Rezonans
Wall
Street’i İşgal Hareketi, bir biçim olarak, sıklıkla tartışılmış bir konudur.
Jodi Dean’e göre İşgal Hareketi, %99’un %1 karşısında maruz kaldığı yapısal
eşitsizliğe belirli bir biçim kazandırmış, neticede “yeni oluşmaya başlayan bir
parti” gibi davranmıştır (2013: 60). Demek ki görebildiğimiz kadarıyla, her
daim “direnişin mikro-politikası”na veya “ezilenlerin eylemliliği”ne methiyeler
düzenler bile bugün artık biçime dair bir fikre meylediyorlar.
İşgal
Hareketi’nin yöneticilerimizin gücünün gayrimeşruluğu karşısında “birleşmiş
halkı bir bedene kavuşturduğunu söyleyen Judith Butler, biçim fikrine bir
açıdan yaklaşmış (ama tabii ona hiçbir şekilde sahip olamamıştır) (Butler,
2012). Başka bir noktada ise Butler, İşgal Hareketi’ni “idame ettirilen
toplumsal bağa ait bir biçim” olarak görüp göklere çıkartmıştır (Butler, 2011a:
13).
Spivak
ise “modernite” içinde kimi politik eylemlilik biçimlerini destekleme yollarını
keşfetmeye çalışıyor. Spivak, tam da bu arayışı dâhilinde, Genel Grev’e destek
sunuyor (Spivak, 2011). Asıl mesele, Spivak’ın Genel Grev olgusunu
teorileştirme girişimiyle başlıyor. Zira artık Genel Grev, işçi sınıfından
kopuk ve “devlet karşıtı muğlâk görüşlere sahip insanlara bağlı bir baskı kurma
taktiği” haline geliyor (Spivak, 2011: 9).[1] Burada Spivak’ın hamlesinin
anlamı gayet açık aslında: elinde İşgal Hareketi’ni ve Genel Grev’i görmezden
gelmek gibi bir seçenek olmadığından, onları “ezilenlerin eylemliliği”nin dar
sınırlarına sığacak şekilde sıkıştırmaya çalışıyor.
Bu
nedenle Butler’ın İşgal Hareketi’ni bir biçim olarak anlamak istememesi, bunun
yerine, “bedenlerin ittifakı” gibi terimler kullanması, şaşırtıcı değil.[2]
Butler, “izinsiz gösteri yapanların, silahsız gidip polisle, orduyla veya diğer
güvenlik güçleriyle karşı karşıya gelenlerin, transfobik bir ortamda trans
bireylerin, vatandaş olmak isteyenleri suçlu sayan ülkelerde vizesi olmayanların
savunmasızlığından” (Lambert, 2013), “Kendilerini bulan ve kendilerini ‘halk’
olarak oluşturan, bir araya gelmiş bedenlerden” bahsediyor (Lambert, 2013).
Butler,
bu “bedenlerin” “savunmasızlıklarının” dirençli bir güç olarak
örgütlenmelerinin, yeni bir iktidar biçimi oluşturmalarının önüne nasıl
geçmediğini görmeyi reddediyor. Postyapısalcı/alt sınıfçı bir “marjinal ses”
veya “mikro direniş” anlayışına uysun diye savunmasızlıklarına fazla vurgu
yapan Butler, bu savunmasızlık halini bir fetiş haline getiriyor. Daha da
kötüsü, görünüşe göre, bu “mikropolitikadan” kopmasının tek yolu, oldukça
popülist görünen “birleşik halk” kavramına başvurmaktır. Bu anlamda Butler,
İşgal Hareketi’nde “bedenler ittifakı”nın ve “izinsiz gösteri yapanların”
kendilerini daha devrimci yollarla nasıl yeniden yapılandırdıklarını, kabul
edilemez derecede şeyleştirilmiş iktidar biçimlerine doğru nasıl
ilerlediklerini gözden kaçırıyor. Görebildiğimiz kadarıyla İşgal Hareketi,
biçime ve eylemliliğe dair tek taraflı bir anlayışa hapsolmuş
teorisyenlerimizin dikkatini pek çekmiyor.
Gerçekten
de ortada bir İşgal Hareketi olmasaydı, biçim fikri, belirli “dışlama
türleri”ni işaret eden “boş ve biçimsel bir yapı”ya benzetileceğinden, ondan
kesin olarak uzak durulacaktı (Butler, 2000: 144). Bu tür yazarlar, biçim
fikrini “toplumsal formüllerden daha önemli olan o ideal büyük Öteki’ye veya
ideal küçük Öteki’ye” benzetiyorlar (a.g.e.) İşgal Hareketi’ni bir
“biçim” veya “yeni oluşmaya başlayan bir parti” olarak kavrayan yaklaşımsa bu
yazarlarca, kamp kurma pratiklerinin ve “geleceği bugünden haber veren politika
pratiği”ne ait deneylerin merkezsiz uygulamalarına yönelik bir dayatma olarak
görüyorlar. Bu bir pratiği, “Kantçı biçimcilik”, soyut bir siyasetin toplumsal
olana dayatılması, “özgür eylemliliği” dışlayan edimler olarak
değerlendiriyorlar (Butler, 2000: 144-146).
Biçim
kavramı, aslında Klossowski’nin Nietzsche yorumunda, “dürtülerin semiyotiği”
üzerine yaptığı tartışmada da karşımıza çıkıyor. Dürtülerin yoğunlukları
dalgalıdır. Bu dürtüler, jestlerde ve hareketlerde “biçimler”e kavuşur
(Klossowski, 1997: 37). Bu biçimler, “kısaltma yoluyla onları istikrara
kavuşturan işaretlerin icadından ayırt edilemezler. Çünkü bu işaretler,
kısaltılarak dürtüleri azaltır, görünüşe göre dalgalanmalarını bir kez ve
tamamen durdurur” (a.g.e.). Neticede burada biçim ve işaret veya
“işaretlerin kısaltılması”, “failin yanıltıcı birliğine” yol açar (a.g.e.).
Her zaman olduğu gibi burada da biçim, dürtüleri kısıtlayan, daraltan, boğan ya
da onlardan soyutlanmış bir şey olarak görülür.
Bu
noktada başka bir argümanı dile getirmek gerekiyor: “Özgürlük alanları”nı
toplumsal ilişkilerden ve birbirlerinden soyutlayan şey, biçime yapılan vurgu
değil, ondan uzaklaşma pratiğidir. Biçim olmadan özgürlük alanlarına doğrudan
erişilemez. Aynı şekilde, jest ve hareket biçimleri olmadan dürtülere ve
yoğunluklara doğrudan ulaşılamaz. Biçim, özgürlük alanlarından veya dürtülerden
kopartılamaz. Biçimden uzaklaşmak, kendi içinde kapalı ve içselleştirilmiş bir
özgürlük hermeneutiğine yol açar. Jameson’ın geç kapitalizmi, “çoklu ve
alternatif dünyaların değil, daha çok ilişkisiz bulanık kümelerin ve yarı özerk
alt sistemlerin bir arada varoluşu”[3] (1991: 372) olarak tanımlamasını
hatırlayalım. Her bir küme ve sistem, “farklı zamansal bölgelerden veya
toplumsal ve maddi evrenin ilişkisiz bölümlerinden” kaynaklanan güçlü bir mekânsal
ayrımın izini taşır (a.g.e.: 373).
Başka
bir deyişle, işgal edilen alanlar birbirleriyle ilişkisiz bölümler olsaydı,
kapitalizmden kopuş fikrindeki yenilik bir anda hükmünü yitirirdi. Özgürlüğün
kendi içinde kapalı “görünüm alanı” olarak işgal edilmiş alanlar, kapitalizmle
ne kadar güzel bir şekilde barışıyor gibi görünüyor. Negri, Arendt’in
“özgürlüğün görünüm alanı”na ilişkin fikrine dair eleştirisinde bunu şu şekilde
dile döküyor: “Özgürlüğün kurtuluştan önce var olduğu ve devrimin politik
alanın oluşumunda cereyan ettiği gerçeğinin sürekli olarak yüceltilmesi, olayın
yeniliğini sistematik olarak düzleştiren veya deforme eden, onu Amerika’daki
örnekle sınırlayan tarihselci bir yorumlama çabasının anahtarı haline geliyor”
(Negri, 1999: 16).
Burada
başka bir yaklaşımı ele almak istiyorum. Negri’nin yaklaşımı da biçim
meselesiyle ilgili olarak, ciddi marazlarla malul. O da özgürlüğün veya işgal
edilmiş alanların merkezsiz yarı özerk pratikleri üzerinde duruyor. Ancak gene
de odağa anti-kapitalizmi yerleştiriyor. Daha iyi bir terim bulamadığımız için
buna “rezonans yaklaşımı” diyelim. Onu ilk elden şu şekilde tanımlamak mümkün:
saf bir mikro-direniş politikasından rahatsız olan, biçime şüpheyle yaklaşan
bir anti-kapitalistin, rezonans yaklaşımına bağlı olduğunu söyleyebiliriz.
Bu
yaklaşım, işgal edilen alanların mekânsal olarak sınırlı ve kendi kendine var
olan yerler olduğu anlayışından vazgeçmeden, İşgal Hareketi’ni daha geniş bir
hareket olarak ele almaya çalışır ki bu, bizim bakış açımızdan pek verimli bir
yaklaşım değil.
Kendi
kendine var olma ve her yerde var olma denilen kazıklara bağlandıktan sonra bu
alanlar, birbirlerinde makes bulan yerler olarak takdim edilirler. Bu nedenle,
Wall Street’i İşgal Hareketi gibi hareketlere atıfta bulunan Amin (2013: 3)
şunu söyler: “Sokak, alakasız bir mekâna ve zamana ait birden fazla olayın ve
aksin toplaştığı bir mikrokozmostur, gelgitlerin yaşandığı diyar, insan ve
insan olmayanların bir araya geldiği bir yerdir.” Alakasız mekânın titreşimi:
İşte İşgal Hareketi, bu şekilde anlaşılıyor, tabii buna anlamak denilebilirse:
O, tüm bu işgal altındaki mekânları birbirine bağlayan şey.[4]
Bu
fikir, ilkin Yaklaşan İsyan’da (Görünmez Komite, 2009) karşımıza
çıkmıştı:
“Devrimci hareketler,
bulaşma yoluyla değil, rezonans (titreşim) yoluyla yayılır. Burada kurulan bir
şey, orada kurulan bir şeyin yaydığı şok dalgasıyla yankılanır. Titreşen bir
beden, bunu kendi biçimine göre yapar.”
Bedene,
mekâna, “burada” ve “orada” ifadelerine yönelik vurguya dikkat edilsin. Burada
tarzdan söz edilirken, sadece mekânsal veya bölgesel düzeyde kendi kendine
yeterlilik meselesine değil, aynı zamanda kendi kendine varoluşa, güce ve her
yerde olmaya vurgu yapılıyor. Burada titreşim, aralarında bir ilişki olamayacak
iki beden arasında bir “ilişki” gibi sunuluyor, çünkü iki beden de mutlak kendi
kendine varoluşları ve her yerde olma imkânları dâhilinde varoluyorlar.
Peki
ya bu her yerde olma anlayışını reddedip diyalektik ve çelişki kavramlarına
iman edneler (biçim argümanını reddedenler) ne diyorlar? Misal, John Holloway’i
ele alalım.[5]
Holloway,
“saf mikro politika”yı eleştiriyor, bu nedenle, birbirinden bağımsız özgürlük
alanlarına, işgal edilmiş alanların mekânsal sınırlılığına dair anlayışla
kavgalı. “Özel olan”dan yola koyulmak veya “hareket etmek” istiyor, ama bunun
“mikro politika anlamına gelmediğini” ısrarla söylüyor (2010: 208). Mikro
politikadan geniş hareket düzeyine geçmeye çalışırken, “mücadeleler nasıl
yayılır?” diye soruyor. Bu noktada biçim meselesine şüpheyle yaklaşan Holloway,
rezonans fikrine dönüyor:
“Bir mücadelenin diğerine
sıçraması veya bir diğerini ateşleyen kıvılcım görevi görmesi için gereken şey,
belirli bir titreşimdir, bu titreşimler, biçimsel örgütlenme çizgilerini takip
etmezler, genellikle anlaşılması zordur” (2010: 211).
Dolayısıyla,
İşgal Hareketi bir mikro politika olamaz, ancak o, Holloway’e göre, katılaşmış
bir biçime ve örgüte doğru meyledecek bir biçim olarak da yorumlanamaz.
Neticede
rezonans yaklaşımı için, özgürlük alanlarının veya İşgal Hareketi’ndeki
kampların birbirleriyle rezonansa girmesi, devrimci politika için yeterli kabul
edilir. Bu, ilgili yaklaşımın temel varsayımlarından birinin bir sonucudur:
(tekil) kamp, “özgürlük alanı”, kapitalist toplumsal ilişkilerin daha büyük matrisinin varlığı nedeniyle hiçbir şekilde sulandırılmamıştır veya gerçek dışı değildir.[6] “Öncü politika” terimiyle ifade edilen bu özgürlük, rezonans teorisyenleri tarafından kapitalizme meydan okuyan bir şey olarak takdim edilse de, o, bir şekilde
kapitalizmle birlikte var olur ve barış içinde yaşar.
Bu
nedenle, Graeber, İşgal Hareketi’ni tartışırken, sermayenin (kapitalizm
koşullarında zaten var olduğunu kabul ettiği) özgürlüğün kanını sülük gibi
emdiğini söyler. Sermaye, “aslında milyonlarca başka toplumsal ilişkinin kanını
emen, bunlar olmadan var olamayandır” (Wolfe ve Graeber, 2012). Bu toplumsal
ilişkiler, zaten var olan ve Graeber’ın üzerine yeni bir toplum inşa etmek
istediği zemindir. Yani yeni toplum sıfırdan değil, var olanla, sermayenin
egemenliği altında zaten var olanla inşa edilecek. İşgal Hareketi, “zaten yaptıklarımızın
üzerine inşa etme, ta ki özgürlük nihai örgütlenme ilkesi haline gelene kadar,
özgürlük bölgelerini genişletme meselesidir” olacaktır (Graeber, 2013a: 295).
Burada
Graeber, esasında kamp merkezli özerk alanlara, kendisinin toplumun tamamının
nihai örgütlenme ilkesi haline geleceğini hayal ettiği, birbirinden kopuk,
merkezsiz özgürlük bölgeleri olarak İşgal Hareketi’ne vurgu yapıyor. Ancak
Graeber bir yandan da hareketin tamamına da odaklanıyor. toplumsal sınıflar ve
gruplar arasındaki dayanışmayı hesaba katıyor. Sendikalardan gelen destekten
söz ediyor, Eylül 2011’de Zucotti Park’ta bir grup eğitimli, ayrıcalıklı beyaz
gencin, daha sonra onlarca işçi ve diğer marjinalleştirilmiş grubun parçası
olduğu bir hareketi nasıl tetikleyebildiğine dair şaşkınlığını dile döküyor.
Graeber,
stratejik meselelere değiniyor. O, daha geniş anlamda her iki tarafın esasen
doğaçlama hareket ettiği, oyunun mevcut haline dair bir anlayış geliştirmeye,
herhangi bir anda oyundan hangi noktada sıyrılabileceklerini belirlemeye
çalıştığı bir “politik güçler arası denge”ye atıfta bulunuyor (Graeber, 2013a:
250). Graeber, “en hayırlısı, tüm işgal pratiklerini ve sokak eylemlerini bir
tür savaş olarak düşünmektir” (a.g.e.: 251) diyor. Ayrıca hukukun sadece
göstermelik olduğunu, asıl önemli olanın, sahadaki gerçek güç olduğunu da
biliyor. Polisle nasıl başa çıkılacağına dair büyük fikirlere sahip. “Tek bir
tavizde bulunan (eylemcilere tek bir çadır temin eden) polis bu hamleyi
kusursuz bir strateji dâhilinde, işgalcileri bölmek ve dayanışmacı bağları
kesip atmak için kullandı.” (a.g.e.).
Böylelikle
Graeber, bize iktidara ve şiddete ait yapıların her şeye hâkim olduklarına dair
gerçekçi bir resim sunuyor. Peki ama “iktidarın gerçekleri”ne dair bu bilinç
bizi nereye götürüyor? Neticede bu bilinç bizim “Her neyse, siz sadece özgürmüş
gibi davranın, sanki bu yapılar yokmuş gibi hareket edin!” dememizi sağlıyor.
“Herkes, iktidarın mevcut
yapısının var olduğunun gayet farkında. Ancak bu şekilde [sanki özgürmüşüz
gibi, sanki o iktidara ait yapılar yokmuş gibi] davrandığımızda, o yapıların
kaçınılmaz olarak ortaya koyduğu, genelde şiddet içeren tepkilerinin ahlak
düzleminde belirli bir otoriteye kavuşmasına mani oluruz” (Graeber, 2013a:
233).
Graeber,
işgal eylemleri için aradığı ahlaki üstünlüğün zeminini iyi kavrıyor. Ama bu,
onun devrimci kitlelerin gerçek bir savaşçı güce dönüşmesini pek dert
edinmediğini ortaya koyuyor. Özgürlük pratiklerine dair içselleştirilmiş
yorumlama çabasına geri dönüyoruz.
Graeber,
kamplar “güvenli” özgürlük bölgeleri olarak yüceltilsinler, geleceği bugünde
kuran politikalar “stratejik/etkin politika”dan kopartılsın diye güçler
(kapitalist bütünlükle iktidar yapıları) arasında oluşmuş dengeyi genele teşmil
etmeye çalışıyor. Özgürlüğü kutsallaştıran bu yaklaşım, sermayenin ve devletin
belirlemelerini, genel manada zorunluluğu hesaba katsa da, özgürlüğü geri
çekilirken arzuluyor. Böylesi bir özgürlük, “sonuçların tüm mantıklı
düzeninden, sebeplerin tüm makul yapısından kendini görünmez kılarak kaçmaya
yönelik öznel bir dürtüden”, “Kantçı eleştirinin özgürlüğü”nden başka bir şey
değil (Badiou, 2004: 79).
Artık
gerçekten kim Kantçı biçimci bir pozisyon alıyor, biliyoruz. Bu amaçların
mantıklı düzeni, aşağılayıcı bir “kapitalist bütünlük” içine sıkıştırılıyor,
onun “sadece hayal gücümüzde var olduğu” söyleniyor (Graeber, Wolfe ve Graeber,
2012)[7]. Anında sonuç almak için doğrudan eylemde bulunuluyor, sermayenin
emrinden doğrudan kopuluyor veya kapitalizm koşullarında zaten işlediği
söylenen, ona içkin “komünist” ilişkilerin açığa çıkarıldığı üzerinde
duruluyor.
Graeber
(2013a) “ikili iktidar” gibi kapsamlı ve geniş bir fikirden söz ettiğinde bile
esas olarak devletle sermayenin genele teşmil edilmiş iktidarı ile özgürlüğün
müstakil, kendine yeten alanı arasında kurduğu ikilik üzerinden hareket ediyor.
İkili iktidar denilen durum, bir iktidarın (devrimci güçlerin) nihayetinde
müesses olan iktidarı söküp atacağı geçici bir durum olarak ele alınmıyor.
Graeber, ikili yapıyı her daim varlığını sürdürecek bir şey olarak ele alıyor.
Bu
titreşimi, rezonansı esas alan yaklaşım, stratejik düşünceyi devreye sokup “güçler
dengesi”nden söz etse de onu hep özgürlüğün ezoterik yorumları kadar hayali bir
şeymiş gibi görüyor. Merkezsiz pratikler ve işgal edilmiş mekânlar, “güçler
dengesi”nden iyi niyetli bir yaklaşımla muaf tutulma iradesinin somut
karşılıkları olarak değerlendiriliyorlar. Bunlar, neticede devlet iktidarıyla
ve acımasız baskıyla yüzleşildiği vakit eylemsizlik alanları olarak görülüp
donduruluyorlar.
İşgal
Hareketi’nin hikâyesi de mi bu şekilde seyretti? Belki de öyle değildir. İşgal
Hareketi, genelde titreşim yaklaşımının, özelde Butler ve Spivak gibi isimlerin
önerdikleri, eylemi felç eden yorum yoğunluğundan ve ondaki stratejik
gevreklikten kopuşu ifade ediyordu. İşgal Hareketi, esasında çok daha
özgürleştirici olan bir şeye işaret ediyordu.
Biçim
Sorunu
Holloway’de
gördüğümüz üzere, buradaki varsayım, her türden “daha güçlü” (rezonanstan daha
güçlü) İşgal anlayışının bizi “resmi örgütlenme çizgilerini izlemeye” veya
somutlaştırılmış biçimleri yüceltmeye yönlendireceği tespiti üzerine kuruludur.
Nihayetinde parti-devletin hayaletleri veya “komünizmi inşa etmek” denilen
“totaliter” projeler, İşgal Hareketi’ni bir biçim veya yeni bir iktidar türü
olarak algılamayı engellemek için devreye sokulmaktadır.[8] İktidar değil,
iktidar karşıtlığı; biçim değil, merkeziyetsiz pratikler veya özerk özgürlük
bölgeleri ve bunlar arasındaki rezonans... İşgal Hareketi’ne dair çoğu
açıklamanın odağında bu tür hususlar duruyor.
Oysa
bizim biçime dair anlayışımızda ince bir ayar yapmamız gerekiyor. Bu noktada
“Biçim” terimine hiçbir şekilde değer vermeyen Butler ile ona bel bağlayan Jodi
Dean ile aramızdaki farka değinmemiz gerekiyor.
İşgal
Hareketi’ni yapısal eşitsizliğe belirli bir biçim kazandıran unsur olarak gören
Jodi Dean, “İşgal Hareketi’nin, kapitalizm ile halk arasındaki uyumsuzluğa, o
kapatılması mümkün olmayan mesafeye politik bir biçim kazandırdığını” söylüyor
(2013: 59). Judith Butler’sa “İşgal Hareketinin yapısal eşitsizlik biçimlerine
dikkat çektiğinden”, “eşitsizliğe dayanan ve giderek artan bir yoğunlukla
eşitsizlik üreten genel ekonomik sistemin görülmesini sağladığından” bahsediyor
(2012: 11).
Jodi
Dean, İşgal Hareketi’ni “halk”a, o “biz”e belirli bir biçim kazandıran unsur
olarak görüyor: “İşgal Hareketi sayesinde artık kendimizi bir ‘biz’ olarak
görüyoruz, kim olduğumuzu ve ne istediğimizi tartışırken bile ‘biz’ diyoruz”
(2013: 59).
Butler,
İşgal Hareketi’ni birleşik “halk” fikrine “beden” (“biçim”?) kazandırmak olarak
görüyor:
“Mevcut kurumların yüzüstü
bıraktığı yüzde 99, toplumsal ve politik eşitlik adına bir araya geliyor,
mevcut iktidar tarafından düzenli olarak bölünen ve silinen ‘halk’ fikrine ses,
beden, hareket ve görünürlük kazandırıyor” (Butler, 2012).
Bunun
ötesinde, Dean ile Butler arasında açık ve güçlü farklılıklar olduğu açık.
Butler, İşgal Hareketi’ni bedenlerin ittifakı açısından düşünüyor. Onu “politik
dünyamızı kırmak ve yeniden şekillendirmek isteyen, amansızca kamusal, inatçı,
ısrarcı, aktivist bir mücadelede bedenlerin bir araya gelmesi” (Butler, 2011a:
13) olarak değerlendiriyor. Dean ise Badiou’den alıntı yaparak, sadece İşgal
Hareketi’nin gerçekleştirdiği kopuşu değil, aynı zamanda “bu kopuşun
sonuçlarının örgütlenmesine dönük pratiğe” de destek sunan öznel kapasiteden
bahsediyor (2013: 59). Dean, bu noktada kolektif politik özne anlayışını
savunuyor ve partiye vurgu yapıyor.
Daha
da önemlisi, Dean, yeni bir öznel biçimi veya kapasiteyi yalnızca bir tür
“temsil” olarak reddedenleri yerle bir ediyor. Dean’in belirttiği gibi, “temsil
girişimlerine direnenler” için durum tersine dönüyor; çünkü onlar, hareketin
yalnızca “onun adına toplanan ve hareket edenlerle” sınırlı olduğunu savunuyor
gibi görünüyorlar. Dean’in de belirttiği gibi, “İşgal Hareketi, sahip olduğu
parçaların toplamından daha fazlasıdır. Hem parça hem de toplamdır” (2013: 59).
Fakat
Jodi Dean, biçim kavramını “halkın öznel kapasitesi”, kendi anlatımında %99 ile
%1 arasındaki “o kapatılması mümkün olmayan mesafe”yiu temsil eden bir kavram
olarak ele alıyor. Öznel kapasitenin, devrimci politikanın itici gücü olarak bu
mesafeyi ortadan kaldırmak değil, ona vurgu yapmak, onu odağa yerleştirmek,
dikkat çekici kılmak için harekete geçirilmesini savunuyor. Peki ama burada
amaç ne? Yazar, bu mesafeyi sürekli vurgulayıp adaletsiz sisteme başkanlık eden
yöneticileri utandırmak mı istiyor?
Başka
bir ifadeyle Jodi Dean, bize devrimci bir alternatif değil, muhalefet
politikası sunuyor. Dean, İşgal Hareketi’ni bir tür parti veya “yeni oluşan
parti” olarak ele aldıktan sonra onu “kapitalizme karşı muhalefet”e indirgiyor:
“İşgal Hareketi’nin geçici bir cevap sunduğu politik örgütlenme sorunu,
kapitalizme karşı muhalefeti mobilize etmek ve yapılandırmakla ilgili” (Dean,
2013: 60). Dolayısıyla, sınıf mücadelesini vurgulamaya devam ettiğinde, sınıf
mücadelesini yalnızca kapitalizme karşı muhalefet olarak anlamamızı isteyip
istemediği açık değil. Önerdiği “geniş sol parti” de böylesi bir politikanın
parçası gibi görünüyor.
Dean,
“Bir parti, hareketin eylemlerinin, kamplarının, çalışma gruplarının ve
bireysel katılımcılarının özgünlüklerinin ötesinde ve onlardan bağımsız olarak,
hareketin öznel kapasitesinin adı ve ifadesidir” diyor (Dean, 2013: 61). Burada
Dean, Marksizmin, eylemin, kampların vs. özgüllüklerine gömülü olmayan soyut
bir politik anlayış öne sürmesi nedeniyle yöneltilen tüm eleştirilere güzel bir
şekilde cevap veriyor. Negri’nin şu eleştirisi böylesi eleştirilerden: “İşçi
partisi teorisi, politik olanın toplumsal olandan ayrılmasını varsayıyordu”
(1996: 173). Tabii bir de Judith Butler’ın Kantçı formalizm suçlamasından söz
etmek gerek.
Burada
yapmayı amaçladığımız şey, merkezsiz radikal pratiklerle, yani “eylemlerin,
kampların, çalışma gruplarının özgünlükleriyle”, ayrıca uzlaşma ve yataycılık
fikri ve pratikleriyle etkileşim kurarak, bir biçim ve parti anlayışı
geliştirmektir.
Bu
radikal pratikler, biçimsiz halleriyle, örneğin rezonans teorisyenlerinin
varsaydığı gibi, özgürlüğün görünüm alanı değildir. Bu pratikler, daha çok,
kapitalist biçim içinde (yeniden dağıtım ve haklar alanında veya özgürlük
enklavları olarak) işlerler. Neticede kapitalist genelin özel içeriği, eşdeğer
değişim, simülasyon vb. ile ifade edilen özgürlükle ilgilidir, dolayısıyla,
sermayenin belirlemeleri içindeki özgürlükle ilgilidir.
Graeber,
“özgürlük nihai örgütlenme ilkesi haline gelene dek özgürlük bölgelerini
genişletmeye devam edebileceğimizi” (2013: 295) söylerken bunu tamamen göz ardı
ediyor. Onda komünizm, kapitalist biçimden kopmayı ve yeni bir biçimin
başlatılmasını öngörmüyor. Kapitalist zorunluluktan özgürlüğe doğrudan bir yol
izlemek istiyor; bu da kapitalist genelin özel içeriğinde keyif sürmekten,
“biçimsel eşitliğin” şu veya bu versiyonu dâhilinde ya da geç kapitalizmin
“izin verdiği” birçok ihlal etme imkânı ve özgürlük alanında keyif sürmekten
başka bir şey değil.
Fakat
bizim niyetimiz, merkezsiz pratikleri reddetmek ve soyut bir şekilde bir biçim
veya parti anlayışı önermek değil. Bunun yerine, bu özgürlük pratiklerinin
genelin/evrenselin yeni bir biçimini başlattığını göstermeye çalışıyoruz.
“Görünüş alanı”nda tam olarak ne ortaya çıkıyor? Bizim için “görünüş”, sadece
olguların alanı değil, aynı zamanda başka bir numenal boyutun anlık olarak bazı
ampirik/olası olgularda “ortaya çıktığı” (“parladığı”) “sihirli anlardır”
(Žižek, 2000: 196). Özgürlük pratikleri ve aralarındaki rezonans yoluyla yeni
bir biçim ortaya çıkıyor; tıpkı Lenin’in kendiliğindenliğin zaten
“ekonomistlerin” görmeyi reddettiği devrimci bilince ait unsurları içerdiğini
görmesinde olduğu gibi. Başka bir deyişle, bu pratikleri ciddiye alıyoruz, bu anlamda,
politik olanı toplumsal olandan ayırmıyoruz. Biçim, toplumsal ilişkilerden
soyutlanmayı veya Kantçı formalizme kaymayı gerekli kılmıyor.
Ayrıca,
kendi kendine var olma ve her yerde var olma üzerine kurulu öznellik teorisini
reddederken, herhangi bir politik eklemlenme veya öznelleştirme türünü de
önermiyoruz. Özellikle, Ernesto Laclau’nun “her yerde olma”ya dair radikal
eleştirisine de “politik eklemlenme”ye yaptığı vurguya da katılamıyoruz
(Laclau, 2001). Onun “politik eklemlenme” anlayışı da büyük ölçüde kapitalist
evrenselin biçimi içinde kalıyor. Daha da kötüsü, Negri gibi her yerde var
olmaya vurgu yapan kimi radikal isimlerin yaptığı gibi sınıf mücadelesi
meselesini bile gündeme getirmiyor. Žižek’in de belirttiği gibi, Laclau’nun
hegemonya mücadelesi olarak gördüğü siyaset anlayışının, kapitalizmi aşkın bir
matris olarak “nisyana gömmesi”ne şaşmamak gerek (Žižek, 2006: 567).
Toplumsal
ilişkiler, çelişkiler, radikal merkezsiz özgürlük pratikleri, hatta yataycılık
pratikleri aracılığıyla parlayan bir biçim: İşgal Hareketi, bize bu türden bir
açıklama sunuyor.
Hareketi
iki tespit üzerinden izah ediyoruz:
1.
Yüzde 99’u popülist bir halk tasavvuru üzerinden tarif ediyor ki biz bu tarifi
reddediyoruz.
2.
Hareketi “birleşik halk”ı parçalayan ve devrimci bir siyasete yönelen radikal
bir yeniden yapılanmaya yol açan unsur olarak değerlendiriyoruz.
Toplumsalın
Yeniden İnşası
Popülist
Yeniden İnşa
“İşgal
Hareketi ile başlangıcından beri var olan kronik evsizler arasındaki
ilişkiler”e dair eleştirel raporu ele alalım (Herring ve Gluck, 2011). Raporda,
“hareketin, New York polisinin yaptığı gibi bu kırılgan grubu
araçsallaştırmamaya özel önem vermesi gerektiği” söyleniyor (a.g.e.:
24). Dolayısıyla rapor, “evsizlik sorununun, muhaliflerin yiyecek ve güvenli
bir uyku yeri arayanlara nasıl davranması gerektiği sorusu olarak yeniden
çerçevelenmesi gerektiği” üzerinde duruyor (a.g.e.). Evsizlere yalnızca
sosyal yardımı temel alan maliyet-fayda hesaplamaları açısından yardım etmeye
çalışmak, mevcut baskın normlar tarafından aktarılan, yeniden yapılandırılmamış
%99 fikriyle çalışmak anlamına geliyor. Yeniden yapılandırılmış bir %99, bize
şöyle bir şey verecektir: “Oakland’ı İşgal Et Hareketi ile Philadelphia’yı
İşgal Et Hareketi bünyesinde oluşturulan mutfaklar, şehirlerdeki evsizlerin
karnını doyurma hedefini güdüyor.” Bu anlamda rapor, “bu çabaların yeni
dayanışma ve ittifak biçimlerinin nasıl görünebileceğine dair bir tartışmayı
tetiklediğini” söylüyor.
Yeniden
inşa ve biçime dair benzer bir açıklamada şu söyleniyor: “İşgal Hareketi’nde,
toplumun birbirinden farklı üyelerinden oluşan, işsizler, öğrenciler, sendika
üyeleri, evsizler gibi gruplar üzerinden yeni bir topluluk yarattık. Kamp,
kolektif siyasi çaba için gerekli olan iç ilişkileri ve güveni inşa etmek için
ihtiyaç duyduğumuz deneme alanını bize sundu” (Snyder, 2011: 13). Açıkça
burada, %99’u oluşturan toplumsal bileşenler arasındaki yeni iç ilişkilerle
tanımlanan bir biçim üzerinde duruluyor.
Bu
yaklaşımda %99’a mensup farklı kesimler arasındaki iç ilişkiler, ilerici bir
yöne teksif ediliyor. Bu işlem, İşgal Hareketi’nin temelini oluşturuyor.
Bununla birlikte, yeniden oluşturulan %99’a dair bu açıklamada, Dean veya
Butler’ın “anti-kapitalizmi”ne rağmen, popülist bir “birleşik halk”ın varlığına
mani olacak hiçbir şeye rastlanmıyor. Dolayısıyla, bu “ilerici” yeniden inşa
sürecine vurgu yapan biri şunu söylüyor: “Yüzde 99 olarak bizim en büyük ve en
hayırlı amacımız, Amerikan ‘halk’ının adil, sürdürülebilir ve özgür bir toplum
yaratan ilerici bir güç olarak yeniden inşasıdır.” Bu noktada popülist bir solun
inşa edilmesinden de bahsediliyor: “Hareketin o muazzam vaadi şunu söylüyor:
ülkeyi, yönetildiği söylenen halk adına, halk tarafından ve halk için
kurtarabilecek bir sol popülizm inşa edilmeli” (Petersen, 2011: 30). Burada,
İşgal Hareketi’nin biçim olarak sol popülizme biçim ve beden kazandırmakla
ilgili olduğu varsayılıyor.
Radikal
Yeniden İnşa
Ancak
diğer anlatımlara baktığınızda, İşgal Hareketi’nde popülist değil, radikal bir
toplumsal yeniden yapılanma görürsünüz. “Bu %1’lik kesimin bir üyesi tarafından
doğrudan ezilmedim, ancak polis memurları, eşcinsel düşmanları, cinsel
saldırganlar, ev sahipleri ve patronlar tarafından doğrudan ezildim ve
sömürüldüm. Bu düşmanların her biri, bu %99’luk kesim içinde yer alıyor olabilir,
ancak bu, yapısal düşmanlığımızı hiçbir şekilde hafifletmez” (Aragorn!, 2012:
168). %99’luk kesimin üyeleri, %99’luk kesimin diğer üyelerini doğrudan mı
eziyor? Neler oluyor?
Burada
%99’luk kesim içinde birbirimizi, iş birliğiyle, nifak sokmakla, bölücülükle
suçluyoruz. Ama bir yandan da %99 ile %1 arasındaki ilişki derinlemesine
inceleniyor. Resim bulanık. Üstelik, yüzde 1’in karşısına “biz yüzde 99’uz”
lafını çıkartan popülizmde anti-kapitalizmde bulan sol için pek de iç açıcı
değil!
Burada
ilgili “ayrıştırma işlemi”, aslında devrimci kampı güçlendirmekle ilgili, çünkü
polis mensupları artık %1’e hizmet etmemeye, (birçoğu polisin öncelikle %1’in
bir parçası olarak sayılması gerektiğini düşünse de) %99’a katılmaya çağrılıyor.
Nitekim, birçok polis memurunun kendilerini %99’un bir parçası olarak ilan eden
açık bir mektup yazdığı söyleniyor:
“Biz, Oakland’lı
yurttaşları korumak için her gün canla başla çalışan 645 polis memuruyuz. Biz
de daha iyi çalışma koşulları, adil muamele ve çocuklarımız ve ailelerimiz için
geçim sağlama imkânı için mücadele eden %99’uz” (Jilani, 2011).
Bu,
yukarıda gördüğümüzden farklı bir yeniden yapılanma türü, çünkü burada, %1’in tümüyle
halktan kopuk ve zayıf olduğu, (efsanelerde görülen türden) birleşmiş halka
veya “biz %99’a karşı” alelacele dillendirilmiş, yersiz ve çoğu zaman oportünist
iddialarda bulunulmuyor. Bunun yerine, İşgal Hareketi aracılığıyla,
kapitalizmin temelleri (örneğin, %99’luk kesim ve kapitalist evrenseldeki
özgürlük ve “eşdeğer değişim”in özel içeriğiyle yaratılan temeller) kademeli
olarak ortaya çıkarılıyor, böylece devrimci güçlerin birleşmesi mümkün oluyor;
gerçekleşen şey, göreceğimiz gibi, sınıf mücadelesi sürecinde “durumun açıklığa
kavuşturulmasıdır”.
Demek
oluyor ki İşgal Hareketi, salt kapitalizme karşıtlığın ötesine geçen güçlü
unsurlara sahip. Hareket, soyut bir şekilde zaten özgür olduğumuzu ilan eden
aşırı coşkulu bir “özgürlük sevgisi” ile sınırlı bir olgu değil. Şunu belirtmek
gerek: bizim bakış açımızdan, “özgürmüş gibi davranmak” denilen o temel
anarşist ilkede bir sorun yok. Neticede örneğin Lukács tarafından
detaylandırılan komünizmin önceden varsayılması denilen anlayış başka neyi
ifade ediyor ki? “Dolayısıyla tarihsel materyalizm teorisi, proleter devrimin
evrensel gerçekliğini ön varsayar” (Lukács, 1970).
Gerçek
olanı önceden varsaymak bir çelişkidir: İşte Marksist “özgürmüş gibi davranma” anlayışı
budur. Bu açıdan, Graeber’ın doğrudan eylemi “zaten başka türlü özgürmüş gibi
hareket etmek” olarak anlamasını da Yaklaşan İsyan’ın komünizmi “ön
varsayım ve deney” olarak ele alan anlayışını, Komünizmi “tahakküme karşı titiz
ve cesur bir saldırının rahmi” olarak gören yaklaşımını buradan ele alabiliriz
(Invisible Committee, 2009: 16).
Yani,
amacımız: toplumsal gerçeklikten içtinap etme, çekilme yoluyla özgürlük değil,
toplumsal ve iktidar ilişkilerine gerçek manada bağlanma ve oraya yerleşme
yoluyla özgürlüktür. Esasında “Kantçı eleştirinin özgürlüğü”nden kesin bir
şekilde kopmaktır.
Bu
noktada İşgal Hareketi’nde işçi sınıfı ve/veya proletarya ile ilgili olarak
toplumsal ilişkilerin bu radikal yeniden yapılanma sürecini inceleyelim.
Radikal
Yeniden Yapılanmanın İki Unsuru
Kopuş
ve Biçim Olarak Pratik
2
Kasım 2011’de Oakland’da gerçekleştirilen genel grevi ele alalım.[9] Bu,
sıradan bir grev değildi. Sendikalı olmayan işçiler (güvencesiz emek) grevde daha
aktiflerdi ama bu işçiler, sendikalı işçilerle de bir tür militan dayanışma
içinde hareket ettiler. Öte yandan, sendikalı işçiler limanlardaki greve
katıldılar. “2 Kasım 2011 tarihli genel grevi, büyük fabrikalarda ve atölyelerde
işçilerin kendi iradeleriyle çalışma alanından çekilmesi değil, örgütlenmemiş
iş yerlerinde çalışan, işsiz, az çalışan, bir şekilde güvencesiz durumda olan
kitlelerin sermaye akışının darboğazlarında bir araya gelişi olarak cisimleşti”
(Aragorn!, 2012: 156).[10]
Zaman
ve mekân boyunca dağılmış, hareketli sermaye rejiminde güvencesiz emeği bile
kapsayan bu grev, sermayenin güvenli düzenini bozdu. Geleneksel Marksistlerden
anarşistlere kadar herkes, sendikalı işçiler ile proletaryanın diğer kesimleri
arasında dayanışmaya tanıklık eden bu grevin başarısına övgüler dizdi. Bu grev,
yeni, radikal bir pratiğin, kopuş pratiğinin deliliydi. Mesele şu ki, böyle bir
pratik henüz kendisine uygun düşen bir biçime kavuşamamıştı. Neticede sınıflar
arası dayanışma, o dönemde konjonktürel olarak ortaya çıkmıştı. Şimdi bu
noktada İşgal Hareketi’nin bu “uygun” biçimi temin ettiği görülmeli. Gerçekten
de burada, Badiou’nün “devrimci örgütlenme süreci, pratiğin önceliği tarafından
yeniden işleniyor, yeniden şekillendiriliyor, pratik bu sürece nüfuz ediyor,
onu bölüyor” (2004: 76)[11] dediği durumla karşı karşıyayız.
Aktivistler,
bu yeni pratiğin zeminini örmek adına yeni mekanizmaların keşfedildiğini zaten dile
getirmişlerdi. Fabrika kapılarında grev gözcülüğü gibi eski grev eylemini
örgütleme biçimleri ve araçları değil (ki bunlar önemini hâlâ koruyor), yeni
bir yöntem olarak uçan grev gözcüsü yöntemine başvuruluyor: “Başta dayanışmanın
tali bir aracı olarak geliştirilen uçan grev gözcüsü, grevin asli mekanizması
haline geliyor” (Aragorn!, 2012: 156).
Burada
amacımız, soyut bir parti bayrağı sallamak değil, radikal pratiklerde ve buna
karşılık gelen toplumsal ilişkilerin yeniden yapılanma sürecinde ortaya çıkan
biçimi kavramak. Gerçekten de, Lenin’in de, işçilerin “radikal, merkezsiz
pratiklerini”, “kendiliğinden faaliyetlerini” çok ciddiye aldığını görürüz.
Lenin, işçilerin kendi faaliyetlerini dar ekonomik mücadele sınırları içinde
görenleri eleştiriyordu. Lenin’e göre, işçilerin dar ekonomik mücadele
bataklığına saplanıp kalmasını isteyenler, belirli aydınlardır (“ekonomistler”)
(Lenin, 1975). İşçilerin kendileri ise “biz sadece ‘ekonomi’ politikasının bir
kaşıklık lapasıyla doyacak çocuklar değiliz; başkalarının bildiği her şeyi
bilmek, politik yaşamın tüm yönlerinin ayrıntılarını öğrenmek ve her politik olaya aktif olarak katılmak istiyoruz” diyorlar (Lenin, 1975: 90-91).
Toplumsal
Farklılaşma ve Biçim
Ancak
bu, resmin sadece yarısı. Çünkü bu tür radikal pratikler, toplumsal ilişkilerin
yeniden yapılandırılmasını beraberinde getiriyor. Bu uygulamalar, Badiou’nün
tahayyül ettiği gibi, tamamen öznel bir jest veya “eylem”den kaynaklanmıyor,
toplumsal ilişkilerde bir temele dayanıyor. İşçiler, “sadece ‘ekonomi’
politikasının bir kaşıklık lapasıyla beslenmek” istemiyorlarsa, o zaman burada,
ortaya çıkışı toplumsal yapının, %99’un yeniden inşasını işaret eden “ilerici
işçi” kategorisini hesaba katmalıyız. Bu yeniden inşa, %99 içindeki farklılaşmanın
izini taşır. Göreceğimiz üzere, “radikal bir azınlığın” (“ilerici işçilerin”)
ortaya çıkışı, artık politik bir çoğunluk olarak kabul edilmektedir. Ernest
Mandel, bunun “nesnel bir temeli” olduğunu belirtiyor: “İlerici işçiler
kategorisi, işçi sınıfının nesnel zeminde kendi içinde farklı katmanlar
oluşturmasından kaynaklanmaktadır” (Mandel, 1970). Burada, Leninistlerin uzun
zamandır üzerinde durduğu işçi sınıfı içindeki farklılaşmanın bir ifadesini
görüyoruz.
Sendikalı
işçilerin bile parçası olduğu radikal pratiğin toplumsal ilişkilerde güçlü bir
şekilde kök salmış olması, radikal bir azınlığın eylemleri olan bu tür
pratiklerin bölünmeye değil, daha yüksek bir devrimci birliğe yol açacağının
delilidir. Dolayısıyla, %99’un sadece bir kesimi aktif ve belirleyici bir rol
üstlenmiş olsa bile (örneğin, Oakland’ı İşgal Et Hareketi’nin geri kalanına
kıyasla sadece İşgal Hareketi veya Genel Grev’deki gibi sadece sendikasız
işçiler), hareket içinde yarattığı anlaşmazlık ve bölünme, daha yüksek bir
birlikten başka bir şey değildir. Bu radikal müdahale, “bölünme”ye yol açıyor
ama bu aslında “herkesin istediği durumun gerektirdiği bir sonuç. Marx’ın
hareketin bütünü koonusunda “yürüyüş çizgisi”nden söz etmesini sağlayan şey,
toplumsal ilişkilere yerleşmiş bu radikal pratiklerdir (Marx, 2003: 9-10).[12]
Yukarıdaki
sendikasız işçiler gibi, İşgal Hareketi içinde de radikal bir azınlığın tüm
hareketi ileriye taşıyan ve bir yürüyüş çizgisi sağlayan eylemler başlattığı
birçok örnek mevcut. Bu nedenle, polis şiddetiyle mücadele eden ve polisle
çatışan siyahiler, artık bunu, siyahileri İşgal Hareketi’ne dâhil etmek için
başlatılan Mahalleyi İşgal Et Hareketi’nde görüldüğü üzere, İşgal Hareketi adına
yapmak isteyeceklerdir. Oysa İşgal Hareketi’nin toplumun birçok başka kesimini
de kapsaması talebi, siyahiler ve beyaz nüfus arasındaki mevcut ayrışmanın
yeniden dile döker. Siyahi bir azınlığın eylemi, büyük olasılıkla artık yeniden
oluşturulmuş olan %99’luk kesimin tamamının eylemi haline gelecektir. Artık
mesele, siyahilara “yeterli temsil” veya haklar ve koruma sağlamak değil,
azınlıkta kalan, ezilmiş statüdeki siyahilerin daha geniş %99’luk kesim adına
siyasi bir özne mertebesine yükselmesidir. Dolayısıyla, Mahalleyi İşgal Hareketi
veya “Oakland Savaşı”, Wall Street’i İşgal Hareketi’ni gerçek manada bölmedi, bilâkis,
onu farklı bir seviyeye taşıdı. Oakland’ı İşgal Hareketi’nin gerçekleştirdiği
eylemler, İşgal Hareketi bünyesinde gerçekleştirilen diğer tüm eylemlerin ana
ölçütlerini yukarı çekti. İşgal Hareketi’ni radikalleştirdi, liberal
demokratların ve popülist solun onu istismar etmesine mani oldu, böylece durumu
netleştirdi. Başta Wall Street’i İşgal Hareketi’ni destekleyen popülist
Belediye Başkanı, hikâyenin sonunda Oakland’ı İşgal Hareketi’ni ağır bir dille
eleştirdi, Wall Street’i İşgal Hareketi’ni onları tanımamaya çağırdı! (Anonim,
2012a).
Burada
şu soru sorulabilir: Azınlık eylemi (örneğin polisle şiddetli çatışma)
insanları hareketten uzaklaştırmaz mı? Bu, özellikle Oakland’ı İşgal Hareketi[13]
ile ilgili olarak ortaya atılan önemli bir sorudur. Bu soruya hangi şekilde
cevap verilirse verilsin, en önemli nokta, taktik sorularının sınıf
mücadelesinden ve toplumsal çelişkiden ayrılamayacağıdır. Bunun özel bir
tezahürü olarak, protestocuların“şiddet kullanması”, kemer sıkma politikaları,
kamu ve toplumsal hizmetlerdeki kesintiler nedeniyle “gençliğin topluma ve siyasete
yabancılaşması”nın bir yan ürünü olarak ele alınmaktadır. Socialist Register
dergisinde yer alan önemli bir makale, Oakland’daki İsyancılar’ı bu şekilde idrak
ediyormuş gibi görünüyor (Epstein, 2013: 80). Epstein’e göre, İsyancılar “çaresiz
durumları” ve “ana akım kültür ve siyasetten derin bir yabancılaşma duygusu”
nedeniyle “son derece çatışmacı bir siyaset” yürütüyorlar (a.g.e.).
İsyanı ve “şiddet kullanımı”nı sınıf mücadelesi ve toplumsal çelişkiler meselesinden
koparmak, alt sınıftaki “tehlikeli özellikler”i inceleyen benzer türde bir
elitist sosyolojiyi akla getiriyor.
Gerçekten
de, bu tür “aşırı taktiklerin” ters etki yaratabileceği inkâr edilemez, ancak
her zaman değil. Bazen aşırı taktikler veya şiddet kullanımı, insanları eylem
sürecine yabancılaştırır, hareketi daraltır. Ancak başka zamanlarda,
destekçileri radikalleştirir, onları yabancılaşmadan kurtarır. Örneğin, 2011’deki
Londra isyanlarında alt sınıf tarafından kullanılan eşi benzeri görülmemiş
şiddet düzeyini düşünün. Bu şiddet, “vahşi alt sınıfı” egemen düzen, devlet ve
sermaye karşısında güçlendirdi mi yoksa güçsüzleştirdi mi?[14] Bu sorunun basit
bir cevap yok, dolayısıyla şiddete veya isyana karşı alınacak basit bir
pozisyon da yok.
Hareket
kendi açısından bu noktada, sol liberallerin veya sosyal demokratların hareketi
temellük ve kontrol etmesi pahasına, hareketi büyütüp güçlendirmek ya da aşırı
taktiklerle onu “daraltmak” tercihleri arasında yapılacak bir seçimle
yüzleşiyor. Burada sorun şu ki, bu daralma, aslında proleter kesimler arasında
bir genişlemeye yol açabilir, yani “daralma”, büyük olasılıkla daha ayrıcalıklı
ancak ilerici üst orta sınıf kesimleri arasında gerçekleşir. İşgal hareketinde,
hareketi daraltabileceğiniz, yani ön saflarda proleter unsurlarla
radikalleştirebileceğiniz, gene de örneğin (en azından Zucotti sonrası hareket
genişledikten sonra hegemonyalarını kaybeden) orta sınıf nezdinde daha geniş olan
toplumsal tabanın büyük bir kısmını yitireceğinize dair bir duygu hâkimdi. Hareketi
özgün ve biricik kılan da bu duyguydu. Bu nedenle Wall Street’i İşgal Hareketi,
Oakland’ı İşgal Hareketi’ni basitçe reddedip onu yabancılaşmış aşırılıkçı bir
grup olarak ele almak yerine, bu yeni radikalleşme dalgasıyla uzlaşabilirdi.
Buradan
ben şu iddiamı dillendiriyorum: İşgal, bu “azınlığın” artık “çoğunluk” olarak
ortaya çıkmasına imkân sağlayan bir biçim haline gelir; çünkü İşgal’in tamamı,
hatta tüm ülke, azınlığın (örneğin Oakland İşgali)[15] “liderliğiyle” dayanışma
içindedir ve onu kabul etmektedir. Azınlık eylemi, çoğunluğun iradesidir.
Badiou haklı: Hareketin içinde olanlar, “açıktan azınlık olanlar, ülkenin
tarihsel kaderinin (orada olmayan ezici çoğunluk da dâhil olmak üzere)
kendileri olduğunu ilan etme konusunda kabul görmüş bir otoriteye sahiptirler”
(2012: 60).
Ancak
Badiou’nün biçimsel şemasını reddederek, bu sürecin, işçi sınıfı içindeki kopma
ve farklılaşma (tabakalaşma) pratiğinden ve toplumsalın yeniden
yapılandırılmasından ayrılamaz olduğunu gösterdik. Dolayısıyla, Oakland
grevindeki daha aktif unsurların sendikasız işçiler olması, bir ayrıntı
meselesi değil, doğrudan üretim ilişkilerindeki güvencesiz emek konumlarından
kaynaklanmaktadır.[16]
Konsensus/Yataycılık
ve Biçim
Şimdi
de muhtemelen İşgal Hareketi’nin en belirleyici özelliği olan demokratik karar
alma ve konsensus ile yataycılığa verilen önemi inceleyelim. Bu, burada
geliştirmeye çalıştığımız biçim anlayışıyla çelişiyor mu?
New
York Genel Kurulu internet sitesindeki bir giriş yazısı meseleyi şu şekilde
izah ediyor:
“Konsensus, yaratıcı bir
düşünme sürecidir. Oy kullandığımızda iki alternatif arasında karar veririz.
Konsensusla, bir konuyu ele alırız, bu konudaki coşku, fikir ve endişe
yelpazesini dinleriz, herkesin vizyonuna en iyi şekilde hizmet eden bir öneri
sentezleriz.”[17]
‘Coşku,
fikir ve endişe yelpazesini dinlemek” aslında, farklı pozisyonların sadece
biçimsel bir temsil elde etmekle kalmayıp, aslında birbirleriyle kesiştiği ve
doğrudan karşı karşıya geldiği anlamına geliyor. “Tartışmalı bir planı
oylayarak kabul etmek veya reddetmek yerine, fikir birliğiyle karar alan
gruplar, herkes kabul edilebilir bulana kadar planı iyileştirmek için
çalışırlar” (Kauffman, 2011: 12). Dolayısıyla bu, sadece belirli bakış
açılarını sürece dâhil etmek veya temsil imkânı sunmak meselesi değil,
birbirleriyle etkileşim kurmak, “çalışmak, iyileştirmek” meselesidir. Halkın
mikrofonu hakkında daha fazla bilgi veren metinde şu söyleniyor: “Başkalarının
sözlerini tekrarlayarak, onlarla aktif olarak etkileşim kurmaya, onları
gerçekten duymaya mecbur ediliyoruz” (Muse, 2011: 9). Bu nedenle, halkın
mikrofonu, “empati ve dayanışma kanallarını açmak için olağanüstü bir araç” (a.g.e.).
Fikir
birliği ilkesi, sadece görüşlerin özgürce etkileşimine izin vermekle kalmaz,
aynı zamanda her bir bireysel pozisyonun, tüm önerilerin ve görüşlerin aktif ve
katılımcı bir şekilde değerlendirilmesine de yöneliktir. Bu koşullarda insanlar,
egoist bir tutumla, kendi pozisyonlarını “benim pozisyonum bu” diyerek
sahiplenmek istemeyebilirler. Eğer uzlaşma, biçimsel bir süreç değil de özsel
bir süreç ise, o vakit konsensus, bireysel egoları yatıştırmak gibi her bir
bireysel görüşü dikkate almakla ilgili değil, tam tersine bunun sona erdiği ve
bireylerin dayanışma içinde kolektif bir zekâ gibi çalışmaya başladığı bir
süreçtir. Bunun için elbette uzlaşma, Graeber’ın eşitlik ve özgürlük olarak
adlandırdığı bir ortamda işlev görmelidir (Graeber, 2013b).
Dolayısıyla,
bir kişinin önerdiği bir pozisyon veya eylem çizgisi, herkesi ikna edebilir ve
bu da daha önceki pozisyonlarından vazgeçmelerine yol açabilir. Bir kişinin
önerisi artık herkesin önerisidir: fikir birliğinin ve kolektif zekânın özünde
işleyiş biçimi budur. Bu nedenle, radikal bir pozisyon, çoğunluğun benimsediği
pozisyon olarak ortaya çıkabilir. Azınlığın radikal pozisyonu, maksimalist
pozisyon, çoğunluğun pozisyonu olarak ortaya çıkma şansına sahiptir. Azınlık
pozisyonu, çoğunluğun iradesiyle ortaya çıkabilir ve yataycılık, biçimsel
olarak dikey ancak özünde yatay olan dikey eylem çizgilerini aktif olarak
üretir.
Ayrıca,
Genel Kurul’daki “karar alma”, her zaman yeni gelişmelerin ortasında
gerçekleşti. Protestocuların polis tarafından biber gazına maruz kaldığı
videolar (Brooklyn Köprüsü ve UC Davis’teki olayların viral olan videoları)
hareketi aniden ileriye taşıdı. Daily Mail, UC Davis olayını aşağılayıcı
bir başlıkla haber yaptı: “Wall Street’i İşgal Hareketi: Biber gazı saldırısı,
bu siyasi tiyatroda geçici bir canlanmaya yol açtı” (Fleming, 2011).
Aynı
şekilde, Oakland’ı İşgal Hareketi bünyesinde yaşanan radikal gelişmeler, genel
İşgal Hareketi’ni bir bütün olarak ileriye taşıdı. Dolayısıyla, gerçek konsensus
pratiği, farklı bireylerin görüşlerini ele almak veya herkese biçimsel olarak
eşit ağırlık vermek yerine, gelişen olaylara cevap vermekle ilgili bir mesele.
Bu,
ne anlama geliyor? Bu, belirli koşullarda, görünüşte dikey bir “eylem çizgisi”nin,
konsensustan ve hareketin yatay, demokratik ve merkezsiz doğasından ortaya
çıkabileceği anlamına gelir. Bu, özellikle konsensusun, herkesin söz hakkına
sahip olması ve her birinin benzersiz bir birey olarak görünmesi gereken
biçimsel kurallara mekanik olarak bağlı kalmakla ilgili olmadığı durumlarda
geçerlidir.
Jodi
Dean, İşgal Hareketi’nin, “anarşistlerin bireysel özerkliğe yönelik vurguları”yla
neoliberalizm koşullarında kendi benzersizliklerini yüceltmeyi öğrenmiş olanları
birleştiren bir boyuta sahip olduğunu dile getirirken haklı (2013: 55). Eğer konsensus
ve yataycılık, bu tür yarı-neoliberal egoları beslemeye takılıp kalmayacaksa,
radikal siyasetin daha özlü bir anlayışına, dikeyciliği de içeren bir anlayışa nasıl
katkıda bulunabileceklerini belirleyebilmeliyiz. Belki de bu, politik açıdan
doğru yataycılık ve konsensus uygulanacağına dair yeminler etmek yerine,
komünist bir siyaseti yeniden canlandırmanın daha iyi bir yolu olabilir.
Graeber’ın (2013a) konsensus ve yataycılığın kimi biçimci anlayışlarına yönelik
itirazını bu şekilde okumak gerekiyor.
Bu,
demokratik ve merkezsiz karar alma süreçlerinin, kolektif kontrolün dışında
belirli hiyerarşilerin ve yapıların ortaya çıkmasıyla birlikte var olabileceği
anlamına gelir; yataycılık, dikeyciliğin temeli olabilir. Örneğin, Genel
Kurulların yanı sıra, daha uzmanlaşmış bir ekibe ihtiyaç duyan görevleri yerine
getirmek için Sözcü Konseylerinin nasıl ortaya çıktığını ele alalım. “Genel
Kurul, hareket inşası için inanılmaz derecede gerekli bir organ olsa da, devam
eden operasyonel koordinasyon ve yetkilendirilmiş karar alma için yetersizdir”
(Muse, 2011: 11). Sözcü Konseyleri tam da bu sebeple kuruldu. “Haftada üç gece
Genel Kurul, Wall Street’i İşgal Hareketi’nin operasyonları ve finansmanıyla
ilgili kararlar alma yetkisine sahip operasyon grupları ve meclislerden oluşan
bir Sözcü Konseyi tarafından değiştirilecektir” (Muse, 2011: 12). Bu, hareketin
kendisi olmayan ayrı bir organın ortaya çıkması anlamına gelir: Sözcü Konseyi, “hareketin
içindeki bir yapıdır ve hareketin kendisiyle karıştırılmamalıdır” (a.g.e.).
Genel Kurul’da Sözcü Konseyleri hakkında, hareketimizin merkeziyetsiz doğasını
kaybetme konusunda endişeler dile getirildi (a.g.e.). Peki ama merkeziyetsiz
hareketin kontrolünü yitirmek, haklı bir korku muydu? Merkezileşmenin kendisi
bir sorun muydu?
Yani
burada, hareketle karıştırılmaması gereken, önemli kararlar alan ve bunları
uygulayan ayrı bir organın varlığıyla karşı karşıyayız: Bu (başlangıç aşamasındaki)
dikeycilik, demokratik karar alma sürecini
ihlal mi ediyordu, yoksa yataycılığın doğal işleyişi miydi,
bize yataycılığın açılımı olan,
yataycılığın gerçeği olan
bir dikeycilik mi veriyordu? Burada açıkça görebildiğimiz şey,
dikeyciliğe rağmen, burada nesneleştirilmiş bir öznelliğin ortaya
çıkmasının zorunlu olmadığıdır.
Bu,
bizim için şu anlama geliyor: konsensus ve yataycılık, herkesi dışlamak yerine
dâhil eden biçim anlayışımıza katkıda bulunuyor. Bu dâhil etme, asgari bir
uzlaşma temelinde değil, hareketin bütününe “yürüyüş çizgisi”ni sağlayan “herkesin
sesi” olacak azami bir azınlık pozisyonu temelinde gerçekleşiyor. Bireysel
olarak tanımlanmış pozisyonlara (“benim pozisyonum” lafına) kıskançlıkla
tutunmak yerine, burada birey “stratejik belirlemeler”le hareketle özdeşleşiyordu.
Bireyin sesi, “herkesin istediği”, “durumun gerektirdiği” şeyle örtüşme
eğilimindedir. Dolayısıyla, harekete yürüyüş çizgisini sağlayan azınlık,
somutlaştırılmış bir öznellik anlamına gelmez.
Bir
İktidar Biçimi Olarak İşgal
Bürokratlaşma
Tehlikesinden Söz Edilebilir mi?
Özetleyelim.
“Özgürlük alanları”, radikal pratikler, toplumsal farklılaşma, radikal bir
azınlığın eylemleri, yataycılık ve uzlaşma pratikleri, “kolektif zekâ”nın
işleyişi vb. konuları inceledik. Bunların hepsi birden, İşgal adı verilen bir iktidar
biçiminin ortaya çıkmasını sağlıyor. Biçim, İşgal Hareketi ve onun birçok mikro
pratiğinde kendini gösterir. Bu nedenle, “biçim” bize yapı, hiyerarşi ve işlev
gibi “bürokrasiyi çağrıştıran” nitelikleri hatırlatsa bile, böyle bir
bürokratik sapma kaçınılmaz değildir. İşgal, böyle bir olasılığa işaret eder.
Holloway’in somutlaştırılmış biçime yönelik korkusu veya Butler’ın Kantçı
formalizm suçlaması, her zaman doğru değildir. Politik olan, toplumsal olandan
soyutlanmamıştır.
Yani,
biçim veya parti, yalnızca “içerinin”, mikro pratiklerin ve merkezsiz
pratiklerin bir onayı olarak dışsal ve öncü niteliğindedir. Yukarıda Lenin’de
gördüğümüz gibi, dışarıdaki parti, aynı zamanda “içeri”nin bir ifadesidir.
Parti, işçileri dış bir güç gibi daha yüksek bir seviyeye yükseltmez; aksine
parti, içeriden gelen, bir tür ön biçim, bedeninde bir kesik oluşturmanın
eşiğinde olan, “ilerici ayrışma”yı temsil eden bir ifade biçimidir. İçeriden
gelen, zaten harici biçimi önceler.
İçeriden
gelen, toplumsal olan, İşgal Hareketi adı verilen biçimde çok etkiliydi. Yani,
toplumsal ilişkilerin devrimci yeniden yapılanması gerçekleşiyordu, bu da %99’un
sınıf mücadelesinde bir güç olarak ortaya çıkması anlamına geliyordu. Bu süreç
durduğunda, toplumsal ilişkilerin devrimci yeniden yapılanması artık gündemde
olmadığında, bir partinin örgütsel biçiminin bürokratik nitelikleri tümüyle
bürokratik hale gelir, başka da bir şey olmaz.
Durumu
Netliğe Kavuşturmak
Burada
zaten biçim meselesini iktidar biçimine atfen ele alıyoruz. Hareket, bir biçim
olarak, kapitalizme ve egemen düzene sadece “özgürlük pratikleri” yoluyla
değil, aynı zamanda “bir iktidar biçimi”nin yoğunlaşmış gücüyle de karşı
çıkıyor. Bu nedenle Oakland’ı İşgal Hareketi, aynı zamanda Oakland Savaşı’dır.
Peki
bu, şiddet sarmalına, örneğin isyancıların “İşgal Hareketi’ndeki kanser”
(Hedges, 2012) olarak nitelendirilmesine sebep olur mu? Kapitalist devletin ve
onun somutlaştırılmış biçimlerinin, somutlaştırılmış, soyut bir parti
devletinin kopyalanmasına yol açar mı? Parti veya biçim, radikal pratiklerin ve
toplumsal yeniden yapılanmanın bir ifadesi olduğu sürece, yani toplumsal
ilişkilerin devrimci yeniden yapılanması olduğu sürece, bu şart değildir. Bunu
yukarıda bürokratik nitelikler açısından tartıştık. Daha da önemlisi, stratejik
açıdan, biçimin ortaya çıkışı, durumun netleşmesinin tek yoludur. Ne demek
istiyoruz?
Bir
raporda, “Oakland’ı İşgal Hareketi’nin bu açıklama sürecini nasıl hızlandırdığı”
tartışılıyor. Raporda, “Oakland’ı İşgal Hareketi’nde alınan politik kararların,
diğer İşgal Hareketi alanlarında genellikle daha tutarsız ve daha az
tanımlanmış olan düşmanlıkların aydınlatılmasına yardımcı olduğu” dile
getiriliyor (Selfcombust, 2012). Politik karar, “polis memurlarının ve onlarla
aktif olarak çalışan herkesin (işgal edilen) alana girmesine izin verilmemesi”
yönündeydi. Bu, “polisi kendi saflarında var olanlarla eşitleyen baştan
çıkarıcı liberal mantığa kapılan”, bu nedenle, polisin işgal edilen alana
girmesine izin veren diğer birçok İşgal Hareketi eylemiyle çelişiyordu. Bu, Oakland’ı
İşgal Hareketi’nde “polisin artık eski işlevini göremeyeceği, kampın içinde
veya yakınında bulunan herkesi rahatsız etmesinin kabul edilemez olarak
değerlendirildiği” anlamına geliyordu. Çok geçmeden, bu tek kararın, “devlet iktidarı
ile odak noktası kapitalist toplumsal ilişkiler içinde iyileştirilemeyen ve
iyileştirilmeyecek olan ekonomik eşitsizliklere dayanan bir toplumsal hareket
arasında var olan uzlaşmaz çelişkiyi açık hale getirdiği” (Selfcombust, 2012)20
ortaya çıktı.
Buradaki
işgal hareketi, “herkesin”, hatta polisin bile girebileceği bir özgürlük alanı
gibi davranmadı. Bunun yerine, belirli bir strateji ve taktik olmadan özgürlük
görünümünün mümkün olmadığı başka bir iktidar biçimi olarak hareket etti. Bu,
mücadele alanını yeniden yapılandırdı, çelişkileri keskinleştirdi, durumu netliğe
kavuşturdu. Aslında “%99”un kendisi, Graeber’ın dediği harici bakış açısı
üzerinden değil, bir iktidar biçimi olarak, güç dengesini yeniden yapılandırdı.
Bir
Kez Daha “Yapısal Eşitsizlik”
Oysa
bugün Marksistler, iki somut iktidar yapısına (devrimci “ordu” ile devlet
güçlerine) karşı anlamsız bir üstünlük mücadelesi vermekle, yapısal eşitsizlik,
sınıf mücadelesi ve toplumsal ilişkiler meselelerinden tümüyle kopuk bir tür alan
kavgası yürütmekle suçlanıyorlar.
Bu
suçlama tümüyle yersiz, çünkü şimdi uçurum ve derin eşitsizliklere karşı
mücadele aslında daha da derinleşiyor ve radikalleşiyor. “Radikal” derken, “aşırı
taktikler, şiddet kullanımı” değil, “köke inmek”ten bahsediliyor. Çünkü bu
mücadele, artık “yaralı özneler”in tazminat arayışının ötesine, toplumsal
hoşnutsuzluğun temel dokusu olarak “yaralanma hallerinin” ötesine uzanıyor
(Brown, 1995). Bunun yerine, hareketin biçimi ve kolektifin gücünün ortaya
çıkışı, tüm bu liberal-eşitlikçiliğin dayattığı bağların ve liberal-eşitlikçi
mücadele biçimlerinin ötesine geçmeyi amaçlıyor. Şimdi çoğunluk, bağımlılık
ilişkisinden kurtulmak için adımlar atıyor, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmeye
doğru adım atıyor. Devrimci kitleler örgütleniyor, güçlerini yoğunlaştırıyor.
Burada
hareket, eşitsizliğe veya yapısal eşitsizliğe karşı muhalefete biçim vermekle
ilgili değil, bu eşitsizliği ortadan kaldırmaya yönelik adımlarla ilgilidir.
Biçim, mülksüzleştirilenlerin gücünü temellendirir. Boşluğa yol açan koşulları
ortadan kaldırmayı, mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmeyi amaçlar. Yani,
ekonomik eşitsizliklerle ilgili bir hareket gibi görünen İşgal Hareketi, tam
anlamıyla siyasi bir mücadeleye işaret ediyor. Burada, kapitalizmi aşkın bir
matris olarak ele almak, sadece ekonomist terimlerle tasavvur edilen bir “sınıf
mücadelesi”, emek-sermaye ilişkilerini değiştirmek veya burjuvaziyi ahlaki ve
söylemsel olarak tartışmak meselesi değil, politik iktidar meselesidir. Demek ki
Žižek ile aynı fikirdeyiz: bugün kapitalizmin alabildiğine liberal olan
parlamenter politik biçimini yıkmaya odaklanmalıyız (2006). Ancak soru şu: “Sınıf
mücadelesi” ile politik iktidar mücadelesi nasıl birleştirilir? Politik öznellik,
toplumsal ilişkilerde nasıl temellendirilir? Buradaki çabamız, bu sorunun
cevaplarını aramaktı. İşgal Hareketi, bize muhtemel bir cevabın kimi temel
hatlarını sunuyor.
Bu
anlamda, İşgal Hareketi’nin ekonomi ve eşitsizlik sorusunu yeniden formüle
ettiğini düşünebiliriz. Bir Marksist için mesele, aslında ekonomiye odaklanmak
ve bu anlamda “anti-kapitalizm”i tekrarlamak veya dar anlamda sınıf
mücadelesinden bahsetmek değildir.
İşgal
Hareketi, ekonomiyi detaylı incelememiz gerektiğine vurgu yapar. Burada, Lenin’in
uzun zaman önce gösterdiği gibi, ekonomik mücadele, sadece ekonomik bir
mücadele değil, politik bir mücadeledir de. Ekonominin kendisini öznellik alanı
olarak ele almakla kastettiğimiz şey budur. Bu nedenle Žižek; Badiou ve
Rancière’yi ekonomiye dair bu anlayışı göz ardı ettikleri için eleştirirken haklıdır
(2011: 199).
Žižek
ise ekonomiyi öznellik alanı olarak ele alma argümanını oldukça soyut bir
şekilde ortaya koyma eğilimindedir. İşte tam da bu noktada, devrimci öznellik
sınıf mücadelesini, durumun netliğe kavuşturulmasını, radikal azınlık eylemini,
merkezsiz pratikleri, yataycılığı, bir iktidar biçimi olarak hareketi ve
benzerlerini içerdiğinden, ekonomide derinleşme fikrini öneriyoruz. Ekonomide
derinleşmek, toplumsal ilişkilerle ve radikal bir şekilde merkezsiz pratiklerle
etkileşim kurmak, bu sayede politik bir anlayışa ulaşmak anlamına gelir.
Önemini
abartma riskine rağmen, İşgal Hareketi, ekonomist bir “sınıf mücadelesi”
anlayışına sapmadan, “aşkın politik öznellik”ten uzaklaşmanın yollarını
gösteriyor gibi görünüyor. Bu anlamda, İşgal Hareketi, somutta bugün komünizm meselesini
ortaya koyuyor ve Marksizm-Leninizmi yeniden canlandırıyor.
Fakat
aslında, eğer ekonomi (ve gördüğümüz gibi, toplumsal ilişkiler alanı)
öznelliğin alanı ise, o zaman özgürlüğün soyut “görünüm alanları”nda gerçek manada
politik olanı aramanın ne anlamı var? (Mitchell, 2012: 11) Burada Hannah Arendt’in
birçok takipçisinden bahsediyoruz. Bu isimler görebildiğimiz kadarıyla, “işgal
edilmiş alanlar”dan epey cesaret almışlar. Onlara sadece şunu söyleyebiliriz:
İşgal hareketinden ders alın!
Saroj Giri
[Kaynak:
Ephemera Dergisi, Sayı 13(3), s. 577-601.]
Dipnotlar:
1. Spivak, Sorel için genel grevin devrimle ilgili değil, “işçi sınıfını
harekete geçirmenin bir yolu” olduğunu düşünüyor (2011: 9)! Her sivil
itaatsizlik, Genel Grev sayılıyor, hatta Gandi’nin işçi kitleleri önemli
sayılarda sokağa çıktığında her zaman iptal ettiği işbirliği yapmama hareketi
bile! (bkz. Anonim, 2011b).
2.
Butler, İşgal Hareketi’nden önce de “bedenlerin ittifakı” kavramını kullanmış
gibi görünüyor (Butler, 2011b). Bunu kavramın kapsamını İşgal Hareketi’ni
içerecek şekilde genişletiyor: “Bedenler, öfkelerini ifade etmek ve çoğul
varoluşlarını kamusal alanda gerçekleştirmek için bir araya geldiklerinde, daha
geniş taleplerde de bulunuyorlar” (Butler, 2011a: 12).
3.
Ancak bu, politik olanın, toplumsal ilişkilerden soyutlanmış görünüm alanını (örneğin
liberal eşitlik veya saf bir “özgürlük pratiği”) postmodernist toplumun
simülasyonuyla eşitlemek anlamına gelmez. Bunun yerine, İşgal Hareketi’nde
uygulayıcılarının düşündüğünün aksine, bu özgürlük pratikleri, terimin bizim
anlamımızda radikal bir iddiadır; yani, İşgal Hareketi’nin bir biçimi olarak
hayati öneme sahiptirler. Ancak bu konuda Žiže’'e bakmak gerek: “görünüm alanı
olarak politika (sınıf ve diğer ayrımların toplumsa gerçekliğine, yani
eklemlenmiş toplumsal beden olarak topluma karşıt olarak), evrenselleştirilmiş
simülasyonlar çağına girdiğimiz postmodern düşünceyle hiçbir ortak noktaya
sahip değildir.” (2000: 195).
4.
Bu anlayış şu makalede de karşımıza çıkıyor: “The crisis of representation and
the resonance of the Real Democracy Movement from the Indignados to Occupy” [“Temsil
Krizi ve Öfkeliler Hareketi’nden İşgal Hareketi’ne Gerçek Demokrasi Hareketinin
Yankısı”] (Oikonomakis ve Roos, 2013).
5.
Holloway, her yerde olma ile ilgili teorisnin önerdiği olumlu hareketten
ziyade, “kapitalizmde öznelliğin öncelikle olumsuz olduğunu, öznelliğin inkârına
karşı bir hareket olduğunu” açıkça belirtir (2005: 164).
6.
Bkz. Žižek: “Kapitalizm, yalnızca pozitif bir toplumsal alanı sınırlayan bir
kategori değil, tüm toplumsal alanı yapılandıran biçimsel-aşkın bir matristir, kelimenin
tam anlamıyla bir üretim biçimidir” (Žižek, 2006: 567).
7.
Graeber (Wolfe ve Graeber, 2012): “Bence ‘kapitalist bütünlük’, yalnızca hayal
gücümüzde var. Kapitalist bir bütünlük olduğunu düşünmüyorum. Bence olağanüstü
güçlü olan ve aslında milyonlarca diğer toplumsal ilişkiye asalak gibi bağlı
olan, onsuz var olamayacak bir mantığı temsil eden sermaye var.”
8.
Başka bir yerde, Venezuela Sosyalizminde katılımcı demokrasi veya “toplumsal
demokrasi”nin liberal temsili kurumları yerinden etmek değil de sadece onları
tamamlamak için nasıl var olduklarını ortaya koymaya çalışmıştım (bkz. Giri,
2013).
9.
Aragorn! (2012) ve Epstein (2013) bu olaylara dair net şeyler söylemektedir.
10.
Aslında parlak fikirler sunan Aragorn!’daki anlatımlar, devrimci eylemlerin ana
sahnesi olarak üretimden ziyade dolaşıma vurgu yapılması nedeniyle, sıkıntılıdır.
Toscano’nun bu noktada Yaklaşan İsyan için geliştirdiği eleştiri bize
bir şeyler söyleyebilir: “Yaklaşan İsyan’da öngörülen sabotaj türünün,
üretim mekanizmasının kendisinde değil, dolaşım hatları ve düğümlerinde olması
tesadüf değil” (Toscano, 2011: 33).
11.
Kendi yurdumdan bir örneğe bakmakta fayda var: Hindistan’da Maruti-Suzuki
işçilerinin (Haziran 2011’den itibaren) yürüttükleri mücadele, radikal, “merkezsizleştirilmiş”,
“yatay”, sendikasız pratiklerin (grevler, iş yavaşlatma, oturma eylemleri,
kalıcı ve sözleşmeli işçiler arasında eşi görülmemiş dayanışma, yerleşik sosyal
demokrat sendikalara meydan okuma) ve örgütsel biçimin sorusunu benzer şekilde
yeniden şekillendirmiştir. Bu mücadele, elbette ki ivme kaybedebilir, yavaş
yavaş “sivil toplum” girişimlerine dönüşebilir veya kendileri de sallantıda
olan sosyal demokrat sendikalara yeniden dâhil olabilir. Ama kim bilir, belki
de bu mücadeleyi komünist siyaset için bir ışık kaynağı haline getirebilecek
radikal uygulamalara uygun bir biçim bulabilir. Bu mücadele, ne yazık ki hak
ettiği türden ciddi bir ilgi uyandırmadı, ancak başlangıç olarak şu çalışmalara
bakılabilir: Chandra (2012), Anonymous (2011a), Anonymous (2012b).
12.
Komünist Manifesto’da Marx, “hareketin bir bütün olarak çıkarlarını” ve “proleter
hareketin yürüyüş çizgisini, koşullarını ve nihai genel sonuçlarını açıkça
anlama” meselesi üzerinde durur (Marx, 2003: 9-10). Bu fikri Giri, 2013’te ele
aldım.
13.
Bu tartışmaya dair bir açıklama için Epstein’in (2013) Oakland’ı İşgal Hareketi
ile ilgili makalesine bakılabilir.
14.
Londra ayaklanmalarının proleter niteliği, Badiou’nün yapacağı gibi, onları sadece
nihilist olarak küçümseme gereği duymayan Rocamadur/Blaumachen’ın (2012) çalışmasında
vurgulanmıştır. Hatta “örgütlü sol”a (aslında sosyal demokrasiye) fazla bel
bağlamış olanlar bile, bu raporun açıkça ortaya koyduğu üzere, isyanları daha
iyi anlıyor gibi görünüyor: “İsyanlar, genellikle alabildiğine adaletsiz
toplumların kaotik bir belirtisi olarak görülüyor, ancak isyanların, bir dahaki
sefere ‘daha iyi isyan edecekler’ diye
kararlı yeni bir gençlik
hareketinin katalizörü olduğu giderek daha belirgin hale geliyor” (Rigby,
2013). Tabii bu “gençlik hareketi”, “isyan kuşağı”nı evcilleştirmek için dile dökülen
anlamsız bir tabir.
15.
Jodi Dean, “hareketin, onun adına toplanan ve hareket edenlerden daha fazlası
olduğunu” söylerken haklı. Buradan, radikal bir azınlık olarak bir araya
gelenlerin, geri kalan kesime kendilerini dayattıkları veya geri kalanları “temsil
ettikleri” söylenemez (2013: 59). Fakat Dean de bu radikal azınlığın kimler
olduğuna dair ayrıntılara girmiyor. Bunu yapsa belki de bizimle aynı konuma
gelecekti.
16.
Badiou’nün (2012) The Rebirth of History [“Tarihin Yeniden Doğuşu”] isimli
eserindeki analizin tamamen biçimsel bir düzeyde ilerlemesi, toplumsal
ilişkileri dikkate almaması, kimseyi şaşırtmamalı. Belki de bu yüzden kitabında,
misal, 2011’deki Londra ayaklanmalarının veya 2005’te Paris’te yaşanan banliyö
ayaklanmalarının proleter niteliğine bu kadar az yer verdi. Badiou esas olarak,
güçlü bir orta sınıf karakterine sahip olan ve sadece bir bileşeni olmayan Arap
Baharı gibi gösterilere ve “ayaklanmalar”a aşırı derecede odaklanmıştır.
Bunlar, ona göre sadece nihilist eylemle ilgili olan proleter ayaklanmalardan
daha çok “tarihsel ayaklanma” kavramına yakındır.
17.
Bkz. NYCGA.
18.
Farklı bir bakış açısıyla, bu soruların bazılarını Venezuela Sosyalizmi
bağlamında tartıştım (Giri, 2013).
19.
Žižek, haklı olarak, partinin, sermaye ve devletin belirlemelerinden gerçek bir
kopuşun gerçekleştirilebileceği alanı, bölgeyi sağladığına işaret eder (2002).
20.
Mücadele sürecinde durumun bu şekilde açıklığa kavuşturulması, yalnızca Sun Tzu’nun
çağrısını yerine getireceğimiz anlamına gelir: düşmanını tanı. Mesele şu
ki, güçlerinizi yoğunlaştırıp belirli bir “kriz” halini hızlandırmadığınız
sürece düşmanınızı tanıyamazsınız. İşte biçim kavramı, tam da bunu mümkün kılan
şeydir.
Kaynakça:
Amin, A. (2013) ‘Animated space’, paper for Political Lexicon, Minerva
Project, Mayıs Cades.
Anonymous
(2011a) ‘India: Wildcat strike at Maruti Suzuki continues’, 9 Haziran. Libcom.
Anonymous
(2011b) ‘On Spivak’s non-violent, reformist General Strike’. Wordpress.
Anonymous
(2012a) ‘Mayor Jean Quan wants OWS to disown Occupy Oakland’, Russia Today,
31 Ocak. RT.
Anonymous
(2012b) ‘Maruti workers struggle’, 27 Eylül. Wordpress.
Aragorn!
(ed.) (2012) Occupy everything: Anarchists in the Occupy movement,
2009-2011. Berkeley, CA: LBC Books.
Badiou,
A. (2004) ‘The flux and the party: In the margins of Anti-Oedipus’, Polygraph,
15/16: 75-92.
Badiou,
A. (2012) The rebirth of history. Londra: Verso.
Brown,
W. (1995) States of injury. Princeton, NJ: Princeton University Press.
Butler,
J. (2000) ‘Competing universalities’, J. Butler, E. Laclau ve S. Žižek (2000) Contingency,
hegemony, universality içinde, Londra: Verso.
Butler,
J. (2011a) ‘For and against precarity’, Tidal: Occupy Theory, Occupy
Strategy, 1 (Aralık): 12-13. PDF.
Butler,
J. (2011b) ‘Bodies in alliance and the politics of the street’, transversal,
Ekim. EIPCP.
Butler,
J. (2012) ‘So, what are the demands? And where do they go from here?’, Tidal:
Occupy Theory, Occupy Strategy, 2(Mart): 8-11, PDF.
Chandra,
P. (2012) ‘Maruti: A moment in workers’ self-organisation in India’, Radical
Notes, 12 Eylül. Radicalnotes.
Dean,
J. (2013) ‘Occupy Wall Street: After the anarchist moment’, Socialist
Register, 49: 52-62.
Epstein,
B. (2013) ‘Occupy Oakland: The question of violence’, Socialist Register,
49: 63- 83.
Fleming,
T. (2011) ‘Occupy Wall Street: Pepper spray attack has led to a temporary
resurgence in this political theatre’, The Daily Mail, 21 Kasım. Dailymail.
Giri,
S. (2013) ‘Capitalism expands but the discourse is radicalized: Whither “21st
century Venezuelan Socialism”?’, Critical Sociology, 39(1): 21-36.
Graeber,
D. (2013a) The democracy project: A history, A crisis, A movement. New
York: Spiegel and Grau.
Graeber,
D. (2013b) ‘Some remarks on consensus’. OWS.
Hedges,
C. (2012) ‘The cancer in Occupy’, Truthdig, 6 Şubat. Truth.
Herring,
C., and Z. Gluck (2011) ‘The homeless question’, OCCUPY! Gazette, 2:
22-25. PDF.
Holloway,
J. (2005) Change the world without taking power. Londra: Pluto.
Holloway,
J. (2010) Crack capitalism. Londra: Pluto.
The
Invisible Committee (2009) The coming insurrection. New York:
Semiotext(e).
Jameson,
F. (1991) Postmodernism, or, the cultural logic of late capitalism. Londra:
Verso.
Jilani,
Z. (2011) ‘Oakland police officers write an open letter’, 1 Kasım. Think.
Kauffman,
L.A. (2011) ‘The theology of consensus’, OCCUPY! Gazette, 2: 12-13. PDF.
Klossowski,
P. (1997) Nietzsche and the vicious circle. Londra: Continuum.
Laclau,
E. (2001) ‘Can immanence explain social struggles?’, Diacritics, 31(4):
3-10.
Lambert,
L. (2013) ‘Politics: What is a people?’ Funambulist.
Lenin,
V.I. (1919) The Soviets at work. New York: Rand School of Social
Science.
Lenin,
V.I. (1975[1902]) What is to be done? Beijing: Foreign Languages Press.
Lukács,
G. (1970) Lenin: A study on the unity of his thought, Çeviri: N.Jacobs. MIA.
Mitchell,
W. J. T. (2012) ‘Image, space, revolution: The arts of occupation’, Critical
Inquiry, 39(1): 8-32.
Mandel,
E. (1970) ‘The Leninist theory of organisation’, International Socalist
Review, 31(9). MIA.
Marx,
K and F. Engels (2003 [1848]) The communist manifesto. New York: Norton.
Muse,
B. (2011) ‘From GA to Spokes Council’, OCCUPY! Gazette, 2: 9-12. PDF.
Negri,
A. (1996) ‘Twenty theses on Marx’, S. Makdisi, C. Casarino ve R.E. Karl (yh.) Marxism
beyond Marxism içinde, Londra: Routledge.
Negri,
A. (1999) Insurgencies: Constituent power and the modern state.
Minneapolis, MN: University of Minnesota Press.
Oikonomakis,
L. ve J.E. Roos (2013) ‘The crisis of representation and the resonance of the
real democracy movement from the Indignados to Occupy’, Roar Magazine, 18
Şubat. Roar.
Petersen,
C. (2011) ‘The politics of the poor’, OCCUPY! Gazette, 1: 30-32. PDF.
Rigby,
H. (2013) ‘Two years on: Has the left done enough to engage the voices of the
riots generation?’, 8 Haziran. Huffington.
Rocamadur/Blaumachen
(2012) ‘The feral underclass hits the streets: On the English riots and other
ordeals’, SIC: International Journal for Communization. SIC.
Selfcombust
(2012) ‘Some notes on Occupy Oakland and the police’, 1 Şubat. Wordpress.
Snyder,
G. (2011) ‘Campaign vs. encampment’; OCCUPY! Gazette, 3: 13-14. PDF.
Spivak,
G. C. (2011) ‘General strike’, Tidal: Occupy Theory, Occupy Strategy, 1
Aralık. PDF.
Toscano,
A. (2011) ‘Logistics and opposition’, Mute, 3(2): 30-41.
Wolfe,
R. ve D. Graeber (2012) ‘The movement as an end in itself? An interview with
David Graeber’, 43. Platypus.
Žižek,
S. (2000) The Ticklish Subject. Londra: Verso.
Žižek,
S. (2002) Revolution at the gates. Londra: Verso.
Žižek,
S. (2006) ‘Against the populist temptation’, Critical Inquiry, 32 (Bahar):
551-574.
Žižek, S. (2011) Living in the end times. Londra: Verso.


0 Yorum:
Yorum Gönder