Andrea Duffour
10 Eylül 2026
Devrimden
önce bile Küba, 1947’de BM’de Filistin’in bölünmesine karşı oy kullanan,
Balfour Deklarasyonu’nun yasadışılığını ve toprakların %56’sının Yahudi
devletine tahsis edilmesini eleştiren Amerika kıtasındaki tek ülkeydi. Oysa o
dönemde Yahudi topluluğu, özel arazilerin sadece yüzde 7’sine sahipti. Ardından
babanız Che Guevara, 1959’da Gazze’yi ziyaret ederek, halkın direnişini
sembolik düzeyde uluslararası bir olgu haline getirdi.
Enternasyonalizmin
bir “devrim ihracatı” değil, karşılık beklemeden yerine getirilmesi gereken ahlaki
bir görev olduğunu sık sık vurguluyorsunuz. Siz de bir çocuk doktoru olarak,
Angola’yı ve birçok başka ülkeyi ziyaret ettiniz.
Filistin,
Lübnan ve İran halkına mesajınız nedir?
Lübnan,
İran ve Filistin halkına uzaktan mesaj göndermek çok kolay. Mesaj açık olmalı: “Onların
yanında olun.”
İşte
asıl mesaj bu. Babam [Che], dayanışmanın Roma sirklerindeki seyircilerin
yaptığı gibi parmağı kaldırmak ya da indirmekten ibaret olmadığını söylerdi.
Hayır. Dayanışma, dayanışmaya ihtiyaç duyan bir halkın hayatını yaşamakla
ilgilidir.
Bu
yüzden söz söylemek kolay, asıl eyleme ihtiyaç var. Filistin’e karşı uygulanan
bu acımasız abluka kırılmalıdır. Dünyanın dört bir yanındaki insanlar, artık
Lübnan ve İran’da neler olup bittiğinin farkına varmalıdır. İnsanların bu
gerçeğe göz yumması utanç verici.
Her
gün kaç çocuk, kaç kadın, kaç insan, bir halkın hayatına son verme hakkını
kendine mal eden bir deli yüzünden ölüyor? Bunun anlamı nedir? Bu nasıl mümkün
olabilir? Gerçekten de, bu insanların yanında olmaktan daha güçlü veya daha
güzel bir mesaj yok. İhtiyacımız olan şey bu: yaşadıkları durumda onlara
yardımcı olabilmek için bu insanlara yakın olmak.
Küba’daki
mevcut durum her zamankinden daha kötü, uluslararası düzlemde somut dayanışmayı
hak ediyor. ABD halkınızı boğuyor, 67 yıldır süren direnişinizi kırmak için her
yolu deniyor. Mevcut durumu anlatabilir misiniz? Direniş Ekseni’yle ve (iki
nesildir abluka altında olan bir ülke olarak) İran’la birlikte ön cephede
savaşan sizi desteklemek için en azından onurlu insanlar ve hükümetler neler
yapabilir?
Küba’daki
durum çok zor. ABD’nin onlarca yıldır sürdürdüğü abluka, her geçen gün daha da
acımasızlaşıyor, Artık şu an itibarıyla ağırlıklı olarak ülkedeki enerjiyle
ilgili her şeyi etkileyen aktif bir ablukaya evrildi. Neredeyse her şeyin
ülkeye girişine mani olunuyor.
Aylardır,
sadece dört milyon ton petrol üretebilen bir ülkeye tek bir damla petrol bile
girmiyor. Bu miktar tüm ülkeyi beslemeye yetmiyor, üstelik üretilen petroldeki
kükürt oranı çok yüksek. Zaten çok eski olan rafinerilerimiz de farklı bir
petrol türü için tasarlanmış.
Yani,
sistemlerin sık sık arızalanması karşısında bizim sıfırdan başlamamız, yeni
alternatifler bulmamız ve tesisleri tekrar temizlememiz gerekiyor. Hiç bitmeyecek,
zor ir iş bu. Şu anda güneş ve rüzgâr enerjisi gibi her türlü temiz enerjiyi
geliştirmek için çok sayıda proje yürütüyoruz. Amacımız, 2030 yılına kadar bu
enerji türünü kullanıma sunarak tüm ülkenin fosil yakıtlara bağımlı kalmadan
işleyebilmesini sağlamak. Elbette her zaman yüzde 100’e ulaşamayacağız, ancak
bu hedef doğrultusunda çalışıyoruz.
Bu
pahalı, çok pahalı bir iş. Bugün güneş panellerimiz olsa da, enerjiyi depolamak
ve güneş olmadığında kullanabilmek için pillere ihtiyacımız var. Ayrıca bu
piller epey pahalı, bu da programı yavaşlatıyor.
Oldukça
kritik bir dönemden geçiyoruz, yakıt olmadığından, ülke, neredeyse tamamen felç
olmuş durumda. Şehir içi ulaşımdan, bireysel seyahatten, hastanelerden,
insanların tüm yaşamlarından bahsediyorum.
Halkın
tüm yaşamı felç olmuş durumda. Bu çarpıcı bir durum; söylemesi kolay, ama
yaşaması çok zor. Küba’daki mevcut durum büyük bir dayanışmaya ihtiyaç duyuyor.
Halk uyanmalı, ABD’nin bizi içine soktuğu bu suç teşkil eden ablukayı bir an
önce, cesaretle kırmalı.
Birleşmiş
Milletler'de birçok ülke, ablukaya “hayır” diyor, ancak onu sona erdirmek için
hiçbir şey yapmıyor. ABD’nin gücü karşısında ezilmekten korkuyorlar. Abluke
devam ettiği sürece, halkımız acı çekmeye devam edecek.
Küba’nın
geleceği bir yandan da size, halkın dayanışmasına, hükümetlerinizin Birleşmiş
Milletler’e verdikleri taahhütlere uymalarını ve bu suç teşkil eden ablukaya
son vermelerini talep ederken sergileyeceğiniz güce bağlı.
2019’da
PostFinance gibi birçok İsviçre bankası, ABD’nin misillemesinden korkarak, Küba’yla
yapılan işlemleri askıya aldı.
70
yıldır İsviçre-Küba Derneği ve İsviçre İşçi Partisi (PST-POP), bilgilendirme ve
farkındalık yaratma amacıyla birlikte çalışmakta ve düzenli olarak
hükümetimizden BM’nin sözlü kınamalarından eyleme geçmesini istemektedir. İşbirliği
programlarının yeniden canlandırılması, İsviçre’nin arabuluculuk yapması ve diplomasi
yürütmesi talep edilmektedir. İsviçre, özellikle yakıt ve ilaçlarla ilgili
olarak, tarafsız statüsünü kullanarak belirli insani muafiyetler elde edebilir.
Küba’nın
terörizmi destekleyen ülkeler listesinden çıkarılması talep ediliyor. Bu liste
keyfi olarak uluslararası insani yardım akışlarının çoğunu engelliyor.
İsviçre,
insani bir felaket riski karşısında doğrudan insani ve tıbbi yardımını
güçlendirmelidir. 1992’de kurulan MediCuba-Suisse, hükümetten malzeme
teslimatının doğrudan yapılmasını kolaylaştırmasını talep ediyor.
Ancak
Brüksel’in aksine (2271/96 sayılı (EC) Yönetmeliği, yasal engelleme), İsviçre,
ABD yaptırımlarına uymayan kendi şirketlerini cezalandıracak herhangi bir
düzenleme yürürlüğe koymadı. Birçok finans kurumu, ABD Yabancı Varlıklar
Kontrol Bürosu (OFAC) tarafından yaptırıma maruz kalma korkusuyla, yaptırımlara
uymada aşırı titiz davranmakta veya Küba ile ilgili tüm ticaretten
kaçınmaktadır.
Bern,
İsviçre bankalarının sizinle serbestçe ticaret yapma hakkını korumuyor. İsviçre
de sizin halkınızın boğulmasında rol oynuyor. Bu ablukanın size günde 20 milyon
dolardan fazla maliyeti olduğunu, üç nesildir böyle devam ettiğini hatırlatmak
gerek. Ablukadan kurtulmuş bir Küba cennete dönüşmez miydi, emperyalistler için
bir kâbus haline gelmez miydi?! Sizin felsefenize göre ideal bir dünya nasıl
olurdu?
İdeal
bir dünya nasıl olurdu? Her şeyden önce, bir çocuk doktoru olduğumu belirtmek
istiyorum. Bu nedenle, benim için ideal bir dünya, çocukların mutluluk içinde
büyüdüğü, hayatlarının her saniyesinin tadını çıkarabildiği, önlemeyi
başaramadığımız için bir insanı öldürebilecek hastalıkların olmadığı bir
dünyadır.
Herkesin
dilediği zaman ve dilediği yerde eğitim alma fırsatına sahip olduğu bir dünya.
Herkesin bir yuvası olduğu, hayatını diğer arkadaşlarıyla, diğer dostlarıyla
paylaştığı, tüm insanlar arasında dayanışmanın yeşerdiği bir dünya. İşte benim
ideal dünyam bu; savaşsız bir dünya, barış dolu bir dünya.
Ama
bir yandan da onurlu bir barış. Bunu dikkate almak çok önemli. Onursuz bir
barış istemiyorum. Bu nedenle, ideal bir dünya, erkeklerin ve kadınların insan
olarak geliştiği, “Yaşasın hayat!” diyebilecek imkânlara sahip oldukları bir
dünya olmalıdır.
Ülkemde
ve medyamız aracılığıyla Hamas ve Hizbullah, sistematik olarak terörist gruplar
olarak etiketlenirken, destekçileri, onları silahlı direniş hareketleri olarak
sunuyor. Kübalıların başkalarına ders vermeyi sevmediğini biliyorum, ancak
bence yeterince bilgilendirilmemiş ve jeopolitik olarak cahil olan Avrupa’mıza,
Batı Asya'daki çatışma bağlamında “terörist” etiketini, daha geniş anlamda
direniş kavramını nasıl analiz ettiğinizi açıklayabilir misiniz?
Direniş, sihirli bir kelime. Söylediklerimi dikkatlice dinleyin: sihirli. Size, genel
olarak Avrupalılara, bir soru soruyorum. Topraklarınız işgal edilseydi,
saldırıya uğrasaydınız, nasıl tepki verirdiniz? Evlerinize kapanıp kalır
mıydınız yoksa kendinizi savunmanın yollarını mı arardınız?
Siz
ne yapardınız? Direniş, bundan başka bir şey değil. Başka bir hükümetin
halkınızı tamamen sefalete sürüklemesini veya daha kötüsü, halkınızı yok
etmesini engelleyen bir harekettir. Direniş, basitçe budur. Direnmek. Yaşamak
için direnmek. Hizbullah veya Hamas gibi hareketler de bunu yapıyor.
Bunlar
direniş hareketleridir; buna zorlandılar. Bu savaşları finanse edenler, Netenyahu’nun
dilediği gibi davranmaya devam etmesi için yeterli parayı sağlayanlar, bizzat
Avrupalıların kendisi. Bu savaşı kışkırtan sizsiniz. Bu savaşı durdurmak için
direniş şart. Direnişe katılan insanlar, köleleştirilmemiş, sömürülmemiş,
aşağılanmamış, özgür, egemen ve bağımsız bir ülke isteyenlerdir. Onlar,
özgürlük savaşçılarıdır.
Elbette,
birçok insan çıkıp onların “terörist” olduklarını söyleyebilir. Peki ama neden
bunu söylüyorlar? Hangi sebeple teröristler? Terörizm olarak
nitelendirilebilecek ne yapıyorlar?
İsrail
hükümetinin Filistin’e karşı yaptığı şeydir terörizm. Amerikan ve İsrail
hükümetlerinin Lübnan ve İran’a karşı yaptığı şeydir terörizm. Terörizm onların
yaptıklarıdır. Daha da kötüsü, Avrupa halklarının bu gerçeğe göz yumarak
terörizme imkân sunmasıdır.
Hükümetlerinin
diğer hükümetlere gönderdiği silahları durdurmamak, koca bir halkın acısını ve
ıstırabını görmezden gelmek de terörizmdir. İşte gerçek terörizm budur.
Burada
ne tür bir terörizmden bahsediyoruz? Bir gün Vatikan radyosunda bana, “İslami
terörizm hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorulmuş, ben de “Katolik terörizmi hakkında
ne düşünüyorsam onu düşünüyorum” diye cevap vermiştim. Terörizm terörizmdir, asıl
ardındakine bakmak gerek? Kim kendi hayatını savunmak zorunda? Kim bu eylemleri
gerçekleştirmek zorunda? Kim? Terörizmden bahsettiğimizde, suçlardan,
suikastlardan bahsediyoruz.
Peki
gerçek teröristler kimler? Bütün halkların açlıktan ölmesine izin verenler. Bir
toprak parçasına bombaların yağmaya devam etmesine göz yumanlar. İnsanlığa
karşı suç işleyenleri alkışlayıp destekleyenler. İnsanlığın kendisini kötü
hissetmesine sebep olanlar, yaşam için gerekli olan ahlakı, dolayısıyla, var
olma hakkımızı kaybetmemize neden olanlar.
Bunlardır
gerçek teröristler. Fakat vatanlarının her bir santimini kanıyla savunanlar
terörist değildir. Halklarının canını ellerindeki her şeyle savunanlar,
terörist değildir. Bunları anlamayan siz teröristsiniz.
Sevdiğiniz şeyi nasıl savunacağını bilmiyorsanız, teröristsiniz. Filistin’de masum
çocukların ve kadınların ölmeye devam etmesine izin veriyorsanız, teröristsiniz.
Evet, asıl siz terörist olarak yaftalanmalısınız.
Medyamızda
pek rastlanmadığımız bu aydınlatıcı fikirler için yürek dolusu teşekkür!
Hükümetlerimizin
tutumunu değiştiremediğimiz gerçeği karşısında her insanın hissettiği hayal
kırıklığı ve öfkeyi varın siz tahayyül edin. Adaletsizlik karşısında sessiz
kalan, silah endüstrisi de dâhil olmak üzere, soykırımcı sömürgecilerle ticaret
yapmaya devam ederek doğrudan suç ortağı olan bir ülke için duyduğumuz utancı varın
siz düşünün.
2024
ile 2026 başları arasında, örneğin UBS’nin Elbit Systems’e yaptığı yatırımla,
İsviçre ve İsrail arasındaki ticari ve askeri ilişkiler yoğunlaştı. Gazze’deki
soykırıma ilişkin içte ve uluslararası düzlemde dile dökülen eleştirilere
rağmen, “İsrail”den 1,26 milyar dolar (altınla birlikte 4,5 milyar dolar)
değerinde insansız hava aracı ithal ettik ve bu soykırımcı kuruluşa hem sivil
hem de askeri amaçlar doğrultusunda kullanılabilecek ürünler ihraç ettik. Bu,
utanç verici bir durum!
Bern’deki
konferansınızda çok açık bir şekilde ifade etmiştiniz: “Eğer bir halk savaş
istemiyor ama hükümeti silah ihraç ediyorsa, bu demokrasi değildir!” Sizin de
dediğiniz gibi: Biziz terörist!
Son
sorum şu: Küba, Batılı güçlerin etkisini dengelemeyi amaçlayan Küresel Güney içre
oluşan koalisyonlarda her daim çok aktif olmuştur. Öncelikle, kurucu
üyelerinden biri olduğunuz (1961’de Latin Amerika’dan tek üye olarak iştirak
ettiğiniz), (1979 ve 2006'da olmak üzere) iki kez başkanlığını yaptığınız
Bağlantısızlar Hareketi’nden (BH) bahsetmek gerek. Mart 2026’da Küba, Filistin,
Lübnan ve İran halklarından, İsrail ve müttefiklerinin küresel etik kurallarını
tamamen terk etmesi olarak nitelendirdiği duruma karşı direniş çağrısında
bulundu. Küresel Güney’in mücadeleleri hakkındaki düşüncelerinizi paylaşabilir
misiniz?
Küresel
Güney’in mücadelesi, insanlığın bir bölümünün, özellikle Avrupa, ABD ve Kanada’nın
sahip olduğu endüstriyel kalkınma adı verilen bu ihtişama vakıf olmamış halkların
başvurduğu bir konuşma biçimi, kendilerini ifade etmek için kullandığı
kanaldır.
Bu
gerçekliği yaşamayan halklara, bu ülkelerin zenginleşmeye devam etmesi için
tüketilen ham madde olarak iş gören ülkeler toplamına biz Küresel Güney
diyoruz. Küresel Güney’in mücadelesi, halklarımızın birliğiyle başlamalıdır.
Aramızda
birliği tesis edemezsek, bu gerçeğe son verecek, bu hükümetlerin kaynaklarımızı
sömürmeye, topraklarımızı yağmalamaya ve insanlığı mahvetmeye devam etmesine
mani olacak yeterli güce asla sahip olmayacağız.
Bu
anlamda asıl önemli kelime, “Birlik”tir. Eğer birçok insanın karşılaştığı
zorlukların ve saçmalıkların üstesinden gelemezsek, bu gerçeği değiştirecek, bu
dünyayı değiştirecek, herkes için daha adil bir dünyayı, Herkesin tatmin edici
bir hayata, iyi sağlığa, eksiksiz bir eğitime, başının üzerinde bir çatıya,
etrafımızda esen rüzgârın sevincini hissetmeye, çocuklarımızı her gün
doyurabileceğimizi bilmeye, yaşlılarımıza hak ettikleri tüm sevgi ve şefkatle
bakabileceğimizi bilmeye hakkı olduğu bir dünyayı yaratacak gücü bulamayız.
Böylesi
bir dünya için birlik şart. Eğer bizi bölen, yüzyıllardır bu durumda tutan
engelleri yıkmazsak, bu duvarları ortadan kaldırmayı başaramazsak, hepimiz için
farklı bir dünya inşa edemeyiz.
Küresel
Güney’in mücadelesi, insanlığın mücadelesidir.
Sarsılmaz
direnişiniz, üç nesildir koruduğunuz şefkat ve haysiyetiniz, üstesinden gelmek
zorunda kaldığınız tüm zorluklara rağmen tutarlı ve bozulmamış kalan enternasyonalizminiz,
sizden arta kalanları değil de her zaman sahip olduğunuz her şeyi paylaştığınız
için size ve halkınıza binlerce teşekkür.
Küba,
her zaman bu dünyanın bir feneri olacak. Siz son kalesiniz. Eğer İran’ın
önderliğinde hareket eden Direniş Ekseni ile birleşmiş bir güç olarak siz
düşerseniz, dünyanın geri kalanı da düşecektir. Halkımdan, kıtamdan, tüm bu
sessizliğimizden, eylemsizliğimizden ve hükümetlerimizin bu suça ortaklığından
utanç duyuyorum; ayrıca halklar olarak size sunduğumuz somut desteğin
yetersizliğinden de utanç duyuyorum. Asıl teröristler biziz ve bilin ki bu
gerçekle yaşamak çok zor.



0 Yorum:
Yorum Gönder