17 Eylül 2026

Komünizm, İşgal Hareketi, Biçim Meselesi


Rezonans

Wall Street’i İşgal Hareketi, bir biçim olarak, sıklıkla tartışılmış bir konudur. Jodi Dean’e göre İşgal Hareketi, %99’un %1 karşısında maruz kaldığı yapısal eşitsizliğe belirli bir biçim kazandırmış, neticede “yeni oluşmaya başlayan bir parti” gibi davranmıştır (2013: 60). Demek ki görebildiğimiz kadarıyla, her daim “direnişin mikro-politikası”na veya “ezilenlerin eylemliliği”ne methiyeler düzenler bile bugün artık biçime dair bir fikre meylediyorlar.

İşgal Hareketi’nin yöneticilerimizin gücünün gayrimeşruluğu karşısında “birleşmiş halkı bir bedene kavuşturduğunu söyleyen Judith Butler, biçim fikrine bir açıdan yaklaşmış (ama tabii ona hiçbir şekilde sahip olamamıştır) (Butler, 2012). Başka bir noktada ise Butler, İşgal Hareketi’ni “idame ettirilen toplumsal bağa ait bir biçim” olarak görüp göklere çıkartmıştır (Butler, 2011a: 13).

Spivak ise “modernite” içinde kimi politik eylemlilik biçimlerini destekleme yollarını keşfetmeye çalışıyor. Spivak, tam da bu arayışı dâhilinde, Genel Grev’e destek sunuyor (Spivak, 2011). Asıl mesele, Spivak’ın Genel Grev olgusunu teorileştirme girişimiyle başlıyor. Zira artık Genel Grev, işçi sınıfından kopuk ve “devlet karşıtı muğlâk görüşlere sahip insanlara bağlı bir baskı kurma taktiği” haline geliyor (Spivak, 2011: 9).[1] Burada Spivak’ın hamlesinin anlamı gayet açık aslında: elinde İşgal Hareketi’ni ve Genel Grev’i görmezden gelmek gibi bir seçenek olmadığından, onları “ezilenlerin eylemliliği”nin dar sınırlarına sığacak şekilde sıkıştırmaya çalışıyor.

Bu nedenle Butler’ın İşgal Hareketi’ni bir biçim olarak anlamak istememesi, bunun yerine, “bedenlerin ittifakı” gibi terimler kullanması, şaşırtıcı değil.[2] Butler, “izinsiz gösteri yapanların, silahsız gidip polisle, orduyla veya diğer güvenlik güçleriyle karşı karşıya gelenlerin, transfobik bir ortamda trans bireylerin, vatandaş olmak isteyenleri suçlu sayan ülkelerde vizesi olmayanların savunmasızlığından” (Lambert, 2013), “Kendilerini bulan ve kendilerini ‘halk’ olarak oluşturan, bir araya gelmiş bedenlerden” bahsediyor (Lambert, 2013).

Butler, bu “bedenlerin” “savunmasızlıklarının” dirençli bir güç olarak örgütlenmelerinin, yeni bir iktidar biçimi oluşturmalarının önüne nasıl geçmediğini görmeyi reddediyor. Postyapısalcı/alt sınıfçı bir “marjinal ses” veya “mikro direniş” anlayışına uysun diye savunmasızlıklarına fazla vurgu yapan Butler, bu savunmasızlık halini bir fetiş haline getiriyor. Daha da kötüsü, görünüşe göre, bu “mikropolitikadan” kopmasının tek yolu, oldukça popülist görünen “birleşik halk” kavramına başvurmaktır. Bu anlamda Butler, İşgal Hareketi’nde “bedenler ittifakı”nın ve “izinsiz gösteri yapanların” kendilerini daha devrimci yollarla nasıl yeniden yapılandırdıklarını, kabul edilemez derecede şeyleştirilmiş iktidar biçimlerine doğru nasıl ilerlediklerini gözden kaçırıyor. Görebildiğimiz kadarıyla İşgal Hareketi, biçime ve eylemliliğe dair tek taraflı bir anlayışa hapsolmuş teorisyenlerimizin dikkatini pek çekmiyor.

Gerçekten de ortada bir İşgal Hareketi olmasaydı, biçim fikri, belirli “dışlama türleri”ni işaret eden “boş ve biçimsel bir yapı”ya benzetileceğinden, ondan kesin olarak uzak durulacaktı (Butler, 2000: 144). Bu tür yazarlar, biçim fikrini “toplumsal formüllerden daha önemli olan o ideal büyük Öteki’ye veya ideal küçük Öteki’ye” benzetiyorlar (a.g.e.) İşgal Hareketi’ni bir “biçim” veya “yeni oluşmaya başlayan bir parti” olarak kavrayan yaklaşımsa bu yazarlarca, kamp kurma pratiklerinin ve “geleceği bugünden haber veren politika pratiği”ne ait deneylerin merkezsiz uygulamalarına yönelik bir dayatma olarak görüyorlar. Bu bir pratiği, “Kantçı biçimcilik”, soyut bir siyasetin toplumsal olana dayatılması, “özgür eylemliliği” dışlayan edimler olarak değerlendiriyorlar (Butler, 2000: 144-146).

Biçim kavramı, aslında Klossowski’nin Nietzsche yorumunda, “dürtülerin semiyotiği” üzerine yaptığı tartışmada da karşımıza çıkıyor. Dürtülerin yoğunlukları dalgalıdır. Bu dürtüler, jestlerde ve hareketlerde “biçimler”e kavuşur (Klossowski, 1997: 37). Bu biçimler, “kısaltma yoluyla onları istikrara kavuşturan işaretlerin icadından ayırt edilemezler. Çünkü bu işaretler, kısaltılarak dürtüleri azaltır, görünüşe göre dalgalanmalarını bir kez ve tamamen durdurur” (a.g.e.). Neticede burada biçim ve işaret veya “işaretlerin kısaltılması”, “failin yanıltıcı birliğine” yol açar (a.g.e.). Her zaman olduğu gibi burada da biçim, dürtüleri kısıtlayan, daraltan, boğan ya da onlardan soyutlanmış bir şey olarak görülür.

Bu noktada başka bir argümanı dile getirmek gerekiyor: “Özgürlük alanları”nı toplumsal ilişkilerden ve birbirlerinden soyutlayan şey, biçime yapılan vurgu değil, ondan uzaklaşma pratiğidir. Biçim olmadan özgürlük alanlarına doğrudan erişilemez. Aynı şekilde, jest ve hareket biçimleri olmadan dürtülere ve yoğunluklara doğrudan ulaşılamaz. Biçim, özgürlük alanlarından veya dürtülerden kopartılamaz. Biçimden uzaklaşmak, kendi içinde kapalı ve içselleştirilmiş bir özgürlük hermeneutiğine yol açar. Jameson’ın geç kapitalizmi, “çoklu ve alternatif dünyaların değil, daha çok ilişkisiz bulanık kümelerin ve yarı özerk alt sistemlerin bir arada varoluşu”[3] (1991: 372) olarak tanımlamasını hatırlayalım. Her bir küme ve sistem, “farklı zamansal bölgelerden veya toplumsal ve maddi evrenin ilişkisiz bölümlerinden” kaynaklanan güçlü bir mekânsal ayrımın izini taşır (a.g.e.: 373).

Başka bir deyişle, işgal edilen alanlar birbirleriyle ilişkisiz bölümler olsaydı, kapitalizmden kopuş fikrindeki yenilik bir anda hükmünü yitirirdi. Özgürlüğün kendi içinde kapalı “görünüm alanı” olarak işgal edilmiş alanlar, kapitalizmle ne kadar güzel bir şekilde barışıyor gibi görünüyor. Negri, Arendt’in “özgürlüğün görünüm alanı”na ilişkin fikrine dair eleştirisinde bunu şu şekilde dile döküyor: “Özgürlüğün kurtuluştan önce var olduğu ve devrimin politik alanın oluşumunda cereyan ettiği gerçeğinin sürekli olarak yüceltilmesi, olayın yeniliğini sistematik olarak düzleştiren veya deforme eden, onu Amerika’daki örnekle sınırlayan tarihselci bir yorumlama çabasının anahtarı haline geliyor” (Negri, 1999: 16).

Burada başka bir yaklaşımı ele almak istiyorum. Negri’nin yaklaşımı da biçim meselesiyle ilgili olarak, ciddi marazlarla malul. O da özgürlüğün veya işgal edilmiş alanların merkezsiz yarı özerk pratikleri üzerinde duruyor. Ancak gene de odağa anti-kapitalizmi yerleştiriyor. Daha iyi bir terim bulamadığımız için buna “rezonans yaklaşımı” diyelim. Onu ilk elden şu şekilde tanımlamak mümkün: saf bir mikro-direniş politikasından rahatsız olan, biçime şüpheyle yaklaşan bir anti-kapitalistin, rezonans yaklaşımına bağlı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu yaklaşım, işgal edilen alanların mekânsal olarak sınırlı ve kendi kendine var olan yerler olduğu anlayışından vazgeçmeden, İşgal Hareketi’ni daha geniş bir hareket olarak ele almaya çalışır ki bu, bizim bakış açımızdan pek verimli bir yaklaşım değil.

Kendi kendine var olma ve her yerde var olma denilen kazıklara bağlandıktan sonra bu alanlar, birbirlerinde makes bulan yerler olarak takdim edilirler. Bu nedenle, Wall Street’i İşgal Hareketi gibi hareketlere atıfta bulunan Amin (2013: 3) şunu söyler: “Sokak, alakasız bir mekâna ve zamana ait birden fazla olayın ve aksin toplaştığı bir mikrokozmostur, gelgitlerin yaşandığı diyar, insan ve insan olmayanların bir araya geldiği bir yerdir.” Alakasız mekânın titreşimi: İşte İşgal Hareketi, bu şekilde anlaşılıyor, tabii buna anlamak denilebilirse: O, tüm bu işgal altındaki mekânları birbirine bağlayan şey.[4]

Bu fikir, ilkin Yaklaşan İsyan’da (Görünmez Komite, 2009) karşımıza çıkmıştı:

“Devrimci hareketler, bulaşma yoluyla değil, rezonans (titreşim) yoluyla yayılır. Burada kurulan bir şey, orada kurulan bir şeyin yaydığı şok dalgasıyla yankılanır. Titreşen bir beden, bunu kendi biçimine göre yapar.”

Bedene, mekâna, “burada” ve “orada” ifadelerine yönelik vurguya dikkat edilsin. Burada tarzdan söz edilirken, sadece mekânsal veya bölgesel düzeyde kendi kendine yeterlilik meselesine değil, aynı zamanda kendi kendine varoluşa, güce ve her yerde olmaya vurgu yapılıyor. Burada titreşim, aralarında bir ilişki olamayacak iki beden arasında bir “ilişki” gibi sunuluyor, çünkü iki beden de mutlak kendi kendine varoluşları ve her yerde olma imkânları dâhilinde varoluyorlar.

Peki ya bu her yerde olma anlayışını reddedip diyalektik ve çelişki kavramlarına iman edneler (biçim argümanını reddedenler) ne diyorlar? Misal, John Holloway’i ele alalım.[5]

Holloway, “saf mikro politika”yı eleştiriyor, bu nedenle, birbirinden bağımsız özgürlük alanlarına, işgal edilmiş alanların mekânsal sınırlılığına dair anlayışla kavgalı. “Özel olan”dan yola koyulmak veya “hareket etmek” istiyor, ama bunun “mikro politika anlamına gelmediğini” ısrarla söylüyor (2010: 208). Mikro politikadan geniş hareket düzeyine geçmeye çalışırken, “mücadeleler nasıl yayılır?” diye soruyor. Bu noktada biçim meselesine şüpheyle yaklaşan Holloway, rezonans fikrine dönüyor:

“Bir mücadelenin diğerine sıçraması veya bir diğerini ateşleyen kıvılcım görevi görmesi için gereken şey, belirli bir titreşimdir, bu titreşimler, biçimsel örgütlenme çizgilerini takip etmezler, genellikle anlaşılması zordur” (2010: 211).

Dolayısıyla, İşgal Hareketi bir mikro politika olamaz, ancak o, Holloway’e göre, katılaşmış bir biçime ve örgüte doğru meyledecek bir biçim olarak da yorumlanamaz.

Neticede rezonans yaklaşımı için, özgürlük alanlarının veya İşgal Hareketi’ndeki kampların birbirleriyle rezonansa girmesi, devrimci politika için yeterli kabul edilir. Bu, ilgili yaklaşımın temel varsayımlarından birinin bir sonucudur: (tekil) kamp, “özgürlük alanı”, kapitalist toplumsal ilişkilerin daha büyük matrisinin varlığı nedeniyle hiçbir şekilde sulandırılmamıştır veya gerçek dışı değildir.[6] “Öncü politika” terimiyle ifade edilen bu özgürlük, rezonans teorisyenleri tarafından kapitalizme meydan okuyan bir şey olarak takdim edilse de, o, bir şekilde kapitalizmle birlikte var olur ve barış içinde yaşar.

Bu nedenle, Graeber, İşgal Hareketi’ni tartışırken, sermayenin (kapitalizm koşullarında zaten var olduğunu kabul ettiği) özgürlüğün kanını sülük gibi emdiğini söyler. Sermaye, “aslında milyonlarca başka toplumsal ilişkinin kanını emen, bunlar olmadan var olamayandır” (Wolfe ve Graeber, 2012). Bu toplumsal ilişkiler, zaten var olan ve Graeber’ın üzerine yeni bir toplum inşa etmek istediği zemindir. Yani yeni toplum sıfırdan değil, var olanla, sermayenin egemenliği altında zaten var olanla inşa edilecek. İşgal Hareketi, “zaten yaptıklarımızın üzerine inşa etme, ta ki özgürlük nihai örgütlenme ilkesi haline gelene kadar, özgürlük bölgelerini genişletme meselesidir” olacaktır (Graeber, 2013a: 295).

Burada Graeber, esasında kamp merkezli özerk alanlara, kendisinin toplumun tamamının nihai örgütlenme ilkesi haline geleceğini hayal ettiği, birbirinden kopuk, merkezsiz özgürlük bölgeleri olarak İşgal Hareketi’ne vurgu yapıyor. Ancak Graeber bir yandan da hareketin tamamına da odaklanıyor. toplumsal sınıflar ve gruplar arasındaki dayanışmayı hesaba katıyor. Sendikalardan gelen destekten söz ediyor, Eylül 2011’de Zucotti Park’ta bir grup eğitimli, ayrıcalıklı beyaz gencin, daha sonra onlarca işçi ve diğer marjinalleştirilmiş grubun parçası olduğu bir hareketi nasıl tetikleyebildiğine dair şaşkınlığını dile döküyor.

Graeber, stratejik meselelere değiniyor. O, daha geniş anlamda her iki tarafın esasen doğaçlama hareket ettiği, oyunun mevcut haline dair bir anlayış geliştirmeye, herhangi bir anda oyundan hangi noktada sıyrılabileceklerini belirlemeye çalıştığı bir “politik güçler arası denge”ye atıfta bulunuyor (Graeber, 2013a: 250). Graeber, “en hayırlısı, tüm işgal pratiklerini ve sokak eylemlerini bir tür savaş olarak düşünmektir” (a.g.e.: 251) diyor. Ayrıca hukukun sadece göstermelik olduğunu, asıl önemli olanın, sahadaki gerçek güç olduğunu da biliyor. Polisle nasıl başa çıkılacağına dair büyük fikirlere sahip. “Tek bir tavizde bulunan (eylemcilere tek bir çadır temin eden) polis bu hamleyi kusursuz bir strateji dâhilinde, işgalcileri bölmek ve dayanışmacı bağları kesip atmak için kullandı.” (a.g.e.).

Böylelikle Graeber, bize iktidara ve şiddete ait yapıların her şeye hâkim olduklarına dair gerçekçi bir resim sunuyor. Peki ama “iktidarın gerçekleri”ne dair bu bilinç bizi nereye götürüyor? Neticede bu bilinç bizim “Her neyse, siz sadece özgürmüş gibi davranın, sanki bu yapılar yokmuş gibi hareket edin!” dememizi sağlıyor.

“Herkes, iktidarın mevcut yapısının var olduğunun gayet farkında. Ancak bu şekilde [sanki özgürmüşüz gibi, sanki o iktidara ait yapılar yokmuş gibi] davrandığımızda, o yapıların kaçınılmaz olarak ortaya koyduğu, genelde şiddet içeren tepkilerinin ahlak düzleminde belirli bir otoriteye kavuşmasına mani oluruz” (Graeber, 2013a: 233).

Graeber, işgal eylemleri için aradığı ahlaki üstünlüğün zeminini iyi kavrıyor. Ama bu, onun devrimci kitlelerin gerçek bir savaşçı güce dönüşmesini pek dert edinmediğini ortaya koyuyor. Özgürlük pratiklerine dair içselleştirilmiş yorumlama çabasına geri dönüyoruz.

Graeber, kamplar “güvenli” özgürlük bölgeleri olarak yüceltilsinler, geleceği bugünde kuran politikalar “stratejik/etkin politika”dan kopartılsın diye güçler (kapitalist bütünlükle iktidar yapıları) arasında oluşmuş dengeyi genele teşmil etmeye çalışıyor. Özgürlüğü kutsallaştıran bu yaklaşım, sermayenin ve devletin belirlemelerini, genel manada zorunluluğu hesaba katsa da, özgürlüğü geri çekilirken arzuluyor. Böylesi bir özgürlük, “sonuçların tüm mantıklı düzeninden, sebeplerin tüm makul yapısından kendini görünmez kılarak kaçmaya yönelik öznel bir dürtüden”, “Kantçı eleştirinin özgürlüğü”nden başka bir şey değil (Badiou, 2004: 79).

Artık gerçekten kim Kantçı biçimci bir pozisyon alıyor, biliyoruz. Bu amaçların mantıklı düzeni, aşağılayıcı bir “kapitalist bütünlük” içine sıkıştırılıyor, onun “sadece hayal gücümüzde var olduğu” söyleniyor (Graeber, Wolfe ve Graeber, 2012)[7]. Anında sonuç almak için doğrudan eylemde bulunuluyor, sermayenin emrinden doğrudan kopuluyor veya kapitalizm koşullarında zaten işlediği söylenen, ona içkin “komünist” ilişkilerin açığa çıkarıldığı üzerinde duruluyor.

Graeber (2013a) “ikili iktidar” gibi kapsamlı ve geniş bir fikirden söz ettiğinde bile esas olarak devletle sermayenin genele teşmil edilmiş iktidarı ile özgürlüğün müstakil, kendine yeten alanı arasında kurduğu ikilik üzerinden hareket ediyor. İkili iktidar denilen durum, bir iktidarın (devrimci güçlerin) nihayetinde müesses olan iktidarı söküp atacağı geçici bir durum olarak ele alınmıyor. Graeber, ikili yapıyı her daim varlığını sürdürecek bir şey olarak ele alıyor.

Bu titreşimi, rezonansı esas alan yaklaşım, stratejik düşünceyi devreye sokup “güçler dengesi”nden söz etse de onu hep özgürlüğün ezoterik yorumları kadar hayali bir şeymiş gibi görüyor. Merkezsiz pratikler ve işgal edilmiş mekânlar, “güçler dengesi”nden iyi niyetli bir yaklaşımla muaf tutulma iradesinin somut karşılıkları olarak değerlendiriliyorlar. Bunlar, neticede devlet iktidarıyla ve acımasız baskıyla yüzleşildiği vakit eylemsizlik alanları olarak görülüp donduruluyorlar.

İşgal Hareketi’nin hikâyesi de mi bu şekilde seyretti? Belki de öyle değildir. İşgal Hareketi, genelde titreşim yaklaşımının, özelde Butler ve Spivak gibi isimlerin önerdikleri, eylemi felç eden yorum yoğunluğundan ve ondaki stratejik gevreklikten kopuşu ifade ediyordu. İşgal Hareketi, esasında çok daha özgürleştirici olan bir şeye işaret ediyordu.

Biçim Sorunu

Holloway’de gördüğümüz üzere, buradaki varsayım, her türden “daha güçlü” (rezonanstan daha güçlü) İşgal anlayışının bizi “resmi örgütlenme çizgilerini izlemeye” veya somutlaştırılmış biçimleri yüceltmeye yönlendireceği tespiti üzerine kuruludur. Nihayetinde parti-devletin hayaletleri veya “komünizmi inşa etmek” denilen “totaliter” projeler, İşgal Hareketi’ni bir biçim veya yeni bir iktidar türü olarak algılamayı engellemek için devreye sokulmaktadır.[8] İktidar değil, iktidar karşıtlığı; biçim değil, merkeziyetsiz pratikler veya özerk özgürlük bölgeleri ve bunlar arasındaki rezonans... İşgal Hareketi’ne dair çoğu açıklamanın odağında bu tür hususlar duruyor.

Oysa bizim biçime dair anlayışımızda ince bir ayar yapmamız gerekiyor. Bu noktada “Biçim” terimine hiçbir şekilde değer vermeyen Butler ile ona bel bağlayan Jodi Dean ile aramızdaki farka değinmemiz gerekiyor.

İşgal Hareketi’ni yapısal eşitsizliğe belirli bir biçim kazandıran unsur olarak gören Jodi Dean, “İşgal Hareketi’nin, kapitalizm ile halk arasındaki uyumsuzluğa, o kapatılması mümkün olmayan mesafeye politik bir biçim kazandırdığını” söylüyor (2013: 59). Judith Butler’sa “İşgal Hareketinin yapısal eşitsizlik biçimlerine dikkat çektiğinden”, “eşitsizliğe dayanan ve giderek artan bir yoğunlukla eşitsizlik üreten genel ekonomik sistemin görülmesini sağladığından” bahsediyor (2012: 11).

Jodi Dean, İşgal Hareketi’ni “halk”a, o “biz”e belirli bir biçim kazandıran unsur olarak görüyor: “İşgal Hareketi sayesinde artık kendimizi bir ‘biz’ olarak görüyoruz, kim olduğumuzu ve ne istediğimizi tartışırken bile ‘biz’ diyoruz” (2013: 59).

Butler, İşgal Hareketi’ni birleşik “halk” fikrine “beden” (“biçim”?) kazandırmak olarak görüyor:

“Mevcut kurumların yüzüstü bıraktığı yüzde 99, toplumsal ve politik eşitlik adına bir araya geliyor, mevcut iktidar tarafından düzenli olarak bölünen ve silinen ‘halk’ fikrine ses, beden, hareket ve görünürlük kazandırıyor” (Butler, 2012).

Bunun ötesinde, Dean ile Butler arasında açık ve güçlü farklılıklar olduğu açık. Butler, İşgal Hareketi’ni bedenlerin ittifakı açısından düşünüyor. Onu “politik dünyamızı kırmak ve yeniden şekillendirmek isteyen, amansızca kamusal, inatçı, ısrarcı, aktivist bir mücadelede bedenlerin bir araya gelmesi” (Butler, 2011a: 13) olarak değerlendiriyor. Dean ise Badiou’den alıntı yaparak, sadece İşgal Hareketi’nin gerçekleştirdiği kopuşu değil, aynı zamanda “bu kopuşun sonuçlarının örgütlenmesine dönük pratiğe” de destek sunan öznel kapasiteden bahsediyor (2013: 59). Dean, bu noktada kolektif politik özne anlayışını savunuyor ve partiye vurgu yapıyor.

Daha da önemlisi, Dean, yeni bir öznel biçimi veya kapasiteyi yalnızca bir tür “temsil” olarak reddedenleri yerle bir ediyor. Dean’in belirttiği gibi, “temsil girişimlerine direnenler” için durum tersine dönüyor; çünkü onlar, hareketin yalnızca “onun adına toplanan ve hareket edenlerle” sınırlı olduğunu savunuyor gibi görünüyorlar. Dean’in de belirttiği gibi, “İşgal Hareketi, sahip olduğu parçaların toplamından daha fazlasıdır. Hem parça hem de toplamdır” (2013: 59).

Fakat Jodi Dean, biçim kavramını “halkın öznel kapasitesi”, kendi anlatımında %99 ile %1 arasındaki “o kapatılması mümkün olmayan mesafe”yiu temsil eden bir kavram olarak ele alıyor. Öznel kapasitenin, devrimci politikanın itici gücü olarak bu mesafeyi ortadan kaldırmak değil, ona vurgu yapmak, onu odağa yerleştirmek, dikkat çekici kılmak için harekete geçirilmesini savunuyor. Peki ama burada amaç ne? Yazar, bu mesafeyi sürekli vurgulayıp adaletsiz sisteme başkanlık eden yöneticileri utandırmak mı istiyor?

Başka bir ifadeyle Jodi Dean, bize devrimci bir alternatif değil, muhalefet politikası sunuyor. Dean, İşgal Hareketi’ni bir tür parti veya “yeni oluşan parti” olarak ele aldıktan sonra onu “kapitalizme karşı muhalefet”e indirgiyor: “İşgal Hareketi’nin geçici bir cevap sunduğu politik örgütlenme sorunu, kapitalizme karşı muhalefeti mobilize etmek ve yapılandırmakla ilgili” (Dean, 2013: 60). Dolayısıyla, sınıf mücadelesini vurgulamaya devam ettiğinde, sınıf mücadelesini yalnızca kapitalizme karşı muhalefet olarak anlamamızı isteyip istemediği açık değil. Önerdiği “geniş sol parti” de böylesi bir politikanın parçası gibi görünüyor.

Dean, “Bir parti, hareketin eylemlerinin, kamplarının, çalışma gruplarının ve bireysel katılımcılarının özgünlüklerinin ötesinde ve onlardan bağımsız olarak, hareketin öznel kapasitesinin adı ve ifadesidir” diyor (Dean, 2013: 61). Burada Dean, Marksizmin, eylemin, kampların vs. özgüllüklerine gömülü olmayan soyut bir politik anlayış öne sürmesi nedeniyle yöneltilen tüm eleştirilere güzel bir şekilde cevap veriyor. Negri’nin şu eleştirisi böylesi eleştirilerden: “İşçi partisi teorisi, politik olanın toplumsal olandan ayrılmasını varsayıyordu” (1996: 173). Tabii bir de Judith Butler’ın Kantçı formalizm suçlamasından söz etmek gerek.

Burada yapmayı amaçladığımız şey, merkezsiz radikal pratiklerle, yani “eylemlerin, kampların, çalışma gruplarının özgünlükleriyle”, ayrıca uzlaşma ve yataycılık fikri ve pratikleriyle etkileşim kurarak, bir biçim ve parti anlayışı geliştirmektir.

Bu radikal pratikler, biçimsiz halleriyle, örneğin rezonans teorisyenlerinin varsaydığı gibi, özgürlüğün görünüm alanı değildir. Bu pratikler, daha çok, kapitalist biçim içinde (yeniden dağıtım ve haklar alanında veya özgürlük enklavları olarak) işlerler. Neticede kapitalist genelin özel içeriği, eşdeğer değişim, simülasyon vb. ile ifade edilen özgürlükle ilgilidir, dolayısıyla, sermayenin belirlemeleri içindeki özgürlükle ilgilidir.

Graeber, “özgürlük nihai örgütlenme ilkesi haline gelene dek özgürlük bölgelerini genişletmeye devam edebileceğimizi” (2013: 295) söylerken bunu tamamen göz ardı ediyor. Onda komünizm, kapitalist biçimden kopmayı ve yeni bir biçimin başlatılmasını öngörmüyor. Kapitalist zorunluluktan özgürlüğe doğrudan bir yol izlemek istiyor; bu da kapitalist genelin özel içeriğinde keyif sürmekten, “biçimsel eşitliğin” şu veya bu versiyonu dâhilinde ya da geç kapitalizmin “izin verdiği” birçok ihlal etme imkânı ve özgürlük alanında keyif sürmekten başka bir şey değil.

Fakat bizim niyetimiz, merkezsiz pratikleri reddetmek ve soyut bir şekilde bir biçim veya parti anlayışı önermek değil. Bunun yerine, bu özgürlük pratiklerinin genelin/evrenselin yeni bir biçimini başlattığını göstermeye çalışıyoruz. “Görünüş alanı”nda tam olarak ne ortaya çıkıyor? Bizim için “görünüş”, sadece olguların alanı değil, aynı zamanda başka bir numenal boyutun anlık olarak bazı ampirik/olası olgularda “ortaya çıktığı” (“parladığı”) “sihirli anlardır” (Žižek, 2000: 196). Özgürlük pratikleri ve aralarındaki rezonans yoluyla yeni bir biçim ortaya çıkıyor; tıpkı Lenin’in kendiliğindenliğin zaten “ekonomistlerin” görmeyi reddettiği devrimci bilince ait unsurları içerdiğini görmesinde olduğu gibi. Başka bir deyişle, bu pratikleri ciddiye alıyoruz, bu anlamda, politik olanı toplumsal olandan ayırmıyoruz. Biçim, toplumsal ilişkilerden soyutlanmayı veya Kantçı formalizme kaymayı gerekli kılmıyor.

Ayrıca, kendi kendine var olma ve her yerde var olma üzerine kurulu öznellik teorisini reddederken, herhangi bir politik eklemlenme veya öznelleştirme türünü de önermiyoruz. Özellikle, Ernesto Laclau’nun “her yerde olma”ya dair radikal eleştirisine de “politik eklemlenme”ye yaptığı vurguya da katılamıyoruz (Laclau, 2001). Onun “politik eklemlenme” anlayışı da büyük ölçüde kapitalist evrenselin biçimi içinde kalıyor. Daha da kötüsü, Negri gibi her yerde var olmaya vurgu yapan kimi radikal isimlerin yaptığı gibi sınıf mücadelesi meselesini bile gündeme getirmiyor. Žižek’in de belirttiği gibi, Laclau’nun hegemonya mücadelesi olarak gördüğü siyaset anlayışının, kapitalizmi aşkın bir matris olarak “nisyana gömmesi”ne şaşmamak gerek (Žižek, 2006: 567).

Toplumsal ilişkiler, çelişkiler, radikal merkezsiz özgürlük pratikleri, hatta yataycılık pratikleri aracılığıyla parlayan bir biçim: İşgal Hareketi, bize bu türden bir açıklama sunuyor.

Hareketi iki tespit üzerinden izah ediyoruz:

1. Yüzde 99’u popülist bir halk tasavvuru üzerinden tarif ediyor ki biz bu tarifi reddediyoruz.

2. Hareketi “birleşik halk”ı parçalayan ve devrimci bir siyasete yönelen radikal bir yeniden yapılanmaya yol açan unsur olarak değerlendiriyoruz.

Toplumsalın Yeniden İnşası

Popülist Yeniden İnşa

“İşgal Hareketi ile başlangıcından beri var olan kronik evsizler arasındaki ilişkiler”e dair eleştirel raporu ele alalım (Herring ve Gluck, 2011). Raporda, “hareketin, New York polisinin yaptığı gibi bu kırılgan grubu araçsallaştırmamaya özel önem vermesi gerektiği” söyleniyor (a.g.e.: 24). Dolayısıyla rapor, “evsizlik sorununun, muhaliflerin yiyecek ve güvenli bir uyku yeri arayanlara nasıl davranması gerektiği sorusu olarak yeniden çerçevelenmesi gerektiği” üzerinde duruyor (a.g.e.). Evsizlere yalnızca sosyal yardımı temel alan maliyet-fayda hesaplamaları açısından yardım etmeye çalışmak, mevcut baskın normlar tarafından aktarılan, yeniden yapılandırılmamış %99 fikriyle çalışmak anlamına geliyor. Yeniden yapılandırılmış bir %99, bize şöyle bir şey verecektir: “Oakland’ı İşgal Et Hareketi ile Philadelphia’yı İşgal Et Hareketi bünyesinde oluşturulan mutfaklar, şehirlerdeki evsizlerin karnını doyurma hedefini güdüyor.” Bu anlamda rapor, “bu çabaların yeni dayanışma ve ittifak biçimlerinin nasıl görünebileceğine dair bir tartışmayı tetiklediğini” söylüyor.

Yeniden inşa ve biçime dair benzer bir açıklamada şu söyleniyor: “İşgal Hareketi’nde, toplumun birbirinden farklı üyelerinden oluşan, işsizler, öğrenciler, sendika üyeleri, evsizler gibi gruplar üzerinden yeni bir topluluk yarattık. Kamp, kolektif siyasi çaba için gerekli olan iç ilişkileri ve güveni inşa etmek için ihtiyaç duyduğumuz deneme alanını bize sundu” (Snyder, 2011: 13). Açıkça burada, %99’u oluşturan toplumsal bileşenler arasındaki yeni iç ilişkilerle tanımlanan bir biçim üzerinde duruluyor.

Bu yaklaşımda %99’a mensup farklı kesimler arasındaki iç ilişkiler, ilerici bir yöne teksif ediliyor. Bu işlem, İşgal Hareketi’nin temelini oluşturuyor. Bununla birlikte, yeniden oluşturulan %99’a dair bu açıklamada, Dean veya Butler’ın “anti-kapitalizmi”ne rağmen, popülist bir “birleşik halk”ın varlığına mani olacak hiçbir şeye rastlanmıyor. Dolayısıyla, bu “ilerici” yeniden inşa sürecine vurgu yapan biri şunu söylüyor: “Yüzde 99 olarak bizim en büyük ve en hayırlı amacımız, Amerikan ‘halk’ının adil, sürdürülebilir ve özgür bir toplum yaratan ilerici bir güç olarak yeniden inşasıdır.” Bu noktada popülist bir solun inşa edilmesinden de bahsediliyor: “Hareketin o muazzam vaadi şunu söylüyor: ülkeyi, yönetildiği söylenen halk adına, halk tarafından ve halk için kurtarabilecek bir sol popülizm inşa edilmeli” (Petersen, 2011: 30). Burada, İşgal Hareketi’nin biçim olarak sol popülizme biçim ve beden kazandırmakla ilgili olduğu varsayılıyor.

Radikal Yeniden İnşa

Ancak diğer anlatımlara baktığınızda, İşgal Hareketi’nde popülist değil, radikal bir toplumsal yeniden yapılanma görürsünüz. “Bu %1’lik kesimin bir üyesi tarafından doğrudan ezilmedim, ancak polis memurları, eşcinsel düşmanları, cinsel saldırganlar, ev sahipleri ve patronlar tarafından doğrudan ezildim ve sömürüldüm. Bu düşmanların her biri, bu %99’luk kesim içinde yer alıyor olabilir, ancak bu, yapısal düşmanlığımızı hiçbir şekilde hafifletmez” (Aragorn!, 2012: 168). %99’luk kesimin üyeleri, %99’luk kesimin diğer üyelerini doğrudan mı eziyor? Neler oluyor?

Burada %99’luk kesim içinde birbirimizi, iş birliğiyle, nifak sokmakla, bölücülükle suçluyoruz. Ama bir yandan da %99 ile %1 arasındaki ilişki derinlemesine inceleniyor. Resim bulanık. Üstelik, yüzde 1’in karşısına “biz yüzde 99’uz” lafını çıkartan popülizmde anti-kapitalizmde bulan sol için pek de iç açıcı değil!

Burada ilgili “ayrıştırma işlemi”, aslında devrimci kampı güçlendirmekle ilgili, çünkü polis mensupları artık %1’e hizmet etmemeye, (birçoğu polisin öncelikle %1’in bir parçası olarak sayılması gerektiğini düşünse de) %99’a katılmaya çağrılıyor. Nitekim, birçok polis memurunun kendilerini %99’un bir parçası olarak ilan eden açık bir mektup yazdığı söyleniyor:

“Biz, Oakland’lı yurttaşları korumak için her gün canla başla çalışan 645 polis memuruyuz. Biz de daha iyi çalışma koşulları, adil muamele ve çocuklarımız ve ailelerimiz için geçim sağlama imkânı için mücadele eden %99’uz” (Jilani, 2011).

Bu, yukarıda gördüğümüzden farklı bir yeniden yapılanma türü, çünkü burada, %1’in tümüyle halktan kopuk ve zayıf olduğu, (efsanelerde görülen türden) birleşmiş halka veya “biz %99’a karşı” alelacele dillendirilmiş, yersiz ve çoğu zaman oportünist iddialarda bulunulmuyor. Bunun yerine, İşgal Hareketi aracılığıyla, kapitalizmin temelleri (örneğin, %99’luk kesim ve kapitalist evrenseldeki özgürlük ve “eşdeğer değişim”in özel içeriğiyle yaratılan temeller) kademeli olarak ortaya çıkarılıyor, böylece devrimci güçlerin birleşmesi mümkün oluyor; gerçekleşen şey, göreceğimiz gibi, sınıf mücadelesi sürecinde “durumun açıklığa kavuşturulmasıdır”.

Demek oluyor ki İşgal Hareketi, salt kapitalizme karşıtlığın ötesine geçen güçlü unsurlara sahip. Hareket, soyut bir şekilde zaten özgür olduğumuzu ilan eden aşırı coşkulu bir “özgürlük sevgisi” ile sınırlı bir olgu değil. Şunu belirtmek gerek: bizim bakış açımızdan, “özgürmüş gibi davranmak” denilen o temel anarşist ilkede bir sorun yok. Neticede örneğin Lukács tarafından detaylandırılan komünizmin önceden varsayılması denilen anlayış başka neyi ifade ediyor ki? “Dolayısıyla tarihsel materyalizm teorisi, proleter devrimin evrensel gerçekliğini ön varsayar” (Lukács, 1970).

Gerçek olanı önceden varsaymak bir çelişkidir: İşte Marksist “özgürmüş gibi davranma” anlayışı budur. Bu açıdan, Graeber’ın doğrudan eylemi “zaten başka türlü özgürmüş gibi hareket etmek” olarak anlamasını da Yaklaşan İsyan’ın komünizmi “ön varsayım ve deney” olarak ele alan anlayışını, Komünizmi “tahakküme karşı titiz ve cesur bir saldırının rahmi” olarak gören yaklaşımını buradan ele alabiliriz (Invisible Committee, 2009: 16).

Yani, amacımız: toplumsal gerçeklikten içtinap etme, çekilme yoluyla özgürlük değil, toplumsal ve iktidar ilişkilerine gerçek manada bağlanma ve oraya yerleşme yoluyla özgürlüktür. Esasında “Kantçı eleştirinin özgürlüğü”nden kesin bir şekilde kopmaktır.

Bu noktada İşgal Hareketi’nde işçi sınıfı ve/veya proletarya ile ilgili olarak toplumsal ilişkilerin bu radikal yeniden yapılanma sürecini inceleyelim.

Radikal Yeniden Yapılanmanın İki Unsuru

Kopuş ve Biçim Olarak Pratik

2 Kasım 2011’de Oakland’da gerçekleştirilen genel grevi ele alalım.[9] Bu, sıradan bir grev değildi. Sendikalı olmayan işçiler (güvencesiz emek) grevde daha aktiflerdi ama bu işçiler, sendikalı işçilerle de bir tür militan dayanışma içinde hareket ettiler. Öte yandan, sendikalı işçiler limanlardaki greve katıldılar. “2 Kasım 2011 tarihli genel grevi, büyük fabrikalarda ve atölyelerde işçilerin kendi iradeleriyle çalışma alanından çekilmesi değil, örgütlenmemiş iş yerlerinde çalışan, işsiz, az çalışan, bir şekilde güvencesiz durumda olan kitlelerin sermaye akışının darboğazlarında bir araya gelişi olarak cisimleşti” (Aragorn!, 2012: 156).[10]

Zaman ve mekân boyunca dağılmış, hareketli sermaye rejiminde güvencesiz emeği bile kapsayan bu grev, sermayenin güvenli düzenini bozdu. Geleneksel Marksistlerden anarşistlere kadar herkes, sendikalı işçiler ile proletaryanın diğer kesimleri arasında dayanışmaya tanıklık eden bu grevin başarısına övgüler dizdi. Bu grev, yeni, radikal bir pratiğin, kopuş pratiğinin deliliydi. Mesele şu ki, böyle bir pratik henüz kendisine uygun düşen bir biçime kavuşamamıştı. Neticede sınıflar arası dayanışma, o dönemde konjonktürel olarak ortaya çıkmıştı. Şimdi bu noktada İşgal Hareketi’nin bu “uygun” biçimi temin ettiği görülmeli. Gerçekten de burada, Badiou’nün “devrimci örgütlenme süreci, pratiğin önceliği tarafından yeniden işleniyor, yeniden şekillendiriliyor, pratik bu sürece nüfuz ediyor, onu bölüyor” (2004: 76)[11] dediği durumla karşı karşıyayız.

Aktivistler, bu yeni pratiğin zeminini örmek adına yeni mekanizmaların keşfedildiğini zaten dile getirmişlerdi. Fabrika kapılarında grev gözcülüğü gibi eski grev eylemini örgütleme biçimleri ve araçları değil (ki bunlar önemini hâlâ koruyor), yeni bir yöntem olarak uçan grev gözcüsü yöntemine başvuruluyor: “Başta dayanışmanın tali bir aracı olarak geliştirilen uçan grev gözcüsü, grevin asli mekanizması haline geliyor” (Aragorn!, 2012: 156).

Burada amacımız, soyut bir parti bayrağı sallamak değil, radikal pratiklerde ve buna karşılık gelen toplumsal ilişkilerin yeniden yapılanma sürecinde ortaya çıkan biçimi kavramak. Gerçekten de, Lenin’in de, işçilerin “radikal, merkezsiz pratiklerini”, “kendiliğinden faaliyetlerini” çok ciddiye aldığını görürüz. Lenin, işçilerin kendi faaliyetlerini dar ekonomik mücadele sınırları içinde görenleri eleştiriyordu. Lenin’e göre, işçilerin dar ekonomik mücadele bataklığına saplanıp kalmasını isteyenler, belirli aydınlardır (“ekonomistler”) (Lenin, 1975). İşçilerin kendileri ise “biz sadece ‘ekonomi’ politikasının bir kaşıklık lapasıyla doyacak çocuklar değiliz; başkalarının bildiği her şeyi bilmek, politik yaşamın tüm yönlerinin ayrıntılarını öğrenmek ve her politik olaya aktif olarak katılmak istiyoruz” diyorlar (Lenin, 1975: 90-91).

Toplumsal Farklılaşma ve Biçim

Ancak bu, resmin sadece yarısı. Çünkü bu tür radikal pratikler, toplumsal ilişkilerin yeniden yapılandırılmasını beraberinde getiriyor. Bu uygulamalar, Badiou’nün tahayyül ettiği gibi, tamamen öznel bir jest veya “eylem”den kaynaklanmıyor, toplumsal ilişkilerde bir temele dayanıyor. İşçiler, “sadece ‘ekonomi’ politikasının bir kaşıklık lapasıyla beslenmek” istemiyorlarsa, o zaman burada, ortaya çıkışı toplumsal yapının, %99’un yeniden inşasını işaret eden “ilerici işçi” kategorisini hesaba katmalıyız. Bu yeniden inşa, %99 içindeki farklılaşmanın izini taşır. Göreceğimiz üzere, “radikal bir azınlığın” (“ilerici işçilerin”) ortaya çıkışı, artık politik bir çoğunluk olarak kabul edilmektedir. Ernest Mandel, bunun “nesnel bir temeli” olduğunu belirtiyor: “İlerici işçiler kategorisi, işçi sınıfının nesnel zeminde kendi içinde farklı katmanlar oluşturmasından kaynaklanmaktadır” (Mandel, 1970). Burada, Leninistlerin uzun zamandır üzerinde durduğu işçi sınıfı içindeki farklılaşmanın bir ifadesini görüyoruz.

Sendikalı işçilerin bile parçası olduğu radikal pratiğin toplumsal ilişkilerde güçlü bir şekilde kök salmış olması, radikal bir azınlığın eylemleri olan bu tür pratiklerin bölünmeye değil, daha yüksek bir devrimci birliğe yol açacağının delilidir. Dolayısıyla, %99’un sadece bir kesimi aktif ve belirleyici bir rol üstlenmiş olsa bile (örneğin, Oakland’ı İşgal Et Hareketi’nin geri kalanına kıyasla sadece İşgal Hareketi veya Genel Grev’deki gibi sadece sendikasız işçiler), hareket içinde yarattığı anlaşmazlık ve bölünme, daha yüksek bir birlikten başka bir şey değildir. Bu radikal müdahale, “bölünme”ye yol açıyor ama bu aslında “herkesin istediği durumun gerektirdiği bir sonuç. Marx’ın hareketin bütünü koonusunda “yürüyüş çizgisi”nden söz etmesini sağlayan şey, toplumsal ilişkilere yerleşmiş bu radikal pratiklerdir (Marx, 2003: 9-10).[12]

Yukarıdaki sendikasız işçiler gibi, İşgal Hareketi içinde de radikal bir azınlığın tüm hareketi ileriye taşıyan ve bir yürüyüş çizgisi sağlayan eylemler başlattığı birçok örnek mevcut. Bu nedenle, polis şiddetiyle mücadele eden ve polisle çatışan siyahiler, artık bunu, siyahileri İşgal Hareketi’ne dâhil etmek için başlatılan Mahalleyi İşgal Et Hareketi’nde görüldüğü üzere, İşgal Hareketi adına yapmak isteyeceklerdir. Oysa İşgal Hareketi’nin toplumun birçok başka kesimini de kapsaması talebi, siyahiler ve beyaz nüfus arasındaki mevcut ayrışmanın yeniden dile döker. Siyahi bir azınlığın eylemi, büyük olasılıkla artık yeniden oluşturulmuş olan %99’luk kesimin tamamının eylemi haline gelecektir. Artık mesele, siyahilara “yeterli temsil” veya haklar ve koruma sağlamak değil, azınlıkta kalan, ezilmiş statüdeki siyahilerin daha geniş %99’luk kesim adına siyasi bir özne mertebesine yükselmesidir. Dolayısıyla, Mahalleyi İşgal Hareketi veya “Oakland Savaşı”, Wall Street’i İşgal Hareketi’ni gerçek manada bölmedi, bilâkis, onu farklı bir seviyeye taşıdı. Oakland’ı İşgal Hareketi’nin gerçekleştirdiği eylemler, İşgal Hareketi bünyesinde gerçekleştirilen diğer tüm eylemlerin ana ölçütlerini yukarı çekti. İşgal Hareketi’ni radikalleştirdi, liberal demokratların ve popülist solun onu istismar etmesine mani oldu, böylece durumu netleştirdi. Başta Wall Street’i İşgal Hareketi’ni destekleyen popülist Belediye Başkanı, hikâyenin sonunda Oakland’ı İşgal Hareketi’ni ağır bir dille eleştirdi, Wall Street’i İşgal Hareketi’ni onları tanımamaya çağırdı! (Anonim, 2012a).

Burada şu soru sorulabilir: Azınlık eylemi (örneğin polisle şiddetli çatışma) insanları hareketten uzaklaştırmaz mı? Bu, özellikle Oakland’ı İşgal Hareketi[13] ile ilgili olarak ortaya atılan önemli bir sorudur. Bu soruya hangi şekilde cevap verilirse verilsin, en önemli nokta, taktik sorularının sınıf mücadelesinden ve toplumsal çelişkiden ayrılamayacağıdır. Bunun özel bir tezahürü olarak, protestocuların“şiddet kullanması”, kemer sıkma politikaları, kamu ve toplumsal hizmetlerdeki kesintiler nedeniyle “gençliğin topluma ve siyasete yabancılaşması”nın bir yan ürünü olarak ele alınmaktadır. Socialist Register dergisinde yer alan önemli bir makale, Oakland’daki İsyancılar’ı bu şekilde idrak ediyormuş gibi görünüyor (Epstein, 2013: 80). Epstein’e göre, İsyancılar “çaresiz durumları” ve “ana akım kültür ve siyasetten derin bir yabancılaşma duygusu” nedeniyle “son derece çatışmacı bir siyaset” yürütüyorlar (a.g.e.). İsyanı ve “şiddet kullanımı”nı sınıf mücadelesi ve toplumsal çelişkiler meselesinden koparmak, alt sınıftaki “tehlikeli özellikler”i inceleyen benzer türde bir elitist sosyolojiyi akla getiriyor.

Gerçekten de, bu tür “aşırı taktiklerin” ters etki yaratabileceği inkâr edilemez, ancak her zaman değil. Bazen aşırı taktikler veya şiddet kullanımı, insanları eylem sürecine yabancılaştırır, hareketi daraltır. Ancak başka zamanlarda, destekçileri radikalleştirir, onları yabancılaşmadan kurtarır. Örneğin, 2011’deki Londra isyanlarında alt sınıf tarafından kullanılan eşi benzeri görülmemiş şiddet düzeyini düşünün. Bu şiddet, “vahşi alt sınıfı” egemen düzen, devlet ve sermaye karşısında güçlendirdi mi yoksa güçsüzleştirdi mi?[14] Bu sorunun basit bir cevap yok, dolayısıyla şiddete veya isyana karşı alınacak basit bir pozisyon da yok.

Hareket kendi açısından bu noktada, sol liberallerin veya sosyal demokratların hareketi temellük ve kontrol etmesi pahasına, hareketi büyütüp güçlendirmek ya da aşırı taktiklerle onu “daraltmak” tercihleri arasında yapılacak bir seçimle yüzleşiyor. Burada sorun şu ki, bu daralma, aslında proleter kesimler arasında bir genişlemeye yol açabilir, yani “daralma”, büyük olasılıkla daha ayrıcalıklı ancak ilerici üst orta sınıf kesimleri arasında gerçekleşir. İşgal hareketinde, hareketi daraltabileceğiniz, yani ön saflarda proleter unsurlarla radikalleştirebileceğiniz, gene de örneğin (en azından Zucotti sonrası hareket genişledikten sonra hegemonyalarını kaybeden) orta sınıf nezdinde daha geniş olan toplumsal tabanın büyük bir kısmını yitireceğinize dair bir duygu hâkimdi. Hareketi özgün ve biricik kılan da bu duyguydu. Bu nedenle Wall Street’i İşgal Hareketi, Oakland’ı İşgal Hareketi’ni basitçe reddedip onu yabancılaşmış aşırılıkçı bir grup olarak ele almak yerine, bu yeni radikalleşme dalgasıyla uzlaşabilirdi.

Buradan ben şu iddiamı dillendiriyorum: İşgal, bu “azınlığın” artık “çoğunluk” olarak ortaya çıkmasına imkân sağlayan bir biçim haline gelir; çünkü İşgal’in tamamı, hatta tüm ülke, azınlığın (örneğin Oakland İşgali)[15] “liderliğiyle” dayanışma içindedir ve onu kabul etmektedir. Azınlık eylemi, çoğunluğun iradesidir. Badiou haklı: Hareketin içinde olanlar, “açıktan azınlık olanlar, ülkenin tarihsel kaderinin (orada olmayan ezici çoğunluk da dâhil olmak üzere) kendileri olduğunu ilan etme konusunda kabul görmüş bir otoriteye sahiptirler” (2012: 60).

Ancak Badiou’nün biçimsel şemasını reddederek, bu sürecin, işçi sınıfı içindeki kopma ve farklılaşma (tabakalaşma) pratiğinden ve toplumsalın yeniden yapılandırılmasından ayrılamaz olduğunu gösterdik. Dolayısıyla, Oakland grevindeki daha aktif unsurların sendikasız işçiler olması, bir ayrıntı meselesi değil, doğrudan üretim ilişkilerindeki güvencesiz emek konumlarından kaynaklanmaktadır.[16]

Konsensus/Yataycılık ve Biçim

Şimdi de muhtemelen İşgal Hareketi’nin en belirleyici özelliği olan demokratik karar alma ve konsensus ile yataycılığa verilen önemi inceleyelim. Bu, burada geliştirmeye çalıştığımız biçim anlayışıyla çelişiyor mu?

New York Genel Kurulu internet sitesindeki bir giriş yazısı meseleyi şu şekilde izah ediyor:

“Konsensus, yaratıcı bir düşünme sürecidir. Oy kullandığımızda iki alternatif arasında karar veririz. Konsensusla, bir konuyu ele alırız, bu konudaki coşku, fikir ve endişe yelpazesini dinleriz, herkesin vizyonuna en iyi şekilde hizmet eden bir öneri sentezleriz.”[17]

‘Coşku, fikir ve endişe yelpazesini dinlemek” aslında, farklı pozisyonların sadece biçimsel bir temsil elde etmekle kalmayıp, aslında birbirleriyle kesiştiği ve doğrudan karşı karşıya geldiği anlamına geliyor. “Tartışmalı bir planı oylayarak kabul etmek veya reddetmek yerine, fikir birliğiyle karar alan gruplar, herkes kabul edilebilir bulana kadar planı iyileştirmek için çalışırlar” (Kauffman, 2011: 12). Dolayısıyla bu, sadece belirli bakış açılarını sürece dâhil etmek veya temsil imkânı sunmak meselesi değil, birbirleriyle etkileşim kurmak, “çalışmak, iyileştirmek” meselesidir. Halkın mikrofonu hakkında daha fazla bilgi veren metinde şu söyleniyor: “Başkalarının sözlerini tekrarlayarak, onlarla aktif olarak etkileşim kurmaya, onları gerçekten duymaya mecbur ediliyoruz” (Muse, 2011: 9). Bu nedenle, halkın mikrofonu, “empati ve dayanışma kanallarını açmak için olağanüstü bir araç” (a.g.e.).

Fikir birliği ilkesi, sadece görüşlerin özgürce etkileşimine izin vermekle kalmaz, aynı zamanda her bir bireysel pozisyonun, tüm önerilerin ve görüşlerin aktif ve katılımcı bir şekilde değerlendirilmesine de yöneliktir. Bu koşullarda insanlar, egoist bir tutumla, kendi pozisyonlarını “benim pozisyonum bu” diyerek sahiplenmek istemeyebilirler. Eğer uzlaşma, biçimsel bir süreç değil de özsel bir süreç ise, o vakit konsensus, bireysel egoları yatıştırmak gibi her bir bireysel görüşü dikkate almakla ilgili değil, tam tersine bunun sona erdiği ve bireylerin dayanışma içinde kolektif bir zekâ gibi çalışmaya başladığı bir süreçtir. Bunun için elbette uzlaşma, Graeber’ın eşitlik ve özgürlük olarak adlandırdığı bir ortamda işlev görmelidir (Graeber, 2013b).

Dolayısıyla, bir kişinin önerdiği bir pozisyon veya eylem çizgisi, herkesi ikna edebilir ve bu da daha önceki pozisyonlarından vazgeçmelerine yol açabilir. Bir kişinin önerisi artık herkesin önerisidir: fikir birliğinin ve kolektif zekânın özünde işleyiş biçimi budur. Bu nedenle, radikal bir pozisyon, çoğunluğun benimsediği pozisyon olarak ortaya çıkabilir. Azınlığın radikal pozisyonu, maksimalist pozisyon, çoğunluğun pozisyonu olarak ortaya çıkma şansına sahiptir. Azınlık pozisyonu, çoğunluğun iradesiyle ortaya çıkabilir ve yataycılık, biçimsel olarak dikey ancak özünde yatay olan dikey eylem çizgilerini aktif olarak üretir.

Ayrıca, Genel Kurul’daki “karar alma”, her zaman yeni gelişmelerin ortasında gerçekleşti. Protestocuların polis tarafından biber gazına maruz kaldığı videolar (Brooklyn Köprüsü ve UC Davis’teki olayların viral olan videoları) hareketi aniden ileriye taşıdı. Daily Mail, UC Davis olayını aşağılayıcı bir başlıkla haber yaptı: “Wall Street’i İşgal Hareketi: Biber gazı saldırısı, bu siyasi tiyatroda geçici bir canlanmaya yol açtı” (Fleming, 2011).

Aynı şekilde, Oakland’ı İşgal Hareketi bünyesinde yaşanan radikal gelişmeler, genel İşgal Hareketi’ni bir bütün olarak ileriye taşıdı. Dolayısıyla, gerçek konsensus pratiği, farklı bireylerin görüşlerini ele almak veya herkese biçimsel olarak eşit ağırlık vermek yerine, gelişen olaylara cevap vermekle ilgili bir mesele.

Bu, ne anlama geliyor? Bu, belirli koşullarda, görünüşte dikey bir “eylem çizgisi”nin, konsensustan ve hareketin yatay, demokratik ve merkezsiz doğasından ortaya çıkabileceği anlamına gelir. Bu, özellikle konsensusun, herkesin söz hakkına sahip olması ve her birinin benzersiz bir birey olarak görünmesi gereken biçimsel kurallara mekanik olarak bağlı kalmakla ilgili olmadığı durumlarda geçerlidir.

Jodi Dean, İşgal Hareketi’nin, “anarşistlerin bireysel özerkliğe yönelik vurguları”yla neoliberalizm koşullarında kendi benzersizliklerini yüceltmeyi öğrenmiş olanları birleştiren bir boyuta sahip olduğunu dile getirirken haklı (2013: 55). Eğer konsensus ve yataycılık, bu tür yarı-neoliberal egoları beslemeye takılıp kalmayacaksa, radikal siyasetin daha özlü bir anlayışına, dikeyciliği de içeren bir anlayışa nasıl katkıda bulunabileceklerini belirleyebilmeliyiz. Belki de bu, politik açıdan doğru yataycılık ve konsensus uygulanacağına dair yeminler etmek yerine, komünist bir siyaseti yeniden canlandırmanın daha iyi bir yolu olabilir. Graeber’ın (2013a) konsensus ve yataycılığın kimi biçimci anlayışlarına yönelik itirazını bu şekilde okumak gerekiyor.

Bu, demokratik ve merkezsiz karar alma süreçlerinin, kolektif kontrolün dışında belirli hiyerarşilerin ve yapıların ortaya çıkmasıyla birlikte var olabileceği anlamına gelir; yataycılık, dikeyciliğin temeli olabilir. Örneğin, Genel Kurulların yanı sıra, daha uzmanlaşmış bir ekibe ihtiyaç duyan görevleri yerine getirmek için Sözcü Konseylerinin nasıl ortaya çıktığını ele alalım. “Genel Kurul, hareket inşası için inanılmaz derecede gerekli bir organ olsa da, devam eden operasyonel koordinasyon ve yetkilendirilmiş karar alma için yetersizdir” (Muse, 2011: 11). Sözcü Konseyleri tam da bu sebeple kuruldu. “Haftada üç gece Genel Kurul, Wall Street’i İşgal Hareketi’nin operasyonları ve finansmanıyla ilgili kararlar alma yetkisine sahip operasyon grupları ve meclislerden oluşan bir Sözcü Konseyi tarafından değiştirilecektir” (Muse, 2011: 12). Bu, hareketin kendisi olmayan ayrı bir organın ortaya çıkması anlamına gelir: Sözcü Konseyi, “hareketin içindeki bir yapıdır ve hareketin kendisiyle karıştırılmamalıdır” (a.g.e.). Genel Kurul’da Sözcü Konseyleri hakkında, hareketimizin merkeziyetsiz doğasını kaybetme konusunda endişeler dile getirildi (a.g.e.). Peki ama merkeziyetsiz hareketin kontrolünü yitirmek, haklı bir korku muydu? Merkezileşmenin kendisi bir sorun muydu?

Yani burada, hareketle karıştırılmaması gereken, önemli kararlar alan ve bunları uygulayan ayrı bir organın varlığıyla karşı karşıyayız: Bu (başlangıç aşamasındaki) dikeycilik, demokratik karar alma sürecini ihlal mi ediyordu, yoksa yataycılığın doğal işleyişi miydi, bize yataycılığın açılımı olan, yataycılığın gerçeği olan bir dikeycilik mi veriyordu? Burada açıkça görebildiğimiz şey, dikeyciliğe rağmen, burada nesneleştirilmiş bir öznelliğin ortaya çıkmasının zorunlu olmadığıdır.

Bu, bizim için şu anlama geliyor: konsensus ve yataycılık, herkesi dışlamak yerine dâhil eden biçim anlayışımıza katkıda bulunuyor. Bu dâhil etme, asgari bir uzlaşma temelinde değil, hareketin bütününe “yürüyüş çizgisi”ni sağlayan “herkesin sesi” olacak azami bir azınlık pozisyonu temelinde gerçekleşiyor. Bireysel olarak tanımlanmış pozisyonlara (“benim pozisyonum” lafına) kıskançlıkla tutunmak yerine, burada birey “stratejik belirlemeler”le hareketle özdeşleşiyordu. Bireyin sesi, “herkesin istediği”, “durumun gerektirdiği” şeyle örtüşme eğilimindedir. Dolayısıyla, harekete yürüyüş çizgisini sağlayan azınlık, somutlaştırılmış bir öznellik anlamına gelmez.

Bir İktidar Biçimi Olarak İşgal

Bürokratlaşma Tehlikesinden Söz Edilebilir mi?

Özetleyelim. “Özgürlük alanları”, radikal pratikler, toplumsal farklılaşma, radikal bir azınlığın eylemleri, yataycılık ve uzlaşma pratikleri, “kolektif zekâ”nın işleyişi vb. konuları inceledik. Bunların hepsi birden, İşgal adı verilen bir iktidar biçiminin ortaya çıkmasını sağlıyor. Biçim, İşgal Hareketi ve onun birçok mikro pratiğinde kendini gösterir. Bu nedenle, “biçim” bize yapı, hiyerarşi ve işlev gibi “bürokrasiyi çağrıştıran” nitelikleri hatırlatsa bile, böyle bir bürokratik sapma kaçınılmaz değildir. İşgal, böyle bir olasılığa işaret eder. Holloway’in somutlaştırılmış biçime yönelik korkusu veya Butler’ın Kantçı formalizm suçlaması, her zaman doğru değildir. Politik olan, toplumsal olandan soyutlanmamıştır.

Yani, biçim veya parti, yalnızca “içerinin”, mikro pratiklerin ve merkezsiz pratiklerin bir onayı olarak dışsal ve öncü niteliğindedir. Yukarıda Lenin’de gördüğümüz gibi, dışarıdaki parti, aynı zamanda “içeri”nin bir ifadesidir. Parti, işçileri dış bir güç gibi daha yüksek bir seviyeye yükseltmez; aksine parti, içeriden gelen, bir tür ön biçim, bedeninde bir kesik oluşturmanın eşiğinde olan, “ilerici ayrışma”yı temsil eden bir ifade biçimidir. İçeriden gelen, zaten harici biçimi önceler.

İçeriden gelen, toplumsal olan, İşgal Hareketi adı verilen biçimde çok etkiliydi. Yani, toplumsal ilişkilerin devrimci yeniden yapılanması gerçekleşiyordu, bu da %99’un sınıf mücadelesinde bir güç olarak ortaya çıkması anlamına geliyordu. Bu süreç durduğunda, toplumsal ilişkilerin devrimci yeniden yapılanması artık gündemde olmadığında, bir partinin örgütsel biçiminin bürokratik nitelikleri tümüyle bürokratik hale gelir, başka da bir şey olmaz.

Durumu Netliğe Kavuşturmak

Burada zaten biçim meselesini iktidar biçimine atfen ele alıyoruz. Hareket, bir biçim olarak, kapitalizme ve egemen düzene sadece “özgürlük pratikleri” yoluyla değil, aynı zamanda “bir iktidar biçimi”nin yoğunlaşmış gücüyle de karşı çıkıyor. Bu nedenle Oakland’ı İşgal Hareketi, aynı zamanda Oakland Savaşı’dır.

Peki bu, şiddet sarmalına, örneğin isyancıların “İşgal Hareketi’ndeki kanser” (Hedges, 2012) olarak nitelendirilmesine sebep olur mu? Kapitalist devletin ve onun somutlaştırılmış biçimlerinin, somutlaştırılmış, soyut bir parti devletinin kopyalanmasına yol açar mı? Parti veya biçim, radikal pratiklerin ve toplumsal yeniden yapılanmanın bir ifadesi olduğu sürece, yani toplumsal ilişkilerin devrimci yeniden yapılanması olduğu sürece, bu şart değildir. Bunu yukarıda bürokratik nitelikler açısından tartıştık. Daha da önemlisi, stratejik açıdan, biçimin ortaya çıkışı, durumun netleşmesinin tek yoludur. Ne demek istiyoruz?

Bir raporda, “Oakland’ı İşgal Hareketi’nin bu açıklama sürecini nasıl hızlandırdığı” tartışılıyor. Raporda, “Oakland’ı İşgal Hareketi’nde alınan politik kararların, diğer İşgal Hareketi alanlarında genellikle daha tutarsız ve daha az tanımlanmış olan düşmanlıkların aydınlatılmasına yardımcı olduğu” dile getiriliyor (Selfcombust, 2012). Politik karar, “polis memurlarının ve onlarla aktif olarak çalışan herkesin (işgal edilen) alana girmesine izin verilmemesi” yönündeydi. Bu, “polisi kendi saflarında var olanlarla eşitleyen baştan çıkarıcı liberal mantığa kapılan”, bu nedenle, polisin işgal edilen alana girmesine izin veren diğer birçok İşgal Hareketi eylemiyle çelişiyordu. Bu, Oakland’ı İşgal Hareketi’nde “polisin artık eski işlevini göremeyeceği, kampın içinde veya yakınında bulunan herkesi rahatsız etmesinin kabul edilemez olarak değerlendirildiği” anlamına geliyordu. Çok geçmeden, bu tek kararın, “devlet iktidarı ile odak noktası kapitalist toplumsal ilişkiler içinde iyileştirilemeyen ve iyileştirilmeyecek olan ekonomik eşitsizliklere dayanan bir toplumsal hareket arasında var olan uzlaşmaz çelişkiyi açık hale getirdiği” (Selfcombust, 2012)20 ortaya çıktı.

Buradaki işgal hareketi, “herkesin”, hatta polisin bile girebileceği bir özgürlük alanı gibi davranmadı. Bunun yerine, belirli bir strateji ve taktik olmadan özgürlük görünümünün mümkün olmadığı başka bir iktidar biçimi olarak hareket etti. Bu, mücadele alanını yeniden yapılandırdı, çelişkileri keskinleştirdi, durumu netliğe kavuşturdu. Aslında “%99”un kendisi, Graeber’ın dediği harici bakış açısı üzerinden değil, bir iktidar biçimi olarak, güç dengesini yeniden yapılandırdı.

Bir Kez Daha “Yapısal Eşitsizlik”

Oysa bugün Marksistler, iki somut iktidar yapısına (devrimci “ordu” ile devlet güçlerine) karşı anlamsız bir üstünlük mücadelesi vermekle, yapısal eşitsizlik, sınıf mücadelesi ve toplumsal ilişkiler meselelerinden tümüyle kopuk bir tür alan kavgası yürütmekle suçlanıyorlar.

Bu suçlama tümüyle yersiz, çünkü şimdi uçurum ve derin eşitsizliklere karşı mücadele aslında daha da derinleşiyor ve radikalleşiyor. “Radikal” derken, “aşırı taktikler, şiddet kullanımı” değil, “köke inmek”ten bahsediliyor. Çünkü bu mücadele, artık “yaralı özneler”in tazminat arayışının ötesine, toplumsal hoşnutsuzluğun temel dokusu olarak “yaralanma hallerinin” ötesine uzanıyor (Brown, 1995). Bunun yerine, hareketin biçimi ve kolektifin gücünün ortaya çıkışı, tüm bu liberal-eşitlikçiliğin dayattığı bağların ve liberal-eşitlikçi mücadele biçimlerinin ötesine geçmeyi amaçlıyor. Şimdi çoğunluk, bağımlılık ilişkisinden kurtulmak için adımlar atıyor, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmeye doğru adım atıyor. Devrimci kitleler örgütleniyor, güçlerini yoğunlaştırıyor.

Burada hareket, eşitsizliğe veya yapısal eşitsizliğe karşı muhalefete biçim vermekle ilgili değil, bu eşitsizliği ortadan kaldırmaya yönelik adımlarla ilgilidir. Biçim, mülksüzleştirilenlerin gücünü temellendirir. Boşluğa yol açan koşulları ortadan kaldırmayı, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmeyi amaçlar. Yani, ekonomik eşitsizliklerle ilgili bir hareket gibi görünen İşgal Hareketi, tam anlamıyla siyasi bir mücadeleye işaret ediyor. Burada, kapitalizmi aşkın bir matris olarak ele almak, sadece ekonomist terimlerle tasavvur edilen bir “sınıf mücadelesi”, emek-sermaye ilişkilerini değiştirmek veya burjuvaziyi ahlaki ve söylemsel olarak tartışmak meselesi değil, politik iktidar meselesidir. Demek ki Žižek ile aynı fikirdeyiz: bugün kapitalizmin alabildiğine liberal olan parlamenter politik biçimini yıkmaya odaklanmalıyız (2006). Ancak soru şu: “Sınıf mücadelesi” ile politik iktidar mücadelesi nasıl birleştirilir? Politik öznellik, toplumsal ilişkilerde nasıl temellendirilir? Buradaki çabamız, bu sorunun cevaplarını aramaktı. İşgal Hareketi, bize muhtemel bir cevabın kimi temel hatlarını sunuyor.

Bu anlamda, İşgal Hareketi’nin ekonomi ve eşitsizlik sorusunu yeniden formüle ettiğini düşünebiliriz. Bir Marksist için mesele, aslında ekonomiye odaklanmak ve bu anlamda “anti-kapitalizm”i tekrarlamak veya dar anlamda sınıf mücadelesinden bahsetmek değildir.

İşgal Hareketi, ekonomiyi detaylı incelememiz gerektiğine vurgu yapar. Burada, Lenin’in uzun zaman önce gösterdiği gibi, ekonomik mücadele, sadece ekonomik bir mücadele değil, politik bir mücadeledir de. Ekonominin kendisini öznellik alanı olarak ele almakla kastettiğimiz şey budur. Bu nedenle Žižek; Badiou ve Rancière’yi ekonomiye dair bu anlayışı göz ardı ettikleri için eleştirirken haklıdır (2011: 199).

Žižek ise ekonomiyi öznellik alanı olarak ele alma argümanını oldukça soyut bir şekilde ortaya koyma eğilimindedir. İşte tam da bu noktada, devrimci öznellik sınıf mücadelesini, durumun netliğe kavuşturulmasını, radikal azınlık eylemini, merkezsiz pratikleri, yataycılığı, bir iktidar biçimi olarak hareketi ve benzerlerini içerdiğinden, ekonomide derinleşme fikrini öneriyoruz. Ekonomide derinleşmek, toplumsal ilişkilerle ve radikal bir şekilde merkezsiz pratiklerle etkileşim kurmak, bu sayede politik bir anlayışa ulaşmak anlamına gelir.

Önemini abartma riskine rağmen, İşgal Hareketi, ekonomist bir “sınıf mücadelesi” anlayışına sapmadan, “aşkın politik öznellik”ten uzaklaşmanın yollarını gösteriyor gibi görünüyor. Bu anlamda, İşgal Hareketi, somutta bugün komünizm meselesini ortaya koyuyor ve Marksizm-Leninizmi yeniden canlandırıyor.

Fakat aslında, eğer ekonomi (ve gördüğümüz gibi, toplumsal ilişkiler alanı) öznelliğin alanı ise, o zaman özgürlüğün soyut “görünüm alanları”nda gerçek manada politik olanı aramanın ne anlamı var? (Mitchell, 2012: 11) Burada Hannah Arendt’in birçok takipçisinden bahsediyoruz. Bu isimler görebildiğimiz kadarıyla, “işgal edilmiş alanlar”dan epey cesaret almışlar. Onlara sadece şunu söyleyebiliriz: İşgal hareketinden ders alın!

Saroj Giri

[Kaynak: Ephemera Dergisi, Sayı 13(3), s. 577-601.]

Dipnotlar:
1. Spivak, Sorel için genel grevin devrimle ilgili değil, “işçi sınıfını harekete geçirmenin bir yolu” olduğunu düşünüyor (2011: 9)! Her sivil itaatsizlik, Genel Grev sayılıyor, hatta Gandi’nin işçi kitleleri önemli sayılarda sokağa çıktığında her zaman iptal ettiği işbirliği yapmama hareketi bile! (bkz. Anonim, 2011b).

2. Butler, İşgal Hareketi’nden önce de “bedenlerin ittifakı” kavramını kullanmış gibi görünüyor (Butler, 2011b). Bunu kavramın kapsamını İşgal Hareketi’ni içerecek şekilde genişletiyor: “Bedenler, öfkelerini ifade etmek ve çoğul varoluşlarını kamusal alanda gerçekleştirmek için bir araya geldiklerinde, daha geniş taleplerde de bulunuyorlar” (Butler, 2011a: 12).

3. Ancak bu, politik olanın, toplumsal ilişkilerden soyutlanmış görünüm alanını (örneğin liberal eşitlik veya saf bir “özgürlük pratiği”) postmodernist toplumun simülasyonuyla eşitlemek anlamına gelmez. Bunun yerine, İşgal Hareketi’nde uygulayıcılarının düşündüğünün aksine, bu özgürlük pratikleri, terimin bizim anlamımızda radikal bir iddiadır; yani, İşgal Hareketi’nin bir biçimi olarak hayati öneme sahiptirler. Ancak bu konuda Žiže’'e bakmak gerek: “görünüm alanı olarak politika (sınıf ve diğer ayrımların toplumsa gerçekliğine, yani eklemlenmiş toplumsal beden olarak topluma karşıt olarak), evrenselleştirilmiş simülasyonlar çağına girdiğimiz postmodern düşünceyle hiçbir ortak noktaya sahip değildir.” (2000: 195).

4. Bu anlayış şu makalede de karşımıza çıkıyor: “The crisis of representation and the resonance of the Real Democracy Movement from the Indignados to Occupy” [“Temsil Krizi ve Öfkeliler Hareketi’nden İşgal Hareketi’ne Gerçek Demokrasi Hareketinin Yankısı”] (Oikonomakis ve Roos, 2013).

5. Holloway, her yerde olma ile ilgili teorisnin önerdiği olumlu hareketten ziyade, “kapitalizmde öznelliğin öncelikle olumsuz olduğunu, öznelliğin inkârına karşı bir hareket olduğunu” açıkça belirtir (2005: 164).

6. Bkz. Žižek: “Kapitalizm, yalnızca pozitif bir toplumsal alanı sınırlayan bir kategori değil, tüm toplumsal alanı yapılandıran biçimsel-aşkın bir matristir, kelimenin tam anlamıyla bir üretim biçimidir” (Žižek, 2006: 567).

7. Graeber (Wolfe ve Graeber, 2012): “Bence ‘kapitalist bütünlük’, yalnızca hayal gücümüzde var. Kapitalist bir bütünlük olduğunu düşünmüyorum. Bence olağanüstü güçlü olan ve aslında milyonlarca diğer toplumsal ilişkiye asalak gibi bağlı olan, onsuz var olamayacak bir mantığı temsil eden sermaye var.”

8. Başka bir yerde, Venezuela Sosyalizminde katılımcı demokrasi veya “toplumsal demokrasi”nin liberal temsili kurumları yerinden etmek değil de sadece onları tamamlamak için nasıl var olduklarını ortaya koymaya çalışmıştım (bkz. Giri, 2013).

9. Aragorn! (2012) ve Epstein (2013) bu olaylara dair net şeyler söylemektedir.

10. Aslında parlak fikirler sunan Aragorn!’daki anlatımlar, devrimci eylemlerin ana sahnesi olarak üretimden ziyade dolaşıma vurgu yapılması nedeniyle, sıkıntılıdır. Toscano’nun bu noktada Yaklaşan İsyan için geliştirdiği eleştiri bize bir şeyler söyleyebilir: “Yaklaşan İsyan’da öngörülen sabotaj türünün, üretim mekanizmasının kendisinde değil, dolaşım hatları ve düğümlerinde olması tesadüf değil” (Toscano, 2011: 33).

11. Kendi yurdumdan bir örneğe bakmakta fayda var: Hindistan’da Maruti-Suzuki işçilerinin (Haziran 2011’den itibaren) yürüttükleri mücadele, radikal, “merkezsizleştirilmiş”, “yatay”, sendikasız pratiklerin (grevler, iş yavaşlatma, oturma eylemleri, kalıcı ve sözleşmeli işçiler arasında eşi görülmemiş dayanışma, yerleşik sosyal demokrat sendikalara meydan okuma) ve örgütsel biçimin sorusunu benzer şekilde yeniden şekillendirmiştir. Bu mücadele, elbette ki ivme kaybedebilir, yavaş yavaş “sivil toplum” girişimlerine dönüşebilir veya kendileri de sallantıda olan sosyal demokrat sendikalara yeniden dâhil olabilir. Ama kim bilir, belki de bu mücadeleyi komünist siyaset için bir ışık kaynağı haline getirebilecek radikal uygulamalara uygun bir biçim bulabilir. Bu mücadele, ne yazık ki hak ettiği türden ciddi bir ilgi uyandırmadı, ancak başlangıç olarak şu çalışmalara bakılabilir: Chandra (2012), Anonymous (2011a), Anonymous (2012b).

12. Komünist Manifesto’da Marx, “hareketin bir bütün olarak çıkarlarını” ve “proleter hareketin yürüyüş çizgisini, koşullarını ve nihai genel sonuçlarını açıkça anlama” meselesi üzerinde durur (Marx, 2003: 9-10). Bu fikri Giri, 2013’te ele aldım.

13. Bu tartışmaya dair bir açıklama için Epstein’in (2013) Oakland’ı İşgal Hareketi ile ilgili makalesine bakılabilir.

14. Londra ayaklanmalarının proleter niteliği, Badiou’nün yapacağı gibi, onları sadece nihilist olarak küçümseme gereği duymayan Rocamadur/Blaumachen’ın (2012) çalışmasında vurgulanmıştır. Hatta “örgütlü sol”a (aslında sosyal demokrasiye) fazla bel bağlamış olanlar bile, bu raporun açıkça ortaya koyduğu üzere, isyanları daha iyi anlıyor gibi görünüyor: “İsyanlar, genellikle alabildiğine adaletsiz toplumların kaotik bir belirtisi olarak görülüyor, ancak isyanların, bir dahaki sefere ‘daha iyi isyan edecekler diye kararlı yeni bir gençlik hareketinin katalizörü olduğu giderek daha belirgin hale geliyor” (Rigby, 2013). Tabii bu “gençlik hareketi”, “isyan kuşağı”nı evcilleştirmek için dile dökülen anlamsız bir tabir.

15. Jodi Dean, “hareketin, onun adına toplanan ve hareket edenlerden daha fazlası olduğunu” söylerken haklı. Buradan, radikal bir azınlık olarak bir araya gelenlerin, geri kalan kesime kendilerini dayattıkları veya geri kalanları “temsil ettikleri” söylenemez (2013: 59). Fakat Dean de bu radikal azınlığın kimler olduğuna dair ayrıntılara girmiyor. Bunu yapsa belki de bizimle aynı konuma gelecekti.

16. Badiou’nün (2012) The Rebirth of History [“Tarihin Yeniden Doğuşu”] isimli eserindeki analizin tamamen biçimsel bir düzeyde ilerlemesi, toplumsal ilişkileri dikkate almaması, kimseyi şaşırtmamalı. Belki de bu yüzden kitabında, misal, 2011’deki Londra ayaklanmalarının veya 2005’te Paris’te yaşanan banliyö ayaklanmalarının proleter niteliğine bu kadar az yer verdi. Badiou esas olarak, güçlü bir orta sınıf karakterine sahip olan ve sadece bir bileşeni olmayan Arap Baharı gibi gösterilere ve “ayaklanmalar”a aşırı derecede odaklanmıştır. Bunlar, ona göre sadece nihilist eylemle ilgili olan proleter ayaklanmalardan daha çok “tarihsel ayaklanma” kavramına yakındır.

17. Bkz. NYCGA.

18. Farklı bir bakış açısıyla, bu soruların bazılarını Venezuela Sosyalizmi bağlamında tartıştım (Giri, 2013).

19. Žižek, haklı olarak, partinin, sermaye ve devletin belirlemelerinden gerçek bir kopuşun gerçekleştirilebileceği alanı, bölgeyi sağladığına işaret eder (2002).

20. Mücadele sürecinde durumun bu şekilde açıklığa kavuşturulması, yalnızca Sun Tzu’nun çağrısını yerine getireceğimiz anlamına gelir: düşmanını tanı. Mesele şu ki, güçlerinizi yoğunlaştırıp belirli bir “kriz” halini hızlandırmadığınız sürece düşmanınızı tanıyamazsınız. İşte biçim kavramı, tam da bunu mümkün kılan şeydir.

Kaynakça:
Amin, A. (2013) ‘Animated space’, paper for Political Lexicon, Minerva Project, Mayıs Cades.

Anonymous (2011a) ‘India: Wildcat strike at Maruti Suzuki continues’, 9 Haziran. Libcom.

Anonymous (2011b) ‘On Spivak’s non-violent, reformist General Strike’. Wordpress.

Anonymous (2012a) ‘Mayor Jean Quan wants OWS to disown Occupy Oakland’, Russia Today, 31 Ocak. RT.

Anonymous (2012b) ‘Maruti workers struggle’, 27 Eylül. Wordpress.

Aragorn! (ed.) (2012) Occupy everything: Anarchists in the Occupy movement, 2009-2011. Berkeley, CA: LBC Books.

Badiou, A. (2004) ‘The flux and the party: In the margins of Anti-Oedipus’, Polygraph, 15/16: 75-92.

Badiou, A. (2012) The rebirth of history. Londra: Verso.

Brown, W. (1995) States of injury. Princeton, NJ: Princeton University Press.

Butler, J. (2000) ‘Competing universalities’, J. Butler, E. Laclau ve S. Žižek (2000) Contingency, hegemony, universality içinde, Londra: Verso.

Butler, J. (2011a) ‘For and against precarity’, Tidal: Occupy Theory, Occupy Strategy, 1 (Aralık): 12-13. PDF.

Butler, J. (2011b) ‘Bodies in alliance and the politics of the street’, transversal, Ekim. EIPCP.

Butler, J. (2012) ‘So, what are the demands? And where do they go from here?’, Tidal: Occupy Theory, Occupy Strategy, 2(Mart): 8-11, PDF.

Chandra, P. (2012) ‘Maruti: A moment in workers’ self-organisation in India’, Radical Notes, 12 Eylül. Radicalnotes.

Dean, J. (2013) ‘Occupy Wall Street: After the anarchist moment’, Socialist Register, 49: 52-62.

Epstein, B. (2013) ‘Occupy Oakland: The question of violence’, Socialist Register, 49: 63- 83.

Fleming, T. (2011) ‘Occupy Wall Street: Pepper spray attack has led to a temporary resurgence in this political theatre’, The Daily Mail, 21 Kasım. Dailymail.

Giri, S. (2013) ‘Capitalism expands but the discourse is radicalized: Whither “21st century Venezuelan Socialism”?’, Critical Sociology, 39(1): 21-36.

Graeber, D. (2013a) The democracy project: A history, A crisis, A movement. New York: Spiegel and Grau.

Graeber, D. (2013b) ‘Some remarks on consensus’. OWS.

Hedges, C. (2012) ‘The cancer in Occupy’, Truthdig, 6 Şubat. Truth.

Herring, C., and Z. Gluck (2011) ‘The homeless question’, OCCUPY! Gazette, 2: 22-25. PDF.

Holloway, J. (2005) Change the world without taking power. Londra: Pluto.

Holloway, J. (2010) Crack capitalism. Londra: Pluto.

The Invisible Committee (2009) The coming insurrection. New York: Semiotext(e).

Jameson, F. (1991) Postmodernism, or, the cultural logic of late capitalism. Londra: Verso.

Jilani, Z. (2011) ‘Oakland police officers write an open letter’, 1 Kasım. Think.

Kauffman, L.A. (2011) ‘The theology of consensus’, OCCUPY! Gazette, 2: 12-13. PDF.

Klossowski, P. (1997) Nietzsche and the vicious circle. Londra: Continuum.

Laclau, E. (2001) ‘Can immanence explain social struggles?’, Diacritics, 31(4): 3-10.

Lambert, L. (2013) ‘Politics: What is a people?’ Funambulist.

Lenin, V.I. (1919) The Soviets at work. New York: Rand School of Social Science.

Lenin, V.I. (1975[1902]) What is to be done? Beijing: Foreign Languages Press.

Lukács, G. (1970) Lenin: A study on the unity of his thought, Çeviri: N.Jacobs. MIA.

Mitchell, W. J. T. (2012) ‘Image, space, revolution: The arts of occupation’, Critical Inquiry, 39(1): 8-32.

Mandel, E. (1970) ‘The Leninist theory of organisation’, International Socalist Review, 31(9). MIA.

Marx, K and F. Engels (2003 [1848]) The communist manifesto. New York: Norton.

Muse, B. (2011) ‘From GA to Spokes Council’, OCCUPY! Gazette, 2: 9-12. PDF.

Negri, A. (1996) ‘Twenty theses on Marx’, S. Makdisi, C. Casarino ve R.E. Karl (yh.) Marxism beyond Marxism içinde, Londra: Routledge.

Negri, A. (1999) Insurgencies: Constituent power and the modern state. Minneapolis, MN: University of Minnesota Press.

Oikonomakis, L. ve J.E. Roos (2013) ‘The crisis of representation and the resonance of the real democracy movement from the Indignados to Occupy’, Roar Magazine, 18 Şubat. Roar.

Petersen, C. (2011) ‘The politics of the poor’, OCCUPY! Gazette, 1: 30-32. PDF.

Rigby, H. (2013) ‘Two years on: Has the left done enough to engage the voices of the riots generation?’, 8 Haziran. Huffington.

Rocamadur/Blaumachen (2012) ‘The feral underclass hits the streets: On the English riots and other ordeals’, SIC: International Journal for Communization. SIC.

Selfcombust (2012) ‘Some notes on Occupy Oakland and the police’, 1 Şubat. Wordpress.

Snyder, G. (2011) ‘Campaign vs. encampment’; OCCUPY! Gazette, 3: 13-14. PDF.

Spivak, G. C. (2011) ‘General strike’, Tidal: Occupy Theory, Occupy Strategy, 1 Aralık. PDF.

Toscano, A. (2011) ‘Logistics and opposition’, Mute, 3(2): 30-41.

Wolfe, R. ve D. Graeber (2012) ‘The movement as an end in itself? An interview with David Graeber’, 43. Platypus.

Žižek, S. (2000) The Ticklish Subject. Londra: Verso.

Žižek, S. (2002) Revolution at the gates. Londra: Verso.

Žižek, S. (2006) ‘Against the populist temptation’, Critical Inquiry, 32 (Bahar): 551-574.

Žižek, S. (2011) Living in the end times. Londra: Verso.

0 Yorum: