“Sosyal
demokrasinin geride bıraktığı kalıntılardan muhtelif ‘devrimci’ partilere kadar
tüm İngiliz solu, neden bu kadar etkisiz, neden işçi sınıfından bu denli
uzaklaşmış?” sorularının cevabını, Sör Anthony Charles Lynton Blair’in
doksanlarda “Bleyrizm”in zirvesinde olduğu dönemde Norton-sub-Hamdon Baronu
Ashdown’a yaptığı itiraflarda aramak gerekiyor. Bu yazıda, bu itirafların İşçi
Partisi, sendika liderleri ve işçi sınıfı siyasetinin kaderi hakkında bize
neler söylediğine bakacağız.
Aziz
Tony’nin İtirafları
Muhafazakâr
gazeteci Peter Hitchens bir keresinde Tony Blair’in özgün bir düşünür olmadığını,
hatta zeki bir adam olarak da görülemeyeceğini söylemişti. Blair’in kurduğu
hükümetin Irak felâketi, Thatcher’ın uzlaştırma siyasetinin perçinlenmesi, İşçi
Partisi’nin bir işçi örgütü olarak tümüyle ortadan kalkması ve 2008’deki
ekonomik çöküşle tanımlı sicili göz önüne alındığında, bu yargıya kimse itiraz
edemez. Ancak öte yandan, özgün olmayan adamlar da birilerine fayda sağlar. İncelikten
yoksun olması nedeniyle, Blair’in, sermayenin daha dikkatli bir stratejistinin
söylemeyeceği şeyleri yüksek sesle söylemek gibi bir alışkanlığı vardı.
Böyle
bir anın, eski Liberal Demokrat lider Paddy Ashdown’ın günlüklerinde kaydedildiğini
görüyoruz. Doksanların ortalarında Blair, Liberal Demokratlarla sadece bir
seçim anlaşması peşinde koşmuyordu. Ashdown’ın “Proje” olarak adlandırdığı
şeyi, yani İngiliz siyasetinin “ilerici” güçlerini yeniden yan yana getirmeyi,
nihayetinde birleştirmeyi amaçlayan uzun vadeli bir ortaklığı hedefliyordu.
Ashdown’ın günlüklerinde, Temmuz 1996’da Blair’in kendisine iki partinin
birleşmesi fikrini sunduğunu, Ashdown’ın, “Bu, uzun vadeli bir hedef olabilir.
Muhtemelen başka birinin liderliğinde gerçekleşebilir” cevabını verdiğini
görüyoruz.[1] Blair’in de dediği gibi, bu birlik, “yirminci yüzyıl, tümüyle iyi
ve yetenekli insanlar bir arada olması gerekirken ayrı partilerde birbirleriyle
savaştıkları için Muhafazakârların yüzyılı olarak şekillendi” önermesini temel
alıyordu.
Bu
cümleyi tekrar okumakta fayda var. 1900 yılında sendikalar tarafından kurulan,
Keir Hardie’nin ve Dördüncü Madde’nin kurduğu parti olarak İşçi Partisi, bir
Liberale partinin kuruluşunun başlı başına tarihi bir hata, asla olmaması
gereken bir bölünme olduğunu itiraf ediyor. Blair’in canını yakan, yüreğini
dağlayan şey, işçi sınıfının siyaseten mülksüz kılınması değildi. Ona asıl acı
veren şey, işçi sınıfının daha en başta liberalizmden ayrı bir siyasi varoluşa
sahip olmaya çalışmasıydı.
Bu,
Blair’e has bir tuhaflık değil. Mensubu olduğu siyasetçi katmanının stratejik
mantığı bu: son projenin mimarı Mandelson’dı. BBC’nin Ashdown’ın 1999’daki
istifası sırasında dediği gibi, Mandelson’ın amacı, İngiliz siyasetinin niteliğini
dönüştürmek ve Yeni İşçi Partisi, Liberal Demokratlar, hatta memnuniyetsiz
Muhafazakârları kucaklayan merkez sol bir koalisyon aracılığıyla Muhafazakârları
seçilemez kılmaktı.[2] Proje, taktiksel açıdan başarısız oldu: zira Blair’in
1997’de 179 sandalye kazanmasıyla elde ettiği çoğunluk koalisyonu gereksiz
kıldı, İşçi Partisi’nden Gordon Brown ve John Prescott bu koalisyonu veto etti,
Blair, Liberal Demokratların en önemli şartı olan orantılı temsili asla kabul
etmedi, buna karşın, proje, stratejik olarak başarılı oldu.
Proje,
tüzüğün ve programın Blair eliyle değiştirilmesi ile birlikte kurulan Yeni İşçi
Partisi’nin içinde yapılan değişikliklerin açık diplomatik bir ifadesiydi: 1995’te
“üretim, dağıtım ve mübadele araçlarının ortak mülkiyeti”ne vurgu yapan 1918
tarihli Dördüncü Madde yürürlükten kaldırıldı, partinin biçimde olmasa da özde
sahip olduğu sendikal bağ kopartıldı, İşçi Partisi, İngiliz sermayesinin
liberal kanadının bir aracı haline geldi.
Neden
Doksanlar?
Bu
tür itiraflar, ancak belirli koşullar altında mümkündür. Blair, doksanların
ortalarında üst üste gelen iki yenilgi sayesinde söylediklerini söyleyebildi,
yaptıklarını yapabildi.
İlk
yenilgi, ülke içinde yaşandı: seksenlerde işçi mücadeleleri yenildi. Her şeyden
önce, 1984-1985’teki o büyük grevde Ulusal Madenciler Sendikası yenilgiyle
yüzleşti. Wapping olayı, liman işçilerinin grevi, sendika karşıtı yasalar ve
işyeri temsilcileri hareketinin yok edilmesi ardından İngiliz sendikalarının
gücü epey kırıldı. Sanayide, iş yerlerinde kendini savunamayan bir hareket, politik
olarak da varlığını sürdüremedi.
İkinci
yenilgi, uluslararası planda yaşandı: 1989 ve 1991 yılları arasında Sovyetler
Birliği bir karşı-devrimle yok edildi. Hakkındaki değerlendirmeler ne olursa
olsun, ki zaten Marksistlerin değerlendirmesi acımasız olmalı, SSCB’nin yıkılması,
burjuvazi ve ideologları tarafından tüm sosyalist projeye dair nihai hüküm
olarak algılandı. “Tarihin sonu”, neticede akademik bir tez değil, ideolojik
bir saldırıydı. Sosyalizm sonsuza dek öldüğü, bununla birlikte, işçi
hareketinin tarihsel bir özne olarak varlığının da ortadan kalktığı söylendi.
Burada,
yukarıdaki iki yenilgiden kaynaklanan üçüncü bir nokta daha var. Sanayi işçi
sınıfının yenilgisi, sosyalist bloğun çöküşü ve Çin’in kapitalist yola girmesi,
egemen sınıf için büyük bir fırsat yarattı. Doksanlarda, imalatın büyük ölçüde
çevre ülkelere kaydırılması yanında, emperyalist merkezin finansal hizmetleri
ve bazı gelişmiş sanayi biçimlerini elinde tutmasıyla, gerçekten küresel bir iş
bölümü oluşturmayı bildiler. Bu iş bölümünün tüm yönleriyle benimsendiği
Blair-Brown döneminde, İşçi Partisi liderliğinde (Sendikalar Kongresi liderlerinin
tam desteğiyle) ülkenin sanayisizleştirilmesi işlemine devam edildi.
İçeride
sanayi alanında yaşanan yenilgi, dışarıda sosyalist bloğun çöküşü ve gerçekten
küreselleşmiş bir ekonominin ortaya çıkışı gibi olgularla birlikte muktedir
sınıf, yüzyıldır yapmaya çalıştığı şeyi gerçekleştirme, İngiltere’de bağımsız
işçi sınıfı siyasetinin her türlü ifadesini, hatta İşçi Partisi’nin temsil
ettiği sınırlı, kusurlu ve kasıtlı olarak çarpıtılmış ifadeyi bile ortadan
kaldırma konusunda bir fırsata kavuştu. Bleyrcilik, sağlıklı bir bedene
dayatılan bir sapma değildi. Yenilginin aldığı politik biçimdi.
Blair
Gerçeğe Onu Soldan Eleştirenlerden Daha Yakındı
Fakat
bu noktada bizim solun “ihanet”e dair o alışılageldik mızmızlanmasından daha
net ifadelere başvurmamız gerekiyor. Asıl rahatsız edici olan, Blair’in İşçi
Partisi’nin temel niteliğinden uzaklaşmamış olması, partinin ayrıksı varlığı
meselesini aşmaya yönelik bir dürtüyle hareket etmesidir. Bu dürtü, partinin temel
niteliğinin mantıksal sonucuydu.
Marksist
gelenek, bu niteliği Blair’den çok önce tanımlamıştı. 1858 gibi erken bir
tarihte, İngiltere’nin dünya sanayiinin tekelini elinde bulundurduğu, bu
anlamda, zirvede olduğu dönemde Engels, Marx’a şunu söylemişti:
“İngiliz proletaryası,
giderek daha da burjuvalaşıyor, öyle ki bu en burjuva ulus, görünüşe göre
nihayetinde bir burjuva aristokrasisine ve bir burjuva proletaryasına,
ayrıca bir burjuvaziye sahip olmayı hedefliyor. Tüm dünyayı sömüren bir
ulus için bu, elbette ki meşru bir hedef.”[3]
25
yıl sonra Engels, Kautsky’ye İngiltere’de tek bir işçi partisinin bile
bulunmadığını, sadece Muhafazakârlar ve Liberal-Radikaller olduğunu, işçilerin
“İngiltere’nin koloniler ve dünya pazarı üzerindeki tekelinin ziyafetini
neşeyle paylaştığını” yazdı.[4] Maddi temel açıkça belirtilmişti:
İmparatorluktan elde edilen aşırı kârlar, sınıfın bir kesimini ve liderliğini
satın almıştı. Lenin bu yaklaşımı işçi aristokrasisi teorisi içinde belirli bir
sisteme kavuşturdu. İşçi aristokrasisi, işçi hareketi içinde burjuvazinin
gerçek ajanları, kapitalist sınıfın işçi yaverleri, reformizmin ve şovenizmin gerçek
taşıyıcılarıydı.[5]
Peki
ya İşçi Partisi konusunda verdikleri hüküm neydi? Ağustos 1920’deki Komintern’in
İkinci Kongresi’nde, İngiliz komünistlerinin İşçi Partisi’ne katılıp
katılmaması gerektiği ile ilgili tartışmada, taktiksel nedenlerle katılmayı
savunan Lenin, partinin ne olduğu konusunda hiçbir belirsizliğe yer
bırakmıyordu:
“Bir partinin gerçekten
işçilerin politik partisi olup olmadığı, yalnızca işçilerden oluşan üyeliğine
değil, aynı zamanda onu yöneten kişilere, eylemlerinin içeriğine ve politik
taktiklerine de bağlıdır. [...] İşçi Partisi, tümüyle burjuva bir partidir,
çünkü işçilerden oluşmasına rağmen, burjuvazinin ruhuna uygun hareket eden, en
kötü türden gericiler tarafından yönetilmektedir. Bu, İngiliz Noskeler ve
Scheidemannların yardımıyla işçileri sistematik olarak kandırmak için var olan
bir burjuva örgütüdür.”[6]
Lenin, bunları 1920 yılında, yani, MacDonald’ın 1920’lerdeki ihanetlerinden, 1931’de
ulusal hükümetin kurulmasından, Attlee’nin imparatorlukvari yönetiminden,
Wilson ve Callaghan’dan, Kinnock’un cadı avlarından, Blair’den önce söylüyordu.
İşçi Partisi’nin liberalizme boyun eğmesi fikrinin sahibi Blair değildi. Blair,
sadece kalan engelleri ortadan kaldırdı, sonra da Ashdown’a sessizce söylenmesi
gerekeni yüksek sesle dile getirdi. Ancak bu engellerin ortadan kaldırılmasının
neden mümkün olduğunu görmek için, daha derin sonuçları olan başka bir
yenilgiye, burjuvazinin yaşattığı yenilgiye değil, hareketin kendi liderliğinin
gerekli zemini inşa ettiği yenilgiye bakmamız gerekiyor.
Bürokrasi
Madencilerin Dayak Yemelerini Neden İstedi?
1984-1985
yıllarını kimse dürüstçe ele almıyor, bu yıllarda yaşanan yenilginin asıl
sebeplerine kimse bakmıyor. Madencileri, sadece Thatcher hükümeti mağlup etmedi.
Onları bir kıskaç yere serdi: kıskacın bir tarafında devletin tüm baskıcı
aygıtı, diğer tarfında ise sendika ve İşçi Partisi liderliğinin pasif, zaman
zaman aktif sabotajı duruyordu. Resmi işçi hareketinin asla yüzleşmek
istemediği gerçek şu ki, Sendikalar Kongresi’ndeki hiyerarşi, büyük
sendikaların liderleri ve Neil Kinnock’un İşçi Partisi, Ulusal Maden İşçileri
Sendikası’nın (NUM) alevler içinde yok olup gitmesini neredeyse Thatcher kadar
sevinçle karşıladı.
Bunun
nedenini anlamak için, İngiliz sendika hareketinin liderliğinin ne olduğunu,
her zaman sahip olduğu niteliği anlamamız gerekiyor.
Arthur
Scargill’i bürokratik aygıtın rahminde doğan biri değil. Kömür madenlerinin
bulunduğu Güney Yorkshire bölgesindeki militan işçi örgütlenmesinin bir
ürünüydü. Maden İşçileri Sendikası’nın (o dönem başını Joe Gormley’nin çektiği)
lider kadrosunun onaylamayıp reddettiği, pratikte karşı çıktığı izinsiz
grevlere önderlik ederek şekillenmiş bir adamdı. Scargill, gene de başarılı
oldu, çünkü ayaklarını bastığı örgütlenme zemini gerçekti. Gormley gibileri
için sorun tam da burada yatıyordu. Konumunu sermaye ile müzakereye borçlu olan
sendika liderleri, konumunu üyelerin örgütlü militanlığına borçlu bir lider haricinde,
neredeyse her şeye tahammül gösterebilirler.
Bu
noktada Scargill’in Maden İşçileri Sendikası Başkanı olarak yerine geçtiği
adamı ele alalım. 2002 yılında BBC’nin True Spies belgeseli, kameralar
önünde ve ilgili memurların ağzından, 1982’ye kadar NUM başkanı olan Gormley’nin,
yetmişler boyunca sendikanın iş kolundaki eylem planlarından Özel Şube’yi
(İngiliz TEM’i) haberdar ettiğini doğruladı. Sendika ile polis arasındaki
ilişkinin çok güçlü olduğunu söyleyen bir polis memuru, “Sendika içinde ilişki
kurulan isimlerden biri Madenciler Sendikası başkanı Joe Gormley’di. Kendisi
sendika içinde epey güçlü bir konumdaydı, bizim istediğimizi verecek güce sahipti”
diyordu.[7] Gormley istisna değildi: Özel Şube’nin Sanayi Seksiyonu, yetmişlerin
başlarında yirmiden fazla üst düzey sendika lideriyle düzenli olarak temas
halindeydi. Scargill’in bu ifşaata verdiği cevabı eksiksiz alıntılamak yerinde
olur: “Hareketimizin tarihi, ya Özel Şube ile ya da devletle bağlantılı olan
liderlik pozisyonlarındaki insanlarla doludur.” Devamında Scargill, daha fazla
ismin bu tür bağlara sahip olduğunu öğrenmenin kendisini şaşırtmayacağını
söylüyordu.
Bu,
tek tek kötü niyetli kişilerin hikâyesi değil. Bu, yapısal bir ilişkinin çıplak
ifadesidir. Devletle sendika yönetimleri o kadar bütünleşmişti ki sendika
yetkilileri ile siyasi polis arasındaki çizgi, bulanıklaşmıştı.
1972:
İşçilerin Zaferi Bürokratları Korkutuyor
Bürokrasinin
işçi militanlığına karşı geliştirdiği düşmanlık uzun bir geçmişe sahiptir. Bu düşmanlığın
tüm çıplaklığıyla görüldüğü moment 1984 değil, Temmuz 1972’ydi. Londralı beş liman
işçisi temsilcisi (Pentonville Beşlisi) başbakan Edward Heath’e bağlı Ulusal
Endüstriyel İlişkiler Mahkemesi üzerinden grev karşıtı bir ihtiyati tedbire
karşı geldikleri için hapse atılmasına karşı tepki aşağıdan geldi: birkaç gün
içinde yaklaşık 250.000 işçi, gayri resmi grevlere katıldı, limanlar durdu, Filo
Caddesi’nde grev gözcülüğü yapıldı, Sendikalar Kongresi (TUC), kontrolünden
tamamen çıkma tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir hareketle yüzleşti.[8] Ancak
o zaman TUC Genel Konseyi, bir günlük ulusal grev çağrısında bulundu. Nakliye İşçileri
ve Genel İşçi Sendikası’nın (TGWU) sözde solcu lideri Jack Jones, daha sonra bu
kararla ilgili gerçeği itiraf etti: “Gerekli olmayacağını bile bile, genel grev
dediğiniz şeyi başlattık.”[9] Hükümet paniğe kapıldı, daha önce duyulmamış olan
Resmi Avukatlık Bürosu’nu yeniden faaliyete geçirdi. Pentonville Beşlisi, beş
gün sonra Pentonville’den omuzlarda taşındı. Sendikalar Kongresi, harekete yön
vermek değil, onu önlemek için grev çağrısında bulundu. Socialist Worker
dergisinin o gün kullandığı ifadeyle, bürokratlar “harekete sadece frene basmak
için iştirak etmişlerdi.”
Her
zaman ne yaşandıysa o yaşandı: zira bürokrasi, kendi tarafının elde edeceği
zaferden, işverenlerin zaferinden daha çok korkar. Aygıttan bağımsız olarak,
taban eylemiyle kazanılan bir zafer, aygıtın kendisini baltalar. Scargill ve
temsil ettiği gelenek, daha sonra, farklı bir üslupta, Demiryolları, Denizcilik
ve Nakliye İşçileri Sendikası’ndaki (RMT) Bob Crow da yalnızca sermayeye değil,
tüm ara bürokratik katmana tehdit teşkil ediyordu. İşte bu yüzden 1984-1985’te
yaşanan yenilginin gerçekleşmesine izin verildi. Burada mesele, belirli kişilikler
değil, yapının kendisiydi.
Marx’ın
Tespit Ettiği Yapısal Çelişki
Marx,
1865’te Değer, Fiyat ve Kâr adlı eserinde temel noktayı şu şekilde ifade
etmiştir:
“Sendikalar, sermayenin saldırılarına
karşı direniş merkezleri olarak çalışırlar, bu konuda iyi görürler, ancak genelde
örgütlü güçlerini işçi sınıfının nihai kurtuluşu, yani ücret sisteminin nihai
olarak ortadan kaldırılması için bir kaldıraç olarak kullanmak, bu anlamda, mevcut
sistemi değiştirmek yerine, kendilerini mevcut sistemin etkilerine karşı bir
gerilla savaşı yürütmekle sınırladıkları için başarısız olurlar.”[10]
Marx,
ertesi yıl Birinci Enternasyonal’in Cenevre’de düzenlediği kongrede verdiği
talimatlarda, çelişkinin şartlarını tam olarak belirledi: Sendikalar “işçi
sınıfının eksiksiz kurtuluşu denilen kapsamlı çıkar doğrultusunda, işçi
sınıfının bilinçli örgütleyici merkezleri olarak hareket etmeyi öğrenmelidirler.”
Fakat sendikalar, bunu ancak kurumsal açıdan sahip oldukları nitelik ve vasıftan
vazgeçmeleri durumunda yapabilirler.[11]
Çelişki
şu: Sendikalar, tanımlanmış işlevi sermayeyi alt etmek değil, onunla pazarlık yürütmek
olan işçi sınıfının örgütleridir. Bu işlev, maddi varlığı iki sınıf arasında
askıda kalmış tam zamanlı bir bürokratlar tabakası, geliri, statüsü ve toplumsal
konumu üyeliğin gücünden değil, müzakere ortağı olarak güvenilirliğinden,
yani sermayenin masaya oturma isteğinden kaynaklanan bir tabaka yaratır. Bu
tabaka, düzeni tahrip etmeye yetecek militanlığı da kontrolden çıkmayacak militanlığı
da kendi çıkarına görür. Scargill ve Crow gibi sendikacılar, sendikanın rolünün
sınırlarını aşmaya çalışır, tam da bu sebeple, tecrit edilir, karalanır ve ortadan
kaldırılırlar. Birçok sendikacı, ortalık yerde ne denli solcu ifadeler
kullanırlarsa kullansınlar, kendilerine biçilen role rahatlıkla uyum sağlarlar.
Lenin’in ifadesiyle, kapitalist sınıfın işçi yaverleri olurlar. Lenin’in bu tabiri,
Gormley ve polis muhbiri olan yirmi küsur meslektaşı örneğinde cuk oturuyor.
İşçi
Partisi’ni Neden kurdular, Artık Ona Neden İhtiyaç Duymuyorlar?
Şimdi
de bu tespit ve bilgiler ışığında İşçi Partisi’ne bakalım. 1900’de İşçi Temsil
Komitesi, sınıfın bir silahı olarak kurulmadı. 1890’lardaki işverenlerin karşı
saldırısının, özellikle 1897-1898’deki mühendis grevinin ardından, sendika
yetkililerinin duyduğu korku neticesinde kuruldu: sanayide seviyesi hızla
yükselen militanlığın, aygıtın kontrol ettiği politik ifadeden yoksun kalması
durumunda, daha radikal bir yol bulacağından korkuldu. Parti, işçi sınıfındaki
hoşnutsuzluğu kontrol altına almak ve onu güvenli parlamenter kanallara itmek
için vardı. Daha sonra sola kırılan her dümen, aynı işlevi gördü. Sidney Webb’in
Kasım 1917’de kaleme aldığı, Şubat 1918 konferansında, Rus Devrimi’nin hemen
gölgesinde kabul edilen IV. Madde, İngiliz İşçi hareketinin tarihçisi Tony
Cliff’in belgelediği gibi, “devrimi önlemenin bilinçli bir yoluydu. [...] Onları
bu adımı atmaya kitlesel eylem korkusu itmişti.” Partinin 1922 tarihli
manifestosunda “Devrime Karşı” başlığı altında şu sonuç aktarılıyordu: İşçi
Partisi’nin programı, “şiddetli ayaklanmalara ve sınıf savaşlarına karşı en iyi
kale”ydi.[12]
Bu
açıdan, Dördüncü Madde biçilmiş kaftandı. “İşçilerin el emeğiyle veya zihinsel
emekleriyle elde ettikleri tüm meyveleri, üretim araçlarının ortak mülkiyeti
temelinde güvence altına alınmalı.” Bu tür cümlelerin dile getirildiği
metinleri yırtıp atan Marx, bu programı görse onu da paramparça ederdi. Elli
yıl önce Marx, Gotha Programı Eleştirisi’nde, Lassalle’ın “emeklerin
eksiksiz getirileri” talebine karşı çıkmıştı.[13] “Emeklerinin tüm meyveleri”,
Fabyusçu maskesi takmış Lasalcılıktı: Sömürüye dokunmayan (meyveler “güvence
altına alınmadan” önce onların sahiplerinin kim olduğuna bakmayan) ifade, mülksüzleştirenlerin
mülksüzleştirilmesi meselesini tümüyle göz ardı ediyor, işçilere anayasal
yollarla, ancak devrimci yollarla ele geçirilebilecek olanı teslim etmeyi vaat
ediyordu. Webb, ne dediğini gayet iyi biliyordu: onun sunduğu şey, bir
sosyalizm programı değil, bir teselli ödülüydü. Ona göre sosyalizm, bir politika
olarak takip edilmemesi gereken, basit bir ayinden ibaretti.
Şimdi
ortadaki mantık netleşiyor. Eğer İşçi Partisi, kontrolden çıkma tehdidi
oluşturan bir militanlığı yönlendirmek ve devrimci bir tehdide karşı koymak
için sosyalist söylemlerle donatılmak üzere kurulduysa, militanlık yenildiğinde,
dolayısıyla, tehdit ortadan kalktığında ne olur? Tam da doksanlarda ne
yaşanmışsa o olur.
Ara
katman, artık sosyalizm bahanesine ihtiyaç duymuyor. Dördüncü Madde, 1995’te
yürürlükten kaldırılıyor. Artık İşçi Partisi’ne bile ihtiyaç duymuyor. Bu
sebeple, Blair’in başında olduğu İşçi Partisi’nin politik kanadı tüm partiyi
tasfiye edip liberallerle birleşmek için gerekli zemini hazırlıyor. Sendika
bürokrasisine ara sıra toplantı izni veren Liberal Parti, bu katmanın maddi
çıkarlarına aynı şekilde hizmet ediyor. Demokrat Parti’nin ABD’de Amerikan Emek
Federasyonu ve Endüstriyel Örgütler Kongresi (AFL-CIO) ile sürdürdüğü ilişki de
bu şekilde: sendika partiyle ilişkisinde kudretsiz, varlığı hiçbir sonuç
üretmiyor.
Liberal
Burjuvaziyle Kaynaşmış Sol
İşte
bu noktada analiz, sadece İşçi Partisi’nin sağ kanadı için değil, daha geniş
bir kesim için de rahatsız edici hale geliyor. Çünkü doksanlarda İşçi Partisi’nin
başına gelenler, farklı örgütlenme biçimlerinde de olsa, neredeyse tüm İngiliz
solunun başına geldi.
Parçaları
(sosyal demokrat kalıntılar, Troçkist gruplar, Maoist çevreler, STK’ya yakın “hareketçi”
sol) tek tek incelemek gerek. Sektlere ait simgeleri ve retorik farklılıkları
bir kenara bırakınca, müşterek özü göreceğiz: Politika, işçi sınıfının
sermayeye karşı bağımsız örgütlenmesine değil, burjuvazinin liberal kesimi
üzerinde baskı kurmaya veya onlarla ittifak kurmaya yöneliktir. İşte bu yüzden İngiltere’e
anti-faşist faaliyet sürekli zayıftır. Neticede politika, örgütlü işçi sınıfı pratiği
yerine liberal kamuoyunu harekete geçirmeye ve saygın dilekçeler toplamaya
indirgenmiştir. İşte bu yüzden, bu ortamlardan egemen sınıf iktidarına dair
hiçbir yapısal eleştiri ortaya çıkmaz, zira bu türden bir eleştiri,
stratejilerinin dayandığı sınıf güçlerini adını koymak zorunda kalacaktır. Tam da
bu sebeple, solcuların projeleri aynı ritimde ve aynı düzen içerisinde başarısız
olur. Sonra da her başarısızlık, gerçekte olduğu gibi değil, kötü şans, kötü
liderlik veya kötü mesaj olarak açıklanır: burjuva-liberal araçlarla proleter
amaçlara ulaşma girişiminin kaçınılmaz sonucu budur.
Bilsinler
ya da bilmesinler, ki çoğu bilmiyor, ister örgütsel, ister mali, isterse de
sadece ideolojik bir bağ olsun, bu oluşumlar İngiliz egemen sınıfının liberal
kanadının ifadeleri olarak iş görüyorlar. Bir yandan sendika bürokrasisi, diğer
yandan da hibeye bağımlı STK sektörü onları denetliyor. Tüm bu yapı, kendi
liderliği uzun zaman önce Blair ile birlikte işçi hareketinin ayrıksı
varlığının düzeltilmesi gereken üzücü bir hata olduğu sonucuna varmış olan bir
İşçi Partisi etrafında dönüp duruyor. Bir sonraki seçim geldiğinde ve
liberaller ile solun büyük çoğunluğu, Nigel Farage biçimi almış “faşizmi
durdurmak” için Bunrham’ın İşçi Partisi, Polanski’nin Yeşilleri ve Liberal
Demokratlar arasında “ilerici bir ittifak” kurulması çağrısında bulunduğunda bu
sözümüzü aklınıza getirin.
Sonuç
Bu
tarihi yeniden ele almamızda amaç, sadece siyaset ve işçi pratiğine yönelik nostaljinin
o serin sularına dalmak değil. İşçi Partisi tarihinde geri döneceğimiz bir Asr-ı
Saadet dönemi yok. Parti, Lenin’in onu incelediği 1920’de burjuva işçi
partisiydi, aradan geçen yüzyıl, bu gerçeği çürüten her türlü iddiayı hükümsüz
kıldı. Biz, “bu gerçek karşısında ümitsizliğe kapılmaktan gayrı elimizden bir
şey gelmez” de demiyoruz. Yenilgiler kalıcı şeyler değil. Bu uzlaşma zeminini
üreten maddi koşullar (İngiliz reformizminin iki temeli olarak emperyalist
aşırı kârlar ve Soğuk Savaş rekabeti) artık mevcut değil. Burjuvazinin liberal
kanadı, işçi sınıfının hareketsiz kılınması adına verilen tavizleri artık
veremez. Bu yüzden, Starmer’ın İşçi Partisi’nden Liberal Demokratlardan
dökülenlere kadar tüm politik temsilcilere sadece gerileme sürecini yönetmek
düşüyor.
Blair-Ashdown
“Proje”sinin, temkinli olamayacak kadar özgün olmayan bir adamın açık sözlü
diliyle itiraf ettiği şey, olayın gerçek yapısıdır: İngiltere’de işçi sınıfı
siyasetinin önündeki engel, hiçbir zaman Muhafazakârlar olmamıştır. Engel,
sınıfın önce İşçi Partisi, şimdi ise hareketin köklerinden bile yoksunken bu partinin
siyasetini miras alan tüm “sol” kırıntılardan oluşan sınıf düşmanının hizmetine
girmesidir. Bugün görev, Engels’in İngiltere’de işçi partisi olmadığını yazdığı
zamankiyle aynıdır: İskoçya, Galler ve İngiltere’de bu tür partilerin kurulması
acil bir gerekliliktir. Bunun haricinde her pratik, farklı araçlara, farklı
estetik anlayışlara sahip olsa da Blair Projesi’nin parçasıdır. Bundan gayrı
bir anlamı yoktur.
Kurtuluş Haber Ağı
5 Eylül 2026
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Duncan Brack, “Lessons from the Ashdown–Blair ‘Project’”, aktaran: Paddy
Ashdown, The Ashdown Diaries, Cilt. 1 (1996 merger overture; “Tory
century” formulation): Markpack.
[2]
BBC News, on the Project and Ashdown’s resignation, 1999: BBC.
[3]
F. Engels, “Letter to Marx”, 7 Ekim 1858, akt.: V.I. Lenin, Imperialism, the
Highest Stage of Capitalism, VIII. Bölüm: MIA.
[4]
F. Engels, “Letter to Kautsky”, 12 Eylül 1882 — akt.: a.g.e.
[5]
V.I. Lenin, Imperialism, the Highest Stage of Capitalism, Preface to the
French and German editions (1920): MIA.
[6]
V.I. Lenin, “Speech on Affiliation to the British Labour Party,” Second
Congress of the Communist International, 6 Ağustos 1920: MIA.
[7]
BBC News, “Former NUM chief was police informer” (True Spies), 24 Ekim
2002: BBC.
[8]
Firefighter Magazine (FBU), “The Pentonville Five: Arise Ye Workers” (250,000
on unofficial strike): FBU.
[9]
Ralph Darlington, “Brows bound with victorious wreaths: the Pentonville Five
and the ‘glorious summer’ of 1972,” International Socialism 175 (Jones
admission; bandwagon/brakes quote): ISJ.
[10]
K. Marx, Value, Price and Profit (1865), XIV: MIA.
[11]
K. Marx, Instructions for the Delegates of the Provisional General Council,
Geneva Congress (1866): MIA.
[12]
Tony Cliff, “War and Reconstruction: Labour adopts Socialism,” The Labour
Party: A Marxist History içinde (1988), 3. Bölüm: MIA.
[13] K. Marx, Critique of the Gotha Programme (1875), I. Kısım: MIA.


0 Yorum:
Yorum Gönder