zaten yazdıkları dövizlerde de mevcut
(“yoksa paran...”) söylüyor. Öyle ki sendika binalarında yapılan açıklamalarda,
“fuhşun patronsuz yapılması gerektiği” savunuluyor. Yazımızda geçen tüm
bilgiler, araştırmak isteyen her insanın ulaşabileceği açık kaynaklara
dayanıyor.
Ortada
hiçbir düzlemde hiçbir kesim açısından savunulacak ahlaki bir hat yok.
Emperyalist sömürünün kendisi başlı başına ahlakı yok ediyor. İnsan, sadece
ekonomik olarak sömürülmeyip tüm değerleri tahrip ediliyor. Yaşadığımız süreç
bundan ibaret. Sol da bu sürece odun taşıyor. 1990 sonrasında Sovyetler’den
ayrılan ülkelere Soros gibi tekelciler üzerinden vakıf, dernek ve fonlarla
girildi. Bu gerçeği tartışmadan bugünleri yorumlayanlar da mandacıdır.
Mandacılık
sadece tarikat, emperyalizmle anlaşmalar imzalayan tekeller ve medya
kuruluşlarıyla işlemiyor, kurumsal ve ayakta kalma biçimi açısından LGBT bu
sürecin parçası olarak okunmadıkça, sürecin sınıfsal çözümlemesi yapılamaz.
Gökkuşağının yeşili dolarla boyandı, meydandaki sosyalizme küfreden dövizler de
dolarla yazıldı.
Sinan Akdeniz
18
Eylül 2026


0 Yorum:
Yorum Gönder