Bali’deki
lüks oteller, toplu mezarların üzerine inşa edilmiştir. Bu gerçeği çok az kişi
bilir. 1965 ve 1966’da Endonezya genelinde bir milyon kişi komünist olduğu
şüphesi üzerinden katledildi. Bu korkunç katliam, sonuçları itibarıyla, tüm
dünya için felâketle neticelendi.
Endonezya’daki büyük anti-komünist katliamların altmışıncı yıldönümü, sade anma törenleriyle anıldı. Amsterdam’da[1] ve Paris’te[2] konferanslar düzenlendi. Ancak Endonezya’da durum farklı: Anma törenleri orada hâlâ yasak. Dünyanın dördüncü en kalabalık ülkesinde sessizlik hâkim. Bu katliam, başka yerlerde de pek bilinmiyor: Hint-Pasifik bölgesinin merkezinde duran ülkede, dünyanın üçüncü büyük komünist partisi, Amerikan yardımıyla, tarifsiz bir vahşetle yok edildi.
Bu kan banyosu, Uzak Doğu’da Soğuk Savaş’ın yumuşadığı ve sömürgecilikten kurtuluş sürecinin giderek daha radikal bir hal aldığı bir dönemde gerçekleşti.
Elitlerin tepkisi o kadar
şiddetliydi ki, Üçüncü Dünya, bir daha asla tam olarak toparlanamadı. İşte
nedeni.
Sömürgecilik
Mirasının İzlerini Hâlâ Taşıyan Bir Okyanus Ülkesi
Endonezya,
büyük ölçüde ortak kültürel referansların eksikliği ve Batı’nın ilgisizliği
nedeniyle görmezden gelinmiş, ihmal edilmiş ve yanlış anlaşılmış bir ülke
olmaya devam ediyor. Bu durum, yüzyıllar boyunca Çin, Hindistan, Arap ve
Okyanusya dünyaları arasında parçalanmış olan Malay Takımadaları’nın kaderi
olabilir. Bununla birlikte, dünyanın en büyük takımadaları geniş bir alanı
kapsıyor: Ace (kuzey Sumatra) ile Merauke (Güney Papua) arasında 5.200 km
mesafe var. Bu mesafe, yaklaşık olarak Londra ile Taşkent arasındaki mesafeye
eşit. Endonezya her zaman büyük nüfusa sahipti (1945’te 73 milyon kişi, 2035’e dek
nüfusun 300 milyona ulaşması bekleniyor). Nüfus, 17.000 adaya çok düzensiz bir
şekilde dağılmıştır. Endonezyalıların neredeyse üçte ikisi Cava’da yaşamaktadır.
Başkenti
Cakarta’nın (nüfusu 42 milyon) kaotik genişlemesine rağmen, dünyanın en
volkanik ülkesi, tarım ağırlıklı ve son derece eşitsiz bir ülke olmaya devam
ediyor. Komşularının (özellikle Çin ve Japonya’nın) sürekli gerisinde kalan
sanayisi, birkaç çelik fabrikası, iplik fabrikası ve otomobil fabrikasından
oluşan oldukça ilkel bir yapıya sahip. Yeraltı kaynakları zengin (nikel, kömür,
gaz ve özellikle petrol). Shell ve Chevron bu zenginlikten epey faydalandı.
Küresel deniz ticaretinin üçte birinin geçtiği Malakka Boğazı’ndan esas olarak
Singapur şehir devleti faydalanıyor. Yerli nüfusun yüzde otuzu yoksul
çiftçilerden oluşuyor. Cava’da milyonlarca çiftçi (bir hektardan az bir alanı
kaplayan) küçük arazilerde tarım yaparken, büyük şirketler (Wilmar, Astra ve
Sinar Mas) geniş palmiye plantasyonlarını sömürüyor. Tek tip ürün
yetiştiriciliği ekonomiye hâkim olmaya devam ediyor: şeker, kakao, palmiye
yağı, pirinç, kahve vb. Bu, sömürge döneminin bir mirasıdır.
Başlangıçta,
güçlü Hollanda Doğu Hindistan Şirketi (VOC) aracılığıyla, Hollanda
imparatorluğu, öncelikle baharat ticaretini kontrol etmek amacıyla 17. ve 18.
yüzyıllarda Endonezya’da kademeli olarak yer edindi. VOC, hindistan cevizi
tekelini ele geçirmek için Banda halkını (1621), ardından şeker kamışını
kontrol altına almak için Batavia’daki (Cakarta’nın sömürgecilik dönemindeki
adı) Çinlileri (1740) yok etmekten çekinmedi. Soykırım niyeti taşıyan bu
pogromlar, nispeten iyi huylu bir Hollanda sömürgeciliği efsanesini paramparça
etti. Hollanda emperyalizminin sömürü pratiği (1800-1949), (özellikle 1815 ile
1830 yılları arasında yaşanan) kanlı baskılar yoluyla zorunlu çalışma ve tek
tip tarıma maruz kalan takımadaların acımasızca yağmalanmasına yol açtı.
Endonezya, gıda ürünleri hilafına ihracata odaklanmış geniş bir plantasyona
dönüştürüldü. Neticede gıda kıtlığı kronik hale geldi. Hollanda Doğu Hint
Adaları, sanayi devrimi için önemli miktarda fon sağladı. 100.000 ile 300.000
arasında yerleşimci (karma ırktan insanlar da dâhil) bölgeyi geniş tarım
arazilerine böldü. Demiryolunun geliştirilmesinin amacı, hasatların limanlara
taşınmasını hızlandırmaktı.
350
yıl boyunca Hollanda sömürgeciliği, Endonezyalılar arasında (Cava, Sunda,
Malay, Bali vb.) etnik kökenlerine ve dinlerine dayalı sosyo-kültürel
parçalanmayı körükledi. Endonezya, nüfus büyüklüğü nedeniyle dünyanın en büyük
Müslüman ülke olmasına rağmen, bölgede Sünni İslam farklı özellikler
sergilemiştir. Bazı adalar ağırlıklı olarak Hristiyan (Papua, Timor) veya Hindu
(Bali) olmuştur. Sömürge yönetimi, Çinli azınlığa (%2,5) daha yüksek yasal
statü tanıdı. Bu da onlara karşı derin bir kızgınlığa, bilhassa 1965’te doruk
noktasına ulaşacak etnik gerilimlere yol açtı.
David
Van Reybrouck, Revolusi, l'Indonésie et la naissance du monde moderne [“Devrim,
Endonezya ve Modern Dünyanın Doğuşu”] adlı eserinde, o dönemin son tanıklarına
ses vererek, bu sömürge tarihinin tamamını canlı bir şekilde anlatıyor.[3]
Önce
Öncü Sonra Egemen Güç Olarak EKP (1914-1965)
1910-1920
yılları civarında sömürgecilik karşıtı hareketler ortaya çıktı. Aydın
öğrenciler, geniş bir vatanseverlik birliği oluştururken, muhafazakâr ileri
gelenler dini bir lobi meydana getirdiler. Sendikacılara ise sosyalist bir örgüt
kurmak düştü. Bu üç güç, rakip olmalarına rağmen bazen işbirliği yaptı. 1914
yılında Rotterdamlı bir demiryolu işçisi olan Henk Sneevliet tarafından kurulan
küçük bir Marksist kulüp, daha sonra Bolşevizm ile ittifak kurdu. Endonezya
Komünist Partisi’nin öncüsü olan örgüt, Kızıl Muhafızlar’ı kurdu, 1917’nin
sonlarında Surabaya deniz üssünde (Cava) 3.000 askerin isyanını kışkırtmaya
çalıştı. Ancak, elebaşları tutuklandı, Hollanda’da 40 yıl hapis cezasına
çarptırıldı. Sneevliet, tam zamanında kaçmayı bildi. EKP, Asya’daki ilk
komünist partiydi (1920). Çin ve Hindistan’daki komünist partilerin
kuruluşundan önce sahneye çıkan parti, Sumatralı bir öğretmen (Tan Malaka)
önderliğinde, yerelde bir yapı oluşturmak suretiyle baskılara rağmen hızla
büyüdü: 1919’da 400 üyeden sadece 25’i Hollandalıydı. Bu kitle desteği, EKP’nin
1926’daki Cava isyanına öncülük etmesine yol açtı. Ancak acele, düzensizlik ve
kitlelerin politik bilincinin abartılması nedeniyle isyan, büyük bir
başarısızlıkla sonuçlandı: binlerce eylemci katledildi, 20.000 kişi hapse
atıldı.[4]
Gizlice
faaliyet gösteren EKP, kendini yavaş yavaş yeniden inşa etti ancak 1945’e dek
gerçek anlamda ortaya çıkma imkânı bulamadı. Bu arada, Endonezya, 1942’de
Japonya tarafından işgal edildi. Fosil yakıt kaynakları bakımından fakir olan
Japon İmparatorluğu, İngiltere ve Amerika’yı karşısına alma pahasına savaşa
girdi. Asıl stratejik hedefi olarak Endonezya’yı belirledi. İşgalci güç, başta
Endonezya’nın milliyetçi duygularına hitap ederek kendini Asya’nın ağabeyi,
Batı karşıtı kurtarıcısı olarak takdim etti. Ancak bu yanılsama hızla kayboldu.
Japonlarla işbirliği yapan kimi bağımsızlık yanlıları gaflet uykularından
uyandılar. Askeri rejim, takımadaları utanmazca sömürdü ve halkını aç bırakarak,
tüm İkinci Dünya Savaşı boyunca tanık olunan (dört milyon ölümle neticelenen)
en kötü kıtlığa yol açtı. Birçok Endonezyalı, zorunlu çalışmaya veya ordu
genelevlerinde (“konfor kadınları” olarak) çalışmaya zorlandı. Ancak Japonya,
Ağustos 1945’in başlarında teslim olunca Endonezya’da bir iktidar boşluğu oluştu.
Amerikan ve Hollanda kuvvetlerinin gelişini beklemeden, Endonezya direnişi
oluşan bu fırsatı değerlendirdi. Nagasaki’den bir hafta sonra genç eylemciler,
Sukarno’yu bağımsızlık ilan etmeye zorladı. Hollandalılar tarafından birkaç kez
hapse atılan milliyetçi lider, Japon işgalcilerle uzlaşma yolunu tercih etmemiş
bir isimdi. O dönemde sömürgeler dünyasında bir ilk olan bu cüretkâr hareket,
acımasız dört yıllık bir sömürge savaşını başlattı.
Malay’da
komünist bir isyanla boğuşan İngiltere, Malay takımadalarının tamamını güvence
altına almak için 1945 sonlarında Doğu Hint Adaları’nda iktidarı alelacele
müttefiki Hollanda’ya teslim etti. Hollanda, ayrım gözetmeden gerçekleştirdiği,
başarısızlıkla sonuçlanan saldırılarını amansızca sürdürdü. Cezayir’de olduğu
gibi, bu çatışma da çoğu zaman etnik gruplar arası ilişkiler çerçevesinde ele
alınan acımasız ve sebepsiz şiddeti olağanlaştırdı.[5] Sukarno’nun diplomasiye
odaklanan ölçülü yaklaşımının aksine EKP, halkın bağımsızlık hareketini kucakladı,
Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne bağlı taburları bizzat kurdu. Partinin işçi
sendikaları, hatta isyancı hükümet içindeki etkisi arttı. Endonezyalı
cumhuriyetçileri harekete geçiren Madiun Olayı (Eylül 1948) meydana geldi.
Tartışmalı bir ateşkesin (Renville) ardından, Endonezya düzenli ordusu, bu Cava
şehrinde toplanan EKP alaylarının silahsızlandırılmasını talep etti ve
reddedilmeleri üzerine İslamcı milislerin yardımıyla bu komünist kaleye
saldırdı. Ölümcül olduğu kadar güçler arası eşitsizlik koşullarında süren savaşın
ardından subaylar, EKP militanlarını ve müttefiklerini öldürdüler. EKP lideri
(Musso), selefi (bu arada başka bir parti kurmuş olan Tan Malaka) ve Emir Şerafeddin
gibi solcu liderler sonrasında suikasta kurban gittiler. Emir Şerafeddin bir
sosyalistti. Kısa süre önce başbakanlık görevinden istifa ederek EKP’ye
katılmıştı. 12.000 ölüm ve 36.000 hapis cezasıyla sonuçlanan bu baskı
politikası, 1965’te yaşanacak olayların habercisi niteliğindeydi.[6]
Cava
aristokrasisine yakın duran ordunun bu şiddetli anti-komünist tepkisinden
cesaret alan ABD, 1949’da Hollanda’yı yenilgiyi tanıması için baskı altına
aldı. Bağımsızlık için canını veren Endonezyalıların sayısı 100.000’i buluyordu.
Sukarno, doğal olarak yeni devletin liderliğini üstlendi ve orduyu devrimde
belirleyici olan üç akımla (Milliyetçi Parti’ye (PNI) mensup milliyetçilerle, EKP’yle
ve dindar muhafazakârlarla) uzlaştırmaya çalıştı. Sonuncular, geniş bir
modernist koalisyon olan Masyumi’de örgütlüydü, ancak bu koalisyon, İslami
ayaklanma (Darul İslam, 1948-1962), ardından yaşanan bölünme (Nehdatü’l-Ulema,
1952) ile birlikte zayıfladı. Hareket, gelenekçiler ve kır temelli hareket
olarak iki hizbe bölündü. Soldaki laik eğilimlerden rahatsız olan Nehdatü’l-Ulema,
ılımlı rakibine karşı hızla üstünlük sağladı, bu da Müslüman birliklerinin
kademeli olarak radikalleşmesine yol açtı.[7]
Sukarno’nun
milliyetçilik, din ve komünizm üzerine kurduğu Nasakom[8] anlayışı, büyük
ölçüde uyumsuz güçler arasında kırılgan, oldukça yapay bir dengeye işaret
ediyordu. Yok olmasına rağmen, EKP yasaklanmadı. Parti zamanla toparlandı. Önemli
bir ahlaki otoriteye sahip olan Sukarno, EKP’ye iki bakanlık emanet etti. Bu,
dindar sağı dengelemek için gerekliydi: PNI, esasen kitlelerle çok az
bağlantısı olan seçkinlerin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir yapıydı. Hatta
Başbakan Ali Sastrumidcoco gibi isimler, EKP’ye yakın duruyordu, zira PNI’nin
doktrini (Marhaenizm) genellikle “Endonezya koşullarına uyarlanmış Marksizm”
olarak tanımlanıyordu.
O
zamana dek ağırlıklı olarak kentli ve entelektüel bir yapıya sahip olan
Endonezya Komünist Partisi (EKP), Maoist etkiler altında kırsal kesimde derin
kökler saldı. 1950’de 5.000 üyeye sahipken üye sayısı 1959’da 1,5 milyona
ulaştı. Tarım reformuna odaklanan radikal bir programa rağmen, lideri Aidit,
Sukarno’yu etkilediğine inanarak temkinli davrandı. Devrim sırasında
komünistlere şüpheyle bakan Endonezya cumhurbaşkanı, 1955’te Bandung’da ilk
Bağlantısızlar Hareketi konferansını düzenleyerek Üçüncü Dünya’nın politik
açıdan kendini ifade etmesinde öncü bir rol oynadı. Bu anti-emperyalist
değişim, onu Güneydoğu Asya’yı izlemek için 1954’te ABD tarafından kurulan
anti-komünist askeri ittifak olan SEATO’ya (Güneydoğu Asya İşbirliği Örgütü’ne)
karşı sosyalist ülkelerle (Çin, Yugoslavya, Hindistan, Myanmar’la) ittifak
kurmaya yöneltti.[9] Bu kısa demokratik dönemde EKP, sendikalarla birlikte
yürüttüğü mücadeleler ve oldukça popüler olan okuryazarlık kampanyaları
sayesinde güçlenerek 1955 parlamento seçimlerinde oyların yüzde 16’sını
(özellikle Orta ve Doğu Cava’da oyların yüzde 30’unu), 1957 belediye
seçimlerinde ise daha da fazlasını elde etti. Oy artışının devam edeceği
korkusuna kapılan güçler, 1959 seçimlerini iptal ettiler. Endonezya elitleri ve
Batı, bu belirsiz durumdan endişe duyuyordu.[10]
Orduda
hoşnutsuzluk arttı. Subayların darbesi bastırıldı. CIA desteğiyle Sumatra ve
Sulawesi’de askeri bir isyan baş gösterdi. Ancak genelkurmay, hiçbir zaman
tasfiye edilmedi. Aksine, generallerin yönetim içindeki etkisi arttı. Başarısız
bir İslamcı saldırının ardından tavrını sertleştiren Sukarno, 1957 yılında
sıkıyönetimi ve otoriter “güdümlü demokrasi” anlayışını gündeme getirdi.
Parlamento feshedildi. İslamcı-muhafazakâr ve sosyalist muhalefet yasaklandı.
Rejim, üç büyük partinin desteğiyle aşırı başkanlık sistemine geçiş yaptı.
Sukarno, EKP ve Çin arasındaki bağlar, özellikle Nasakom’un iddialı
uluslararası projesi olan CONEFO aracılığıyla güçlendi: CONEFO, BM’yi Üçüncü
Dünya perspektifinden yeniden şekillendirmeyi amaçlıyordu. Asya ve Afrika’daki
birçok ülke, bu projeyle ilgileniyordu.[11] İngiliz şirketleri de dâhil olmak
üzere, yüzlerce şirket millileştirildi. Ardından, 1962’de Endonezya’yı “kuşatmak”
amacıyla, Londra’nın doğrudan etkisiyle yeni kurulan Malaylarla savaş başladı.
Sukarno, Borneo’nun Malay kontrolündeki kısmını bağımsız bir devlet haline
getirmek istiyordu. EKP, Borneo’daki komünist gerillalarla (Saravak) dayanışma
içinde bu müdahaleye destek sundu. Ancak Endonezya’nın İngiliz Milletler
Topluluğu güçlerine karşı aldığı yenilgi, sadık hava kuvvetleri hariç,
ordunun yaşlı cumhurbaşkanına olan öfkesini artırdı. Giderek daha fazla
güvensizlik duyan İslamcı Nehdatü’l-Ulema, tutumunu sertleştirdi. Özellikle
tarım reformundan (1960) sonra, anti-komünizm ideolojisinin merkezi gücü haline
geldi.[12] Sukarno, radikal dışişleri bakanı Subandrio ve diğer birçok (Milliyetçi
Parti (PNI) kadrosu, daha da genişlemesi ve ülkede lider rol oynaması beklenen EKP’ye
daha fazla yöneldi.
Soykırım Niyeti
ve Soykırımcı Yöntemlerle
Gerçekleştirilen Katliamlar (1965-1966)
EKP,
1965 yılında gücünün zirvesindeydi. 23 Mayıs’ta 45. yıldönümü için Başkan
Sukarno’nun da katılımıyla Cakarta'nın en büyük stadyumunda düzenlenen büyük miting,
partinin gücünün deliliydi. EKP 3,5 milyon üyesiyle dünyanın üçüncü büyük
komünist partisiydi. Komünistler, köylü, işçi, gençlik, kültür çalışmaları
üzerinden 20 milyon Endonezyalıya ulaşabiliyorlardı. bu hareketlerden biri de
bağımsız kadın çalışmasıydı. Üç milyon kadın aktivistiyle (1965) muhafazakâr
bir ülkede cinsiyet eşitliği için mücadele eden Gervani (Endonezya Kadın Hareketi),
muhtemelen dünyanın en büyük feminist örgütüydü. Artan desteği gören EKP, hem
Malaya'ya karşı savaşı desteklemek hem de ordunun yerini almak için halk
milislerinin silahlandırılmasını istedi. Bu yardımcı kuvvetin 15 milyon köylüyü
bünyesine kattığı söyleniyordu. Çin Başbakanı Cou Enlay, Sukarno’yu bunu kabul
etmeye şiddetle teşvik etti.[13]
Bu
arada, ABD, Güneydoğu Asya’nın Marksizme yönelmesi karşısında endişe duymaya
başladı. Vietnam ve Endonezya komünistlerin safına geçerse, Japonya ve
Filipinler tarafsız kalacaktı: sonuç olarak, Malakka Boğazı ve Hint Okyanusu’na
doğudan tüm erişim Batı kontrolünden çıkacaktı. Endonezya ordusuyla teması
yoğunlaştıran Washington, SEATO aracılığıyla, ABD’nin Cakarta Büyükelçisi
Marshall Green’in (1965-1969) yardımıyla, milyonlarca dolarlık askeri teçhizat
ve “en üst rütbelerden yerel köy kadrolarına kadar” en az 5.000 komünistin
ismini istedi.[14] Selefi
Howard Jones, İngiliz mevkidaşı Andrew Gilchrist ve Hollanda istihbaratı da,
başarısız bir ayaklanma olması durumunda EKP’yi meşru bir şekilde ezmek için
fırsatı değerlendirmeye hazır olduklarını öne sürmüşlerdi. JFK, CIA’in Sukarno’nun
ölümünden sonra EKP’nin Endonezya’yı ele geçirmesini engellemek için orduya
yardım edeceğini kabul etmişti. Lyndon Johnson yönetimi ise askeri bir
diktatörlüğün demokratik sistemi reforme etmekten çok daha etkili olacağına
daha da ikna olmuştu.[15]
Gerilimler
30 Eylül 1965’te Milliyetçi Parti’nin (PNI) sol kanadına sadık bir grup
astsubayın altı ordu komutanını yakalayıp vahşice öldürmesiyle doruk noktasına
ulaştı. Suharto gibi diğerleri ise zamanında kaçmayı başardı. Uzun zamandır
fırsatını bekleyen bu general (o zamanlar pek tanınmıyordu, ancak 1959’da
yolsuzluk suçlamasıyla hapse atılmıştı), hemen birliklerin komutasını devraldı
ve bir hava üssünde mevzilenmiş isyancıları ezdi. Bir Amerikan diplomatı daha
sonra, “Bazen belirleyici anda sert bir darbe vurmak gerekir” diyecekti. CIA’in
(EKP içi de dâhil olmak üzere) her yerde casusları vardı, bu başarısız komployu
biliyordu, Suharto’yu bilgilendirdi. Suharto da “30 Eylül Hareketi”ni (G30S) yok
edecek karşı hamleyi organize etti.[16]
Suharto,
sorun çıkaranların direkt kaynağında ortadan kaldırılması çağrısında bulundu.
Radyo istasyonları bu kararı bıktırana dek tekrarladı . Basın, özellikle Gervani
bölgesini hedef alarak, EKP’nin camilere veya dini liderlere yönelik saldırı
ihtimalini gündeme getirdi. Altı generalin öldürülmesiyle (sadist muamele ve
sakatlamayla) ilgili yanlış bilgiler yayarak sansasyon yarattı. Askerlere ve
sivillere EKP’yi “tümüyle yok etme” emri verildi. Bölgedeki elitlerin eski
kinlerini cinayet histerisine dönüştürmek ve katliamları titizlikle planlamak
ve denetlemek için 14 Ekim’de bir savaş konseyi kuruldu. Suharto, Sukarno’nun
yerini sorunsuz bir şekilde aldı, böylece Sukarno, etkisiz hale getirilerek ev
hapsine alındı. Başkan, sonunda pes etmeden önce onu boş yere yasal yollarla
dizginlemeye çalıştı ve 20 yıllık yenilikçi sömürgecilik karşıtlığının ağır
zulüm koşullarında yok olmasına izin verdi. 1970 yılında hastalıktan öldü.
EKP,
bu beceriksiz darbeye hazırlıksız yakalanmıştı. Neticelerini hiç kavrayamadı;
olayı küçümsedi, ancak bu olay tüm sağı bir araya getirdi. Muhtemelen Aidit gibi
kimi EKP liderleri komplodan haberdardı ama ona onay vermemişlerdi. Aşırı
özgüvenli olan komünistler, harekete geçmediler. Karşı tarafın cevabını beklediler.
Ancak tüm yapı birden çöktü. İlk şiddet eylemi, Cakarta’daki EKP karargahının
yağmalanması sırasında (8 Ekim’de) patlak verdi. Parti hızla dağıldı. Aidit,
Kasım ayı sonunda Yogyakarta’da idam edildi. Korkuya kapılan komünistler,
katliamlara neredeyse hiç direnemediler, kaçmakla yetindiler. Birçoğu,
yasallığın ve iyi niyetlerinin onları kurtarmaya yeteceğinden emin olarak
polise teslim oldu. Sosyalist ülkeler, EKP’nin savunmasızlığını veya yüzleştiği
yıkım sürecinin hızını hiç idrak edemediler, bu nedenle gerçek bir yardım sunamadılar.[17]
Ordu,
kendi askerlerini, aşiret milislerini ve (bazen profesörlerinin yön verdiği)
genç öğrenci gruplarını harekete geçirse de kitlesel katliamlar üç ana yapı
eliyle gerçekleştirildi: dini birlikler, özel kuvvetler ve haydut çeteleri.
1.
Özellikle Ace ve Doğu Cava’da İslamcılar cinayetlerde kilit rol oynadılar.
Komünistleri öldürmeyi dini bir vecibe olarak görüyorlardı. Nehdatü’l-Ulema’dan
(NU) sonra ikinci en büyük İslami ağ olan Muhammediye tarikatı üyeleri, “Komünistlerin
kanını dökmekle tavuk kesmek arasında bir fark yok” diyorlardı. Her ikisi de
kutsal savaş çağrısında bulunuyordu. İslamcılara yakın toprak sahipleri, 1960’ta
yapılan toprak reformunun ve son dönemde köylülerin topraklarını işgal
etmesinin intikamını almak istiyorlardı. Ateistler ve “kâfirler”, Hristiyanların
çoğunlukta olduğu yerlerde Katolik ve Protestan gruplar tarafından zulüm
görüyorlardı. Bali’de de durum aynıydı: Hindu üst kastlar orada ipleri elinde
tutuyordu. Bu durum, İslamcıların başka yerlerde diğer etnik gruplar yönelik
şiddetine mani olmuyordu.
2.
Paraşütçüler, özellikle Cava’nın yoğun nüfuslu orta kesiminde (EKP’nin en büyük
kalesinde) genç yardımcı birliklerden oluşan grupları temel alan tasfiye
operasyonlarına öncülük etti. Pankasila Gençliği denilen sağcı örgüt, bilhassa
EKP’nin tarım proletaryası içinde derin kök saldığı Kuzey Sumatra’da öne çıktı.
Ordu
uzun zamandır aşırı anti-komünizmi, (kutsal görülen toplumsal düzene destek
sunan) muhafazakârlık anlayışını, bağnazlığı, yabancı düşmanlığını (komünist =
Çinli), yaygın kadın düşmanlığını (komünist kadınlar aşırı cinsel istekleri
olan, sapık ve sadist cadılar olarak tasvir ediliyordu) temel alan faşist bir
ideolojinin etkisi altındaydı.
3.
Ordunun yardımcı birlikleri toplumun en alt kademelerinden yoğun bir şekilde
eleman topladı. Birçok küçük suçlu, ölüm mangalarına katıldı. Act of Killing
[“Öldürme Eylemi”] filminin merkezinde duran Enver Kongo, bunun en iyi
örneğidir. 1965-1966 yılları arasında bin komünisti peşi sıra öldürdüğüyle
övünmüştür.[18] Bu üç tür seri katil birbirleriyle kesişiyor, birbirlerini
destekliyor, birbirlerini kendi saflarına çekiyor ve katliamları kurbanlarının
mallarına el koymak, hatta hayatta kalanlardan para gasp etmek için
kullanıyorlar. Bu gerçek bir sınıfsal intikamdı, devasa bir gasp uğruna ülke kan
banyosuna dönüştürüldü.[19]
Cava,
baskının merkez üssüydü. Paraşütçülerle ve fanatiklerle dolu kamyonlar, adanın
doğusunu temizlemek için ana yolları çaprazlama dolaştı. Bütün aileler oradan
geçiyorları. Tecavüz, işkence ve sakatlama yaygın görülen durumlardı. Nehirler
ve sokaklar cesetlerle doldu. Bali, nüfusunun yüzde 5 ila 8’ini kaybetti
(100.000 ölü verdi). Kesiman bölgesinde ise bu oran yüzde 15’e kadar çıktı. En fazla
etkilenen ada burasıydı. Soykırım uygulamaları orada en açık şekilde görülüyordu:
Bütün köyler gerçek birer ölüm merkezine sürüldüler. Vahşet normalleştirildi.
Kafalar yollar boyunca kazıklara saplandı. Cesetler, herkesin görmesi için su
yollarında sallardan asılıyorlardı. Birkaç cellât, The Look of Silence [“Sessizliğin
Bakışı”] filminde kurbanlarının kanını içtiklerini anlatıyor.[20]
Komünizm
karşıtı nefret, Çinli-Endonezyalıları, Milliyetçi Parti’nin sol kanadının
destekçilerini, LGBT bireyleri (bissus), ılımlı Müslümanları, aydınları ve
animist veya heterodoks dinlerin mensuplarını da hedef aldı. Bazı dini veya
etnik azınlıklar, sadakatlerini kanıtlamak için insanları öldürmek zorunda
kaldılar.[21] Soykırım kavramı, bu katliamların doğasında daha da açık bir
şekilde yeniden ortaya çıktı.
Katliamlar
daha sonra ülke geneline yayıldı. İlk altı ayda, çoğu zaman pala ile olmak
üzere, 500.000 komünist olduğundan şüphelenilen kişi öldürüldü. 1966’da en az
500.000 cinayet daha işlendi. Şiddet 1969’a kadar devam etti: Ölüm mangaları, EKP’nin
Orta Cava’da olduğu gibi orada yeniden örgütlenmemesini sağlamak için aynı
bölgelere defalarca baskın düzenledi. Paraşütçülerin komutanı Sarvo Edi, ölü
sayısını üç milyon olarak tahmin ediyordu. Bir milyon şüpheli, herhangi bir
yargılama olmaksızın, yıllarca Buru adası (Moluccas) gibi zorunlu çalışma
kamplarına sürgün edildi.[22] Bu toplama kampı sisteminde uygulanan kölelik
pratiği, özellikle Goodyear gibi Amerikan şirketlerine fayda sağladı. Birçoğu
gözaltında (şiddet ve yetersiz beslenme nedeniyle) öldü. Gervani aktivistleri,
sık sık tecavüze uğradılar.[23] Öldürülen aktivistlerin yetimleri, yeni rejime
sadık ailelerin yanına yerleştirildi. Bu olayın soykırım olarak
sınıflandırılması, hukukçular, felsefeciler ve tarihçiler tarafından çok sayıda
uzman görüşüne konu olmuştur. Holokost ile hiçbir ilgisi yoktur. Peki bu siyasi
bir soykırım mı, siyasi bir katliam mı yoksa halk katliamı mı? Soykırım
dinamiği, en azından açıkça ortaya konmuştur: Bir nüfus seçilmiş, damgalanmış,
insanlıktan çıkarılmış ve olağanüstü bir başarıyla yok edilmiştir.[24]
1965
katliamından büyük ölçüde Batı sorumludur. Binlerce Endonezyalı subay,
özellikle ünlü Amerika Okulu’nda olmak üzere ABD’de eğitim görmüştü. Burada en ağır
propaganda bombardımanına maruz kaldılar. Basında sürekli olarak yayılan
dezenformasyondan bahsetmeye bile gerek yok. Suikastçılar 1965’ten önce
eğitildiler, bilgilendirildiler ve silahlandırıldılar, hatta mümkün olan en
kısa sürede hareket etmeleri için baskı altına alındılar. Katliam sırasında ve
sonrasında, Amerikan, İngiliz ve Avustralya istihbarat servisleri onlara bilgi
sağladı, suçlarını örtbas etti ve propagandalarını yaydı.
Patrice
Lumumba suikastının (1961) duyurulmasında olduğu gibi, dezenformasyon
kampanyası, başta “aşırıya kaçan” isyanların kendiliğinden ve halk tarafından gerçekleştirildiğini
dile getirdi. Time dergisi, bu olayı “Asya’da yıllardır Batı kampı için
en iyi haber” (Ekim 1965); New York Times ise “Asya’da bir umut ışığı”
(Haziran 1966) olarak nitelendirdi. 1967’de NBC, zorla çalıştırılan işçilerin
bulunduğu bir plantasyonu olumlu bir şeymiş gibi haber yaptı. Ocak 1966’nın
sonunda CIA, katillere verdiği listedeki isimlerin neredeyse tamamının üzerini
çizdi. Endonezyalı bir cellât, daha sonra Sessizliğin Bakışı adlı belgeselde,
“Amerikalılar bize komünistlerden nefret etmeyi öğretti” diyecekti. Güneydoğu
Asya’daki ve başka yerlerdeki işkencecileri açıktan cesaretlendiren şey, Anglo-Sakson
anti-komünistlerin yürüttükleri propaganda faaliyetiydi.[25]
Endonezya
ve Üçüncü Dünya Ülkelerinde Yaşanan Trajik Sonuçlar (1966-2026)
Katliamdan
sonra Suharto, İmparatorluk Japonya’sından (Yeni Düzen) esinlenerek bir
diktatörlük kurdu. Yönetimine, ulusal zenginliğin aşireti ve Caltexsa (Chevron)
gibi Amerikan şirketlerince yağmalandığı süreç damga vurdu. Dünyanın en büyük
altın madeni böylece Freeport-McMoRan’a devredildi. İşçiler, köylüler,
kadınlar, azınlıklar, temel özgürlükler ve laiklik için kaydedilen ilerlemeler
bir kenara itildi. Üniversiteler, sendikalar, basın ve muhalefet ezildi,
yeniden şekillendirildi. Ordu, en az 100.000 Papualı bağımsızlık aktivistini
(1966-1998) ve Ace’de 12.000 kişiyi (1989-1998) öldürdü. Çin karşıtlığını
körüklemek için Endonezya’daki Çinlilere yönelik ayrımcılık, daha da yoğunlaştı.
Doğu Timor’un işgali ve istilası sırasında (1975-1999) anti-komünist nefret,
bir kez daha harekete geçirildi. Aynı soykırım mekanizmaları, aşırı derecede
yoğunlaştırıldı ve 800.000 sakinin dörtte birinin ölümüne yol açtı. Hâlâ
hapiste olan yirmi iki komünist kadro, 1985 ile 1990 yılları arasında gizlice
ortadan kaldırıldı. Suharto, 1974 ve 1978’de olduğu gibi 1998’de de bir başka
öğrenci ayaklanmasını şiddetle bastırdı, ancak kısa süre sonra istifa etti ve
2008’de yargılanmadan yatağında öldü.[26]
Katliamın
etkileri dünya çapında geniş kapsamlı olarak hissedildi. 1966’da Endonezya,
Amerikan diplomasisinden yana saf tuttu. Washington daha sonra Vietnam’a
odaklanma, ateş gücünü orada tam olarak kullanma imkânına kavuştu. Komünist
Asya’ya karşı tüm çevreleme politikası, Tayland, Malezya ve Filipinler’deki
gizli operasyonlarla güçlendirildi. Bu, Soğuk Savaş’ın önemli bir dönüm
noktasıydı. EKP’nin yok edilmesi, Üçüncü Dünya’ya karşı büyük bir küresel karşı
saldırının sinyalini verdi. Bu, “Özgür Dünya”nın Bandung’dan aldığı intikamdı.
ABD,
müttefik ülkelerden binlerce subayı kontrgerilla faaliyetleri konusunda eğitti
ve Endonezya örneğini, komünizme karşı her şeyin mübah olduğunu göstermek için
kullandı. Bu eşi görülmemiş emperyalist tepki, Latin Amerika’yı da
etkileyecekti. Askerler duvarlara “Cakarta geliyor” yazdılar (Şili).[27]
Muhalefeti
terörize etmek ve Operação Jacarta (“Cakarta Operasyonu” -Brezilya)
gibi ölümcül baskı planları hazırlamak için çalışmalar yürütüldü. Washington
Post’ta çalışn bir gazetecinin The Jakarta Method [“Cakarta Yöntemi”] isimli
kitabında isabetli bir şekilde tespit ettiği üzere, bahsi eidlen yöntem,günümüzde
Küresel Güney olarak adlandırılan bölgede çeşitli şekillerde uygulandı. Hatta
Fransa’da bile, neo-faşist grup Occident, Suharto’nun 1966’daki
çağrısını kelimesi kelimesine tekrarladı: “Komünistleri nerede olurlarsa
olsunlar öldürün.”[28]
ABD’nin
yürüttüğü anti-komünist mücadele, yasalara uyan partilere karşı siyasi şiddeti
kalıcı olarak normalleştirerek küresel sosyalist hareketi baltaladı. Şili’de
faal olan MIR üyesi Gevaristler, Endonezya örneğini ılımlı yolun başarısızlığa
mahkûm olduğunun kanıtı olarak görüyor. Tarihçi Vicay Praşad da Irak ve Sudan’daki
komünistlerin yaşadığı ciddi gerilemelerle ilgili olarak bu görüşü savunuyor.[29]
Vincent
Bevins’in Cakarta Yöntemi adlı eseri, bu olayın tarih yazımında ve
özellikle de dünya çapındaki sonuçlarında iz bırakmış, birçok ülkede Amerikan
müdahalesinin anti-komünizm adına yapılması ve hâlâ yeterince incelenmemiş olan
katliamlar hakkında önemli tartışmaları tetiklemiştir.[30]
Endonezya’daki
katliam, özellikle Çin’de olmak üzere Uzak Doğu’daki komünistleri de
radikalleştirdi. ÇKP’nin en yakın müttefikinin yok edilmesi, “aşırı Maoistler”in
partinin kontrolünü ele geçirmesine, Kızıl Muhafızları kışkırtmasına ve Kültür
Devrimi’ni (1966-1976) başlatmasına yardımcı oldu. Marksist gerillalar,
neredeyse her yerde, bilhassa Tayland, Filipinler, Myanmar ve özellikle
Kamboçya’da sertleşti. Kızıl Kmerler daha sonra paranoyak, saf, mesihçi ve
milliyetçi bir sekterliğe doğru kaydıkları süreci önemli oranda hızlandırdı ve
yavaş yavaş Vietnamlı büyük kardeşlerinden koptu.[31]
Endonezya
ve Kamboçya’daki katliamlar, aralarında on yıl fark olmasına rağmen, ölçek, sivillere
yönelik ideoloji temelli katliamlar, terör, Amerika’nın az çok aynı yaklaşımı
benimsemesi, kimsenin ceza almaması gibi birçok noktada benzeşiyor. Biri çok
iyi bilinirken, diğeri hiç bilinmiyor. Bu kıyaslama, Doğu Timor’da aynı dönemde
gerçekleşen soykırımın haber yapılma düzeyi göz önünde bulundurulduğunda daha
da çarpıcı hale geliyor. New York Times aynı dönemde (1975-1979) Pol Pot’un
vahşetine kıyasla Doğu Timor’daki soykırımı 16,8 kat daha az ele aldı. Oysa
benzer ölçeklere sahipler.[32] Bu son derece seçmeci hafıza, tesadüf eseri oluşmuş
bir şey değil.
Endonezya’da
işleyen sessizlik kuralı, zamanla kanun halini aldı. İnkâr düzeyini anlamak
için, son 60 yıldır Endonezyalılara dayatılan korkunç propagandayı göz önünde
bulundurmak gerekiyor. Cakarta’nın güneydoğusunda bulunan “EKP İhanet Müzesi”
mankenlerle, Yeni Düzen’in klişeleşmiş ulusal anlatısını, istemeden komik bir
şekilde sunuyor. G30S/EKP (1984) isimli belgesel de aynı şekilde komik.
Uzun süre Endonezya’da üretilen en pahalı film olan (800 milyon rupi) bu 4,5
saatlik film, her 30 Eylül’de devlet televizyonunda yayınlanmış, her okulda
gösterilmiştir. Yetişkinlerin yüzde 97’si filmi en az bir kez izlediğini
bildirmiştir (2000).
Sessizliğin
Bakışı filmi de bugün bir okulda bir öğretmenin eğitici dersini
tasvir etmektedir. Ancak, diktatörlüğün resmi olarak sona ermesine rağmen,
Marksizm ve ateizm hâlâ yasadışıdır. Ceza Kanunu, yazılı veya sözlü olarak “komünist
düşünceyi yayma” girişimini hâlâ yedi yıl hapis cezasıyla cezalandırıyor. Polis
baskınları, seçimlerden önce bunu hatırlatmak için sıklıkla kullanılıyor. Cakarta’daki
(2016), Padang’daki (2019) ve Pandansari’deki (2024) kitapçılara yönelik
baskınlar buna örnek. Hatta bir iklim aktivisti, “komünistlerden özür dilediği”
gerekçesiyle on ay hapis cezasına çarptırıldı (2018). Belirli mesleklerde
yasağın babadan evladına geçtiği durumlar ortadan kaldırılmış olsa da (1998),
bir komünistin çocuğu halen daha kamu hizmetlerine, orduya ve polise iş başvurusu
yapamıyor.[33]
Ülkede
1965 katliamlarını tanıma, kabul etmeye yönelik adımlar yavaş da olsa atılıyor.
Suharto’nun iktidardan uzaklaşmasından sonra (1998), halefi Abdurrahman Vahid
(1999-2001) partisi (NU) adına özür diledi, ancak araştırmacıların tespit
edilen toplu mezarları kazmasına izin vermeyi reddetti. Ulusal İnsan Hakları
Komisyonu (Komnas HAM) daha sonra 2012’de konuyla ilgili, kısmen gizli kalan ve
hükümetten harekete geçmesini boş yere talep eden önemli bir rapor yayınladı.
Oppenheimer’ın
Endonezya’da ilk başta gayriresmi yollardan dağıtılan ilk belgeseli, 2012’de
büyük yankı uyandırdı ve ikinci filmin yayınlanmasının ardından aktivistlerin
2015’te Lahey'de sembolik bir duruşma düzenlemesine yol açtı. Kurbanların
tanıklığı sayesinde, Uluslararası Halk Mahkemesi (IPT1965), 2016 yılında
anti-komünist katliamları soykırım olarak kınadı. Başkan Coko Vidodo
(2014-2024), önce 2016’da “1965 Trajedisini İncelemek” başlıklı bir sempozyum
düzenleyerek, ardından da ilk kez (2023) katliam hakkında kamuoyu tartışmasına
izin vererek, tutumunu kademeli olarak değiştirdi; bu da İslamcıların, ordunun
ve polisin protestolarına rağmen, katliamın suç niteliğinin kabul edilmesine
yol açtı. 1965’ten beri sürgünde olan bazı kişiler vatandaşlıklarını geri aldılar.
Aynı dönemde, 1966’daki vahşetleri açıkça tasvir eden Netflix mini dizisi Cigarette
Girl [“Sigaracı Kız”], büyük bir izleyici kitlesine ulaştı.[34] Tarih
yazımı birdenbire çok daha kapsamlı hale geldi.[35]
Joshua
Oppenheimer’ın iki belgeseli (The Act of Killing ve The Look of
Silence), Endonezya’daki katillerin, ölümlerine kadar, elitler tarafından
suçlarından nasıl aklanıp, hatta yüceltildiklerini, bunun da adaletsizliğe ve
sessizliğe mahkûm edilen kurbanların aleyhine nasıl sonuçlara yol açtığını ortaya
koyuyor.
Ancak
faillere karşı açılan az sayıdaki dava otomatik olarak beraatle sonuçlandı.
Onların ve mirasçılarının etkisi, Endonezya devletinin her kademesinde hâlâ çok
ağır. Coko Vidodo (Cokovi), diğerlerinin yanı sıra Savunma Bakanı Prabovo
Subianto tarafından dizginlendi. Özel kuvvetlerin eski komutanı olan bu kişi,
Suharto’nun eski damadından başkası değil, kendisi de ciddi insan hakları
ihlallerine karışmış bir isim. 2024’te başkan seçilen Subianto, selefinden
koptu. Güney Afrika’da ırk ayrımcılığı sonrası kurulan türden bir hakikat ve
uzlaşma komisyonu kurma ve mağdurları rehabilite etme projesi, 2025’teki büyük
gösteri dalgasına rağmen durduruldu. Resmi arşivlere erişim hâlâ mümkün değil.
Son tanıklar, yavaş yavaş ortadan kayboluyor. Okullar için yeni hazırlanan ders
kitabı, 1965-1966 olaylarının anlatımını daha da yumuşattı.[36]
Kurbanların
torunları ve aktivistler mücadelelerine yılmadan devam ediyorlar. Bir dernek,
2007’den beri her Perşembe Cumhurbaşkanlığı Sarayı önünde toplanarak geçiş ve
onarıcı adalet planının yeniden başlatılmasını talep ediyor. İlk anıt, 2015
yılında Plumbon’daki (Orta Cava) toplu mezar alanında dokuz isimle gayri resmi
olarak dikildi. Taman 65, hayatta kalanlar ve aileleri tarafından Denpasar’da
(Bali) gayri resmi olarak, öldürülen bir komünist öğretmenin büstünün bulunduğu
alternatif bir topluluk alanı olarak kuruldu.
Son
yıllarda, 1966’da yanmış bir köyün külleri üzerine açılan Beach Hotel Sanur gibi
beş yıldızlı otellerin inşaatı sırasında sık sık kemikler ortaya çıkarıldı. Bu
küçük anıt, tanıklara, sanatçılara ve kamusal figürlere, çok uzun süredir işleyen
sessizlik kanununa karşı duygularını ifade etme fırsatı sunuyor.
Endonezya’da
olduğu gibi Batı'da da sesini yükseltmek, bu sessizliği bozmanın bir yolu. ABD,
katliamdaki rolünü kabul etti ancak Bill Clinton’ın Tutsilere (1998) yönelik özrünün
aksine, hiçbir zaman özür dilemedi. Eski başkan adayı Mitt Romney bile 2011’deki
bir tartışmada bununla övünmüştü.
Barack
Obama çocukluğunun bir bölümünü Endonezya’da geçirdi (1967-1971). Otobiyografisinde
o dönemde Cakarta’da hüküm süren korku ortamından bahseden Obama, başkanlığı sırasında
(halefleri gibi) bu konudan bahsetmekten itina ile kaçındı.[37]
Bu
bilgiyi burada ve başka yerlerde yaymak, yanlış inanışları ortadan kaldırmaya
ve siyasi temsilcileri bu konuda kamuoyuna açık bir tavır almaya zorlamaya
yardımcı olacaktır. Toplu mezarlar, takımadaları amansızca aşındıran sular
tarafından yutulmadan önce, Endonezya komünistlerinin hayaletlerinin nihayet
huzur içinde yatmasına yardımcı olmak için bundan daha fazlasına ihtiyaç var.
Adrian Thomas
22 Mayıs 2026
Kaynak
Dipnotlar:
[1] ACCS (Amsterdam Üniversitesi, Amsterdam Çatışma Araştırmaları Merkezi),
IISG ve Watch65 (dir.), Remembering and Solidary-Making: 60 Years after 1965,
actes de colloque, Amsterdam, 17-19 Eylül 2025.
[2]
Les Cahiers d’Histoire (revue critique) et Solidarité Indonésie (dir.), Commémoration
du 60 anniversaire du génocide de 1965-66 en Indonésie, actes de
colloque, Paris, 6-7 Eylül 2025.
[3]
Revolusi. L’Indonésie et la naissance du monde moderne; De Bezige Bij,
2020 (NL); Actes Sud, 2022 (FR).
[4]
XIE K., “(Un)preparing a revolution. The Comintern in the prelude to the
1926-1927 uprisings in Indonesia” The Russian Revolution in Asia: From Baku
to Batavia içinde, Oxford, Routledge, s.122-137.
[5]
Bu konu hakkında bkz.: Jim Taihuttu’nun Prime Video’da (2021) yayınlanan son
filmi De Oost (Askerler ve Gölgeler) ve Peter van Dongen’in Rampokan
adlı çizgi romanının (1998-2004) iki cildi, Oog & Blik (NL) ve Dupuis (FR).
[6]
SUGIYAMA A., “Remembering and Forgetting Indonesia’s Madiun Affair: Personal
Narratives, Political Transitions, and Historiography, 1948-2008” Indonesia
içinde, Cilt. 92, 2011, s.19-42.
[7]
MADINIER R., L’Indonésie, entre démocratie musulmane et islam intégral.
Histoire du parti Masjumi, Paris, Karthala, 2011.
[8]
Endonezya’daki üç büyük politik akımın (Nasyonalizm, Agama (Din),
Komünizm) birlikteliğini ifade eden kavram.
[9]
Bkz.: L’esprit de Bandung, l’Institut Tricontinental de recherche
sociale, Lava, özel sayı, Mayıs 2025.
[10]
REX M., Indonesian Communism Under Sukarno: Ideology and Politics 1959-65,
Cornll University Press, 1974.
[11]
IDE D., “The US Cheered On Suharto’s Massacres in Indonesia”, Jacobin,
30 Eylül 2025 (Conefo: Conference of the New Ewerging Forces).
[12]
MADINIER R., “Islam et communisme, frères ennemis du nationalisme indonésien”
in Cause commune, Sayı. 24, juillet-août 2021, p.31-34.
[13]
Peter Weir'in Mel Gibson, Sigourney Weaver ve Linda Hunt ile çektiği The
Year of Living Dangerously (Tehlikeler Yılı) filmi, 1965 Endonezya’sının
yoğun politik ortamını çok iyi yansıtıyor.
[14]
MOUSSAOUI R., “Indonésie. Crime de masse à l’ombre de la CIA” L’Humanité,
19 Ekim 2017.
[15]
SIMPSON B. R., Economists with Guns: Authoritarian Development and
US-Indonesian Relations, 1960-1968, Stanford University Press, 2008.
[16]
MELIN J., L’extermination programmée des communistes indonésiens. Archives
inédites, Paris, Delga, 2023.
[17]
ROOSA J., Buried Histories: The Anticommunist Massacres of 1965-1966 in
Indonesia, University of Wisconsin Press, 2020.
[18]
The Act of Killing Joshua Oppenheimer’ın (2012)
Danimarka-İngiltere-Norveç ortak yapımı bir belgeselidir.
[19]
Geoffrey B. Robinson, bu konuyla en çok ilgilenmiş araştırmacıdır. Bkz.: L’Archipel
du génocide. Les massacres de masse perpétrés contre les communistes en
Indonésie (1965-1966), Paris, Delga, 2021.
[20]
The Look of Silence, Danimarkalı yönetmen Joshua Oppenheimer’ın (2014)
belgeseli.
[21]
MEYERFELD B., “En Indonésie, la mémoire du massacre des communistes est déjà la
grande perdante des élections” Mediapart içinde, 16 Nisan 2019.
[22]
Bu konuda bkz.: Pramoedya’nın Buru Quartet’in (Buru Dörtlüsü) dört
cildi. Fransızca olarak Zulma tarafından yayımlandı (2017-2018).
[23]
POHLMAN A., Women, Sexual Violence and the Indonesian Killings of 1965-66,
Oxford, Routledge, 2015.
[24]
EICKHOFF M., VAN KLINKEN G., ROBINSON G., “1965 Today: Living with the
Indonesian Massacres”, Journal of Genocide Research içinde, 2017, Cilt.19,
Sayı. 4, s. 449-464; RENAUT A., “Le massacre indonésien est-il un génocide et
en quel sens?”, Centre Asie du Sud-Est (Ehess) et Cahiers d’Histoire (dir.),
Les violences de masse en Indonésie (1965-1966) et la question de la
réconciliation, actes de colloque, Paris, 19 Ocak 2016.
[25]
G. VANN, “Indonesia Still Hasn’t Escaped Suharto’s Genocidal Legacy”, Jacobin,
29 Eylül 2021; FINN D., “Suharto’s US-Backed Coup in Indonesia Supplied a
Template for Worldwide Mass Murder”, Jacobin, 15 Şubat 2022.
[26]
BARI D., “En Indonésie, la ‘solution finale’ du ‘monde libre’” L’Humanité
Dimanche, 15 Ekim 2015, s. 85-89; “Timor oriental. La naissance d’un État
dans la douleur” L’Humanité Dimanche, 19 Mayıs 2022, s. 77-81;
MEYER-HILFIGER M., “En Indonésie, la révolue méconnue des Papous” National
Geographic, 4 Ekim 2022.
[27]
Tricontinental Institute, “Coup d’État contre le tiers monde: Chili, 1973” Lava,
Eylül 2023.
[28]
THOMAS A., “L’anticommunisme, l’autre moteur de Jean-Marie Le Pen” Cahiers
d’histoire, Sayı. 161, 2024, s.134-144.
[29]
PRASHAD V., Une histoire politique du Tiers Monde, Quatineau,
Écosociété, 2009.
[30]
BEVINS V., The Jakarta Method. Washington’s Anticommunist Crusade and the
Mass Murder Program that Shaped Our World, New York, Public Affairs, 2020. Bkz.:
Wim DE CEUKELAIRE’in incelemesi, “L’actualité des massacres anticommunistes en
Indonésie”, Lava, Sayı. 20, printemps 2020, s. 110-117.
[31]
ZHOU T., Migration in the Time of Revolution, NY, Cornell University
Press, 2019, s. 163-174, akt.: BEVINS V., Jakarta Method, s. 165-169 ;
KIERNAN B., Pol Pot the Future: Confidential Leadership Documents from
Democratic Kampuchea, Yale University Press, 1988, s. 213-226 ; “Mass
murder and genocide in Indonesia and Cambodia, 1965-79: Cold War, state, and
region Handbook of Genocide Studies, 2023, s. 95-105.
[32]
CHOMSKY N., Manufacturing Consent: The Political Economy of the Mass Media,
NY, Pantheon Books, 1988 ; G. VANN M., “Comparative History of Genocide in
Southeast Asia. Using Cambodia and East Timor in Asian Civilizations and World
History Survey Courses” Education about Asia, Cilt. 20, Sayı. 1, 2015, s.
21-27.
[33]
“Indonésie: quatre Malaisiens arrêtés pour vente du Manifeste du PC, Asialyst,
3 Ekim 2016; “La ‘peur des rouges’ relancée en Indonésie avant les élections” AFP,
17 Mart 2019; “Petugas KPPS Temukan Surat Suara Gambar Palu Arit di TPS
Semarang”, CNN Indonesia, 15 Şubat 2024.
[34]
Gadis Kretek filmi Endonezya yapımı olmasıyla öne çıkıyor.
[35]
Ayrıca bkz.: ROOSA J., Pretext for Mass Murder, University of Wisconsin,
2006. Bu tarihçi (İngiliz Kolombiyası Üniversitesi) 1965 yılı için kapsamlı bir
bibliyografi hazırladı: Jroosa.
[36]
PEDROLETTI B., “En Indonésie, les « regrets » de Joko Widodo sur les
crimes de masse” Le Monde, 17 Ocak 2023; G. VANN, “Indonesia Still
Hasn’t Escaped Suharto’s Genocidal Legacy; MEYERFELD, “En Indonésie, la
mémoire; LOESCH J., “Un an de présidence Prabowo: entre populisme économique et
reflux démocratique” Briefings de l’Ifri, 3 Kasım 2025; ASVI WARMAN A., “Le
président Jokowi et la résolution des problèmes de droits de l’homme” Les
violences de masse en Indonésie.
[37] VILLEDUC C., “En Indonésie, les victimes des purges de la dictature réclament toujours des comptes” La Libre, 5 Şubat 2024; G. VANN M., “In Indonesia, Popular Memory Fights Against Official Amnesia “ Jacobin, 30 Eylül 2025; BEECH H., SUHARTONO M., “On Bali, the Holiday Vibe Masks Memories of a Massacre” The New York Times, 17 Aralık 2025; CHANT S., “Talking about 1965” Inside Indonesia, Sayı. 161, Temmuz-Eylül 2025; “Nous les avons aidés à se moderniser” (M. Romney) “Immigration, Racial Profiling, Patriot Act Divide Republicans At GOP Debate” ABC News, 23 Kasım 2011; OBAMA B., Dreams from My Father, 1995.


0 Yorum:
Yorum Gönder