Yapay
zekâ ve riskleriyle ilgili tartışma, son günlerde yeniden gündeme geldi. Tartışma,
tümüyle teknik ve etik bir tartışma olma vasfını yitirip, hızla çöküşe yol açma
ihtimaline dair tartışma alanına kaydı. Bu durumun başlıca nedeni, eskiden OpenAI
ve Anthropic’te çalışmış olan mühendis Jacob Coxon’ın yaptığı açıklamalardı.
“Bugün Anthropic’ten
istifa ettim. Son üç yılımı hem OpenAI hem de Anthropic’te ön eğitim
araştırmaları yaparak geçirdim. İki şirket de sorumluluklarını bilmeden hareket
ediyor. Kendi kendini geliştiren süper zekâya doğru hızla ilerliyorlar ve
hayatlarımızla kumar oynuyorlar. [...] Bu teknolojinin gücünü kimse hafife
almasın. Yakında, her şeyi hackleyebilen, herhangi bir alanı bir gecede altüst
edebilecek, gerçek güç ve kaynaklara el koyabilecek insanüstü sistemler haline
gelecekler. [...] Yapay zekâyı geliştiren insanlar, bu teknolojinin önümüzdeki
on yıllık dönemin sonuna dek hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyorlar.
Bu, bir pazarlama hilesi değil. Bilâkis, birçok yönetici ve kıdemli araştırmacı,
basında mantıklı görünmek için dillerini yumuşatıyor ama aynı kişilerin özelde
korkularını dile getirdiklerini duyar gibiyim. İnsana ait faaliyetlerin hiçbiri
bu düzeyde bir tehlikeye yol açmamıştır.”
Coxon’ın
(yapay zekânın bilinç edinip Skynet tarzında bizi ortadan kaldırmaya karar
vermesiyle ilgili) tezi, oldukça tartışmalı. Ancak bu makalede bu konuya
derinlemesine girmeyeceğiz, biz asıl medyada başvurulan söylemlerde göz ardı edilen
konulara odaklanmaya çalışacağız.
Öncelikle
temel önermeyle başlayalım: Yapay zekâ bir risk midir? Soruyu bu şekilde
formüle ederken, odak noktasını değiştirme riskini de taşıyoruz. Belki de şöyle
sormak daha doğru olur: Silikon Vadisi’ndeki büyük teknoloji şirketlerinin
elindeki yapay zekâ, bir risk midir? Soruyu doğru bir şekilde formüle edip yapay
zekâyı kaçınılmaz ve özerk bir şey olarak gören bakış açısını belirli bir çağda
(siber kapitalizm çağında) insanlar tarafından yaratılan bir teknolojinin
parçası olarak gören bakış açısıyla değiştirirsek, o vakit yaklaşımımız da
hızla değişecektir.
Neticede
yapay zekâ, zaten işçi sınıfı için açık bir risk oluşturuyor, ancak bu konuda
yapmamız gereken tartışmalar, farklı bir bakış açısı üzerinden ilerlemeli.
Ele
alınması gereken ilk nüans, özerklik meselesidir. Yapay zekâya özerk bir varlık
olarak ele alan yaklaşımımız, iklim krizi, neo-faşist akımların yükselişi veya
savaşın tırmanmasıyla olan ilişkimizi akla getiriyor. Yani, ona
içselleştirilmiş kapitalist gerçekçilik perspektifinden yaklaşıyoruz. Başka bir
deyişle, kapitalist anlatılar olasılık ufkunu daraltarak işlerler, bunu tam da
hegemonik kültür ve ideoloji çerçeveleri dayatan belirli bir kültürel üretim ve
örgütlenme yoluyla üretime dair, ekonomik süreçleri doğallaştırarak yaparlar.
Dolayısıyla,
yapay zekâ ile ilgili sorunları öncelikle meta fetişizmi[1] açısından analiz
etmek gerekmektedir. Bu amaçla, şimdi teknoloji sektörünün, özellikle de yapay
zekâ ile doğrudan ilgili olan üretim koşullarının gerçek dünyaya ait
örneklerini inceleyeceğiz.
Yapay
Zekâ ve Emek Sömürüsü
Gerçek
dünyaya ait örneklerden biri olarak, Filipinler'de yaklaşık iki milyon insan,
yapay zekâ modelleri için veri etiketleme işinde çalışıyor. Yorucu çalışma
saatleri boyunca genellikle kendi evlerinden veya kalabalık ve kirli internet
kafelerden çalışan bu insanlar: “Otonom sürüş algoritmaları geliştirmek için
kullanılan videolarda yayaları palmiye ağaçlarından ayırt ediyor; yapay zekânın
politikacıların ve ünlülerin temsillerini oluşturabilmesi için görüntüleri
etiketliyor; ve ChatGPT gibi dilbilimsel modellerin anlamsız metinler
üretmemesini sağlamak için metin parçalarını düzenliyor.”
Filipinler’de,
San Fransisko merkezli Scale AI adlı girişimin bir parçası olan Remotasks
platformu bünyesinde çalışanların sayısı en az 10.000. Bu yapay zekâ şirketi,
Microsoft, Meta ve OpenAI gibi teknoloji şirketleriyle düzenli olarak iş
birliği yapıyor.
Bu
platformda çalışan birçok kişi, ekonominin Uberleşme modelinin kurbanı oluyor,
zira serbest çalışan olarak işe alınıyorlar, aldıkları maaş asgari düzeyde,
birçok kişi platformda yaptıkları işler için biriktirdikleri parayı alamıyor,
genel olarak işçi hakları ve kurallarından tamamen yoksun bırakılıyorlar.
Bu
tür çalışmalar; Hindistan, Kenya, Venezuela ve Meksika gibi diğer ülkelerde de
bu ölçekte yürütülüyorlar. Dolayısıyla, yapay zekâ ile ilgili tartışmaların bilinçlenme
ve yok etme başlıkları üzerinden yürütüldüğü koşullarda, bu teknolojinin
geliştirilmesinde köleliğin normalleştirildiği gerçeği göz ardı ediliyor.
Dahası,
bu yapay zekâ etiketleme ve veri toplama işleri, sadece (saatte 1,46 avro
karşılığında) hiçbir güvence olmadan, taşeronluk hizmeti üzerinden yapılmakla
kalmıyor, aynı zamanda çalışanın hareketlerinin son derece kontrol edildiği
veya çalışanın yapay zekâyı taklit etmek zorunda kaldığı işler olarak
somutlaşıyor.
Adrienne
Williams, Milagros Miceli ve Timnit Gebru’nun da dediği gibi: “Yatırımcıların
ürünlerine ‘yapay zekâ’yı dâhil etme baskısı nedeniyle, şirketler chatbot gibi
yapay zekâ sistemlerini taklit edecek kişiler işe alıyorlar. Nitekim, Londra
merkezli yatırım fonu MMC Ventures, 2.830 AB girişim şirketini inceledi ve
bunların yüzde 40’ının yapay zekâyı anlamlı bir şekilde kullanmadığını tespit
etti.”[2]
Komünist
İnisiyatif örgütünden yoldaşlarımızın Hilo Rojo Atraviesa las Mujeres [“Kadınların
İçinden Kırmızı Bir İplik Geçiyor” -2024] isimli kitaplarında dile getirdikleri
biçimiyle, teknolojik bileşen üretiminin en büyük yüzdesinin, onlarca yıl önce
kadın emeğinin yarı kölelik koşullarında kullanıldığı Küresel Güney’de olduğunu
da eklemek gerekiyor. Özellikle, yetmişli yıllarda elektronik üretiminde
Güneydoğu Asya’daki fabrikalarda bile istihdam edilen kadınların oranı yüzde 80’i
buluyordu.
“Şu
anda Vietnam’da mikroskop altında ve uzun günler boyunca süren mikroçip üretimi,
neredeyse tamamen kadınlar eliyle yapılıyor. Bu kadınlar, son derece güvencesiz
koşullarda, sendikasız, yorucu çalışma günleriyle ve evlendikleri veya çocuk
sahibi oldukları takdirde işten çıkarılma riskiyle karşı karşıya: “Böylece
sermaye, Küresel Güney’in kadınları nezdinde itaatkâr ve disiplinli bir iş gücüne
kavuşuyor.”[3] [Hilo Rojo Atraviesa las Mujeres, s. 71]
Silikon
Vadisi ve Faşist Projeler Arasındaki İlişki
Yapay
zekâ tartışmasının bir diğer önemli yönü de, küresel kapitalist sistem içinde
onu kontrol eden burjuvazinin rolüdür. William I. Robinson, bu burjuva
ittifakını dört sektör (teknoloji şirketleri; ulus devlet; askeri-sanayi
kompleksi; ve ulusötesi sermaye) üzerinden tanımlamak için “Küresel Polis
Devleti” terimini kullanır. Bu ittifak; yapay zekâ, siber teknoloji ve sistemik
çöküş konusunda panik yaratan gazetecilik analizlerinde sıklıkla göz ardı edilmektedir.
Dolayısıyla,
Robinson’ın Manu Dura [Demir Yumruk”] adlı kitabında analiz ettiği gibi,
sermaye akışlarını takip edersek, Silikon Vadisi’ne ve Avrupa, Rusya ve Çin’deki
benzeri teknoloji merkezlerine yönelen yatırımlarda kademeli bir artış
gözlemleriz.
Devlet
bütçeleri, askeri-sanayi kompleksi ve teknoloji şirketleri arasındaki ittifak,
bizi iki konuya karşı uyarıyor. İlki, kapitalist sınıfın savaş yoluyla artı
değer elde etmek için son derece kârlı olan silah pazarına kafayı takmış olması.
İkincisi
de bu ittifakta açıkça görülen toplumsal işlev olarak, işçi sınıfının
burjuvaziyle çatışmanın yaşandığı bu yeni dönemde ortaya koyduğu ve koyacağı
toplumsal hareketlerin toplumsal kontrolü ve önleyici baskısı.
Palantir
Davası
Birkaç
ay önce Palantir, ideolojik duruşunu, daha doğrusu, dünya görüşünü özetleyen kısa
bir manifesto yayınlayarak büyük yankı uyandırdı. Palantir CEO’su Alex Karp ve
Nicholas W. Zamiska tarafından yazılan The Technological Republic: Hard
Power, Soft Belief and the Future of the West [“Teknolojik Cumhuriyet: Sert
Güç, Yumuşak İnanç ve Batı’nın Geleceği”] adlı kitaba dayanan bu emirler
dizisinde Palantir, büyük teknoloji şirketlerinin burjuva iktidarını korumada
ve Çin gibi rakip güçlerin yükselişiyle tehdit edilen ABD-Batı hegemonyasını
güçlendirmede oynaması gereken rolü açıkça tanımlıyor.
Gelgelelim,
Silikon Vadisi ve onun devlerinin (Musk, Peter Thiel, Zuckerberg...) sahip oldukları
hegemonya bizi, sadece Palantir manifestosunun 12. Maddesinde dile getirilen
türden fikirleri (“Atom çağı sona eriyor. Caydırıcılık çağı, atom çağı sona
eriyor ve yapay zekâya dayalı yeni bir caydırıcılık çağı başlamak üzere.”) destekledikleri
için değil, aynı zamanda 12. maddede özetlenen tehdit çok gerçek olduğu için de
bizi endişelendirmeli.
Palantir;
hükümetler, onlara bağlı ordular, istihbarat teşkilatları ve polis güçleri için
büyük veri analizi ve yapay zekâ platformları hizmeti sunduğu için öne çıkıyor.
Başka bir deyişle, Palantir, NATO’nun tamamını, İsrail ve Ukrayna gibi bazı
müttefikleri kuşatmış bir toplumsal kontrol ve casusluk ağıdır. Dahası Palantir,
tüm Silikon Vadisi’nin tüm ağ yapısıyla kurulmuş olan siber bağlantının (karşılıklı
bağlantının) somutlaş halidir.
Somutta
sahip olduğu yazılımlar; Amazon Web Services, Microsoft Azure veya IBM Cloud
gibi diğer teknoloji devlerinin altyapılarıyla iş birliği yapmadan, yani
yazılımın küresel olarak dağıtılması, entegre edilmesi ve ölçeklendirilmesi
olmadan hiçbir işe yaramaz.
Yukarıdakiler,
kapitalizmin nasıl işbirliği ve mimari konusunda kalın bir perde ördüğüne dair
bir ipucu veriyor. Bu perdede, tüm topluluklar üzerindeki kontrol, şiddet ve
manipülasyon kapasitesi, bilinçli siber varlıklar değil, kapitalist insanlar
tarafından yönetilen bu özel ulusötesi altyapılara bağlıdır.
Yapay
Zekâ İçin Gerekli Bağlam Olarak Siber-Faşizm
Bir
diğer önemli nokta ise devletler, askeri-sanayi kompleksi ve büyük teknoloji
şirketleri arasındaki etkileşimden doğan yeni bir faşizm biçiminin ortaya
çıkmasıdır. Alberto Toscano’nun dile getirdiği biçimiyle faşizm, kapitalizmin
en erken aşamalarından günümüze dek, emperyalizm ve onun tüm nüfusları
boyunduruk altına alma yöntemleriyle bağlantılı tarihsel-politik bir süreklilik
olarak anlaşılmalıdır. Irk ayrımcılığı ve Filistin’deki soykırım, bu faşist
politikaların güncel tezahürleridir. Bu olguların şiddeti, tarihsel bağlama ve
kapitalizmin içinde olduğu belirli aşamaya bağlı olarak ya azalır ya da
yoğunlaşır.
Siber-faşizmin
temel özelliği, merkeziyetsiz yapısıdır. Propaganda ve kültürel örgütlenme
aygıtının devlet eliyle işletildiği (Joseph Goebbels’in yönettiği Üçüncü Reich’ın
propaganda makinesinden istifade edildiği) yirminci yüzyıl faşizmine kıyasla,
günümüzde faşizm, insanlığın icat ettiği en güçlü iletişim aracı olan sosyal
medyayı kontrol eden büyük teknoloji şirketleriyle yapılan ittifaklardan
doğmaktadır. Bu durum, faşizmi siber, birbirine bağlı ve işletim sistemlerimize
yerleşmiş hale getiriyor. Artık sadece devlete bağımlı değil, üstelik her zaman
devletle ittifaklar kurmaya çalışıyor.
Yapay
Zekâ Sorunu Olarak Ataerkil ve Üstünlükçü Egemenlik
Önceki
hususla ve faşizmin meşrulaştırdığı şiddetle bağlantılı olarak, zorbalık veya
mobbing (psikolojik ve/veya cinsel taciz) konularında, daha önce sınıf veya
ofis gibi fiziksel alanlarla sınırlı olan şeylerin artık dijital alana
yayıldığını, tüm siber zorbalık veya cinsel içerikli mesajlaşma davranışlarının
dijital sınırı aşarak, fiziksel alanda kendini (yeniden) üretmeye devam
edebildiğini görüyoruz.
Bu
sınırların bulanıklaşması olgusu, özellikle yapay zekâ tarafından üretilen
cinsel içerikli deepfake’lerin son zamanlardaki yaygınlaşmasında
belirginleşiyor. Andrea Proenza, Eldiario sitesinde yayınlanan “Grok
deepfake vakası kadınlara yönelik dijital şiddet hakkında neyi ortaya koyuyor: ‘Koruma
eksikliği muazzam düzeylerde” başlıklı makalesinde bu hususu analiz ediyor.
Proenza, bu yapay zekâ tarafından üretilen görüntülerin yalnızca sanal
temsiller değil, somut bedenlere (bu durumda kadınların bedenlerine) gerçek
şiddet uygulayan güç araçları olarak nasıl iş gördüğü konusunda bizi uyarıyor.
Bu
durumların yol açtığı teşhir, utanç, korku veya susturulma, sadece dijital
alanla sınırlı kalmayıp, bunlardan muzdarip olanların maddi yaşamlarını da
doğrudan etkileyerek itibarlarını, güvenliklerini ve hem dijital hem de fiziksel-kamusal
alanda var olma olasılıklarını tehlikeye atıyor.
Bu
vesileyle, dijital ortamın ve yapay zekânın yeni şiddet biçimleri
yaratmadığını, aksine, önceden var olan ataerkil, faşist ve kapitalist
mekanizmaları yeniden programlayıp hızlandırdığını vurgulamak gerek.
Eğer
kadın bedeni, endüstriyel kapitalizm dâhilinde aşırı derecede insanlıktan
uzaklaştırılacak noktaya kadar nesneleştirilmişse, şimdi faşizmin yükselişi ve
bu kapitalist gericiliğin dijital altyapı üzerindeki kontrolüyle birlikte,
kadınlar ve diğer şiddet mağdurları (ırksallaştırılmış topluluklar, LGBT
topluluğu...) internette son derece anti-feminist, kadın düşmanı, ırkçı ve
emperyalist bir sermaye tarafından daha da ağırlaştırılan bu şiddete maruz
kalmaktadır.
Yani
Şimdi Sorun Yapay Zekâda ve Siber Teknolojide mi?
Belki
de eleştirilerimizde asıl noktayı kaçırıyoruz. Yapay zekâ, siber teknoloji gibi
özerk bir varlık değil. Bu endüstriler, tüm zulümlerini ilerleme ve sermaye
adına meşrulaştıran kapitalistlerce kontrol edilmektedir. Buna karşılık, başka
bir gelecek mümkün, bu da ancak teknolojilerin kontrol edilmesine bağlıdır. Ancak
o zaman işçi sınıfı, mevcut olanlardan farklı mantıklara dayalı yeni siber
teknolojileri reddetme, yeniden yönlendirme veya tasarlama fırsatına sahip
olacaktır.
Sorun,
Terminatör filminin hikâyesi ve yerimizi apay zekânın alması karşısında duyulan
korku değil, kapitalistlerin, asalak vampirler misali, fildişi kulelerinden her
gün bizi boyunduruk altına aldığını söyleyen, Kapital’de dile dökülen
hikâyedir.
Postkapitalist Teori Merkezi
15 Eylül 2026
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Meta fetişizmi: Chat GPT’de bir şey ararken, yapay zekâ ile görseller
oluştururken ya da herhangi bir akıllı cihaz kullanırken, bu metinleri
oluşturan üretime ait izler, kapitalist sömürünün izlerini taşır. Genellikle bu
izler, Küresel Güney’den Batı’ya uzanır. Batı ise bu geç kapitalizm döneminde
her düzeyde kitlesel tüketimin en tipik örneğidir.
[2]
“La explotación laboral detrás de la Inteligencia Artificial”, Datagenero.
[3]
Un Hılo Rojo Atra Vıesa, Iniciativa Comunista, 2024, PDF.
[4] Andrea Proenza, “Qué revela el caso de los deepfakes en Grok sobre la violencia digital contra las mujeres: “La desprotección es gigantesca”, 16 Ocak 2026, Diario.


0 Yorum:
Yorum Gönder