Yunanistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yunanistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Ağustos 2026

,

Nikos Zaşaryadis


Nikos Zaşaryadis, 1931’den 1956’ya kadar Yunanistan Komünist Partisi (YKP) genel sekreteriydi. 1935’te Stalin ve Komintern'in emriyle YKP genel sekreterliğine atandı. Ertesi yıl sağcı Metaksas diktatörlüğünce tutuklandı. Hapiste olan Zaşaryadis, 28 Ekim 1940’ta İtalya’nın Yunanistan’ı işgalinin ardından kurulan birleşik anti-faşist cepheyi politik açıdan etkileyen önemli isimlerdendi. Faşist saldırı karşısında birlik ve direnişi teşvik etme çabalarına rağmen, Zaşaryadis hapiste tutulmaya devam etti. Naziler, 1941’de Yunanistan’ı işgal edip ele geçirdiğinde, Zaşaryadis, Mayıs 1945’te ABD ordusunca kurtarılan aldığı Dachau kampına nakledildi.

Markos Vafiadis ile birlikte Zaşaryadis, 1946-1949 arası dönemde yaşanan Yunan İç Savaşı sırasında YKP liderliğine hareket eden Yunanistan Demokratik Ordusu’nun (YDO) oluşumunda ve faaliyetlerinde önemli bir isimdi. 1949’da askeri çabaların çökmesinin ardından Zaşaryadis ve YDO’nun diğer liderleri Özbekistan sovyetinin başkenti Taşkent’e gitti. 1953’te Joseph Stalin’in ölümüne dek YKP’nin “harici” bürosunun genel sekreteri olarak destek almaya devam etti.

Zaşaryadis, 1955’te YKP’nin Taşkent şubesiyle tartışma yaşadı, bazı iç çekişmelerin ardından, görünüşte Nikita Hruşçev’in desteği ve onayıyla, Mayıs 1956’da görevinden alındı. Zaşaryadis, ertesi yıl YKP’den ihraç edildi. Bazı kaynaklar, Zaşaryadis’in sürgünden sonraki yıllarda Ural bölgesinde yaşadığını, Su ve Orman Dairesi’nde memur olarak görev yaptığını belirtiyor. Çoğu kaynak ise hayatının geri kalanını Sibirya’da, önce Yakutistan’da, ardından Surgut’ta sürgünde geçirdiğini, resmi KGB kayıtlarına göre 1973’te intihar ettiğini öne sürüyor. Cesedi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından 1991’de Yunanistan’a iade edildi.

* * *

YKP Genel Sekreteri’nden

Yunanistan Halkına Açık Mektup

 

Mussolini’nin faşizmi hançerini, Yunanistan'ı köleleştirmek ve esaret altına almak amacıyla, Yunan halkının sırtına acımasızca ve pervasızca sapladı. Bugün, biz Yunanlılar, özgürlük, onur ve ulusal bağımsızlığımız için savaşıyoruz. Mücadele, çok zor ve çetin olacak. Ama yaşamak isteyen bir millet, tehlikelere ve fedakârlıklara meydan okuyarak savaşmalıdır. Yunan halkı, bugün Mussolini’nin faşizmine karşı ulusal kurtuluş savaşı veriyor. Ana cephenin yanında, her kaya, her koru, her köy, kulübe, her şehir, her bir ev, ulusal kurtuluş mücadelesinin kalesi olmalıdır. Faşizmin her ajanı acımasızca yok edilmelidir. Metaksas hükümetinin yönettiği bu savaşta, hepimiz çekinmeden tüm gücümüzü vermeliyiz. İşçi sınıfı, tüm emperyalist bağımlılıktan kurtulmak, gerçek bir halk kültürüne sahip, emeğin ve hürriyetin üzerine kurulu yeni Yunanistan’ı inşa etmek suretiyle o güzel ödüle kavuşacak, mücadelemiz bu haliyle zirvesine ulaşacaktır. Herkes mücadeleye, herkes kendi mevziine geçsin, elde edeceğimiz zafer, Yunanistan’ın ve halkın zaferi olacaktır. Bugün tüm dünyanın işçileri bizim yanımızdadır.

Nikos Zaşaryadis
YKP Merkez Komitesi Genel Sekreteri
Atina
31 Ekim 1940
Kaynak


* * *

Ulusal Kurtuluş Cephesi İkinci Kongresi’nde Yapılan Konuşma

 

Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin ikinci kongresi çok zor ve tarihsel süreçte belirleyici olacak bir momentte toplandı. Dün gece konuşan Glüchsburg, 1949 yılının başındaki durumun her zamankinden daha kritik olduğunu söyledi. Bu değerlendirme, halkımızın demokratik hareketinin sahip olduğu imkânların da bir göstergesidir. Bu nedenle, kongrenizde alınacak kararlar, halkınızın mücadeleye daha da büyük bir katkısını ifade etmeli ki, birlikte bu yıl içinde zafere doğru belirleyici bir adım atabilelim.

Bu bakış açısıyla kongre, şu şekilde değerlendirilmelidir:

1. Halkın askeri katkılarını artırma kararlılığını yansıtması gereken bir askeri kongre düzenlenmeli. Bu nedenle, Makedon halkının tüm güçlerini, tüm mevcut kaynaklarını zafer yolunda istikrarlı bir şekilde seferber etmelisiniz.

2. Kongreniz, Makedon halkının birliğini sağlamaya yönelik bir kongredir. Biz biliyoruz ki örgütümüz, geçmiş yıllarda Makedon halkının askeri çabalarına da yansıyan bir kriz yaşadı.

Bugün, Ulusal Kurtuluş Cephesi, kendi örgütsel yapısını ideolojik açıdan arındırılmış, daha sağlam bir birlik için temeller atmıştır. Halkınız geleceğe güvenle bakmaktadır; zaferin neticesinde özgürleşme hedeflerine ulaşacaklarını ve gelecek yaşamlarının seyrini bağımsız olarak belirleyeceklerini bilmektedirler. Her bir temelde, kardeş halkın birliği bozulmadan kalacaktır.

3. Dahası, kongreniz, Yunan ve Makedon halkları arasında tam bir birlik kongresidir. Bu soru doğru bir temele oturtulduğundan ve iki halk ortak hedefler için çabaladığından, yanlış algılar ortadan kaldırılmıştır. Bu nedenle, Yunanistan Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin Beşinci Genel Kurul Toplantısı’ndan sonra kongreniz, temel sorunlardan birini ideolojik ve politik olarak açıklığa kavuşturacak ve birliği güçlendirecektir. Bu birlik, zafer için vazgeçilmez bir ön koşuldur; çünkü birbirimizden ayrı savaşsaydık, monarşist faşizmi yenemezdik. Bu birlik korunmalıdır çünkü o, zaferin temelidir, düşmanımızın saldırdığı ana hedeftir. Zaferimizi bu birlik güvence altına alacaktır. Ancak, zafere giden yolun zor olduğunu ve sadece monarşist faşizmle değil, aynı zamanda Amerikalılar ve İngilizler tarafından somutlaştırılan, silah tedariki, hava kuvvetleri ve ülkemizde İngiliz kuvvetlerinin konuşlandırılmasıyla çok yönlü destek sağlayan birleşik uluslararası emperyalist gericilikle de karşı karşıya olduğumuzu bilmeliyiz. Ayrıca, ülkemize Amerikan kuvvetlerinin gönderilmesi için hazırlıklar yapılmaktadır. Ancak tüm bunlara rağmen, birliğimiz ve topyekûn mücadelemizle onların planlarını bozabiliriz.

Hareketimizin karşı karşıya olduğu güçlüklerin ne kadar büyük olduğunu hepimiz biliyorduk, bunları dikkatle gözlemlemeliyiz, çünkü onların üstesinden ancak bu şekilde gelebiliriz. Gayet büyük olan bu güçlükler, iki halkın ortaklaşa yüzleştiği güçlüklerdir.

(Burada konuşmacı haince eylemlerden bahsettikten sonra şöyle devam etti:)

Makedon halkı, özellikle Viç bölgesinde, mücadele için sahip oldukları her şeyi verdi ve gerçekten de yenilgiye uğradı. Çocuklarını, kızlarını ve sahip oldukları her şeyi verdiler. Bu insanüstü fedakârlık, aşılması gereken güçlüklere yol açtı. Bu güçlükler, savaştan, gücün yoğunluğundan kaynaklanıyor. Bunlar, savaşın yol açtığı güçlüklerdir. Ancak, yükü daha da ağırlaştıran ve diğer güçlükleri daha da artıran başka, öznel güçlükler de vardı. Bu insanlar, mücadele için sahip oldukları her şeyi verdiler. Ancak, bir komiser veya levazım subayı bu insanlara kötü davrandığında, birliği baltalıyor demektir. Her bir eyleme şahit olduk, suçluların çoğu mahkûm edildi, ancak tüm suçluları bağlayamadık. Bu engellerle karşılaşıyoruz, bilinçli olarak bunların üstesinden geliyoruz. Ancak bu şekilde, düşmanın birliğimizi baltalamak için sızdığı yaraları vurabileceğiz.

İnsanların başka güçlükleri de var. Bunlardan biri de genç kadınların seferber edilmesi. Hepimiz, böyle bir şeyden yana olmadığımızı anlıyoruz. Kızlarımızı sık sık uzuvlarının kesilmesi için göndermek doğru değil. Bu ne doğal ne de insani; ancak iki halkımızın da yüksek çıkarları tarafından dayatılan doğal bir önlem, mücadelemiz için zorunlu. Bu önlem, düşman tarafından körüklenen birçok yanlış anlaşılmaya yol açtı. Ancak özgürlük uğruna her şeyi feda etmeliyiz. Makedon halkının yukarıda bahsedilen önleme bakış açısının tek yolu budur. Bu, onlara yeni bir cesaret kazandıracak, böylece iradeleri mücadelenin çıkarlarına boyun eğecektir.

Diğer güçlüklerse açlık, bombardıman, yoksulluk, soğuk vb. Bazı zayıf ruhlara yorgunluk işlemiş durumda ve düşman, zulmün önünü açmak adına, onları daha da zayıflatmak için daha da fazla çaba sarf ediyor.

Bu kürsüden Makedon halkı, mücadelelerinde kendilerine yardımcı olacak başka gerçekleri de keşfetmelidir. Yoldaş Vurnas, bir süre önce Yunan Çiftçiler Partisi Merkez Komitesi Politbürosu’nda Mora Yarımadası halkının çektiği acılar hakkında konuştu. Tüm Yunan halkı acı çekiyor, sadece Makedon halkı değil. Makedon halkı, Rumeli halkının çektiği acıları yaşadı. Hepiniz, Yunanistan Demokratik Ordusu subaylarının ve savaşçılarının 40 çocuğunu, anneleri tarafından bir dağdan diğerine, bir vadiden diğerine taşınan ve monarşist faşistlerce yakalanıp katledilen çocukları hatırlıyorsunuz. Bugün Rumeli, Tesalya ve Mora Yarımadası’nda binlerce çocuk, duyulmamış güçlükler içinde ve her şeyden mahrum bırakılmış halde ıssız yerlerde yaşıyor. Viç’te böyle bir trajedinin yaşanmasına izin vermeyeceğiz. Burada halk, böyle güçlükler yaşamadı. Binlerce çocuk kurtarıldı, halk demokrasisi ülkelerinde ihtiyaçları karşılanıyor. Bu şekilde Slav-Makedon halkı barış içinde olabilir.

Genç kadınlara gelince, Rumeli ve Tesalya’dan binlerce genç kadının tıpkı buradaki kadınınız gibi savaştığını bilmelisiniz. Yunanistan Demokratik Kadınları konferansında da duyduğunuz gibi, Rumeli’deki Yunanistan Demokratik Ordusu’nun yüzde 40’ı, burada olduğu gibi evlerine dönme imkânı olmayan, bu yüzden öldürülmekten ve tecavüze uğramaktansa silahlanıp savaşan kadınlardan oluşuyor. Yoldaşlar, tüm bunları gördüğümüzde, iki halkın eşit olması için Yunanistan’daki herkesin eşit derecede fedakârlık yaptığını söyleyebiliriz. Bu meseleye bugün böyle bakmalı, başkalarına da böyle açıklamalı, böylece paniğe kapılanları ve hainleri dizginleyip izole etmeliyiz.

Şimdi de birliği baltalayanlar hakkında birkaç söz söyleyeceğim. Mücadeleden kaçanlar, Yunanlılar tarafından satılacaklarını düşünenler, bu halkı ihanete uğratanlar, çünkü halklarını ancak ellerinde cinlerle savunabileceklerini düşünenler. Bu saçmalığın bir yalan ve korkakların işi olduğunu söyleyenler, kertenkele gibi saklanıp kendi derilerini kurtarmaya çalışanlar. Halklarını terk edenler, “Bırakın başkası cehenneme gitsin” diyorlar. Birliği baltalayan bu korkaklar ve monarşist faşizme yardım edenler, kongreniz tarafından firari ve hain olarak kınanmalıdır.

Sadece halkınızın genel seferberliği, onların zaferin belirleyici bir faktörüne dönüşebileceği elverişli koşulları yaratacaktır.

Monarşi yanlısı faşizmin konumu kritik. Son üç yıldır tüm güçlerine rağmen bizi yok etmeyi başaramayanlar, bugün yıkılmaz bir duvar olduğumuzu anlayamıyorlar. Bugün büyük zorluklardan geçiyorlar. İngiliz parlamentosunda, Churchill’in Akdeniz’den sorumlu eski bakanı MacMillan şöyle dedi: Eğer monarşist faşizmi desteklemezsek, yazın yok edilecek. Sofulis, Amerikan ordusunun Yunanistan’a gelmesinden memnuniyet duyacağını belirtti. Böyle bir durumda monarşist faşizm derilerini temizlemeye çalışıyor. Düşmanlarımızın yaptığı bu değerlendirmeye dayanarak, ortak zafere daha fazla katkıda bulunmalısınız. Yoldaşlar, kazanacağız. Son üç yıl, monarşi yanlısı faşizmin bizi asla yenemeyeceğini gösterdi. Bu üç yıl açıkça gösteriyor ki, ancak istersek kazanabiliriz.

Direnişimize yeniden başladığımızda, özellikle Batı'daki bazı dostlarımız, kaderimizin belirlendiğini söylediler. Mücadelemizde bir gelecek görmediler. Karşılaştığımız güçlükleri ve seçtiğimiz yolu biliyoruz. Gene de başka bir yol seçebilirdik. Başlangıçta büyük olan bu zorlukların üstesinden bugün bile gelebiliriz. Ancak kararlı, azimli olmalı, düşmanımızdan zaferi almalıyız. Kongreniz, 1949’un zafer için belirleyici bir yıl olacağından emin olmanız için alınacak kararları onaylamalıdır.

Halk demokrasisinin zaferi için belirleyici faktörlerden biri de şudur: Diğer yoldaşlar da halk demokrasileri kampının güçlendiğini, uluslararası tepkinin ise onlara daha fazla zorluk çıkarmaya çalıştığını, yeni bir savaşta çıkış yolu bulmayı umduğunu vurgulamışlardır. Tüm ilerici insanlık bizim yanımızda. Bu, demokratik halklardan aldığımız manevi ve maddi destekle kanıtlanmaktadır.

Amerikalılar, ordularını Yunanistan’a getirmeyi düşünüyorlar. Bundan korkmuyoruz, çünkü özgürlükleri için savaşan insanlar, hiçbir şeyden korkmazlar. Dünyanın tüm demokratlarının kendi taraflarında olduğunu biliyorlar, bu nedenle zaferlerinden eminler.

Uluslararası demokrasinin bu önemli noktasında, savaşçılar ve özgür keskin nişancılar olarak mücadele ederek, monarşist faşizmi yok etmek denilen o büyük görevi ifa edeceğiz.

Çabalarımızın temelini, başarının ön koşulu olan birliğe dayandıracağız. Kazanmaktan gayrı seçeneğimiz yok.

Yaşasın iki halkın birliği!

Nikos Zaşaryadis
25 Mart 1949
Kaynak

02 Temmuz 2026

, ,

Türk-Yunan Çatışması



Topraklarını genişletme amacı güden Yunanistan’ın 1922’de doğan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yürüttüğü savaşı kaybetmesinin ardından, Yunan sağı, Anadolu’daki toprakları geri alma sloganına sarıldı, Kemalizmse Rum karşıtı şovenizmi temel ilke olarak benimsedi. Aşağıda, Balkan Komünist Federasyonu’nun çatışmayla ilgili bildirisine yer veriliyor.

* * *

 

Diğer halkların emperyalist savaşta beş yıl boyunca kanlarını dökmeleri ardından silahlarını bıraktığı koşullarda, Yunan burjuvazisi, savaşı daha da ileri götürdü ve çılgın hayallerini gerçekleştirmek için halk kitlelerini Küçük Asya’daki kan banyosunun içine sürükledi. Yunan halkı, bu maceranın bedelini çok ağır ödedi. Halk, sefalete sürüklendi, bilhassa Küçük Asya’daki Rum nüfusu en korkunç sefaletle yüzleşti. Bugün Yunanistan’da açlık çeken bir milyonu aşkın mülteci, Yunan burjuvazisinin bizzat sebep olduğu acıları hafifletme konusunda bir şeyler yapacak diye boş yere bekliyor.

Anadolu ve Trakya topraklarında dökülen kan henüz kurumamışken, Yunan ve Türk burjuvazisi arasında yeni bir çatışma alevleniyor. Bu çatışma, iki devlet arasındaki ilişkilerde ve genel olarak Balkanlar’da çok ciddi gelişmelere yol açabilir ve yeni bir savaşa neden olabilir.

Türk hükümeti, Rum Patriği’ni İstanbul’dan kovarken, Yunan hükümeti de kendi adına “ulusal onur”unu savunmaya, yeni bir savaşa yol açsa bile, Rum Patriği’ni İstanbul’da yeniden göreve getirmeye hazır olduğunu ilan etti.

İki hükümet, her ne kadar sırf gösteriş olsun diye bu adımları atıyor olsa da Balkanlar’daki mevcut koşullar göz önüne alındığında, yeni bir savaş tehlikesini kesinlikle dışlamamak gerekiyor. Bunun yanı sıra ortada, olası savaşın salt Yunanistan ve Türkiye ile sınırlı kalmasından emin olmaları halinde, bu savaştan çıkar sağlamayı uman dış güçler de mevcut.

Öncelikle, bugüne dek Yunanistan’a karşı düşmanca bir tutum sergileyen Yugoslavya, birdenbire Yunanistan’a dostane el uzatmayı, Türkiye’ye karşı savaşması durumunda onu desteklemeyi gerekli görüyor. Görünen o ki Yugoslavya, Yunanistan’ı bir savaş macerasına sürüklemek istiyor. Bunun sonucunda Yunanistan’ın zor durumda kalacağını, kendisinin de bundan istifade ederek, Ege Denizi’nin en önemli limanı olan Selanik’i ele geçirebileceğini hesaplıyor.

Başında Aleksandr Zankov’un bulunduğu Bulgaristan ise Yunanistan’ı Türkiye ile çatışmaya sokmayı arzuluyor, zira Yunan halkı savaşa sürüklendikten sonra, Yugoslavya ile birlikte Yunanistan’ı sırtından bıçaklayıp Trakya’yı ve Ege kıyılarını ele geçirebileceği düşüncesi karşısında ellerini ovuşturup, tüm o kötü niyetiyle sevinç duyuyor.

Oysa Türk-Yunan savaşı denilen ateşe benzin dökmekle esas olarak büyük emperyalist yağmacılar, İtalya, Fransa ve İngiltere ilgileniyor.

İtalya, halihazırda birkaç Yunan adasını ele geçirmiş olmasına rağmen, daha fazla yağma yapmayı planlıyor. Bilhassa faşist rejim karşısında hayal kırıklığına uğramış kitlelerin gözünü boyamak adına, İtalyan hükümeti, yurtdışında başarılar elde etmeye ihtiyaç duyuyor.

Her zaman Türkiye’ye bedel ödeterek kendi çıkarlarını kollamaya çalışan İngiltere, şimdi de Türkiye’yi kendi emperyalist arzularına boyun eğdirmek için Yunan halkını kullanmak istiyor. Chamberlain, Yunanistan’ı “haklı dava”sında destekliyor. Yunanistan Eğitim Bakanı’nın okullara gönderdiği, “İngiltere, tamamen ve eksiksiz olarak Yunanistan’ın arkasındadır” diyen genelge bu desteğin ispatı.

Fransa, mevcut Türk-Yunan çatışmasının şiddetlenmesini, İngiltere’ye karşı Türkiye üzerindeki etkisini güçlendirmenin ve Yunanistan’ı kontrol altında tutmanın bir yolu olarak görüyor.

Elbette, küçüklü büyüklü tüm bu haramiler, niyetlerini barış arzusunun ikiyüzlü ifadeleri ardına gizliyorlar. Ama perde gerisinde Türk-Yunan çatışmasını körükleyen bu güçler, perde önünde arabuluculuktan bahsediyorlar. Sonuçta, Türk-Yunan çatışmasının alevlenmesinden, onun Yunanistan ile Türkiye’deki emekçi kitlelerin fedakârlıkları ve kanı pahasına bir savaşa dönüşmesinden yalnızca büyük ve küçük haramiler kâr elde edeceklerdir.

Yunan burjuvazisi, Yunan kitleleri içinde Türklere yönelik körüklenen şovenist nefretten faydalanarak, işçilerin, köylülerin ve Anadolu’dan gelen büyük mülteci kitlelerinin dikkatini kendi taleplerinden uzaklaştırıp, Yunanistan dışındaki büyük sorunlara yönlendirmeye çalışıyor; ancak her şeyden önce, onların öncü güçlerini, komünist partiyi, işçi konfederasyonunu, gaziler örgütünü ve Genç Komünist Birliği’ni ezmeyi hedefliyor.

İşçi sınıfının tahammül edilemez halinden neşet eden büyük işçi grevleri, Tesalya’daki büyük manastırların ve büyük toprak sahiplerinin mülklerini ele geçirmeye çalışan köylülerin çaresizliği (ki hükümetin tüm vaatlerine rağmen bu mülkler henüz onlara verilmedi), bir milyondan fazla mültecinin sefaleti... Yunan burjuvazisi, tüm bunları oldukça açık bir şekilde görüyor. Ancak işçi kitlelerinin acil ihtiyaçlarını kısmen bile olsa karşılamaya kararlı olmadığından, her zamanki manevrasına başvurmaya devam ederek, milliyetçiliği körüklüyor, bu arada faşizmi örgütleyerek, işçilerin, köylülerin ve mültecilerin her türlü ulusal devrimci hareketini ateş ve kılıçla yok etmeye hazırlanıyor. Ayrıca komünistlere, İşçi Konfederasyonu üyelerine, gazilerin ve Tesalyalı köylülerin liderlerine karşı kitlesel zulümler ve tutuklamalar gerçekleştiriyor.

Eğer mevcut Türk-Yunan çatışması sırasında emekçi kitleler, Yunanistan’daki milliyetçi tahriklerin kurbanı olursa, demek ki ekmek yerine faşist kurşunlarla, toprak yerine faşist hançerlerle, iş yerine faşist şiddet eylemleriyle karşılaşacaklardır.

Türkiye’deki burjuvazi ise, tarım reformunun gerçekleştirilmesinden ve genel olarak işçi kitlelerinin çıkarlarının karşılanmasından kaçınmak amacıyla, Türk işçileri ve köylüleri arasında Yunan halkına karşı şovenizm ve milliyetçilik körüklemektedir.

Sovyetler Birliği’ne karşı izlediği ondan kopma, nihayetinde ona karşı düşmanlık sergileme üzerine kurulu politikası neticesinde Türk burjuvazisi, Türkiye’nin bütünüyle büyük emperyalist güçlerin kölesi olmasına yol açacak adımlar atmaktadır.

Şu anda, Yunanistan ve Türkiye burjuvazileri birbirleriyle sert ve tehlikeli bir çekişme içindeyken, Yunanistan ve Türkiye’deki işçi kitlelerinin barışı savunmak için somut önlemler alması en acil görevdir. Kendi burjuvazilerine karşı mücadele etmek, taleplerinin karşılanmasını sağlamak, özgürlüklerini faşizmin saldırılarından korumak, yeni bir çatışmanın ve kan dökülme ihtimalinin önüne geçmek için birbirlerine dayanışma elini uzatmalıdırlar.

Ancak, her şeye rağmen, Yunan ve Türk yöneticileri arasında açık bir savaş çıkarsa, işçi kitleleri iç savaşa hazırlıklı olmalıdır.

Savaşa hayır, Yunan ve Türk halkları kendi aralarında kardeşlik temelinde anlaşsın!

Mültecilere ekmek, toprak, tarım aletleri ve krediler verilsin! Tarım sorunu, emekçi köylülerin çıkarları doğrultusunda çözülsün.

İşçi sınıfının hayati ihtiyaçları karşılansın! Faşist örgütler dağıtılsın!

Ezilen milletler boyunduruktan kurtulsun! İşçi ve köylü kitlelerinin örgütlenme ve mücadele özgürlüğü tam olarak sağlansın!

Balkanlar’da emperyalizme hayır! Balkan Federasyonu’nda kardeşçe bir araya gelen Balkan halklarına hürriyet ve bağımsızlık!

Bunun için Yunanistan ve Türkiye’deki işçi kitleleri, komünist partilerin ve Balkan Komünist Federasyonu’nun önderliğinde kararlı bir şekilde mücadele etmelidir.

Bunun yanı sıra, Balkan ülkelerinin işçileri ile İtalya, Fransa ve İngiltere’deki proletarya da kendi hükümetlerinin Türk-Yunan çatışmasını körükleme niyetlerini ifşa etmelidir. İşçi kitleleri, Balkanlar’ın bir ucunda tutuşturulan ateşin hızla tüm Balkanlar’a yayılabileceğini ve yeni bir emperyalist savaşı başlatabileceğini akıllarından çıkartmamalıdırlar.

Balkan Komünist Federasyonu Başkanlığı adına
Georgi Dimitrov
Moskova
18 Şubat 1925
Kaynak

29 Nisan 2026

,

Medeniyete Ölüm, Yaşasın Barbarlar

Ünlü Yunanlı şair Konstantinos Kavafis, yirminci yüzyılın başlarında “Barbarları Beklerken” adlı şiirini yayınladığında, tüm derin ve incelikli şiirler gibi, bir yığın anlam analiziyle ve keşif çabasıyla karşılanmıştı. 

Şiiri gençken okuduğumda ondan çok etkilenmiştim, ancak anlamını ancak yüzeysel bir düzeyde kavrayabilmiş, şiirin gerçek özünü, şüphesiz gençliğin sabırsızlığı ve dar görüşlülüğünden dolayı, kavrayamamıştım.

Yaşlılığımda, dünyamız, medeniyet ve barbarlık hakkında gevezelik eden gürültücü seslerin kakofonisinde boğulurken, gençliğimde kaçırdığım şeyleri onda bulmayı umarak, Kavafis’in dizelerine geri döndüm. Konuya hakkını vermek için önce şiiri kısaca özetleyelim.

“Barbarları Beklerken”, tiyatral bir dille, meydanda bir tarafın soru sorduğu, diğer tarafın da cevap verdiği insanları tasvir ediyor.

“Neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?
Bugün barbarlar geliyormuş buraya.

Neden hiç kıpırtı yok senatoda?
Senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün.
Senatörler neden yasa yapsınlar?
Barbarlar geldi mi bir kez, yasaları onlar yapacaklar.

Neden böyle erken kalkmış imparatorumuz,
Şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına,
Başında tacı, törene hazır?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
Onların başbuğunu karşılamaya çıkmış imparatorumuz.
Bir de koca ferman hazırlatmış
Ona rütbeler, unvanlar bağışlayan.

İki konsülümüzle yargıçlarımız neden böyle
işlemeli, kırmızı kaftanlar giyinip gelmişler?
Neden böyle yakut bilezikler, parlak,
Görkemli zümrüt yüzükler takınmışlar?
Ellerinde neden böyle altın,
Gümüş kakmalı asalar var?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
Onların gözlerini kamaştırırmış böyle takılar.

Ünlü konuşmacılarımız nerde peki,
Neden her zamanki gibi söylev çekmiyorlar?

Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
Onlar pek aldırmazlarmış güzel sözlere.

Son dizeler gizemli bir hava katıyor şiire:

Neden bu beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa?
(Nasıl da asıldı yüzü herkesin!)
Neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,
Neden herkes dalgın dönüyor evine?

Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi.
Ve sınır boyundan dönen habercilere göre,
Barbarlar diye kimseler yokmuş artık.”

Şiir şöyle bitiyor:

“Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.

Bugün, bu “medeniyet” ve “barbarlık” çağında, bu şiirden ne çıkarabiliriz?”

İlk bakışta, imparatora yapılan gönderme, okurları en temel varoluş nedenlerinden biri olan Barbarların yokluğuyla zayıflamış ve kafası karışmış geçmiş imparatorlukları hatırlamaya davet ediyor gibi görünüyor. Onlar olmadan imparatorluk da olamaz. Hem bir korku kaynağı hem de hoş karşılanması gereken, kişinin kendi kimliğini tanımlaması için bir zorunluluktur. “Biz” ve “Onlar”. En azından, şiiri ilk okuduğumda anladığım buydu.

Bugün Arap dünyasına iki imparatorluk hükmediyor: Bir Amerikan imparatorluğu, diğeri İsrail imparatorluğu. Onları şık kıyafetleriyle, ellerinde parıldayan silahlarıyla görebiliyoruz. Tarih boyunca tüm imparatorluklar, tebaalarını bu şekilde büyülemiş ve korkutmuştur. Ancak bu ikisi, bizim, tebaalarının modası geçmiş olarak gördüğü fikirleri benimsemeleriyle ayrılıyor: Yaratıcı’nın, muhaliflerin ne söylediğine bakmaksızın, tüm insanlık arasından onları kendi iradesini yerine getirmeleri için seçtiği fikri. Böylece, ışığın karanlığa, insanlığın vahşete, iyiliğin kötülüğe ve medeniyetin barbarlığa karşı durduğu Maniheist bir dünyaya geri dönüyoruz. Bu fikirler, bu iki imparatorluğun politikalarına yön veren siyasi anlayışlar değil; her iki toplumda da yaygın olarak benimsenen inançlardır.

Bugün Amerika’da barbarlar, İmparator Trump’ın deyimiyle, “bok çukuru” ülkelerden gelen göçmenler ve Amerikan medeniyetine boyun eğmeyi reddeden herkestir. İsrail’de ise barbarlar Filistinliler, Araplar ve daha genel olarak Müslümanlardır. Her iki imparatorlukta da, üstünlük ve egemenlik hayalleriyle sarhoş olmuş, insanlık merdiveninde altlarındaki herkesi ezmeye kararlı, kendilerine arka çıkan ve iktidara getiren toplumların desteğini arkasına almış liderler görüyoruz.

Bugün olayların seyrini gözlemleyen herkes, tarihin mucizevi ve büyüleyici bir şekilde zamanı geriye sarmasına tanıklık etmek için eşsiz bir fırsata sahip. Ben ve neslimin çoğu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler’in kurulmasının, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin, faşizme ve Nazizme karşı kazanılan zaferin, “liberal demokratik” düşüncenin dünya çapında yayılmasının, Hitler ve Mussolini’nin söylemlerini ve Lord Cromer, Winston Churchill, General Lyautey, Theodore Roosevelt ve onların “güçlü çağdaşları” türünden şahsiyetlerin yüce söylemlerini sonsuza dek sildiği konusunda safça bir kanıya kapılmıştık.

Tarihçiler olarak, her zaman olayların başını ve sonunu belirlememiz gerekir, ancak bu saatin ne zaman geriye doğru işlemeye başladığını söyleyemem. Belki de liberal iklimin ve beraberinde getirdiği siyasi, sosyal ve ekonomik dönüşümlerin çöküşü, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, “barbarların” imparatorluğunun ve onunla birlikte hem Doğu’nun hem de Batı’nın “barbarlarının” yıkılmasıyla ve “medeniyetin” ezici bir zafer kazanmasıyla belirginleşti.

Netanyahu ve Trump’ın iktidarıyla birlikte “medeniyet” söylemi, birincisinin ABD Kongresi’ne hitabında, ikincisinin ise günlük saçmalıklarında ve Knesset’teki açıklamalarında görüldüğü gibi, doruk noktasına ulaştı. Ne yazık ki barbarlar bu belagatten pek etkilenmediler. Bu yüzden yandaşları, bize medeniyetlerini ve barbarlığımızı hatırlatmak için topraklarımıza geldiler. Bu elçilerden biri, o sürüngen, Lübnanlı gazetecilerden oluşan bir kalabalığı “hayvansı” davranışları nedeniyle azarladı; bir diğeri, eski Miami güzellik kraliçesi Bayan Portakal Çiçeği, bir politikacıya uyuşturucu kullanımının tehlikeleri hakkında nutuk çekti. Bu arada, bir İsrailli bakan, Filistinlileri “hayvan” olarak nitelendirdi ve meslektaşı Suudileri “develere bindikleri güne” geri döndürmekle tehdit etti. Bunlar, bize her gün soluttukları medeniyetin mis kokulu buketlerinden sadece birkaçı.

Bugün Körfez ülkelerindeki bazı rejimlerin, İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayarak veya en azından, bu düşünceyle flört ederek medeniyet saflarına katılmaya çalıştıklarını görüyoruz. Ancak ne yazık ki, medeniyete ne kadar para akıtırlarsa akıtsınlar, kendilerini ne kadar süslerlerse süslesinler ve binalarını ne kadar yüksek inşa ederlerse etsinler (Hz. Muhammed’den aktarılan rivayete göre, yüksek binaların üretimi konusunda girişilen rekabet, Kıyamet Günü’nün alametlerinden biridir), barbarlıklarından asla kurtulamazlar. Medeniyetin medeniyet misyonunu yerine getirmesi için ihtiyaç duyduğu şeyleri sağlayan zengin ve barbar rejimlerden başka bir şey değiller.

Kavafis’in şiirinin güncelliğine dönersek, iki muzaffer imparatorluğun coşkusu arasında bir miktar kafa karışıklığı ve huzursuzluk sezebiliriz. Medeniyetlerimiz barbarlığa karşı gerçekten zafer kazandı mı, diye soruyorlar. Pençelerini sonsuza dek kestik mi? Yaratıcı’nın bize emrettiği her şeyi başardık mı? Barbarlar bize işkence etmek için geri dönecekler mi? Kendimizin üstün, onların aşağılık oldukları gerçeğini söz ve eylemle sürekli olarak teyit etmezsek, varlığımızı, medeniyet kimliğimizi nasıl haklı çıkarabiliriz?

“Medeniyet” ve “barbarlık” sloganlarını papağan gibi tekrarlayan sarhoşların ve onların yoldaşları olan “antisemitizm”, “terörizm” ve “kutsal değerlerin savunulması” ile medeni ve barbar tasvirlerini dile getirenlerin olduğu bir çağda yaşıyoruz.

Barbar olarak sınıflandırıldığım için, medeniyet insanları arasında huzursuzluk yaratan gruba ait olduğum hissiyle avunuyorum. Öyleyse gelin barbarlar, hep birlikte haykıralım:

“Medeniyete ölüm! Yaşasın barbarlar!”

Tarif Halidi
1 Kasım 2025
Kaynak

24 Şubat 2026

,

Milliyetçiliğin ve Emperyalizmin İşlediği Suça Karşı Türk ve Yunan Komünistleri

ABD’deki Yunan komünistleri, Kemalist hükümetin iktidarının başlarında hükümete verdikleri destek nedeniyle Türk yoldaşlarını ve Komintern’i eleştiriyorlar. Orijinal metin, "Voice of the Worker" (New York şehrinin Yunan haftalık gazetesi) adlı yayından alınmıştır.

* * *

Yoldaş Orhan’ın Komünist Enternasyonal’in dördüncü kongresinde Türkiye'deki komünist hareket hakkında sunduğu rapordan[1], o ülkedeki hareketle ilgili çok ilginç verilere ulaşıyoruz. Türkiye’nin siyaseten ikiye bölünmesi, bir tarafın Kemalist yönetim, diğer tarafın ise Sultan'ın, daha doğrusu, İngiliz yönetiminin altında olması sebebiyle, Türkiye Komünist Partisi’nin faaliyetleri de yakın zamana dek ister istemez ikiye bölünmüştü.

Bizi daha çok Kemalist yönetim ilgilendirdiği için burada bu konuyu ele alacağız. Burada, komünist partinin kuruluşu, sonrasında kurumsal yapıya kavuşup Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak cisimleşen Kemalizmin Anadolu’da ortaya çıktığı günlere dek uzanıyor. Başlangıçta parti, hem yabancı emperyalizmine hem de yerel burjuvaziye karşı mücadele etmek zorundaydı. Daha büyük düşman olan yabancı emperyalizme karşı mücadelenin küresel öneme sahip olduğunu düşünen, bir yandan da Komünist Enternasyonal’in ikinci kongresinin kararlarına bağlı kalan Türkiye Komünist Partisi, yabancı egemenliğine karşı mücadele ettiği sürece hükümeti destekleme, aynı zamanda Kemalistlerden işçiler ve köylüler lehine demokratik reformlar talep etme, onları bir sınıf partisi olarak örgütleme tavrını benimsedi.

İngiliz emperyalizmine karşı mücadelede Sovyet Rusya’dan gelecek büyük yardıma ihtiyaç duyan Kemalist hükümet, bu komünist hareketi her türlü yolla teşvik etti. Ruslarla Türkler arasında süren müzakerelerin ilk aşamasında Kemalistler, Sovyet yetkililerine Türkiye’de zaten güçlü bir komünist partinin var olduğunu, hatta ülkenin çeşitli bölgelerinde Türk köylü sovyetlerinin kurulduğunu, faaliyet gösterdiğini resmen bildirdiler. Sovyet Rusya’yı sonrasında da kandırmak adına Kemalist hükümet, Kemal Paşa’nın övünerek “Kızıl” veya “Bolşevik” Ordu olarak tanıttığı, ancak aslında tümüyle burjuva unsurlardan oluşan, “Yeşil Ordu” adlı ayrı bir ordu birliği kurdu. Rus sovyetlerinin ilk elçisi Ankara’ya geldiğinde karşısında, Yeşil Ordu’dan kalan unsurların, devlet memurlarının ve aydınların teşkil ettikleri, halihazırda faal olan “Resmi Komünist Partisi”ni buldu.

Kemal, elindeki kozları başarıyla oynadı. Ancak bu maskaralık sonsuza dek süremezdi. Türkiye’nin gerçek komünistleri, Kemal ve takipçilerinin samimiyetsizliğini ve kötü niyetini Türkiye’nin işçi ve köylülerine ifşa etmekten bir an bile vazgeçmediler. Neticede maske, kısa süre içinde düştü. Kemalistlerin İngiliz emperyalizminin uyduları olan Yunanlılara karşı Sakarya Nehri’nde elde ettikleri zaferin ardından, yabancıların saldırmayacağından emin olunca, Paşa, gerçek yüzünü gösterdi. “Tehlikeli” komünistlere karşı topyekûn saldırmaya ve onlara zulmetmeye başladı. 200’den fazla yoldaş, hapse atıldı, eli kanlı “zaptiyeler” (Türk jandarmaları) tarafından jilet ve sivri çivilerle işkence gördüler. Birçok yerde komünistler, kahramanca direndiler. Cesur yoldaşlarımız Suphi ve Ethem, soğukkanlılıkla katledildiler. İstanbul civarındaki bölgelerde de benzer zulümler yaşandı.

Öte yandan, Fransız diplomat Franklin Bouillon’un Ankara ziyareti ardından Fransız-Türk Antlaşması imzalandı, Kemalist hükümet, Londra’daki elçileri aracılığıyla ülkelerini “Bolşevik vebasından” temizlemek için ellerinden gelenin en iyisini yapacaklarını açıkladı. Daha da önemlisi, Kemalistler, Lozan Konferansı’nda Sovyetler’in tavsiyelerine karşı gelmekle kalmayıp, Rusya’ya verdikleri sözü de çiğnediler, İngiliz emperyalizmiyle her türlü uzlaşmaya varmak için ellerinden gelenin en iyisini yaparak, “Milli Mutabakat”a ve Türkiye halkının gerçek çıkarlarına, Türk kapitalistleri ve toprak sahipleri sınıfının ayrıcalıkları ve kârları karşılığında ihanet ettiler. Tüm bunlar, Kemalist hareketin gerçek karakterini her türlü şüphenin ötesinde kanıtladı, Türk kitlelerinin gözlerini açtı. Bu durum, zamanla Kemalizmin görünürdeki gücünü zayıflatacaktır.

Artık görüyoruz ki komünizm, dünyanın hiçbir burjuva rejimi tarafından desteklenmiyor ve hoş görülmüyor. Türkiye’deki yoldaşlarımız, hükümetlerinin politikasını desteklemek için ellerinden gelenin en iyisini yaptılar. Bunun sonucunda zulüm gördüler. Yunan yoldaşlarımız, Yunan hükümetinin emperyalist politikasına direndiler. Onlar da aynı şekilde zulme uğradılar. Aynı durum, her ülke için geçerlidir. Herhangi bir burjuva hükümetinin yanında da olsalar karşılarında da olsalar, komünistler hor görülüyorlar. Ancak gene de Kemalizmin vahşi saldırısına rağmen, Türkiye komünistleri, burjuva milliyetçiliğine karşı cesaretle yürüttükleri mücadelelerine onun ezildiğini görene dek devam edecekler.

Ancak bu yaklaşımımızın, Yunan komünistlerinin Yunanistan’daki burjuva hükümetinin politikalarına karşı tutumuyla hiçbir ilgisi yok. Geçmişte, “Küçük Asya’da henüz kurtarılmamış olan Yunanların kurtuluşu için savaş” adı altında yürütülen savaşı koşulsuz olarak eleştiren tutumumuzdan dolayı en ufak bir pişmanlık duymuyoruz, çünkü hem Venizelosçular hem de Yunanistan’daki kralcılar tarafından yürütülen bu savaşın, gerçek anlamda emperyalist çıkarlar adına işlenmiş bir suç, işçi sınıfının çıkarlarına zarar veren bir girişim olduğuna inanıyorduk, halen daha inanıyoruz. Yunan halkının yeni şefleri olarak “devrimci” burjuvazinin şimdi sahneye koymakla meşgul olduğu yeni savaş da tam olarak aynı niteliğe sahiptir.

D. A. Valakos
Daily Worker

Cilt 4, Sayı 62
17 Şubat 1923

Dipnot:
[1] Orhan (Sadrettin Celâl Antel), “Türkiyeli Komünistlere ve Emekçi Kitlelerine”, 20 Kasım 1922, İştiraki.

Daily Worker, 1924 yılında ABD Komünist Partisi ve öncül örgütleri tarafından New York’ta yayınlanmaya başladı. ABD tarihindeki en uzun ömürlü ve önemli sol yayınlardan biri olan gazete, zirvede olduğu dönemde 35.000 tiraja ulaştı. Daily Worker, 1917’den Kasım 1919’a kadar Cleveland’da solun hâkim olduğu Ohio Sosyalist Partisi tarafından yayınlanan Ohio Socialist’in içinden çıktı, daha sonra Komünist İşçi Partisi’nin gazetesi olan Toiler ismini aldı. Aralık 1921’de, resmi olarak faaliyet gösteren Amerika İşçi Partisi, Toiler’ı İşçi Konseyi gazetesiyle birleştirerek, Worker gazetesini kurdu ve bu gazete, 13 Ocak 1924’ten itibaren Daily Worker olarak yayınlanmaya başladı.

16 Şubat 2026

,

Kesaryani Şehitleri

1 Mayıs 1944’te, Yunan direniş güçleri, bir Alman generalin, öldürdüler. Buna cevaben, Naziler, Atina’nın ağırlıklı olarak Anadolu’dan göç etmiş olan Rumların yaşadıkları Kesaryani semtinde bulunan atış poligonunda 200 Yunan komünistini idam etti.

1936’dan beri diktatörlüğün ve antikomünist Metaksa rejiminin hüküm sürdüğü ülkede Yunanistan Komünist Partisi üyeleri zulüm gördüler. Çoğu, Akronafliya ve Korfu hapishanelerine atıldı. Bazıları da adalara sürgün edildi.

Nisan 1941’de Almanlar, ülkeyi işgal ettiler. Hapishanelerin kontrolünü ele geçiren Naziler, Eylül 1943’te İtalya’nın teslim olmasının ardından, daha önce İtalyan yönetiminde bulunan Larissa toplama kampında tutulan komünist tutsakların büyük kısmını Atina’nın kuzeybatısında faal olan Haydari toplama kampına naklettiler.

1 Mayıs 1944’te Kesaryani semtinde bir Alman generalin öldürülmesine misilleme olarak 200 komünist tutsak edildi. Onlara gönüllü destek olan Yunan birlikleri de 100 komünisti katletti.

27 Nisan 1944’te Yunan Halkının Kurtuluş Ordusu (ELAS) mensubu partizanlar, Lakonya’nın Molayi kasabasında Alman general Franz Krech ve yanındaki üç Alman subayını pusuya düşürerek öldürdü. Buna cevap olarak Naziler, bir bildiri yayınladılar ve 1 Mayıs’ta 200 komünistin idam edileceğini, Molayi hattındaki köylerin haricinde Alman birliklerinin eline geçmiş olan tüm erkeklerin öldürüleceğini duyurdu. Nazilerin bildirisinde, “bu işlenen suç neticesinde Yunan gönüllüler kendi inisiyatifleriyle yüz kadar komünisti öldürmüştür” denilmekteydi.

30 Nisan’da, yaklaşan infazların haberi Haydari kampına ulaştı. Kamp komutanı Fischer, Akronafliya’dan gelmiş olan tutsaklardan oluşan atölye ustabaşlarını çağırdı. Ertesi gün Halkis hapishanesinden gelen tutsaklarla birlikte farklı bir kampa taşınacaklarını söyledi. Onlara yerlerine hangi tutsakların geçebileceğini sordu.

Tutsaklar, bu taşınma işleminin idamın örtüsü olduğunu anladılar. Yoldaşlarına veda ettiler. Kampın 3 numaralı hücre bloğunda doğaçlama bir veda partisi düzenlendi.

Ertesi sabah, Halkis’ten gelen tutsaklar, kamyonlarla kamptan taşındı. Kamp komutanı Fischer, daha sonra bir yoklama yaptı ve infaz edilecek 200 tutsağı seçti. Bunların neredeyse tamamı, eski Akronafliya tutsağıydı (yaklaşık 170 kişi), bunlara Anafi adasında sürgünde kalmış birkaç tutsak daha eklendi.

Görgü tanıklarının ifadelerine göre, tutsaklar, kamyonlar onları götürmek için geldiğinde bile Yunan milli marşını, 16 Aralık 1803’te Osmanlı askerlerine teslim olmak yerine kendilerini yardan aşağı atan kadınlar ve çocuklar adına yakılmış Zalongo’nun Dansı şarkısını ve Akronafilya tutsaklarının şarkısını söylediler.


200 tutsak, yirmişerli gruplar halinde idam edilecekleri, Kesaryani semtinde bulunan atış poligonuna getirildi. Cesetleri Üçüncü Atina Mezarlığı’na defnedildi. İdam edilenler arasında Napolyon Sukacidis ve Stelyos Sklavainas da vardı.

Misilleme amacıyla masum 200 insanın idam edilmesi yönündeki kararla birlikte, Haydari Kampı’nın Alman komutanı, tutsakların içtimaya çıkmasını emretti. İsmi okunan tutuklular öne çıktılar, onarlı gruplara ayrıldılar. Bu işlem, 200 sayısı doldurulana dek devam etti. Sıra yedinci gruba geldiğinde, Fischer, aldığı hızla, Napolyon Sukacidis’in ismini haykırdı. Napolyon, gür bir sesle “Paron” (burada) deyip sırasından çıktı. Fischer, o an yaptığı hatayı anlayıp Napolyon’u omuzundan tutarak, ona “Yok, sen değil Napolyon” dedi. Napolyon, infaza götürülmeyeceğini, yerine başkasının konmayacağını düşünüp, komutana teşekkür etti. Tam sırasına dönecekken, yerine başka bir tutsağın alınacağını anlayınca, dik bir duruş sergileyerek, Alman komutana şunu söyledi:

“Her Yunan’ın hayatı benimkiyle aynı değerdedir. Benim gibi onu da bir ana beklemektedir. Şahsıma gösterdiğiniz takdir için size teşekkür ederim. Ancak önerinizi kabul edersem, olduğum kişi olmaktan vazgeçmiş, başka bir şeye dönüşmüş olurum; bir hiç olurum. Daha da beteri, bir hain ve katil olurum. Ve unutmayın ki siz bir işgalcisiniz, ben ise vatanının özgürlüğü için direnen bir savaşçıyım. Biz, birbirimizin düşmanıyız.”

Komutan, onu ikna etmek için “Gerçek kahramanlar hangi taraftan olursa olsun, askerlik onurumuz onlara saygı göstermeyi gerektirir” dedi. Napolyon’un cevabı, “Evet ama siz onları aşağılıyorsunuz” oldu.

Fischer şaşkınlıkla, “Neden?” diye sordu, ancak onu, kendi yerine başkasının girmesini ikna edemeyeceğini anlayınca “Napolyon, sen hiçbir zaman köle olmadın” dedi.

İnfazdan kurtulma imkânı varken, kendi yerine bir başka masumun idama gönderilmesini reddedip, yoldaşlarıyla beraber kahramanca bir ölümü tercih eden Napolyon Sukacidis, bu onurlu fedakârlıkla tarih yazdı.

Sukacidis ve 199 yoldaşı, 1 Mayıs 1944’te, İşçi Bayramı gününde, Atina’nın Kesaryani semtinde kurşuna dizildi.

Kesaryani semti, ezici çoğunluğu Anadolu kökenli olan Yunan halkının Nazilere ve daha sonra İngiliz işgal güçlerine karşı direnişinin merkezi olmuştur.

* * *


1 Mayıs 1944’te Kesaryani’de, çoğunluğu YKP kadrosu ve üyesi olan 200 komünistin son anlarını tasvir ettiği söylenen ve gün yüzüne çıkan fotoğrafların yanı sıra, YKP Merkez Komitesi arşivlerinde bulunan, idam edilenlerin biyografik bilgileri ve fotoğrafları dikkatlice incelenerek, bu kişilerin kimliklerinin belirlenmesine dönük çalışmalar devam ediyor. Şimdiye dek yürütülen araştırmalardan, fotoğraflardan birinin büyük olasılıkla Dimitri Papadopulos olduğu anlaşılıyor.

Dimitris Papadopulos, Pontusluydu. En eski ve en iyi militan inşaatçılardan biriydi. 1922-1924 yılları arasında mülteci olarak Yunanistan’a gelir gelmez sendikal harekete katıldı. 1928’de İnşaatçılar Birliği’nin yönetimine katıldı ve kısa sürede İnşaatçılar Federasyonu Yürütme Kurulu’na yükselerek Genel Sekreteri oldu. 1928-1936 yılları arasında inşaat işçilerinin mücadelelerini örgütledi ve yönlendirdi. Bu mücadeleler nedeniyle birçok kez hapse atıldı ve sürgüne gönderildi. 1936’da, Elen İnşaatçılar Federasyonu Sekreteri iken, 4 Ağustos monarşist-faşist diktatörlüğü tarafından tutuklandı, sürgüne gönderildi ve oradan Akronafliya'ya gitti. 1941’de monarşist-faşistler tarafından Almanlara teslim edildi. Haydari’ye nakledildi ve 1 Mayıs 1944’te 200 halk savaşçısıyla birlikte kurşuna dizildi.


200 savaşçıdan biri de Trasivulos Kalafatakis.

30 yaşında olan Trasivulos Kalafatakis, Gregori ve Pelagya’nın oğlu olarak 1914 yılında Girit’in Hanya şehrine bağlı Platanyas’ta varlıklı ve kalabalık bir ailede dünyaya geldi. Uzun boylu, yapılı ve güçlü iradeli bir kişiliğe sahipti. Meslek olarak tarım ve sütçülükle uğraşıyordu. Çok genç yaşta Ekaterini Hali ile evlendi ve Maria ile İfigenya adında iki kızı oldu.

Genç bir lise öğrencisiyken, çalışkanlığı ve net siyasi düşüncesiyle öne çıkıyordu. Merkez Komite üyesi Vangelis Ktistakis tarafından YKP’ye örgütlendi. Giorgis Tsitilos, Harilaos Psillakis, Giorgis Paterakis, Nikos Mariakakis ve Panagiotis Kornaros ile birlikte hareket etti. Bu isimlerle birlikte, 1 Mayıs 1944’te Kesaryani Atış Poligonu’nda 200 vatansever komünistle birlikte idam edildi. İlerici hareketin öncülerinden biri olarak, özellikle Platanyas Jandarma Karakolu Komutan Yardımcısı’ndan YKP’yi reddeden bir bildiri imzalaması için çok baskı gördü. Kendisine yapılan tüm teklifleri ve tehditleri sürekli olarak reddetti. Metaksas diktatörlüğü yıllarında faaliyetlerine devam ederek, köyünde ve çevredeki köylerde birçok genci örgütledi. Valilik komitesinin bir üyesi olarak, Temmuz 1938’de diğerleriyle birlikte diktatörlük karşıtı harekete katıldı. Yoldaşlarıyla birlikte, Kral George ve Metaksas tarafından davet edilen İngiliz gemisinin Suda limanında karşılanmasına el ilanları atarak tepki gösterdi. Bu, o zamanlar büyük bir cesaret gerektiren bir eylemdi. 1939’da tutuklandı, 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve Hanya hapishanesine gönderildi. Daha sonra Atina’daki Averof hapishanesine ve oradan da Akronafliya’ya nakledildi. Ardından Larissa’daki İtalyan kampına gitti ve Eylül 1943’ün başlarında Akronafliyalılarla birlikte Haydari Kampı’na geldi. Kamp aşçısı olarak, genç tutsaklara özenle ve bol miktarda yiyecek sağladı. Unutulmaz savaşçının anısına, Hanya belediyesi Agios Lukas bölgesindeki bir sokağa onun adını verdi.

902
16 Şubat 2026
Kaynak

* * *


Nazilerin Bildirisi

 

İşgalci Alman güçlerinin Yunan partizanların bir Alman generali öldürmesine cevap olarak, Keysaryani’de 200 komünist tutsağın idam edileceğini söyleyen bildirisi.

Bu kan sizin elinize de bulaştı.

Alman ordusu açıklaması şu şekildedir:

27 Nisan 1944 günü komünist gerillalar, Molotoflarla gerçekleştirdikleri yoğun bir saldırı sonucu bir Alman generalini ve maiyetindeki üç subayı öldürdü. Bu saldırı sırasında birkaç Alman askeri de yaralandı.

Buna cevap olarak aşağıdaki kararlar alınmıştır:

1) 1 Mayıs 1944 günü 200 komünist idam edilecek.

2) Hora bölgesi haricinde kalan, Molaon-Sparti hattı üzerinde yaşayan tüm erkekler Alman askerlerince infaz edilecek.

Bu işlenen suça cevap olarak Yunan gönüllü birlikleri, kendi inisiyatifleriyle yüz kadar komünisti öldürmüştür.

Yunan halkı şunu idrak etmek zorundadır: doğru düşünenlerin safında yer alıp partizanların işledikleri suçları kınamakla yetinemezsiniz, azınlık bir grubu ifade eden bu partizanların tüm davranışlarına ve eylemlerine karşı çıkmanız gerekmektedir.

08 Ocak 2026

, ,

YKP’nin Emperyalizm Tanımı


Yunanistan Komünist Partisi’nin başını çektiği “ne Vaşington ne Pekin” kampının yürüttüğü tartışmadan zaferle çıkmak istiyorsak, finans kapitalin rolüne odaklanmalıyız.

Bu tartışmada, finans kapitalin emperyalizmin mevcut sistemi içerisinde güttüğü gaye ile Marksizmin ekonomi analizinin bu finans kapitalin emperyalist üstyapıda vazgeçilmez bir role sahip olduğuna dair bir izahat sunmasının nedenleri üzerinde durmalıyız.

YKP’nin başını çektiği tartışmada, bu partinin ve onunla aynı çizgide konumlanmış olan Troçkistlerin amacının, finansın emperyalizm dâhilinde oynadığı temel rolünü gizlemek olduğunu görmeliyiz. Bu yapılar, finansın oynadığı rolü gizlemek istiyorlar çünkü bugün tanık olduğumuz küresel çatışmayı, esasında gerçekte varolduğu biçimiyle anti-emperyalist bir çatışma değil de “emperyalistler arası bir çatışma”ymış gibi takdim etmeye çalışıyorlar.

Bu türden bir çaba ortaya koyuyorlar çünkü aslında Venezuela’da bulunan Troçkist hizip türünden, YKP’yle bağlantılı reformist, oportünist ve yıkıcı güçlere yardım etmek istiyorlar. Bu hizip, Venezuela işçi hareketinde son derece yıkıcı bir ayrışmaya yol açtı. Buradan da anlıyoruz ki tanık olduğumuz şey, basit bir teorik tartışma değil. Somutta önemli sonuçlar doğuracak bir çalışmayla karşı karşıyayız.

Troçkistler, Maduro hükümetinin işçilere ihanet ettiğine dair yalanı yayarak komünist hareketi epey zayıflattılar. İşte bu yalanı destekleyecek bir fikir olarak “ne Vaşington ne Pekin” diyen fikir geliştirildi. YKP, bu konum üzerinden şundan başka bir şey söylemiyor:

“Sonuçta dünyadaki tüm ülkeler emperyalistleşme eğilimine sahiptir. Dolayısıyla, ABD hegemonyasına direnen ülkelerin hiçbirisinin yanında yer almamalıyız.”

Bugün ABD’nin mevcuttaki tek emperyalist güç olmadığı iddiasını savunan tüm argümanlar, bu fikri temel alıyor. Bunun yakın tarihli bir örneği, Marxism-Leninism Today dergisinden Greg Godels’in Carlos Garrido’nun Rusya ve Çin’in neden emperyalist olmadığını izah eden makalesine verdiği cevaptır. Bu yazıda Godels, Garrido’nun emperyalizmin yeni bir biçim aldığına dair önermesine itiraz ederken, bir yandan da emperyalist sistemin esasında ABD’de merkezileştiği gerçeğini kabul ediyor:

“Garrido’nun görüp varlığına iman ettiği gerçek dönüşüm şöyle bir şey: savaştan evvel varolan beynelmilel sistem, yeniden düzene sokulmaktadır. Neticede kapitalist âlemin finans merkezi olarak Londra’nın yerini New York almıştır. İki büyük savaş arası dönemde oluşmuş hiyerarşilerin, kurulmuş ittifakların, kanlı bir biçimde cereyan etmiş rekabetlerin yerini, ABD’nin egemen olduğu, Soğuk Savaş’ta kapitalizmin koruyucusu rolünü üstlenmesiyle güçlenen yeni bir sömürge sistemi almıştır. Tekelci kapitalist temel, niteliksel olarak aynı kalsa da üst yapısı, tarihsel koşullarla birlikte değişmiştir. Bretton Woods sistemi ve daha sonra altın standardının terk edilmesi, bu değişen koşulların tezahürüdür.”

Bu tartışmada ilginç olan şu ki, Godels makalesinde, Rusya veya Çin’in emperyalist eylemlerde bulunduğuna dair örnekler bulmaya çalışmıyor. Oysa, liberaller, anarşistler veya sağcılar, “bu ülkelerle ittifak kuralım mı kurmayalım mı?” sorusuyla yüzleştiklerinde, sürekli bu türden eylemlere dair örnekler arayıp bulmaya çalışırlar. Godels’in ortaya koyduğu teorik bilgiye vakıf olanlarsa böylesi bir çaba içine giremezler.

Makalede Godels, emperyalizmin bir politika değil, bir sistem olduğunu söylüyor. Buradan da Vaşington’un rakiplerinin de emperyalist olduğuna dair kanıt olarak şu veya bu politikayı göstermesi ihtimali ortadan kalkıyor. Buradan “ne Vaşington ne Pekin” diyen kesim, tartışmadan galip çıkmak için, Godels’in de kabul ettiği, ABD’de merkezileşmiş olan finansın emperyalizmle eş anlamlı olmadığını kanıtlama ihtiyacı duyuyor.

Finansla emperyalizmin eş anlamlı olmadığını söyleyebilmek için Godels, Garrido’nun emperyalizmin kârlarının büyük kısmının finanstan geldiği yönündeki ifadesini çürütmeye çalışıyor:

“Garrido, finans kapitalin uluslararası rolünü yanlış anlıyor. Bu yanlış anlama, neticede onu ‘emperyalist sistemin elde ettiği kârların büyük çoğunluğunun borç ve faiz yoluyla biriktiği”yle ilgili iddiayı dillendirmesine neden oluyor. 2007-2009’daki büyük krizden önce ulaştığı zirvede (genel olarak banka, sigorta, gayrimenkulü içerecek şekilde) finans denilen olgu, ABD kârlarının belki de yüzde 40’ını teşkil ediyordu; bugün, NASDAQ teknolojileriyle birlikte, bu oran muhtemelen daha düşük. Ayrıca bu, sadece ABD’nin kârları. ABD’nin endüstri alanının daralmasıyla birlikte, endüstriyel emtia üretimi Çin Halk Cumhuriyeti, Endonezya, Vietnam, Hindistan, Brezilya, Doğu Avrupa gibi düşük ücret ödenen bölgelere kaydı, neticede ABD, dünya finansının merkezi haline geldi. Emtia üretimi sekteye uğrarsa, hayali sermayenin tüm yapısı, hayali kârlarıyla birlikte çöker.

Kapital’in üç cildinin de ayrıntılı olarak açıkladığı gibi, kapitalist üretim biçiminin temeli meta üretimidir, değerin kaynağı, New York Borsası’ndaki dolandırıcıların gizemli manevraları değil, ücretli emektir.”

Bu argümanın dayandığı temel fikir, yanıltıcı spekülatif finansal kârlar ile emekten elde edilen somut kârlar arasındaki fark nedeniyle, finansın emperyalizm için mutlaka bir ön koşul olmadığını söylüyor. Peki, Gödels, neden emperyalist üstyapının New York merkezli olarak yeniden düzenlendiği gerçeğini kabul ediyor?

Garrido’nun emperyalizmin yeni bir aşamaya geçtiği fikrini reddetsek bile, kapitalist evrenin ABD finansı etrafında dönmeye başladığı gerçeğini neden inkâr edelim? (Ki Garrido’nun yeni bir aşamaya geçildiği iddiası da doğru. Bu değerlendirmesinde Garrido, esasen finansın büyük bir rol üstlendiğini, ABD’nin bunu yalnızca bir avantaj olarak kullanabileceğini söylüyor.)

Garrido’nun burada ortaya koyduğu argümanı doğru bir şekilde anlamak için onun “aslan payı” ile ilgili tespiti üzerinden yazdıklarına bakmak gerekiyor:

“Bugün emperyalist sistemin elde ettiği kârların büyük bir kısmı, borç ve faiz yoluyla birikiyor. ABD, diğer ülkelerin karşılaştığı normal kısıtlamalar olmaksızın sürekli bütçe açığı veriyor, böylece, dünyanın geri kalanını askeri harcamalarını ve denizaşırı yatırımlarını finanse etmeye yönlendiriyor. Bütçe açıkları, ABD’yi zayıflatmak yerine, diğer ülkelerin finansal sistemlerini dolara bağlayarak, ABD’nin jeopolitik ve ekonomik hâkimiyetini pekiştiriyor.

ABD, herhangi bir ülkenin yıllarca sürecek, emek, kaynak ve zaman ile ilgili yatırımları yapacak kudrette olduğundan, çok daha fazla parayı bir saniyeden daha kısa sürede basabilir. Emperyalizm, bugün işte tam da budur. İskeletini ise IMF ve Dünya Bankası gibi küresel finans kuruluşları oluşturmaktadır. Neticede bu kuruluşun dizginleri, sadece ABD’nin elindedir. ‘Emperyalist’ olarak tarif edilen çıkarlarını uygulamaya dökmek istese bile Çin de Rusya da bu küresel finans aygıtlarından istifade edemez. Bilâkis, bu kurumları genelde ABD, Çin, Rusya ve bu ülkelerin müttefiklerine karşı bir silah olarak kullanıyor.”

Bu bağlam, emperyalizmin neden ABD hegemonyasıyla eş anlamlı olduğunu, emperyalist sistemin neden finanstan ayrılamayacağını anlamak için elzemdir. Lenin, emperyalizmi, “kapitalist gelişim sürecinde, tekellerin ve finans kapitalinin egemenliğinin tesis edildiği, sermaye ihracatının belirgin bir önem kazandığı, dünyanın uluslararası tröstler arasında bölünmesi sürecinin başladığı, dünyanın tüm topraklarının en büyük kapitalist güçler arasında bölünmesi sürecin tamama erdiği aşamadır” diye açıklar.

Bahsi edilen bölünme sürecinin tamamlanıp, ABD’nin, diğer tüm ülkelerde sermaye için bankacılık merkezi rolünü üstlenmesinin ardından, işçi hareketinin üstlenmesi gereken görev de değişti. Bu dönemde, en önemli görevlerimizden biri, özellikle ABD hegemonyasını yenmek, böylece emperyalist sistemin bir bütün olarak çözülmesini sağlamaktır.

Bunun gerçekleşmesi için ABD’de bir işçi devrimi olması şart. Bu tespit, hareketimiz içerisindeki belirli bir çelişkiye, yani sınıf mücadelesi ile anti-emperyalist mücadele arasındaki farka işaret ediyor. Bu mücadeleler, hedefleri bakımından büyük ölçüde örtüşüyor, ancak aynı şey değiller.

Bu ayrım, YKP gibi sinik aktörlerin, emperyalizmle mücadele eden ülkeleri işçilerin desteğine layık görmeyerek istismar etmeye çalıştıkları bir husustur. Bu tür partiler, bu anti-emperyalist ülkelerde sınıf çelişkileri mevcut diye ABD hegemonyasını yenmeyi öncelikli gören yaklaşımın devre dışı kalması gerektiğini söyler, buna göre hareket ederler. Özünde bu tavır, dogmatik düşünceye teslim olmuş komünist partilerde yaygın olarak görülen kaba ekonomizmden kaynaklanmaktadır.

Bu ekonomik hatalara dikkat çekmek faydalı olsa da, mücadelenin tüm cephelerinde gerçekten etkili bir siyasi güç oluşturmak için sınıf ve anti-emperyalizmle ilgili çelişkilerle yüzleşmemiz gerekecek. Çok kutupluluğu destekleyenler arasında bu yüzleşmenin gerçekleşmesi gerektiğini rahatlıkla kabul ediyorum. “Çok kutuplu” siyasete abanınca sınıf mücadelesi kenara itilir. BRICS türünden çok kutuplu yapıların her şeyi bizim için halledeceği varsayımı üzerinden hareket edilir. Bu idealizme karşı uyarıda bulunmak şart.

YKP’nin BRICS ülkelerine karşı aldığı tutumdaki en büyük sorun, bu ülkeleri emperyalizmin geliştiği kuluçka merkezleri gibi ele alması, kendi ülkesindeki kapitalist sınıfların bağımsız varlıklarmış gibi hareket ettiğini sanmasıdır. Bu tavrı ile YKP, ülkesindeki kapitalistlerin yol açtığı gerçek tehlikeyi gizlemektedir.

Bu süreçte asıl mesele, Rusya, İran veya diğer yerlerdeki ulusal burjuvazinin birdenbire emperyalist projeleri yürürlüğe koyması değildir, zira zaten bu sınıf, o projeleri uygulayacak mali imkânlardan ve becerilerden yoksundur. Asıl mesele, asıl risk teşkil eden ihtimal, bu sınıfın kendi halkını hegemona, ABD’ye satmasıdır.

Bugün asıl odaklanmamız gereken tehlike budur. Bu ihtimalle başa çıkmanın tek yolu, işçi hareketini inşa etmektir. Ancak önemli olan, bunu ekonomist bir tarzda değil, anti-emperyalist mücadeleyi hesaba katan bir sentez üzerinden yapmaktır. Bu dengeyi tesis etmemiz durumunda, YKP kampıyla yürüttüğümüz ideolojik savaştan zaferle çıkar, işçilerin için çalışan etkili liderler haline geliriz.

Rainer Shea
5 Ekim 2025
Kaynak