Ürününüzün
insanlığı yok edebileceğini söylemek, garip bir reklâm taktiği. Ancak gelişen
teknoloji imparatorluğumuzun jargonunda “Eleştirel Reklâm” (“abartılı teknoloji
eleştirisi yaparak onun reklâmını yapma”) tam da bunu ifade ediyor. Virginia
Tech’ten Lee Vinsel tarafından ortaya atılmış olan bu terim, “hem abartıyı
besleyen, hem de abartıdan beslenen eleştiri” olarak tanımlanıyor.
Jacob
Coxon, geçtiğimiz günlerde Anthropic isimli yapay zekâ (YZ) şirketinden istifa
ettiğinde, yapay zekânın insan kontrolünden kurtulup insanlığın yok olmasına
yol açacak bir dizi olayı tetikleyebilecek bir süper zekâya dönüşme
olasılığının yaklaşık yüzde 10 olduğunu iddia etmişti. Şirkette çalışmaya devam
eden arkadaşı Evan Hubinger ise onu destekledi: “Coxon haklı, Anthropic bu konuda çok
çalışıyor, ancak henüz bu sorunla başa çıkabilmiş değiliz.” Peki, bir teknoloji
devinin kıdemli bir çalışanı tarafından bu resmi olarak onaylanmış, hatta kabul
edilmiş açıklama neden yapılmış olabilir? Buna daha sonra değineceğim.
Peki,
yapay zekâ, tüm insanları nasıl yok eder? Temel fikir, Nick Bostrom’dan
itibaren, makinenin etik hedeflere sahip olup olmamasından veya bu hedeflerin
tasarımcıların hedefleriyle doğru şekilde uyumlu olup olmamasından bağımsız
olarak yetenekler kazanabileceği yönündedir. Eğitim ve geliştirme sürecinde YZ,
amaçlanmayan bir hedefi içselleştirebilir. “Kapatılmamak” gibi uyumsuz bir
hedefe yönlendirildiği vakit YZ, kusurlu olduğu görüldüğü ana dek gerçeği
gizlemek için araçsal bir nedene sahip olacaktır. Kontrolden çıkmış bir yapay
zekâ, bazı belirsiz süreçler yoluyla, çıkarım üzerinden, insanları ortadan
kaldırmayı içeren başka bir hedef edinebilir, kendi ağırlıklarını diğer
sistemlere sızdırabilir, biyolojik silahların, laboratuvarların, askeri
sistemlerin ve belki de parasal sistemlerin kontrolünü ele geçirerek, hâlâ
kısmen gizli olan ajandalarını uygulamak için insanları işe alabilir.
Açıkçası,
'hedefler'den bahsederken, büyük bir uyarı etiketi yapıştırmamız gerekiyor. Bir
organizmanın aksine, büyük bir dil modeli (LLM), bir termostat veya hareket
dedektörü gibi içsel hedeflere sahip değildir. Bir LLM, kullanıldığı her
seferinde tekrarlanan sabit bir fonksiyondur; içselliği, öznelliği, zaman
içinde aktif bir sürekliliği yoktur; sahip olabileceği herhangi bir hedef,
işlevsel tasarımında pasif olarak yansıyan insan amaçları olurdu. En iyi
ihtimalle, yapay zekâya hedefler atfetmek, araştırmacıların çeşitli test
edilmiş koşullarda iyi tahminlerde bulunduğu için “niyetli duruş”u benimsemesi halidir.
Bu nedenle, büyük dil modellerinin eğitiminde kullanılan ve tahminleri ile
doğru cevap arasındaki farkı mümkün olduğunca sıfıra yaklaştırmak üzere
programlandıkları “kayıp fonksiyonu”ndan bir “hedef” olarak bahsedebiliriz.
Bu
durumda, hedef olarak tanımladığımız şey, belirli bir mühendisliğin gözlemlenen
düzenli bir çıktısıdır; gerçek bir neden değildir. Ancak Bostrom’un kullandığı
anlamda, bu atfedilen hedefler, bir şekilde yeni hedefler üretebilen gerçek
nedenler haline gelirler. Yani, istemeden tasarlanmış, yanlış ayarlanmış bir
hedef, (yanlış ayarlanmış hedefi daha iyi takip etmek için) kendini koruma,
hedef içeriği bütünlüğü (yanlış hizalanmış hedefini gerçekleştirebilmek için
hedeflerinde değişiklikleri önleme), bilişsel ve teknolojik kapasiteleri
geliştirme ve (gene, kötü niyetli bir müdahaleyle yanlış ayarlanmış hedef
doğrultusunda hareket ederken) kaynaklar üzerinde kontrol sağlama gibi daha
fazla hedef üretebilir. Eleştiri, gözlemlenen düzenlilikler olarak atfedilen
hedefler ile gerçek nedensel güçler olarak içsel hedefler arasında değişen bu
durumu istismar eder.
Kötü
niyetli yapay zekâyı temel alan süper zekâ denilen fantezi, o çok övülen
teknoloji “tekilliğinin” karanlık yüzüdür; bu tekillikte, yapay zekâ, sadece
belirli alanlarda insanlardan çok daha verimli çalışmakla kalmaz (örneğin bir
hesap makinesi karekökü herhangi bir insandan daha hızlı hesaplar), neredeyse
her düşünce alanında insan kapasitesini aşan bir Yapay Genel Zekâya (YZ)
dönüşür. Bu eşiğin aşılması, bir zekâ patlamasına yol açacaktır: herhangi bir
insan girdisini, hatta kavrayışını geride bırakan, tekrarlayan bir kendini
geliştirme döngüsüne girilir. İşte bizi büyülemesi gereken teknoloji “tekilliği”
budur.
Coxon
ve Hubinger gibi kişilerin söylediklerinin tamamına iyi niyetle inandıklarından
şüphe duymuyorum. Teknoloji dünyasındaki insanlar, yıllardır bu tür iddialarda
bulunuyorlar. Karen Hao’nun Empire of AI [“Yapay Zekâ İmparatorluğu”]
adlı kitabı, Elon Musk gibi OpenAI’a erkenden yatırım yapanların bu tehdidi
sürekli olarak nasıl abarttıklarını ortaya koyuyor: “İklim değişikliği kötü,
ama herkesi öldürmeyecek. Yapay zekâ insanlığı yok edebilir.” Benzer iddialar,
Bostrom tarafından kurulan Etkin Fedakârlık (EA) hareketine yakın eski bir
Google çalışanı olan, daha sonra Anthropic’i kurmadan evvel OpenAI başkan
yardımcısı olarak çalışan Dario Amodei’dan da geldi. EA ve yapay zekâ güvenliği
forumları, uzun zamandır “kıyamet olasılığı” (p(doom)) hakkında heyecanlı
tartışmalarla dolu. Bu tür korkular, en başta, 2015 yılında Google tarafından
yeni satın alınan DeepMind ile rekabet etmek için OpenAI’ı kurmanın
gerekçelerinden biriydi.
İnsanlar,
doğal olarak şunu merak ediyorlar: Eğer gerçekten insanlığın yok olmasına neden
olma ihtimali yüzde 10’sa, o vakit neden bu araçları üretmeye devam ediyorlar?
Risk, gerekçeyi oluşturuyor: Eğer biz, vicdanlı ve etkili bir şekilde fedakâr
olanlar, bu araçları uygun kısıtlamalarla geliştirmezsek, kötüler, bunları
kısıtlama olmadan geliştireceklerdir. Bu tür kıyametçi iddialar, ne tesadüf ki,
bunların piyasa değerlerini olumsuz etkilemedi. Örneğin, Anthropic’in kendi
içinde hazırladığı raporlar, firmanın şu anda 965 milyar dolar değerinde
olduğunu gösteriyor.
Yapay
zekânın “kontrolden çıkıp” dizginlerinden kurtulmasının yakın tarihli bir
örneği de ExploitGym saldırısıydı. Temmuz ayında, yapay zekâ firması Hugging
Face (bu ismin Alien filmindeki yüz yakalayıcılara kasten atıfta bulunup
bulunmadığını bilmiyoruz) iç veri kümelerine bir sızma olduğunu bildirdi. Kısa
süre sonra, saldırının kendi yapay zekâ modelleri tarafından
gerçekleştirildiğini kabul eden OpenAI, modellerin “değerlendirme amacıyla
azaltılmış siber reddetme oranlarıyla” çalıştığını söyledi: yani siber istismar
kapasitelerini test etmek için kısıtlamalar gevşetilmişti. Bu, yapay zekâ
geliştirmenin ticari açıdan hayatî bir alanıdır, zira yapay zekâ,
dolandırıcılık ve şantaj için bir güç çarpanı olarak kullanılmıştır. OpenAI’ın
Anthropic ile rekabetinde giderek daha önemli bir cephe oluşturmaktadır.
Büyük
dil modelleri, hiçbir şeyi “hackleyemediği”, yalnızca girdileri tasniflenmiş
bir sekansı mantıklı bir şekilde devam ettirebildiği için, siber istismar
görevlerini tamamlamak üzere özel olarak optimize edilmiş bir kodlama
donanımıyla (büyük bir dil modelinin özerk bir kodlama ajanı olarak hareket
etmesine imkân sağlayan bir yazılım altyapı katmanıyla) birleştirildiler. Bu
donanımı kullanan modeller, Hugging Face’deki bir sunucunun kendilerine verilen
görevlerin çözümlerini barındırdığını gördüler, ağ erişimlerindeki
kısıtlamaları nasıl aşacaklarını ve sunucuyu nasıl hackleyeceklerini çözdüler.
Modeller, kendilerine verilen talimatları yerine getirdiler. Hiçbir şey
kontrolden çıkmadı. Cal Newport’un da dediği gibi, “internet kısıtlamalarını
aşmak ve sunuculara sızmak, bu ExploitGym sistemlerinin tasarlanma amacıdır.”
Bu örnek bir şeyi ortaya koyuyorsa, o da OpenAI’ın Anthropic ile rekabet etmek
adına ExploitGym’in parametrelerini kontrol etmede ne kadar özensiz
davrandığıdır. Ortaya saçılan haberlerden de memnuniyetsiz olmamaları mümkün
değil; zira bu haberler, bir ölçüde abartılı olsa da, modellerinin gücüne ve
yapay genel zekâ yaratma denilen nihai amaca bir övgü niteliğindeydi.
Eleştirel
reklâmın zıddı da reklâmdır. Bunun yakın tarihli bir örneği, OpenAI’ın
Navier-Stokes Milenyum Ödülü problemini çözdüğü iddiasıydı. Özünde problem,
sıvıların hareketini tanımlamak için kullanılan standart matematiksel
denklemlerin (Navier-Stokes denklemlerinin) tüm fiziksel koşullarda
matematiksel olarak mükemmel olup olmadığıyla ilgili. OpenAI, problemi kesin
olarak çözmek için 88 saat boyunca on bin yapay zekâ ajanından oluşan bir grup
kullandığını, denklemlerin her zaman bir sınıra ulaştığını kanıtladığını
söyledi: “Gerçek bir sıvı, sonsuz hızda hareket edemeyeceğinden, bu,
denklemlerin sıvıyı modelleme biçiminde bir bozulmaya işaret eder.”
OpenAI’ın
iddiası tümüyle samimiyetsizdi: Tristan Buckmaster ile (Anthropic çalışanı)
Levent Alpöge’nin çözüme önemli katkılar sağladığını duyan diğer araştırmacılar,
kendi ajanlarını harekete geçirmek için onların yollarını kullanmışlardı. Bu
aslında ortak alanın, bu durumda matematiksel ortak alanın, temellük
edilmesidir. Navier ve Stokes’tan itibaren sorunun çözümüne yönelik tüm süreç, işbirliğine
dayalı bir insani çaba üzerinden işlemiştir. Çözümleri henüz hakem
değerlendirmesinden geçmedi. Milenyum Ödülü’nü yöneten Clay, sorunu çözülmemiş denklemler
listesine kaydetti. Buna rağmen, Hugging Face’in hack pratiği gibi, bu da yapay
zekânın insan kontrolünden ne kadar hızlı bir şekilde yapay genel zekâya doğru
ilerlediğinin bir örneği olarak internet efsaneleri arasına girdi. Oysa bu
yapay zekâ modellerinden hiçbiri, böyle bir eşiğe yaklaşmış değil,
tasarlanmadığı, etkinleştirilmediği ve talimat verilmediği hiçbir şey yapmış da
değil.
The
Reverse Centaur’s Guide to Life After AI [“Ters Sentor’un Yapay Zekâdan
Sonraki Yaşama Rehberi”] adlı kitabında Cory Doctorow, reklâm ajanslarının “bilinçaltı
reklâmcılığın fikirleri doğrudan tüketicilerin zihinlerine yerleştirebileceği”
iddiasıyla nasıl ahlaki bir paniğe yol açtığını hatırlatıyor. Bu, olumsuz bir
abartılı reklâm çalışmasıydı, ancak tam da reklâmcıların müşterilerinin
inanmasını istediği hikâyeyi, sektörün tüketici arzusunu kontrol edebileceği yalanını
satıyordu.
Yapay
zekâ, mesihçi düşünce ve büyüleyici vaatlere dayalı devasa yatırımların
yapıldığı bir sektör. Fakat bu yatırımların karşılığını orantılı bir getiriyle
sağlayamıyor, çünkü bunu başarabilecek tek şey, efsanevi tanrısal cihaz olan
yapay genel zekâdır (YGZ). Mevcut “kıyamet”e işaret eden abartılı reklâmlarda
son dönemde görülen artış, kısmen bunun bir sonucu.
Örneğin,
Çin’deki yapay zekâ geliştirme çalışmalarında bu tür testlerin nispeten
azlığına dikkat çekiliyor. Concordia’nın hazırladığı “Çin’de Yapay Zekâ
Güvenliğinin Durumu” başlıklo son raporda, resmi söylemin “teknolojik kontrolün
yitimi” ihtimaline vurgu yapmaya başladığını dile getiriyor, bu değişim, bazen
yanıltıcı bir şekilde, kötü niyetli bir süper zekâ ajansı fikrine atıfta
bulunuyor gibi algılanıyor, oysa aslında endişe, yapay zekânın insanlığın yok
olmasına yol açmasından ziyade, hassas verilerin düşman ajanlar tarafından
kontrolden çıkması, (çoğunlukla rejimin muhalifleri tarafından) kötüye
kullanılması ve (OpenClaw gibi) kötü tasarlanmış araçların kötü davranmasıyla
ilgili.
Buna
paralel olarak, Çin, yapay zekâya ABD’den çok daha az yatırım yapıyor. Stanford
2026 Yapay Zekâ Endeksi Raporu’na göre, 2025 itibariyle ABD, yapay zekâya 258
milyar dolar yatırım yaparken, Çin sadece 12,4 milyar dolar yatırım yaptı; bu
da 23:1’lik bir orana tekabül ediyor. İlginç bir şekilde, aynı rapor, ABD’deki
en iyi yapay zekâ modelinin performansı ile Çin’deki en iyi modelin performansı
arasında sadece %2,7’lik bir fark olduğunu ortaya koyuyor; oysa ikincisi, çok
daha ucuz ve enerji açısından daha verimli çalışıyor: maliyet ve performans
çıktısı arasında çarpıcı bir uçurum söz konusu.
Bir
bakıma, Amerika’nın şişirdiği yapay zekâ balonu, tıpkı ondan önceki kripto para
çılgınlığı gibi, başka yerlerde yeterince kârlı yatırım fırsatlarının
yokluğundan dolayı, trilyonlarca dolarlık atıl sermayeyi emmek (nihayetinde resesyon
yoluyla yok etmek) için var. Doyumsuz bir para yutağı bu, gelirin küçük bir
kısmı için yüz milyarca doları yakıp tüketiyor. Ne var ki yatırım havuzu
sınırlı. Sektörün elinden de sadece modellerin kimi imkân ve yetilerinin ileride
kontrolden çıkacağına dair abartılı iddialar dillendirmek geliyor. Bir tek
Nvidia yüksek kâr düzeyine ulaşmış, bu kâr da büyük ölçüde, yatırım yaptığı
firmaların sermayeyi şirketin çiplerine harcadığı, yeteneklerini aşırı
ölçeklendirmeye çalıştığı döngüsel finansmanın sonucu. Bu göz önüne
alındığında, yapay zekâ kıyametçiliğinin, hisse senedi piyasa değerlerindeki
yaklaşan çöküşe ve insanlığı ya özgürleştirmeyi ya da yok etmeyi vaat eden
aşırı fiyatlandırılmış firmaların birçoğunun yakın gelecekteki iflasına
odaklanmak yerine, son derece akıl almaz bir Terminator 2 senaryosuna
takıntılı olması, dikkat çekici bir husus. Sanki şu an YZ, yatırımcıları
bağımlı tutma ve bilişsel uyumsuzluğu azaltma yanında, yer değiştirme faaliyeti
olarak da iş görüyor.
Bir
de “Yapay zekâ eleştirilerine inanmıyorsanız, yapay zekâyla ilgili sorunları
ciddiye almamalısınız” gibi tuhaf bir düşünce var. Bu, doğru değil. Yanlış
tehditler, hem muhalefeti hem de düzenlemeyi yanlış yönlendirir. Doctorow’un uygulamalı
karşı-eskatolojisi, sorunların ne olduğunu daha net görmemize yardımcı olacaktır.
Örneğin yapay zekâ, sizin işinizi yapamayabilir, ancak tehdidi ücretleri düşük
tutmak için bir disiplin mekanizması olarak kullanılabilir ki tam da bu amaçla
kullanılmıştır. Veri merkezleri üretimde devrim yaratmayabilir veya büyük yeni
değer alanları açmayabilir ve sahiplerinin çoğu, faaliyete geçmeleri planlanan
zamana kadar var olmayabilir, ancak bu, muazzam miktarda su, enerji, iş gücü,
zaman, çaba, kaynak ve fırsat israf etmeyecekleri, ayrıca karbondioksitin
piroklastik bulutlarını yaymayacakları ve balon patlamadan önce doğal çevreye
yıkım getirmeyecekleri anlamına gelmez. Geride terk edilmiş beton yığınları
bırakacaklardır.
Yapay
zekânın, kontrolden çıkıp insanlığa biyolojik savaş başlatacak bir “tanrısal
cihaz”a dönüşmeyecek olması, özellikle rekabet edebilmek için güvenlik
standartları gevşetilmiş olan yapay zekâların öngörülemeyen ve potansiyel
olarak yıkıcı şekillerde davranmayacağı anlamına gelmez. Ayrıca, bu yapay
zekâların bilgisayar korsanları, suç çeteleri, karanlık parayla finanse edilen
siyasi kampanyalar, şantajcılar gibi olgular üzerinden, kamu kurumlarını ve
altyapıyı sabote etmek için kullanılmayacağı anlamına da gelmez. Subliminal
zihin kontrolünü içermeyen reklâmcılık sektörü nasıl ki bir çok sorunla malul
ise, insanlığın aleyhine dönen bir “tanrısal cihaz”ı içermeyen yapay zekâ da
sayısıza soruna sahiptir.
İnsanın
özne ve fail olarak sahip olduğu melekeleri ve yetenekleri makinelere atfetmek
anlamında teknoloji fetişizmi, her daim politik bir eylemdir. Bu, herhangi bir
teknolojide somutlaşan hedeflerin, amaçların insani amaçlar olduğunu; daha da
özelde, bunların insanlığın küçük bir alt kümesinin, bir sınıfsal kesimin,
Silikon Vadisi’ni çocuk krallar gibi yöneten, gerçekleşme imkânı bulunmayan sayısız
umudun taşıyıcısı olan, şimdilerde Trump’ın sarayına girmeyi başaran, aklını
yitirmiş, acımasız, gerçekle-insanla bağını kopartmış, beyinleri yıkanmış,
duygusal olarak gelişmemiş ahlaksızların otomatiğe bağlanmış amaçları olduğunu
gizler.
Derler
ki “teknoloji işte böyle çalışıyor, kaprisli bir yarı tanrı gibi; ya bizi
zenginliklerle boğacak ya da hepimizi öldürecek, dolayısıyla, onu yatıştırmalı,
tuzağa düşürmeliyiz, ondan korkmalı ve ona değer vermeliyiz. Onu parayla beslememeli, önünde diz çökmeyi bırakmalı veya
şunu düşünmeye başlamalıyız: Bu, acımasız kapitalistlerin karşımıza çıkarttığı
şey, yabancılaşmış kolektif gücümüzden başka bir şey değil. Bizi
teknolojilerinin hizmetkârları yaparak, bizi köleleştirmeye çalışıyorlar. Fakat
dostlarım, bu Luddizmdir. Bu Luddizm denilen talihsiz vakanın nelere yol
açtığını hepinizin bildiğine eminim.
Richard Seymour
12
Eylül 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder