“Saraylara savaş, kulübelere barış” [Bakû 1925]
Kornilov
darbesinin hemen ardından Lenin, ülkeyi ve devrimi başarılı bir Kornilovcu
karşı-devrimden kurtarabilecek tek şeyin, iktidarı sovyetler aracılığıyla ele
geçirecek işçi sınıfı olduğunu söyler. Ya proletarya diktatörlüğü ya da
gezegende şiddete en fazla başvuran gerici güçlerin diktatörlüğü kurulacaktır. Yazı,
27 Eylül 1917’de Rabotşi Puti’de [“İşçi Yolu”] yayınlanmıştır.
* * *
Her
devrimin temel meselesinin devlet iktidarı meselesi olduğuna hiç şüphe yok.
Belirleyici olan, iktidarın hangi sınıfın elinde olduğudur. Rusya’daki en büyük
hükümet partisinin gazetesi Dyelo Naroda [“Halkın Davası”] kısa süre
önce (147. sayısında), Kurucu Meclis ve ekmek tedariki sorunlarının iktidar
mücadelesi sırasında unutulduğu şikâyetinde bulunan Sosyalist Devrimcilere
verilecek tek cevap şudur: Asıl siz kendinizi suçlayın. Çünkü “bakanların maskaralıkları”
dediğiniz şeyden de, Kurucu Meclis’in sürekli ertelenmesinden de, kapitalistlerin
ekmek tekelini ve ülkenin ekmek tedarikini güvence altına almak için tasarlanan
ve kabul edilen önlemlere mani olmasından da en çok sizin partiniz, onun
kararsızlığı ve çözümsüzlüğü sorumludur.
İktidar
meselesi, ne göz ardı edilebilecek ne de ertelenebilecek bir meseledir, çünkü
bu, devrimin hem iç hem de dış politikadaki gelişimini belirleyen temel meseledir.
Devrimimizin, iktidar sorunundaki kararsızlık nedeniyle altı ayını “boş yere”
harcadığı, bu kararsızlığın Sosyalist Devrimcilerin ve Menşeviklerin
politikasından kaynaklandığı, tartışılmaz bir gerçektir. Özünde bu partilerin
politikası, küçük burjuvazinin sınıfsal konumundan, emekle sermaye arasında cereyan eden mücadelede yüzleştiği ekonomik istikrarsızlıktan kaynaklanmıştır.
Şimdi
asıl soru şu: Küçük burjuva demokrasisi, bu altı aylık dönemdeki önemli
olaylardan ders çıkardı mı, çıkarmadı mı? Çıkarmadıysa, demek ki devrim tehlikededir ve onu ancak proletaryanın zaferle sonuçlanacak ayaklanması kurtarabilir.
Eğer
bir şeyler öğrenmişse, o, bir sonraki adımda sağlam temellere dayalı bir
iktidar kurar. Çünkü halk devriminin gerçekleştiği dönemde ancak bu türden bir
iktidar, istikrarlı olabilir, yani ancak böylesi bir iktidar, işçi ve köylü
kitlelerini ayağa kaldırabilir. Bu iktidar, bilinçli ve koşulsuz olarak nüfusun
çoğunluğuna dayanmalıdır.
Şimdiye
dek Rusya’da devlet iktidarı, fiilen burjuvazinin elinde kaldı. O burjuvazi,
yalnızca ara sıra (ertesi gün iptal edilen) kısmi tavizlerde bulunmak, (hiç
tutulmayacak) sözler vermek, iktidarını gizlemek (halkı ortada “onurlu bir
koalisyon”un var olduğuna ikna etmek) amacıyla her türden kılıfı örmek gibi
şeyleri yapmak zorundaydı. Lafa gelince “demokratik ve devrimci bir halk
hükümeti”nden söz ediyordu, ama eyleminde halka düşman, anti-demokratik, karşı
devrimci ve burjuva bir hükümetten başka bir şey çıkmıyordu karşımıza. Burada
var olan çelişki, iktidarın kullanımındaki tam kararsızlığın ve tereddütün,
Sosyalist Devrimcilerle Menşeviklerin büyük bir hevesle teşvik ettikleri, (halk
için) üzücü olan, tüm “bakan maskaralıkları”nın kaynağıdır.
Ya
sovyetler dağıtılsın ve rezil bir ölümle yok olsunlar ya da tüm iktidar sovyetlere
verilsin: Temmuz 1917 başlarında Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi huzurunda
dillendirdiğim talep buydu. Temmuz ve Ağustos aylarının tarihi, sözlerimin
doğru olduğunu ikna edici bir şekilde teyit ediyor. Sağlam durabilen tek sovyet
iktidarı, halkın çoğunluğunca bilinçli bir şekilde desteklenen iktidardır ve bu
gerçek, burjuvazinin uşakları Potresov ve Pleçanov gibilerinin iktidarı halkın
önemsiz bir azınlığının, burjuvazinin, sömürücülerin eline verdiklerinde buna “temelin
genişletilmesi” diyen yalanlarıyla ikame edilemez.
Sadece
sovyet iktidarı istikrarlı olabilir. Sadece o, fırtınalı bir devrimin en
şiddetli anlarında bile içi çürümüş bir ağaç gibi devrilmez, sadece o, devrimin
kalıcı ve geniş kapsamlı gelişimini, sovyetler içindeki partilerin barışçıl
mücadelesini güvence altına alabilir. Böyle bir iktidar var olana dek
kaçınılmaz olarak kararsızlıklara, çözümsüzlüklere, tereddütlere, bitmek
bilmeyen “iktidar krizleri”ne, bakanlıkların anlamsız oyunlarına, sağın ve solun
yol açtığı galeyanlara tanık olacağız.
Aslında
“İktidar sovyetlere” sloganı, çoğu zaman, hatta neredeyse her zaman, bakanlık
koltuklarının “sovyetlerde çoğunluğa sahip partiler”e verilmesi şeklinde idrak
edilmekte, bu açıdan, yanlış anlaşılmaktadır. Bu alabildiğine yanlış olan fikri
biraz daha ayrıntılı ele almak zorundayız.
“Bakanlık
koltuklarının sovyetlerde çoğunluğa sahip partilere verilmesi” derken, bakanlıkta
görev alan kişilerin değişmesi, hükümetin elindeki iktidara bağlı olan, tümüyle
bürokratik ve anti-demokratik bir nitelik arz eden, Sosyalist Devrimciler ve
Menşeviklerin programında yer alan reformlar da dâhil olmak üzere, herhangi bir
gerçek reformu gerçekleştirmekten aciz olan tüm aygıtın kutsallığının korunması
kastedilmektedir.
“İktidar
sovyetlere” ise demokrasiye doğru atılacak tüm adımlara mani olan bürokratik yapı
olarak tüm bu eski devlet aygıtının değiştirilmesini ifade etmektedir. Bu
sloganla, söz konusu devlet aygıtının ortadan kaldırılıp, yerine yeni, halk
aygıtının, yani örgütlü ve silahlı çoğunluğun, işçilerin, askerlerin ve
köylülerin getirilmesi ve halkın çoğunluğunun sadece delege seçiminde değil,
devlet yönetiminde, reformların gerçekleştirilmesinde, yeniden yapılanmada,
girişimde ve bağımsızlıkta da güvence altına alınması kastedilmektedir.
Bu
farkı daha net ve daha somut hale getirmek için, iktidar partisi olan Sosyalist
Devrimciler Partisi’nin gazetesi Dyelo Naroda’nın kısa süre önce yaptığı
bir itirafı hatırlayalım. Gazetede çıkan, Menşevikler ve Sosyalist Devrimcilerin bakan olduğu, Kadetlerle yapılan ünlü koalisyon döneminde yazılmış olan yazıda, sosyalist bakanlara bırakılan bakanlıklarda bile tüm idari aygıtın eskisi gibi kaldığından, tüm çalışmaları engellediğinden bahsediliyordu.
Bu,
rahatlıkla anlaşılabilecek bir olgu. Burjuva parlamentarizminin hüküm sürdüğü
ülkelerin ve büyük ölçüde burjuva anayasasıyla yönetilen ülkelerin tüm tarihi,
bakan değişikliklerinin çok az şey ifade ettiğini ortaya koymaktadır, zira, yönetimin gerçek işi devasa memur ordusunun elindedir. Bu ordunun ruhu, tümüyle
demokrasi karşıtıdır; toprak sahipleri ve burjuvaziyle binlerce bağ kurmuştur,
her bakımdan onlara bağımlıdır. Bu ordu, burjuva ilişkileri denilen bir ortama
tabidir. Bu nefes aldığı ortamın havasını soluyan ordu, taşlaşmış, kurumuş,
katılaşmıştır, bu ortamdan kendini tümüyle koparamaz. Ancak eski alışkanlıklarıyla
düşünür, hiçbir şey hissedemez, bu şekilde hareket eder. Bu ordunun parçası olan insanlar
arasındaki bağlar, unvanlarla, “memur”un bilinen ayrıcalıklarıyla tanımlıdır,
üst tabakası bankalar ve hisse senetleri aracılığıyla finansal sermayeye kul köle
edilmiştir. Bunlar, bir anlamda kendi içinde finans sermayesinin çıkarlarını ve
nüfuzunu koruyan ajanlardır.
Bu
devlet aygıtının, toprak sahiplerinin tazminatsız kamulaştırılması, ekmek
tekeli vb. gibi yeniden yapılanmalara yardımcı olacağını varsaymak büyük bir
yanılgıdır. Bu, kendini kandırmak, halkı aldatmaktır. Fransa’daki üçüncü
cumhuriyet gibi “monarşisiz monarşi” biçimi almış bir cumhuriyet meydana
getiren bu aygıt, sadece cumhuriyetçi burjuvaziye hizmet edebilir. Ancak o, sermayenin
haklarını, kutsal “özel mülkiyet hakları”nı kısıtlayan, hatta ortadan kaldıran
reformları gerçekleştirmekten tümüyle acizdir. Bu nedenle, sosyalistlerin
katılımıyla kurulabilecek tüm olası “koalisyon hükümetleri”nde, bu
sosyalistlerin, birçoğunun samimi çabalarına rağmen, burjuva hükümeti için
sadece bir süs veya bir perde, halkın öfkesini hükümetten uzaklaştıran bir
paratoner, kitleleri aldatmak için hükümetin bir aracı olmaktan başka bir şey
olmadıkları ortaya çıkmaktadır. Bu tespit, 1848’de Louis Blanc için de geçerli,
o zamandan beri İngiltere ve Fransa’daki düzinelerce sosyalist gibi 1917’de Çernov
ve Zeretelli de aynı konumdaydı. Burjuva düzeni var olduğu, eski burjuva devlet
aygıtınca tahrip edilmeden korunduğu sürece bu, her zaman böyle olmuştur, her
zaman da böyle olacaktır.
İşçi,
asker ve köylü vekillerinin sovyetleri, ölçülemez derecede daha yüksek ve
kıyaslanamayacak kadar daha demokratik bir devlet aygıtı türünü temsil etmeleri
bakımından muazzam bir değere sahiptir. Sosyalist Devrimciler ve Menşevikler, sovyetleri
(bilhassa Petrograd ve Tüm Rusya Sovyeti, yani Merkez Yürütme Komitesi) cılız
kararlar ve isteklerin ifade edilmesiyle bir tür “kontrol” sağlayan, hükümet
tarafından kibarca çöp kutusuna atılan basit tartışma kulüplerine dönüştürmek
için ellerindeki, kullanılması mümkün olan veya olmayan her türden yola başvurdular.
Ancak, Kornilov isyanının “taze esintisi” ve müjdeli fırtınasıyla sovyetlerin
küflü atmosferi ortadan kalktı, devrimci kitlelerin girişimi, büyük, güçlü,
boyun eğmez bir şey olarak ortaya çıktı.
Korkakların
hepsi, bu tarihi örnekten ders alsın. “Burjuvaziyi savunmaya meyilli eski
aygıtın yerini alabilecek bir aygıtımız yok” demekten utanmalılar. Bu aygıt, sovyetlerde
mevcut. Kitlelerin inisiyatifinden ve bağımsızlığından korkmayın, kitlelerin
devrimci örgütlerine güvenin, devlet hayatının her alanında, Kornilov’a karşı
birleşip ilerleyişlerinde sergiledikleri gibi, işçilerin ve köylülerin gücünü, o
yılmaz gücün büyüklüğünü göreceksiniz.
Kitlelere
yönelik inançsızlık, onların ilerleyişi ve bağımsızlığı karşısında duyulan korku, devrimci enerjileri karşısında yaşanan titreme ve kitlelere genel
manada verilmeyen destek, tüm bunlar, Sosyalist Devrimcilerin ve Menşeviklerin
liderlerinin en büyük günahlarıdır. Kararsızlıklarının, tereddütlerinin,
bürokratik devlet aygıtının eski köye getirdikleri yeni âdetler türünden, bitmek
bilmeyen ve sonuçsuz girişimlerinin en derin kökleri burada yatmaktadır.
1917
Rus devriminde ordunun demokratikleşmesinin tarihine, Çernov’un bakanlığının
tarihine, Paltşinski’nin “yönetim”inin tarihine, Peşeçonov’un istifasının
tarihine bakalım; her yerde bu gerçeği teyit eden örnekler bulacaksınız. Yönetim
kademesini askerlerin seçtiği örgütlere güvenmeyenler, subayların askerlerin
oylarıyla seçilmesi ilkesini koşulsuz olarak uygulamayanlar, Kornilovlar,
Kaledinler ve karşı devrimci subaylarca yönetilen bir ordunun ortaya çıkmasına
neden oldular. Gerçek bu. Ona gözlerimizi kasten kapamazsak, Kornilov
isyanından sonra Kerenski hükümetinin her şeyi olduğu gibi bırakacağını,
aslında bir Kornilov düzeni kuracağını göreceğiz. Alekseyev’in atanması,
Klembovski, Gagarin, Bagration ve Kornilov’un diğer takipçileriyle yapılan “barış”,
Kornilov ve Kaledin’e gösterilen yumuşak muamele... tüm bunlar, Kerensky’nin
aslında bir Kornilov düzeni kurduğunun açık delili.
Orta
yol diye bir şey yok. Tecrübelerimiz, bize orta yolun olmadığını gösterdi. Ya
tüm iktidar sovyetlere verilecek, ordu tümüyle demokratikleştirilecek ya da
Kornilov düzenine teslim olacağız.
Peki
ya Çernov hükümeti? Köylülerin taleplerini gerçekten karşılamaya yönelik her
ciddi adımın, köylülere, kitle örgütlerine veya eylemlerine duyulan inanca dair
her işaretin köylüler arasında en büyük coşkuyu uyandırdığını hep birlikte, her
durumda görmedik mi? Ancak Çernov, Kadetler ve bürokratlarla dört ay boyunca “müzakere” yürütmek, “pazarlık” yapmak zorunda kaldı, ta ki bunlar, bitmek bilmeyen gecikmeler ve
hayal kırıklıklarından sonra, hiçbir şey başaramadan istifa etmeye mecbur olana
kadar. Bu dört ay boyunca ve bu dört ay sayesinde, toprak sahipleri ve
kapitalistler oyunu kazandılar. Toprak mülkiyetine kimse dokunmadı. Kurucu Meclis’in
açılışı ertelendi, hatta toprak komitelerine karşı misillemeler gerçekleştirildi.
Orta
yol diye bir şey yok. Tecrübelerimiz, bize orta yolun olmadığını gösterdi. Ya
Kurucu Meclis toplanmadan önce büyük şehirlerde ve taşrada tüm iktidar sovyetlere,
tüm topraklar da köylülere verilecek ya da toprak sahipleri ve kapitalistler, her şeyi engelleyecek, toprak sahiplerinin iktidarını yeniden tesis edecek,
köylüleri umutsuzluğa sürükleyecek ve süreç, öfkeli bir köylü ayaklanmasına evrilecek.
Kapitalistlerin
(Paltşinski’nin yardımıyla) üretimin kontrolüne yönelik her türlü ciddi
girişimi engellediklerinde, tüccarların Peşeçonov’u kullanarak tahıl tekelini
ve ekmek ile diğer ürünlerin demokratik dağıtımının düzenlenmesinin
başlangıcını sabote ettiklerinde de aynı şeyi görmüştük.
Şu
anda meselemiz, Rusya’da “yeni biçimler” bulmak veya kapsamlı “planlar” hazırlamak
değil. Planla ilgilenmiyoruz. “Ülkeye sosyalizmi takdim etme” ihtimaline, “proletarya
diktatörlüğü”ne karşı bu kadar yaygara kopartan kapitalistler de Potresov, Pleçanov
gibi isimler de meseleye plan hazırlamak, biçim bulmak üzerinden bakıyorlar, bunu
yaparken kasıtlı olarak dürüst davranmıyorlar. Gerçekte Rusya’daki durum,
savaşın eşi benzeri görülmemiş yükleri ve sefaleti, ekonomik yıkım ve açlığın
tehditkar gölgesi, izlenmesi gereken tek yolu kendi başlarına gösteriyor. Şu türden
acil reform ve değişiklikleri talep ediyorlar, üstelik sadece talep etmekle kalmıyor,
şimdiden mecburen, tahıl tekeli, üretim ve
dağıtımın kontrolü, kâğıt para basımının kısıtlanması, tahılın sanayi
mallarıyla uygun şekilde takas edilmesi gibi konularda ısrar ediyorlar.
Bu
gibi önlemlerin gerekli olduğu, herkesin kabul ettiği bir husus. Birçok yerde
bunların uygulanması için adımlar atılıyor. Adımlar atılıyor, ancak her yerde
toprak sahipleri ve kapitalistler, (özünde tamamen burjuva-Bonapartist olan) Kerenski
hükümetinin sergilediği direniş, bunun yanında, Rus ve “müttefik” ülkelere ait
finans sermayesinin doğrudan ve dolaylı baskısı altında hareket eden eski
burjuva devlet aygıtı, engeller çıkartıyor.
I.
Prileşayev’in Dyelo Naroda’da (Sayı 147) Peşeçonov’un istifası, sabit
fiyatların düşüşü ve tahıl tekelinin dağılmasına dair üzüntüsünü dile getirmesinin
üzerinden çok fazla zaman geçmedi:
“Cesaret ve kararlılık,
bileşimi ne olursa olsun, tüm hükümetlerimizde eksik olan hasletler. [...] Devrimci
demokrasi beklememeli, inisiyatifi ele almalı, ekonomik kaosa sistematik olarak
müdahale etmelidir. [...] Her zamankinden daha net bir yol haritasına ve kararlı
bir iktidara ihtiyacımız var.”
Gerçek
gerçektir. Altın değerinde sözler bunlar. Ama bu sözleri eden kişi, istikrarlı
bir yol izleme, cesaret ve kararlılık meselesinin kişisel bir mesele değil, bu
cesaret ve kararlılığa sahip sınıfın meselesi olduğunu unutmuş. Proletarya, bu
özelliklere sahip tek sınıftır. Cesur ve kararlı iktidar, istikrarlı bir yoldan
söz edenler, proletaryanın ve yoksul köylülerin diktatörlüğünü talep
etmelidirler. I. Prileşayev, aslında bu türden bir diktatörlüğü arzuluyor, farkında
değil.
Peki
böylesi bir diktatörlük, gerçekte ne anlama geliyor? Onun, Kornilov ve yandaşlarının
direnişinin kırılması, ordunun demokratikleştirilmesinin tümüyle gerçekleşmesinden gayrı bir anlamı yok. Kurulmasını müteakip iki gün içinde ordunun yüzde 99’u
diktatörlüğün coşkulu takipçileri haline gelir. Toprakları köylülere dağıtır,
köylü komitelerine illerde tam yetki verir. Herhangi bir aklı başında insan,
köylülüğün bu türden bir diktatörlüğü desteklemeyeceğini düşünebilir mi? Peşeçonov’un
sadece vaat etmekle yetindiği (ki “kapitalistlerin direnişi kırıldı” sözünü
Sovyetler Kongresi’nde bizzat sarf eden, bizzat Peşeçonov’un kendisiydi) ne varsa bu
diktatörlük gerçekleştirecek, eyleme dökecek: gıda tedariki ve kontrol gibi
meselelerde bugün sağda solda pıtrak gibi çoğalan demokratik örgütler yok
edilmeyecek, aksine, desteklenecek, geliştirilecek, çalışmalarının önündeki tüm
engeller kaldırılacak.
Kapitalistlerin
direnişini sadece proletarya ve yoksul köylülüğün diktatörlüğü kırabilir,
gerçek cesaret ve kararlılığı ancak o gösterebilir, kitlelerin, ordunun ve
köylülüğün coşkulu, koşulsuz, gerçekten kahramanca desteğini bir tek o güvence altına
alabilir.
Halk
kitlelerinin iradesi ve bilincinin, kendi deneyimlerinin mevcut düzeyinde,
kademeli, barışçıl ve istikrarlı bir kalkınmayı bir tek tüm sovyetlere teslim
edilmiş iktidar gerçekleştirebilir. “Tüm iktidar sovyetlere”, ülkenin
yönetiminin ve ekonominin kontrolünün, kimsenin direnmeye cesaret edemeyeceği,
çok yakında kendi tecrübelerinden toprakları, ürünleri ve ekmeği en iyi nasıl
bölüştüreceklerini öğrenecek olan işçilere ve köylülere bütünüyle devredilmesini
ifade eder.
V. I. Lenin
15
Eylül 1917
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder