13 Eylül 2026

,

Devrimin Temel Meselelerinden Biri

“Saraylara savaş, kulübelere barış” [Bakû 1925]


Kornilov darbesinin hemen ardından Lenin, ülkeyi ve devrimi başarılı bir Kornilovcu karşı-devrimden kurtarabilecek tek şeyin, iktidarı sovyetler aracılığıyla ele geçirecek işçi sınıfı olduğunu söyler. Ya proletarya diktatörlüğü ya da gezegende şiddete en fazla başvuran gerici güçlerin diktatörlüğü kurulacaktır. Yazı, 27 Eylül 1917’de Rabotşi Puti’de [“İşçi Yolu”] yayınlanmıştır.

* * *

 

Her devrimin temel meselesinin devlet iktidarı meselesi olduğuna hiç şüphe yok. Belirleyici olan, iktidarın hangi sınıfın elinde olduğudur. Rusya’daki en büyük hükümet partisinin gazetesi Dyelo Naroda [“Halkın Davası”] kısa süre önce (147. sayısında), Kurucu Meclis ve ekmek tedariki sorunlarının iktidar mücadelesi sırasında unutulduğu şikâyetinde bulunan Sosyalist Devrimcilere verilecek tek cevap şudur: Asıl siz kendinizi suçlayın. Çünkü “bakanların maskaralıkları” dediğiniz şeyden de, Kurucu Meclis’in sürekli ertelenmesinden de, kapitalistlerin ekmek tekelini ve ülkenin ekmek tedarikini güvence altına almak için tasarlanan ve kabul edilen önlemlere mani olmasından da en çok sizin partiniz, onun kararsızlığı ve çözümsüzlüğü sorumludur.

İktidar meselesi, ne göz ardı edilebilecek ne de ertelenebilecek bir meseledir, çünkü bu, devrimin hem iç hem de dış politikadaki gelişimini belirleyen temel meseledir. Devrimimizin, iktidar sorunundaki kararsızlık nedeniyle altı ayını “boş yere” harcadığı, bu kararsızlığın Sosyalist Devrimcilerin ve Menşeviklerin politikasından kaynaklandığı, tartışılmaz bir gerçektir. Özünde bu partilerin politikası, küçük burjuvazinin sınıfsal konumundan, emekle sermaye arasında cereyan eden mücadelede yüzleştiği ekonomik istikrarsızlıktan kaynaklanmıştır.

Şimdi asıl soru şu: Küçük burjuva demokrasisi, bu altı aylık dönemdeki önemli olaylardan ders çıkardı mı, çıkarmadı mı? Çıkarmadıysa, demek ki devrim tehlikededir ve onu ancak proletaryanın zaferle sonuçlanacak ayaklanması kurtarabilir.

Eğer bir şeyler öğrenmişse, o, bir sonraki adımda sağlam temellere dayalı bir iktidar kurar. Çünkü halk devriminin gerçekleştiği dönemde ancak bu türden bir iktidar, istikrarlı olabilir, yani ancak böylesi bir iktidar, işçi ve köylü kitlelerini ayağa kaldırabilir. Bu iktidar, bilinçli ve koşulsuz olarak nüfusun çoğunluğuna dayanmalıdır.

Şimdiye dek Rusya’da devlet iktidarı, fiilen burjuvazinin elinde kaldı. O burjuvazi, yalnızca ara sıra (ertesi gün iptal edilen) kısmi tavizlerde bulunmak, (hiç tutulmayacak) sözler vermek, iktidarını gizlemek (halkı ortada “onurlu bir koalisyon”un var olduğuna ikna etmek) amacıyla her türden kılıfı örmek gibi şeyleri yapmak zorundaydı. Lafa gelince “demokratik ve devrimci bir halk hükümeti”nden söz ediyordu, ama eyleminde halka düşman, anti-demokratik, karşı devrimci ve burjuva bir hükümetten başka bir şey çıkmıyordu karşımıza. Burada var olan çelişki, iktidarın kullanımındaki tam kararsızlığın ve tereddütün, Sosyalist Devrimcilerle Menşeviklerin büyük bir hevesle teşvik ettikleri, (halk için) üzücü olan, tüm “bakan maskaralıkları”nın kaynağıdır.

Ya sovyetler dağıtılsın ve rezil bir ölümle yok olsunlar ya da tüm iktidar sovyetlere verilsin: Temmuz 1917 başlarında Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi huzurunda dillendirdiğim talep buydu. Temmuz ve Ağustos aylarının tarihi, sözlerimin doğru olduğunu ikna edici bir şekilde teyit ediyor. Sağlam durabilen tek sovyet iktidarı, halkın çoğunluğunca bilinçli bir şekilde desteklenen iktidardır ve bu gerçek, burjuvazinin uşakları Potresov ve Pleçanov gibilerinin iktidarı halkın önemsiz bir azınlığının, burjuvazinin, sömürücülerin eline verdiklerinde buna “temelin genişletilmesi” diyen yalanlarıyla ikame edilemez.

Sadece sovyet iktidarı istikrarlı olabilir. Sadece o, fırtınalı bir devrimin en şiddetli anlarında bile içi çürümüş bir ağaç gibi devrilmez, sadece o, devrimin kalıcı ve geniş kapsamlı gelişimini, sovyetler içindeki partilerin barışçıl mücadelesini güvence altına alabilir. Böyle bir iktidar var olana dek kaçınılmaz olarak kararsızlıklara, çözümsüzlüklere, tereddütlere, bitmek bilmeyen “iktidar krizleri”ne, bakanlıkların anlamsız oyunlarına, sağın ve solun yol açtığı galeyanlara tanık olacağız.

Aslında “İktidar sovyetlere” sloganı, çoğu zaman, hatta neredeyse her zaman, bakanlık koltuklarının “sovyetlerde çoğunluğa sahip partiler”e verilmesi şeklinde idrak edilmekte, bu açıdan, yanlış anlaşılmaktadır. Bu alabildiğine yanlış olan fikri biraz daha ayrıntılı ele almak zorundayız.

“Bakanlık koltuklarının sovyetlerde çoğunluğa sahip partilere verilmesi” derken, bakanlıkta görev alan kişilerin değişmesi, hükümetin elindeki iktidara bağlı olan, tümüyle bürokratik ve anti-demokratik bir nitelik arz eden, Sosyalist Devrimciler ve Menşeviklerin programında yer alan reformlar da dâhil olmak üzere, herhangi bir gerçek reformu gerçekleştirmekten aciz olan tüm aygıtın kutsallığının korunması kastedilmektedir.

“İktidar sovyetlere” ise demokrasiye doğru atılacak tüm adımlara mani olan bürokratik yapı olarak tüm bu eski devlet aygıtının değiştirilmesini ifade etmektedir. Bu sloganla, söz konusu devlet aygıtının ortadan kaldırılıp, yerine yeni, halk aygıtının, yani örgütlü ve silahlı çoğunluğun, işçilerin, askerlerin ve köylülerin getirilmesi ve halkın çoğunluğunun sadece delege seçiminde değil, devlet yönetiminde, reformların gerçekleştirilmesinde, yeniden yapılanmada, girişimde ve bağımsızlıkta da güvence altına alınması kastedilmektedir.

Bu farkı daha net ve daha somut hale getirmek için, iktidar partisi olan Sosyalist Devrimciler Partisi’nin gazetesi Dyelo Naroda’nın kısa süre önce yaptığı bir itirafı hatırlayalım. Gazetede çıkan, Menşevikler ve Sosyalist Devrimcilerin bakan olduğu, Kadetlerle yapılan ünlü koalisyon döneminde yazılmış olan yazıda, sosyalist bakanlara bırakılan bakanlıklarda bile tüm idari aygıtın eskisi gibi kaldığından, tüm çalışmaları engellediğinden bahsediliyordu.

Bu, rahatlıkla anlaşılabilecek bir olgu. Burjuva parlamentarizminin hüküm sürdüğü ülkelerin ve büyük ölçüde burjuva anayasasıyla yönetilen ülkelerin tüm tarihi, bakan değişikliklerinin çok az şey ifade ettiğini ortaya koymaktadır, zira, yönetimin gerçek işi devasa memur ordusunun elindedir. Bu ordunun ruhu, tümüyle demokrasi karşıtıdır; toprak sahipleri ve burjuvaziyle binlerce bağ kurmuştur, her bakımdan onlara bağımlıdır. Bu ordu, burjuva ilişkileri denilen bir ortama tabidir. Bu nefes aldığı ortamın havasını soluyan ordu, taşlaşmış, kurumuş, katılaşmıştır, bu ortamdan kendini tümüyle koparamaz. Ancak eski alışkanlıklarıyla düşünür, hiçbir şey hissedemez, bu şekilde hareket eder. Bu ordunun parçası olan insanlar arasındaki bağlar, unvanlarla, “memur”un bilinen ayrıcalıklarıyla tanımlıdır, üst tabakası bankalar ve hisse senetleri aracılığıyla finansal sermayeye kul köle edilmiştir. Bunlar, bir anlamda kendi içinde finans sermayesinin çıkarlarını ve nüfuzunu koruyan ajanlardır.

Bu devlet aygıtının, toprak sahiplerinin tazminatsız kamulaştırılması, ekmek tekeli vb. gibi yeniden yapılanmalara yardımcı olacağını varsaymak büyük bir yanılgıdır. Bu, kendini kandırmak, halkı aldatmaktır. Fransa’daki üçüncü cumhuriyet gibi “monarşisiz monarşi” biçimi almış bir cumhuriyet meydana getiren bu aygıt, sadece cumhuriyetçi burjuvaziye hizmet edebilir. Ancak o, sermayenin haklarını, kutsal “özel mülkiyet hakları”nı kısıtlayan, hatta ortadan kaldıran reformları gerçekleştirmekten tümüyle acizdir. Bu nedenle, sosyalistlerin katılımıyla kurulabilecek tüm olası “koalisyon hükümetleri”nde, bu sosyalistlerin, birçoğunun samimi çabalarına rağmen, burjuva hükümeti için sadece bir süs veya bir perde, halkın öfkesini hükümetten uzaklaştıran bir paratoner, kitleleri aldatmak için hükümetin bir aracı olmaktan başka bir şey olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Bu tespit, 1848’de Louis Blanc için de geçerli, o zamandan beri İngiltere ve Fransa’daki düzinelerce sosyalist gibi 1917’de Çernov ve Zeretelli de aynı konumdaydı. Burjuva düzeni var olduğu, eski burjuva devlet aygıtınca tahrip edilmeden korunduğu sürece bu, her zaman böyle olmuştur, her zaman da böyle olacaktır.

İşçi, asker ve köylü vekillerinin sovyetleri, ölçülemez derecede daha yüksek ve kıyaslanamayacak kadar daha demokratik bir devlet aygıtı türünü temsil etmeleri bakımından muazzam bir değere sahiptir. Sosyalist Devrimciler ve Menşevikler, sovyetleri (bilhassa Petrograd ve Tüm Rusya Sovyeti, yani Merkez Yürütme Komitesi) cılız kararlar ve isteklerin ifade edilmesiyle bir tür “kontrol” sağlayan, hükümet tarafından kibarca çöp kutusuna atılan basit tartışma kulüplerine dönüştürmek için ellerindeki, kullanılması mümkün olan veya olmayan her türden yola başvurdular. Ancak, Kornilov isyanının “taze esintisi” ve müjdeli fırtınasıyla sovyetlerin küflü atmosferi ortadan kalktı, devrimci kitlelerin girişimi, büyük, güçlü, boyun eğmez bir şey olarak ortaya çıktı.

Korkakların hepsi, bu tarihi örnekten ders alsın. “Burjuvaziyi savunmaya meyilli eski aygıtın yerini alabilecek bir aygıtımız yok” demekten utanmalılar. Bu aygıt, sovyetlerde mevcut. Kitlelerin inisiyatifinden ve bağımsızlığından korkmayın, kitlelerin devrimci örgütlerine güvenin, devlet hayatının her alanında, Kornilov’a karşı birleşip ilerleyişlerinde sergiledikleri gibi, işçilerin ve köylülerin gücünü, o yılmaz gücün büyüklüğünü göreceksiniz.

Kitlelere yönelik inançsızlık, onların ilerleyişi ve bağımsızlığı karşısında duyulan korku, devrimci enerjileri karşısında yaşanan titreme ve kitlelere genel manada verilmeyen destek, tüm bunlar, Sosyalist Devrimcilerin ve Menşeviklerin liderlerinin en büyük günahlarıdır. Kararsızlıklarının, tereddütlerinin, bürokratik devlet aygıtının eski köye getirdikleri yeni âdetler türünden, bitmek bilmeyen ve sonuçsuz girişimlerinin en derin kökleri burada yatmaktadır.

1917 Rus devriminde ordunun demokratikleşmesinin tarihine, Çernov’un bakanlığının tarihine, Paltşinski’nin “yönetim”inin tarihine, Peşeçonov’un istifasının tarihine bakalım; her yerde bu gerçeği teyit eden örnekler bulacaksınız. Yönetim kademesini askerlerin seçtiği örgütlere güvenmeyenler, subayların askerlerin oylarıyla seçilmesi ilkesini koşulsuz olarak uygulamayanlar, Kornilovlar, Kaledinler ve karşı devrimci subaylarca yönetilen bir ordunun ortaya çıkmasına neden oldular. Gerçek bu. Ona gözlerimizi kasten kapamazsak, Kornilov isyanından sonra Kerenski hükümetinin her şeyi olduğu gibi bırakacağını, aslında bir Kornilov düzeni kuracağını göreceğiz. Alekseyev’in atanması, Klembovski, Gagarin, Bagration ve Kornilov’un diğer takipçileriyle yapılan “barış”, Kornilov ve Kaledin’e gösterilen yumuşak muamele... tüm bunlar, Kerensky’nin aslında bir Kornilov düzeni kurduğunun açık delili.

Orta yol diye bir şey yok. Tecrübelerimiz, bize orta yolun olmadığını gösterdi. Ya tüm iktidar sovyetlere verilecek, ordu tümüyle demokratikleştirilecek ya da Kornilov düzenine teslim olacağız.

Peki ya Çernov hükümeti? Köylülerin taleplerini gerçekten karşılamaya yönelik her ciddi adımın, köylülere, kitle örgütlerine veya eylemlerine duyulan inanca dair her işaretin köylüler arasında en büyük coşkuyu uyandırdığını hep birlikte, her durumda görmedik mi? Ancak Çernov, Kadetler ve bürokratlarla dört ay boyunca “müzakere” yürütmek, “pazarlık” yapmak zorunda kaldı, ta ki bunlar, bitmek bilmeyen gecikmeler ve hayal kırıklıklarından sonra, hiçbir şey başaramadan istifa etmeye mecbur olana kadar. Bu dört ay boyunca ve bu dört ay sayesinde, toprak sahipleri ve kapitalistler oyunu kazandılar. Toprak mülkiyetine kimse dokunmadı. Kurucu Meclis’in açılışı ertelendi, hatta toprak komitelerine karşı misillemeler gerçekleştirildi.

Orta yol diye bir şey yok. Tecrübelerimiz, bize orta yolun olmadığını gösterdi. Ya Kurucu Meclis toplanmadan önce büyük şehirlerde ve taşrada tüm iktidar sovyetlere, tüm topraklar da köylülere verilecek ya da toprak sahipleri ve kapitalistler, her şeyi engelleyecek, toprak sahiplerinin iktidarını yeniden tesis edecek, köylüleri umutsuzluğa sürükleyecek ve süreç, öfkeli bir köylü ayaklanmasına evrilecek.

Kapitalistlerin (Paltşinski’nin yardımıyla) üretimin kontrolüne yönelik her türlü ciddi girişimi engellediklerinde, tüccarların Peşeçonov’u kullanarak tahıl tekelini ve ekmek ile diğer ürünlerin demokratik dağıtımının düzenlenmesinin başlangıcını sabote ettiklerinde de aynı şeyi görmüştük.

Şu anda meselemiz, Rusya’da “yeni biçimler” bulmak veya kapsamlı “planlar” hazırlamak değil. Planla ilgilenmiyoruz. “Ülkeye sosyalizmi takdim etme” ihtimaline, “proletarya diktatörlüğü”ne karşı bu kadar yaygara kopartan kapitalistler de Potresov, Pleçanov gibi isimler de meseleye plan hazırlamak, biçim bulmak üzerinden bakıyorlar, bunu yaparken kasıtlı olarak dürüst davranmıyorlar. Gerçekte Rusya’daki durum, savaşın eşi benzeri görülmemiş yükleri ve sefaleti, ekonomik yıkım ve açlığın tehditkar gölgesi, izlenmesi gereken tek yolu kendi başlarına gösteriyor. Şu türden acil reform ve değişiklikleri talep ediyorlar, üstelik sadece talep etmekle kalmıyor, şimdiden mecburen, tahıl tekeli, üretim ve dağıtımın kontrolü, kâğıt para basımının kısıtlanması, tahılın sanayi mallarıyla uygun şekilde takas edilmesi gibi konularda ısrar ediyorlar.

Bu gibi önlemlerin gerekli olduğu, herkesin kabul ettiği bir husus. Birçok yerde bunların uygulanması için adımlar atılıyor. Adımlar atılıyor, ancak her yerde toprak sahipleri ve kapitalistler, (özünde tamamen burjuva-Bonapartist olan) Kerenski hükümetinin sergilediği direniş, bunun yanında, Rus ve “müttefik” ülkelere ait finans sermayesinin doğrudan ve dolaylı baskısı altında hareket eden eski burjuva devlet aygıtı, engeller çıkartıyor.

I. Prileşayev’in Dyelo Naroda’da (Sayı 147) Peşeçonov’un istifası, sabit fiyatların düşüşü ve tahıl tekelinin dağılmasına dair üzüntüsünü dile getirmesinin üzerinden çok fazla zaman geçmedi:

“Cesaret ve kararlılık, bileşimi ne olursa olsun, tüm hükümetlerimizde eksik olan hasletler. [...] Devrimci demokrasi beklememeli, inisiyatifi ele almalı, ekonomik kaosa sistematik olarak müdahale etmelidir. [...] Her zamankinden daha net bir yol haritasına ve kararlı bir iktidara ihtiyacımız var.”

Gerçek gerçektir. Altın değerinde sözler bunlar. Ama bu sözleri eden kişi, istikrarlı bir yol izleme, cesaret ve kararlılık meselesinin kişisel bir mesele değil, bu cesaret ve kararlılığa sahip sınıfın meselesi olduğunu unutmuş. Proletarya, bu özelliklere sahip tek sınıftır. Cesur ve kararlı iktidar, istikrarlı bir yoldan söz edenler, proletaryanın ve yoksul köylülerin diktatörlüğünü talep etmelidirler. I. Prileşayev, aslında bu türden bir diktatörlüğü arzuluyor, farkında değil.

Peki böylesi bir diktatörlük, gerçekte ne anlama geliyor? Onun, Kornilov ve yandaşlarının direnişinin kırılması, ordunun demokratikleştirilmesinin  tümüyle gerçekleşmesinden gayrı bir anlamı yok. Kurulmasını müteakip iki gün içinde ordunun yüzde 99’u diktatörlüğün coşkulu takipçileri haline gelir. Toprakları köylülere dağıtır, köylü komitelerine illerde tam yetki verir. Herhangi bir aklı başında insan, köylülüğün bu türden bir diktatörlüğü desteklemeyeceğini düşünebilir mi? Peşeçonov’un sadece vaat etmekle yetindiği (ki “kapitalistlerin direnişi kırıldı” sözünü Sovyetler Kongresi’nde bizzat sarf eden, bizzat Peşeçonov’un kendisiydi) ne varsa bu diktatörlük gerçekleştirecek, eyleme dökecek: gıda tedariki ve kontrol gibi meselelerde bugün sağda solda pıtrak gibi çoğalan demokratik örgütler yok edilmeyecek, aksine, desteklenecek, geliştirilecek, çalışmalarının önündeki tüm engeller kaldırılacak.

Kapitalistlerin direnişini sadece proletarya ve yoksul köylülüğün diktatörlüğü kırabilir, gerçek cesaret ve kararlılığı ancak o gösterebilir, kitlelerin, ordunun ve köylülüğün coşkulu, koşulsuz, gerçekten kahramanca desteğini bir tek o güvence altına alabilir.

Halk kitlelerinin iradesi ve bilincinin, kendi deneyimlerinin mevcut düzeyinde, kademeli, barışçıl ve istikrarlı bir kalkınmayı bir tek tüm sovyetlere teslim edilmiş iktidar gerçekleştirebilir. “Tüm iktidar sovyetlere”, ülkenin yönetiminin ve ekonominin kontrolünün, kimsenin direnmeye cesaret edemeyeceği, çok yakında kendi tecrübelerinden toprakları, ürünleri ve ekmeği en iyi nasıl bölüştüreceklerini öğrenecek olan işçilere ve köylülere bütünüyle devredilmesini ifade eder.

V. I. Lenin
15 Eylül 1917
Kaynak

0 Yorum: