Brezilya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Brezilya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Mayıs 2026

, ,

Gazze Soykırımında “Ezilenlerin Pedagojisi”ni Okumak


1964’te ABD’nin askeri diktatörlüğün kurulmasına bizzat yardım ettiği Brezilya darbesi nedeniyle sürgünde bulunan Brezilyalı eğitimci Paulo Freire, eğitimin politik niteliği ve zulme karşı özgürleştirici pedagojinin nasıl kullanılacağı üzerine bir kitap kaleme aldı. 1968 yılında yazılan kitap, ırk ayrımcısı rejimin yürürlükte olduğu Güney Afrika’da ve birçok Latin Amerika ülkesinde yasaklandı.

Ancak kitap, yeraltı ağları, fotokopiler ve gayri resmi çeviriler yoluyla, özgürleşme için radikal bir rehber kitap olarak hedef kitlesine ulaştı. Kitabı yasaklayanlar, Ezilenlerin Pedagojisi adlı bu kitabın radikal potansiyelini biliyorlardı.

Paulo Freire’nin çığır açan kitabında insanı derinden etkileyen bir cümle var: “İnsan olarak var olmak, dünyayı teşhis etmek, onu değiştirmektir.”

“İnsanlaşma”, insanların gerçek görevidir. Zulüm, hem ezilenin hem de ezenin, farklı şekillerde de olsa, insanlıktan uzaklaşmasına yol açar. İnsan olmak, pasif bir varoluşla değil, gerçekliği şekillendirme sürecine aktif katılımla mümkündür.

Freire’nin Fikirlerini Çözümlemek

Freire’ye göre, “dünyayı teşhis etmek” boş bir “lafazanlık” değildir. İnsanlar dünyalarını teşhis ettiklerinde, kontrol edemedikleri güçlerin etkisi altında kalan nesneler olmaktan, bu güçler hakkında eleştirel düşünebilen ve adaletsizliği, eşitsizliği ve gücü tanıyabilen özneler haline gelirler.

Freire, bu teşhis koyma pratiğinin dönüşüm olmadan eksik kalacağını savunur. İşte burada Marksist yazarın pratikle ilgili fikri devreye girer: eylemle birleştirilmiş düşünme.

O, insanlaştırma ve insanlıktan uzaklaştırma arasında bir sınır çizer. İnsanlar, dünyalarını teşhis etme yeteneğinden sansür, baskı veya “bankacılık” üzerine kurulu eğitim modeli gibi sistemler aracılığıyla mahrum bırakıldıklarında, sessizliğe itilirler. Nesnelere indirgenirler, kendi gerçekliklerini tanımlayamaz, insan olarak var olamazlar.

Ezilenlerin Pedagojisi, “Zulüm sistemleri tarafından şiddetle kesintiye uğratıldığında, tam anlamıyla insan olmak ne demektir? sorusuyla başlar. Eğer “insanlaşma” veya daha tam anlamıyla, insan olmak, her insanın temel görevi ise, o zaman “insanlıktan çıkarma”, sadece adaletsizlikle ilgili bir mesele değildir. Bu, varoluşun kendisine kazınmış, ontolojik bir şeyin ihlalidir.

İnsanlıktan Çıkarma Tek Yönlü İşlemez

İnsanlıktan çıkarma, aynı zamanda zalimin en önemli aracıdır. Zamanla ezilenler, zalimin kendileriyle ilgili (tembel, cahil, beceriksiz, insanlık mertebesinden aşağı olduğuna dair) imajı içselleştirmeye başlarlar. “İnsan olmak ne anlama gelir” sorusu, bu imaj üzerinden cevaplanır, öyle ki kurtuluş, zulmü ortadan kaldırmak yerine, zalimin kendisi olmakta bulunur. Bu nedenle Freire, ezilenleri bu döngüyü kırmak için yapısal, devrimci bir dönüşümü gerçekleştirme görevini üstlenmeye çağırır.

Freire’nin aydınlattığı en ilginç noktalardan biri, insanlıktan uzaklaşma sürecinin tek yönlü bir yol olmadığıdır. Ona göre insanlıktan uzaklaşma, “ezilenlerde şiddete yol açan ve bu şiddetin de ezilenleri insanlıktan uzaklaştırdığı adaletsiz bir düzenin sonucudur.”

Freire’nin düşünmeye teşvik ettiği asli konu şudur: Zulüm, hem ezilenin hem de ezenin etkilendiği, ancak asla eşit veya benzer şekilde etkilenmediği, hasar görmüş bir dünya yaratır. Ezilenlerin insanlığı doğrudan inkâr edilirken, ezen, tahakküm eyleminin ta kendisinde kendi insanlığını tahrif eder.

Peki bu tahrif, kendisini nasıl ortaya koyar?

“Dünyanın ve insanların doğrudan, somut, maddi mülkiyeti olmasaydı, zalim bilinç kendini anlayamazdı, hatta o var bile olamazdı.”

Freire’nin Teorisini İsrail’in Filistin'deki Soykırımına Uygulamak

İsrail’in Filistin’i sömürgeleştirdiği süreçte Filistinliler, soyut kategoriler olarak ele alındılar: güvenlik tehditleri, demografik sorunlar, ikincil zararlar olarak görüldüler. Bu, Freire’nin tanımladığı, önce kişiliği ortadan kaldırarak şiddete imkân sağlayan nesneleştirme türüdür.

Örneğin, Filistinlilere Siyonistler tarafından soykırım niyetiyle “haşarat” denildiğinde veya altı yaşındaki bir Filistinli kız çocuğu ailesi ve yardıma gelen sağlık görevlileriyle birlikte İsrail Savunma Kuvvetleri tarafından öldürüldüğünde, failler, hedef aldıkları kişileri insanlıktan çıkararak insanlıklarını yitirmiyorlar mı? [Şunu da belirtmekte fayda var: “insanlıktan çıkarma”, aynı zamanda soykırımın on aşaması içerisinde dördüncü aşamaya denk düşmektedir.]

İnsanlıktan uzaklaştırma, kişinin kendi dünyasını, kendi gerçekliğini teşhis etme gücünün, dolayısıyla, söz konusu gerçekliği değiştirme gücünün onun elinden alınmasıyla birlikte gündeme gelir. Teşhis işlemi politiktir, çünkü tartışmalara yol açar. Freire şöyle yazıyor:

“Dünyayı teşhis etmek isteyenlerle bu teşhisin yapılmasını istemeyenler arasında diyalog kurulamaz. [...] Sözlerini söyleme denilen temel haklarından mahrum bırakılanlar, öncelikle bu hakkı geri almalı, bu insanlıktan uzaklaştırıcı saldırganlığın devam etmesine mani olmalıdırlar.”

Edward Said ile Bağlantılar

Edward Said’i Freire ile birlikte okumak, teşhisi/anlatıyı bir savaş alanı olarak görmektir. Said, Filistinlilerin yalnızca maddi olarak değil, anlatısal olarak da mülksüzleştirildiğini, gerçekliklerinin yeniden yazıldığını savunur. Derdini çektiklerini anlatma imkânından da ve kendi anlatılarına sahip olma özgürlüğünden de mahrum bırakılmışlardır. Bir halk, kendi durumunu anlatamadığında, silinir.

Said, 1984 tarihli “Anlatma İzni” adlı denemesinde şöyle diyor:

“Gerçekler asla kendi başlarına konuşmazlar, bilâkis, onları özümsemek, sürdürmek ve dolaşıma sokmak için toplumsal olarak kabul edilebilir bir anlatıya ihtiyaç duyarlar.”

Filistinlilerin seslerinin sistematik olarak bastırılması ve yok sayılması, Said’in makalesini yazdığı zamana kıyasla bugün çok daha yaygın bir şekilde belgelenmiştir. Ancak işgal ve şiddet gibi temel sorunlar giderek büyüdüğü için bu konu hâlâ önemini korumaktadır.

Gazze’de Filistinliler öldürüldüklerinde, Batı’nın liberal duyarlılıklarına yaslanan büyük medya kuruluşları, katilin adını, İsrail’in adını anmayı reddediyor.

Zohran Mamdani gibi “ilerici” bir politikacı, Filistinli-Amerikalı yazar Susan Ebulhavva’yı “kınanmaya değer biri” olarak nitelendiriyor. Elde mebzul miktarda tarihi kayıt olmasına rağmen, Filistin’in işgale karşı direnişi, ister anlatı yoluyla, ister siyasi örgütlenme yoluyla, ister silahla olsun, kolayca kötüleniyor, karalanıyor. Öte yandan, İsrail’in eylemleri ve Siyonizmin soykırımcı emelleri ahlaki bir zırhla korunmaya devam ediyor.

Muhammed Kürd ve Kusursuz Kurbanlar

Günümüzde dijital dünya, daha fazla Filistinlinin dünyaya seslenmesine ve kendi soykırımlarını canlı yayınlamasına imkân sağlarken, artık ihtiyaç duydukları şey izin değil, performanstır.

Muhammed Kurd, Perfect Victims: And the Politics of Appeal [“Kusursuz Kurbanlar: Rica Siyaseti -2025] adlı kitabında, Filistinlilerin derdini çilesini anlatırken, bunu iktidarın belirlediği koşullar altında yapmak zorunda kaldıklarını söylüyor.

Filistinliler, birileri kendileriyle empati kursun, anlattıklarına güvensin diye adalete layık olmak adına tehdit oluşturmayan bir mağduriyet rolü oynamak zorunda kalıyorlar. Bu talep, başlı başına bir kontrol mekanizmasıdır. Yirmi birinci yüzyılda gücün dünyası, insanları ve halkları doğrudan susturmadan onları koşullu dinlemeye doğru geçiş yapmıştır.

Edward Said ve Muhammed Kürd’ü bu metne dâhil etmek bizi yolumuzdan saptırmaz. Bu isimler, Frantz Fanon’un çalışmaları gibi Freire’nin kitabının da dünyayı dönüştürmek isteyenlerde nasıl makes bulmaya devam ettiğinin kanıtıdır. Bu çalışmalar, zulümle tanımlı hallerin yeni yollar bulmayı sürdürdüğü, ağırlaştığı, kapsamını genişlettiği koşullarda güncelliğini halen daha koruyorlar.

Freire’nin kitabı ayrıca, öğrencilerin ve öğretmenlerin bilginin, dolayısıyla dünyanın işbirliği içinde yeniden yaratıcıları olduğu yeni eğitim anlayışları öneriyor.

Ezilenlerin Pedagojisi, onca baskı ve zulme rağmen ayakta kalmayı bildi. Sınırları, dilleri ve çağları aştı çünkü temel bir konuya değiniyordu: Düşünme, konuşma ve gerçekliği şekillendirme hakkına kimler sahiptir?

Polis Project
1 Nisan 2026
Kaynak

, ,

Ezilenlerin Pedagojisi

Giriş

Ezilenlerin Pedagojisi, radikal Brezilyalı eğitimci Paulo Freire’nin 1970 yılında yazdığı bir kitaptır. Bu kitap ilk bakışta, dezavantajlı kesimler için kaleme alınmış bir eğitim metni gibi görünür, bir anlamda öyledir de. Ama Freire’nin dört bölümde aktardığı tezleri okundukça görülür ki bu kitap aslında devrimciler kullansın diye yazılmış, radikal bir metindir. Dewey’nin The Child and the Curriculum [“Çocuk ve Müfredat] kitabından ziyade, Lenin’in Ne Yapmalı? adlı eserinin ait olduğu yazın geleneğine aittir.

Freire’nin aktardığı fikirleri neden birbirine bağladığını anlamak için öncelikle bu kitabın yazıldığı tarihsel bağlamı anlamamız gerekir. Birçok  farklı  krizin yaşandığı sürecin son deminde Brezilya İmparatorluğu, son yıllarında seçim yöntemini benimsedi, ancak John Stuart Mill’den ilham alarak, bunu iki koşula bağladı: nüfus sayımında ayrımcılık (minimum yıllık vergi ödemeleri) ve okuma-yazma becerisi.[1] Böylece ülkenin okuma-yazma bilmeyen köylü nüfusunun büyük çoğunluğu seçim sürecinin dışında tutuldu.[2][3] Cumhuriyetçi demokrasi, Brezilya'ya inişli çıkışlı bir şekilde geldi, ancak bu dışlama, 4. Cumhuriyet dönemine kadar devam etti:

“1963'te Freire, liberal-popülist João Goulart hükümeti döneminde Brezilya Ulusal Halk Kültürü Komisyonu’nun başına geçti. Goulart, iktidara geldikten sonra halk hareketlerine cevap olarak, önemli ölçüde sola kaydı. Okuryazar olmayanlara oy hakkı tanımanın yanında yoksullara yardım politikaları ile birlikte ülkenin üst ve üst orta sınıfları arasında birçok kişiyi öfkelendirdi. Ertesi yıl askeri darbeyle sağcı bir diktatörlük iktidara geldi. Freire, kitlesel okuryazarlığı ve siyasi katılımı tehdit olarak gören yeni rejim tarafından hapse atıldı. Hapisten çıktıktan sonra, Freire yıllarca sürgünde kaldı. Bu süre zarfında onu Brezilya’nın dünyaca ünlü aydını haline getirecek kitabı yazdı.”[4]

Soyut diline rağmen, Ezilenlerin Pedagojisi alelacele yapılmış bir müdahaledir: Freire, kitabı üzerinden, kendi döneminde faaliyet yürüten, iyi niyetli küçük burjuva aydınların yeni kurdukları, faşist bir darbe ve askeri diktatörlüğe karşı kitleleri örgütlemeye çalışan hareketlere hitap etmektedir.

Freire’nin Devrimci Eğitim Tezleri

Freire’ye göre insanlığın bir çağrısı, bir “ontolojik görevi” vardır: kendimizi ve dünyayı “insanlaştırmak”. İnsanlığın “merkezi sorunu”, bu hedefe ulaşmak için kendi kendimize yarattığımız insanlıktan uzaklaşma meselesini aşmaktır. Bu, Hegel’in yabancılaşma ve bunun üstesinden gelme yaklaşımına özgün bir atıf niteliğindedir:

“Ne Marx ne de Hegel, yabancılaşma ve uyumsuzluk halini salt olumsuz bir durum olarak görür. Her ikisi de bu durumu insan gelişiminin ve kendini gerçekleştirme sürecinin bir aşaması, sürecin gerekli bir parçası olarak kabul eder, zira biz, ancak bu durum içinde ve bu durum aracılığıyla gelişme kaydedebiliriz.”[5]

Birini insanlıktan çıkarmak, ona bir şeymiş gibi davranmaktır. Nesneleştirme, nesnenin özne statüsünü reddeder. Bu tanıma eksikliği, ezilenlerde bir baskı durumu ve bir sıkıntı hali yaratır. İnsanlıktan çıkarma eylemi, baskı uygulayanı da insanlıktan çıkarır.[6] Ancak bu ezen-ezilen diyalektiğinin öznel deneyimden çok daha büyük sonuçları vardır: ilgili diyalektik, dünyayı kendi amaçlarımıza uygun şekilde yeniden şekillendirme biçimimiz haline gelir, neticede bu zulüm ilişkisini somutlaştırır. Marx’ın ünlü tespitiyle, “İnsanların varoluşunu belirleyen bilinçleri değildir, toplumsal varoluşları bilinçlerini belirler.”[7] Zulme dayalı toplumsal ilişkiler, kendilerini sürekli yeniden üretir. Freire, hem ezeni hem de ezileni “bu duruma gömülmüş”, “baskının izlerini taşıyan” kişiler olarak tanımlar (s. 58). Nasıl yaşanacağına dair bir reçete ezilenlere dayatılır ve onların ezenin bilincini kendi içlerinde “barındırmaları” sağlanır (s. 46–47, 128).

Bunun nasıl yapıldığı, bizi bu kitaptaki en ünlü fikre getiriyor: Freire’nin eğitimin “bankacılık modeli” eleştirisi. Bu, ezenin pedagojisidir: öğretmen, pasif öğrenciye bilgi “yatıran” otoritedir. “Bu ilişki, anlatıcı bir Özne (öğretmen) ve sabırlı, dinleyen nesneler (öğrenciler) içerir” (s. 71).

Öğrenciler, kendilerine emanet edilen bilgileri depolamak için ne kadar çok çalışırlarsa, dünyayı dönüştüren kişiler olarak dünyaya müdahale etmelerinden kaynaklanacak eleştirel bilinci o kadar az geliştirirler. Kendilerine dayatılan pasif rolü ne kadar tamamen kabul ederlerse, dünyaya olduğu gibi ve kendilerine yerleştirilen parçalanmış gerçeklik görüşüne o kadar çok uyum sağlama eğiliminde olurlar (75).

Kitabın bu bölümünde Freire, bu tespiti ustalıkla, sınıf dinamikleriyle ilişkilendirir, ancak bu tespit, sahte devrimcinin “monologu, sloganları ve bildirileri” (s. 65)[8] ve ulusun siyasi sistemi için de aynı ölçüde geçerlidir.[9]

Yaratıcılığın iptaline karşı başvurulacak en önemli panzehir, öğrencinin “toplumsal, politik ve ekonomik çelişkileri algılamayı” ve “gerçekliğin baskıcı unsurlarına karşı harekete geçmeyi” öğrendiği “eleştirel bilinç”tir [conscientização] (s. 35). Bu sürecin özü, öğrencinin üzerinde işlem yapılacak bir nesne olmaktan çıkıp, kendini Özne olarak yeniden yaratmasıdır.[10] Eleştirel bilinç, bankacılık modelinin antitezi olan problem ortaya koyma ile teşvik edilir.

Sorun ortaya koyan bir eğitim, tüm tarafların birbirleriyle etkileşim yoluyla öğrendiği, diyaloga dayalı bir eğitimdir. “Öğretmen-öğrenci”, “öğrenci-öğretmenler” ile diyaloga girer ve “bilişsel bir nesne”nin işbirliğine dayalı algısı, onlara bu nesnenin kolektif bir yorumunu sunar. Baskıcı ilişkiler, öğrenci-öğretmenlere sınırlayıcı durumlar olarak sunulur. Gerçekliği statik ve ebedi olarak algılamak yerine, üstesinden gelinmesi gereken geçici sınırlamalar görürler. Bu algı, dünyayı dönüştürmek ve sınırlayıcı durumu aşmak için gerekli eyleme yol açar (s. 49, 79–80).

Freire, dördüncü ve son bölümde niyetini açıkça ortaya koyar: Başından beri devrim sürecinden bahsetmektedir. “Öğretmen” “devrimci lider”e, “öğrenciler”se ezilen kitlelere, en nihayetinde devrimci kadroya dönüşür.

Marksist literatürde bu yapıya dair bazı örnekler mevcuttur: Kapital, tekil bir meta ile başlar ve bakış açısı, kapitalizmin tüm dünya sistemini kapsayana kadar ilişkilerini metodik olarak izler. Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri kitabını ezilen Cezayirlinin bilincinden yola çıkarak yazar, anlatısını emperyalizmin dünya sistemini kapsayacak şekilde genişletir. Ancak Freire’nin elinde bu işlem, mantıklı bir ilerlemeden ziyade bir el çabukluğu gibi görünmektedir.

Marx ve İsa: Kavgacı Yol Arkadaşları

Freire’nin ilk ve en güçlü etkileyen unsur, annesindeki Katoliklikti. Bu etki, ilk bölümün ilk sayfasından itibaren “istidat” kavramını kendine özgü bir şekilde kullanmasında görülebilir.[11] Ancak Katolik geleneğinin dramatik karakterlerinin aksine , Yüce Tanrı bu eserde görünmez. Freire’nin kiliseyle çok tartışmalı bir ilişkisi vardı. Karısı Nita’ya göre, söz ve eylem arasındaki uyumsuzluk onu “ciddi endişeler”e sevk ediyordu:

“Örneğin, Paulo, çocukluğundan beri birçok rahibin iyi beslenip semirdiğini, buna karşılık, yoksulların yoksul ve aç kaldığını, rahiplerin ise onlara ‘Endişelenmeyin, Tanrı sizinle ve ödülünüz cennette büyüktür’ dediğini gözlemlemişti. Paulo’ya göre, karınları tok olan birçok rahip, yoksullara karşı gerçek bir şefkat ve empati duymuyordu, söyledikleriyle yaptıkları arasında tutarlılık yoktu.”[12]

Bu aktarım, bize Hegel’in Freire’nin düşüncesinde neden bu kadar merkezi bir rol oynadığına dair kimi ipuçları sunmaktadır. Bu kitap, baştan sona Hegelcidir, Hegel’in eserlerinden birçok temayı ele alır. Verdiği mücadele de Hegel’in Hristiyan hayırseverliğine yönelik eleştirisini akla getirmektedir:

“Ahlaki ilke şöyle emreder: ‘Yoksullara yardım edin.’ Oysa gerçek yardım, onları yoksulluktan kurtarmaktır. Yoksulluk kalmadığında, yoksul insanlar da kalmaz, böylece onlara yardım etme görevi de ortadan kalkar. Eğer hayırseverlik adına bu yoksul insanların yoksul kalmasına izin verirsek, yoksulluğun devam etmesine izin vererek, yoksullara gerçekten yardım etme, onları yoksulluktan kurtarma görevini yerine getirmemiş oluruz.”[13]

Freire şunları aktarıyor: “Bana ‘Paulo, Marx’ı okudun mu?’ diyenler köylüler değildi. Hayır! Onlar gazete bile okuyamıyorlardı. Beni Marx’a döndüren, onların gerçekliğiydi. Ben de Marx’a yöneldim.”[14] Hegel’in hümanizmi ve Marx’ın materyalizmi, Freire’nin düşüncesi üzerinde derin bir etki yaratmış, onun ahirette değil, burada ve şimdi yoksulların yaşamlarını dönüştürebilmesi için gerekli düşünsel-teorik araçları sağlamıştır. Radikal örgütlenmede mevcut iki yaygın marazı teşhis eden Freire, eylemsiz boş konuşma (lafazanlık) ve düşünmeden eylem (aktivizm). Sadece düşünme ve eylemi bütünleştirerek pratiğe ulaşabilirsiniz. Bunu, diyalektik materyalizmin doğrudan bir açıklaması olarak yorumlamak mümkün.[15][16]

Marksist eleştiri silahıyla donanmış olan Freire, yoksullara yardım etme çağrısını yerine getirmede militan bir Hristiyanlık tasavvur ediyordu. Bu onu Gustavo Gutiérrez’in yörüngesine soktu.[17] Freire, onun önerisiyle kurtuluş teolojisi için kurulacak kilise biçimlerini analiz etti. Brezilya Katolik Kilisesi, “gelenekçi” ve “halen dah yoğun biçimde sömürgeci”ydi. Freire, kilisenin öncü parti rolüne, rahipliğin ise devrimci liderler rolüne büründüğünü gördü:

“Bu ütopik, peygambervari ve umut dolu hareket, ezilen toplumsal sınıflara ve radikal toplumsal değişime kendini adamak adına, iyilikseverliğe de yatıştırıcı reformlara da karşı çıkıyor.”[18]

Freire’nin devrimcilerden ilham aldığının daha da açık bir işareti, onun gerçek devrimcilerden alıntı yapmış olmasıdır: Lenin (s. 126, 138, 182), Mao (s. 54, 93–94, 136), Castro (s. 128, 166) ve özellikle eşi Nita’nın “inanılmaz bir sevgi ve hayranlık duyuyordu” dediği Che Guevara (s. 89, 165–166, 169–171).[19]

Marksizmi Hristiyanlıkla cem etme konusunda bilinçli bir gayret ortaya koyan Freire, kendisini “İsa’nın yoldaşı” olarak tanımlıyordu.[20] Buradaki asıl sorunsa, İsa’nın kurtuluş için şiddet uygulanmasına kesin olarak karşı çıkıyor olmasıydı:

“[...] ‘Göze göz, dişe diş’ sözünü işitmişsinizdir. Ben size diyorum ki, kötülük yapanlara karşı koymayın. Sağ yanağınıza vuran olursa, diğer yanağınıza da çevirin. [...] ‘Komşunu sev, düşmanından nefret et’ sözünü işitmişsinizdir. Oysa ben size diyorum ki, düşmanlarınızı sevin, size zulmedenler için dua edin.” [Matta 5:38-43]

Hristiyanlığın insanlıktan uzaklaştırmaya ve zulme yaklaşımı, son tahlilde, acı çekmek ve ölümü beklemekten ibarettir. Freire, bu görüşü kabul edemezdi. “Sadece bir seyirci olmama izin veremem. Bilâkis, değişim sürecinde yerimi almalıyım.”[21]

Marx, “Eleştiri silahı elbette silahlı eleştirinin yerini alamaz. Maddi güç, maddi güçle devrilmelidir” diyordu[22] Lenin de kurtuluşun “şiddetli devrim” olmadan “imkânsız” olduğu görüşünü savunuyordu.[23] Mao, “bir devrim bir akşam yemeği partisi değildir. O bir ayaklanmadır, bir sınıfın diğerini devirdiği bir şiddet eylemidir” tespitinde bulunuyordu.[24] Şiddet, sadece bir tercih değil, zor edinilen bir deneyimdi. Engels, “Paris Komünü, burjuvaziye karşı silahlı halkın şiddetine başvurmamış olsaydı, tek bir gün bile dayanabilir miydi?” diye sorar, devamında, “Bilâkis, aslında o şiddeti yeterince özgürce kullanmadığı için eleştirmeliyiz” der.[25]

Freire, Marksist teorinin apaçık doğru olduğunu görse de, Tanrı’nın Oğlu’na karşı çıkmaya gönlü el vermemiş, şiddetin kullanımı konusunda belirgin bir Hristiyan bakış açısını korumuştur. Nita şöyle diyor:

“Paulo’ya göre, şiddete nadiren ihtiyaç vardı. Paulo, özellikle eleştirel-etik-politik eğitim yoluyla, şiddet içermeyen yöntemlerle birçok şeyi derinden değiştirdi. Silahlar ve savaşlar yerine, diyalog ve sevgi anlayışına destek sundu.”[26]

İkilemde kalan yazar, yaratıcı yoruma yöneldi. “Tarihte hiçbir zaman şiddet, ezilenler tarafından başlatılmamıştır.” Peki bu nasıl mümkün olabilmişti?

“Ezilenler, şiddetin sonucu oldukları halde nasıl başlatıcı olabilirler ki? [...] Eğer boyun eğdirilmelerini sağlayacak önceden bir şiddet durumu olmasaydı, ezilenler de olmazdı. [...] Bilinçli veya bilinçsiz olarak, ezilenlerin isyan eylemi (ki bu eylem her zaman ya da neredeyse her zaman, ezenlerin ilk şiddeti kadar şiddetlidir) sevgiyi başlatabilir” (s. 55–56).

Bu, Engels'in Çartistlere atfettiği, “ezilenlerin, ezenlerin kendilerine karşı kullandıkları araçların aynısını ezenlere karşı kullanma hakkına sahip oldukları” şeklindeki çok benzer bir duygunun ifadesidir.[27] Birçok devrimci, devrimde sevginin gerekliliğini dile getirmiştir.[28][29][30]. Ancak devrim sürecinin kendisini bir sevgi eylemine dönüştürmeyi öngören yaklaşım abartılıdır. Sevgi birleştirici bir güçtür. Sosyalist bir devrim, siyasi-ahlaki bir ayrım çizgisine[31], biz ve onlar arasında çizilen net ve berrak bir ayrım çizgisine dayanır. Devrim sırasında ezenlerle birlik aramak kısırlaştırıcı bir pratiktir. Ezenlerden tümüyle kopulmalıdır.[32]

Yoksullukta olduğu gibi devrimde de durum aynıdır: Hristiyan Sosyalizmi, ezilenleri özgürleştirmek için gerekli pragmatik eylemler konusunda kendi kendisini düğümler. Hristiyanlıkta devrimci bir kıvılcım çakmak yerine, devrimciyi kendisine yönelik şüpheye mahkûm eder. Asli Günah silinmiş, yerini İnsanlıktan Çıkarma meselesi almıştır, ancak materyalist bir gözle bakıldığında, bunların hepsi biraz fazla teodisiye çalmaktadır.[33] Dolayısıyla, bütünüyle ele alındığında, Freire’nin diyalektik kullanımı Marx’ın materyalizminin gerisinde kalır, daha çok Hegel’in idealist diyalektiğine benzer ancak Marx’ın da Hegel’in de monizme bağlılığından eser bulunmayan Freire, esasen bir tür ütopik senkretizmle maluldür.[34]

Bu kutsal olmayan harman, Vatikan’ın dikkatinden kaçmadı. Papalık koltuğuna oturmadan birkaç yıl önce Kardinal Ratzinger şöyle yazmıştı: “Sabırsızlık ve hemen sonuç alma arzusu, diğer tüm yöntemlerden umudu kesen kimi Hristiyanları ‘Marksist analiz’ dedikleri şeye yöneltti.” Müstakbel Papa, Kurtuluş Teolojisi’ndeki ikiliğin kritik kusurunu net bir biçimde görmüştü:

“[...] Marx’ın düşüncesi, gözlem ve analizden elde edilen tüm verilerin felsefi ve ideolojik bir yapıda bir araya getirildiği, gerçekliğe dair küresel bir vizyondur. [...] Bu epistemolojik olarak benzersiz kompleksin parçalarının ayrılması mümkün değildir. Eğer sadece bir parçayı, örneğin analizi ele almaya çalışırsanız, sonuçta tüm ideolojiyi kabul etmek zorunda kalırsınız. [...] Gerçeğin nihai ve belirleyici ölçütü, ancak kendisi teolojik olan bir ölçüt olabilir.”[35]

Oysa Marx’ın dine yönelik eleştirisi çok daha isabetliydi: “İnsan dini yaratır, din insanı yaratmaz. Din, henüz kendini bulamamış ya da kendini yeniden kaybetmiş insanın özbilinci ve özsaygısıdır.” O, dinde saf bir hata değil, insan deneyiminin gerçeğini içeren “mistik bir kabuk” görüyordu:

Dini, insanların yanılsamalı saadeti olarak ortadan kaldırmak, onların gerçek saadetini talep etmektir. Mevcut durum hakkındaki yanılsamalardan vazgeçme talebi, yanılsamalara ihtiyaç duyan durumdan vazgeçme talebidir. Bu nedenle din eleştirisi, özünde, halesi din olan gözyaşı vadisinin eleştirisidir. Eleştiri, hayali çiçekleri zincirden koparmıştır. bunu insan süssüz, kasvetli zinciri taksın diye değil, zinciri silkeleyip canlı çiçeği koparması için yapmıştır. [...] İnsanın kutsal olmayan yabancılaşma biçimi açığa çıkarıldıktan sonra, tarihin hizmetinde olan felsefenin acil görevi, kutsal olmayan yabancılaşma biçimlerini açığa çıkarmaktır. Böylece cennet eleştirisi, yeryüzü eleştirisine, din eleştirisi hukuk eleştirisine, teoloji eleştirisi siyaset eleştirisine dönüşür.”[36]

Hristiyanlığın inancılığı, bilginin yayılmasına karşı kaybedilen bir savaşa saplanıp kalırken ve giderek küçülen bir alanı savunmaya çalışırken, Marx’ın materyalist yönteminin bütünleştirici karakteri, hakikatin peşine her yönden korkusuzca düşebilmektedir.

Freire’nin Marksist teoriyi Hristiyanlıkla birleştirmek için verdiği tavizler, hem teoride hem de pratikte boşa çıktı. Hayatının sonlarında çalışmaları üzerine düşünürken, “Eğitimin toplumsal dönüşüm için nihai kaldıraç olmadığı doğrudur. Ancak onsuz dönüşüm gerçekleşemez” dedi.[37] Bu kitapta pedagojiye verilen önceliği göz önünde bulundurursak, bunu kendini küçümseyen bir tavır olarak görmek gerekiyor.

Yapılmaması gerekenler konusunda söyleyecek çok daha faydalı şeyleri var.


Bir Devrimcinin Davranışı

Tarihsel olarak, devrimci liderlerin çoğu, ezen sınıflardan gelir. Bu sebeple Freire, bu sınıfın öznel deneyiminin ve tuzakların incelenmesi için kitapta birkaç bölüm tahsis eder.

Öncelikle, zulmün ve zulmün gerçekleştiği gerçeklikteki konumun kabul edilmesi gerekir. Kendi halleriyle yüzleşen bir zalim, öznelciliğe geri çekilme eğilimindedir. Nesnel gerçekliği “farklı görmeyi” seçer. Bu çok tanıdık rasyonelleştirme süreci “somut olmaktan çıkar, algılayanın sınıfını savunmak için yaratılan bir mite dönüşür” (s. 52). Bu süreç dünya genelinde işlediği vakit bireysel rasyonelleştirme mitleştirmeye evrilir (s. 139). “Burada ne nesnelcilik ne de öznelcilik, ne de psikolojizm savunulmaktadır, aksine, sürekli diyalektik bir ilişki içinde öznellik ve nesnellik savunulmaktadır” (s. 50).

Rasyonelleştirmenin bir başka biçimi de ezilenleri çocuksu olarak görmek ve kurtarıcı konumunu benimsemektir. Bu vesayetçi tutum da fazlasıyla tanıdıktır. Freire, devrimci bir harekette bunun varlığını reddeder (s. 54). “Sadece ezilenler, kendilerini özgürleştirerek ezenlerini özgürleştirebilirler” (s. 56). Ancak iyi niyetler yeterli değildir. Devrimciye dönüşen ezenler, “kökenlerinin izlerini, önyargılarını ki bu da halkın düşünme yeteneğine olan güven eksikliğini içerir” (60) getirirler.

Freire, ezilenlerin doğuştan iyi olduğuna da inanmaz: onlar da “özgürlük korkusu”, “kadercilik” duygusu ve olumsuz bir “kendini küçümseme” biçiminde ezilmelerinin izlerini taşırlar (s. 36, 61–64). Bu da ilginç bir gözleme yol açar: tarihsel koşullar iki tür devrimci hareket veya tek bir hareket içinde iki an üretir:

“[...] Devrimci liderlerin halka yönelik hareketi ya yataydır, böylece liderler ve halk, zalime karşı tek bir beden oluşturur ya da üçgen şeklindedir; burada devrimci liderler, hem zalimlere hem de ezilenlere karşı üçgenin tepe noktasını işgal eder” (s. 165).

Ezilenlerin henüz eleştirel bir bilinç geliştirmemiş olması durumunda doğal olarak üç yönlü bir çelişki ortaya çıkar. Devrimciler, çalışmalarına bunu çözerek başladıkları sürece bu sorun teşkil etmez.[38] Ancak kendilerini halkın sesi olarak gördükleri için bu sorunu göz ardı etme eğilimi, dolayısıyla, risk alma tehlikesi vardır. Freire, eleştirel bilinci geliştirmenin önemini tam da bu sebeple bu ölçüde vurgular: Bir devrim ancak devrimciler ve halk arasında birlik olduğunda başarılı olabilir. Bu birliği gözetmeden devrim yolunda yürümek darbeyle neticelenir. bu durumda geçici hükümet meşruiyetten yoksundur.[39]

Karmaşık Bir Miras

Ezilenlerin Pedagojisi, eleştirel pedagojinin temel metinlerinden biri olarak kabul edilir ve sosyal bilimler alanında en çok alıntı yapılan üçüncü eserdir.[40] Etkili bir çalışma olsa da Brezilya’da sosyalist devrimin de bankacılık modeline dayalı eğitim sisteminin de geçersizleştiğini tespit etmek gerekmektedir. Belki de sürgünde yazılmış bir kitaptan bunu beklemek fazla olabilir, ancak içinde tespit edebileceğimiz bazı zayıf noktalar kesinlikle mevcuttur.

Freire’nin felsefi dili oldukça soyut ve kendine özgüdür. Fikirlerinin teorik kökenlerini bilseniz bile, çözümlemesi zor olabilir. Ayrıca, daha ihtiyatlı olması gereken durumlar da vardır; Fromm'un “biyofili” ve “nekrofili” gibi Frankfurt Okulu’na ait ifadelere başvurması, kullanıldıkları materyalle oldukça uygunsuz görünmektedir.

Mao’nun Kültür Devrimi’nin toptan benimsenmesi ki bu pozisyon, bugün Çin Komünist Partisi’nin bile benimsemediği bir pozisyondur, zamanın sınavından geçememiştir. Heidegger’in dasein felsefesine dair ipuçlarıyla birlikte, bu, nesnel koşulların karşıt bir gücü olmayan çok gönüllü bir temayı ortaya koymaktadır. Lenin, İkinci Enternasyonal’in cenazesi ardından yaptığı konuşmada, devrimin hem nesnel hem de öznel koşullarının gerekliliğini savunmuştur. Devrim, ancak “nesnel değişikliklere öznel bir değişiklik eşlik ettiğinde” gerçekleşebilir.[42]

Mao, Heidegger ve dolayısıyla Freire’nin hataları, nesnel koşulların irade gücüyle değiştirilebileceği varsayımıyla özneye çok fazla vurgu yapmaktadır. Freire’nin hakkını vermek gerekirse, öznellik ve nesnelliğin birbirine karşı sergilediği hataları ele almaktadır (s. 50), bu da onun kültür devrimini benimsemesinin kültürün maddi temelini görünüşte görmezden gelmesini daha da ilginç kılmaktadır.

Freire, hem Hristiyan hem de Hegelci kökenlerinde ortak olan bir eğilimle, insan ve hayvanı keskin bir şekilde birbirinden ayırır. Hegel, emeğin icrasını yalnızca insanlığın alanı olarak görüyordu. Marx ise kunduz, örümcek ve arı gibi hayvanlara dikkat çekerek, bu görüşü düzeltti. Marx, “En kötü inşaatçıyı en iyi arıdan ayıran şey, inşaatçının balmumundan bir yapı oluşturmadan evvel onu kafasında oluşturmasıdır.”[43] diyordu. Ancak hayvanların herhangi bir içselliğe sahip olmadığı fikri yanlıştır. Marx’ın arı örneğini ele alırsak, arıların oyun faaliyetlerinde bulundukları gözlemlenmiştir.[44] Daha da çarpıcı olanı ise Norveç kıyılarında ringa balığının aşırı avlanmasıdır: Yaş düzenlemesi nedeniyle yaşlı balıkları hedef alarak, balıkçılık endüstrisi, genç nesillere bilgi aktarımına müdahale etmiş, böylece genç popülasyonlar ideal yumurtlama alanlarını unutmuşlardır.[45]

Asıl ciddiyet arz eden sorunsa ezen-ezilen diyalektiğidir. Bazıları nahif bir yaklaşımla, Freire’nin eserini “sınıfsal analiz”[46] olarak tanımlasa da, bu metinde sınıfın somut bir analizine dair hiçbir şey bulunmamaktadır. Freire, birincil kaynak olarak Brezilyalı köylülerin sözlerini alıntılasa da, Brezilya tarihine veya büyük toprak sahiplerinin tarımdaki sınıfsal ilişkilerine dair hiçbir analiz sunmamaktadır.

Bu belirsizlik, iki istenmeyen sonuç doğurur:

1. Anarşizm gibi modernizm karşıtı yollar üzerinden, ezilenlerin rolünü kendine atfetme eğilimine yol açar.[47]

2. Sınıf mücadelesine dair ikili anlayış baskın hale gelir.

Kitapta yer alan Böl ve Yönet başlıklı bölüm, ezilenler arasında açığa çıkan sınıflar arası çatışmaları asgari düzeyde kabul eder: “Zalim azınlık, çoğunluğa boyun eğdirip onun üzerinde hâkimiyet tesis ettiği ölçüde, iktidarda kalabilmek için onu bölmeli, birleşmesine izin vermemelidir” (s. 141). Ancak Freire, sınıfların birbirleriyle nesnel olarak nasıl çatışabileceğini analiz etmeye hiç girişmez. Freire’nin anlatımında bu bölünme, tamamen dışarıdan dayatılır. Bu, vurgulanmaya değer bir noktadır çünkü bu eksiklik, Marksist literatürde yaygındır. Marx ve Engels bile bu bölünmeyi görmezden gelememiştir.

Freire’deki ütopyacılık, Plehanov’un şu eleştirisinin üstesinden gelemez:

“Ütopyacı, kendi ‘ideal’ini belirlerken, her daim soyut bir kavramdan, misal, insan doğası kavramından veya soyut bir ilkeden, misal, şu veya bu kişilik hakları ilkesinden veya ‘bireysellik’ ilkesinden vb. yola çıkar. Böyle bir ilke benimsendikten sonra, ondan yola çıkarak, neyin olması gerektiğini (elbette, hangi zamanda ve hangi koşullar altında olduğunu bilmiyoruz) en mükemmel kesinlikle ve en ince ayrıntısına kadar tanımlamak zor değildir.”[49]

Joshua Clover, aynı noktayı daha da özlü bir şekilde ifade eder: “Dilek kipi, güzel bir kiptir, ama tarihsel materyalizmin kipi değildir.”[50]

İşin olumlu tarafına bakacak olursak, Freire’nin devrimi bir olay değil, bir süreç olarak tasvir etmesi son derece önemlidir:

“Devrimin yeniliği eski, baskıcı toplum içinde doğar. İktidarın ele geçirilmesi, devam eden devrimci sürecin yalnızca belirleyici bir anını oluşturur. Statik değil, dinamik devrim görüşünde, iktidarın ele geçirilmesinin ayırıcı çizgi olduğu mutlak bir ‘öncesi’ veya ‘sonrası’ yoktur” (s. 137).

Bir şekilde, Hristiyan sosyalist ütopyacı, birçok ateist Marksistin düştüğü mesihçilik hatasından kaçınmayı bilmişti!

Sonuç

Marksistler için Hegel’in düşüncesini okumak ve anlamak ne kadar değerliyse, Ezilenlerin Pedagojisi de o kadar değerlidir. Bu eser, küçük burjuva devrimcisinin “sahte cömertliğine” karşı gerekli bir düzeltmedir. Ayrıca, batıda dar görüşlü ekonomik bir Marksizmin hâkim olduğu bir çağda güçlü bir hümanizm dozu temin eder. Ondan bundan gayrı bir şey almıyorsanız bile, bari Freire’nin küresel güneyin emperyalizmine karşı uzlaşmaz duruşunu alın.

Kısa olmasına rağmen, umarım bu inceleme, okura içeriğinin felsefi derinliğini hissettirmiştir. Bu kitap, teorik çalışmaya yeni başlayan genç bir Marksist için uygun değil. Aksine, Hegel, Marx, Lenin, Mao gibi isimler hakkında sağlam bir bilgiye sahip ve örgütlenmeye kararlı, iyi okumuş bir Marksist için uygun. Freire bize, “ezilenlere vaaz vermeyin, onlarla alçakgönüllülükle ve hizmet ruhuyla iletişim kurun” diyor.

Adam L.
15 Ağustos 2025
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Ferraro, 2013.

[2] “1872 nüfus sayımına göre Brezilya’da yüzde 80’in üzerinde olan okuryazar olmayanların oranı birden körlük, cehalet, bağımlılık, beceriksizlik hatta tehlike olarak görülmeye başlandı. Okuryazar olmayan o büyük kitle toplumsal bir leke kabul edildi ve onun oy sandığından uzak tutulmasından, oy kullanmasına izin verilmemesinden bahsedilmeye başlandı” Ferraro, 2012.

[3] Oy kullananların sadece zenginlerle sınırlı tutulması kararının genel bir tarihi için bkz.: Losurdo, Domenico. Democracy Or Bonapartism: Two Centuries of War on Democracy, Çeviri: David Broder. Verso Books (2024), bilhassa “John Stuart Mill’de Mülkiyet, Kültür ve Politik Haklar” başlıklı Birinci Bölüm.

[4] Featherstone, “Paulo Freire’s Pedagogy of the Oppressed at Fifty” Jstor.

[5] Sayers, Marxism and Human Nature, s. 89.

[6] “Zalimin iyi yemek yemesi, saygı görmesi veya iyi uyumasının bir önemi yok. İnsanlıktan çıkmadan başkasını insanlıktan çıkartamazsınız. İstidadın toplumsal kökleri öyle derinlerdedir ki ezilen ezene, ‘sen sen olmadıkça ben ben olamam, sen var olmadıkça ben de olamam. Her şeyden evvel senin sen olmana yasak getirdiğim sürece ben ben olamam’ der.” Freire, Pedagogy of Hope: Reliving Pedagogy of the Oppressed, s. 89.

[7] Marx, “Contribution to the Critique of Political Economy (1859)”, MECW, Cilt. 29, s. 263. MIA.

[8] “Halkın Dışişleri Bakanlığı görevine yeni atanan, tutumunu ‘aktif enternasyonalizm’ olarak  tanımlayan Troçki, hatıratında görevlerini şu cümleyle özetler: ‘Dünya halklarına hitaben birkaç devrimci bildiri yayınlayıp dükkânı kapatacağım’[...]” Carr, The Bolshevik Revolution, 1917–1923, Cilt. 3, s. 16.

[9] “Demokraside halk, güvendiği lideri seçer. Sonra seçilen kişi, ‘şimdi kapatın çenenizi ve bana itaat edin’ der. Halk ve partiler, artık liderin yaptığı işlere müdahale edemezler.” Max Weber’den aktaran: Weber, Marianne, Max Weber: A Biography, s. 653.

[10] “İşlevsel açıdan zulüm ehlileştiricidir. Onun gücünün kurbanı olmamak için, ondan çıkmak ve ona karşı gelmek gerekir. Bu da ancak pratik yoluyla yapılabilir: dünyayı dönüştürmek amacıyla ona dair tefekkür ederek ve eylemde bulunarak. (s. 51)

[11] Freire’nin düşünsel atalarından biri şunları söylüyor: “Bu insanlığın tarihsel istidadı ile ilgili fikir ister Hristiyan olsun isterse sekülerleşmiş olsun, o esas olarak Hristiyanlıktan kök almıştır, Hristiyanlığa ait fikirlerden türemiştir”. Maritain, The Rights of Man and Natural Law, s. 3.

[12] Kirylo, Paulo Freire: The Man from Recife, s. 278.

[13] Losurdo, Hegel and the Freedom of Moderns, s. 227.

[14] Freire, Última entrevista (Son Röportaj), Youtube.

[15] “Diyalektik materyalizm, olgulara ait yansımalardan sistemler kurar, o olguları, olgular üzerinde gerçekleştirdiği eylemler üzerinden doğrular, o eylemle yaşanan değişimler üzerinden onları düzeltir, güçlendirir.” Lewis, Introduction to A Textbook of Marxist Philosophy, s. 24.

[16] “Diyalektik-materyalist bilgi teorisi, pratiği birincil konumda tutar. İnsan bilgisinin hiçbir şekilde pratikten ayrılamayacağını savunur, pratiğin önemini reddeden veya bilgiyi pratikten ayıran tüm yanlış teorileri çürütür.” Mao, “On Practice (1937)”, Selected Works, Cilt. I, s. 297 Redsails.

[17] Kirylo, s. 278.

[18] Freire, The Politics of Education, s. 137.

[19] Kirylo, s. 286.

[20] “Marx’ı okudukça, İsa’nın yoldaşı olarak kalmak için belirgin, temel bir zemin buldum. Bu yüzden, Marx okumam, Marx’a dair kapsamlı anlayışım, bana gecekondu köşelerinde İsa’yı aramamam gerektiğini hiçbir zaman söylemedi. [...] Marx’ın dünyeviliğinde ona eşlik ettim, Mesih’in aşkınlığında da Mesih’i aradım.” Freire, Última entrevista (Son Röportaj).

[21] Freire, The Politics of Education, s. 129.

[22] Marx, “Contribution to the Critique of Hegel’s Philosophy of Law (1844)”, MECW Cilt. 3, s. 182. MIA.

[23] Lenin, “The State and Revolution (1917)”, Collected Works, Cilt. 25, s. 393. MIA.

[24] Mao, “Report on an Investigation of the Peasant Movement in Hunan (1927)”, Selected Works, Cilt. I, s. 28. MIA.

[25] Engels, “On Authority (1873)”, MECW Cilt. 6, s. 425. MIA. Türkçesi: İştiraki.

[26] Kirylo, s. 278.

[27] Engels, “The Festival of Nations in London (1845)”, MECW Cilt. 6, s. 7. MIA.

[28] “Saçmalıyormuş gibi görünme riskine rağmen şunu söylememe izin verin: gerçek devrimci, sevgi temelli büyük duyguların güdümünde hareket eder. Bu niteliğe sahip olmayan gerçek bir devrimci düşünülemez bile.” Guevara, The Che Guevara Reader, s. 211, MIA.

[29] “Empati, duyarlılık, merhamet gibi sıcak ve samimi duygular sevginin suretleridir. Sevgi,, birleştiren bir duygudur, dolayısıyla sevgi, toplumu örgütleme gücüne sahiptir.” Kollontai, “Make Way for Winged Eros!”, Young Guard içinde (1923) Redsails.

[30] “Devrim yapmak için nefret etmek ve geçmişe inanmak yetmez. Nefret ve geçmişe inanç, isyan aşamasında insanı harekete geçirmeye yeter. Biz, devrim yapmak istiyorsak sevdalanmalı, geleceğe göre hareket etmeliyiz.” Gassân Kenefâni’den aktaran: Khaled, My People Shall Live, s. 6.

[31] “topyekûn çatışmalar, düşmanın ‘belirgin olmaktan çıktığını’ varsayar. Bu çatışmalar, belirli etnik, toplumsal veya politik grupların değerli topluluktan, düzgün bir şekilde uygar gruptan, hatta insan ırkından dışlanmasını veya sürülmesini içerir. [...] En azından Fransız Devrimi ve onun karakteristik evrenselcilik anlayışından başlayarak, devrimciler, çoğunlukla düşmanın belirgin olmaktan çıkartma işlemini politik-ahlaki bir temele dayandırarak uyguladılar. Robespierre’e göre ahlak, toplum olma vasfını taşıyan yapının tek temeliydi. Robespierre, diğer tüm politik düzenleri bu temel üzerinden suç saydı.” Losurdo, War and Revolution: Rethinking the Twentieth Century, s. 57.

[32] “Düşman tarafından saldırıya uğramamız hayırlıdır çünkü bu, düşman ile kendimiz arasında net bir sınır çizdiğimizi kanıtlar. Düşmanın bize vahşice saldırması ve bizi tamamen kara ve tek bir erdemi olmayan biri olarak göstermesi ise daha da hayırlıdır. Bu, sadece düşman ile kendimiz arasında net bir sınır çizmekle kalmadığımızı, aynı zamanda işimizde büyük bir başarı elde ettiğimizi gösterir.” Mao, “To be Attacked by the Enemy is Not a Bad Thing but a Good Thing (1939)”, Selected Works, Cilt. VI, s. 215, MIA.

[33] Eğer bu, size uzak bir fikir gibi geliyorsa, Hegel’in tarih felsefesini tam olarak bu terimlerle tanımladığını unutmayın: “[...] yaklaşımımız bir teodisi, Tanrı’nın yollarının bir gerekçelendirilmesidir.” Hegel, Introduction to The Philosophy of History, s. 18.

[34] “Paulo [...] materyalist ve Katolikti ama materyalizme ideolojik bir inancı yoktu, bu, sık sık bazı felsefecilerin alaycı tavırlarına maruz kalan bir tür ütopyacılığın kapısını aralamasına katkıda bulundu.” McLaren, “Paulo Freire and liberation theology: The Christian consciousness of critical pedagogy” Chapman.

[35] Congregation for the Doctrine of the Faith, “Instruction on Certain Aspects of the ‘Theology of Liberation’” Vatican.

[36] Marx, “Contribution to the Critique of Hegel’s Philosophy of Law (1844)”, MECW Cilt. 3, s. 176. MIA.

[37] Freire, Teachers as Cultural Workers, s. 69.

[38] “Bazı çelişkiler açık düşmanlıkla tanımlıdır, bazıları ise değildir. Şeylerin somut gelişimine uygun olarak, başlangıçta düşmanca olmayan bazı çelişkiler düşmanca hale gelirken, başlangıçta düşmanca olanlar düşmanca olmayan bir niteliğe kavuşur.” Mao, “On Contradiction (1937)”, Selected Works Vol. I, s. 344. Redsails.

[39] The Political Ideas of Marx ve Engels [“Marx ve Engels’in Politik Fikirleri”] adlı eserinde Richard N. Hunt, Marksizmin herhangi bir biçimde Babeuf ve Blanqui’nin azınlık devrimciliğinin bir mirasçısı olduğu görüşüne ikna edici bir şekilde karşı çıkar. Ona göre Marx ve Engels, sözlerinde ve eylemlerinde başarılı bir devrim için çoğunluğu teşkil eden, kitlesel zemini olan bir koalisyonun gerekli olduğunu düşünmüştür.

[40] Green, “What are the most-cited publications in the social sciences (according to Google Scholar)?”, LSE.

[41] “Varlık ve Zaman’da irade, olgular düzeyinde itina ile kök salmıştır, bu nedenle Dasein’ın varoluşsal açıklığında yer alır. İradi olan ve olmayan, böylece, otantik olanın otantik olmayan ile karşıt olması gibi kıyaslanabilir.” Schümann, Heidegger on Being and Acting: From Principle to Anarchy, s. 245.

[42] Lenin, “The Collapse of the Second International (1915)”, Collected Works, Cilt. 21, s. 213–214. MIA. Türkçesi: İştiraki.

[43] Marx, Capital, Cilt. 1, s. 154.

[44] Galpayage Dona, “Do bumble bees play?”, Animal Behavior.

[45] Slotte, “Herring spawned poleward following fishery-induced collective memory loss”, Nature.

[46] Maddray, “Paulo Freire and Political Education”, National Political Education Committee, Dsausa.

[47] Bunun eğlenceli bir örneği, David Corey’nin kitaba yönelik olumsuz eleştirisidir. Yazar, kendini “zalim” olarak konumlandırıyor çünkü kendisi bir siyaset bilimi profesörüdür ve “öğretmen”, zalime verilebilecek tek somut örnektir. (Corey, “Paulo Freire’s Oppressive Pedagogy”, National Affairs)

[48] Bu konuya dair daha derinlikli bir değerlendirme için bkz.: Losurdo, Domenico. Class Struggle: A Political and Philosophical History, trans. Gregory Elliot. Palgrave Macmillan (2016).

[49] Plekhanov, In Defense of Materialism: The Development of the Monist View of History, s. 258–259.

[50] Clover, Riot. Strike. Riot., s. 4.

Kaynakça
Carr, Edward Hallett. The Bolshevik Revolution, 1917–1923, Vol. 3. MacMillan & Co. Ltd (1953).

Clover, Joshua. Riot. Strike. Riot. Verso (2016).

Congregation for the Doctrine of the Faith. “Instruction on Certain Aspects of the ‘Theology of Liberation’.” The Holy See (1984). Vatican.

Corey, David. “Paulo Freire’s Oppressive Pedagogy.” National Affairs, Sayı. 54 (2023). s. 36–52. Nationalaffairs.

Featherstone, Liza. “Paulo Freire’s Pedagogy of the Oppressed at Fifty.” JSTOR Daily (blog). 30 Eylül 2020. Jstor.

Ferraro, Alceu Ravanello. “Education, class, gender and the vote in imperial Brazil: the Saraiva Law - 1881.” Educar em Revista (2013). s. 181–206. Scielo.

Ferraro, Alceu Ravanello, ve Michele de Leão. “The Saraiva Law (1881): On the arguments invoked by liberals to exclude illiterates from the right to vote.” Educação Unisinos 16, Sayı. 3 (2012). s. 241. Proquest.

Freire, Paulo. The Politics of Education: Culture Power and Liberation, Çeviri: Donald Macedo. Bergin & Garvey Publishers, Inc. (1985).

Freire, Paulo. Pedagogy of Hope: Reliving Pedagogy of the Oppressed, Çeviri: Robert R. Barr. The Continuum Publishing Company (1994).

Freire, Paulo. Última entrevista (Son Röportaj). PUC São Paulo, São Paulo (1997). Youtube.

Freire, Paulo. Teachers as Cultural Workers: Letters to Those Who Dare Teach, Çeviri: Donald Macedo, Dale Koike, Alexandre Oliveira. Westview Press (2005).

Freire, Paulo. Pedagogy of the Oppressed, 30. Yıldönümü, Yayına Hz. ve Çeviren: Myra Bergman Ramos. Bloomsbury Academic (2017).

Galpayage Dona, H.S., Solvi, C., Kowalewski, A. vd., “Do bumble bees play?”, Animal Behavior içinde, Cilt. 194 (2022). s. 239–251. Sciencedirect.

Green, Elliot. What are the most-cited publications in the social sciences (according to Google Scholar)? LSE Impact Blog (2016). LSE.

Guevara, Che. The Che Guevara Reader. Ocean Press (1997).

Hegel, G.W.F. Introduction to The Philosophy of History, Çeviri: Leo Rauch. Hackett (1988).Archive.

Hunt, Richard N. The Political Ideas of Marx and Engels: Marxism and Totalitarian Democracy, 1818–1850, Cilt. I. University of Pittsburgh Press (1974).

Khaled, Leila. My People Shall Live, Yayına Hz.: George Hajjar. Hodder and Stoughton (1973).

Kirylo, James D. Paulo Freire: The Man from Recife. Counterpoints: Studies in the Postmodern Theory of Education. Volume 385. Peter Lang New York (2011).

Kollontai, Alexandra. “Make Way for Winged Eros!” Young Guard içinde, Sayı. 3. C. (1923). S. 111–124. Redsails.

Lenin, Vladimir I. Collected Works. Progress Publishers (1964).

Lewis, John. Introduction to A Textbook of Marxist Philosophy, Yayına Hz.: Mikhail Shirokov. The Camelot Press Ltd (1941).

Losurdo, Domenico. Hegel and the Freedom of Moderns, Çeviri: Marella ve Jon Morris. Duke University Press (2004).

Losurdo, Domenico. War and Revolution: Rethinking the Twentieth Century, Çeviri: Gregory Elliott. Verso Books (2015).

Maddray, Gray. “Paulo Freire and Political Education.” National Political Education Committee, Democratic Socialists of America. 1 Mart 2023. Dsausa.

Mao, Zedong. Selected Works of Mao Tse-Tung. Foreign Languages Press (2021).

Maritain, Jacques. The Rights of Man and Natural Law, Çeviri: Doris C. Anson. Charles Scribner’s Sons (1943).

Marx, Karl; Engels, Friedrich. Marx & Engels Collected Works. Lawrence & Wishart (2010).

Marx, Karl. Capital: A Critique of Political Economy, Volume 1, Çeviri: Paul Reitter. Princeton University Press (2024).

McLaren, P., ve Jandrić, P. “Paulo Freire and liberation theology: The Christian consciousness of critical pedagogy”. Vierteljahrsschrift für wissenschaftliche Pädagogik, 94(2). Chapman.

Plekhanov, G.V. In Defense of Materialism: The Development of the Monist View of History. Laika Press (2022). MIA.

Sayers, Sean. Marxism and Human Nature. Routledge (1998).

Schümann, Reiner. Heidegger on Being and Acting: From Principle to Anarchy, Çeviri: Christine-Marie Gros. Indiana University Press (1987).

Slotte, A., Salthaug, A., Vatnehol, S., vd. “Herring spawned poleward following fishery-induced collective memory loss.” Nature (2025). Ncbi.

Weber, Marianne. Max Weber: A Biography. Transaction, Inc. (1988).

28 Ekim 2022

,

Brezilya Seçimleri


Bugün Brezilya’da yapılmakta olan genel seçimler, ülkede öncekilere kıyasla çok farklı politik sonuçlara yol açtı. Politik düzlemde alabildiğine kutuplaşmış olan ülkede halk, birbirine karşı duran iki seçenekten birini tercih edecek, yani ya Brezilya demokrasisini ya da yeni mevziler kazanacak olan neofaşist iktidar projesini seçecek.

Seçimin ilk turunun üzerinden bir hafta geçti ve artık ortada pek gerilim de kalmadı, dolayısıyla, artık elde edilen sonuçlara dair bir değerlendirmede bulunup, ileride oluşacak senaryolar konusunda kimi görüşler sunmak mümkün. Eski başkan Lula’nın ikinci tur için yürüttüğü kampanyanın yüzleştiği güçlükleri bu düzlemde inceleyebiliriz.

İlk Tur Sonuçları

2 Ekim’de yapılan başkanlık seçimlerinin ilk turunda elde edilen sonuçları görenler, birbiriyle çelişen duygulara kapılıyorlar, bu anlamda insanlardaki algı, kötümserlikle iyimserlik arasında salınıp duruyor. Buna bir de seçim öncesi merkez solun, Lula’nın ilk turda zafere ulaşması ihtimalinden söz eden seçim anketlerine bakıp, alınan sonuç üzerinden yaşadığı hayal kırıklığı ekleniyor. Lula’nın diğer tüm adayların toplamından daha fazla oy alması beklenirken, o, beklenenden yüzde 1,5 daha az oy aldı. Oysa merkez sol, umudunu Bolsonaro hükümetinin pandemi yönetimi konusunda attığı, felâkete sebep olan adımların seçimde yenilgisine neden olması ihtimaline bağlamıştı.

İyimser açıdan bakıldığında, Lula, Brezilya tarihinde alınmış olan en yüksek sayıda oyu aldı ve elde ettiği yüzde üzerinden düşünüldüğünde, ikinci turda zafere ulaşması kuvvetle muhtemel.

Kongre seçiminde Lula’nın başında bulunduğu Brezilya İşçi Partisi, aldığı oyla Temsilciler Meclisi’ndeki koltuk sayısını 56’dan 68’e çıkarttı. (Mecliste toplam 513 koltuk var.) Bu süreçte ilerici toplumsal hareketlere mensup adaylar da kimsenin beklemediği zaferler elde ettiler. Örneğin üç federal vekil ve dört eyalet vekili, doğrudan MST ile bağlantılı isimler. Topraksız İşçiler Hareketi (MST) Lula’nın partisiyle ittifak hâlinde. Ayrıca MTST (Evsiz İşçiler Hareketi) iki federal vekil elde etti. Bu vekillerden biri de kongre üyesi Guilherme Boulos. Boulos, São Paulo eyaletinde en yüksek oyu alan isim. İlk siyahi trans kadının ve yerli kadınların temsilciler meclisine girişi de meclisin temsiliyet gücü açısından önemli.

Ama öte yandan aşırı sağcı aday, şu anki başkan Jair Bolsonaro, şaşırtıcı bir biçimde, yapılan anketlerle çelişen bir gelişme dâhilinde, onca yolsuzluk skandalına, ekonomik krize, artan yoksulluğa, her şeyden önemlisi, kötü yönetilen ve ülkede yaklaşık 700.000 kişinin ölümüne sebep olan pandemi sürecine rağmen, geçerli oyların yüzde 43’ünü aldı.

Bolsonaro, neofaşist eğilimlere sahip, bilimi inkâr eden, yalan haberler yapan, olumlu tek bir gündemi olmayan hükümetinin kullandığı dilin hâkim olduğu bir kampanya çalışması yürüttü.

Buna ek olarak, yeni seçilen kongre, öncekine kıyasla daha muhafazakâr. Bu durum, özellikle senato için geçerli. Mevcut hükümeti destekleyen isimler, senatonun yüzde 40’ını ele geçirdiler. 14 senatör, Liberal Parti’ye ait. Bu senatörler arasında, eski insan hakları bakanı Damares Alves ve Lula’ya karşı yürütülen Oto Yıkama (Lava Jato) operasyonunun başındaki isim, aynı zamanda eski adalet bakanı Sérgio Moro da yer alıyor. Temsilciler meclisinde PP (İlerici Parti), PL, União Brasil (Brezilya Birliği) ve Cumhuriyetçiler (yani Bolsonaro ile ittifak hâlinde olan tüm partiler) koltukların neredeyse yarısını ele geçirdiler.

İkinci turun sonuçlarına bağlı olarak ülke, iki ayrı muhtemel senaryo ile yüzleşecek. Eğer Lula kazanırsa, kuracağı hükümet yüzünü merkez sağa dönmek ve yönetme kabiliyetini güvence altına almak adına kimi önemli tavizlerde bulunmak zorunda kalacak.

Eğer Bolsonaro kazanırsa, Kongre’den ciddi bir desteği arkasına alacak olan neofaşist ajandası daha yoğun bir biçimde uygulamaya konulacak, böylelikle Yüksek Mahkeme’deki koltuk sayısının artırılması, azalan oranlı vergi reformu, mali bütçe üzerinden müttefiklere kaynak tahsisi gibi neofaşist reformların onaylanma süreci daha da hızlanacak. Bolsonaro’nun kazanması durumunda, kadın hakları mücadelesi önemli mevzilerini kaybedecek, kadına yönelik şiddet konusunda ayrılan bütçe kesilecek, üreme ve cinsel haklarla ilgili girişimlerin önüne engeller çıkartılacak.

Yönetme Kabiliyeti Düzleminde Yüzleşilecek Güçlükler

Her ne kadar Lula’nın yönetme kabiliyeti konusunda ciddi güçlüklerle yüzleşeceği bir senaryo olsa da ilk senaryonun sol için ikinci senaryoyla kıyaslama kabul etmeyecek ölçüde ümit verici olduğunu görmek gerek. Anketler, ikinci turda Lula’nın seçileceğini söylüyorlar. Gene de o güne dek her iki aday da önemli güçlüklerle boğuşmak zorunda kalacak.

Bolsonaro’nun kampanyası dâhilinde genelde kendisini redde tabi tutan toplumsal kesim anlamında kadın seçmenlerle diyalog arayışına girmek zorunda kalacağı koşullarda, Lula da orta sınıfın belirli kesimlerinden destek almak, aynı zamanda bugün büyük ölçüde Bolsonaro’ya destek veren yeni-pentekostçu seçmenle diyalog kurmak için uğraşacak.

1. Genel algıya göre, her iki ismin yürüttüğü kampanyalar içeriksiz ve kitleleri harekete geçirmekten uzak. Bu anlamda, kampanyalar, sadece sosyal medyada sürdürülen kavgalara odaklı. Sol, Lula’nın programının halktan destek görmesi için uğraşıyor, bu açıdan kitle örgütleri ve kitle hareketleriyle diyalog içerisinde olacağını söylediği hükümet için servetin dağıtılmasını ve demokrasiyi öne alan bir ajandayı öne çıkartıyor. Bu hâliyle Lula’nın kampanyası, Bolsonaro’nun kampanyasıyla çelişiyor, çünkü Bolsonaro’nun kampanyası, büyük ölçüde yalan haber yayma, şiddet ve demokrasinin tahrip edilmesini öngören faşist projeyi temel alıyor.

2. Lula, kampanya dâhilinde muhtemelen eski başkan yardımcısı, Demokratik İşçi Partisi adayı Ciro Gomes’e, Brezilya Demokratik Hareket Partisi adayı Simone Tebet’e ilk turda oy atan veya geçersiz oy kullanan seçmenle diyalog kurma konusunda güçlük yaşayacak. Lula, bu süreçte seçimde kaybeden iki önemli adayla ittifak kurmak için adım attı. Brezilya İşçi Partisi adayı Ciro Gomes’in işçilerin borçlarının yeniden müzakere edilmesi önerisini programına dâhil eden Lula, aynı şekilde, ilk turda Brezilya Demokratik Hareket Partisi’nin seçimde üçüncü olan adayı Simone Tebet’in önerdiği hükümet programındaki önerileri de sahiplendi. Ayrıca bir de ilk turda oy kullanmayan, 1998’den beri görülen en yüksek orana ulaşan yüzde 20,9’luk seçmen kitlesinin sandığa getirilmesi gibi bir güçlükle de uğraşılmak zorunda.

Sol, Bolsonaro’nun 30 Ekim’de yenilmek zorunda olduğunu düşünüyor. Buna karşın Bolsonaroculuk denilen ve şimdiki başkanın iktidarında gelişip serpilmiş olan kitle hareketi, kongredeki, eyalet ve belediye yönetimlerindeki ve meclislerindeki nüfuzunu, aşırı muhafazakâr, ırkçı ve kadın düşmanı kitle içerisindeki gücünü koruyacak.

Yoksul çoğunluk ise önümüzdeki dört yıl boyunca mücadelesini sürdürecek, bu açıdan toplumsal ve politik haklarını korumak için örgütlenmeye ve 2016 değiştirilen 95. Madde’nin dayattığı mali harcama ile ilgili üst sınırı kaldırmak için kampanya yürütmeye, eğitim, sağlık gibi kamuyu ilgilendiren, devlet desteğine ihtiyaç duyan alanlara yönelik yatırımlar konusunda baskı uygulayacak bir politikaya ihtiyaç duyacak.

Bugün Bolsonaro’nun dayattığı muhafazakâr düzenle hesaplaşacak olanlar, daha işin başında onun hükümetinin ekonomi politikalarını eleştirip redde tabi tutmak zorunda.

Brezilya Seçimleri Araştırma Grubu
16 Ekim 2022
Kaynak