21 Eylül 2026

,

Yapay Zekâ Sorun mu? Yoksa Asıl Sorun Kapitalizm mi?


Yapay zekâ ve riskleriyle ilgili tartışma, son günlerde yeniden gündeme geldi. Tartışma, tümüyle teknik ve etik bir tartışma olma vasfını yitirip, hızla çöküşe yol açma ihtimaline dair tartışma alanına kaydı. Bu durumun başlıca nedeni, eskiden OpenAI ve Anthropic’te çalışmış olan mühendis Jacob Coxon’ın yaptığı açıklamalardı.

“Bugün Anthropic’ten istifa ettim. Son üç yılımı hem OpenAI hem de Anthropic’te ön eğitim araştırmaları yaparak geçirdim. İki şirket de sorumluluklarını bilmeden hareket ediyor. Kendi kendini geliştiren süper zekâya doğru hızla ilerliyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. [...] Bu teknolojinin gücünü kimse hafife almasın. Yakında, her şeyi hackleyebilen, herhangi bir alanı bir gecede altüst edebilecek, gerçek güç ve kaynaklara el koyabilecek insanüstü sistemler haline gelecekler. [...] Yapay zekâyı geliştiren insanlar, bu teknolojinin önümüzdeki on yıllık dönemin sonuna dek hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyorlar. Bu, bir pazarlama hilesi değil. Bilâkis, birçok yönetici ve kıdemli araştırmacı, basında mantıklı görünmek için dillerini yumuşatıyor ama aynı kişilerin özelde korkularını dile getirdiklerini duyar gibiyim. İnsana ait faaliyetlerin hiçbiri bu düzeyde bir tehlikeye yol açmamıştır.”

Coxon’ın (yapay zekânın bilinç edinip Skynet tarzında bizi ortadan kaldırmaya karar vermesiyle ilgili) tezi, oldukça tartışmalı. Ancak bu makalede bu konuya derinlemesine girmeyeceğiz, biz asıl medyada başvurulan söylemlerde göz ardı edilen konulara odaklanmaya çalışacağız.

Öncelikle temel önermeyle başlayalım: Yapay zekâ bir risk midir? Soruyu bu şekilde formüle ederken, odak noktasını değiştirme riskini de taşıyoruz. Belki de şöyle sormak daha doğru olur: Silikon Vadisi’ndeki büyük teknoloji şirketlerinin elindeki yapay zekâ, bir risk midir? Soruyu doğru bir şekilde formüle edip yapay zekâyı kaçınılmaz ve özerk bir şey olarak gören bakış açısını belirli bir çağda (siber kapitalizm çağında) insanlar tarafından yaratılan bir teknolojinin parçası olarak gören bakış açısıyla değiştirirsek, o vakit yaklaşımımız da hızla değişecektir.

Neticede yapay zekâ, zaten işçi sınıfı için açık bir risk oluşturuyor, ancak bu konuda yapmamız gereken tartışmalar, farklı bir bakış açısı üzerinden ilerlemeli.

Ele alınması gereken ilk nüans, özerklik meselesidir. Yapay zekâya özerk bir varlık olarak ele alan yaklaşımımız, iklim krizi, neo-faşist akımların yükselişi veya savaşın tırmanmasıyla olan ilişkimizi akla getiriyor. Yani, ona içselleştirilmiş kapitalist gerçekçilik perspektifinden yaklaşıyoruz. Başka bir deyişle, kapitalist anlatılar olasılık ufkunu daraltarak işlerler, bunu tam da hegemonik kültür ve ideoloji çerçeveleri dayatan belirli bir kültürel üretim ve örgütlenme yoluyla üretime dair, ekonomik süreçleri doğallaştırarak yaparlar.

Dolayısıyla, yapay zekâ ile ilgili sorunları öncelikle meta fetişizmi[1] açısından analiz etmek gerekmektedir. Bu amaçla, şimdi teknoloji sektörünün, özellikle de yapay zekâ ile doğrudan ilgili olan üretim koşullarının gerçek dünyaya ait örneklerini inceleyeceğiz.

Yapay Zekâ ve Emek Sömürüsü

Gerçek dünyaya ait örneklerden biri olarak, Filipinler'de yaklaşık iki milyon insan, yapay zekâ modelleri için veri etiketleme işinde çalışıyor. Yorucu çalışma saatleri boyunca genellikle kendi evlerinden veya kalabalık ve kirli internet kafelerden çalışan bu insanlar: “Otonom sürüş algoritmaları geliştirmek için kullanılan videolarda yayaları palmiye ağaçlarından ayırt ediyor; yapay zekânın politikacıların ve ünlülerin temsillerini oluşturabilmesi için görüntüleri etiketliyor; ve ChatGPT gibi dilbilimsel modellerin anlamsız metinler üretmemesini sağlamak için metin parçalarını düzenliyor.”

Filipinler’de, San Fransisko merkezli Scale AI adlı girişimin bir parçası olan Remotasks platformu bünyesinde çalışanların sayısı en az 10.000. Bu yapay zekâ şirketi, Microsoft, Meta ve OpenAI gibi teknoloji şirketleriyle düzenli olarak iş birliği yapıyor.

Bu platformda çalışan birçok kişi, ekonominin Uberleşme modelinin kurbanı oluyor, zira serbest çalışan olarak işe alınıyorlar, aldıkları maaş asgari düzeyde, birçok kişi platformda yaptıkları işler için biriktirdikleri parayı alamıyor, genel olarak işçi hakları ve kurallarından tamamen yoksun bırakılıyorlar.

Bu tür çalışmalar; Hindistan, Kenya, Venezuela ve Meksika gibi diğer ülkelerde de bu ölçekte yürütülüyorlar. Dolayısıyla, yapay zekâ ile ilgili tartışmaların bilinçlenme ve yok etme başlıkları üzerinden yürütüldüğü koşullarda, bu teknolojinin geliştirilmesinde köleliğin normalleştirildiği gerçeği göz ardı ediliyor.

Dahası, bu yapay zekâ etiketleme ve veri toplama işleri, sadece (saatte 1,46 avro karşılığında) hiçbir güvence olmadan, taşeronluk hizmeti üzerinden yapılmakla kalmıyor, aynı zamanda çalışanın hareketlerinin son derece kontrol edildiği veya çalışanın yapay zekâyı taklit etmek zorunda kaldığı işler olarak somutlaşıyor.

Adrienne Williams, Milagros Miceli ve Timnit Gebru’nun da dediği gibi: “Yatırımcıların ürünlerine ‘yapay zekâ’yı dâhil etme baskısı nedeniyle, şirketler chatbot gibi yapay zekâ sistemlerini taklit edecek kişiler işe alıyorlar. Nitekim, Londra merkezli yatırım fonu MMC Ventures, 2.830 AB girişim şirketini inceledi ve bunların yüzde 40’ının yapay zekâyı anlamlı bir şekilde kullanmadığını tespit etti.”[2]

Komünist İnisiyatif örgütünden yoldaşlarımızın Hilo Rojo Atraviesa las Mujeres [“Kadınların İçinden Kırmızı Bir İplik Geçiyor” -2024] isimli kitaplarında dile getirdikleri biçimiyle, teknolojik bileşen üretiminin en büyük yüzdesinin, onlarca yıl önce kadın emeğinin yarı kölelik koşullarında kullanıldığı Küresel Güney’de olduğunu da eklemek gerekiyor. Özellikle, yetmişli yıllarda elektronik üretiminde Güneydoğu Asya’daki fabrikalarda bile istihdam edilen kadınların oranı yüzde 80’i buluyordu.

“Şu anda Vietnam’da mikroskop altında ve uzun günler boyunca süren mikroçip üretimi, neredeyse tamamen kadınlar eliyle yapılıyor. Bu kadınlar, son derece güvencesiz koşullarda, sendikasız, yorucu çalışma günleriyle ve evlendikleri veya çocuk sahibi oldukları takdirde işten çıkarılma riskiyle karşı karşıya: “Böylece sermaye, Küresel Güney’in kadınları nezdinde itaatkâr ve disiplinli bir iş gücüne kavuşuyor.”[3] [Hilo Rojo Atraviesa las Mujeres, s. 71]

Silikon Vadisi ve Faşist Projeler Arasındaki İlişki

Yapay zekâ tartışmasının bir diğer önemli yönü de, küresel kapitalist sistem içinde onu kontrol eden burjuvazinin rolüdür. William I. Robinson, bu burjuva ittifakını dört sektör (teknoloji şirketleri; ulus devlet; askeri-sanayi kompleksi; ve ulusötesi sermaye) üzerinden tanımlamak için “Küresel Polis Devleti” terimini kullanır. Bu ittifak; yapay zekâ, siber teknoloji ve sistemik çöküş konusunda panik yaratan gazetecilik analizlerinde sıklıkla göz ardı edilmektedir.

Dolayısıyla, Robinson’ın Manu Dura [Demir Yumruk”] adlı kitabında analiz ettiği gibi, sermaye akışlarını takip edersek, Silikon Vadisi’ne ve Avrupa, Rusya ve Çin’deki benzeri teknoloji merkezlerine yönelen yatırımlarda kademeli bir artış gözlemleriz.

Devlet bütçeleri, askeri-sanayi kompleksi ve teknoloji şirketleri arasındaki ittifak, bizi iki konuya karşı uyarıyor. İlki, kapitalist sınıfın savaş yoluyla artı değer elde etmek için son derece kârlı olan silah pazarına kafayı takmış olması.

İkincisi de bu ittifakta açıkça görülen toplumsal işlev olarak, işçi sınıfının burjuvaziyle çatışmanın yaşandığı bu yeni dönemde ortaya koyduğu ve koyacağı toplumsal hareketlerin toplumsal kontrolü ve önleyici baskısı.

Palantir Davası

Birkaç ay önce Palantir, ideolojik duruşunu, daha doğrusu, dünya görüşünü özetleyen kısa bir manifesto yayınlayarak büyük yankı uyandırdı. Palantir CEO’su Alex Karp ve Nicholas W. Zamiska tarafından yazılan The Technological Republic: Hard Power, Soft Belief and the Future of the West [“Teknolojik Cumhuriyet: Sert Güç, Yumuşak İnanç ve Batı’nın Geleceği”] adlı kitaba dayanan bu emirler dizisinde Palantir, büyük teknoloji şirketlerinin burjuva iktidarını korumada ve Çin gibi rakip güçlerin yükselişiyle tehdit edilen ABD-Batı hegemonyasını güçlendirmede oynaması gereken rolü açıkça tanımlıyor.

Gelgelelim, Silikon Vadisi ve onun devlerinin (Musk, Peter Thiel, Zuckerberg...) sahip oldukları hegemonya bizi, sadece Palantir manifestosunun 12. Maddesinde dile getirilen türden fikirleri (“Atom çağı sona eriyor. Caydırıcılık çağı, atom çağı sona eriyor ve yapay zekâya dayalı yeni bir caydırıcılık çağı başlamak üzere.”) destekledikleri için değil, aynı zamanda 12. maddede özetlenen tehdit çok gerçek olduğu için de bizi endişelendirmeli.

Palantir; hükümetler, onlara bağlı ordular, istihbarat teşkilatları ve polis güçleri için büyük veri analizi ve yapay zekâ platformları hizmeti sunduğu için öne çıkıyor. Başka bir deyişle, Palantir, NATO’nun tamamını, İsrail ve Ukrayna gibi bazı müttefikleri kuşatmış bir toplumsal kontrol ve casusluk ağıdır. Dahası Palantir, tüm Silikon Vadisi’nin tüm ağ yapısıyla kurulmuş olan siber bağlantının (karşılıklı bağlantının) somutlaş halidir.

Somutta sahip olduğu yazılımlar; Amazon Web Services, Microsoft Azure veya IBM Cloud gibi diğer teknoloji devlerinin altyapılarıyla iş birliği yapmadan, yani yazılımın küresel olarak dağıtılması, entegre edilmesi ve ölçeklendirilmesi olmadan hiçbir işe yaramaz.

Yukarıdakiler, kapitalizmin nasıl işbirliği ve mimari konusunda kalın bir perde ördüğüne dair bir ipucu veriyor. Bu perdede, tüm topluluklar üzerindeki kontrol, şiddet ve manipülasyon kapasitesi, bilinçli siber varlıklar değil, kapitalist insanlar tarafından yönetilen bu özel ulusötesi altyapılara bağlıdır.

Yapay Zekâ İçin Gerekli Bağlam Olarak Siber-Faşizm

Bir diğer önemli nokta ise devletler, askeri-sanayi kompleksi ve büyük teknoloji şirketleri arasındaki etkileşimden doğan yeni bir faşizm biçiminin ortaya çıkmasıdır. Alberto Toscano’nun dile getirdiği biçimiyle faşizm, kapitalizmin en erken aşamalarından günümüze dek, emperyalizm ve onun tüm nüfusları boyunduruk altına alma yöntemleriyle bağlantılı tarihsel-politik bir süreklilik olarak anlaşılmalıdır. Irk ayrımcılığı ve Filistin’deki soykırım, bu faşist politikaların güncel tezahürleridir. Bu olguların şiddeti, tarihsel bağlama ve kapitalizmin içinde olduğu belirli aşamaya bağlı olarak ya azalır ya da yoğunlaşır.

Siber-faşizmin temel özelliği, merkeziyetsiz yapısıdır. Propaganda ve kültürel örgütlenme aygıtının devlet eliyle işletildiği (Joseph Goebbels’in yönettiği Üçüncü Reich’ın propaganda makinesinden istifade edildiği) yirminci yüzyıl faşizmine kıyasla, günümüzde faşizm, insanlığın icat ettiği en güçlü iletişim aracı olan sosyal medyayı kontrol eden büyük teknoloji şirketleriyle yapılan ittifaklardan doğmaktadır. Bu durum, faşizmi siber, birbirine bağlı ve işletim sistemlerimize yerleşmiş hale getiriyor. Artık sadece devlete bağımlı değil, üstelik her zaman devletle ittifaklar kurmaya çalışıyor.

Yapay Zekâ Sorunu Olarak Ataerkil ve Üstünlükçü Egemenlik

Önceki hususla ve faşizmin meşrulaştırdığı şiddetle bağlantılı olarak, zorbalık veya mobbing (psikolojik ve/veya cinsel taciz) konularında, daha önce sınıf veya ofis gibi fiziksel alanlarla sınırlı olan şeylerin artık dijital alana yayıldığını, tüm siber zorbalık veya cinsel içerikli mesajlaşma davranışlarının dijital sınırı aşarak, fiziksel alanda kendini (yeniden) üretmeye devam edebildiğini görüyoruz.

Bu sınırların bulanıklaşması olgusu, özellikle yapay zekâ tarafından üretilen cinsel içerikli deepfake’lerin son zamanlardaki yaygınlaşmasında belirginleşiyor. Andrea Proenza, Eldiario sitesinde yayınlanan “Grok deepfake vakası kadınlara yönelik dijital şiddet hakkında neyi ortaya koyuyor: ‘Koruma eksikliği muazzam düzeylerde” başlıklı makalesinde bu hususu analiz ediyor. Proenza, bu yapay zekâ tarafından üretilen görüntülerin yalnızca sanal temsiller değil, somut bedenlere (bu durumda kadınların bedenlerine) gerçek şiddet uygulayan güç araçları olarak nasıl iş gördüğü konusunda bizi uyarıyor.

Bu durumların yol açtığı teşhir, utanç, korku veya susturulma, sadece dijital alanla sınırlı kalmayıp, bunlardan muzdarip olanların maddi yaşamlarını da doğrudan etkileyerek itibarlarını, güvenliklerini ve hem dijital hem de fiziksel-kamusal alanda var olma olasılıklarını tehlikeye atıyor.

Bu vesileyle, dijital ortamın ve yapay zekânın yeni şiddet biçimleri yaratmadığını, aksine, önceden var olan ataerkil, faşist ve kapitalist mekanizmaları yeniden programlayıp hızlandırdığını vurgulamak gerek.

Eğer kadın bedeni, endüstriyel kapitalizm dâhilinde aşırı derecede insanlıktan uzaklaştırılacak noktaya kadar nesneleştirilmişse, şimdi faşizmin yükselişi ve bu kapitalist gericiliğin dijital altyapı üzerindeki kontrolüyle birlikte, kadınlar ve diğer şiddet mağdurları (ırksallaştırılmış topluluklar, LGBT topluluğu...) internette son derece anti-feminist, kadın düşmanı, ırkçı ve emperyalist bir sermaye tarafından daha da ağırlaştırılan bu şiddete maruz kalmaktadır.

Yani Şimdi Sorun Yapay Zekâda ve Siber Teknolojide mi?

Belki de eleştirilerimizde asıl noktayı kaçırıyoruz. Yapay zekâ, siber teknoloji gibi özerk bir varlık değil. Bu endüstriler, tüm zulümlerini ilerleme ve sermaye adına meşrulaştıran kapitalistlerce kontrol edilmektedir. Buna karşılık, başka bir gelecek mümkün, bu da ancak teknolojilerin kontrol edilmesine bağlıdır. Ancak o zaman işçi sınıfı, mevcut olanlardan farklı mantıklara dayalı yeni siber teknolojileri reddetme, yeniden yönlendirme veya tasarlama fırsatına sahip olacaktır.

Sorun, Terminatör filminin hikâyesi ve yerimizi apay zekânın alması karşısında duyulan korku değil, kapitalistlerin, asalak vampirler misali, fildişi kulelerinden her gün bizi boyunduruk altına aldığını söyleyen, Kapital’de dile dökülen hikâyedir.

Postkapitalist Teori Merkezi
15 Eylül 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Meta fetişizmi: Chat GPT’de bir şey ararken, yapay zekâ ile görseller oluştururken ya da herhangi bir akıllı cihaz kullanırken, bu metinleri oluşturan üretime ait izler, kapitalist sömürünün izlerini taşır. Genellikle bu izler, Küresel Güney’den Batı’ya uzanır. Batı ise bu geç kapitalizm döneminde her düzeyde kitlesel tüketimin en tipik örneğidir.

[2] “La explotación laboral detrás de la Inteligencia Artificial”, Datagenero.

[3] Un Hılo Rojo Atra Vıesa, Iniciativa Comunista, 2024, PDF.

[4] Andrea Proenza, “Qué revela el caso de los deepfakes en Grok sobre la violencia digital contra las mujeres: “La desprotección es gigantesca”, 16 Ocak 2026, Diario.

0 Yorum: