PKP Merkez Komite
Nisan 1973
I. Kadın Sorunu ve Marksizm
Halk mücadelesi için önemli olan kadın sorununun
günümüzdeki önemi daha da büyüktür zira bugün kadınları harekete geçirmeye
yönelik eylemler yoğunlaşmaktadır. İşçi sınıfının bakış açısını temel alan,
halk kitlelerinin hizmetinde yürütülen zaruri ve verimli bir hareketliliktir
bu, gelgelelim ilgili sorun, sömürücü sınıflarca ve onların yararına teşvik
edildiği için, halk mücadelesini bölen ve zincirleyen bir unsur olarak işlev
görmektedir.
Kadınların ülkede ekonomiye katılımı temelinde kadın
kitlelerinin politikleştikleri bu yeni dönemde, kadın sorununa, araştırma, politik
entegrasyon ve tutarlı örgütlenme çalışmaları düzleminde, ciddiyetle eğilmek
gerekmektedir.
Üstlendiğimiz görev, Mariátegui’nin şu tezini akılda
tutmayı gerekli kılmaktadır: “Kadınlar, erkekler gibi, gerici, merkezci veya
devrimci olabilirler, bu yüzden hepsi, aynı mücadelede yan yana savaşamaz. İnsanın
mevcut çeşitliliği dâhilinde sınıf, bireyi cinsiyetten daha çok böler.” Bu
haliyle, kadın sorununu bilimsel olarak anlamayı önemli bir ihtiyaç olarak
görenler, Marksist işçi sınıfı anlayışından yola koyulmalıdırlar.
1. “Kadınların Dişil Doğası Eksik” Diyen Teori
Yüzyıllar boyunca sömürücü sınıflar, sömürünün devam
ettiği toplumlarda kadınların bugüne dek yaşadığı baskıyı haklı çıkarmaya
hizmet eden “kadının doğası eksiklidir” diyen yalan yanlış teoriyi canlı tutmuş,
kitlelere dayatmıştır. Bu haliyle, Yahudi erkeklerinin “Rabbimiz ve tüm
âlemlerin Rabbi, beni kadın yaratmadığı için Tanrı’ya şükürler olsun” duası ve
Yahudi kadınlarının “Beni kendi isteğine göre yaratan Rabbimize şükürler olsun”
duası, antik dünyanın kadının durumuna duyduğu küçümsemeyi açıkça ifade
etmektedir. Bu fikirler, Yunan köle toplumunda da baskındı. Ünlü Pisagor, “Bir
ilke düzeni, ışığı ve erkeği yaratırken bir ilke de kaosu, karanlığı ve kadını
yaratmıştır” demiştir, hatta büyük filozof Aristoteles bile “kadın, belirli bir
niteliksel kusur nedeniyle kadındır” ve “kadınların karakteri doğal bir
kusurdan muzdariptir” demiştir.
Bu öneriler, Roma köle toplumunun son dönemine ve Ortaçağ’a
kadar uzanmış, Hristiyan düşünürlerde kadına duyulan küçümseme, onu günahın
kaynağı ve cehennemin bekleme odası olarak nitelendirerek daha da
yoğunlaşmıştır. Tertülyan, “Kadın, sen şeytanın kapısısın. Şeytanın doğrudan
saldırmaya cesaret edemediği kişiyi ikna ettin. Senin hatan yüzünden Tanrı’nın
oğlu ölmek zorunda kaldı. Sen, her zaman yaslı ve paçavralar içinde
dolaşmalısın” demişti. Hiponalı Augustinus ise “Kadın, ne sağlam ne de
istikrarlı bir hayvandır” diye belirtmişti. Bu kişiler kadını mahkûm ederken,
bazıları da kadınların aşağılığı ve itaatkarlığı üzerine hükümler veriyordu. Örneğin,
Tarsuslu Havari Pavlus, “Erkek kadından değil, kadın erkekten alınmıştır” ve “Kilise
nasıl Mesih’e tabi ise, kadın da her şeyde kocasına tabi olsun” diye vaaz
vermişti. Yüzlerce yıl sonra, on üçüncü yüzyılda, Akinolu Thomas benzer bir
görüşü vaaz ediyordu: “Erkek, kadının başıdır, tıpkı Mesih’in erkeğin başı
olduğu gibi” ve “Kadının erkeğin otoritesi altında yaşamaya mahkûm olduğu ve
kendi başına hiçbir otoritesinin olmadığı bir gerçektir.”
Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte kadınlık durumuna dair
anlayış pek ilerleme kaydetmedi, zira Candorcet, “Kadınların adalet duygusundan
yoksun oldukları ve vicdanlarından ziyade duygularına itaat ettikleri
söylenmiştir. [...] Bu farklılık doğadan değil, eğitim ve toplumsal yaşamdan
kaynaklanmaktadır” diyerek toplumsal kökenine işaret ederken, büyük materyalist
Diderot da “Siz kadınlar için üzülüyorum” ve “tüm geleneklerde medeni
kanunların acımasızlığı, doğanın kadınlara karşı acımasızlığıyla birleşmiştir.
Onlara aptal muamelesi yapılmıştır” diye yazmıştı. Fransız Devrimi’nin ileri
gelen ideologlarından Rousseau ise “Kadınların tüm eğitimi erkeklerin eğitimine
göre olmalıdır. [...] Kadın, erkeğe boyun eğmeye ve onun adaletsizliklerine
katlanmaya zorlanmıştır” demişti. Bu burjuva tutumu, zamanla daha da gerici
hale gelerek emperyalizm çağına kadar devam etti. Bu durum, Hristiyan
görüşleriyle birleşerek ve Yuhanna 23’te onaylanan eski tezleri yineleyerek
şöyle ifade edildi: “Tanrı ve doğa, kadınlara erkeklere emanet edilen işleri
tamamlayan ve mükemmelleştiren çeşitli işler vermiştir.”
Bu şekilde, sömürücü sınıfların zaman içinde “kadının eksik
doğası”nı nasıl vaaz ettiklerini görüyoruz. İdealist kavramlara dayanarak, toplumsal
koşullardan bağımsız bir “kadın doğası”nın varlığını yinelediler. Bu, bilim
karşıtı “insan doğası” tezinin bir parçasıdır, ancak bu “kadın doğası” denilen
şey, ebedi ve değişmez öz, kadınların durumunun, yüzleştileri baskıların ve erkeğin
himayesinde olması gerektiğine ilişkin anlayışın “erkeğe kıyasla doğalında
aşağılık bir varlık olmalarından” kaynaklandığını göstermek için “eksik” olarak
da adlandırılır. Bu sahte teorinin amacı, kadınları boyun eğdirmeye yönelik
çabaları meşrulaştırmaktır.
Son olarak, Demokritos gibi seçkin bir materyalist
düşünürün bile kadınlara karşı önyargıları olduğunu belirtmekte fayda var (“Mantığa
aşina bir kadın: korkunç bir şey”; “Kadın, erkeğe göre kötü düşünmeye çok daha
yatkındır”). Kadınları savunmak için dile dökülen fikirler metafiziksel veya
dini argümanları temel almaktadır (“Havva hayat, Âdem toprak demektir; erkekten
sonra yaratılan kadın, ondan daha iyi yaratılmıştır”). Devrimci bir sınıfken
bile burjuvazi, kadınları bağımsız varlıklar olarak değil, yalnızca erkeklere
referansla algılıyordu.
2. Kapitalizmin ve Kadın Hareketinin Gelişimi
Kapitalizmin gelişimi, kadınları emeğe dahil ederek,
gelişmeleri için temel ve koşulları sağlayacaktır; bu şekilde, üretken sürece dâhil
olmalarıyla kadınlar, sınıf mücadelesine ve mücadeleci eyleme daha doğrudan
katılma şansına sahip olacaklardır. Kapitalizm, burjuva devrimlerini
gerçekleştirdi ve bu ocakta, özellikle çalışan kadınlar olmak üzere kadın
kitleleri ilerledi.
Fransız Devrimi: Burjuvazinin önderliğindeki devrimlerin
en gelişmişi, kadın eylemi için büyük bir besin kaynağı oldu. Kadınlar,
kitlelerle birlikte seferber oldular, yurttaş kulüplerine katılarak devrimci
eylemler geliştirdiler. Bu mücadelelerde "Devrimci ve Cumhuriyetçi
Kadınlar Derneği"ni kuran kadınlar, 1789’da Olimpia de Gouges aracılığıyla
“Kadın Hakları Bildirgesi"ni hazırladılar, durumlarında iyileştirmeler
talep etmek için “Sabırsız” gibi gazeteler çıkardılar. Devrimci sürecin
gelişiminde kadınlar, ilk doğan erkek çocuğun haklarının alınması, erkek
ayrıcalıklarının kaldırılması hakkını kazandılar, ayrıca erkeklerle eşit miras
hakları elde ettiler ve boşanma hakkını kazandılar. Militan katılımları bazı
sonuçlar verdi.
Ancak büyük devrimci atılım durdurulduktan sonra,
kadınların siyasi kulüplere erişimi engellendi, siyasallaşma süreçleri
kesintiye uğratıldı, kendilerini suçlanmış ve eve dönmeye zorlanmış hisseden
kadınlara şu söylendi: “Kadınların cinsiyetlerinden vazgeçip erkek olmalarına
ne zamandan beri izin veriliyor? Doğa kadına şöyle dedi: Kadın ol. Senin
görevlerin bebeklere bakmak, evin detaylarıyla ilgilenmek ve anneliğin çeşitli
zorluklarıyla başa çıkmaktır.” Dahası, Napolyon’un başlattığı burjuva yeniden
yapılanmasıyla, Medeni Kanun ile evli bir kadın, himayeye tabi hale geldi,
şahsı ve malları bakımından kocasının egemenliği altına girdi. Babalığı
sorgulama hakkı elinden alındı. Evli kadınlar, fahişeler gibi, medeni haklarını
kaybettiler, boşanma ve mallarını devretme haklarından mahrum bırakıldılar.
Fransız Devrimi’nde kadınların ilerlemelerinin ve
gerilemelerinin, halkın ve devrimin ilerlemeleri ve gerilemeleriyle nasıl
bağlantılı olduğunu açıkça görebiliriz. Bu, önemli bir ders: Kadın hareketi ile
halk mücadelesinin çıkarları özdeştir. İlki ikincisinin parçasıdır.
Ayrıca bu burjuva devrimi, kadınlar hakkındaki fikirlerin
siyasi sürece benzer bir süreç izlediğini göstermektedir. Devrimci yükselişin
durdurulması sonrası kadınlara dair gerici fikirler yeniden ortaya çıktı.
Bonald şöyle diyordu: “Erkek kadına, kadın da çocuğa benzer”. “Sosyolojinin
babası” olarak kabul edilen Comte, kadınlığın bir tür devam eden çocukluk
olduğunu, bu biyolojik çocukluğun düşünsel zayıflık olarak ifade edildiğini öne
sürmüştür. Balzac şöyle diyordu: “Kadınların kaderi ve yegâne vasıfları
erkeklerin kalplerini attırmaktır. Kadın, sözleşmeyle edinilen bir mülktür,
hareketli bir kişisel mülktür, çünkü mülkiyet bir unvan değerindedir. Kısacası
kadın, erkeğin sadece bir eklentisidir.” Tüm bu gerici ideoloji, Napolyon’un şu
sözlerinde özetlenmiştir: “Doğa, kadınların kölemiz olmasını istedi. [...]
Onlar, bizim malımız. Kadın, sadece çocuk doğurmak için bir makinedir.” Burada
kadın yaşamının “Mutfak, Kilise, Çocuklar” sloganıyla yönlendirilmesi gerektiği
söylenmektedir. Bu slogan, bu yüzyılda Hitler tarafından da benimsenmiştir.
Fransız Devrimi, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik
ilkelerini ortaya koyarak adaleti ve halkın taleplerini karşılamayı vaat etti.
Ancak çok geçmeden sınırlarını gösterdi ve ilkesel beyanlarının sadece biçimsel
beyanlar olduğunu, aynı zamanda sınıf çıkarlarının kitlelerin çıkarlarıyla
çatıştığını, sefalet, açlık ve adaletsizliğin yeni biçimler altında da olsa
devam ettiğini ortaya koydu. Ütopyacılar, tarihsel koşullar nedeniyle kötülüğün
kökenine ulaşamasalar da, böyle bir düzene karşı keskin ve yıkıcı bir
eleştiriyle ortaya çıktılar. Ütopyacı sosyalistler, ayrıca kapitalizm altında
kadınların durumunu da kınadılar. Bu görüşü temsil eden Fourier şöyle diyordu: “Tarihsel
bir çağın değişimi her zaman kadınların ilerlemesiyle belirlenebilir. [...] Kadının
özgürleşme düzeyi, genel özgürleşme için doğal bir yol açar.”
Bu büyük iddiayla karşı karşıya kalındığında, anarşist
Proudhon’un kadınlar hakkındaki düşüncelerini karşılaştırmak ve günümüzde
anarşizmi devrimci vizyon ve sonuç örnekleri olarak sunarak her yere yaymaya
çalışanlara karşı onun fikirlerini akılda tutmakta fayda var. Proudhon, kadının
fiziksel, teorik ve ahlaki olarak erkekten aşağı olduğunu, sayısal olarak
birlikte ele alındığında, kadınların değerinin erkeğin değerinin 27’de 8’i olduğunu
düşünüyordu. Dolayısıyla bu kahraman için bir kadın, bir erkeğin değerinin üçte
birinden daha azını ifade eder. Bu aslında yazarın küçük burjuva düşüncesinin
bir tezahürüdür. Küçük burjuvalık, tüm anarşistlerde müşterek köktür.
On dokuzuncu yüzyıl boyunca üretim sürecine giderek daha
fazla dâhil olmalarıyla birlikte kadınlar, işçi sendikalarına ve proletaryanın
devrimci hareketlerine katılarak kendi talepleri için mücadelelerini
geliştirmeye devam ettiler. Bu katılıma bir örnek, 1871 Paris Komünü’nde
mücadele eden Louis Michel’di. Ancak genel olarak kadın hareketi, kadınların oy
hakkı için mücadele etmek ve oy hakkı kazanmak için uğraştı. Bunun neticesinde kadınlar,
oy hakkı ve mecliste konum elde etmek suretiyle haklarının saygı göreceği
yanılgısına kapıldılar. Bu şekilde kadın eylemleri parlamentocu kretinizme
mahkûm edildiler. Bununla birlikte, oy hakkının bedelsiz elde edilmediğini,
geçen yüzyılda ve bu yüzyılın başlarında kadınların bunu elde etmek için açık
ve kararlı bir şekilde mücadele ettiğini hatırlamakta fayda var. Kadınların oy
hakkı için mücadele ve bunun elde edilmesi, bunun gerçekten bir kazanım
olmasına rağmen, kadınların durumunda gerçek bir dönüşüme imkân sağlayan bir
araç olmadığını bir kez daha göstermektedir.
Yirminci yüzyıl, kadınların ekonomi temelli eylemlerinin
daha da artmasına, kadın işçilerin ve kadın çalışanların sayısının büyük ölçüde
çoğalmasına, bunlara güçlü profesyonel grupların eklenmesine, kadınların tüm
faaliyet alanlarına girmesine tanıklık etti. Bu süreçte dünya savaşları büyük
önem taşımaktadır çünkü cepheye seferber edilen erkeklerin yerine milyonlarca
kadının ekonomiye dâhil olmasını sağladı. Bütün bunlar, kadınların harekete
geçtiği, örgütlendiği ve siyasallaştığı süreci hızlandırdı. Ellilerden itibaren
kadın mücadelesi, daha büyük bir güçle yeniden başladı. Altmışlarda geleceğe
dair büyük umutlarla iyice güçlendi.
Sonuç olarak, kadınların ekonomiyle bütünleşmesiyle
birlikte kapitalizm, onların ekonomik özerkliğinin temelini attı, ancak
kapitalizm, kendi başına kadınlara biçimsel hukuki eşitlik sağlayamaz. Hiçbir
şekilde onları özgürleştiremez. Bu, burjuvazinin tarihi boyunca kanıtlanmış bir
gerçekliktir. Bu sınıf, en ileri devrimi olan Fransız Devrimi’nde bile hakların
sadece biçimsel bir ilanından öteye gidememiştir. Dahası, burjuva devrimci
süreçler ile yirminci yüzyılın ilerleyen dönemlerinde yaşanan gelişmeler,
burjuvazinin kadın kitlelerini özgürleştirmekte yetersiz olduğunu göstermekle
kalmaz, aynı zamanda emperyalizmin gelişmesiyle birlikte, burjuva anlayışının
kadınlık haliyle ilgili olarak zamanla daha gericileştiğini, aslında bunu
çeşitli şekillerde gizleyip resmetse bile, kadınları toplumsal, ekonomik, politik
ve ideolojik açıdan baskı altına aldığını ortaya koyar.
3. Marksizm ve Kadınların Özgürleşmesi
İşçi sınıfının ideolojisi olan Marksizm, insanı toplumsal
sürecin bir fonksiyonu olarak değişen bir dizi toplumsal ilişki olarak kavrar.
Dolayısıyla Marksizm, toplumsal koşulların dışında, ebedi ve değişmez bir
gerçeklik olarak "insan doğası" tezine kesinlikle karşıdır. Bu tez,
idealizme ve gericiliğe aittir. Marksist konum, ayrıca insanın tarihsel
toplumsal karakterini gerçekliğin dönüştürücüsü olarak anlama konusunda aciz
olan (Marx ve Engels’ten önceki eski materyalistlerin) mekanik materyalizminin
üstesinden gelmeyi de içerir. Bu nedenle, Feuerbach örneğinde olduğu gibi,
irrasyonel bir şekilde metafizik veya manevi koşulları temel almak zorunda
kalmıştır.
Marksizm, insanı toplum tarafından tarihsel olarak
üretilen somut bir gerçeklik olarak gördüğü gibi, sözde “insan doğası”nın bir
tamamlayıcısı, dolayısıyla, kadının ebedi ve değişmez bir doğaya sahip
olduğunun tekrarı olan “kadın doğası” tezini de kabul etmez. Gördüğümüz üzere,
idealizmin ve gericiliğin “kadın doğası”na dair erkeğin doğasına kıyasla “eksik
ve aşağı” olduğuna dair anlayışı işi daha içinden çıkılmaz hale sokuyor.
Marksizm için kadınlar, erkekler kadar, tarihe uyum
sağlayan, toplumun gelişim sürecindeki değişimlere bağlı olarak değişen bir
dizi toplumsal ilişkiden ibarettir. Dolayısıyla, kadın bir toplumsal üründür ve
dönüşümü toplumun dönüşümünü gerektirir.
Bu nedenle Marksizm, kadın sorununa odaklandığında, bunu
materyalist ve diyalektik bir bakış açısından, tam bir anlayışa imkân sağlayan
bilimsel bir anlayıştan yapar. Kadınların ve durumlarının incelenmesi,
araştırılması ve anlaşılmasında Marksizm, kadın sorununu mülkiyet, aile ve
devlet bağlamında ele alır, çünkü tarih boyunca kadınların durumu ve tarihsel
yeri bu üç faktörle yakından bağlantılıdır.
Bu bakış açısından kadın sorununun somut analizine dair
olağanüstü bir örnek, F. Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin
Kökeni adlı eserinde görülmektedir. Engels, kadınların boyun eğdirilmesi
sürecinin annelik hakkının babalık hakkıyla ikame edilmesiyle başladığını dile
getiren Engels şunları söylemektedir:
“Böylece,
zenginlikler artmaya devam ettikçe, bir yandan erkeğe ailede kadından daha
önemli bir konum sağlarken, diğer yandan da bu önemden yararlanarak yerleşik
miras düzenini çocuklarının yararına değiştirme fikrini ona aşıladı. [...]
İnsanlığın bildiği en köklü devrimlerinden biri olan bu devrimin, soyağacının
yaşayan üyelerinden birine bile dokunmasına gerek yoktu. Tüm üyeler, o zamana dek
oldukları gibi olmaya devam edebilirdi. Gelecekte erkek soyundan gelenlerin
soyağacında kalacağı, kadın soyundan gelenlerin ise babalarının soyağacına
gideceği söylenmesi yeterliydi. Bu şekilde annelik bağı ve annelik hakkıyla
miras ortadan kaldırıldı, yerine erkeklik bağı ve babadan miras yoluyla gelen
hak geçti. Bu devrimin kültürlü halklarda nasıl gerçekleştiğini bilmiyoruz,
çünkü tarih öncesi zamanlarda gerçekleşti. [...] Analık hakkının ortadan
kalkması, dünya çapında kadın cinsinin büyük tarihsel yenilgisiydi. Erkek,
ayrıca evin dizginlerini ele geçirdi. Kadın, kendini aşağılanmış, bir hizmetçi,
erkeğin şehvetinin kölesi, sadece bir üreme aracı olarak gördü.” (Vurgu bize
ait.)
Engels’in bu paragrafı, Marksizmin kadın sorunu
hakkındaki temel tezini ortaya koymaktadır: kadınların durumu, üretim araçları
üzerindeki mülkiyet biçiminde ve bunlardan doğan üretken ilişkilerde
sürdürülmektedir. Marksizmin bu tezi son derece önemlidir çünkü kadının maruz
kaldığı zulmün kökenini, üretim araçları üzerindeki mülkiyet hakkının oluşumu,
ortaya çıkışı ve gelişimine bağlamakta, buradan da kadının kurtuluşunun söz
konusu hakkın yok edilmesiyle bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır. Kadın
sorununa Marksist bir anlayışla yaklaşabilmek için bu büyük tezden yola çıkmak zaruridir,
bilhassa bugün, sözde devrimcilerin, hatta kendini Marksist ilan edenlerin,
kadınların ezilmesinin özel mülkiyetin oluşumundan ve ortaya çıkışından değil,
kadınlara erkeklerden daha az önemli işler yükleyen ve onları ev alanına
indirgeyen cinsiyete dayalı basit iş bölümünden kaynaklandığını iddia ettikleri
bir dönemde, bu daha da önemlidir. Bu öneri, yürüttüğü tüm propaganda
faaliyetine ve devrimci olarak sunulmasına karşın, özünde değişmez kabul edilen
“kadın doğası”nın varyasyonlarından başka bir şey olmayan burjuva önerileriyle,
kadınların özgürleşmesine ilişkin Marksist konumun yerine geçirilmesinden başka
bir şey değildir.
Bu materyalist diyalektik başlangıç noktasını geliştirerek, Engels, bu temelde tek eşli ailenin nasıl kurulduğunu bize öğretir ve şöyle der: “Bu, doğal değil ekonomik koşullara ve somut olarak özel mülkiyetin kendiliğinden ortaya çıkan, ortak ilkel mülkiyet üzerindeki zaferine dayanan ilk aile biçimiydi. Devamında şunu söyler: “Bu nedenle, tek eşlilik, tarihte hiçbir şekilde erkek ve kadın arasında bir uzlaşma, hatta bir evlilik biçimi olarak ortaya çıkmaz. Tam tersine, bir
cinsiyetin diğerini köleleştirmesi, tarih öncesi dönemde o zamana kadar bilinmeyen
bir cinsiyetler arası savaşın ilanı olarak sahneye girer.”
Engels, özel mülkiyetin kadınların ezilmesini
meşrulaştıran tek eşli aile biçimini desteklediğini ortaya koyduktan sonra, üç
temel evlilik biçiminin insan evriminin üç büyük aşamasıyla örtüştüğünü kurar:
vahşilik ve grup halinde evlilik; barbarlık ve çiftleşme evliliği; uygarlık ve
tek eşlilik, “ve tamamlayıcıları olan zina ve fuhuş.” Bu şekilde Marksist
klasikler, kadının tarihsel olarak değişken toplumsal durumu ve toplumdaki yeri
hakkındaki tezi geliştirmiş; kadınlık durumunun özel mülkiyet, aile ve bu
ilişkileri yasallaştıran, dayatan ve zorla sürdüren devlet aygıtıyla nasıl
yakından bağlantılı olduğunu vurgulamıştır.
Engels tarafından sistemleştirilen bu bilimsel önerme,
tarih boyunca kadınların durumuna ilişkin Marksist analizin bir ürünüdür ve en
temel çalışma bile, işçi sınıfının kadın sorununu anlamasının temeli ve
başlangıç noktası olan bu önerilerin doğruluğunu ve güncelliğini tam olarak doğrulamaktadır. Engels ve klasiklerin ortaya koyduğu şeyi açıklamak için biraz tarihsel gerçekleri
aktaralım.
İlkel toplumda, yaş ve cinsiyete dayalı doğal bir iş
bölümüyle, erkekler ve kadınlar hayatlarını kendiliğinden bir eşitlik ve
kadınların sosyal grup kararlarına katılımı üzerine kurmuşlardır; daha sonra
kadınlar, saygı ve özenle, hatta ayrıcalıklı bir muameleyle çevrelenmişlerdir.
Zenginlik artmaya başlayınca, erkeklerin ailedeki konumu yükselmiş, babanın
hakkının annenin hakkının yerini almasıyla kadınlar arka plana itilmiş,
konumları kötüleşmiştir; bunun yankıları, Eumenida adlı eserinde “Oğul
diye adlandırılan şeyi doğuran anne değildir; o sadece rahmine yerleştirilen
embriyonun bakıcısıdır. Doğuran babadır. Kadın tohumu yabancı bir depo olarak
alır ve tanrılar isterse onu korur” diye yazan büyük Yunan tragedya yazarı Eshilos’un
zamanına dek uzanır.
Böylece, Yunan köle toplumunda kadınların durumu boyun
eğme, toplumsal aşağılanma ve hor görülme nesnesidir. Onlar hakkında şöyle
denir: “Kölenin kesinlikle düşünme özgürlüğü yoktur; kadında bu özgürlük vardır
ama zayıf ve etkisiz bir şekilde” (Aristo); “En iyi kadın, erkeklerin hakkında
en az konuştuğu kadındır” (Perikles); ve kamu işlerini araştıran kocanın
cevabı: “Bu senin işin değil. Sus yoksa seni döverim... Dokumaya devam et”
(Aristofanes, Lysistrata). Bu sözlerin ima ettiği gerçeklik nedir?
Yunanistan’da kadınlar sürekli olarak reşit olmayan kişiler olarak tutuluyordu;
babaları, kocaları, kocanın varisi veya devlet olsun, vasilerinin gücü altında,
hayatları sürekli vesayet altında geçiyordu. Geçimlerini sağlayacak ve aç
kalmayacakları bir şey olsun diye onlara çeyiz veriliyordu ve bazı durumlarda
boşanma yetkisi veriliyordu. Geri kalanlar için ise evde ve toplumda özel
otoritelerin kontrolü altında kadın düşmanlığına maruz bırakılıyorlardı.
Kadınlar, doğrudan erkek varis olmadığında miras alabiliyordu. Bu durumda baba
tarafından soy ağacındaki en yaşlı akrabayla evlenmek zorundaydı. Bu şekilde
doğrudan mirasçı olmayacak, sadece mirası devreden kişi olacaktı. Tüm bunlar,
aile mülkünü korumak içindi.
Aynı zamanda bir köle toplumu olan Roma’da kadınların
durumu, mülkiyet, aile ve devletten kaynaklanan bir anlayışla daha iyi
kavranabilir. Tarquinius döneminden sonra ve ataerkil hak kurulduktan sonra,
özel mülkiyet ve dolayısıyla aile (gens), toplumun temeli haline geldi:
kadınlar miras ve aileye tabi kalacaklardı. Her türlü “erkek işinden”
dışlandılar ve kamu işlerinde “medeni bir reşit olmayan” olarak kabul
edildiler; doğrudan mirastan mahrum bırakılmadılar, ancak vesayete tabi
tutuldular. Romalı hukukçu Gaius bu konuda şöyle demiştir: “Vasilik, vasilerin
kendi çıkarları için kurulmuştur, böylece mirasçıları olduğu varsayılan kadın,
vasiyet ettikleri mirası onlardan zorla alamaz veya elden çıkarma veya borç
yoluyla yoksullaştıramaz.” Bu nedenle, kadınlara uygulanan vesayetin ataerkil
kökeni açıkça ortaya konmuş ve kurulmuştur.
On İki Levha’dan sonra, kadınların (mülkiyeti korumayla
ilgili sebeplere bağlı olarak) baba soyuna ve evlilik soyuna ait olmaları, Roma’da
“yasal özgürleşme”nin temeliyle ilgili çatışmalara yol açtı. Kadının kocanın
yasal kontrolüne girmediği, kendi babasının ailesine bağlı kaldığı veya yasal
bağımsızlığını koruduğu evlilik türü olarak “Sine manu” denilen evlilik
türü ortaya çıktı: kadının malları vasilerine bağlı kalırken, kocası sadece
onun şahsı üzerinde hak sahibi oluyor, bu hak da kızı üzerinde mutlak
otoritesini koruyan “pater familias" ile paylaşılıyordu. Baba ile
koca arasında ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkları çözmek için aile mahkemesi teşkil
edildi. Bu şekilde kadın, kocasıyla olan anlaşmazlıkları için babasına, kocası
da kadına başvurabiliyordu: “Artık mesele, bireyin meselesi değildi.”
Bu ekonomik temelde (velisine tabi olsa bile mirasa
katılımıyla birlikte), baba ve evlilik soylarının kadın ve malları üzerindeki
hakları arasında oluşan çatışmaya bağlı olarak, kimi hukuki kısıtlamalara
rağmen, Roma’dakadınların toplumdaki konumu güçlendi. Evin merkezi olan ve
kölelerin çalışmalarını yöneten, çocukların eğitimini sağlayan ve onları
oldukça ileri bir yaşa kadar etkileyen “atrium” (avlu) teşkil edildi. Eşinin
işlerine ve sorunlarına ortak olan kadın, mallarının ortak sahibi olarak kabul
ediliyordu. Partilere katılıyor, sokakta konsüller ve yargıçlar kendisine
öncelikli geçiş hakkı veriyordu. Roma kadınlarının toplumdaki ağırlığının bir
delili de Gracchi kardeşlerin annesi Cornelia figürüydü.
Roma’nın toplumsal gelişimiyle birlikte, devlet soylar
arasındaki çekişmeyi ortadan kaldırdı. Bu süreçte Roma; kadınlar, boşanma, zina
vb. konulardaki anlaşmazlıkları kamu mahkemelerinde ele alarak aile
mahkemelerini hükümsüz kıldı. Daha sonra, imparatorluk yönetimi altında, toplumsal
ve ekonomik taleplere cevap olarak kadınlar üzerindeki vesayet kaldırıldı.
Kadınlar, ne akrabalarına (ebeveyn akrabalarına) ne de kocalarına ait olan
sabit bir çeyiz (bireysel miras) alıyor, böylece bağımsızlıkları ve gelişimleri
için ekonomik bir temele sahip oluyorlardı. Cumhuriyetin sonuna doğru, annelere
çocukları üzerinde haklar verildi, babanın kötü davranışları veya vesayet
altına alınması durumunda çocuklarının velayeti kendilerine teslim edildi.
İmparator Marcus Aurelius döneminde, 178 yılında,
mülkiyet ve aile sürecinde büyük bir adım atıldı: Çocuklar, akrabalarına tercih
edilerek annelerinin mirasçısı ilan edildiler, böylece aile, kan bağına dayalı
hale geldi ve anne, çocuklardan önce babayla eşit konuma kavuştu, çocuklar da
eşin çocukları olarak kabul edildiler,ve yukarıdakilerden yola çıkarak kız
çocuğu da erkek kardeşleri gibi miras aldılar.
Ancak devlet, kadınları aileden “özgürleştirirken”,
onları kendi vesayeti altına alıyor, eylemlerini kısıtlıyordu. Kadınların
toplumsal yükselişiyle eş zamanlı olarak, Roma’da kadınların aşağılık olduğuna,
“cinsiyet olarak aptal ve kırılgan oluşuna” vurgu yapan devlet, kadınları
hukuken küçültmeyi amaçlayan bir kadın karşıtı kampanya başlattı.
Roma’da kadınların toplumsal hayatı, Yunanistan’dakinden
daha iyiydi. Cato’nun şu sözlerinde de görüldüğü gibi, toplumsal hayat
dâhilinde saygıya hatta büyük bir nüfuza kavuştular: “Her yerde erkekler
kadınları yönetir ve biz tüm erkekleri yönetenler, kadınlarımız tarafından
yönetiliriz.” Roma tarihi, Sabinlerden Lucretia ve Virginia’ya, Cornelia’ya
kadar yüceltilmiş kadınları öne çıkarmıştır. Kadınlara, kadın olarak değil,
çağdaşlar olarak yönelik eleştiriler, çağımızın birinci ve ikinci yüzyıllarının
sonlarına doğru gelişti. Romalı şair Juvenal, onları şehvet düşkünlüğü,
oburluk, kendilerini erkek işlerine adamak, avcılık ve spora olan tutkuları
üzerinden eleştiriyordu.
Roma toplumu, kadınların bazı haklarını, özellikle de
mülkiyet hakkını tanıdı, ancak onların sivil faaliyetlerde bulunmasına, kamu
işlerini üstlenmesine izin vermedi. Kadınlar bu faaliyetlere “yasa dışı”
yollardan, kısıtlı bir şekilde dâhil olabildiler. bu nedenle Romalı kadınlar (“eski
erdemlerini yitirdikten sonra”) enerjilerini kullanabilecekleri başka alanlar
aramaya yöneldiler.
Köleliğin gerilemesi ve feodalizmin gelişmesinde,
kadınların durumunu değerlendirmek için Hristiyanlığın ve Cermenlerin etkisini
akılda tutmak gerekir. Hristiyanlık, kadınlara yönelik baskıya epey katkıda
bulundu. Kilise babaları arasında kadınlara yönelik, onları aşağılayan bir
tutum hâkimdir. Kadınları aşağı, erkeklerin hizmetkârları ve kötülüğün
kaynakları olarak görürler. Söylenenlere, Katolik Kilisesi’nin bir azizi olan
Aziz Yuhanna Mesih’in şu eleştirisini ekleyebiliriz: “Hiçbir vahşi hayvan,
kadın kadar zararlı değildir.” Bu etki altında, Roma hukuku üzerinden elde
edilen ilerleme süreci önce yavaşlatıldı, sonra redde tabi tutuldu.
Savaşa dayalı Cermen toplumları, kadınlara daha az
fiziksel güçleri nedeniyle ikincil bir konum verdi. Ancak, onlara saygı
duyuluyordu ve onları eşlerinin bir parçası yapan haklara sahiplerdi. Tacitus’un
bu konuda şöyle yazdığını hatırlayalım: “Barışta ve savaşta onun şansını
paylaşır; onunla yaşar ve onunla ölür.”
Hristiyanlık ve Cermenlik, feodalizm koşullarında
kadınların durumunu etkiledi. Kadınlar, baba ve kocaya karşı mutlak bir bağımlıydı.
Kral Clovis döneminde “dünyanın yükü tüm hayatı boyunca onun sırtındaydı.”
Kadınlar, “erkeğin malı ve çocukların annesi” olarak yasalarca korunmalarına
rağmen, hayatlarını tamamen feodal beye teslim ediyorlardı. Değerleri
doğurganlıkla artıyor, özgür bir erkeğin değerinin üç katı değere sahip
oluyorlardı, artık çocuk doğuramadığında ise bu değeri yitip gidiyordu.
Neticede kadın, üreyen rahimdi.
Roma’da olduğu gibi, feodalizm koşullarında da kadınların
durumunda, feodal güçlerin kısıtlanması ve kraliyet güçlerinin artmasıyla
birlikte bir evrimin yaşandığını görüyoruz: dünya, beylerden krala devredildi.
Dünya yönetimi, vasi için bir yük haline geldi, ancak vasilik yoluyla boyun
eğme pratiği muhafaza edildi.
Feodalizmin oluştuğu çalkantılı dönemlerde kadınların
durumu belirsizdi. Egemenlik ve mülkiyet hakları, kamu ve özel mülkiyet, iyi
tanımlanmadığı için kadınların durumu toplumsal koşullara göre değişiyor, kimi
zaman güçleniyor kimi zaman da zayıflıyordu.
İlk başta özel haklarından mahrum bırakılan kadınların
kamusal hakları yoktu. On birinci yüzyıla dek güç ve silah, düzeni sağlıyor,
mülkiyeti doğrudan koruyordu: hukukçulara göre, bir tımar “askeri hizmet
yükümlülüğüyle sahip olunan bir topraktır” ve kadınlar, onu silahla
savunamadıkları veya askeri hizmet veremeyecekleri için feodal haklara sahip
olamazlardı. Tımarlar miras yoluyla devredilebilir hale geldiğinde (Cermen
normlarına göre kadınlar da miras alabilirdi), kadınların miras hakkı kabul
edilyordu, ancak bu onların durumunu hiçbir şekilde iyileştirmiyordu: kadın,
tıpkı Yunanistan’da olduğu gibi, egemenliği başkasına devredilen bir araçtı.
Feodal mülkiyet, Roma’daki gibi ailevi değil, hükümdara,
lord’a, kadınlar da lorda aitti. Kocasını o seçiyordu. Hukuken şu söyleniyordu “Bir
mirasçı, bir toprak ve bir kaledir: talipler bu ödül için yarışırlar ve çoğu
zaman genç kadın, babası veya lordu onu herhangi bir barona henüz 12 yaşında
hatta ondan da ufakken, ödül olarak verir.” Kadının kendisini ve haklarını “koruyacak”
bir lorda ihtiyacı vardı. Bu nedenle bir Burgonya Düşesi krala şöyle diyordu: “Kocam
yeni öldü, ama yas tutmanın ne faydası var? Bana güçlü bir koca bulun, çünkü
topraklarımı savunması için ona çok ihtiyacım var.” Bu haliyle, eşi kadın
üzerinde büyük bir evlilik gücüne sahipti, ona saygısızca davranıyor, kötü
muamelede bulunuyor, dövüyordu. Tek yükümlülüğü onu “makul bir şekilde
cezalandırmaktı", tıpkı bugün bazı kanunların çocukları terbiye etmek için
gerektirdiği gibi.
Ortaçağ’da yaygın olan savaşçı anlayışı, şövalyenin
karısından çok atlarına dikkat etmesine neden oluyordu. O dönemde lordlar şöyle
diyorlardı: “Turnuvaya katılması gerekirken bir kadından tavsiye isteyen
şövalyeye lanet olsun!” Kadınlara ise şu emir veriliyordu: “Boyalı ve yaldızlı
odalarınıza girin; gölgede oturun, için, yiyin, örgü örün, ipeği boyayın, ama
bizim işlerimize karışmayın. Bizim işimiz kılıç ve çelikle savaşmaktır. Sessiz
olun!” İşte lordların Ortaçağ dünyası kadınlarını böyle aşağılamış ve
dışlamıştı.
On üçüncü yüzyılda, güneyden kuzeye seyahat ederek
prestijlerini artıran edebi kadınlar hareketi gelişti. Bu hareket, şövalyelik,
aşk ve o dönemin yoğun Meryemcilik anlayışıyla bağlantılıydı. S. de Beauvoir’nın,
kadınların tarihi hakkında bolca bilgi içeren İkinci Cinsiyet adlı
kitabında belirttiği gibi, bu hareket, bu anlayışı derinden değiştirmedi.
Elbette, yazarının varoluşçu kavramlarından ayrı olarak, faydalı veriler içeren
bir çalışma bu. Kadınların durumunu temelden değiştiren, fikirler değil, onu
destekleyen ekonomik temeldir. Tımarlık, askeri hizmete dayalı bir haktan
ekonomik bir yükümlülüğe dönüştüğünde, kadınların durumunda bir iyileşmenin
yaşandığını görüyoruz, çünkü kadınlar, parasal bir yükümlülüğü yerine getirme
konusunda belirgin bir maharete sahipler. Bu şekilde, lordun vasallarıyla
evlenme hakkı iptal ediliyor, kadınların vesayeti ortadan kalkıyor.
Artık bekâr veya dul olsun, kadınlar, erkeklerle aynı
haklara sahiptir. Bir tımar sahibi olarak onu yönetir, idari görevlerini yerine
getirir, hatta savunmasını komuta eder, savaşlara katılır. Ancak feodal toplum,
sömürüye dayalı tüm toplumlar gibi, kadınların evlilikte boyun eğmesini
gerektirir ve evlilik gücü varlığını sürdürür: “Koca, karısının vasisidir” diye
vaaz edilir veya Beauvoir’nın dediği gibi: “Evlilik tamamlandığı anda, birinin
ve diğerinin malları evlilik gereği ortak olur”, bu da evlilik vesayetini meşrulaştırır.
Feodal toplumda, sömürücüler, kölelik veya kapitalizm tarafından yönetilen
diğer toplumlarda olduğu gibi, kadınların durumu hakkında anlatılanlar geçerli
olmuştur ve olmaya devam etmektedir; ancak şunu vurgulamalıyız ki, yalnızca
yoksul kadınların durumunda evlilik gücü karşısında farklı ve daha yumuşak bir
durumun oluştuğunu görüyoruz. Bu durumun kökeni, kadınların halk sınıflarına
ekonomik katılımında ve büyük zenginliklerin yokluğunda görülmelidir.
Kapitalizmin gelişmesi, feodalizmi parçalar. Bu durum,
daha önce de gördüğümüz gibi, kadınların fiili durumunu etkiler. Burjuvazinin
gelişiminde kadınların Genel Meclis’e milletvekili seçildiklerini görmek
geekmektedir. Bu, kadınların siyasete katılımının ve aile malları üzerindeki
haklarının teslim edildiğinin delilidir, zira koca, karısının rızası olmadan
gayrimenkulleri elden çıkaramamaktadır. Bununla birlikte, mutlakiyetçi yasalar,
kötü burjuva örneğinin yayılmasını engellemek için bu normları kısa sürede
kısıtlayacaktır.
Bu tarihsel açıklama, Engels’in ve klasiklerin kadınların
durumunun toplumsal kökenleri ve mülkiyet, aile ve devletle ilişkisi hakkındaki
tezini örneklendiriyor. Bu tezin kesinliğini anlamamıza ve güncelliğini daha
net görmemize yardımcı oluyor. Tüm bunlar, bizi bir sonuca götürüyor: Kadın
sorununu anlamak, çözümüne iştirak etmek, sürekli ve kararlı bir şekilde
Marksist tezlerin çarpıtılmasına, Marksizmden üstün olduğunu iddia eden
yaklaşımlara karşı çıkmak için proleter konuma sıkıca bağlı kalmalıyız. Bunlar,
bu cephede burjuva fikirlerini proleter kavramların yerine koymaya ve ilerleyen
kadın hareketini şaşırtmaya yönelik girişimlerden başka bir şey değildir.
Kadınların toplumsal durumunu ve mülkiyet, aile ve
devletle bağlantılı gelişiminin tarihsel taslağını ortaya koyduktan sonra
geriye, kadınların özgürleşmesi sorununu Marksist bir bakış açısıyla ele almak
kalmaktadır.
Marksizm temelde, makineleşmenin gelişmesiyle kadınların
ve çocukların da üretim sürecine dâhil edildiğini, böylece sömürülecek el
sayısının arttığını, işçi sınıfı ailesinin yıkıldığını, kadınların fiziksel
olarak yozlaştığını, maddi ve ahlaki olarak sömürünün yol açtığı sefalete
sürüklendiğini savunmaktadır.
Karl Marx, kadınların ve çocukların çalışmasını analiz
ederken şunları diyordu:
“Makine,
kas gücünü ortadan kaldırdığı ölçüde, kas gücü az olan ve bedensel gelişimi
tamamlanmamış, ancak uzuvları daha esnek olan işçileri çalıştırmanın bir aracı
haline gelir. Bu nedenle, kadınların ve çocukların emeği, kapitalist makine
kullanımının ilk çığlığıydı. Emek ve işçilerin bu güçlü ikamesi, derhal,
sermayenin doğrudan etkisi altında, yaş veya cinsiyet ayrımı gözetmeksizin
kadının ailesinin her üyesini işe alarak ücretli işçi sayısını artırmanın bir
aracı haline getirildi. Kapitalist için zorunlu çalışma, yalnızca çocukların
oyunlarının değil, aynı zamanda ailenin geçimini sağlamak için evde makul
sınırlar içinde yapılan serbest emeğin de yerini aldı.”
“İş gücünün
değeri, yalnızca bireysel yetişkin işçiyi geçindirmek için gerekli olan çalışma
süresiyle değil, aynı zamanda ailesini geçindirmek için gerekli olan çalışma
süresiyle de belirlenirdi. Makine, o ailenin her üyesini emek piyasasına
atarak, erkeğin emek gücünün değerini tüm ailesine yayar. Böylece emek gücünü
değersizleştirir.”
“Böylece
görüyoruz ki, makine, sermayenin sömürücü gücünün temel nesnesini oluşturan
insan materyalini artırırken, aynı zamanda sömürü derecesini de yükseltir.”
“Fabrika
kapılarını kadınlara ve çocuklara açarak, onları büyük sayılarda işçi sınıfının
birleşik saflarına akın ettirerek, makine nihayetinde, imalattaki sermayenin
despotizmine rağmen, erkek işçinin buna karşı direncini kırar." (Kapital,
Cilt I, s. 394-395. Ekonomik Kültür Fonu, 1966.)
Gelişkin ve sağlam analizine devam eden Marx,
kapitalizmin kadınların erdemlerini ve yükümlülüklerini bile kendi avantajı
için nasıl kullandığını bize şöyle anlatıyor:
“Üretici
olarak Bay E., tekstil fabrikalarında yalnızca kadınları, tercihen evli
olanları ve her şeyden önce evde maaşından geçinen veya maaşına bağlı bir
ailesi olan kadınları çalıştırdığını, çünkü bu kadınların bekar kadınlardan çok
daha aktif ve gayretli olduklarını; ayrıca ailelerinin geçimini sağlamak
zorunda kalmalarının onları daha çok çalışmaya zorladığını anlattı. Bu şekilde,
kadınları karakterize eden erdemler onlara karşı çevrilir: karakterlerinin tüm
saflığı ve tatlılığı işkence ve kölelik araçlarına dönüştürülür.” (Kapital
57. not, s. 331.)
Ancak kapitalizm, kadınları üretime dâhil ederek sömürüyü
artırdığı gibi, aynı zamanda bu süreçle birlikte kadınların mücadele etmeleri
ve haklarını talep etmeleri için maddi bir temel sağlar ve onların özgürleşme
mücadelesinin fitilini ateşler, çünkü Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni
isimli kitabında öğrettiği gibi: “Kadınların özgürleşmesi, ilk koşul olarak tüm kadın cinsiyetinin toplumsal endüstriye yeniden dâhil edilmesini gerektirir ki bu da
bireysel ailenin artık toplumun ekonomik birimi olmamasını gerektirir.” Kapitalizm, kendi çıkarları uyarınca,
kadınların gelecekteki özgürleşmesinin temelini attığı gibi, geliştikçe onu yok
edecek sınıfı, proletaryayı da yaratır.
Öte yandan, ekonomiye katılımları ve sınıf mücadelesinin
gelişimi kadınların politikleşme düzeyini yukarı çeker. Bunu zaten vurguladık.
Fransız Devrimi’nin kadınların politik ve örgütsel gelişimini nasıl
ilerlettiğini, onları birleştirerek, seferber ederek ve mücadeleye zorlayarak kadın
hareketinin temellerini nasıl attığını gördük. Ayrıca kadın hareketinin
taleplerinin devrimin yükselişiyle nasıl karşılandığını, devrimci süreç
engellendiğinde ve geri püskürtüldüğünde haklarının nasıl ortadan
kaldırıldığını ve kazanımlarının nasıl yok edildiğini de gördük. Bununla
birlikte, kadınların Fransız Devrimi’ne dâhil edilmesinin tüm olumlu yönlerine
rağmen, ortaya çıkan kadınların politikleşmesi olgusu, işçi sınıfının kadınları
politikleştirmesi ile birlikte gerçekleşecek büyük ilerlemeye kıyasla yalnızca yavan,
sınırlı ve çok küçüktü. Bu politikleşmenin anlamı neydi? Kapitalizm kadınları
ekonomik sürece kitlesel olarak dâhil ettiğinde, onları evden uzaklaştırarak
çoğunlukla fabrika sömürüsüne çekiyor, onları sanayi işçisi haline getiriyor. Bu
şekilde kadınlar, tarihteki en gelişmiş ve en yeni sınıfın ayrılmaz bir parçası
olarak şekil alıyor, geliştiriliyor. Kadınlar, işçi sendikası mücadelesine dâhil
olarak radikal politikleşme süreçlerini başlatıyorlar (bunun ima ettiği büyük
değişim, ülkemizde somut olarak gözlemleniyor). (Peru’daki kadın işçilerde,
köylülerde ve öğretmenlerde sendika mücadelesi sırasında görülen dönüşüme
bakılabilir).
Bir kadın, kendini geliştirip ideolojik olarak proleter anlayışlar
uyarınca şekillendiren daha gelişmiş örgütlenme biçimleriyle buluşur,
nihayetinde, en iyi temsilcileri aracılığıyla işçi sınıfı partisinin saflarına
katılarak, işçi sınıfının politik öncüleri aracılığıyla örgütlediği ve
yönettiği her türlü mücadele ve cephede halka hizmet etmek üzere üstün mücadele
ve politik örgütlenme biçimlerine sahip olur. Sadece proletaryanın
üretebileceği bu politikleşme süreci ve ortaya çıkardığı yeni kadın savaşçı
tipi, isimleri tarihe geçen birçok görkemli kadın savaşçıda somutlaşmıştır: Louise
Michel, N. Krupskaya, Rosa Luxemburg, Liu Ju-lan, halkın ve proletaryanın
hatırasını yaşattığı diğer isimler.
Marksizm için dün olduğu gibi bugün de kadınların politikleşmesi,
onların özgürleşmesinde kilit bir mevzudur, klasikler buna özel önem vermiştir.
Marx, bize şunu öğretmiştir: “Tarihten biraz anlayan herkes, büyük toplumsal
değişimlerin kadın hareketliliği olmaksızın imkânsız olduğunu bilir. Toplumsal
ilerlemenin düzeyi, ancak zayıf cinsiyetin toplumsal konumuyla eksiksiz
ölçülebilir.” (Kugelmann’a Mektup, 1888.) Lenin için kadınların katılımı devrim
için çok daha acil ve önemliydi: “Tüm kurtuluş hareketlerinin deneyimi,
devrimin başarısının kadınların katılım düzeyine bağlı olduğunu teyit
etmektedir.”
Böylece, emperyalizm koşullarında devrimci mücadelenin
özel toplumsal koşulları içinde sınıf mücadelesinin gelişmesi ve giderek daha
da keskinleşmesi, kadınların politikleşmesini sağlamakta, bu politikleşmeyi bir
biçimde talep etmektedir. İşte bu yüzden Lenin, Birinci Dünya Savaşı’nın
ortasında ve işçi sınıfının hazırlanmasına ihtiyaç duyan mücadeleleri öngörerek
şu çağrıda bulundu: “17. Kadınların siyasi haklarına erkeklere kıyasla
getirilen her türlü sınırlamanın istisnasız olarak kaldırılması. Savaş ve
kıtlığın halk kitlelerini huzursuz ettiği, özellikle kadınlar arasında siyasete
olan ilgiyi ve dikkati uyandırdığı momentlerde bu dönüşümün özel önemini
kitlelere açıklamak.” Ardından şunu öneriyordu: “Bu kadın kitleleri arasında
sistematik bir çalışma geliştirmemiz gerekiyor. Pasiflikten kurtarmayı
başardığımız kadınları eğitmeli, onları mücadele için silahlandırmalı ve askere
almalıyız; sadece fabrikalarda çalışan veya evde emek veren proleter kadınları
değil, köylü kadınları, küçük burjuvazinin çeşitli katmanlarındaki kadınları
da. Onlar da kapitalizmin kurbanlarıdır.”
Lenin bu sözlerle kadınların politikleştirilmesini,
siyasi haklarını talep etme mücadelesini, kitlelere kadınların siyasete dâhil
edilmesinin aciliyetini açıklama ihtiyacını, onlarla birlikte çalışma, onları
eğitme, örgütleme ve her türlü mücadeleye hazırlama ihtiyacını vurguluyordu. Son
olarak, kendilerini emekçi kadınlara yöneltmenin önemini vurgulayan Lenin köylü
kadınların önemini, farklı sınıf ve katmanlara mensup olup sömürülen kadınları
unutmuyor, hepsinin halkın mücadelesi için harekete geçirilmesi gerektiğini
söylüyordu.
Yukarıda, kadınların politikleştirilmesinin Marksizmin ta
başından beri nasıl önemli bir öneri olarak görüldüğünü, kadınların
mücadelelerinin işçi sınıfının mücadeleleriyle dayanışma içinde olduğunu göstermeye
çalıştık. Geçen yüzyılda Bebel, “kadın ve işçinin ezilen olma konusunda
ortaklaştığını” söylüyordu. 1879’deki Sosyalist Kongresi, cinsiyet eşitliğini
ve bunun için mücadele etme ihtiyacını ilan ederek, kadın hareketine mensup
devrimci kadınlarla işçilerin mücadeleleri arasında dayanışma zemininin
örülmesi gerektiğini bir kez daha dile getirdi. Çin de bugün aynı düzlemde Mao
Zedong’un şu temel tezi uyarınca hareket ediyor: “Kadınların özgürleşmesi,
proletaryanın özgürleşmesinin ayrılmaz bir parçasıdır.” (Pekin dergisi,
Sayı 10, 1972.)
Buradan, “Kadınlar nasıl özgürleştirilir?” sorusuna
bakmak gerekiyor. Kapitalist toplumu ve genel olarak sömürü ve zulmün hüküm
sürdüğü toplumları inceleyen, erkekler arasında sefalet, eşitsizlik ve boyun
eğmenin var olduğunu dile getiren Engels, kadın meselesine vurgu yaparak
şunları belirtti: “Erkek ve kadın eşitliğine ilişkin durum, önceki toplumsal
koşullardan miras aldığımız hukuki eşitsizlikten daha iyi değil; bu, kadınların
ekonomik baskısının nedeni değil, sonucudur.” Engels şöyle devam etti: “Kadınlar,
üretimde büyük ve toplumsal olarak ölçülebilir bir rol üstlenmedikçe ve ev
işleriyle yalnızca önemsiz bir şekilde bağlı kalmadıkça özgürleşemezler. Bu da
yalnızca kadın emeğini büyük ölçekte kabul etmekle kalmayıp, ölümcül bir
şekilde talep eden modern endüstriyle mümkün olmuştur.”
Engels’in bu iddiası, bağlamından koparılarak ve Köken
çalışmasındaki benzer iddialarla ilişkilendirilmeden, bazı sözde Marksistlerin
ve Marksizmi çarpıtanların, onun fikirlerini genişleterek, kadınların ekonomik
sürece katılımının tek başına özgürleşmeleri için yeterli olduğunu iddia
etmelerine katkıda bulunmaktadır. Engels, kadınların üretime dâhil edilmesinin
bir koşul olduğunu, kadınların özgürleşmeleri lehine hareket etmeleri için bir
temel olduğunu, bunun, kadınları emen ve yok eden ev işlerine toplumsal olarak
son verilmesini gerektirdiğini, bunun da Engels’e göre üretim araçlarının özel
mülkiyetinin yok edilmesi ve üretim araçlarının toplumsal mülkiyete devrini
temel alan büyük ölçekli üretimin geliştirilmesi anlamına geldiğini öne
sürmüştür. Engels’in bu tezini çok açık bir şekilde ifade etmenin iyi olduğunu
tekrar belirtiyoruz, çünkü bugün bazıları, bu klasiğe sığınarak, Marksist kadın
sorunu görüşünü çarpıtmaya ve sömürücü sınıfların çıkarları için kadınların
ekonomik sürece basit ve sade bir şekilde katılımını savunmaya çalışıyorlar. Kadınların
ezilmesinin kökeni olan özel mülkiyeti gizliyorlar ve üretim araçlarının özel
mülkiyetinin yok edilmesine dayalı büyük ölçekli toplumsal üretimi göz ardı
ediyorlar.
Bu çarpıtmayı öngören klasik düşünürler, diğer durumlarda
olduğu gibi, kapitalizmin başlattığı kadınların üretim sürecine dâhil
edilmesinin erkek ve kadınları gerçekten eşit hale getirip getiremeyeceği
sorununu analiz ettiler. Özlü ve güçlü cevap bir kez daha Mao Zedong tarafından
1950’lerde verildi: “Erkek ve kadın arasında gerçek eşitlik, ancak toplumun
tamamının sosyalist dönüşümü sürecinde elde edilebilir.”
Lenin, burjuva toplumundaki kadınların durumunu araştırdı
ve bunu proletarya diktatörlüğü altındaki durumla karşılaştırdı. Bu analiz onu
şu sonuca götürdü:
“Uzak
zamanlardan beri, Batı Avrupa’daki tüm kurtuluş hareketlerinin temsilcileri, onlar
değil yüzlerce yıl boyunca, bu eski yasaların kaldırılmasını, kadın ve
erkeklerin hukuki eşitliğini talep ettiler, ancak en gelişmiş cumhuriyetler de
dâhil olmak üzere hiçbir demokratik Avrupa devleti bunu başaramadı, çünkü
kapitalizmin var olduğu, fabrikaların özel mülkiyetinin muhafaza edildiği,
sermayenin gücünün korunduğu her yerde, erkekler ayrıcalıklardan yararlanmaya
devam ediyor.”
“Sovyet
iktidarı, varlığının ilk aylarından itibaren, işçi sınıfının iktidarı olarak,
kadınlara ilişkin en belirleyici ve radikal yasal değişiklikleri
gerçekleştirdi. Sovyet Cumhuriyeti'nde, kadınları bağımlı konumda tutan her
türlü önlem alındı. Tam olarak, kadınların bağımlı durumunu özel bir şekilde
kullanan, onları hak eşitsizliğinin ve hatta çoğu zaman aşağılanmanın kurbanı
haline getiren yasalardan, yani boşanma yasaları, gayrimeşru çocuklarla ilgili
yasalar ve kadınların çocuğu desteklemek için babayı mahkemeye verme hakkıyla
ilgili yasalardan bahsediyorum.” (Sovyet Cumhuriyeti’nde Kadın İşçilerin
Görevleri)
Bu karşılaştırmalı analizden, yalnızca işçi sınıfını
köylülükle ittifak halinde iktidara getiren devrimin, erkekler ve kadınlar
arasında gerçek anlamda hukuki eşitliği onaylayabileceği ve hatta bunu
uygulayabileceği sonucuna varılmaktadır. Ancak, Lenin’in kendisinin de
öğrettiği gibi, devrimle başlatılan bu gerçek hukuki eşitlik, kadın ve
erkeklerin yaşamda tam ve eksiksiz eşitliği için uzun sürecek bir mücadelenin
sadece başlangıcıdır:
“Ancak,
eski burjuva yasalarının ve kurumlarının yükünden ne kadar kurtulursak, inşaat
için zemini ancak zar zor temizlediğimizi, ancak inşaatın kendisinin henüz
başlamadığını o ölçüde açık biçimde görme imkânına kavuşuruz.”
“Kadın,
tüm özgürleştirici yasalara rağmen, aşırı yüklenmiş, ezilmiş, uyuşturulmuş,
aşağılanmış ev işleri tarafından aşağılanmış, aşçı ve hemşire olarak
görevlendirilmiş, faaliyetini absürt derecede verimsiz, aşağılayıcı, sinir
bozucu, uyuşturucu ve sıkıcı bir işte harcamış bir köle olmaya devam ediyor.
Kadınların özgürleşmesi ifadesi, ancak kitlesel mücadele (devletin gücüne zaten
sahip olan proletarya önderliğinde) bu küçük ev ekonomisine karşı başladığında,
daha doğrusu kitlesel dönüşümleri büyük ölçekli bir sosyalist ekonomide
başladığında ülkede gerçek anlamda başlayacaktır.” (Büyük Bir Girişim)
Lenin ve Mao Zedong, bugün Engels’in tezlerini çarpıtmaya
ve kadın sorunu konusunda işçi sınıfının konumunu bulanıklaştırmaya çalışan,
Marksizmi tahrif eden oportünistlere ve onu geliştirdiğini iddia eden
yalancılara gerekli cevabı vermektedir.
Marksizm, kadınların özgürleşme mücadelesini uzun soluklu
ama zaferle sonuçlanacak bir mücadele olarak tasavvur eder: “Bu, toplumsal
tekniğin ve geleneklerin radikal bir dönüşümünü gerektiren uzun süreli bir
mücadeledir. Ancak bu mücadele, komünizmin tam zaferiyle sona erecektir.”
(Lenin, Uluslararası Çalışan Kadınlar Günü Vesilesiyle.)
Yukarıda özde, devrimci kadın hareketiyle yeni toplumun
inşası için verilen işçi mücadelesinin bir olduğunu ortaya koymaya çalıştık.
Ayrıca bu açıklama, Lenin’in kadın işçileri devrimin kendilerine sunduğu
kurumları ve araçları geliştirmeye çağıran sözlerinin anlamını idrak etmeye katkıda
bulunacaktır: “Biz diyoruz ki, işçilerin kurtuluşu işçilerin kendi işi
olmalıdır, aynı şekilde, kadın işçilerin kurtuluşu da kadın işçilerin kendi işi
olmalıdır.” (Görevler...)
Bunlar, Marksizmin kadınların kurtuluşu, politikleşmesi
ve durumu hakkındaki temel tezleridir. Bu konumları, çoğunlukla klasiklerden
alıntılarla aktarmayı tercih ediyoruz, çünkü ilgili konumlar yeterince
bilinmiyor, ayrıca yazarların kendileri tarafından ustaca ve özlü bir şekilde
ifade edildikleri için, özellikle de tam ve eksiksiz güncelliğini gördükten
sonra, onlara yeni bir düzenleme yapma görevinden bizi kurtarıyorlar. Öte
yandan, bugün kadın sorunu konusunda alınması gereken Marksist konumların
çarpıtılmasına dönük girişimleri karşısında klasiklerdeki sözlerin
yaygınlaştırılması gerekiyor.
Son olarak, alıntılanan metinlerden de anlaşılabileceği
üzere, Marx, Engels, Lenin ve Mao Zedong’un kadınların özgürleşmesi tezini
değil, kadınların kurtuluşu tezini ortaya koyduklarını, kısaca da olsa
belirtmek gerekir. Bu konuda, tarih boyunca kadının durumunun analizi, onu
vesayet altında ve erkeğe karşı boyun eğme durumunda gösteren bir varlık olarak
ortaya koymaktadır; bu da kadını, kocası veya ilişki içinde olduğu erkekle aynı
sınıfa ait olmasına rağmen, ona karşı aşağılık bir konumda bulur. Bu aşağılık
durum, yasalar tarafından kutsanır, yüceltilir ve dayatır. Tarih boyunca
süregelen bu değersizleştirme durumuyla tutarlı olarak, kapitalizm altında
erkeklerle biçimsel bir eşitliğe ulaşmak için haklarını talep etme ihtiyacını
ve ancak proletaryanın önderliğindeki devrimci mücadelenin, kadın ve erkek
arasında gerçek bir hukuki eşitliği kurup gerçekleştirebileceğini görüyoruz. Ancak,
gördüğümüz üzere, Lenin’in dediği gibi, yaşamda mebzul miktarda eşitlik, büyük
ölçekli sosyalist üretim geliştikçe ortaya çıkacaktır. Bu basit gözlemler,
proletaryanın kurtuluşunun bir parçası olarak tasavvur edilen kadının kurtuluşu
tezinin kesinliğini göstermektedir. Kadın kurtuluşu tezi, tarihte burjuva bir
tez olarak ortaya çıkarken, bunun altında cinsiyet nedeniyle kadın ve erkek
arasındaki karşıtlık gizlidir, orada kadınların ezilmesinin kökeni kamufle
edilmektedir; Bugün, kadın özgürleşmesinin her geçen gün daha çok burjuva
feminizmi olarak ifşa edildiğini görüyoruz; bu feminizm, halk hareketini kadın
kitlelerinden ayırarak bölmeyi ve esas olarak işçi sınıfının liderliği ve
rehberliği altında kadın hareketinin gelişimine karşı çıkmayı amaçlamaktadır.
II. Mariátegui ve Kadın Sorunu
Elli yıl önce, keskin tarihsel öngörüsüyle Mariátegui,
ülkedeki kadın sorununun önemini ve perspektifini fark etti. (“Kadın
hareketinin yol açtığı ilk titreşimler Peru’da örtük olarak hissedildi.”) Yazılarıyla
yaptığı katkının yanı sıra bu sorun için iki çalışma kaleme aldı: Kadın ve
Politika ile Kadın Hareketinin Talepleri. Bu kaynağa geri dönmek
şart, çünkü burada Peru işçi sınıfının kadın sorununa ilişkin konumunu
bulacağız. Dahası, bu sorun Mariátegui’nin çalışmalarının az bilinen ve
araştırılan bir yönüdür.
José Carlos Mariátegui bize şunu öğretti: “Günümüzde
toplumsal yaşam, ailenin örgütlenmesi, kadının durumu gibi nedenler araştırılıp
analiz edilmeden incelenemez.” Yeni yeni ortaya çıkan Peru kadın hareketini
araştırırken şunları söylüyordu: “Günümüzün büyük duygularına duyarlı erkekler,
bu harekete kendilerini yabancı veya kayıtsız hissetmemelidir. Kadın sorunu,
insanlık sorununun bir parçasıdır.”
Mariátegui, siyaseten ortaya çıktığı günden itibaren bu
ülkenin işçi sınıfının kadınların durumuna dikkat çektiğini, büyük temsilcileri
aracılığıyla kadınlara yönelik konumlarını belirlediğini ve 1926’da A. Field
Şirketi’nin kadın işçileriyle tekstil işçileri ve şoförlerin dayanışmasında
görüldüğü gibi, kadınların mücadelelerine desteği sunduğunu söylüyor.
Peki kadın hareketi içinde ne yaşandı da bu dikkati ve
ilgiyi koşulladı? Ülkedeki kadınların durumu, özellikle bu yüzyılda ve daha
özel olarak iki dünya savaşından sonra belirgin bir değişim geçirdi. Köylü
kadınların durumu daha yavaş değişirken, işçi ve meslek sahibi kız
kardeşlerinin durumu daha hızlı ve derinden değişti. Kadınlar, toplumumuzda
daha fazla yer kaplamaya başladılar.
Geçtiğimiz yüzyılda Clorinda Matto de Turner, Mercedes
Cabello de Carbonera ve Margarita Praxedes Muñoz’un eylemleri ve edebi
çalışmaları, milyonlarca köylü, işçi ve küçük burjuva kadının, isimsiz olsalar
da, feodal kökenli sert toplumsal baskıya maruz kaldıkları bir ortamda
kadınların varlığını vurgulamıştır. On dokuzuncu yüzyılda Peru kadınının
eğitime erişimi çok sınırlıydı, ortaöğretime devam etmesine izin verilse bile,
uygulanan eğitim normları, erkeklere ilkokulun son sınıfında verilen, ardından
gelen bazı ortaokul derslerine denk gelen derslerle sınırlıydı. Kadın eğitimi
ihmal edildi. Erkek öğrenciler üniversiteye girmek için özel kurumlarda
hazırlanabilirken, Lima’da Ulusal Kadın Okulu’nun kapıları ancak 1928’de açılabildi.
O güne dek başkentte bu türden bir okul yoktu. Geçen yüzyılın sonlarına doğru
bazı kadın eğitimcilerin kadınların eğitimine dair endişelerini dile
getirmeleri ve bu eğitimin yenilenmesini önermeleri dikkat çekicidir: Bu, “onları
sadece evlilik için eğitmek” gibi hatalı bir anlayışın üstesinden gelmeyi gerekli
kıldı. Bu anlayış, insanların hayattaki tek amacının evlilik olduğunu
düşünmelerine yol açıyordu. Kadınlar, eğitimlerinin, dünyayı terk etmiş ve iyi
kadınlar yetiştirme konumunda olmayan rahibelerin elinde olmaması gerektiğini,
ev dışında çalışan bekar veya evli kadının sosyal olarak yozlaştığı
yanılgısının sona erdirilmesi gerektiğini söylediler. Aynı zamanda yeni eğitim
merkezleri talep ettiler, gerektiği yerde bizzat kurdular. Teresa Gonzalez de
Fanning bu konuda öne çıkan bir isimdi.
Aynı şekilde, üniversite eğitimi kadınlara kapalıydı,
üniversitedeki varlıkları 1890’lara kadar fark edilmedi. Kadınların
üniversiteye girip diploma almalarına ve meslekleri icra etmelerine ancak 1908’de
izin verildi. Kadınların aşağılandığı, toplumdan dışlandığı gerçeklik eğitimde yankı
buldu. Ancak yirminci yüzyıldaki dönüşümlerle birlikte kadınlar, eğitim alma ve
profesyonel olarak çalışma imkânlarına kavuştular. Çoğu öğretmen oldu. Kadınlar
farklı mesleklerde çalışmaya ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayabildi.
Yüzyılın başında bir elin parmaklarıyla sayılabilecek kadar az olan kadın üniversite
mezunlarının oranı, yüzde 30’a ulaştı.
Ancak gerçekten derin, radikal ve geniş kapsamlı bir
değişimi ima edecek olan şey, kadınların fabrika üretimine dâhil edilmesidir.
Peru kadınının proleterleşmesi, bu yüzyılda makineleşmenin ve bürokratik
kapitalizmin gelişmesiyle birlikte başladı. Kendi özel koşullarıyla çevremizde,
Marx’ın yukarıda alıntıladığımız duruma tanıklık ediyoruz. Kadınların işçi
olarak üretime dâhil edilmesiyle, proleter siyasallaşma süreci, Peru’daki kadın
kitlelerini kucaklıyor. İşçi sendikalarına üye olan kadınlar, ücretler, sekiz
saatlik iş günü ve çalışma koşulları için mücadele ediyorlar. Diğer işçilerle
birlikte halkın yüksek yaşam maliyeti ve fiyat artışlarına karşı yürüttüğü mücadelelere
katılıyorlar, bu da ideolojik anlayışlarını geliştiriyor, nihayetinde ülkenin
kadınları, devrimci mücadele ortamında işçi sınıfının siyasi militanları haline
geliyorlar.
Perulu kadının siyasi gelişim süreci, emekçiliğe
entegrasyonlarıyla paralel olarak, bu yüzyılın ilk çeyreğinde ülkenin sınıf
mücadelesine önemli kazanımlar sağlamıştır. Bu dönüm noktaları arasında, 1916’da
beş kadın işçinin canlarını feda ederek sınıflarına bağlılıklarını kanlarıyla
mühürledikleri Huaral, Barranca, Pativilca ve Huacho’daki tarım işçilerinin
sekiz saatlik iş günü mücadelesini vurgulamak gerekir. Aynı şekilde, 1919 Mayıs’ında
artan fiyatlara ve yüksek yaşam maliyetine karşı önemli eylemlere katılımları
üzerinde de durulmalı. Bu eylemlerde kadın işçiler, destekleyici eylemlerini
yönlendirmek için bir Kadın Komitesi kurmuş, “Sınıf ayrımı gözetmeksizin tüm
kadınları Peru kadınlarının haklarını savunma eylemlerine katılmaya çağırmaya”
karar vermişlerdir. Bu büyük mücadelede kadınlar, 25 Mayıs’taki toplantılarında
polis güçleriyle karşı karşıya gelmiş, kanlı polis baskısını atlattıktan sonra
şu sonuçları ilan etmişlerdir:
“Lima’nın,
civar şehirlerin ve köylülerin kadınları, 25 Mayıs 1919 Pazar günü Neptün Parkı’nda
büyük bir halk toplantısında bir araya gelerek şunları değerlendirmişlerdir:
Geçim
mallarının, konut kiralarının ve tüm yaşam gereksinimlerinin yüksek maliyetinin
insanları düşürdüğü sefalet durumuna daha fazla tahammül etmek
imkânsızlaşmıştır. Peru kadınları, tüm medeni ülkelerdeki kadınlar gibi,
kendilerini etkileyen ekonomik ve toplumsal sorunların çözümüne müdahale etmeyi
görev bilirler.
Kadınlar,
şu hususlarda anlaşmaya vardılar:
1. 4
Mayıs’ta Alameda de los Descalzos’da yapılan halk toplantısının sonuçları kendi
kararları olarak bilinecek.
2. Bu
sonuçların kabul edilmemesi durumunda, tüm sanayi dallarında genel bir kadın
grevi ilan edilecek, grevin tarihi, Geçim Maliyetini Azaltma Erkek Komitesi’nin
takdirine bırakılacak” [Martinez de la Torre, Apuntes para una
interpretación marxista de historia social del Perú (Peru Sosyal Tarihinin
Marksist Yorumu Üzerine Notlar), Cilt I, Lima 1947.]
Kadın mücadelesinin bu tarihindeki bir diğer bölüm ise,
Socorro Rojo’nun, Sanchez Cerror diktatörlüğünün başlattığı zulüm, baskı, hapis
ve kan politikalarına karşı, özellikle proletaryanın hak ve özgürlüklerini
savunarak verdiği mücadeledir.
Bahsedilen mücadelelerde, kadınların siyasallaşmasının
yanı sıra, daha doğrusu, doğru bir bakış açısının göstergesi olarak, kadın
kitlelerinin eylemlerini, kendi çıkarları olan halkın çıkarlarıyla yakından
birleşmiş ve kendi sınıfları olan işçi sınıfının mücadeleleriyle doğrudan
birlik ve destek içinde yürüttükleri vurgulanmalıdır.
Özetle, bu yüzyılda ve geçen yüzyılın sonlarında Perulu
kadınların izlediği yol, Kuzey Amerika emperyalizminin güçlendirdiği bürokratik
kapitalizm koşullarında üretime yaygın bir şekilde dâhil olan kadınların
bilhassa üniversite eğitimine erişim imkânı bulmalarıyla birlikte farklı bir
yöne bükülmüştür. Böylece ülkede kadın hareketinin ilk nüveleri oluşacakları
zemine kavuşmuştur. Mariátegui’nin tespiti şu yöndedir:
“Kadın
hareketi, Peru’da yapay veya keyfi olarak ortaya çıkmamıştır. Kadınların yeni kaf
ve kol emeği biçimlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Kadın hareketine
gerçekten bağlı olan emekçi kadınlar ve okuyan kadınlar öne çıkmıştır. Kadının
hürriyeti fikri, kafa ve kol emeğiyle çalışan, profesör, üniversite öğrencisi
ve işçi olan kadınlar arasında gelişir. Kadın hareketi, her geçen gün daha
fazla Perulu kadını kendine çeken üniversite sınıflarında ve fabrika
kadınlarının erkeklerle aynı haklara ve aynı görevlere sahip olduğu işçi
sendikalarında gelişeceği uygun ortamı bulur. Bunun yanında bir de biraz ukala,
biraz da sıradan olan amatör feminizm de söz edilmelidir. Bu tür feministler
için kadın hareketi, sadece edebi bir egzersiz, sadece modaya dönüşmüş bir tür
spordur.” [Kadın Hareketinin Talepleri]
Mariátegui, bu temelde Peru proletaryasının kadın
sorununa ilişkin konumunu, Marksist bir bakış açısıyla gelişmek isteyen herkes
için bu konuda izlenecek genel çizgiyi belirleyerek detaylandırdı. Şimdi de bu
bakış açısı üzerinden temel sorunlara bakalım:
1. Kadınların Durumu
Peru proletaryasının bakış açısından kadın sorununu
incelemek için ilkin Mariátegui’nin ülkede Marksizm-Leninizmin
evrensel gerçeğinin geri kalmış ve ezilmiş bir ülkenin maddi koşullarına uygulanmasını ifade ettiğini akılda tutmak gerekmektedir. Bu uygulama onu, 1928’den beri
uzun ve dolambaçlı bir süreçte gelişen ve daha yüksek aşaması henüz tamamlanmamış olan ulusal demokratik
devrimin ortasında, toplumumuzun yarı feodal ve yarı sömürge niteliğini bilimsel olarak görmemizi sağlar. Bu,
Mariátegui’nin düşüncesinin özü ve rehberidir. Bu türden değerlendirmelerden
yola çıkarak, kadın sorunuyla değerlendirmeleri de dâhil, bizzat ortaya koyduğu
sorunları ve politikaları ele almalıyız.
Mariátegui, kadınların durumunu değerlendirmek için Peru
toplumunun yarı feodal ve yarı sömürge niteliğinden yola çıkar. Baştan itibaren
“kadının doğası”ndan söz eden eski, içi geçmiş teoriyi reddeder; kadınları,
içinde iş gördükleri toplumun yapısından türetilen bir durum veya koşul
üzerinden ele alır, kadınların durumunun dinamik, değişen karakterini vurgular,
çalışmanın kadınların toplumsal statüleri ve onlar hakkındaki düşünceler
açısından durumlarında dönüştürücü rolüne işaret eder. Aşağıdaki paragraf, bunu
ve diğer noktaları iyi bir şekilde dile dökmektedir:
“Burjuva
demokrasisi, kadınlara haklarını vermedi ama istemeden de olsa gerçekleşmesi
için koşulları, ahlaki ve maddi ön koşulları yarattı. Kadınları üretken bir
unsur, ekonomik bir faktör olarak değerlendirdi, emeklerini her geçen gün daha
yoğun ve kapsamlı bir şekilde kullanmıştır. Çalışma, kadınların zihnini ve
ruhunu kökten değiştirir. Kadınlar, çalışmaları sayesinde kendilerine dair yeni
bir anlayış edinirler. Eski zamanlarda toplum, kadınları evliliğe ve tembelliğe
veya düşük ücretli işlere mahkûm ederdi. Bugün ise onları her şeyden önce
çalışmaya mahkûm ediyor. Bu gerçek, kadınların hayattaki konumunu değiştirmiş
ve yükseltmiştir.”
Dolayısıyla, Peru proletaryası nezdinde, kadınlara
durumlarını belirleyen şeyin toplum olduğu, kötücül bir doğa olmadığı, kadınlık
durumunun değişen bir durum olduğu, kadınların konumunda ve anlayışında büyük
bir sıçrama yaratanın emek olduğu açıktır. Bu, Maritegistlerin çıkış noktasıdır. Bu anlayış, bir yandan da kadınların basit üreme araçlarına indirgenmesine karşı çıkar, kadınlara yönelik zulmün sürmesine
katkıda bulunan pembe tablolar çizen efsanelere mitlere karşı durur:
“Evin
şiirinin savunulması gerçekte kadınların serfliğinin savunulmasıdır. Kadınların
rolünü yüceltmek ve onurlandırmak bir yana, onu küçültür ve azaltır. Kadın,
tıpkı erkeğin erkekten daha fazlası olması gibi, anne ve dişi olmaktan daha
fazlasıdır.”
Kadınlık durumunun toplumsal kökenine ilişkin tezini
geliştiren Mariátegui, Latin ve Sakson kadınları arasındaki farkı ortaya
koyarak, feodal geçmiş ve mizaç ile her iki kadındaki farklılıklar arasındaki
nedensel bağlantıyı kurar:
“Latin
kadını, daha ihtiyatlı, daha az tutkulu yaşar. Gerçeğe dair o dürtüye sahip
değildir. Özellikle İspanyol kadını, çok temkinli ve pratiktir. Waldo Frank,
onu hayranlık uyandıracak bir doğrulukla şöyle tanımlamıştır: ‘İspanyol kadını,
aşkta pragmatisttir. Aşkı cennet için çocuk yaratmanın bir aracı olarak görür.
Avrupa’da daha az şehvetli, daha az âşık bir kadın yoktur. Kızken güzeldir;
taze umut, yanaklarını renklendirir, siyah gözlerini büyütür. Ona göre evlilik,
ulaşabileceği en yüksek mertebedir.’ Evlendikten sonra, baharın bu doğuştan
gelen cilveliliği bir mevsim gibi yitip gider: bir anda ölçülü, dolgun ve anaç
bir hale gelir.” (Waldo Frank)
İspanyol kadını hakkında söylenenler, doğal olarak Latin
Amerikalı kadınlara ve aralarında bu ülkedeki kadınları da kapsar. Eski ve
mevcut feodal geçmişin yarattığı kadın zihniyetinin hâlâ aşılamadığını
gösterir. Ancak bunun yanı sıra, emperyalizm ile Amerika’nın ezilen ülkeleri
arasındaki ilişkileri analiz eden Mariátegui, Yanki egemenliğinin kadın
zihniyetine aşıladığı yabancılaştırıcı zihniyeti vurgular:
“Lima
burjuvazisi, Şehir Kulübü’nde, teniste ve sokaklarda Yanki kapitalistleriyle,
hatta onların alt kademe çalışanlarıyla kardeşlik ilişkisi kurar. Yanki, ırk
veya din ayrımı gözetmeksizin, Kreol hanımefendilerle evlenebilir, bu
hanımefendiler, işgalci ırktan bir bireyle evlenmeyi tercih ederken, milliyet
veya kültür konusunda hiçbir vicdan azabı duymaz. Orta sınıfa mensup kız da bu
konuda hiçbir vicdan azabı duymaz. Grace Şirketi veya Vakfı tarafından istihdam
edilen bir Yanki’yi tuzağa düşürmeyi başaran, zenginlere özenen bir yoksul (huachafita)
bunu toplumsal statüsünü yükseltmenin verdiği tatminle yapar.” (Emperyalist
Bakış Açısı)
Bu anlamda, toplumumuzdaki kadınlık durumunu kadınların
serfliği olarak tanımlayan Mariátegui, kökeninde yatan yarı feodal ve yarı
sömürge arka plan ortaya konur ve sözde “eksik kadın doğası” anlayışının
desteklediği tüm yorumlar redde tabi tutulur.
Bu temelde Mariátegui, farklı sınıflara mensup Perulu
kadınların maddi analizine devam eder. Yazar, emekçi kadınları ustaca şöyle
tasvir eder:
“Genç
kitleler, bu kadar acımasızca sömürülürken, proleter kadınlar da aynı veya daha
kötü sömürüye maruz kalıyor. Çok yakın zamana kadar proleter kadının emeği
evdeki ev işleriyle sınırlıydı. Sanayileşmenin ilerlemesiyle birlikte, fabrika,
dükkan, işletme vb. yerlerde rekabete giriyor. [...] Böylece onu tekstil
fabrikalarında, kraker fabrikalarında, çamaşırhanelerde, konteyner ve karton
kutu fabrikalarında, sabun fabrikalarında vb. görüyoruz; burada erkek işçiyle
aynı işi yapıyor, makine çalıştırmaktan en düşük seviyedeki işlere kadar, her zaman
erkekten yüzde 40 ilâ yüzde 60 daha az kazanıyor. Kadınlar, kendilerini
endüstriyel işlerde çalışmak üzere eğitirken, aynı zamanda ofis, ticari
işletmeler vs. yerlerdeki faaliyetlere de giriyorlar, her zaman erkeklerle
rekabet ediyorlar ve bu durum, ücretlerde belirgin bir azalmaya şahit olan, kârlarının
birden arttığını gören işletmelerin ekmeğine yağ sürüyor. Tarım ve madencilikte
proleter kadınlar, erkeklerle açıktan rekabet ediyorlar. Nereye bakarsak
bakalım, her türlü faaliyet alanında hizmet veren çok sayıda sömürülen kadın
görüyoruz. [...] Bu süreçte toplumsal mücadelelerimizde, proleterleri
savunmaları için somut taleplerde bulunmak zorunda kaldı. Şimdiye kadar bu
konuya en büyük ilgiyi gösteren, ancak yalnızca onlarla sınırlı olmayan tekstil
sendikaları, kanunla belirlenen ancak kapitalistlerin uygulamayı reddettiği
düzenlemelere uyulmasını sağlamak amacıyla birden fazla kez greve gittiler. İşçinin
‘dost’u Bay Tizon y Bueno gibi) kimi kapitalistler, bir kadın işçinin hamile
olmasını ‘suç’ olarak görmekten çekinmediler ve bu ‘suç’ nedeniyle, kanunun
öngördüğü şeye uymaktan kaçınmak için kadının işine son verdiler. Kraker
fabrikasında kadınların maruz kaldığı sömürü çok yüksek düzeyde.” [Peru
İşçileri Genel Konfederasyonu’nun [CGTP] ülkenin işçi sınıfına yönelik
manifestosu. Kadın Sorunu. Belge, Mariátegui’nin liderliğinde hazırlandı.)
Bu geçerli bir açıklama mı? Evet; Özünde işçilerin durumu
aynı kalıyor: giderek daha fazla sanayi dalında yaygın sömürü, ki bunların
bazılarında gerçekten dehşet verici boyutlara ulaşıyor; kadınların maaşlarının
erkeklerden daha düşük olması nedeniyle, kadın emeğinin maaşları düşürmek için
kullanılması; kadınları koruyan yasaların uygulanmaması ve proletaryanın sahte
"dostu" tarafından gizli işçi karşıtı tutumlar. Ayrıca kadın
işçilerin başarılarını destekleme ihtiyacı da çok güncel.
Aynı şekilde, yerli köylü kadınların durumunu da ele alan
Mariátegui, onların çocuklarıyla birlikte “sahiplerine ve ailelerine, ayrıca
yetkililere karşılıksız hizmet vermekle” yükümlü olduklarını söylüyor. Yoksul hallerinin
ve toplumsal konumlarının kökeninde büyük toprak sahipleri ve serflik yatıyor.
Küçük burjuva kadınların çektiği sıkıntılara işaret eden Mariátegui,
ilkokul öğretmenlerine dönük analizinde toplumsal ortalamanın, halka yakınlığın
ve tam zamanlı öğretmenliğe olan bağlılıklarının tutumlarını ve ruhlarını nasıl
değiştirdiğini ele alıyor, içlerinde “yeni bir toplumsal devleti kuracak
olanlara ait idealleri taşıdıklarını” ortaya koyuyor. “Çıkarlarının hiçbiri,
kapitalist rejimle ortak bir noktaya sahip değil. Yaşamları, yoksullukları,
çalışmaları onları proleter kitlelerle birleştiriyor.” Onlara hitap etmeyi öneren
Mariátegui, “öncüler onların saflarında daha fazla ve daha iyi elemanlar
bulacaktır” diyor.
2. Kadınların Mücadelesinin Tarihsel Arka Planı
Gördüğümüz gibi, Mariátegui'ye göre sanayileşme kadını iş
gücüne dâhil eder, bu sayede, onun durumunu ve ruhunu dönüştürür. Klasikler
gibi, ima edilen ikili durumu şu şekilde dile döker: “Kadın, burjuva demokratik
bir zeminde özgürleşme yolunda ilerlediğinde, bu durum karşılığında kapitaliste
ucuz iş gücü ve aynı zamanda erkek işçiye ciddi bir rakip sağlar.”
Öte yandan, Fransız Devrimi’nin kadın hareketinin kimi
unsurlarını içerdiğine işaret eden Mariátegui, “kadın hareketinin taleplerinin
savunucusu” olarak gördüğü eşitlikçilerin lideri Babeuf’ü savunur ve onun şu
sözlerini aktarır: “Hiçbir şekilde hor görülmeyi hak etmeyen bu cinsiyete
sessizliği dayatmayın. Eğer cumhuriyetinizde kadınlara hiçbir şey için
güvenmezseniz, onları monarşi sevdalısı yaparsınız. Erkeklerin istibdatının ve
zulmünün her daim ortadan kaldırmak istediği, devrimlerde her daim bir işe
yaramış olan bir cinsiyettir o.”
Fransız Devrimi’nin kadınların özgürleşmesine yaptığı
katkıyı ele alan Mariátegui, Kadınlar ve Siyaset adlı eserinde şunları
söylüyordu:
“Fransız
Devrimi, kadınlar değil, erkekler için siyasi eşitlik rejimini başlattı. İnsan
Hakları, daha ziyade Erkeklerin Hakları olarak adlandırılabilirdi. Burjuvaziyle
birlikte kadınlar, aristokrasi döneminde olduğundan çok daha fazla siyasetten
uzaklaştılar. Burjuva demokrasisi, yalnızca erkeklere özgü bir demokrasiydi.
Ancak gelişimi, kadınların özgürleşmesine son derece elverişli olmak
zorundaydı. Kapitalist uygarlık, kadınlara kapasitelerini artırma ve yaşamdaki
konumlarını iyileştirme araçları sağladı.”
Mariátegui, burjuva sınıfının kadınlar için yaptığı şeyi
doğru tespit eder: Gelişimi için koşullar sağlayabilirken, onu özgürleştiremez.
Mariátegui, bu gerçeği çok iyi biliyordu: Bu sınırlamaya rağmen, kapitalizm
geliştikçe, özellikle yirminci yüzyılda, kadınlar için siyaset de dâhil olmak
üzere çeşitli faaliyetlere kapıları nasıl açtığını, hatta bunun bir sembolü
haline geldiğini söylüyordu. Bu açıklamayı geliştirirken, Mariátegui kendisi
birçok önemli kadını savundu, birçok kadının şiire, romana, genel olarak
sanatlara, mücadeleye ve siyasete yaptığı katkıları ele aldı, ortaya koydu.
Böylece bize çeşitli sınıflardan ünlü kadınları nasıl değerlendireceğimizi,
erdemlerini ve eksikliklerini nasıl göstereceğimizi, her bir durumda neyin esas
olduğunu, daha da önemlisi, kadınların ilerlemesine yaptıkları katkıları nasıl
vurgulayacağımızı öğretti.
3. Kadın Hareketi
Günümüzde son derece önemli olan merkezi bir nokta,
Mariátegui’nin kadınların genel sorunlarına ilişkin önerisidir. Kadın hareketi ile
ilgili tezleriyle birlikte, bu konuda üç bölüm dikkat çekicidir: Kadın hareketi;
kadınların siyasallaşması ve örgütlenmesi.
Kadın hareketinin kendi içimizde “yapay veya keyfi olarak”
ortaya çıkmadığını söyleyen Mariátegui, hareketin kadınların el emeğine ve teorik
çalışmaya dâhil edilmesiyle eş zamanlı olarak zuhur ettiğini söylüyordu. Bu
bakış açısı dâhilinde kadın hareketinin esas olarak ev dışında çalışan kadınlar
arasında geliştiğini söyleyen Mariátegui, kadın hareketinin gelişmesi için
uygun ortamların üniversite sınıfları ve işçi sendikaları olduğunu dile
getiriyordu. Ardından, kadınların harekete geçirilebilmesi için bu cephelere
yönelmemiz talimatını verdi.
Bununla birlikte, böylesi bir yönelimin hiçbir şekilde
köylü kadınları göz ardı etmek anlamına gelmediğini bilmek gerekmektedir, zira
Mariátegui’nin köylü kadınları sürecimizdeki en önemli sınıf olarak gördüğünü
hatırdan çıkartmamalıyız. Hiç şüphesiz, köylü kadınlar da hareketin bir cephesi,
hatta tüm kadın hareketinin ve proletaryanın ulaşmak istediği ana kaynaktır.
Mariátegui, Kadın Hareketinin Talepleri adlı
eserinde kadın hareketini özünü şu şekilde özetliyor:
“Tüm
kadınların tek bir kadın hareketi bünyesinde bir araya gelmemesi kimseyi
şaşırtmamalı. Kadın hareketi, zorunlu olarak, çeşitli renklere ve farklı
eğilimlere sahip. Kadın hareketinde üç temel eğilim, üç özlü renk ayırt
edilebilir: burjuva kadın hareketi, küçük burjuva kadın hareketi ve proleter
kadın hareketi. Bu hareketlerin her biri kendi taleplerini farklı bir şekilde
formüle ediyor. Burjuva kadını, kadın hareketini muhafazakâr sınıfın
çıkarlarıyla birleştirir. Proleter kadın ise kendi kadın hareketini devrimci
kitlelerin geleceğin toplumuna olan inancıyla birleştirir.”
Sadece teorik bir iddia değil, tarihsel bir gerçek olan
sınıf mücadelesi, kadın hareketi denilen zeminde de karşılık bulmaktadır.Kadınlar
da erkekler gibi gerici, merkezci veya devrimci olabilirler. Dolayısıyla, hepsi
aynı mücadeleyi omuz omuza veremezler. Günümüzdeki insanlık panoramasında,
sınıf, bireyleri cinsiyetten daha çok farklılaştırıyor.
Bu, kadın sorunumuzun özü, tüm kadın hareketinin sınıfsal
karakteridir. Bu gerçeği, özellikle bugün, kadınların örgütlenmesi bir kez daha
ileriye taşındığı için, her zamankinden daha çok aklımızda tutmalıyız; genel
olarak sessiz kalan veya onları destekleyen sınıf karakterini, yani hizmet
ettikleri sınıfı gizleyen ve sanki tüm kadınlara, sınıf ayrımı gözetmeksizin,
sözde bir toplumsal dönüşüm için, belirsiz veya karışık sınıf pozisyonlarının
birkaç ara biçiminden geçerek, haklarını erkeklere karşı talep etmek için
birleşmeyi savunan birçok grup ortaya çıkıyor. Esas sorun, her kadın grubunun,
örgütünün, cephesinin veya hareketinin içerdiği sınıfsal kökeni belirlemek,
pozisyonları sınırlandırmak ve kime hizmet ettiklerini, hangi sınıfa hizmet
ettiklerini, gerçekten halkın yanında olup olmadıklarını tespit etmektir.
Bu sorular, bizi çok önemli bir soruna götürüyor: Halkın
yanında olan bir kadın hareketini, hangi ilkelere, hangi sınıfsal ölçütlere ve
yönelime göre inşa edeceğiz? Mariátegui’nin görüşü parlak ve özlüdür: “Saf bir
fikir olarak kadın hareketi, özünde devrimcidir.” Ona göre devrimci, özünde
proleter olanı ifade ediyordu. Bu nedenle, halka ve devrime gerçekten hizmet
etmek isteyen tüm halkçı kadın hareketi, proletaryaya bağlı bir kadın hareketi
olmalıdır. Bugün ülkemizde proletaryaya bağlılık, Mariátegui’nin düşüncesine
bağlılık anlamına gelir.
Marksist klasikler, kadınların siyasallaşması meselesine
büyük önem vermişlerdir, çünkü bu gerçekleşmeden kadınların seferberliği ve
örgütlenmesi geliştirilemez. Kadınlar olmadan kendi kurtuluşları için verdiği
kavgada proletarya ile omuz omuza mücadele edemeyiz. Mariátegui gibi Peru işçi
sınıfı da kadınların siyasallaşması meselesinin önemine işaret etmiş, bunun
eksikliğinin veya yokluğunun gericiliğe hizmet ettiği üzerinde durmuştur.
“Kadınların
siyasi eğitimi ya çok düşük düzeyde olduğundan ya da hiç olmadığından, bugünün mücadelelerinde
kadın, yenileyici bir güç değil, gerici bir güçtür.” (Dünyadaki Figürler ve
Yaşamın Yönleri)
Bu yeterince açık. Kendimize sormamız gereken şu: Bu
siyasallaşma ne anlama geliyor? Komünist partinin kurucusu için bu, kadınların
sınıf mücadelesine kararlı ve militan bir şekilde dâhil edilmesi, halkın
çıkarlarıyla birlikte seferber edilmeleri, örgütlere entegre edilmeleri,
bireysel olarak işçi sınıfının ideolojisini öğrenmeleri ve tüm bunların
proletaryanın liderliğinde, onun tarafından ve onun önderliğinde
değerlendirilmesi anlamına geliyordu. Özetle, kadınları siyasete, sınıf
mücadelesine, işçi sınıfının önderliğinde dâhil etmek gerekiyordu.
Marksizm, düşmanlarıyla yüzleşmek ve sınıf çıkarları için
mücadele etmek için proletaryanın kendisini örgütlemekten başka çaresi olmadığı
gerçeğini öğretir. Bu ilke, ancak örgütlendiğinde güçlü olan halka, dolayısıyla,
ancak örgütlendiğinde başarılı bir şekilde mücadele edebilen kadınlara da
uygulanır.
Marksizme bağlı olan, bağlılığını açıktan dile getiren
bir isim olarak Mariátegui bu ilkeleri yaratıcı bir şekilde uyguladı. Özellikle
kadın işçilerin örgütlenmesine çok özel önem verdi. Yukarıda bahsedilen CGTP
Manifestosu’ndaki öneriler bunun kanıtı niteliğinde:
“Sömürülen
kadının üzerine çöken, üst üste binmiş tüm bu ‘felâketler’, acil örgütlenme haricinde
hiçbir şeyle çözüme kavuşturulamaz. Sendikaların gençlik kadrolarını
oluşturmaları gerektiği gibi, gelecekteki kadın militanlarımızın eğitileceği
kadın bölümlerini de oluşturmaları gerekmektedir.”
Mariátegui, kendi rehberliğinde söz konusu konfederasyonun
tüzüğünün Yürütme Kurulu düzeyinde Daimi Kadın Komisyonu oluşturulmasına
hazırlanırken de aynı endişeyi dile getiriyordu. Ne yazık ki, bu yönlendirmeler
doğru bir şekilde uygulamaya konulmadı. “Kadın işleri” veya benzeri bir isimle
anılan yapı, sendikaların kadın bölümlerini organik olarak barındırmayan,
tamamen bürokratik bir sendika pozisyonu olarak kaldı. Bu görev hâlâ ifa
edilmeyi bekliyor.
Daha sonra, Mart 1930’da Komünist Parti aşağıdaki öneriyi
onayladı:
“1.
Sosyalist gençliği örgütlemek için, doğrudan Parti’nin kontrolünde olan bir
Geçici Sekreterlik kurulması.
2.
İşçi sınıfının liderliği ve kontrolünde, işçi sınıfının örgütlenmesi için bir
Geçici Sekreterlik kurulması.
3.
Her iki sekreterlik de, her iki cinsiyetten gençlerin derhal örgütlenmesi,
siyasi ve ideolojik eğitimleri için, Parti’ye kabul edilmelerine dönük hazırlık
aşaması olarak mücadele edecektir.” (Martinez de la Torre, a.g.e., Cilt
II.)
Burada Mariátegui'nin tezi, en ileri siyasi düzeylerde
bile kadın örgütlerine dikkat etme ihtiyacına vurgu yapar. Kadınların
örgütlenmesi meselesi, nihayetinde, onları işçi sınıfının ve Parti’nin
liderliği ve kontrolünde örgütleme meselesi olduğu görüşü dile getiriliyor. Bu
tür öneriler, her kadın grubu, örgütü, cephesi veya hareketi hakkında kendimize
şu soruyu sormamıza yol açıyor: Kadınlar, hangi sınıf için, nasıl ve ne için
örgütleniyorlar? Şunu unutmamak gerek: bu noktalar, ancak işçi sınıfının
pozisyonlarına bağlı kalarak, yani sınıf ve halk için çözüme kavuşturulabilir.
Kadın hareketi, kadınların siyasallaşması, kadınların
örgütlenmesi meseleleri yanında Mariátegui’nin ortaya koyduğu tezler, tutarlı
bir şekilde incelenmeli ve uygulanmalıdır, çünkü ancak bu şekilde halka ait hakiki
bir kadın hareketi geliştirilebilir.
4. Kadınların Özgürleşmesi
Bu noktada da, klasiklerde olduğu gibi, Mariátegui de
kapitalizm ve sanayileşme koşullarında “kadınların özgürleşme yolunda ilerleme
kaydettiğini” söyler. Ancak bu sistemde tam hukuki eşitliğe ulaşamazlar. Bu
nedenle, tutarlı bir kadın hareketi, daha ileri gitmeyi amaçlar ve bu yolda
mutlaka proletaryanın mücadelesine katılmak zorundadır. Bu anlayış, ülkemizin
büyük proletarya düşünürünü şu ifadeye yöneltmiştir: “Kadın hareketi, devrimci
hareketle sağlam bir şekilde özdeşleşmiş görünmektedir.” Devamında Mariátegui, liberalizmin
içinden çıkmış olsa da kadın hareketinin ancak devrimle gerçekleşebileceği
gerçeğine vurgu yapar:
“Liberal
bir rahimden doğan kadın hareketi, kapitalist süreçte henüz işleyememiştir.
Kadın, ancak demokrasinin tarihsel yolunun sonuna ulaştığında, erkeğin siyasi
ve hukuki haklarını elde eder. Rus devrimi, Babeuf’ten ve Fransız Devrimi’nin
eşitlikçilerinden beri bir asırdan fazla bir süredir boşuna talep ettiği
eşitliği ve özgürlüğü kadınlara açıktan ve bir zorunluluk olarak bahşetmiştir.”
(Kadın Hareketinin Talepleri)
Böylece, yeni bir toplumun inşasına paralel olarak, “şimdi
gerileyen uygarlığın oluşturduğu kadından esasen farklı” olacak yeni bir kadın
ortaya çıkacaktır. Bu yeni kadınlar, devrimci potada şekil alacak, eski
sömürücü sistem tarafından deforme edilmiş eski kadın tipini, kadınların gerçek
anlamda onurlandırılması için artık batan bir sistem olan tarihin arka odasına
yerleştirecektir.
“Sosyalist
sistemin bireyci sistemin yerini almasıyla aynı ölçüde, kadınların lüks ve
zarafeti de yok olacaktır. [...] İnsanlık, bazı lüks memelileri kaybedecek;
ancak bunun yerine birçok kadın kazanacaktır. Geleceğin kadınlarının giysileri
daha az gösterişli ve pahalı olacak, ancak bu yeni kadının durumu daha onurlu
olacaktır. Kadın yaşamının ekseni, bireyden toplumsal olana doğru
ilerleyecektir. [...] Özetle, bir kadın, daha az pahalı olacak ama daha değerli
olacaktır.” (Kadınlar ve Politika)
Mariátegui, bu temel fikirlerin yanı sıra, özellikle
kadınlarla yakından bağlantılı diğer sorunlarla da ilgilenir: boşanma, evlilik,
aşk vs. İnce bir alaycılıkla ele aldığı bu konulara karşı keskin eleştirel
pozisyonlar alır. Ancak, iyi bir Marksist olan Mariátegui, bunları temel mesele
olarak ele alana kadar dikkatini bunlara odaklamaz. Bunu yapmak, temel
mücadeleyi ve temel amacı unutmak, kafa karışıklığını yaymak ve devrimci
mücadeleyi yoldan çıkartmaktır.
Buraya kadar, Mariátegui’nin kadın sorunu hakkındaki
düşüncelerinin temel tezlerini sunduk, bu konuda Marksist görüşlerle
ilgilenirken kullandığımız aynı nedenlerle bolca alıntı yaptık.
III. Mariátegui’den Sonra Kadın Hareketinin Gelişimi
1. Mariátegui'nin Güncel Önemi
Söylenenler, şu sonuca ulaşmamızı sağlıyor: Mariátegui’nin
kadın sorunu hakkındaki tezleri, Marksizm-Leninizmin bizimki gibi yarı feodal
ve yarı sömürge bir toplumdaki özel koşullara tutarlı bir şekilde
uygulanmasından kaynaklanmıştır. Bu konuda genel olarak bir anlaşmazlık yoktur.
Açıkça bağlı kalınmasa bile, en azından sessizlikle bu sonuçların kabul
edildiği gösterilir. Ancak soru, Mariátegui’nin düşüncesinin Marksizmin ülkeye
doğru bir uygulaması olup olmadığı değildir. Asıl mesele şudur: Düşüncesi
günümüz için ne kadar geçerlidir? Bu, Mariátegui’ye görünürde bir saygı
gösterirken, onun muazzam ve hâlâ büyüyen prestijine saldırmamak için, ölümünün
üzerinden 40 yıldan fazla zaman geçtiğini söyleyen kimi isimler, yanlış ve
haince bir yaklaşım dâhilinde, “Marksizmi aşmak için yaratıcı gelişimini”
dikkate alma ihtiyacını ortaya koyuyor, buradan onun günümüzdeki geçerliliğini
sorguluyorlar.
Bu noktayı analiz etmek, bu ülkede kadın sorunu konusunda
sürdürülen bazı görüşleri, kısaca da olsa, gözden geçirmemizi sağlar. Örneğin,
tanınmış ve tartışmalı düşünür Don Manuel Gonzales Prada, 1904 tarihli Kilisenin
Köleleri adlı eserinde bu konuyu ele almıştır; bu eser, şimdi “Mücadele
Saatleri”nde yer almaktadır. Orada, “Kadınların toplumsal ve hukuki durumunu
incelemeden insanları iyi tanıyamayız”, “Erkeğin ahlaki yükselişi, kadın
hakkındaki düşüncesiyle ölçülür: Cahil ve vahşi erkek için kadın sadece bir
dişidir; düşünür ve kültürlü erkek için ise bir beyin ve bir kalptir”, “Babamızın
soyadını taşıdığımız gibi, annemizin ahlaki yapısını da taşıyoruz.”, “Toplumların
itici gücü, büyük itici kuvveti, meydanda veya devrimci çevrede gürültülü bir
şekilde çalışmaz; evde çalışır” gibi önemli anlayışları dile dökerken,
dikkatimizi kadının önemine odaklamamıza yardımcı olur. Öte yandan, “Kadının
özgürleşmesi, kölenin özgürlüğü gibi, Hristiyanlığa değil, Felsefeye bağlıdır”,
“Protestan ülkelerde kadınların yükselişi o kadar emin adımlarla gerçekleşiyor
ki, tam özgürleşme zaten öngörülüyor”, “Köleler ve serfler, kişisel onurlarını
asil ve incelikli kişilerin çabalarına borçludur, Katolik kadın, ancak
erkeklerin enerjik eylemiyle özgürleşecektir” ve “Fikir savaşında aşktan daha
güçlü bir müttefik yoktur” gibi fikirler dile getiriliyor.
Böylece Gonzales Prada’nın kadınların özgürleşmesine
genel olarak olumlu bir katkı sağladığını görüyoruz. Kadınlara yönelik zulmü,
üstlendikleri önemli rolü ve sorunun çözülmesinin ve kadınların özgürleşmesinin
gerekliliğini ortaya koyan yazara göre, sorunun kökeni, kadınlarda yaygın olan
Katoliklik olsa da, kapitalizm altında özgürleşmeye ulaşmanın mümkün olduğuna
inanıyor ve sorunu birey merkezli ele alıyor. Gene de fikirleri genel manada,
bu ve diğer konularda, ülkedeki kadınların sorunlarını incelemede olumlu bir
katkı olarak görülebilir.
Bu fikirler, yaklaşık 30 yıl sonra Jorge Basadre’nin şu
öneriyi ortaya koymasıyla daha da dikkat çekici hale geldi: “Gregorio Marañon,
kadınların temel rolünün sevgi olduğunu, erkeklerin temel rolünün ise iş
olduğunu savunmuştur. Bu yüzden, küçük erkek çocuklar, mücadelenin, çabanın,
üstünlük arzusunun sembolü olan askerlerle oynamayı, küçük kızlar bebeklerle
oynamayı tercih eder. Bu, erken yaşta annelik içgüdüsüyle ilgilidir. [...]
Doğanın hâkimiyeti sayesinde, melez olmasa bile Kreol kadınının cazibesi, meyve
veya sebze gibi kendine özgü bir lezzetle diğer enlemlerdeki kadınlardan
farklıdır. [...] Öte yandan, erkeklerin en büyük üstünlüğü zihinlerindedir,
Amerikan zihni, hâlâ Avrupa’dan net bir şekilde etkilendiği için, Amerika’nın
şanı-şerefi yitip gider veya azalır. Amerika’da ünlü ve güzel bir kadın, her
yerde ilgi uyandırır.” (Peru: Sorunlar ve Olasılıklar, XI. Bölüm. Burada
pozisyon o kadar açıkça gerici ki, yorum yapmaya gerek bile yok.)
Basadre şahsında muktedir sınıflar, bize özü sevgi olan “kadın
doğası”ndan bahsederken, 1940’ta Carlos Miro Quesada Laos aracılığıyla da
kendilerini şöyle ifade ediyorlar:
“Modern
hayatta kadının rolü çok yönlüdür. Artık, sonsuza dek geçmiş olan, çalışmanın
ona yasak olduğu zamanlar geride kaldı. Tam tersine. Bugün kadın çeşitli alanlarda
çalışıyor. [...] Çünkü erkek kadar verimli çalışabileceğini gösterdi. [...] Bu
nedenle, kendini geleceğe hazırlamak, eğitim almak gibi bir görevi var. Bu
işlerde kadınlar, görevleri erkeklerle paylaşsa da, diğerlerinde her zaman
erkeklerden daha iyidirler ve her zaman da öyle olacaklardır. Kadın, hayata
doğuştan gelen birçok şey katıyor. Anne ve bakıcı ellerine sahip. Bu, Tanrı’ya
şükür ki, savaşlar ve devrimci teorilerle dolu yirminci yüzyıla rağmen asla
kaybetmeyecekleri kadınlıktan başka bir şey değildir. ‘Teselli’ kelimesi
kadınları çağrıştırır. [...] Yaratıcı, erkeği yarattıktan sonra onu yanına, eşi
olarak, ona cesaret vermek ve hayatını tatlandırmak için koydu. [...] Önce anne
babasına, sonra öğretmenine, daha sonra kocasına ve her zaman görevine itaat
etmelidir.” (Üç Konferans, Lima 1941)
Basadre ile sömürücü sınıflar, kadınların çalışma
ihtimalini geleceğe fırlatıp attı. Miro Quesada şahsında aynı sınıflar, yeni
gereksinimlerle kadınların çalışmalarını yüceltip o emeği talep ediyorlar.
Ancak özünde her ikisi de “kadın doğası” anlayışını temel alıyor. Ne var ki bu
fikirler, sadece bu alanda ortaya çıkmıyor; devrimci hatta Marksist olduğunu
iddia eden yazılarda ve dergilerde de yanlış görüşlere rastlanyor. Bu yazılarda
şu türden görüşler karşımıza çıkıyor:
“Yaşamın
anlamından bahsetmek, ‘toplumsal değişim’e katılmanın, kadınların varoluşsal
sorunlarını çözmelerini sağlayacağını, çünkü yaşamın anlamının her bireyin
irade ve çaba yoluyla komşularına sunabileceği kârda yatacağını anlıyoruz.”
“Kadın ve Toplum” konusunu ele alan yazar, Engels’in
ailenin gelişimi hakkındaki tezini özetlemeye çalıştıktan sonra şunları söylüyor:
“Kadınların aşağılık olduğuna dair efsaneye teslim olmuş haldeyiz. Bu hal,
kadınları özgürleştirme ihtiyacını doğuyor. [...] Kadının özgürleşmesi, ancak
sosyo-ekonomik yapının yeni bir toplumun gelişip değişmesiyle gerçekleşebilir.”
Böylece özgürleşmeye vurgu yapılıyor ama toplumsal arka
planı belirsiz ve kesin olmayan bir şekilde bırakılıyor, sonuçta “yeni
ideolojiye cevap olarak cinsiyetler arasındaki ilişkiyi nasıl düzenleyeceğimiz”
meselesine odaklanılıyor. Eğer kadın erkeğe eşitse veya eşit olmak zorundaysa,
bu ilişkinin temelleri şunlar olmalıdır:
a) Kadını dini yabancılaşmadan kurtarmak,
b) Erkeğin inisiyatifi hakkındaki önyargılara uymadan
eşini seçme hakkını kullanmak,
c) Kadın özgürleşmesini özgür aşkla eş anlamlı olarak
anlamamak,
d) Kadın erkeğe eşit olduğu için, kadınlık durumunu öne
sürerek siyasetten ayrı kalmamalıdır. Toplumsal değişimin çıkış noktası olarak aşk, gençleri (erkek ve kadınların) baskı veya adaletsizlikten arınmış eşitlikçi bir dünya inşa etme mücadelesine teşvik etmelidir.
Bu kişiler, “İşsizlerin Mezarı” adlı, “kadınların
cömertliğini” ve “erkeklerin bencilliğini” ustaca yayan bir Noel öyküsünü
yayınlayarak, “kadının doğası” anlayışının hain bir versiyonunu sunuyorlar:
“Sonrasında
iki hayalet sustu, her birinin kendi düşünceleri vardı. Kadın geçmişinde, erkek
geleceğindeydi. Kadın, ne yapılması gerektiğiyle, erkek, kendisi için ne
yapılması gerektiğiyle ilgiliydi. Biri cömert, diğeri bencildi, her zaman
alınlarına çivilenmiş, her zaman vicdanlarının derinliklerinde güreşiyorlar.” (Mujer
dergisi Sayı. 1 ve 2, 1960’lar)
Açıkça görüldüğü üzere, Mujer dergisinde yer alan fikirler, görünürdeki Marksist ve devrimci duruşlarına rağmen, burjuva bir geçmişi açıkça ortaya koyuyor ve kadın sorunu konusunda hiçbir şekilde proleter bir pozisyon ortya koymuyorlar.
Bu özet bize ne gösteriyor? Sorunun, pozisyonların
sunulduğu zaman dilimiyle ilgili olmadığı, sorunun “Marksizmin yaratıcı
gelişmelerini hesaba katmak” olmadığı, asıl önemli olanın, bir önerinin
dayandığı sınıfsal konum olduğu gerçeğini gösteriyor. Mariátegui’den önce,
yaklaşık 30 yıl önce ortaya çıkmış olmasına rağmen, birçok olumlu unsur içeren
Gonzalez Prada’nın pozisyonunu; Mariátegui ile aynı dönemde ortaya çıkmış,
açıkça gerici olan Basadre’nin pozisyonunu; son olarak, Mariátegui’den 30 yıl
sonra ortaya çıkmış, bazı kriterleri yenileyen ancak gene de gerici olan Miro
Quesada’nın pozisyonunu ve Marksist renkler altında yayınlanan, devrimci ve
kadınların özgürleşmesine hizmet eden bir yayın olarak sunulmasına rağmen,
kesinlikle burjuva pozisyonlarına bağlı kalan Mujer dergisinin
pozisyonunu gördük.
Peki buradan çıkartmamız gereken sonuç nedir? Dediğimiz
gibi, sorun, bir pozisyonun, bu durumda kadın sorununa ilişkin pozisyonun,
dayandığı sınıfsal niteliktir. İşçi sınıfımızın en büyük temsilcisi Mariátegui
ile kadın sorunu konusunda proleter pozisyon belirlenmiştir. Bu konuda proleter
siyasi çizginin temeli atılmıştır. Mariátegui’nin bu konuyla ilgili görüşleri,
ülkemizdeki proletaryanın devrimci siyasetiyle ilgili diğer konularda olduğu
gibi, tamamen günceldir. Bu nedenle, halka ait bir kadın hareketi geliştirmek,
bugün her zamankinden daha çok, Mariátegui’nin düşüncesinin güncel öneminin
kabulünden başlayarak, bu düşünceye sağlam ve tutarlı bir şekilde bağlanmayı
gerektirmektedir.
2. Mariátegui'nin Yolunu Yeniden Tutmak
Peru kadınlarının ve proleter kadınların mücadelesi, elli
yılı aşkın süredir kanlarıyla mühürlenmiş uzun bir geleneğe sahiptir. Aynı
şekilde, kadın hareketine mensup örgütler de uzun süredir varlığını
sürdürmektedir. Ancak, uzun ve dolambaçlı olsa da altmışlarda genişlemeye
başlamış olan Peru kadınlarını örgütleme süreci, parlak bir geleceğe doğru ilerlemektedir.
Şu anda çeşitli kapsam ve düzeylerde çok sayıda örgütümüz
var, daha da önemlisi, eski tohumlardan filizlenen, halkın gerçek kadın
hareketine işaret eden belirtilere rastlıyoruz. Bugün, “kadının doğası” denilen
köhne ve eskimiş teoriden beslenen, elli yıllık bir geçmişe sahip Ulusal Kadın
Konseyi; erkeklere bağımlılıktan kurtuluşu hedefleyen bir feminizmi savunan bir
"Kadın Hakları Hareketi"; Sinamos’un yönlendirmesi ve kontrolü
altında, “kadınların katılımı” anlayışıyla, “tamamen katılımcı demokrasi”lerinin
bir parçası olarak, mevcut rejimin kurumsal sürecinin yararına kurulan bir dizi
örgüt var. Bu durum, kadınların ezilmesinin kökeninin özel mülkiyet ve onunla birlikte
başlayan, kadınların boyun eğdirilme süreci olduğu gerçeğini gizliyor.
Tarihimizi çarpıtarak, “kaba bir materyalizm”e başvurarak “1968’de kadınların
siyasi eşitlik ve aktif katılım ile gerçek özgürleşmesini hedefleyen devrimci
sürecin başladığını” propaganda eden ve “Çeşitli kadın örgütlerini biz
yaratmalıyız” diyen, kurnaz ve sinsi burjuva feminizmiyle dolu bir söylem
ortaya atılıyor. Elimizde bir de her zaman olduğu gibi tümüyle rejimin
hizmetine adanmış işbirlikçi bir aygıt kuran Peru Kadınları Ulusal Halk Birliği
gibi sağcı oportünist bir örgüt de var.
Kadın kitlelerindeki büyüme ve örgütsel güçlenme süreci,
kadın sorununun ciddi bir şekilde incelenmesini ve var olan veya kurulmakta
olan örgütlerin sınıfsal analizini gerekli kılıyor. Taraflar, kendilerini
buradan tanımlamalı, diğer alanlarda olduğu gibi, kadın sorunu konusunda iki
çizgi oluşturulmalı: Emperyalizm ve orta burjuvazinin komuta ettiği karşı
devrimci çizgi ile komutası ve merkezi proletarya olan devrimci çizgi. Bu ayrım,
halkın kadın hareketinin örgütsel gelişimine yardımcı olacaktır. Hareket,
zorunlu olarak, sınıf mücadelesinin ve çatışan sınıfların benzer ve çatışan
çıkarlarının ifadesi olan iki çizgi mücadelesinin işlediği gerçeklikte inşa
edilmelidir. Tabii her bir çizgi dâhilinde, o çizgiye göre hizalanmış sınıflar
uyarınca işleyişte farklılıkların ve değişikliklerin gündeme geleceği akıldan
çıkartılmamalıdır. Buradan hareketle mesele, iki zıt çizgiyi ve her birinin
içindeki varyasyonları ve nüansları belirlemek; her hattın hangi pozisyonda
olduğunu tespit etmek ve her birinin temsil ettiği sınıfa bağlı olarak,
mücadeledeki her hatta devrimci veya karşı devrimci bir karakter
kazandırmaktır.
Ortaya çıkan her şey bizi, kadın sorunu konusunda
Mariátegui’nin yolunu yeniden izlemenin gerekli olduğu sonucuna götürüyor. Bu
yol da, kadın kitleleri arasında proletarya tarafından üretilen ve şu
özelliklere sahip bir Halkın Kadın Hareketi’nin oluşumuna ve gelişimine hizmet
etmek için çizilmiştir:
1. Mariátegui'nin düşüncesine bağlılık;
2. Kitlelerin sınıf bilincine sahip örgütlenmesi;
3. Demokratik merkeziyetçiliğe tabi olma.
Böylesi bir hareketin inşası bizim karşımıza iki sorun çıkartmaktadır:
1. İdeolojik-politik yapılandırma, ki bu da ona mutlaka
İlkeler ve Program kazandırmayı gerektirir;
2. Organik yapı, İlkeleri ve Programı kadın kitlelerine
(işçiler, köylüler, profesyoneller, üniversite ve lise öğrencileri vb.)
ulaştırmak için aktivist hücreleri veya gruplar oluşturarak hizmet
edebileceğimiz bir yapıdır. Bu gruplar, kadınların siyasallaşması için
çalışacak, onları mücadeleleri aracılığıyla harekete geçirecek, proletaryanın
yönelimi ve politikasıyla uyumlu olarak politik mücadeleye bağlı kalmaları için
örgütleyeceklerdir.
Kadın sorununun incelenmesine ve anlaşılmasına yönelik bu katkıyı sonuçlandırmak için, bir süredir aramızda tartıştığımız halkın kadın hareketinin ideolojik-politik yapısının tartışılması için yararlı bir temel oluşturabilecek bir İlkeler ve Program Bildirgesi’ni aktarmak yerinde olacaktır.
Abimael Guzmán
[Kaynak: Collected Works of the Communist Party of Peru Cilt 1. 1968-1987, Yayına Hazırlayanlar: Christophe Kistler ve Josef Hallqvist, Birinci Basım 2016, s. 43-95.]


0 Yorum:
Yorum Gönder