30 Eylül 2026

, ,

Endonezyalı Komünistlerin Hayaletleri

Bali’deki lüks oteller, toplu mezarların üzerine inşa edilmiştir. Bu gerçeği çok az kişi bilir. 1965 ve 1966’da Endonezya genelinde bir milyon kişi komünist olduğu şüphesi üzerinden katledildi. Bu korkunç katliam, sonuçları itibarıyla, tüm dünya için felâketle neticelendi.

Endonezya’daki büyük anti-komünist katliamların altmışıncı yıldönümü, sade anma törenleriyle anıldı. Amsterdam’da[1] ve Paris’te[2] konferanslar düzenlendi. Ancak Endonezya’da durum farklı: Anma törenleri orada hâlâ yasak. Dünyanın dördüncü en kalabalık ülkesinde sessizlik hâkim. Bu katliam, başka yerlerde de pek bilinmiyor: Hint-Pasifik bölgesinin merkezinde duran ülkede, dünyanın üçüncü büyük komünist partisi, Amerikan yardımıyla, tarifsiz bir vahşetle yok edildi. 

Bu kan banyosu, Uzak Doğu’da Soğuk Savaş’ın yumuşadığı ve sömürgecilikten kurtuluş sürecinin giderek daha radikal bir hal aldığı bir dönemde gerçekleşti. 

Elitlerin tepkisi o kadar şiddetliydi ki, Üçüncü Dünya, bir daha asla tam olarak toparlanamadı. İşte nedeni.

Sömürgecilik Mirasının İzlerini Hâlâ Taşıyan Bir Okyanus Ülkesi

Endonezya, büyük ölçüde ortak kültürel referansların eksikliği ve Batı’nın ilgisizliği nedeniyle görmezden gelinmiş, ihmal edilmiş ve yanlış anlaşılmış bir ülke olmaya devam ediyor. Bu durum, yüzyıllar boyunca Çin, Hindistan, Arap ve Okyanusya dünyaları arasında parçalanmış olan Malay Takımadaları’nın kaderi olabilir. Bununla birlikte, dünyanın en büyük takımadaları geniş bir alanı kapsıyor: Ace (kuzey Sumatra) ile Merauke (Güney Papua) arasında 5.200 km mesafe var. Bu mesafe, yaklaşık olarak Londra ile Taşkent arasındaki mesafeye eşit. Endonezya her zaman büyük nüfusa sahipti (1945’te 73 milyon kişi, 2035’e dek nüfusun 300 milyona ulaşması bekleniyor). Nüfus, 17.000 adaya çok düzensiz bir şekilde dağılmıştır. Endonezyalıların neredeyse üçte ikisi Cava’da yaşamaktadır.

Başkenti Cakarta’nın (nüfusu 42 milyon) kaotik genişlemesine rağmen, dünyanın en volkanik ülkesi, tarım ağırlıklı ve son derece eşitsiz bir ülke olmaya devam ediyor. Komşularının (özellikle Çin ve Japonya’nın) sürekli gerisinde kalan sanayisi, birkaç çelik fabrikası, iplik fabrikası ve otomobil fabrikasından oluşan oldukça ilkel bir yapıya sahip. Yeraltı kaynakları zengin (nikel, kömür, gaz ve özellikle petrol). Shell ve Chevron bu zenginlikten epey faydalandı. Küresel deniz ticaretinin üçte birinin geçtiği Malakka Boğazı’ndan esas olarak Singapur şehir devleti faydalanıyor. Yerli nüfusun yüzde otuzu yoksul çiftçilerden oluşuyor. Cava’da milyonlarca çiftçi (bir hektardan az bir alanı kaplayan) küçük arazilerde tarım yaparken, büyük şirketler (Wilmar, Astra ve Sinar Mas) geniş palmiye plantasyonlarını sömürüyor. Tek tip ürün yetiştiriciliği ekonomiye hâkim olmaya devam ediyor: şeker, kakao, palmiye yağı, pirinç, kahve vb. Bu, sömürge döneminin bir mirasıdır.

Başlangıçta, güçlü Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (VOC) aracılığıyla, Hollanda imparatorluğu, öncelikle baharat ticaretini kontrol etmek amacıyla 17. ve 18. yüzyıllarda Endonezya’da kademeli olarak yer edindi. VOC, hindistan cevizi tekelini ele geçirmek için Banda halkını (1621), ardından şeker kamışını kontrol altına almak için Batavia’daki (Cakarta’nın sömürgecilik dönemindeki adı) Çinlileri (1740) yok etmekten çekinmedi. Soykırım niyeti taşıyan bu pogromlar, nispeten iyi huylu bir Hollanda sömürgeciliği efsanesini paramparça etti. Hollanda emperyalizminin sömürü pratiği (1800-1949), (özellikle 1815 ile 1830 yılları arasında yaşanan) kanlı baskılar yoluyla zorunlu çalışma ve tek tip tarıma maruz kalan takımadaların acımasızca yağmalanmasına yol açtı. Endonezya, gıda ürünleri hilafına ihracata odaklanmış geniş bir plantasyona dönüştürüldü. Neticede gıda kıtlığı kronik hale geldi. Hollanda Doğu Hint Adaları, sanayi devrimi için önemli miktarda fon sağladı. 100.000 ile 300.000 arasında yerleşimci (karma ırktan insanlar da dâhil) bölgeyi geniş tarım arazilerine böldü. Demiryolunun geliştirilmesinin amacı, hasatların limanlara taşınmasını hızlandırmaktı.

350 yıl boyunca Hollanda sömürgeciliği, Endonezyalılar arasında (Cava, Sunda, Malay, Bali vb.) etnik kökenlerine ve dinlerine dayalı sosyo-kültürel parçalanmayı körükledi. Endonezya, nüfus büyüklüğü nedeniyle dünyanın en büyük Müslüman ülke olmasına rağmen, bölgede Sünni İslam farklı özellikler sergilemiştir. Bazı adalar ağırlıklı olarak Hristiyan (Papua, Timor) veya Hindu (Bali) olmuştur. Sömürge yönetimi, Çinli azınlığa (%2,5) daha yüksek yasal statü tanıdı. Bu da onlara karşı derin bir kızgınlığa, bilhassa 1965’te doruk noktasına ulaşacak etnik gerilimlere yol açtı.

David Van Reybrouck, Revolusi, l'Indonésie et la naissance du monde moderne [“Devrim, Endonezya ve Modern Dünyanın Doğuşu”] adlı eserinde, o dönemin son tanıklarına ses vererek, bu sömürge tarihinin tamamını canlı bir şekilde anlatıyor.[3]

Önce Öncü Sonra Egemen Güç Olarak EKP (1914-1965)

1910-1920 yılları civarında sömürgecilik karşıtı hareketler ortaya çıktı. Aydın öğrenciler, geniş bir vatanseverlik birliği oluştururken, muhafazakâr ileri gelenler dini bir lobi meydana getirdiler. Sendikacılara ise sosyalist bir örgüt kurmak düştü. Bu üç güç, rakip olmalarına rağmen bazen işbirliği yaptı. 1914 yılında Rotterdamlı bir demiryolu işçisi olan Henk Sneevliet tarafından kurulan küçük bir Marksist kulüp, daha sonra Bolşevizm ile ittifak kurdu. Endonezya Komünist Partisi’nin öncüsü olan örgüt, Kızıl Muhafızlar’ı kurdu, 1917’nin sonlarında Surabaya deniz üssünde (Cava) 3.000 askerin isyanını kışkırtmaya çalıştı. Ancak, elebaşları tutuklandı, Hollanda’da 40 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sneevliet, tam zamanında kaçmayı bildi. EKP, Asya’daki ilk komünist partiydi (1920). Çin ve Hindistan’daki komünist partilerin kuruluşundan önce sahneye çıkan parti, Sumatralı bir öğretmen (Tan Malaka) önderliğinde, yerelde bir yapı oluşturmak suretiyle baskılara rağmen hızla büyüdü: 1919’da 400 üyeden sadece 25’i Hollandalıydı. Bu kitle desteği, EKP’nin 1926’daki Cava isyanına öncülük etmesine yol açtı. Ancak acele, düzensizlik ve kitlelerin politik bilincinin abartılması nedeniyle isyan, büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı: binlerce eylemci katledildi, 20.000 kişi hapse atıldı.[4]

Gizlice faaliyet gösteren EKP, kendini yavaş yavaş yeniden inşa etti ancak 1945’e dek gerçek anlamda ortaya çıkma imkânı bulamadı. Bu arada, Endonezya, 1942’de Japonya tarafından işgal edildi. Fosil yakıt kaynakları bakımından fakir olan Japon İmparatorluğu, İngiltere ve Amerika’yı karşısına alma pahasına savaşa girdi. Asıl stratejik hedefi olarak Endonezya’yı belirledi. İşgalci güç, başta Endonezya’nın milliyetçi duygularına hitap ederek kendini Asya’nın ağabeyi, Batı karşıtı kurtarıcısı olarak takdim etti. Ancak bu yanılsama hızla kayboldu. Japonlarla işbirliği yapan kimi bağımsızlık yanlıları gaflet uykularından uyandılar. Askeri rejim, takımadaları utanmazca sömürdü ve halkını aç bırakarak, tüm İkinci Dünya Savaşı boyunca tanık olunan (dört milyon ölümle neticelenen) en kötü kıtlığa yol açtı. Birçok Endonezyalı, zorunlu çalışmaya veya ordu genelevlerinde (“konfor kadınları” olarak) çalışmaya zorlandı. Ancak Japonya, Ağustos 1945’in başlarında teslim olunca Endonezya’da bir iktidar boşluğu oluştu. Amerikan ve Hollanda kuvvetlerinin gelişini beklemeden, Endonezya direnişi oluşan bu fırsatı değerlendirdi. Nagasaki’den bir hafta sonra genç eylemciler, Sukarno’yu bağımsızlık ilan etmeye zorladı. Hollandalılar tarafından birkaç kez hapse atılan milliyetçi lider, Japon işgalcilerle uzlaşma yolunu tercih etmemiş bir isimdi. O dönemde sömürgeler dünyasında bir ilk olan bu cüretkâr hareket, acımasız dört yıllık bir sömürge savaşını başlattı.

Malay’da komünist bir isyanla boğuşan İngiltere, Malay takımadalarının tamamını güvence altına almak için 1945 sonlarında Doğu Hint Adaları’nda iktidarı alelacele müttefiki Hollanda’ya teslim etti. Hollanda, ayrım gözetmeden gerçekleştirdiği, başarısızlıkla sonuçlanan saldırılarını amansızca sürdürdü. Cezayir’de olduğu gibi, bu çatışma da çoğu zaman etnik gruplar arası ilişkiler çerçevesinde ele alınan acımasız ve sebepsiz şiddeti olağanlaştırdı.[5] Sukarno’nun diplomasiye odaklanan ölçülü yaklaşımının aksine EKP, halkın bağımsızlık hareketini kucakladı, Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne bağlı taburları bizzat kurdu. Partinin işçi sendikaları, hatta isyancı hükümet içindeki etkisi arttı. Endonezyalı cumhuriyetçileri harekete geçiren Madiun Olayı (Eylül 1948) meydana geldi. Tartışmalı bir ateşkesin (Renville) ardından, Endonezya düzenli ordusu, bu Cava şehrinde toplanan EKP alaylarının silahsızlandırılmasını talep etti ve reddedilmeleri üzerine İslamcı milislerin yardımıyla bu komünist kaleye saldırdı. Ölümcül olduğu kadar güçler arası eşitsizlik koşullarında süren savaşın ardından subaylar, EKP militanlarını ve müttefiklerini öldürdüler. EKP lideri (Musso), selefi (bu arada başka bir parti kurmuş olan Tan Malaka) ve Emir Şerafeddin gibi solcu liderler sonrasında suikasta kurban gittiler. Emir Şerafeddin bir sosyalistti. Kısa süre önce başbakanlık görevinden istifa ederek EKP’ye katılmıştı. 12.000 ölüm ve 36.000 hapis cezasıyla sonuçlanan bu baskı politikası, 1965’te yaşanacak olayların habercisi niteliğindeydi.[6]

Cava aristokrasisine yakın duran ordunun bu şiddetli anti-komünist tepkisinden cesaret alan ABD, 1949’da Hollanda’yı yenilgiyi tanıması için baskı altına aldı. Bağımsızlık için canını veren Endonezyalıların sayısı 100.000’i buluyordu. Sukarno, doğal olarak yeni devletin liderliğini üstlendi ve orduyu devrimde belirleyici olan üç akımla (Milliyetçi Parti’ye (PNI) mensup milliyetçilerle, EKP’yle ve dindar muhafazakârlarla) uzlaştırmaya çalıştı. Sonuncular, geniş bir modernist koalisyon olan Masyumi’de örgütlüydü, ancak bu koalisyon, İslami ayaklanma (Darul İslam, 1948-1962), ardından yaşanan bölünme (Nehdatü’l-Ulema, 1952) ile birlikte zayıfladı. Hareket, gelenekçiler ve kır temelli hareket olarak iki hizbe bölündü. Soldaki laik eğilimlerden rahatsız olan Nehdatü’l-Ulema, ılımlı rakibine karşı hızla üstünlük sağladı, bu da Müslüman birliklerinin kademeli olarak radikalleşmesine yol açtı.[7]

Sukarno’nun milliyetçilik, din ve komünizm üzerine kurduğu Nasakom[8] anlayışı, büyük ölçüde uyumsuz güçler arasında kırılgan, oldukça yapay bir dengeye işaret ediyordu. Yok olmasına rağmen, EKP yasaklanmadı. Parti zamanla toparlandı. Önemli bir ahlaki otoriteye sahip olan Sukarno, EKP’ye iki bakanlık emanet etti. Bu, dindar sağı dengelemek için gerekliydi: PNI, esasen kitlelerle çok az bağlantısı olan seçkinlerin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir yapıydı. Hatta Başbakan Ali Sastrumidcoco gibi isimler, EKP’ye yakın duruyordu, zira PNI’nin doktrini (Marhaenizm) genellikle “Endonezya koşullarına uyarlanmış Marksizm” olarak tanımlanıyordu.

O zamana dek ağırlıklı olarak kentli ve entelektüel bir yapıya sahip olan Endonezya Komünist Partisi (EKP), Maoist etkiler altında kırsal kesimde derin kökler saldı. 1950’de 5.000 üyeye sahipken üye sayısı 1959’da 1,5 milyona ulaştı. Tarım reformuna odaklanan radikal bir programa rağmen, lideri Aidit, Sukarno’yu etkilediğine inanarak temkinli davrandı. Devrim sırasında komünistlere şüpheyle bakan Endonezya cumhurbaşkanı, 1955’te Bandung’da ilk Bağlantısızlar Hareketi konferansını düzenleyerek Üçüncü Dünya’nın politik açıdan kendini ifade etmesinde öncü bir rol oynadı. Bu anti-emperyalist değişim, onu Güneydoğu Asya’yı izlemek için 1954’te ABD tarafından kurulan anti-komünist askeri ittifak olan SEATO’ya (Güneydoğu Asya İşbirliği Örgütü’ne) karşı sosyalist ülkelerle (Çin, Yugoslavya, Hindistan, Myanmar’la) ittifak kurmaya yöneltti.[9] Bu kısa demokratik dönemde EKP, sendikalarla birlikte yürüttüğü mücadeleler ve oldukça popüler olan okuryazarlık kampanyaları sayesinde güçlenerek 1955 parlamento seçimlerinde oyların yüzde 16’sını (özellikle Orta ve Doğu Cava’da oyların yüzde 30’unu), 1957 belediye seçimlerinde ise daha da fazlasını elde etti. Oy artışının devam edeceği korkusuna kapılan güçler, 1959 seçimlerini iptal ettiler. Endonezya elitleri ve Batı, bu belirsiz durumdan endişe duyuyordu.[10]

Orduda hoşnutsuzluk arttı. Subayların darbesi bastırıldı. CIA desteğiyle Sumatra ve Sulawesi’de askeri bir isyan baş gösterdi. Ancak genelkurmay, hiçbir zaman tasfiye edilmedi. Aksine, generallerin yönetim içindeki etkisi arttı. Başarısız bir İslamcı saldırının ardından tavrını sertleştiren Sukarno, 1957 yılında sıkıyönetimi ve otoriter “güdümlü demokrasi” anlayışını gündeme getirdi. Parlamento feshedildi. İslamcı-muhafazakâr ve sosyalist muhalefet yasaklandı. Rejim, üç büyük partinin desteğiyle aşırı başkanlık sistemine geçiş yaptı. Sukarno, EKP ve Çin arasındaki bağlar, özellikle Nasakom’un iddialı uluslararası projesi olan CONEFO aracılığıyla güçlendi: CONEFO, BM’yi Üçüncü Dünya perspektifinden yeniden şekillendirmeyi amaçlıyordu. Asya ve Afrika’daki birçok ülke, bu projeyle ilgileniyordu.[11] İngiliz şirketleri de dâhil olmak üzere, yüzlerce şirket millileştirildi. Ardından, 1962’de Endonezya’yı “kuşatmak” amacıyla, Londra’nın doğrudan etkisiyle yeni kurulan Malaylarla savaş başladı. Sukarno, Borneo’nun Malay kontrolündeki kısmını bağımsız bir devlet haline getirmek istiyordu. EKP, Borneo’daki komünist gerillalarla (Saravak) dayanışma içinde bu müdahaleye destek sundu. Ancak Endonezya’nın İngiliz Milletler Topluluğu güçlerine karşı aldığı yenilgi, sadık hava kuvvetleri hariç, ordunun yaşlı cumhurbaşkanına olan öfkesini artırdı. Giderek daha fazla güvensizlik duyan İslamcı Nehdatü’l-Ulema, tutumunu sertleştirdi. Özellikle tarım reformundan (1960) sonra, anti-komünizm ideolojisinin merkezi gücü haline geldi.[12] Sukarno, radikal dışişleri bakanı Subandrio ve diğer birçok (Milliyetçi Parti (PNI) kadrosu, daha da genişlemesi ve ülkede lider rol oynaması beklenen EKP’ye daha fazla yöneldi.

Soykırım Niyeti ve Soykırımcı Yöntemlerle
Gerçekleştirilen Katliamlar (1965-1966)

EKP, 1965 yılında gücünün zirvesindeydi. 23 Mayıs’ta 45. yıldönümü için Başkan Sukarno’nun da katılımıyla Cakarta'nın en büyük stadyumunda düzenlenen büyük miting, partinin gücünün deliliydi. EKP 3,5 milyon üyesiyle dünyanın üçüncü büyük komünist partisiydi. Komünistler, köylü, işçi, gençlik, kültür çalışmaları üzerinden 20 milyon Endonezyalıya ulaşabiliyorlardı. bu hareketlerden biri de bağımsız kadın çalışmasıydı. Üç milyon kadın aktivistiyle (1965) muhafazakâr bir ülkede cinsiyet eşitliği için mücadele eden Gervani (Endonezya Kadın Hareketi), muhtemelen dünyanın en büyük feminist örgütüydü. Artan desteği gören EKP, hem Malaya'ya karşı savaşı desteklemek hem de ordunun yerini almak için halk milislerinin silahlandırılmasını istedi. Bu yardımcı kuvvetin 15 milyon köylüyü bünyesine kattığı söyleniyordu. Çin Başbakanı Cou Enlay, Sukarno’yu bunu kabul etmeye şiddetle teşvik etti.[13]

Bu arada, ABD, Güneydoğu Asya’nın Marksizme yönelmesi karşısında endişe duymaya başladı. Vietnam ve Endonezya komünistlerin safına geçerse, Japonya ve Filipinler tarafsız kalacaktı: sonuç olarak, Malakka Boğazı ve Hint Okyanusu’na doğudan tüm erişim Batı kontrolünden çıkacaktı. Endonezya ordusuyla teması yoğunlaştıran Washington, SEATO aracılığıyla, ABD’nin Cakarta Büyükelçisi Marshall Green’in (1965-1969) yardımıyla, milyonlarca dolarlık askeri teçhizat ve “en üst rütbelerden yerel köy kadrolarına kadar” en az 5.000 komünistin ismini istedi.[14] Selefi Howard Jones, İngiliz mevkidaşı Andrew Gilchrist ve Hollanda istihbaratı da, başarısız bir ayaklanma olması durumunda EKP’yi meşru bir şekilde ezmek için fırsatı değerlendirmeye hazır olduklarını öne sürmüşlerdi. JFK, CIA’in Sukarno’nun ölümünden sonra EKP’nin Endonezya’yı ele geçirmesini engellemek için orduya yardım edeceğini kabul etmişti. Lyndon Johnson yönetimi ise askeri bir diktatörlüğün demokratik sistemi reforme etmekten çok daha etkili olacağına daha da ikna olmuştu.[15]

Gerilimler 30 Eylül 1965’te Milliyetçi Parti’nin (PNI) sol kanadına sadık bir grup astsubayın altı ordu komutanını yakalayıp vahşice öldürmesiyle doruk noktasına ulaştı. Suharto gibi diğerleri ise zamanında kaçmayı başardı. Uzun zamandır fırsatını bekleyen bu general (o zamanlar pek tanınmıyordu, ancak 1959’da yolsuzluk suçlamasıyla hapse atılmıştı), hemen birliklerin komutasını devraldı ve bir hava üssünde mevzilenmiş isyancıları ezdi. Bir Amerikan diplomatı daha sonra, “Bazen belirleyici anda sert bir darbe vurmak gerekir” diyecekti. CIA’in (EKP içi de dâhil olmak üzere) her yerde casusları vardı, bu başarısız komployu biliyordu, Suharto’yu bilgilendirdi. Suharto da “30 Eylül Hareketi”ni (G30S) yok edecek karşı hamleyi organize etti.[16]

Suharto, sorun çıkaranların direkt kaynağında ortadan kaldırılması çağrısında bulundu. Radyo istasyonları bu kararı bıktırana dek tekrarladı . Basın, özellikle Gervani bölgesini hedef alarak, EKP’nin camilere veya dini liderlere yönelik saldırı ihtimalini gündeme getirdi. Altı generalin öldürülmesiyle (sadist muamele ve sakatlamayla) ilgili yanlış bilgiler yayarak sansasyon yarattı. Askerlere ve sivillere EKP’yi “tümüyle yok etme” emri verildi. Bölgedeki elitlerin eski kinlerini cinayet histerisine dönüştürmek ve katliamları titizlikle planlamak ve denetlemek için 14 Ekim’de bir savaş konseyi kuruldu. Suharto, Sukarno’nun yerini sorunsuz bir şekilde aldı, böylece Sukarno, etkisiz hale getirilerek ev hapsine alındı. Başkan, sonunda pes etmeden önce onu boş yere yasal yollarla dizginlemeye çalıştı ve 20 yıllık yenilikçi sömürgecilik karşıtlığının ağır zulüm koşullarında yok olmasına izin verdi. 1970 yılında hastalıktan öldü.

EKP, bu beceriksiz darbeye hazırlıksız yakalanmıştı. Neticelerini hiç kavrayamadı; olayı küçümsedi, ancak bu olay tüm sağı bir araya getirdi. Muhtemelen Aidit gibi kimi EKP liderleri komplodan haberdardı ama ona onay vermemişlerdi. Aşırı özgüvenli olan komünistler, harekete geçmediler. Karşı tarafın cevabını beklediler. Ancak tüm yapı birden çöktü. İlk şiddet eylemi, Cakarta’daki EKP karargahının yağmalanması sırasında (8 Ekim’de) patlak verdi. Parti hızla dağıldı. Aidit, Kasım ayı sonunda Yogyakarta’da idam edildi. Korkuya kapılan komünistler, katliamlara neredeyse hiç direnemediler, kaçmakla yetindiler. Birçoğu, yasallığın ve iyi niyetlerinin onları kurtarmaya yeteceğinden emin olarak polise teslim oldu. Sosyalist ülkeler, EKP’nin savunmasızlığını veya yüzleştiği yıkım sürecinin hızını hiç idrak edemediler, bu nedenle gerçek bir yardım sunamadılar.[17]

Ordu, kendi askerlerini, aşiret milislerini ve (bazen profesörlerinin yön verdiği) genç öğrenci gruplarını harekete geçirse de kitlesel katliamlar üç ana yapı eliyle gerçekleştirildi: dini birlikler, özel kuvvetler ve haydut çeteleri.

1. Özellikle Ace ve Doğu Cava’da İslamcılar cinayetlerde kilit rol oynadılar. Komünistleri öldürmeyi dini bir vecibe olarak görüyorlardı. Nehdatü’l-Ulema’dan (NU) sonra ikinci en büyük İslami ağ olan Muhammediye tarikatı üyeleri, “Komünistlerin kanını dökmekle tavuk kesmek arasında bir fark yok” diyorlardı. Her ikisi de kutsal savaş çağrısında bulunuyordu. İslamcılara yakın toprak sahipleri, 1960’ta yapılan toprak reformunun ve son dönemde köylülerin topraklarını işgal etmesinin intikamını almak istiyorlardı. Ateistler ve “kâfirler”, Hristiyanların çoğunlukta olduğu yerlerde Katolik ve Protestan gruplar tarafından zulüm görüyorlardı. Bali’de de durum aynıydı: Hindu üst kastlar orada ipleri elinde tutuyordu. Bu durum, İslamcıların başka yerlerde diğer etnik gruplar yönelik şiddetine mani olmuyordu.

2. Paraşütçüler, özellikle Cava’nın yoğun nüfuslu orta kesiminde (EKP’nin en büyük kalesinde) genç yardımcı birliklerden oluşan grupları temel alan tasfiye operasyonlarına öncülük etti. Pankasila Gençliği denilen sağcı örgüt, bilhassa EKP’nin tarım proletaryası içinde derin kök saldığı Kuzey Sumatra’da öne çıktı.

Ordu uzun zamandır aşırı anti-komünizmi, (kutsal görülen toplumsal düzene destek sunan) muhafazakârlık anlayışını, bağnazlığı, yabancı düşmanlığını (komünist = Çinli), yaygın kadın düşmanlığını (komünist kadınlar aşırı cinsel istekleri olan, sapık ve sadist cadılar olarak tasvir ediliyordu) temel alan faşist bir ideolojinin etkisi altındaydı.

3. Ordunun yardımcı birlikleri toplumun en alt kademelerinden yoğun bir şekilde eleman topladı. Birçok küçük suçlu, ölüm mangalarına katıldı. Act of Killing [“Öldürme Eylemi”] filminin merkezinde duran Enver Kongo, bunun en iyi örneğidir. 1965-1966 yılları arasında bin komünisti peşi sıra öldürdüğüyle övünmüştür.[18] Bu üç tür seri katil birbirleriyle kesişiyor, birbirlerini destekliyor, birbirlerini kendi saflarına çekiyor ve katliamları kurbanlarının mallarına el koymak, hatta hayatta kalanlardan para gasp etmek için kullanıyorlar. Bu gerçek bir sınıfsal intikamdı, devasa bir gasp uğruna ülke kan banyosuna dönüştürüldü.[19]

Cava, baskının merkez üssüydü. Paraşütçülerle ve fanatiklerle dolu kamyonlar, adanın doğusunu temizlemek için ana yolları çaprazlama dolaştı. Bütün aileler oradan geçiyorları. Tecavüz, işkence ve sakatlama yaygın görülen durumlardı. Nehirler ve sokaklar cesetlerle doldu. Bali, nüfusunun yüzde 5 ila 8’ini kaybetti (100.000 ölü verdi). Kesiman bölgesinde ise bu oran yüzde 15’e kadar çıktı. En fazla etkilenen ada burasıydı. Soykırım uygulamaları orada en açık şekilde görülüyordu: Bütün köyler gerçek birer ölüm merkezine sürüldüler. Vahşet normalleştirildi. Kafalar yollar boyunca kazıklara saplandı. Cesetler, herkesin görmesi için su yollarında sallardan asılıyorlardı. Birkaç cellât, The Look of Silence [“Sessizliğin Bakışı”] filminde kurbanlarının kanını içtiklerini anlatıyor.[20]

Komünizm karşıtı nefret, Çinli-Endonezyalıları, Milliyetçi Parti’nin sol kanadının destekçilerini, LGBT bireyleri (bissus), ılımlı Müslümanları, aydınları ve animist veya heterodoks dinlerin mensuplarını da hedef aldı. Bazı dini veya etnik azınlıklar, sadakatlerini kanıtlamak için insanları öldürmek zorunda kaldılar.[21] Soykırım kavramı, bu katliamların doğasında daha da açık bir şekilde yeniden ortaya çıktı.

Katliamlar daha sonra ülke geneline yayıldı. İlk altı ayda, çoğu zaman pala ile olmak üzere, 500.000 komünist olduğundan şüphelenilen kişi öldürüldü. 1966’da en az 500.000 cinayet daha işlendi. Şiddet 1969’a kadar devam etti: Ölüm mangaları, EKP’nin Orta Cava’da olduğu gibi orada yeniden örgütlenmemesini sağlamak için aynı bölgelere defalarca baskın düzenledi. Paraşütçülerin komutanı Sarvo Edi, ölü sayısını üç milyon olarak tahmin ediyordu. Bir milyon şüpheli, herhangi bir yargılama olmaksızın, yıllarca Buru adası (Moluccas) gibi zorunlu çalışma kamplarına sürgün edildi.[22] Bu toplama kampı sisteminde uygulanan kölelik pratiği, özellikle Goodyear gibi Amerikan şirketlerine fayda sağladı. Birçoğu gözaltında (şiddet ve yetersiz beslenme nedeniyle) öldü. Gervani aktivistleri, sık sık tecavüze uğradılar.[23] Öldürülen aktivistlerin yetimleri, yeni rejime sadık ailelerin yanına yerleştirildi. Bu olayın soykırım olarak sınıflandırılması, hukukçular, felsefeciler ve tarihçiler tarafından çok sayıda uzman görüşüne konu olmuştur. Holokost ile hiçbir ilgisi yoktur. Peki bu siyasi bir soykırım mı, siyasi bir katliam mı yoksa halk katliamı mı? Soykırım dinamiği, en azından açıkça ortaya konmuştur: Bir nüfus seçilmiş, damgalanmış, insanlıktan çıkarılmış ve olağanüstü bir başarıyla yok edilmiştir.[24]

1965 katliamından büyük ölçüde Batı sorumludur. Binlerce Endonezyalı subay, özellikle ünlü Amerika Okulu’nda olmak üzere ABD’de eğitim görmüştü. Burada en ağır propaganda bombardımanına maruz kaldılar. Basında sürekli olarak yayılan dezenformasyondan bahsetmeye bile gerek yok. Suikastçılar 1965’ten önce eğitildiler, bilgilendirildiler ve silahlandırıldılar, hatta mümkün olan en kısa sürede hareket etmeleri için baskı altına alındılar. Katliam sırasında ve sonrasında, Amerikan, İngiliz ve Avustralya istihbarat servisleri onlara bilgi sağladı, suçlarını örtbas etti ve propagandalarını yaydı.

Patrice Lumumba suikastının (1961) duyurulmasında olduğu gibi, dezenformasyon kampanyası, başta “aşırıya kaçan” isyanların kendiliğinden ve halk tarafından gerçekleştirildiğini dile getirdi. Time dergisi, bu olayı “Asya’da yıllardır Batı kampı için en iyi haber” (Ekim 1965); New York Times ise “Asya’da bir umut ışığı” (Haziran 1966) olarak nitelendirdi. 1967’de NBC, zorla çalıştırılan işçilerin bulunduğu bir plantasyonu olumlu bir şeymiş gibi haber yaptı. Ocak 1966’nın sonunda CIA, katillere verdiği listedeki isimlerin neredeyse tamamının üzerini çizdi. Endonezyalı bir cellât, daha sonra Sessizliğin Bakışı adlı belgeselde, “Amerikalılar bize komünistlerden nefret etmeyi öğretti” diyecekti. Güneydoğu Asya’daki ve başka yerlerdeki işkencecileri açıktan cesaretlendiren şey, Anglo-Sakson anti-komünistlerin yürüttükleri propaganda faaliyetiydi.[25]

Endonezya ve Üçüncü Dünya Ülkelerinde Yaşanan Trajik Sonuçlar (1966-2026)

Katliamdan sonra Suharto, İmparatorluk Japonya’sından (Yeni Düzen) esinlenerek bir diktatörlük kurdu. Yönetimine, ulusal zenginliğin aşireti ve Caltexsa (Chevron) gibi Amerikan şirketlerince yağmalandığı süreç damga vurdu. Dünyanın en büyük altın madeni böylece Freeport-McMoRan’a devredildi. İşçiler, köylüler, kadınlar, azınlıklar, temel özgürlükler ve laiklik için kaydedilen ilerlemeler bir kenara itildi. Üniversiteler, sendikalar, basın ve muhalefet ezildi, yeniden şekillendirildi. Ordu, en az 100.000 Papualı bağımsızlık aktivistini (1966-1998) ve Ace’de 12.000 kişiyi (1989-1998) öldürdü. Çin karşıtlığını körüklemek için Endonezya’daki Çinlilere yönelik ayrımcılık, daha da yoğunlaştı. Doğu Timor’un işgali ve istilası sırasında (1975-1999) anti-komünist nefret, bir kez daha harekete geçirildi. Aynı soykırım mekanizmaları, aşırı derecede yoğunlaştırıldı ve 800.000 sakinin dörtte birinin ölümüne yol açtı. Hâlâ hapiste olan yirmi iki komünist kadro, 1985 ile 1990 yılları arasında gizlice ortadan kaldırıldı. Suharto, 1974 ve 1978’de olduğu gibi 1998’de de bir başka öğrenci ayaklanmasını şiddetle bastırdı, ancak kısa süre sonra istifa etti ve 2008’de yargılanmadan yatağında öldü.[26]

Katliamın etkileri dünya çapında geniş kapsamlı olarak hissedildi. 1966’da Endonezya, Amerikan diplomasisinden yana saf tuttu. Washington daha sonra Vietnam’a odaklanma, ateş gücünü orada tam olarak kullanma imkânına kavuştu. Komünist Asya’ya karşı tüm çevreleme politikası, Tayland, Malezya ve Filipinler’deki gizli operasyonlarla güçlendirildi. Bu, Soğuk Savaş’ın önemli bir dönüm noktasıydı. EKP’nin yok edilmesi, Üçüncü Dünya’ya karşı büyük bir küresel karşı saldırının sinyalini verdi. Bu, “Özgür Dünya”nın Bandung’dan aldığı intikamdı.

ABD, müttefik ülkelerden binlerce subayı kontrgerilla faaliyetleri konusunda eğitti ve Endonezya örneğini, komünizme karşı her şeyin mübah olduğunu göstermek için kullandı. Bu eşi görülmemiş emperyalist tepki, Latin Amerika’yı da etkileyecekti. Askerler duvarlara “Cakarta geliyor” yazdılar (Şili).[27]

Muhalefeti terörize etmek ve Operação Jacarta (“Cakarta Operasyonu” -Brezilya) gibi ölümcül baskı planları hazırlamak için çalışmalar yürütüldü. Washington Post’ta çalışn bir gazetecinin The Jakarta Method [“Cakarta Yöntemi”] isimli kitabında isabetli bir şekilde tespit ettiği üzere, bahsi eidlen yöntem,günümüzde Küresel Güney olarak adlandırılan bölgede çeşitli şekillerde uygulandı. Hatta Fransa’da bile, neo-faşist grup Occident, Suharto’nun 1966’daki çağrısını kelimesi kelimesine tekrarladı: “Komünistleri nerede olurlarsa olsunlar öldürün.”[28]

ABD’nin yürüttüğü anti-komünist mücadele, yasalara uyan partilere karşı siyasi şiddeti kalıcı olarak normalleştirerek küresel sosyalist hareketi baltaladı. Şili’de faal olan MIR üyesi Gevaristler, Endonezya örneğini ılımlı yolun başarısızlığa mahkûm olduğunun kanıtı olarak görüyor. Tarihçi Vicay Praşad da Irak ve Sudan’daki komünistlerin yaşadığı ciddi gerilemelerle ilgili olarak bu görüşü savunuyor.[29]

Vincent Bevins’in Cakarta Yöntemi adlı eseri, bu olayın tarih yazımında ve özellikle de dünya çapındaki sonuçlarında iz bırakmış, birçok ülkede Amerikan müdahalesinin anti-komünizm adına yapılması ve hâlâ yeterince incelenmemiş olan katliamlar hakkında önemli tartışmaları tetiklemiştir.[30]

Endonezya’daki katliam, özellikle Çin’de olmak üzere Uzak Doğu’daki komünistleri de radikalleştirdi. ÇKP’nin en yakın müttefikinin yok edilmesi, “aşırı Maoistler”in partinin kontrolünü ele geçirmesine, Kızıl Muhafızları kışkırtmasına ve Kültür Devrimi’ni (1966-1976) başlatmasına yardımcı oldu. Marksist gerillalar, neredeyse her yerde, bilhassa Tayland, Filipinler, Myanmar ve özellikle Kamboçya’da sertleşti. Kızıl Kmerler daha sonra paranoyak, saf, mesihçi ve milliyetçi bir sekterliğe doğru kaydıkları süreci önemli oranda hızlandırdı ve yavaş yavaş Vietnamlı büyük kardeşlerinden koptu.[31]

Endonezya ve Kamboçya’daki katliamlar, aralarında on yıl fark olmasına rağmen, ölçek, sivillere yönelik ideoloji temelli katliamlar, terör, Amerika’nın az çok aynı yaklaşımı benimsemesi, kimsenin ceza almaması gibi birçok noktada benzeşiyor. Biri çok iyi bilinirken, diğeri hiç bilinmiyor. Bu kıyaslama, Doğu Timor’da aynı dönemde gerçekleşen soykırımın haber yapılma düzeyi göz önünde bulundurulduğunda daha da çarpıcı hale geliyor. New York Times aynı dönemde (1975-1979) Pol Pot’un vahşetine kıyasla Doğu Timor’daki soykırımı 16,8 kat daha az ele aldı. Oysa benzer ölçeklere sahipler.[32] Bu son derece seçmeci hafıza, tesadüf eseri oluşmuş bir şey değil.

Endonezya’da işleyen sessizlik kuralı, zamanla kanun halini aldı. İnkâr düzeyini anlamak için, son 60 yıldır Endonezyalılara dayatılan korkunç propagandayı göz önünde bulundurmak gerekiyor. Cakarta’nın güneydoğusunda bulunan “EKP İhanet Müzesi” mankenlerle, Yeni Düzen’in klişeleşmiş ulusal anlatısını, istemeden komik bir şekilde sunuyor. G30S/EKP (1984) isimli belgesel de aynı şekilde komik. Uzun süre Endonezya’da üretilen en pahalı film olan (800 milyon rupi) bu 4,5 saatlik film, her 30 Eylül’de devlet televizyonunda yayınlanmış, her okulda gösterilmiştir. Yetişkinlerin yüzde 97’si filmi en az bir kez izlediğini bildirmiştir (2000).

Sessizliğin Bakışı filmi de bugün bir okulda bir öğretmenin eğitici dersini tasvir etmektedir. Ancak, diktatörlüğün resmi olarak sona ermesine rağmen, Marksizm ve ateizm hâlâ yasadışıdır. Ceza Kanunu, yazılı veya sözlü olarak “komünist düşünceyi yayma” girişimini hâlâ yedi yıl hapis cezasıyla cezalandırıyor. Polis baskınları, seçimlerden önce bunu hatırlatmak için sıklıkla kullanılıyor. Cakarta’daki (2016), Padang’daki (2019) ve Pandansari’deki (2024) kitapçılara yönelik baskınlar buna örnek. Hatta bir iklim aktivisti, “komünistlerden özür dilediği” gerekçesiyle on ay hapis cezasına çarptırıldı (2018). Belirli mesleklerde yasağın babadan evladına geçtiği durumlar ortadan kaldırılmış olsa da (1998), bir komünistin çocuğu halen daha kamu hizmetlerine, orduya ve polise iş başvurusu yapamıyor.[33]

Ülkede 1965 katliamlarını tanıma, kabul etmeye yönelik adımlar yavaş da olsa atılıyor. Suharto’nun iktidardan uzaklaşmasından sonra (1998), halefi Abdurrahman Vahid (1999-2001) partisi (NU) adına özür diledi, ancak araştırmacıların tespit edilen toplu mezarları kazmasına izin vermeyi reddetti. Ulusal İnsan Hakları Komisyonu (Komnas HAM) daha sonra 2012’de konuyla ilgili, kısmen gizli kalan ve hükümetten harekete geçmesini boş yere talep eden önemli bir rapor yayınladı.

Oppenheimer’ın Endonezya’da ilk başta gayriresmi yollardan dağıtılan ilk belgeseli, 2012’de büyük yankı uyandırdı ve ikinci filmin yayınlanmasının ardından aktivistlerin 2015’te Lahey'de sembolik bir duruşma düzenlemesine yol açtı. Kurbanların tanıklığı sayesinde, Uluslararası Halk Mahkemesi (IPT1965), 2016 yılında anti-komünist katliamları soykırım olarak kınadı. Başkan Coko Vidodo (2014-2024), önce 2016’da “1965 Trajedisini İncelemek” başlıklı bir sempozyum düzenleyerek, ardından da ilk kez (2023) katliam hakkında kamuoyu tartışmasına izin vererek, tutumunu kademeli olarak değiştirdi; bu da İslamcıların, ordunun ve polisin protestolarına rağmen, katliamın suç niteliğinin kabul edilmesine yol açtı. 1965’ten beri sürgünde olan bazı kişiler vatandaşlıklarını geri aldılar. Aynı dönemde, 1966’daki vahşetleri açıkça tasvir eden Netflix mini dizisi Cigarette Girl [“Sigaracı Kız”], büyük bir izleyici kitlesine ulaştı.[34] Tarih yazımı birdenbire çok daha kapsamlı hale geldi.[35]

Joshua Oppenheimer’ın iki belgeseli (The Act of Killing ve The Look of Silence), Endonezya’daki katillerin, ölümlerine kadar, elitler tarafından suçlarından nasıl aklanıp, hatta yüceltildiklerini, bunun da adaletsizliğe ve sessizliğe mahkûm edilen kurbanların aleyhine nasıl sonuçlara yol açtığını ortaya koyuyor.

Ancak faillere karşı açılan az sayıdaki dava otomatik olarak beraatle sonuçlandı. Onların ve mirasçılarının etkisi, Endonezya devletinin her kademesinde hâlâ çok ağır. Coko Vidodo (Cokovi), diğerlerinin yanı sıra Savunma Bakanı Prabovo Subianto tarafından dizginlendi. Özel kuvvetlerin eski komutanı olan bu kişi, Suharto’nun eski damadından başkası değil, kendisi de ciddi insan hakları ihlallerine karışmış bir isim. 2024’te başkan seçilen Subianto, selefinden koptu. Güney Afrika’da ırk ayrımcılığı sonrası kurulan türden bir hakikat ve uzlaşma komisyonu kurma ve mağdurları rehabilite etme projesi, 2025’teki büyük gösteri dalgasına rağmen durduruldu. Resmi arşivlere erişim hâlâ mümkün değil. Son tanıklar, yavaş yavaş ortadan kayboluyor. Okullar için yeni hazırlanan ders kitabı, 1965-1966 olaylarının anlatımını daha da yumuşattı.[36]

Kurbanların torunları ve aktivistler mücadelelerine yılmadan devam ediyorlar. Bir dernek, 2007’den beri her Perşembe Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde toplanarak geçiş ve onarıcı adalet planının yeniden başlatılmasını talep ediyor. İlk anıt, 2015 yılında Plumbon’daki (Orta Cava) toplu mezar alanında dokuz isimle gayri resmi olarak dikildi. Taman 65, hayatta kalanlar ve aileleri tarafından Denpasar’da (Bali) gayri resmi olarak, öldürülen bir komünist öğretmenin büstünün bulunduğu alternatif bir topluluk alanı olarak kuruldu.

Son yıllarda, 1966’da yanmış bir köyün külleri üzerine açılan Beach Hotel Sanur gibi beş yıldızlı otellerin inşaatı sırasında sık sık kemikler ortaya çıkarıldı. Bu küçük anıt, tanıklara, sanatçılara ve kamusal figürlere, çok uzun süredir işleyen sessizlik kanununa karşı duygularını ifade etme fırsatı sunuyor.

Endonezya’da olduğu gibi Batı'da da sesini yükseltmek, bu sessizliği bozmanın bir yolu. ABD, katliamdaki rolünü kabul etti ancak Bill Clinton’ın Tutsilere (1998) yönelik özrünün aksine, hiçbir zaman özür dilemedi. Eski başkan adayı Mitt Romney bile 2011’deki bir tartışmada bununla övünmüştü.

Barack Obama çocukluğunun bir bölümünü Endonezya’da geçirdi (1967-1971). Otobiyografisinde o dönemde Cakarta’da hüküm süren korku ortamından bahseden Obama, başkanlığı sırasında (halefleri gibi) bu konudan bahsetmekten itina ile kaçındı.[37]

Bu bilgiyi burada ve başka yerlerde yaymak, yanlış inanışları ortadan kaldırmaya ve siyasi temsilcileri bu konuda kamuoyuna açık bir tavır almaya zorlamaya yardımcı olacaktır. Toplu mezarlar, takımadaları amansızca aşındıran sular tarafından yutulmadan önce, Endonezya komünistlerinin hayaletlerinin nihayet huzur içinde yatmasına yardımcı olmak için bundan daha fazlasına ihtiyaç var.

Adrian Thomas
22 Mayıs 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] ACCS (Amsterdam Üniversitesi, Amsterdam Çatışma Araştırmaları Merkezi), IISG ve Watch65 (dir.), Remembering and Solidary-Making: 60 Years after 1965, actes de colloque, Amsterdam, 17-19 Eylül 2025.

[2] Les Cahiers d’Histoire (revue critique) et Solidarité Indonésie (dir.), Commémoration du 60 anniversaire du génocide de 1965-66 en Indonésie, actes de colloque, Paris, 6-7 Eylül 2025.

[3] Revolusi. L’Indonésie et la naissance du monde moderne; De Bezige Bij, 2020 (NL); Actes Sud, 2022 (FR).

[4] XIE K., “(Un)preparing a revolution. The Comintern in the prelude to the 1926-1927 uprisings in Indonesia” The Russian Revolution in Asia: From Baku to Batavia içinde, Oxford, Routledge, s.122-137.

[5] Bu konu hakkında bkz.: Jim Taihuttu’nun Prime Video’da (2021) yayınlanan son filmi De Oost (Askerler ve Gölgeler) ve Peter van Dongen’in Rampokan adlı çizgi romanının (1998-2004) iki cildi, Oog & Blik (NL) ve Dupuis (FR).

[6] SUGIYAMA A., “Remembering and Forgetting Indonesia’s Madiun Affair: Personal Narratives, Political Transitions, and Historiography, 1948-2008” Indonesia içinde, Cilt. 92, 2011, s.19-42.

[7] MADINIER R., L’Indonésie, entre démocratie musulmane et islam intégral. Histoire du parti Masjumi, Paris, Karthala, 2011.

[8] Endonezya’daki üç büyük politik akımın (Nasyonalizm, Agama (Din), Komünizm) birlikteliğini ifade eden kavram.

[9] Bkz.: L’esprit de Bandung, l’Institut Tricontinental de recherche sociale, Lava, özel sayı, Mayıs 2025.

[10] REX M., Indonesian Communism Under Sukarno: Ideology and Politics 1959-65, Cornll University Press, 1974.

[11] IDE D., “The US Cheered On Suharto’s Massacres in Indonesia”, Jacobin, 30 Eylül 2025 (Conefo: Conference of the New Ewerging Forces).

[12] MADINIER R., “Islam et communisme, frères ennemis du nationalisme indonésien” in Cause commune, Sayı. 24, juillet-août 2021, p.31-34.

[13] Peter Weir'in Mel Gibson, Sigourney Weaver ve Linda Hunt ile çektiği The Year of Living Dangerously (Tehlikeler Yılı) filmi, 1965 Endonezya’sının yoğun politik ortamını çok iyi yansıtıyor.

[14] MOUSSAOUI R., “Indonésie. Crime de masse à l’ombre de la CIA” L’Humanité, 19 Ekim 2017.

[15] SIMPSON B. R., Economists with Guns: Authoritarian Development and US-Indonesian Relations, 1960-1968, Stanford University Press, 2008.

[16] MELIN J., L’extermination programmée des communistes indonésiens. Archives inédites, Paris, Delga, 2023.

[17] ROOSA J., Buried Histories: The Anticommunist Massacres of 1965-1966 in Indonesia, University of Wisconsin Press, 2020.

[18] The Act of Killing Joshua Oppenheimer’ın (2012) Danimarka-İngiltere-Norveç ortak yapımı bir belgeselidir.

[19] Geoffrey B. Robinson, bu konuyla en çok ilgilenmiş araştırmacıdır. Bkz.: L’Archipel du génocide. Les massacres de masse perpétrés contre les communistes en Indonésie (1965-1966), Paris, Delga, 2021.

[20] The Look of Silence, Danimarkalı yönetmen Joshua Oppenheimer’ın (2014) belgeseli.

[21] MEYERFELD B., “En Indonésie, la mémoire du massacre des communistes est déjà la grande perdante des élections” Mediapart içinde, 16 Nisan 2019.

[22] Bu konuda bkz.: Pramoedya’nın Buru Quartet’in (Buru Dörtlüsü) dört cildi. Fransızca olarak Zulma tarafından yayımlandı (2017-2018).

[23] POHLMAN A., Women, Sexual Violence and the Indonesian Killings of 1965-66, Oxford, Routledge, 2015.

[24] EICKHOFF M., VAN KLINKEN G., ROBINSON G., “1965 Today: Living with the Indonesian Massacres”, Journal of Genocide Research içinde, 2017, Cilt.19, Sayı. 4, s. 449-464; RENAUT A., “Le massacre indonésien est-il un génocide et en quel sens?”, Centre Asie du Sud-Est (Ehess) et Cahiers d’Histoire (dir.), Les violences de masse en Indonésie (1965-1966) et la question de la réconciliation, actes de colloque, Paris, 19 Ocak 2016.

[25] G. VANN, “Indonesia Still Hasn’t Escaped Suharto’s Genocidal Legacy”, Jacobin, 29 Eylül 2021; FINN D., “Suharto’s US-Backed Coup in Indonesia Supplied a Template for Worldwide Mass Murder”, Jacobin, 15 Şubat 2022.

[26] BARI D., “En Indonésie, la ‘solution finale’ du ‘monde libre’” L’Humanité Dimanche, 15 Ekim 2015, s. 85-89; “Timor oriental. La naissance d’un État dans la douleur” L’Humanité Dimanche, 19 Mayıs 2022, s. 77-81; MEYER-HILFIGER M., “En Indonésie, la révolue méconnue des Papous” National Geographic, 4 Ekim 2022.

[27] Tricontinental Institute, “Coup d’État contre le tiers monde: Chili, 1973” Lava, Eylül 2023.

[28] THOMAS A., “L’anticommunisme, l’autre moteur de Jean-Marie Le Pen” Cahiers d’histoire, Sayı. 161, 2024, s.134-144.

[29] PRASHAD V., Une histoire politique du Tiers Monde, Quatineau, Écosociété, 2009.

[30] BEVINS V., The Jakarta Method. Washington’s Anticommunist Crusade and the Mass Murder Program that Shaped Our World, New York, Public Affairs, 2020. Bkz.: Wim DE CEUKELAIRE’in incelemesi, “L’actualité des massacres anticommunistes en Indonésie”, Lava, Sayı. 20, printemps 2020, s. 110-117.

[31] ZHOU T., Migration in the Time of Revolution, NY, Cornell University Press, 2019, s. 163-174, akt.: BEVINS V., Jakarta Method, s. 165-169 ; KIERNAN B., Pol Pot the Future: Confidential Leadership Documents from Democratic Kampuchea, Yale University Press, 1988, s. 213-226 ; “Mass murder and genocide in Indonesia and Cambodia, 1965-79: Cold War, state, and region Handbook of Genocide Studies, 2023, s. 95-105.

[32] CHOMSKY N., Manufacturing Consent: The Political Economy of the Mass Media, NY, Pantheon Books, 1988 ; G. VANN M., “Comparative History of Genocide in Southeast Asia. Using Cambodia and East Timor in Asian Civilizations and World History Survey Courses” Education about Asia, Cilt. 20, Sayı. 1, 2015, s. 21-27.

[33] “Indonésie: quatre Malaisiens arrêtés pour vente du Manifeste du PC, Asialyst, 3 Ekim 2016; “La ‘peur des rouges’ relancée en Indonésie avant les élections” AFP, 17 Mart 2019; “Petugas KPPS Temukan Surat Suara Gambar Palu Arit di TPS Semarang”, CNN Indonesia, 15 Şubat 2024.

[34] Gadis Kretek filmi Endonezya yapımı olmasıyla öne çıkıyor.

[35] Ayrıca bkz.: ROOSA J., Pretext for Mass Murder, University of Wisconsin, 2006. Bu tarihçi (İngiliz Kolombiyası Üniversitesi) 1965 yılı için kapsamlı bir bibliyografi hazırladı: Jroosa.

[36] PEDROLETTI B., “En Indonésie, les « regrets » de Joko Widodo sur les crimes de masse” Le Monde, 17 Ocak 2023; G. VANN, “Indonesia Still Hasn’t Escaped Suharto’s Genocidal Legacy; MEYERFELD, “En Indonésie, la mémoire; LOESCH J., “Un an de présidence Prabowo: entre populisme économique et reflux démocratique” Briefings de l’Ifri, 3 Kasım 2025; ASVI WARMAN A., “Le président Jokowi et la résolution des problèmes de droits de l’homme” Les violences de masse en Indonésie.

[37] VILLEDUC C., “En Indonésie, les victimes des purges de la dictature réclament toujours des comptes” La Libre, 5 Şubat 2024; G. VANN M., “In Indonesia, Popular Memory Fights Against Official Amnesia “ Jacobin, 30 Eylül 2025; BEECH H., SUHARTONO M., “On Bali, the Holiday Vibe Masks Memories of a Massacre” The New York Times, 17 Aralık 2025; CHANT S., “Talking about 1965” Inside Indonesia, Sayı. 161, Temmuz-Eylül 2025; “Nous les avons aidés à se moderniser” (M. Romney) “Immigration, Racial Profiling, Patriot Act Divide Republicans At GOP Debate” ABC News, 23 Kasım 2011; OBAMA B., Dreams from My Father, 1995.

0 Yorum: