Adalet Sancağı

Patrona Halil Kıyamı’nda öne çıkan şiar, “şeriat isteriz”dir. Bu şiar diridir ve hâlâ Batı’nın kibirli laisizmine bağlı olanları rahatsız etmektedir. Özünde Patrona’daki şeriat, iktidardaki azınlığın kendi özel hukukuna ve iktisadına itiraz eden, bir adalet talebidir. Kendileri için özel hukuk teşkil etmiş olanlara karşı ezilenler, müşterek olanın hukukuna yaslanarak, adaletin kılıcını çekmişlerdir. O kılıç, az ve özel olduğunu düşünen her kesimden insanı hâlâ korkutmaktadır.
Liberallerin ilk dönem Türkiye ile dertleri ve oradan kimi İslamî kesimlerle muhabbet kurmaları, Osmanlı devletinin Türkiye’ye kıyasla çok küçük bir mekanizmaya ve kadroya sahip olması, oluşan ticari imkânlarla ilgilidir. Liberaller, Osmanlı’da kendilerini doğrulayan, haklı çıkartan özellikleri cımbızla ayıklamaktadırlar. “Osmanlı pazarının daha renkli ve daha özgürlükçü” olduğuna dair methiyeler düzenlerin, sonrasında “demokratik özerklik, sosyalizme göre daha ileri bir kavramdır” demelerine şaşırmamak gerekir. Herkes Osmanlı’dan dilediğini almaktadır. Az olanların aralarındaki tartışmalar, hükümsüzdür.
Belirli kesimlerse, Kemalizmi bizi Osmanlı’dan koparttığı, uzaklaştırdığı, az olmamızı yaldızladığı için önemsemektedirler. Bunlar ne kadar “ben komünistim” deseler de özünde kemalisttirler. Burada hâkim olan anlayış, CIA’e raporlar hazırlayan tarihçi Bernard Lewis’in “Türkler Osmanlı’dan bağımsızlıklarını elde eden son millettir” cümlesinde özetlenmektedir. Türk dedikleri de Batı sahillerinde serpilen tefecilerden, kaçakçılardan, kompradorlardan ve toprak ağalarından oluşan bir cemaattir, gerçek Türkle alakasızdır. Onların kendilerini çok gösterme çabalarına aldanmamak, sosyalizmi bu yanılsama üzerine kurmamak gerekir.
İslamî kesimlerde ise Patrona’daki İslam’a asla ve kat’a rastlanmaz. İslamcılık, siyasal İslam, devrimci İslam, politik Müslümanlık aranacaksa, Patrona ve bağlı olduğu adalet mücadelesi geleneğinde aranmalıdır. Oysa azınlık iktidarının tahammül edebildiği “İslamcılık”, Osmanlı saraylarındaki az sayıda ulemanın iktidar şakşakçılığından, zulmü meşrulaştıran fetvalarından, zenginlerle kurulan ticarî ilişkilerden müteşekkildir. Bu ülkede İslamcılık, adalet kılıcı kırıldığı ölçüde varolma imkânı bulabilmiş, devlet koridorlarında beslenip büyütülmüştür. İslamcılık karşıtlığı ise “beni de büyüt, ben de senin evladın değil miyim?” yakarışından başka bir şey değildir.
O hâlde Batı’dan aşırılan “AKP İslamcı partidir” laflarına takılmamak, bu yaklaşımı ciddiye almamak gerekir. Eğer cahil değilse, Batı da AKP’nin İslamcı olmadığını bilmektedir. En genel hâliyle, batıcılık çadırı içindeki tüm liberaller, Kemalistler ve sosyalistler, İslamcılığı AKP çekmecesinin içine hapsetmek niyetindedirler. Bu hizmet, adalet kılıcının tekrar dövülmesine mani olmak için verilmektedir.
Zira bu, kemalizmin maddi pratik niyetidir. Osmanlı Türkiye’ye doğru büzülmüş, düne kadar padişahın damadı olmak isteyenler, belirli bir görevle süreci yönetip yeni tesis edilecek devletin başına geçmişlerdir. Bu anlamda Osmanlı’da düşman kabul edilen tüm unsurlar, dinamikler, yeni cumhuriyete tevarüs etmişlerdir. Dolayısıyla “cumhuriyetçilik” dedikleri, iktidardaki azınlığın gücünü koruma, meşrulaştırma ve yayma ideolojisinden başka bir şey değildir.
Bu açıdan Korkut Boratav’ın “Eski Türkiye” Düşmanlığı isimli yazısı, cumhuriyetçiliğin sosyalizm diye yutturulması imkânlarına dairdir. Çünkü kısmen Sovyet yardımları, kısmen de halk dinamiklerini kontrol altına alma ve seferber etmeyle alakalı halkçı dilden kaynaklı olarak, iktidardaki azınlıkla bir gönül bağı kurulmakta, sosyalizm bir gönül işi olarak takdim edilmektedir. Boratav, iktidarı kendisi gibi bir birey zannetmekte, onun da kendisi gibi “sosyalist” olabileceği günlerin hayalini kurmaktadır. Onda sosyalizm, cumhuriyetçiliğin bir çıktısı, basit bir uzantısıdır. O, sosyalizmi iktidardaki azınlık için kitle toparlamak olarak anlamaktadır.
Dolayısıyla darbelerin ve bilhassa Atatürk’ün ölümü sonrası girilen yolların şahsi gelişmeler olarak kodlanması, bunların içe sızmış emperyalizmin oyunları olduğunun iddia edilmesi, Kemalistlere has bir yanılsamadır ve onların kendilerini aklama yöntemidir. Azınlık iktidarı, Osmanlı topraklarında varolma, dolaşma imkânını emperyalistlerle kurulacak imkânlarda görmüştür. Sovyetler’e karşı çekilen sette tuğla olmayı kabul eden de, içerideki demokratları batıya “komünist” diye yutturmaya çalışan da, Osmanlı’dan miras aldığı, gerçek manada adaletçi İslamî dinamikleri ezen de, sömürülenlerin-mazlumların direncini kırmak isteyen de kendisidir. Mesele, özel bazı kişilerle sınırlı ve onlara has değildir.
“Eski Türkiye” dedikleri belirli kişilerin kaprislerinden, tercihlerinden oluşmaz. Bu, bugün bazı kişilerin vehimleridir. Emperyalizmin elinden tutup ayağa kalmak, bölgede caka satmak, içerideki muhalif dinamikleri, ayaklanmaları ezmek, aynı azınlık iktidarının hamleleridir.
Sosyalistler, liberaller ve İslamcı geçinenler, aynı azınlık iktidarını temel eksen alarak siyaset yürütürler. Asıl sorun buradadır: mazlum-sömürülen çoğunluğun siyaseti, azınlık iktidarına ölçü ve ölçek kazandırmak, onu etlendirmek veya daha akıllı kılmak üzerine inşa edilemez.
Öte yandan Heval Taha’nın Boratav’ı eleştirmesi, hepimizi CHP-HDP oyununa mecbur etmesi de anlamsızdır. Taha, Boratav’ı PKK’yi görmemekle, KDP üzerinden konuşmakla eleştirmektedir. Oysa kendisi de TİP’in ittifak yaptığı Kürtlerin KDP’liler olduğu gerçeğini gizlemeye çalışmaktadır. Zira TİP’in başındaki ekip, geçmişte Mendereslerle dergi çıkartmış, o muhalif “demokrat” damarla ilişki kurmuş kişilerden oluşmaktadır. Bu anlamda analoji kuruluyorsa, ya PKK KDP çizgisine gelmiştir ya da TİP PKK’lileşmiştir!
Oysa bu tartışmalar, azınlık iktidarının yeni kurgusuna dairdir. Taha ve bu tartışmayı kasıtlı bir dille haber yapan Oda TV sosyalistleri kendi hanesine yazma derdindedir. Bu da sosyalistlerin önemli bir güç olmasıyla değil, onların gerekli kılıfı, perdeyi teşkil etme becerisi ile ilgili bir gayrettir. Kimse, çoğunluğun, azınlık iktidarı adına maniple edilmesini, yönlendirilmesini dert etmemektedir. O iktidar kurgusu, bir belkemiği olarak, ölçü ve ölçeği tayin etmekte, tüm ideolojileri kendi hizasına çekmektedir. Dolayısıyla bu tür tartışmalar, kenar süsü niteliğindedir.
Aynı tartışmaya Erkan Baş, “Türkiye sosyalistleri ile Kürt Hareketi'nin önceliklerinin her dönem ve her alanda çakışması mümkün değildir.” diye dâhil olmaktadır. Ölçüsünü ve ölçeğini azınlık iktidarının verdiği bir alanda sosyalizmini yaldızlama derdinde olan Baş, “sosyalizm Kürt’ten sorulur” diyenlere inceden kafa tutmakta, ama dönem gereği, ustasından öğrendiği ikirciklilik yöntemiyle, arada derede laflar sıralamaktadır. Sonuçta da Baş, “iki halk bölünüyor, aman yapmayın!” yaygarasını koparttığı yazısını “ilericilikte birleşelim” diyerek bitirmektedir. Aslında bu yaygaraya hiç gerek yoktur; herkes azınlık iktidarının ilericiliğinde zaten birleşmiştir, birdir. Yaygaranın sebebi, iktidar gibi, korku salıp kitleleri maniple etme ihtiyacıdır.
Bu tartışmada azınlık iktidarının çeşitli iktisadî gerekçelerle belirli yönelimler içerisine girdiğinden bahis yoktur. “İyi” bir iktisatçı olan Boratav, altmış darbesinin kazanımlarını göğe çıkartmakta, nedense o dönemin iktisadî mecburiyetlerini geri plana atmaktadır. Sendikal haklardaki gelişmeleri, örgütlenme imkânlarını, parlamenter mücadeledeki kazanımları kendi hanesine yazarak, o iktisadî mecburiyetlerin teşkil ettiği bir özne olduğunu da ikrar etmektedir. Azınlık iktidarına böylelikle “bana ihtiyaç duyarsanız, ben gene buradayım!” demektedir. Aynı şekilde Heval Taha da seksenlerin başında filizlenen “Marksist-Leninist program”a ne olduğu sorusunu hiç cevaplamamaktadır. Erkan Baş’ın yazısında da “bağımsız sosyalist güç” azınlık iktidarının çıkarlarına göre mi oluşacak sorusunun cevabına rastlanmamaktadır.
Patrona’nın ağzından çıktığı biçimiyle, bu topraklarda adalet, hürriyet ve eşitlik mücadelesine ait şiarlar, azınlık iktidarı eliyle her daim susturulmak zorundadır. Dolayısıyla o iktidarı eksen alan, siyasetini ve ideolojisini onun üzerinden, ona göre kuran herkes, bu ezme faaliyetinin ortağıdır. “Rum, Ermeni, Yahudi zenginler olsaydı, daha batılı ve daha güçlü olurduk” diyerek o azınlık iktidarı eleştirilemeyeceği gibi, “Osmanlı’dan bizi kurtardı” diyerek o iktidara asker de olunamaz. O, ne zenginlerden vazgeçmiştir ne de Osmanlı toprağından. Gerilimler, tartışmalar bizi yanıltmasın: az olanlar, çok görünmek için her zaman dışarıda emperyalizme, içeride kendisine çalışacak askerlere ihtiyaç duyarlar. Mesele, Patrona’nın hareketine nefer olabilmek, adalet sancağını yükseltmektir.
Bahri Dikmen

Hiç yorum yok: