Brecht etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Brecht etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2025

,

Kaba Brecht

Bertolt Brecht’in asarı, iki açıdan kaba bulunur. İlki, onun toplumsal gerçekliği sahnede tüm açıklığıyla aktarırken alt sınıfların dilini kullanmasıyla alakalıdır. İkincisi ise Marksizmi estetik ve incelikli yorumlar değil, basit ve kaba sorular üzerinden dile dökmesiyle bağlantılıdır. Brecht, “Kimler neye sahip?”, “Kimlerin faydasına?”, “Bedeli kim ödüyor?” gibi sorular sorar.

Brecht, Pozitivizm ve Frankfurt Okulu

Batı Marksizminin genel anlatısında Brecht, sadece tiyatro eserleriyle değil, radikal pozitivizmin destekçisi olarak da önemli bir yer işgal eder. Brecht, her şeyin bilinebileceği konusunda zerre şüpheye sahip değildir. Sosyal adalet, sömürü ve savaşlardan istifade edenler, kendilerini ortaya koydukları vakit gözle görülür olan şeylerdir. Bu anlamda, Brecht’in asarının didaktik bir işlevi vardır.

Brecht, ürettiği eserlerle aydınlatma işine ortak olmak istiyordu. Onun “epik” veya “diyalektik” tiyatrosunda amaç, seyirciyi analize teşvik etmekti. Özdeşleşmeye, karakterlerle fazla empati kurulmasına mani olmak adına yabancılaştırma efektlerine başvuruluyordu. Oyunun içeriği ile kişinin hayatının içeriği arasındaki duvar kaldırılıyordu ki hem izleyiciler hem de karakterler için alternatif yollar dile dökülebilsin.

Bu pozitivizm spektrumunun diğer ucunda ise Frankfurt Okulu duruyordu. Okula göre, tüm bilginin üzerini mevcut koşullar örtmüştü. Buradan da okul mensupları, burada ve şimdide olan üzerinden burayı ve şimdiyi nasıl aşacağız sorusunu soruyorlardı.

Solcu, eleştirel, hatta devrimci oyunlarda bile Adorno, çoğunlukla şeyleşmenin ve yabancılaşmanın yeniden üretildiğini görüyordu. İzleyen kişi, bir eseri tükettiğinde gündelik tüketimci ideoloji yaşama imkânı buluyordu. Bu anlamda, kapitalist bütünlük kendi düşmanlarını kucaklamaktaydı. Sadece kendi temellerinin bilincinde olan bir toplumu değiştiren pratik içerisinde özgürlük için mücadele edilebilirdi.

Brecht, Frankfurt Okulu’na hiçbir zaman dost olmadı. Sırdaşı olan Walter Benjamin bile kafası karışık biri olarak görülüyordu. Zira eleştirel teori denilen şey, öğrettiklerinden daha çoğunu gizleyen bir teorik faaliyetti.

Frankfurt Okulu, sanatın araçsallığını onun kültür endüstrisinin bir kopyası hâline gelmesi üzerinden eleştirirken, Brecht araçlara değinme ihtiyacı duymuyordu. Onun derdi başkaydı. O, sanatı sıradan insanlara taşımak istiyordu.

Brecht’in Mirası

Sanatı sıradan insanlara taşıma iradesi, Brecht’in mirasını bugün de özel kılan ana husustur. Tarihçi Todd Cronan’ın da dile getirdiği biçimiyle, bugün sol, Adorno’dan çok Brecht’e ihtiyaç duymaktadır.

Cronan’a göre, Adorno ve Horkheimer, Alman solunun Holokost öncesi Hitler faşizminin merkezinde duran antisemitizme dair yanlış değerlendirmesinin ekmeğini fazlasıyla yedi. Bu yazarlar, somut teorik yanlışlarına eğilmek yerine başkalarının idrak etme becerisini sorguladılar. Belirgin bir kibirle hareket etme imkânı buldular.

Brecht ise sağlam bir faşizm teorisi ortaya koyamasa da antisemitizmin ve ırkçılığın temel niteliğini, kitleleri sınıf mücadelesinden uzaklaştıran yönlerini görmeyi bildi.

Rethinking Marxism dergisinde çıkan yazısında Neil Levi, bu değerlendirmeye katılmıyor. Adorno’nun yanında Brecht’e de şu soruyu soruyor: “Bir kişi sahnede öğretmen gibi dururken seyircinin pasif kalmasına nasıl mani olacak?”

Brecht, sporu çok severdi. Taraftarların kendilerini atletlerle veya takımlarla özdeşleşmesine önem verirdi. Aynı duygunun sahneye de taşınmasını isterdi. İnsanların boks maçındaki gibi tiyatroda sigara içmesine ses etmezdi. Duygu ve dürtülerin değerini görürdü.

Futboldaki durum, atletizmdeki durumdan farklı. Maçı izleyen, durumunun farkındadır. Bağırır, öfkeli bir kalabalık olarak hareket eder. Maçın ardından günlerce maçla ilgili yorumda bulunur. Futbolcuları ve teknik direktörü eleştirir.

Levi, Brecht’in büyük bir dava için bireyin kendisini feda etmesi fikrini fetişleştirdiğini söyler. Bu noktada 1930 tarihli Karar isimli didaktik oyunundan bahseder. Oyunda devrimci komitenin bir yoldaşın kötü davranışı konusunda yürüttüğü yargılama sürecine yer verilir. Çile çeken halkla empati kurulur ama yoldaşlar ve üstlenilen görevin başarısı bir biçimde tehlikeye atılır. Neticede yargılanan yoldaş idam edilir.

Oyunun amacı, kişinin yüce bir ideal uğruna kişisel duygularını bir kenara koyması fikrini aktarmaktır. Oysa Marx, büyük bir dava için bireyin kendisini feda etmesini hiçbir vakit istememişti. Ona göre, devrimci dönemlerde feda olağan bir şeydi. Vakit geldiğinde, her gün sömürülen işçilerden kendilerini feda etmeleri tabii ki talep edilebilirdi.

Kaba Düşünme Pratiği

Brecht, genelde kaba düşünme pratiği üzerinden eleştirilir. Örneğin Frederic Jameson, bu düşünme pratiğinin maddi çıkarlar üzerinden hâkim ideolojiyi sorgularken başvurduğu yabancılaştırma tekniğinin bir başka biçimi olduğunu söyler.

Alain Badiou de “Acemi Düşünme Biçimi” başlıklı yazısında maddi çıkarları sorgulama pratiklerinin “kaba” olduğunu söyler. Brecht’in Okumuş Bir İşçi Soruyor şiiri buna örnek verilebilir:

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış, boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil'i her seferinde?
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
altınlar içinde yüzen Lima'nın?
Ne oldular dersin duvarcılar Çin Seddi bitince?
Yüce Roma'da zafer anıtı ne kadar çok!
Kimler acaba bu anıtları diken?
Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri?
Yok muydu saraylardan başka oturacak yer
dillere destan olmuş koca Bizans'ta?

Atlantis’te, o masallar diyarında bile,
boğulurken insanlar uluyan denizde bir gece yarısı,
bağırıp imdat istedilerdi kölelerinden.
Hindistan'ı nasıl aldıydı tüysüz İskender?
Tek başına mı aldıydı orayı?
Nasıl yendiydi Galyalıları Sezar?
Bir ahçı olsun yok muydu yanında onun?
İspanyalı Filip ağladı derler
batınca tekmil filosu.
Ondan başkası acaba ağlamadı mı?
Yediyıl Savaşını İkinci Frederik kazanmış ha?
Yok muydu ondan başka kazanan?

Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı.
Ama pişiren kimler zafer aşını?
Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam.
Ama ödeyen kimler harcanan paraları?

İşte bir sürü olay sana.
Ve bir sürü soru.

[“Okumuş İşçinin Soruları” -1935/1936, Çeviri: A. Kadir]

Burada şair, basit sorular sorarak, büyük insanları ve savaşlardan zaferle çıkanları odağa yerleştiren, işçilerin rolünü görmeyen tarihyazımını ifşa ediyor ve zenginliği esas üretenlerin bilince çıkartılmasını sağlıyor. Okuldaki ve toplumdaki tarih algısıyla okumuş işçinin tarih algısı farklı. İşte tam da bu farklılık, basit sorularla açığa çıkartılmalı.

Brecht’in şiirinde ve düzyazılarında karşılık bulan “kaba düşünme pratiği”nin asıl kaynağı, esasında Walter Benjamin. “Tarih Anlayışı Üzerine” (1940) isimli makalesinde Benjamin, Marksistlerin geleneksel kabullere karşı gelip tarihin üzerindeki örtüyü kaldırmaları gerektiğini söylüyor. Ona göre, hâkim tarihyazımının gizlediği gerçekleri belirlemek için öncelikle Marksist yöntem ve içerik bilince çıkartılmalı. Brecht ise tarihteki çelişkilere dair nükteli sözler sarf ederek veya o çelişkilere dair sorular sorarak okurlarına ve seyircisine açık kapılar bırakıyor.

Benjamin, “kaba düşünme pratiği”ne dair fikriyatı isimsiz yayınladığı bir eleştirisiyle biçimlendiren isim. 1934 tarihli Üç Kuruşluk Roman’ı için yazdığı yazıda şunu söylüyordu: “Bugün asıl mesele, acemice, hoyratça düşünmeyi öğrenmektir.”

Benjamin’e göre, bu hoyratça ve acemice düşünme pratiği, teoriden pratiğe hızla geçişin yolu. Pratik, maddi dünyayı, dolayısıyla bilinci değiştiriyor. Ardından kendisini eksik teoriye hâkim bilinç olarak dayatıyor. İşte tam da bu yüzden “hoyratça düşünme” bu denli etkili.

Spectrum of Communism
16 Kasım 2023
Kaynak

10 Şubat 2024

,

Şiir Kapitalizmi Yıkabilir mi?

Sanatın ve beşerî bilimlerin sağlık emekçilerinin, genelde halkın eğitiminde nasıl tatbik edileceği hususunda elimizde sağlam temellere sahip bir yazınsal birikim var. Bu çalışmaların büyük bir çoğunluğunun amacı, sağlık hizmetleri alanını hastalarla empati kurmayı, onların yanında olmayı ve onlara karşı hassasiyet geliştirmeyi teşvik etmek suretiyle geliştirmek.

Buna karşılık, sağlık emekçilerinin ve genel kamuoyunun yaşam ve çalışma koşullarının hastalığın ve hastalık sürecinin yönetilmesindeki güçlüklerin ana sebebi olduğunu anlamalarını sağlayacak bir eğitim faaliyeti içine pek girilmiyor.

Ayrıca sanatın ve beşerî bilimlerin kapitalist ekonomik sistem dâhil, tüm toplumun sağlıklı koşulların geliştirilmesi için dönüştürülmesinde bir rol oynayabileceği üzerinde duran kişi ve eserler de çok az. Böylesi bir hedefe ulaşma konusunda Alman oyun yazarı ve şair Bertolt Brecht’in eserleri mükemmel birer kaynak olabilir.

Bertolt Brecht, komünist olduğunu açıktan söyleyen, onlarca yıl boyunca kapitalizme ait yapıları ve süreçleri, bunların hayatın tüm yönleri üzerindeki etkilerini keşfetmek için uğraşmış bir isim.

Elimizde onun geride bıraktığı, yirminci yüzyılda politikayla, kamu politikalarıyla ve bireylerin edindikleri tecrübelerle ilgili oyunlardan, şiirlerden, düzyazı çalışmalarından ve başka türden eserlerden oluşan muazzam bir hazine var.

Brecht’in şiirlerinin niteliği ve sahip oldukları çeşitlilik yüzünden birçokları, onun yirminci yüzyıl Alman şiirinin en önemli isimlerinden biri olduğunu düşünüyor. David Constantine ve Tom Kuhn gibi Brecht otoriteleri, onun tüm Alman edebiyat tarihinin en iyi dört şairi içerisinde üçüncü sırada yer alan isim olduğunu söylüyor.

Eserleri, kapitalizm koşullarında yaşam ve çalışma koşullarının hastalıklara nasıl sebep olduğunu ortaya koyuyor. Bu eserlerinden biri, 1938’de kaleme aldığı “Bir İşçinin Doktorla Konuşması” isimli şiiri.

Bu şiirde muayene olan bir işçi, doktorun “sağlık sorunlarına önerebileceğim yegâne çözüm kilo alman” lafı üzerine sinirlenip şunları söylüyor:

“Sana her gelişimizde
Üstümüz başımız yırtık pırtık
Sonra sen parmak uçlarına vura vura
Geziniyorsun çıplak etimizde.
Öyle ya hastalığın sebebini arıyorsun.
Oysa bir baksan üzerimizdeki paçavraya
O sana daha çok şey söyler.
Çünkü bedenimiz de kıyafetimiz de
Aynı sebeple eskiyip tükenir.”

Şiir, dikkatleri yoksulluk içinde yaşayanların yaşam ve çalışma koşullarına çekiyor. Buna karşılık, şiirin kapitalist ekonomik sisteme yönelik örtük saldırısı genelde dikkatlerden kaçıyor.

İşçinin Konuşması” isimli bu şiir, yaşam ve çalışma koşulları açısından sağlığın sahip olduğu önemi vurgulamak için onlarca kez kullanılmış olsa da nedense şiiri kullananlar, sayısız insanı hasta edip öldüren kapitalist ekonomik sistemi somutta inceleyip ve eleştirme çabası içine girmiyorlar.

İşçinin Konuşması” isimli şiirde kapitalizm örtük olarak eleştirilirken, Brecht, aynı dönemde yazdığı üç şiirinde eleştirisini açıktan yöneltiyor.

Şairin 1937 tarihli Askerliğe Çağrı Üçlemesi’nde daha militan ve daha eleştirel bir dil kullanılıyor. “Hasta Komüniste Hitap”, “Hasta Komünistin Yoldaşlarına Cevabı” ve “Doktorlarla Hemşirelere Hitap” isimli şiirlerde Brecht, hastalığın kaynağını tespit ediyor, mücadeleye devam etme konusunda gösterilecek kararlılığa ve bağlılığa vurgu yapıyor ve doktorlarla hemşirelerin desteğini istiyor:

Hasta Komüniste Hitap

Duyduk ki verem olmuşsun.
N’olur bunu kaderin bir cilvesi değil de
Seni üzerinde iki parça çaput
Rutubetli bir viranede açlığa maruz bırakan
Zalimlerin gerçekleştirdiği bir saldırı olarak gör.
O zalimdir seni hasta eden.

Hasta Komünistin Yoldaşlarına Cevabı

O hâlde ben de ne kadar yaralı
Ne kadar hasta olsam da
Sizinle hep aynı safta olacağım.
Son nefesime dek
Sizi asla bırakmayacağım.
Teslim olmak hiç aklıma gelmedi.
Size yalvarıyorum,
Bana güvenmeye devam edin.

Doktorlarla Hemşirelere Hitap

Hastalık sandıklarına ve
Hastanelerin uygulamalarına
Karşı verdikleri mücadelede
Hastalarımıza destek vermek için
Ezilenlerin safında
Girdik bir kavgaya.
Biliyoruz, siz sömürü ve yalanın
İtaatkâr unsurlarına karşı da mücadeleye giriştiniz.
Biz istiyoruz ki
Bunları da düşmanınız olarak görün.
Siz her şeyden önce
Yoldaşımızı küçük düşüren aynı açlıkla
Her saat sizi tehdit eden
Sömürücülere karşı mücadele yürütüyorsunuz.”

Dennis Raphael
William MacGregor
Martin Horn

3 Mayıs 2023
Kaynak

14 Ağustos 2023

,

Halkın Toplumu ve Sahte Sosyalizm

27 Ocak 1934 günü Frankfurter Volksblatt gazetesinde yayımlanan, Hanns Johst’a verdiği mülâkatta Hitler, Üçüncü İmparatorluk’a dair anlayışını “Halkın Toplumu” [Volksgemeinschaft] olarak ifade ediyor:

“Benim hareketim Almanya’yı müşterek bir yapı, tek bir organizma olarak kavrıyor. […] Nasyonal Sosyalizm, milli kararlılığı burjuva geleneğin meydana getirdiği kamptan, canlı ve yaratıcı sosyalizmi ise Marksist dogmanın materyalizminden alıyor.”

Bu yeni Halkın Toplumu anlayışı, esasen tüm insanlara ait olan her şeyi ifade ederken, burada temelde Nazi Almanyası’nın müşterek bir ideoloji ile birleşmiş sınıfsız bir toplum olduğu üzerinde duruluyor:

“Halkın Toplumu, tüm üretici emeğin oluşturduğu toplumu, tüm önemli çıkarların birleşmesini, burjuvadaki özele düşkünlüğün aşılmasını, sendikalarda bir araya gelmiş, mekanizmalar dâhilinde örgütlenmiş kitleleri, bireyin kaderiyle milletin, bireyle halkın kayıtsız şartsız eşitlenmesini ifade ediyor. Burjuvazi, devlete bağlı bir yurttaş hâline gelmeli; kızıl yoldaş, ırkına bağlı bir yoldaş olmalı. Her ikisi de tüm o iyi niyetleriyle sosyolojik işçi anlayışını yüceltmeli, emeği onurlu bir unvanla buluşturmak için onu yukarı çekmeli. […] Burjuva, artık kendisini Marksist mülkiyet anlayışı üzerinden işçiden kopmuş, sermayenin veya belirli bir geleneğin uşağı gibi hissetmemeli. Burjuva, açık fikirlilikle bir işçi olarak, bütünün parçası hâline gelmek için uğraşmalı.”[1]

Yaklaşık iki yıl sonra Alman Emek Cephesi’nin lideri Dr. Robert Ley, Almanya’nın Avrupa’da sınıf mücadelesi sorununu çözüme kavuşturan ilk ülke olduğunu gururla ifade etti.[2] Cephenin ülkedeki geleneksel sendikalar yerine geçirilmesinden önce yaptığı bu açıklamada Ley, Üçüncü İmparatorluk’a bağlı yurttaşların artık “çalışma hayatının askerleri” olduğunu söylüyordu. Sonrasında Ley, işçilerin kendilerine destek olan toplumsal ve politik sistemleri bir oldubittiyle devre dışı bırakan, Neşeyle Güçlenme programını yürürlüğe koydu. İşçilere bu programı kabul etmeleri durumunda ödül vaat eden programın görünüşteki amacı, sınıfsal ayrımı belli ölçüde ortadan kaldırmaktı.

Brecht, bu türden programların sahte sosyalist yapılar inşa ettiğini söylüyordu. Tespitine göre Naziler, Alman proletaryasının birçok üyesini bu tür hamlelerle avladılar:

“Faşizm koşullarında sosyalizm, kendisine ait tahrif edilmiş bir ayna görüntüsüyle yüzleşiyor. Bu hâli, sosyalizmin erdemlerine değil, onun geçmişten kalan tüm kötü yanlarına sahip.”

Burada Brecht, esasen Dimitrov’un Komintern’e sunduğu 1935 tarihli raporunun başında yer alan tespite benzer bir tespitte bulunuyor ve Almanya’daki faşizm türünün büyük bir küstahlıkla kendisini “Nasyonal Sosyalizm” olarak adlandırdığını, ama aslında en gerici türü olduğunu, sosyalizmle hiçbir alakasının bulunmadığını söylüyor.[3]

Volksgemeinschaft, Brecht’in III. Reich’ın Korku ve Sefaleti isimli oyununun birinci perdesinin adı. Aynı zamanda bu kavram, oyunun diğer sahnelerinde de hedefe konuluyor. Buna karşın Brecht, kavramı antifaşist düzyazı çalışmalarında pek kullanmıyor. Bunun tek istisnası ise Sol Aydınlar İçin Program’la ilgili eleştirel değerlendirmesi. Çalışmanın beşinci bölümünde Nasyonal Sosyalistlerin birleştirme çabası içerisinde olduklarını, bu anlamda, tüm sınıfları yeni bir Halkın Toplumu içinde bütünleştirmek için uğraştıklarını söylüyor. Burada bile Brecht, kavramı açıktan dile getirmek yerine imalı bir ifade dâhilinde kullanıyor. Kavramı doğrudan kullanmamasının sebebi, onu zaten Nasyonal Sosyalist rejimin “sahte sosyalizmi”ne yönelik saldırılar içerisinde anmış olması. “Sahte sosyalizm” [Scheinsozialismus] terimi ile Brecht, esasen Nazi partisinin yüzüne taktığı sosyalizm maskesinin SPD’nin, sosyal demokratların reformist politikalarının içi boş bir versiyonu olduğunu söylüyor. Brecht, Weimar Cumhuriyeti döneminden beri halkın aşina olduğu “sahte” sosyalizmin Naziler şahsında yeniden dirildiğini düşünüyor.[4] 24 Aralık 1947’de günlüğüne düştüğü şu notta da söylenen, bundan başka bir şey değil:

“Nasyonal Sosyalizm, egemen sınıfın asla kabul etmeyeceği, toplumsal düzenin alt kademelerindeki insanlar için bir vekil meydana getiren veya getirmeyi vaat eden, sakatlanmış, sinir krizi geçiren, yoldan çıkmış halk hareketi olarak, küçük burjuvazinin sosyalizmi olarak kabul edilmelidir. Sahte sosyalistlerin attıkları ilk adımlar, bu sebeple ‘demokrasi’yle değil, gerçek bir şeyle kıyaslanmalıdır.”

“Küçük Burjuvazi ve Proletarya Yüzünü Neden Faşizme Dönüyor?” isimli makalesinde Brecht, kitlelerin rejimin “sahte sosyalizmi” eliyle her daim aldatıldığı sonucuna ulaşıyor.

Dönemin tarihçesini aktaran bir çalışmaya göre, Alman kamuoyu Nazilerin Halkın Toplumu fikri üzerine kurulu propagandasına büyük ölçüde teslim olmuştu.[5] Bu sürece karşı koymak adına Brecht, rejimin sosyalizmi yoldan çıkartan çabasına saldırdı ve “Nasyonal-Sosyalizm”in üzerine atılan cilâyı kazımaya çalıştı. Ona göre Nasyonal Sosyalizm, işçi sınıfının önceliği fikrini çarpıtıp onu küstah bir sahte gerçekliğe dönüştürüyordu.[6] Brecht, ısrarla hakiki sosyalist idealler üzerinde duruyordu. Buradaki ölçüt, Batı’nın burjuva demokrasileri değil, Sovyetler’in belirlediği standartlardı. Halkın Toplumu ve sahte sosyalizm gibi kavramlar, bu ölçüt üzerinden değerlendiriliyordu. Bu konum üzerinden Brecht, doğalında Nazi Almanyası’nın başarıları ile Sovyetler’in hataları arasında kıyaslama yapılmasına neden olacak şeyler söylüyordu. Aynı şekilde Komintern de Almanya’daki antisemitizmi Sovyetler’de Yahudilere yönelik yaklaşımla kıyaslama gereği duyuyordu.

Propaganda metinlerinde sıklıkla rastlanılan “Halkın Toplumu” kavramında geçen “Halk” kavramı masum bir kavrammış gibi takdim ediliyordu. Burada aslında yeni kurulan ve herkesi kucaklayan eşitlikçi toplumun etnik, aynı zamanda politik açıdan sınıfsız bir yapı olduğundan bahsediliyordu.

Johst’a verdiği mülâkatta Hitler, “kızıl” yoldaşın da ırka mensup olan bir yoldaş hâline gelmesi gerektiğini, aksi hâlde ona hiçbir şekilde hoşgörüyle yaklaşılamayacağını söylüyordu. Üçüncü Reich, Nazi Almanyası, ülkeyi tüm sınıfsal engellerden kurtardığı efsanesini dillendirip duruyordu. Bunu söylerken, tarihsel sosyalizmin kıyafetlerini üzerine geçirmekte bir beis görmüyordu. Brecht, Nasyonal Sosyalizme teori ve edebiyat düzleminde saldırırken, bu “sahte sosyalizm” ifadesini tam da bu sebeple kullanıyordu.

Halkın Toplumu anlayışı, hem kapsayıcı hem de dışlayıcı bir yapıyı ifade etmekteydi. Brecht’in Sol Aydınlar İçin Program isimli çalışmasında dile getirdiği biçimiyle, “Nasyonal Sosyalistlerin herkesi birleştirme çabası, milli dayanışmaya zararlı olan Yahudiler ve işçiler gibi insan gruplarının imhasını, dışlanmasını veya teslim alınmasını içeriyor”du.

Başka bir yerde ise rejimin yaşam alanı siyaseti ile ilgili değerlendirmesinde Brecht, milli birliğin dolaylı bir biçimi hâline gelen ve giderek araçsallaştırılan antisemitik günah keçisi arayışına dair bir örneği aktarmaktaydı:

“Hiç iktidar olmamış, bunun yanında, millilik hissini hiç meydana getirmemiş olan burjuvazi, Yahudi karşıtlığını Güney bölgelerindeki kardeşlerimiz için gündeme getiriyor.”

John J. White
Ann White

[Kaynak: Bertolt Brecht’s Furcht und Elend des Dritten Reiches: A German Exile Drama in the Struggle against Fascism, Camden House, 2010, s. 59-63.]

Dipnotlar:
[1] Hitler: Reden und Proklamationen, 1932–1945, Yayına Hz.: Max Domarus, Cilt. 1, Triumph, 1932–1934 (Wiesbaden: Löwit, 1973), s. 349–51. İngilizce çevirisi için bkz.: Evans, The Third Reich in Power, s. 497–98.

[2] Völkischer Beobachter, 29 Eylül 1935.

[3] Dimitrov, “The Class Character of Fascism,” s. 115.

[4] Burada dile getirilen suçlamaya Dimitrov’un “Faşist Saldırı ve Komünist Enternasyonal’in İşçi Sınıfının Faşizme Karşı Mücadelesinde Üstlendiği Görev” başlıklı çalışmasında da rastlıyoruz: “Almanya’daki faşizm türü faşizmin en gerici türüdür, üstelik büyük bir küstahlıkla kendisini Nasyonal Sosyalizm olarak adlandırmaktadır, oysa onun sosyalizmle zerre alakası yoktur.” (For a United and Popular Front, s. 114–93, 115).

[5] Evans, The Third Reich in Power, s. 500.

[6] Goering’in ünlü “Kamunun çıkarı kişinin çıkarından önce gelir” sloganını alaya alan eleştirisinde Brecht “sosyalist siyasette bireyin elde edeceği fayda ile genel kamuoyunun elde edeceği fayda arasında herhangi bir çatışmaya yer yoktur” der. Goering bu sloganı 1938’de ülkenin komşu ülkelerle savaşmaya hazırlandığı kitlesel seferberlik döneminde dile getirmektedir. Brecht de “lafta iyiymiş gibi görünen bu türden cümlelerin ardındaki gerekçeleri sorgulamaktadır.

30 Aralık 2021

,

SSCB'ye Övgü

Tüm dünya
Bizdeki kara talihi konuşuyor.
Oysa o boş masamızda
Sömürülen,
Suya ekmek doğrayan onca insanın
Umudu var hâlâ.
Bugün öğretmenimiz, Bilgi.
O duruluğuyla
Kırık kapılar ardında
Ders verdi herkese.
Kapı kırılınca
Geçtik içeri, kurulduk bir köşeye.
Ayazın ve açlığın
İnsanı kıyımdan geçiremediği diyarı
Tüm sadeliğiyle o gösterdi bize.


Bertolt Brecht


[Kaynak: Poems and Songs from the Plays, Yayına Hazırlayan ve Tercüme Eden: John Willett, Methuen:1992, s. 97.]

29 Ekim 2021

,

İllegal Faaliyete Övgü


Sesini işçi sınıfı için yükseltmek,
Gürleyerek, lafı hiç dolandırmadan
Kitleleri mücadeleye çağırmak,
Tüm zalimleri ayaklar altına almak,
Tüm mazlumları özgürlüğe kavuşturmak,
O ki ne güzel bir ameldir.
Ama patronların namlularının gölgesinde
Partinin ilmek ilmek ördüğü
O demirden ağda
Gizlilikle ve inatla atılan düğümler
Onca ufak adım,
Asıl faydalı ve zor olan odur.
Konuşmak ama
Konuşanı sırtından bıçaklamamak,
Kazanmak ama
Kazanana ihanet etmemek,
Ölmek ama
“Öldüm” dememek.
Şan şöhret için dökülen terin bir damlasını
Susmak için döken var mı?
Paye peşinde koşan,
İnsanların en fakiri değil de nedir?
O karşı konulmaz yüceliğin doğduğu yer,
En sefil viranelerimizdir.
O şan o şöhret
O büyük işleri kimin yaptığını sorar
Ama bilinsin ki bu soru, nafiledir.
İsmi cismi bilinmeyen insanlar
Bir anlığına görünüverir gözlerimize.
Biz şükranlarımızı sunarken
Örtersiniz yüzlerinizi sessizce.

Bertolt Brecht

[Kaynak: Poems and Songs from Plays, Methuen, Yayına Hazırlayan: John Willett ve Ralph Manheim, 1990, s. 97-98.]

28 Ekim 2021

,

Halkın Ekmeği


Adalet, halkın ekmeğidir.
Bazen bol, bazen kıttır.
Bazen tadı güzel, bazense kötüdür.
Ekmek kıtsa açlık vardır.
Ekmek kötüyse hoşnutsuzluk.
Bilgiyle yoğrulmamış, sevgiyle pişirilmemiş
Kötü adaleti kaldırıp atın!
Tatsızsa, dışı beyazsa
Çok geç gelmişse, o adalet bayattır.
Ekmek güzel ve bol ise
Diğer yemekler mazur görülebilir.
İnsan, her şeyi aynı anda bol bulamaz.
Adalet ekmeğiyle beslenen iş
Bolluk getirir.
Günlük tayın gereklidir
Günlük adalet de öyle.
Hatta her gün birkaç kez gereklidir.
İşte sabahtan akşama
İnsan, hayatın keyfine varır.
Zor zamanlarda, o mesut günlerde
İnsanlar her gün
Bol ve sağlıklı
Adalet ekmeğine ihtiyaç duyarlar.
Dostlar,
Madem adalet ekmeği çok önemli
Onu kim pişirecek?
Diğer ekmekleri kim pişirecek?
Diğer ekmek gibi,
Adalet ekmeğini de
Halk pişirmeli.
Her gün pişen ekmek
Bol ve sağlıklı olmalı.

Bertolt Brecht

[Kaynak: Bertolt Brecht: Plays, Poetry and Prose, Yayına Hazırlayan: John Willett ve Ralph Manheim, Eyre Methuen Ltd., 1976, s. 435.]

20 Ekim 2021

,

Birleşik Cephe Şarkısı


I

İnsan beşer olduğu için
Yemek yemek, çokça şükretmek ister.
Ama söz etin yerini tutmaz
O boş tencereyi doldurmaz.
O hâlde
Sol iki, üç!
Sol iki, üç!
Yoldaş, sana da yer var burada.
İşçilerin birleşik cephesinde sen de yerini al
Sen de işçisin zira.

II

İnsan beşer olduğu için
Yüzüne inen yumruğa aldırış etmez.
Altında köleler
Üstünde muktedirler olsun istemez.
O hâlde
Sol iki, üç!
Sol iki, üç!
Yoldaş, sana da yer var burada.
İşçilerin birleşik cephesinde sen de yerini al
Sen de işçisin zira.

III

İşçi işçi olduğu için
Ona kimse veremez hürriyet.
İşçiyi özgürleştirmek
Başkasının değil işçinin işidir.
O hâlde
Sol iki, üç!
Sol iki, üç!
Yoldaş, sana da yer var burada.
İşçilerin birleşik cephesinde sen de yerini al
Sen de işçisin zira.

Bertolt Brecht

[Kaynak: Bertolt Brecht: Plays, Poetry and Prose, Yayına Hazırlayan: John Willett ve Ralph Manheim, Eyre Methuen Ltd., 1976, s. 229-230.]

02 Ekim 2021

,

Gorki’nin Mezarı İçin Kitabe



Burada
Kenar mahallelerin sefiri,
Halka işkence edenleri betimleyen,
O işkencecilerle dövüşen,
Eğitimini şose boylarında kurulmuş
Üniversitelerde almış,
İnsanı alttakiler ve üsttekiler diye
Bölen sistemi
Defetmek için mücadele eden o
Doğuştan altta olan adam,
Halkın
Halktan öğrenmiş öğretmeni yatıyor.

Bertolt Brecht

[Kaynak: Bertolt Brecht: Plays, Poetry and Prose, Yayına Hazırlayan: John Willett ve Ralph Manheim, Eyre Methuen Ltd., 1976, s. 269.]

07 Mayıs 2021

,

Devrimciye Övgü

Kimileri gelir ayağına dolanır.
Gittiklerinde ise her şey düzelir.
Ama o gittiğinde içini hasret yakar.
Zulüm arttığında
Birçoklarının cesareti kırılır
Ama onun cesareti artar.
Ücretler üç kuruş artsın,
Çaylar sıcak olsun,
Devletin dizginlerini biz tutalım diye
Kampanya başlatır sonra.
Geçer mülkiyetin karşısına, sorar:
“Nereden geliyorsun?”
Fikirlere ise şunu:
“Kimlere hizmet ediyorsunuz?”
Kimsenin sesi çıkmazken
Onun konuştuğunu duyarsın.
Zulme uğrayan, çokça kaderden söz eden
İnsanların isimlerini gazetelerden okur bir bir.
O, bir masaya oturduğunda
Emin ol ki tatminsizlik yanı başındadır.
Yediği yemek kötü
Kaldığı oda daracıktır.
Nereye kovalasalar onu,
Orada nizam bozulur.
Kovulduğu yerse
Bir daha asla dikiş tutmaz.

Bertolt Brecht

[Kaynak: Poems and Songs from the Plays, Yayına Hazırlayan ve Tercüme Eden: John Willett, Methuen:1992, s. 111-112.]

31 Ekim 2020

,

Demokrasi ve Faşizm

Bugün burjuvazi, dünya genelinde aydınları “Batı medeniyeti” için verilen mücadele kapsamında harekete geçiriyor. Efkâr-ı umumiyeyi yönlendiren isimler, bilim insanları, teknoloji uzmanları ve sanatçılar, faşizmin politik basıncını demokrasinin ekonomik basıncı ile bütünleştiren bir sistemin parçası hâline getiriliyorlar.

Aydınlar, burjuva demokrasisinin diktatörlükle alakalı niteliğinin üzerini örtüyorlar, bu noktada demokrasiyi burjuva diktatörlüğünün açıktan ifşa olduğu doğal aşama değil de faşizmin mutlak karşıtı olarak takdim ediyorlar.

Tam da kapitalizm koşullarında bireysel özgürlükler yitirildiğinden, aydınlar, sıklıkla saf anlamda özgürlüğün taklidi olan, gerçekle alakası bulunmayan bir şeyi körü körüne savunan bağnazlara dönüşüyorlar.

Proletarya diktatörlüğü, kapitalist, anarşik üretim tarzı yanında, onu temel alan burjuva özgürlük anlayışını da ortadan kaldırıyor. Proletarya, en önemli üretici güç olarak kendisini özgür kılıyor. Kitleler, dizginlerinden kurtulmuş, kapsamlı bir süreç dâhilinde, özgürlüklerine kavuşuyorlar.

Bertolt Brecht
16 Mart 1948

[Kaynak: Journals 1934-1955, Çeviri: Hugh Rorrison, Yayına Hazırlayan: John Willett, Bloomsbury Publishing, s. 387.]

23 Nisan 2020

,

Ele Geçirilemeyen Yazı

Birinci Dünya Savaşı esnasında
San Karlo’daki İtalyan hapishanesinin
Ağzına kadar asker kaçağı, eşkıya
Ve berduşla dolu bir hücresinde
Sosyalist bir asker silinmez bir kalemle
Duvara şu yazıyı yazdı:
“Yaşasın Lenin!”

Yarısı karanlıkta olan hücrede
Duvarın üst kısmına
Tavana yakın yere yazılan bu kelimeler
Güçbela fark ediliyordu.

Ama gardiyanlar yazıyı gördü
Tehlikeli cümleyi silmek için
Bir boyacı gönderdiler hücreye
Ellerinde fırça, bir kova beyaz boya ile.
Fırça yazının yüzünü örtse de
Bu sefer duvara kalemle değil, yazıldı tebeşirle:
“Yaşasın Lenin!”

Sonra başka bir boyacı geldi,
Tüm boyayı sürdü duvarın her yerine.
Yazı silinmiş gibiydi.
Ama ertesi sabah
Duvardaki nem kuruyunca
Yeniden gösterdi yüzünü:
“Yaşasın Lenin!”

Bu sefer gardiyanlar
Bir taş ustasıyla girdiler hücreye.
Usta geçti duvarın karşısına, elindeki raspa ile.
Bir saat boyunca harf harf kazıdı cümleyi.
Işıl ışıl parladı duvarda iş bitince.
Taşa sinmişti bir kez, ele geçiremezdi onu kimse.
“Yaşasın Lenin!”

Asker ustaya baktı ve ona
“Dilersen yıkabilirsin duvarı” dedi çaresizce.

Bertolt Brecht
Kaynak

16 Haziran 2019

,

Küçük Burjuvazi ve Proletarya Yüzünü Neden Faşizme Dönüyor?

Çünkü yaklaşmakta olan dünya savaşı, millet meselesinin, yani sotede beklemekte olan askeri ve ekonomik saldırılara karşı milleti savunma meselesinin gündeme gelmesine sebep oluyor. Çünkü sosyal demokrasi, patronları korumak için tüm milleti feda ediyor, oysa herkes biliyor ki millet feda edilirse patronlar da onunla birlikte feda edilir. Sosyal demokrasi, savaş dâhilinde tarafsız kalmayı vaaz ediyor ve aslında tarafsızlığın zayıf değil güçlü bir konuma sahipseniz geçerli bir pozisyon olduğunu unutuyor. Güçlü ittifaklar oluşturup özsavunma iradesini pekiştirmek ve bağımsız pazarlar oluşturmak gibi adımlar atmak suretiyle tarafsızlık konumunu pekiştirmesi için millete gerekli gücü vermiyor. Yani aslında sosyal demokrasi, halkın belirli kesimlerinin, sosyal demokrat siyasetin ortaya çıkarttığı bir sonuç olarak, bitişikteki kapının eşiğinde toplanmasını, yani yüzünü faşizme dönmesini istiyor.

Küçük burjuvazi ve proletarya yüzünü faşizme dönüyor çünkü sosyal demokrasi gelecek konusunda herhangi bir vizyona sahip değil. İçişleri gibi dışişlerinde de siyasetsiz ve vizyonsuz. Sosyal demokrasi, İskandinav kaynaklı fikriyata toplumsal bir muhteva kazandıramadığı gibi tüm İskandinavya’da sosyalizmi geniş bir toplumsal zemin üzerinde inşa edemiyor. İçişleri ile ilgili olarak sosyal demokratların tavrını anlamak için onların tıp sektöründeki aşırı yığılma meselesine yönelik yaklaşımına bakmak kâfi. Bu alana baktığınızda “çok fazla doktor var, yeterince doktorumuz mevcut” diye düşünüyorsunuz. Sonra da şu soruyu soruyorsunuz: kariyerleri önünde engel bulunan o gençler hangi alana yönelsinler?

Herkes yüzünü faşizme dönüyor, çünkü sosyal demokrasi sosyalist fikirlerin propagandasını yapmıyor, sosyalist programı yürürlüğe koymuyor. Tüm üretim sistemi dönüştürülmedikçe siyaset denilen ağır işçilik üzerinden orta sınıflara ve proletaryaya avantajlar sağlanamaz, sağlansa bile bu avantajlar yeterli gelmez. Sosyalizm, emtianın dağıtılması değil üretilmesi ile ilgili bir meseledir. Üretim, artık değer ve kâr elde etme ihtiyacı gereği genişletilmeli, planlanmalı ve özgürleştirilmelidir. Bu noktada faşist ülkünün karşısına gerçek manada sosyalist olan ülkü çıkartılmalıdır. İyi vasıflarınızı gizleyerek kimseyi kazanamazsınız. Proletarya ve orta sınıflar, sosyalist ülküler kendilerine izah edildiği takdirde onlardan korkmazlar, onlarda korkmalarını gerektirecek hiçbir yön bulunmamaktadır.

Yüzler faşizme dönüyor, çünkü sosyal demokrasi sosyalist ülküleri propaganda ettiği noktada komünistlerden kaçıyor, onları ütopik olmakla eleştiriyor ve işçi sınıfı ile orta sınıf için bir tehlike olduğunu söylüyor. Dolayısıyla aslında komünizm korkusunu bizzat sosyal demokrasi yaratıyor, sonuçta komünizm korkusu da sosyalizm korkusunu koşulluyor!

İşçiler ve orta sınıfı yüzlerini faşizme dönüyor, çünkü bugün mülkiyeti, özelde bireysel mülkiyeti faşizm sosyal demokrasiye kıyasla daha iyi koruyor, çünkü sosyalistler mülkiyeti sadece sosyalist formu dâhilinde koruyup onda bir artışa yol açabiliyorlar.

Sosyal demokrasi komünizmle değil de faşizmle mücadele etmek istiyorsa kendi savaş düzenini oluşturmalı ve bu düzen faşistlerin mevcut düzenine kafa tutacak hatta onu aşacak düzeyde olmalıdır. Sosyal demokratlar sosyalist ülküleri propaganda etmeli, sosyalizmin faydalı, üstün ve ilerici olduğunu her yerde dile getirmeli ve tüm bu sözleri eylemleriyle kanıtlayıp desteklemelidir. Onlara lazım gelen, geleceğe uzanan yolu açacak (İskandinavya’nın birleşmesini ve sosyalist ekonomiyi koşullayacak) iç ve dış siyasetle ilgili bir büyük programdır. Sosyal demokratlar, içeride ve dışarıda ittifaklar kurmalı yani bir yandan işçileri, köylüleri, aydınları ve küçük esnafı birleştirirken (ki bu noktada tarım ürünlerinin fiyatlarının ancak işçilerin ücretleri arttığı takdirde artabileceği insanlara anlatılabilir) bir yandan da İsveç’i, Norveç’i ve Danimarka’yı birleştirmelidir.

Bertolt Brecht
Yaz 1939

[Kaynak: Brecht on Art and Politics, Yayına Hz.: Steve Giles ve Tom Kuhn, Bloomsbury, 2003, s. 191-193.]

Not: Brecht, bu yazıda İskandinav hükümetlerinin Nazi Almanyası ile saldırmazlık anlaşması imzalanması önerisi üzerinde duruyor. Almanya’nın baskısıyla Danimarka bu anlaşmayı imzalarken diğer İskandinav ülkeleri “tarafsız” kalacaklarını beyan ediyorlar.

20 Ocak 2014

,

Walter Benjamin’in “Brecht Üzerine Tezler”i


İngilizceye ilk kez çevrilen bu dört kısa paragraf, Haziran 1930’da Frankfurter Rundfunk’ta (Frankfurt Radyosu’nda) yayınlanan radyo konuşması “Bert Brecht”in deşifresi yanında dosyalanmış bir kâğıda Walter Benjamin’in el yazısıyla karaladığı bir metindir. İçerik itibarıyla bu paragraflar, ilgili döneme ait “Yıkıcı Karakter”, “Karl Kraus” (her ikisi de 1931 tarihli) ve “Deneyim ve Sefalet” (1933) isimli diğer metinlerde geliştirilen fikirlere benzemektedir, ancak burada Benjamin, sefaleti “yeni barbarlık” ya da “insaniyetsizlik” olarak tanımlamakta ve kendi “teorik temeller”ini genişletmektedir.

“Fikir yoksuldur (verarmt)” önermesi, sosyal açıdan gerçekleştirilebilir, üretken bir eksiksizlik, tatbik edilebilirlik anlamında pragmatik kavramlar kümesi içine yerleştirilebilecek bir iddiadan ibarettir. Mevcut düzene yönelik çetrefilli bir suç ortaklığının, özel görüşler zenginliğinin tasfiyesi olarak mücadele tam da doxa’ya (kanaate) karşı konumlandırılır. Etkin tefekkür kargaşa üretir, o, araç-amaç rasyonalitesi değil, sonuçların zenginliği ile ölçülen kamusallıktır.

Brecht Versuche’de, kendi yarattığı “düşünür” Bay Keuner’i okurlara takdim eder. Yaptığı radyo konuşmasında Benjamin şu açıklamayı yapar:

“Şimdi Bay Keuner dikkatini sorunlar, teoriler, tezler ve dünya görüşlerindeki bolluğun bir kurgudan ibaret olduğunu göstermeye verir. Tüm bunlar birbirlerini iptal ederler, bu iptal etme ne kazaradır ne de fikrin kendisinde temellendirilmiştir; aksine bu olgunun ardındaki gerçek, düşünürleri görev yerlerine dağıtan insanların çıkarlarına dayanır.”(2)

Mevcut tefekkürün önerdiği cevaplar, “gelgitin getirip bıraktığı çamur”, sadece bir avuç insanın istifade ettiği “filtresiz zenginlik”i teşkil eder. “Deneyim ve Sefalet”te bu zenginlik, “bataklık” şeklinde betimlenmiş ve baskıcı bir unsur olarak tanımlanmıştır. Her şey içerilir ve suç ortaklığı dışarı atılmalı, böylelikle yoksullaştırılmalıdır. Fiilîleşme adına “düşünür, mevcut olan birkaç tatbik edilebilir düşünce ile işe koyulmalı, yazar, sahip olduğumuz birkaç formülle çalışmalıdır.”(3)

Bu noktada Benjamin’in karşıt-anlayışının özü “alıntılanabilirlik”tir (Zitierbarkeit). Bu anlayışın “özgünlüğe” dönük itirazında geliştirdiği veciz formüle yönelik kilit unsur şudur: “Brecht’in tespitiyle: en azından artık insanlar, kendi başlarına düşünmeye ihtiyaç duymadıklarında kendileri hakkında düşünebilme yetilerini de yitirmiş olurlar.” Keuner’e göre, her şeyi bir başına (ganz allein) yapma konusunda ısrar ediyorsa, o kişi ancak ‘kulübeler’ inşa etme becerisine sahip olacaktır.”(4)

Bir başka Keuner hikâyesinde, “Tanrı Var mı Yok mu Sorusu”nda şu tespite rastlarız:

“Bir adam Bay K.’ye Tanrı’nın olup olmadığını sormuş. Bay K. de, “sana bu soruya alacağın cevaba göre davranışının değişip değişmeyeceğini düşünmeni tavsiye ediyorum. Eğer değişmeyecekse, o vakit o soruyu unut gitsin. Eğer değişecekse, senin hâlihazırda Tanrı’ya ihtiyaç duyduğunu söyleyebilirim.”(5)

Buradan ve ayrıca Benjamin’in yeni Kantçı kökenleri üzerinden bakıldığında, üretken metafizik üzerine vurgusu ile “Geleceğin Felsefesinin Programı Üzerine” isimli ilk dönemine ait yayınlanmamış makalesinde açık biçimde aktarılan pragmatizme yakınlığını görebilmekteyiz.

Eğer William James, özel inançların metafiziğine ait “deneysel terimlerdeki peşin değeri” sorguluyorsa, o vakit geç dönem Benjamin’in de fikirlerin devrimci değerini aradığını iddia etmek mümkündür: yanlışlanmadan mevcut statükoyu sekteye uğratan nedir? İki ayrı talep vardır burada. Böylesi bir muhakeme üzerinden tarih anlayışının yoksullaşması gerekir: ondaki ilerleme fikri tasfiye edilmelidir. Süslü püslü bakış açıları için özel eldeki zenginlik olarak “mesihî” olanın temellük edilip edilemezliği ya da bugün itibarıyla tatbik edilip edilemezliği meselesi bir diğer külli meseledir.

Andrew McGettigan
Mayıs-Haziran 2013
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Walter Benjamin, Selected Writings, Cilt 2: 1927–1934, Harvard University Press, 1999, s. 365-71.

[2] A.g.e., s. 368.

[3] A.g.e., s. 370.

[4] Bertolt Brecht, Stories of Mr. Keuner, çev.: Martin Chalmers, City Lights, San Francisco, 2001, s. 13.

[5] A.g.e., s. 14.


Teorik Temellere Dair

Brecht Üzerine Tezler

Walter Benjamin

 

Bazı fikirler teorik temellere dairdir. Sistematik bir dizilim içinde geliştirmek yerine onları görece müsait olan tezler formunda sunmak daha uygun olacaktır:

1. Tez: Bir toplumda gerçekleştirilebilir olanlar dışında her fikir imha edilmelidir. Açıklama: Hakikat gezginlikle, anlaşılır olanı toplayarak, üst üste yığarak ya da her şeyin ötesinde, elde edilmiş sonuçların üzerinde dolaşarak güvence altına alınamaz. Tefekkür, her aşamada ve her noktada, her daim gerçeklikle tekrar tekrar yüzleşmek zorundadır.

2. Tez: Kendi sınırına bağlı olarak, fikrin bugüne bağlı olduğuna ilişkin önyargıdan kopmak önemli bir husustur. Tüm bakış açılarının düşünülmesi, tüm itirazların kapalı biçimde incelenmesi, her sonucun bütün olarak tek tek savunulması türünden, fikrin bütün resmî talepleri doğruya, başka bir deyişle üretken olana ve eksiksizliğe kapı açmaz. Dahası bu türden otantik bir eksiksizliğin güvencesi, sosyal gerçeklikle tefekkür arasındaki en yakın akla yatkın bağlantıdır. Eksiksiz fikir, sosyal sonuçlar dâhilinde zengin olan fikir demektir. Esasında hem hayat hem fikir bakımından “eldeki sonuçlardaki zenginlik”tir.

3. Tez: Fikir yoksullaştırılmalıdır, toplumsal açıdan gerçekleştirilebilir nitelikte olmalıdır. Brecht’in tespitiyle: en azından artık insanlar kendi başlarına düşünmeye ihtiyaç duymadıklarında kendileri hakkında düşünebilme yetilerini de yitirmiş olurlar. Ancak etkin bir toplumsal fikir elde etmek için insanlar sahip oldukları yanlış ve çetrefilli zenginliği, yani özel değerlendirmeler, bakış açıları, dünya görüşlerinden oluşan zenginliği, kısacası mevcut görüş zenginliğini terk etmek zorundadırlar. Burada biz, tam da iki bin yıl önce Sokrates’in doxa’ya karşı hakikatin çıkarı dâhilinde geliştirilmiş olan görüşe karşı verdiği mücadelenin aynısına işaret etmiş oluyoruz.

4. Tez: Görüşler özgürce edinilir, yani toplum bireylere kati görüşleri zorla dayatmaya çalışmaz; bunun yerine toplum, özel bakış açıları ve kanaatlere yönelik eksiksiz kayıtsızlığını kati biçimde beyan eder. Geçerlilikle ilgili son iddia henüz sınanmamıştır. Görüşlerin tatbik edilirliği komünal yapının ilgilendiği yegâne şeydir.

Çeviren: Andrew McGettigan ve Sami Hatib