18 Eylül 2026

,

İngiliz Solu ve Liberal Burjuvazi



“Sosyal demokrasinin geride bıraktığı kalıntılardan muhtelif ‘devrimci’ partilere kadar tüm İngiliz solu, neden bu kadar etkisiz, neden işçi sınıfından bu denli uzaklaşmış?” sorularının cevabını, Sör Anthony Charles Lynton Blair’in doksanlarda “Bleyrizm”in zirvesinde olduğu dönemde Norton-sub-Hamdon Baronu Ashdown’a yaptığı itiraflarda aramak gerekiyor. Bu yazıda, bu itirafların İşçi Partisi, sendika liderleri ve işçi sınıfı siyasetinin kaderi hakkında bize neler söylediğine bakacağız.

Aziz Tony’nin İtirafları

Muhafazakâr gazeteci Peter Hitchens bir keresinde Tony Blair’in özgün bir düşünür olmadığını, hatta zeki bir adam olarak da görülemeyeceğini söylemişti. Blair’in kurduğu hükümetin Irak felâketi, Thatcher’ın uzlaştırma siyasetinin perçinlenmesi, İşçi Partisi’nin bir işçi örgütü olarak tümüyle ortadan kalkması ve 2008’deki ekonomik çöküşle tanımlı sicili göz önüne alındığında, bu yargıya kimse itiraz edemez. Ancak öte yandan, özgün olmayan adamlar da birilerine fayda sağlar. İncelikten yoksun olması nedeniyle, Blair’in, sermayenin daha dikkatli bir stratejistinin söylemeyeceği şeyleri yüksek sesle söylemek gibi bir alışkanlığı vardı.

Böyle bir anın, eski Liberal Demokrat lider Paddy Ashdown’ın günlüklerinde kaydedildiğini görüyoruz. Doksanların ortalarında Blair, Liberal Demokratlarla sadece bir seçim anlaşması peşinde koşmuyordu. Ashdown’ın “Proje” olarak adlandırdığı şeyi, yani İngiliz siyasetinin “ilerici” güçlerini yeniden yan yana getirmeyi, nihayetinde birleştirmeyi amaçlayan uzun vadeli bir ortaklığı hedefliyordu. Ashdown’ın günlüklerinde, Temmuz 1996’da Blair’in kendisine iki partinin birleşmesi fikrini sunduğunu, Ashdown’ın, “Bu, uzun vadeli bir hedef olabilir. Muhtemelen başka birinin liderliğinde gerçekleşebilir” cevabını verdiğini görüyoruz.[1] Blair’in de dediği gibi, bu birlik, “yirminci yüzyıl, tümüyle iyi ve yetenekli insanlar bir arada olması gerekirken ayrı partilerde birbirleriyle savaştıkları için Muhafazakârların yüzyılı olarak şekillendi” önermesini temel alıyordu.

Bu cümleyi tekrar okumakta fayda var. 1900 yılında sendikalar tarafından kurulan, Keir Hardie’nin ve Dördüncü Madde’nin kurduğu parti olarak İşçi Partisi, bir Liberale partinin kuruluşunun başlı başına tarihi bir hata, asla olmaması gereken bir bölünme olduğunu itiraf ediyor. Blair’in canını yakan, yüreğini dağlayan şey, işçi sınıfının siyaseten mülksüz kılınması değildi. Ona asıl acı veren şey, işçi sınıfının daha en başta liberalizmden ayrı bir siyasi varoluşa sahip olmaya çalışmasıydı.

Bu, Blair’e has bir tuhaflık değil. Mensubu olduğu siyasetçi katmanının stratejik mantığı bu: son projenin mimarı Mandelson’dı. BBC’nin Ashdown’ın 1999’daki istifası sırasında dediği gibi, Mandelson’ın amacı, İngiliz siyasetinin niteliğini dönüştürmek ve Yeni İşçi Partisi, Liberal Demokratlar, hatta memnuniyetsiz Muhafazakârları kucaklayan merkez sol bir koalisyon aracılığıyla Muhafazakârları seçilemez kılmaktı.[2] Proje, taktiksel açıdan başarısız oldu: zira Blair’in 1997’de 179 sandalye kazanmasıyla elde ettiği çoğunluk koalisyonu gereksiz kıldı, İşçi Partisi’nden Gordon Brown ve John Prescott bu koalisyonu veto etti, Blair, Liberal Demokratların en önemli şartı olan orantılı temsili asla kabul etmedi, buna karşın, proje, stratejik olarak başarılı oldu.

Proje, tüzüğün ve programın Blair eliyle değiştirilmesi ile birlikte kurulan Yeni İşçi Partisi’nin içinde yapılan değişikliklerin açık diplomatik bir ifadesiydi: 1995’te “üretim, dağıtım ve mübadele araçlarının ortak mülkiyeti”ne vurgu yapan 1918 tarihli Dördüncü Madde yürürlükten kaldırıldı, partinin biçimde olmasa da özde sahip olduğu sendikal bağ kopartıldı, İşçi Partisi, İngiliz sermayesinin liberal kanadının bir aracı haline geldi.

Neden Doksanlar?

Bu tür itiraflar, ancak belirli koşullar altında mümkündür. Blair, doksanların ortalarında üst üste gelen iki yenilgi sayesinde söylediklerini söyleyebildi, yaptıklarını yapabildi.

İlk yenilgi, ülke içinde yaşandı: seksenlerde işçi mücadeleleri yenildi. Her şeyden önce, 1984-1985’teki o büyük grevde Ulusal Madenciler Sendikası yenilgiyle yüzleşti. Wapping olayı, liman işçilerinin grevi, sendika karşıtı yasalar ve işyeri temsilcileri hareketinin yok edilmesi ardından İngiliz sendikalarının gücü epey kırıldı. Sanayide, iş yerlerinde kendini savunamayan bir hareket, politik olarak da varlığını sürdüremedi.

İkinci yenilgi, uluslararası planda yaşandı: 1989 ve 1991 yılları arasında Sovyetler Birliği bir karşı-devrimle yok edildi. Hakkındaki değerlendirmeler ne olursa olsun, ki zaten Marksistlerin değerlendirmesi acımasız olmalı, SSCB’nin yıkılması, burjuvazi ve ideologları tarafından tüm sosyalist projeye dair nihai hüküm olarak algılandı. “Tarihin sonu”, neticede akademik bir tez değil, ideolojik bir saldırıydı. Sosyalizm sonsuza dek öldüğü, bununla birlikte, işçi hareketinin tarihsel bir özne olarak varlığının da ortadan kalktığı söylendi.

Burada, yukarıdaki iki yenilgiden kaynaklanan üçüncü bir nokta daha var. Sanayi işçi sınıfının yenilgisi, sosyalist bloğun çöküşü ve Çin’in kapitalist yola girmesi, egemen sınıf için büyük bir fırsat yarattı. Doksanlarda, imalatın büyük ölçüde çevre ülkelere kaydırılması yanında, emperyalist merkezin finansal hizmetleri ve bazı gelişmiş sanayi biçimlerini elinde tutmasıyla, gerçekten küresel bir iş bölümü oluşturmayı bildiler. Bu iş bölümünün tüm yönleriyle benimsendiği Blair-Brown döneminde, İşçi Partisi liderliğinde (Sendikalar Kongresi liderlerinin tam desteğiyle) ülkenin sanayisizleştirilmesi işlemine devam edildi.

İçeride sanayi alanında yaşanan yenilgi, dışarıda sosyalist bloğun çöküşü ve gerçekten küreselleşmiş bir ekonominin ortaya çıkışı gibi olgularla birlikte muktedir sınıf, yüzyıldır yapmaya çalıştığı şeyi gerçekleştirme, İngiltere’de bağımsız işçi sınıfı siyasetinin her türlü ifadesini, hatta İşçi Partisi’nin temsil ettiği sınırlı, kusurlu ve kasıtlı olarak çarpıtılmış ifadeyi bile ortadan kaldırma konusunda bir fırsata kavuştu. Bleyrcilik, sağlıklı bir bedene dayatılan bir sapma değildi. Yenilginin aldığı politik biçimdi.

Blair Gerçeğe Onu Soldan Eleştirenlerden Daha Yakındı

Fakat bu noktada bizim solun “ihanet”e dair o alışılageldik mızmızlanmasından daha net ifadelere başvurmamız gerekiyor. Asıl rahatsız edici olan, Blair’in İşçi Partisi’nin temel niteliğinden uzaklaşmamış olması, partinin ayrıksı varlığı meselesini aşmaya yönelik bir dürtüyle hareket etmesidir. Bu dürtü, partinin temel niteliğinin mantıksal sonucuydu.

Marksist gelenek, bu niteliği Blair’den çok önce tanımlamıştı. 1858 gibi erken bir tarihte, İngiltere’nin dünya sanayiinin tekelini elinde bulundurduğu, bu anlamda, zirvede olduğu dönemde Engels, Marx’a şunu söylemişti:

“İngiliz proletaryası, giderek daha da burjuvalaşıyor, öyle ki bu en burjuva ulus, görünüşe göre nihayetinde bir burjuva aristokrasisine ve bir burjuva proletaryasına, ayrıca bir burjuvaziye sahip olmayı hedefliyor. Tüm dünyayı sömüren bir ulus için bu, elbette ki meşru bir hedef.”[3]

25 yıl sonra Engels, Kautsky’ye İngiltere’de tek bir işçi partisinin bile bulunmadığını, sadece Muhafazakârlar ve Liberal-Radikaller olduğunu, işçilerin “İngiltere’nin koloniler ve dünya pazarı üzerindeki tekelinin ziyafetini neşeyle paylaştığını” yazdı.[4] Maddi temel açıkça belirtilmişti: İmparatorluktan elde edilen aşırı kârlar, sınıfın bir kesimini ve liderliğini satın almıştı. Lenin bu yaklaşımı işçi aristokrasisi teorisi içinde belirli bir sisteme kavuşturdu. İşçi aristokrasisi, işçi hareketi içinde burjuvazinin gerçek ajanları, kapitalist sınıfın işçi yaverleri, reformizmin ve şovenizmin gerçek taşıyıcılarıydı.[5]

Peki ya İşçi Partisi konusunda verdikleri hüküm neydi? Ağustos 1920’deki Komintern’in İkinci Kongresi’nde, İngiliz komünistlerinin İşçi Partisi’ne katılıp katılmaması gerektiği ile ilgili tartışmada, taktiksel nedenlerle katılmayı savunan Lenin, partinin ne olduğu konusunda hiçbir belirsizliğe yer bırakmıyordu:

“Bir partinin gerçekten işçilerin politik partisi olup olmadığı, yalnızca işçilerden oluşan üyeliğine değil, aynı zamanda onu yöneten kişilere, eylemlerinin içeriğine ve politik taktiklerine de bağlıdır. [...] İşçi Partisi, tümüyle burjuva bir partidir, çünkü işçilerden oluşmasına rağmen, burjuvazinin ruhuna uygun hareket eden, en kötü türden gericiler tarafından yönetilmektedir. Bu, İngiliz Noskeler ve Scheidemannların yardımıyla işçileri sistematik olarak kandırmak için var olan bir burjuva örgütüdür.”[6]

Lenin, bunları 1920 yılında, yani, MacDonald’ın 1920’lerdeki ihanetlerinden, 1931’de ulusal hükümetin kurulmasından, Attlee’nin imparatorlukvari yönetiminden, Wilson ve Callaghan’dan, Kinnock’un cadı avlarından, Blair’den önce söylüyordu. İşçi Partisi’nin liberalizme boyun eğmesi fikrinin sahibi Blair değildi. Blair, sadece kalan engelleri ortadan kaldırdı, sonra da Ashdown’a sessizce söylenmesi gerekeni yüksek sesle dile getirdi. Ancak bu engellerin ortadan kaldırılmasının neden mümkün olduğunu görmek için, daha derin sonuçları olan başka bir yenilgiye, burjuvazinin yaşattığı yenilgiye değil, hareketin kendi liderliğinin gerekli zemini inşa ettiği yenilgiye bakmamız gerekiyor.

Bürokrasi Madencilerin Dayak Yemelerini Neden İstedi?

1984-1985 yıllarını kimse dürüstçe ele almıyor, bu yıllarda yaşanan yenilginin asıl sebeplerine kimse bakmıyor. Madencileri, sadece Thatcher hükümeti mağlup etmedi. Onları bir kıskaç yere serdi: kıskacın bir tarafında devletin tüm baskıcı aygıtı, diğer tarfında ise sendika ve İşçi Partisi liderliğinin pasif, zaman zaman aktif sabotajı duruyordu. Resmi işçi hareketinin asla yüzleşmek istemediği gerçek şu ki, Sendikalar Kongresi’ndeki hiyerarşi, büyük sendikaların liderleri ve Neil Kinnock’un İşçi Partisi, Ulusal Maden İşçileri Sendikası’nın (NUM) alevler içinde yok olup gitmesini neredeyse Thatcher kadar sevinçle karşıladı.

Bunun nedenini anlamak için, İngiliz sendika hareketinin liderliğinin ne olduğunu, her zaman sahip olduğu niteliği anlamamız gerekiyor.

Arthur Scargill’i bürokratik aygıtın rahminde doğan biri değil. Kömür madenlerinin bulunduğu Güney Yorkshire bölgesindeki militan işçi örgütlenmesinin bir ürünüydü. Maden İşçileri Sendikası’nın (o dönem başını Joe Gormley’nin çektiği) lider kadrosunun onaylamayıp reddettiği, pratikte karşı çıktığı izinsiz grevlere önderlik ederek şekillenmiş bir adamdı. Scargill, gene de başarılı oldu, çünkü ayaklarını bastığı örgütlenme zemini gerçekti. Gormley gibileri için sorun tam da burada yatıyordu. Konumunu sermaye ile müzakereye borçlu olan sendika liderleri, konumunu üyelerin örgütlü militanlığına borçlu bir lider haricinde, neredeyse her şeye tahammül gösterebilirler.

Bu noktada Scargill’in Maden İşçileri Sendikası Başkanı olarak yerine geçtiği adamı ele alalım. 2002 yılında BBC’nin True Spies belgeseli, kameralar önünde ve ilgili memurların ağzından, 1982’ye kadar NUM başkanı olan Gormley’nin, yetmişler boyunca sendikanın iş kolundaki eylem planlarından Özel Şube’yi (İngiliz TEM’i) haberdar ettiğini doğruladı. Sendika ile polis arasındaki ilişkinin çok güçlü olduğunu söyleyen bir polis memuru, “Sendika içinde ilişki kurulan isimlerden biri Madenciler Sendikası başkanı Joe Gormley’di. Kendisi sendika içinde epey güçlü bir konumdaydı, bizim istediğimizi verecek güce sahipti” diyordu.[7] Gormley istisna değildi: Özel Şube’nin Sanayi Seksiyonu, yetmişlerin başlarında yirmiden fazla üst düzey sendika lideriyle düzenli olarak temas halindeydi. Scargill’in bu ifşaata verdiği cevabı eksiksiz alıntılamak yerinde olur: “Hareketimizin tarihi, ya Özel Şube ile ya da devletle bağlantılı olan liderlik pozisyonlarındaki insanlarla doludur.” Devamında Scargill, daha fazla ismin bu tür bağlara sahip olduğunu öğrenmenin kendisini şaşırtmayacağını söylüyordu.

Bu, tek tek kötü niyetli kişilerin hikâyesi değil. Bu, yapısal bir ilişkinin çıplak ifadesidir. Devletle sendika yönetimleri o kadar bütünleşmişti ki sendika yetkilileri ile siyasi polis arasındaki çizgi, bulanıklaşmıştı.

1972: İşçilerin Zaferi Bürokratları Korkutuyor

Bürokrasinin işçi militanlığına karşı geliştirdiği düşmanlık uzun bir geçmişe sahiptir. Bu düşmanlığın tüm çıplaklığıyla görüldüğü moment 1984 değil, Temmuz 1972’ydi. Londralı beş liman işçisi temsilcisi (Pentonville Beşlisi) başbakan Edward Heath’e bağlı Ulusal Endüstriyel İlişkiler Mahkemesi üzerinden grev karşıtı bir ihtiyati tedbire karşı geldikleri için hapse atılmasına karşı tepki aşağıdan geldi: birkaç gün içinde yaklaşık 250.000 işçi, gayri resmi grevlere katıldı, limanlar durdu, Filo Caddesi’nde grev gözcülüğü yapıldı, Sendikalar Kongresi (TUC), kontrolünden tamamen çıkma tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir hareketle yüzleşti.[8] Ancak o zaman TUC Genel Konseyi, bir günlük ulusal grev çağrısında bulundu. Nakliye İşçileri ve Genel İşçi Sendikası’nın (TGWU) sözde solcu lideri Jack Jones, daha sonra bu kararla ilgili gerçeği itiraf etti: “Gerekli olmayacağını bile bile, genel grev dediğiniz şeyi başlattık.”[9] Hükümet paniğe kapıldı, daha önce duyulmamış olan Resmi Avukatlık Bürosu’nu yeniden faaliyete geçirdi. Pentonville Beşlisi, beş gün sonra Pentonville’den omuzlarda taşındı. Sendikalar Kongresi, harekete yön vermek değil, onu önlemek için grev çağrısında bulundu. Socialist Worker dergisinin o gün kullandığı ifadeyle, bürokratlar “harekete sadece frene basmak için iştirak etmişlerdi.”

Her zaman ne yaşandıysa o yaşandı: zira bürokrasi, kendi tarafının elde edeceği zaferden, işverenlerin zaferinden daha çok korkar. Aygıttan bağımsız olarak, taban eylemiyle kazanılan bir zafer, aygıtın kendisini baltalar. Scargill ve temsil ettiği gelenek, daha sonra, farklı bir üslupta, Demiryolları, Denizcilik ve Nakliye İşçileri Sendikası’ndaki (RMT) Bob Crow da yalnızca sermayeye değil, tüm ara bürokratik katmana tehdit teşkil ediyordu. İşte bu yüzden 1984-1985’te yaşanan yenilginin gerçekleşmesine izin verildi. Burada mesele, belirli kişilikler değil, yapının kendisiydi.

Marx’ın Tespit Ettiği Yapısal Çelişki

Marx, 1865’te Değer, Fiyat ve Kâr adlı eserinde temel noktayı şu şekilde ifade etmiştir:

“Sendikalar, sermayenin saldırılarına karşı direniş merkezleri olarak çalışırlar, bu konuda iyi görürler, ancak genelde örgütlü güçlerini işçi sınıfının nihai kurtuluşu, yani ücret sisteminin nihai olarak ortadan kaldırılması için bir kaldıraç olarak kullanmak, bu anlamda, mevcut sistemi değiştirmek yerine, kendilerini mevcut sistemin etkilerine karşı bir gerilla savaşı yürütmekle sınırladıkları için başarısız olurlar.”[10]

Marx, ertesi yıl Birinci Enternasyonal’in Cenevre’de düzenlediği kongrede verdiği talimatlarda, çelişkinin şartlarını tam olarak belirledi: Sendikalar “işçi sınıfının eksiksiz kurtuluşu denilen kapsamlı çıkar doğrultusunda, işçi sınıfının bilinçli örgütleyici merkezleri olarak hareket etmeyi öğrenmelidirler.” Fakat sendikalar, bunu ancak kurumsal açıdan sahip oldukları nitelik ve vasıftan vazgeçmeleri durumunda yapabilirler.[11]

Çelişki şu: Sendikalar, tanımlanmış işlevi sermayeyi alt etmek değil, onunla pazarlık yürütmek olan işçi sınıfının örgütleridir. Bu işlev, maddi varlığı iki sınıf arasında askıda kalmış tam zamanlı bir bürokratlar tabakası, geliri, statüsü ve toplumsal konumu üyeliğin gücünden değil, müzakere ortağı olarak güvenilirliğinden, yani sermayenin masaya oturma isteğinden kaynaklanan bir tabaka yaratır. Bu tabaka, düzeni tahrip etmeye yetecek militanlığı da kontrolden çıkmayacak militanlığı da kendi çıkarına görür. Scargill ve Crow gibi sendikacılar, sendikanın rolünün sınırlarını aşmaya çalışır, tam da bu sebeple, tecrit edilir, karalanır ve ortadan kaldırılırlar. Birçok sendikacı, ortalık yerde ne denli solcu ifadeler kullanırlarsa kullansınlar, kendilerine biçilen role rahatlıkla uyum sağlarlar. Lenin’in ifadesiyle, kapitalist sınıfın işçi yaverleri olurlar. Lenin’in bu tabiri, Gormley ve polis muhbiri olan yirmi küsur meslektaşı örneğinde cuk oturuyor.

İşçi Partisi’ni Neden kurdular, Artık Ona Neden İhtiyaç Duymuyorlar?

Şimdi de bu tespit ve bilgiler ışığında İşçi Partisi’ne bakalım. 1900’de İşçi Temsil Komitesi, sınıfın bir silahı olarak kurulmadı. 1890’lardaki işverenlerin karşı saldırısının, özellikle 1897-1898’deki mühendis grevinin ardından, sendika yetkililerinin duyduğu korku neticesinde kuruldu: sanayide seviyesi hızla yükselen militanlığın, aygıtın kontrol ettiği politik ifadeden yoksun kalması durumunda, daha radikal bir yol bulacağından korkuldu. Parti, işçi sınıfındaki hoşnutsuzluğu kontrol altına almak ve onu güvenli parlamenter kanallara itmek için vardı. Daha sonra sola kırılan her dümen, aynı işlevi gördü. Sidney Webb’in Kasım 1917’de kaleme aldığı, Şubat 1918 konferansında, Rus Devrimi’nin hemen gölgesinde kabul edilen IV. Madde, İngiliz İşçi hareketinin tarihçisi Tony Cliff’in belgelediği gibi, “devrimi önlemenin bilinçli bir yoluydu. [...] Onları bu adımı atmaya kitlesel eylem korkusu itmişti.” Partinin 1922 tarihli manifestosunda “Devrime Karşı” başlığı altında şu sonuç aktarılıyordu: İşçi Partisi’nin programı, “şiddetli ayaklanmalara ve sınıf savaşlarına karşı en iyi kale”ydi.[12]

Bu açıdan, Dördüncü Madde biçilmiş kaftandı. “İşçilerin el emeğiyle veya zihinsel emekleriyle elde ettikleri tüm meyveleri, üretim araçlarının ortak mülkiyeti temelinde güvence altına alınmalı.” Bu tür cümlelerin dile getirildiği metinleri yırtıp atan Marx, bu programı görse onu da paramparça ederdi. Elli yıl önce Marx, Gotha Programı Eleştirisi’nde, Lassalle’ın “emeklerin eksiksiz getirileri” talebine karşı çıkmıştı.[13] “Emeklerinin tüm meyveleri”, Fabyusçu maskesi takmış Lasalcılıktı: Sömürüye dokunmayan (meyveler “güvence altına alınmadan” önce onların sahiplerinin kim olduğuna bakmayan) ifade, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi meselesini tümüyle göz ardı ediyor, işçilere anayasal yollarla, ancak devrimci yollarla ele geçirilebilecek olanı teslim etmeyi vaat ediyordu. Webb, ne dediğini gayet iyi biliyordu: onun sunduğu şey, bir sosyalizm programı değil, bir teselli ödülüydü. Ona göre sosyalizm, bir politika olarak takip edilmemesi gereken, basit bir ayinden ibaretti.

Şimdi ortadaki mantık netleşiyor. Eğer İşçi Partisi, kontrolden çıkma tehdidi oluşturan bir militanlığı yönlendirmek ve devrimci bir tehdide karşı koymak için sosyalist söylemlerle donatılmak üzere kurulduysa, militanlık yenildiğinde, dolayısıyla, tehdit ortadan kalktığında ne olur? Tam da doksanlarda ne yaşanmışsa o olur.

Ara katman, artık sosyalizm bahanesine ihtiyaç duymuyor. Dördüncü Madde, 1995’te yürürlükten kaldırılıyor. Artık İşçi Partisi’ne bile ihtiyaç duymuyor. Bu sebeple, Blair’in başında olduğu İşçi Partisi’nin politik kanadı tüm partiyi tasfiye edip liberallerle birleşmek için gerekli zemini hazırlıyor. Sendika bürokrasisine ara sıra toplantı izni veren Liberal Parti, bu katmanın maddi çıkarlarına aynı şekilde hizmet ediyor. Demokrat Parti’nin ABD’de Amerikan Emek Federasyonu ve Endüstriyel Örgütler Kongresi (AFL-CIO) ile sürdürdüğü ilişki de bu şekilde: sendika partiyle ilişkisinde kudretsiz, varlığı hiçbir sonuç üretmiyor.

Liberal Burjuvaziyle Kaynaşmış Sol

İşte bu noktada analiz, sadece İşçi Partisi’nin sağ kanadı için değil, daha geniş bir kesim için de rahatsız edici hale geliyor. Çünkü doksanlarda İşçi Partisi’nin başına gelenler, farklı örgütlenme biçimlerinde de olsa, neredeyse tüm İngiliz solunun başına geldi.

Parçaları (sosyal demokrat kalıntılar, Troçkist gruplar, Maoist çevreler, STK’ya yakın “hareketçi” sol) tek tek incelemek gerek. Sektlere ait simgeleri ve retorik farklılıkları bir kenara bırakınca, müşterek özü göreceğiz: Politika, işçi sınıfının sermayeye karşı bağımsız örgütlenmesine değil, burjuvazinin liberal kesimi üzerinde baskı kurmaya veya onlarla ittifak kurmaya yöneliktir. İşte bu yüzden İngiltere’e anti-faşist faaliyet sürekli zayıftır. Neticede politika, örgütlü işçi sınıfı pratiği yerine liberal kamuoyunu harekete geçirmeye ve saygın dilekçeler toplamaya indirgenmiştir. İşte bu yüzden, bu ortamlardan egemen sınıf iktidarına dair hiçbir yapısal eleştiri ortaya çıkmaz, zira bu türden bir eleştiri, stratejilerinin dayandığı sınıf güçlerini adını koymak zorunda kalacaktır. Tam da bu sebeple, solcuların projeleri aynı ritimde ve aynı düzen içerisinde başarısız olur. Sonra da her başarısızlık, gerçekte olduğu gibi değil, kötü şans, kötü liderlik veya kötü mesaj olarak açıklanır: burjuva-liberal araçlarla proleter amaçlara ulaşma girişiminin kaçınılmaz sonucu budur.

Bilsinler ya da bilmesinler, ki çoğu bilmiyor, ister örgütsel, ister mali, isterse de sadece ideolojik bir bağ olsun, bu oluşumlar İngiliz egemen sınıfının liberal kanadının ifadeleri olarak iş görüyorlar. Bir yandan sendika bürokrasisi, diğer yandan da hibeye bağımlı STK sektörü onları denetliyor. Tüm bu yapı, kendi liderliği uzun zaman önce Blair ile birlikte işçi hareketinin ayrıksı varlığının düzeltilmesi gereken üzücü bir hata olduğu sonucuna varmış olan bir İşçi Partisi etrafında dönüp duruyor. Bir sonraki seçim geldiğinde ve liberaller ile solun büyük çoğunluğu, Nigel Farage biçimi almış “faşizmi durdurmak” için Bunrham’ın İşçi Partisi, Polanski’nin Yeşilleri ve Liberal Demokratlar arasında “ilerici bir ittifak” kurulması çağrısında bulunduğunda bu sözümüzü aklınıza getirin.

Sonuç

Bu tarihi yeniden ele almamızda amaç, sadece siyaset ve işçi pratiğine yönelik nostaljinin o serin sularına dalmak değil. İşçi Partisi tarihinde geri döneceğimiz bir Asr-ı Saadet dönemi yok. Parti, Lenin’in onu incelediği 1920’de burjuva işçi partisiydi, aradan geçen yüzyıl, bu gerçeği çürüten her türlü iddiayı hükümsüz kıldı. Biz, “bu gerçek karşısında ümitsizliğe kapılmaktan gayrı elimizden bir şey gelmez” de demiyoruz. Yenilgiler kalıcı şeyler değil. Bu uzlaşma zeminini üreten maddi koşullar (İngiliz reformizminin iki temeli olarak emperyalist aşırı kârlar ve Soğuk Savaş rekabeti) artık mevcut değil. Burjuvazinin liberal kanadı, işçi sınıfının hareketsiz kılınması adına verilen tavizleri artık veremez. Bu yüzden, Starmer’ın İşçi Partisi’nden Liberal Demokratlardan dökülenlere kadar tüm politik temsilcilere sadece gerileme sürecini yönetmek düşüyor.

Blair-Ashdown “Proje”sinin, temkinli olamayacak kadar özgün olmayan bir adamın açık sözlü diliyle itiraf ettiği şey, olayın gerçek yapısıdır: İngiltere’de işçi sınıfı siyasetinin önündeki engel, hiçbir zaman Muhafazakârlar olmamıştır. Engel, sınıfın önce İşçi Partisi, şimdi ise hareketin köklerinden bile yoksunken bu partinin siyasetini miras alan tüm “sol” kırıntılardan oluşan sınıf düşmanının hizmetine girmesidir. Bugün görev, Engels’in İngiltere’de işçi partisi olmadığını yazdığı zamankiyle aynıdır: İskoçya, Galler ve İngiltere’de bu tür partilerin kurulması acil bir gerekliliktir. Bunun haricinde her pratik, farklı araçlara, farklı estetik anlayışlara sahip olsa da Blair Projesi’nin parçasıdır. Bundan gayrı bir anlamı yoktur.

Kurtuluş Haber Ağı
5 Eylül 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Duncan Brack, “Lessons from the Ashdown–Blair ‘Project’”, aktaran: Paddy Ashdown, The Ashdown Diaries, Cilt. 1 (1996 merger overture; “Tory century” formulation): Markpack.

[2] BBC News, on the Project and Ashdown’s resignation, 1999: BBC.

[3] F. Engels, “Letter to Marx”, 7 Ekim 1858, akt.: V.I. Lenin, Imperialism, the Highest Stage of Capitalism, VIII. Bölüm: MIA.

[4] F. Engels, “Letter to Kautsky”, 12 Eylül 1882 — akt.: a.g.e.

[5] V.I. Lenin, Imperialism, the Highest Stage of Capitalism, Preface to the French and German editions (1920): MIA.

[6] V.I. Lenin, “Speech on Affiliation to the British Labour Party,” Second Congress of the Communist International, 6 Ağustos 1920: MIA.

[7] BBC News, “Former NUM chief was police informer” (True Spies), 24 Ekim 2002: BBC.

[8] Firefighter Magazine (FBU), “The Pentonville Five: Arise Ye Workers” (250,000 on unofficial strike): FBU.

[9] Ralph Darlington, “Brows bound with victorious wreaths: the Pentonville Five and the ‘glorious summer’ of 1972,” International Socialism 175 (Jones admission; bandwagon/brakes quote): ISJ.

[10] K. Marx, Value, Price and Profit (1865), XIV: MIA.

[11] K. Marx, Instructions for the Delegates of the Provisional General Council, Geneva Congress (1866): MIA.

[12] Tony Cliff, “War and Reconstruction: Labour adopts Socialism,” The Labour Party: A Marxist History içinde (1988), 3. Bölüm: MIA.

[13] K. Marx, Critique of the Gotha Programme (1875), I. Kısım: MIA.

0 Yorum: