Evrenin Baltası

Evren Balta şahsında dil bulan “anlamsızlık” [bkz.: “Bir Kuruntu Olarak Batı Karşıtlığı”] her tür değerin ve bağlamın hükmünü yitirmesiyle alakalıdır. Avrupa devriminin boşluğunda düşünen Troçkistlerin, Sovyetler boşluğunda düşünen Sovyetçilerin, Arnavutluk’un yokluğunda Envercilerin, Çin’in dönüştüğü ortamda Maoistlerin yuvarlandığı bayır, bu anlamsızlığa dair. Hepsi de kâh liberalizmin kâh muhafazakârlığın dallarına tutundu. Meselemiz bu.
Bu çırpınışta Balta’nın baltasını savurduğu yer tabii ki Doğu. Dala tutunmanın bedeli, değerleri ve bağlamı silmek. Devletin ve demokrasinin dönüşümüne ajan olmak. O, iktidarın AKP dolayımı ile kendisini örgütleme sürecine katkı sunuyor. AKP, iktidarın bir alt-işlevi oysa.
Balta, yazısına sağcıların çürük iddiasını dillendirerek başlıyor: Sovyet sosyalizminin bir “Rus pratiği” olduğunu söylüyor. Oysa o genel, müşterek sosyalizm kavgasının belli bir yerellikte teşkil ettiği mevzi. Sonrasında devrimi sadece Avrupa’ya layık ve has görenler, ona düşman kesiliyorlar. Bunlara, ezilmenin kibrini örgütleyenler, devrimi horgörenler ekleniyor.
Evren Balta’nın kanaatinin aksine, Batı, Sovyetler’le rekabet ettiğinden değil, kendi iç sınıflar mücadelesini çeşitli araçlarla kontrol ve disiplin altına almak için sosyal devleti devreye sokuyor. Kemalistlerde görülen, ilk dönem Türkiye’de sosyalizm arayıp bulan yaklaşım, Balta’da dünya geneline aksettiriliyor. Bakılan yer değiştiğinde, kurgu ve teori de değişiyor. Balta, yüce Batılı Kemalist odaktan bakıyor hayata. Bu nedenle, tüm akademik kariyerine karşın, eski sosyalist ülkelerde devlet teşekküllerinin bir avuç oligarkın eline nasıl geçtiğini idrak edemiyor. Çünkü o, devrim değil, devlet geleneğine bakıyor. Sovyetler ölünce düşmanlarının gözünde bile badem gözlü oluveriyor. Buna pek aldanmamak gerekiyor.
Balta, sosyalizmin üretim tarzı değil, bölüşüm sistemi olduğunu düşünüyor. Tipik bir küçük burjuva tavırla, dolaşım meselesine kilitleniyor. Soğuk Savaş diye kendisine öznel pay biçtiği dönemde ABD üniversitelerinde sosyal bilime yatırım yapılıyor. Devlet ve sermaye, Soğuk Savaş öncesinde sanayiyle ve teknolojiyle ilgili projelere yoğunlaşırken, bu dönemde kitlelerin nasıl maniple edileceği, Sovyet ideolojisinin nasıl parçalanacağı gibi konu başlıklarına odaklanıyor. Muhtemelen bu külliyatın eseri olan Balta, kaşığını o çorbaya daldırıp, hoşuna gidenleri alıyor. Amerikan akademya doymak için bu çorbayı içmeye mecbur.
Tadından vazgeçemediği çorba, yirmilerden beri dillendirilen totaliterizm, fundamentalizm gibi konulara yönelik eleştirilerle baharatlandırılmış. Bu sebeple Balta, o eleştirilerin Sovyetler ile ilgili olarak dillendirildiğini görmüyor. “Emperyalizmin pompaladığı fundamentalizm” bir strateji gereği devreye sokuluyor. ABD “Afganlara Rusya sizi işgal edecek”, Sovyetler’e de “desteklediğiniz hükümeti gericiler yıkacak” diyor. Sovyetler ilmeği Afgan coğrafyasında çözülüyor. Balta, bu noktada emperyalizmi ne de politik tezahürlerini görebiliyor. O sadece kendisini görebiliyor. Trump’ta bile batı karşıtlığı görecek vuzuha sahip olması gerçekten tuhaf.
Batı karşıtlığı, ona göre, “popülist siyasal liderlerin kullanışlı bir aracı.” Aşağılayıcı bir ifade olarak popülizm, Balta’nın lügatinde Sovyetler’i asla ifade etmiyor. Çünkü onunla devrim değil, devlet geleneği üzerinden rabıta kurabiliyor. Ama o siyasî liderlerin, “ezilenlerin, alttakilerin” politik-ideolojik yönelimlerini kontrol altında tutma zorunluluğundan hiç bahsetmiyor. Kitleyi aşağılayan bakış, tüm göz hücrelerini ele geçiriyor.
Buradan, iktidarı, devrimi görmemeyi maharet sayan Sovyet sonrası dönemin solculuğuna, “başka bir dünya mümkün”cülüğe bağlanıyor. Bu mümküncüler, Avrupa’dan Latin Amerika’ya göç ediyorlar. Halka sol masallar anlatırken, siyasetin yüksek katlarında emperyalistlerle sömürü ve yağmayı katmerleyecek anlaşmalara imza atıyorlar. Balta’daki halkı, kitleyi küçümseyen dil bu solculuğun eseri. Söz konusu kibir, halktan yenilecek tokattan sakınma yöntemi.
Özellikle sosyalist veya komünist partilerin Batı’da yürüttüğü, “tüm güzel haklarınız Sovyetler’in eseri” propagandasının alıcısı olmamak, bu diplomasiye has dilden uzak durmak gerek. İzmir Fuarı veya İskenderun Demir-Çelik’le anlaşılabilecek bir dünya değil bu. “Babam çocukken Sümerbank’tan çiçekli pazen elbise almıştı” cümlesi artık manasız. Bunlar, üretimin, bir devrimi yaşatmanın maddi zorluklarıyla boğulan Sovyet halklarının idrak edilmemesinin, devrimi yapmanın maddi zorunluluğuyla yüzleşmemenin sonuçları.
Balta, TKP ile aynı evrende fikir yürütüyor dolayısıyla. TKP, “biz başka dünya isteriz”, gerçek Enternasyonal Marşı ise “yakında duyacaklar havada uçuşan kurşunları” diyor. Balta ve TKP bu geri, eski dünyaya ait lafları kenara itip hayal âlemine dalıyor. Çünkü o sadece dolaşımdaki payını istiyor, hayale vakit ve imkân buluyor.
“Zeki Müren de bizi görecek mi?” lafına atfen, “acaba o dünya istiyor mu TKP’yi veya Balta’yı?” diye sormak gerekiyor. Dünya nedir? Neresidir? İnternete ilk bağlanınca “aha komünizm gelmiş” diye sevinenlerin dünyası mı bu? ABD çizmeleri veya Kemalist devletin çizmeleri arasında ayrım ve seçim yapanların dünyası ile ezilenlerin dünyası bir olabilir mi?
“Üniversiteyi eski hâline geri döndüreceğiz” diyen, Anayasa Mahkemesi’nce kuruluş tarihi 1993 olmamasına rağmen, bu tarihle tescil edilen TKP’nin başka bir dünya istemesi mümkün değil. Balta ve TKP, sadece AKP gerçekliğinde, dolaşım alanına, küçük burjuva dünyasına dair bir pazarlık yürütüyor. Pay ve hak istiyor. Her ikisi de egemenlerin dünyası ile ezilenlerin dünyası arasında ayrım yapmıyor. İkincisinin biriktirdiği kudret imkânlarını ilkinde yansıyan gölgeler üzerinden ezmeye gayret ediyor.
Bu tip solcular, “ezilen”e öteki olarak tahammül edebiliyor, bunu öğütlüyor; ezilen, başını çıkarttığında da onu hemen ötekileştiriyor, insan yurduna koymuyor, oradan da egemenlerin sınırsız-sınıfsız “insan” tasarımına sığınıyor. Batı’yı ancak kendi yarattığı değerleri sahiplenmemekle eleştiriyor. O değerlerin savunuculuğuna soyunuyor. Hepimizi Batı’nın değerlerine, anlam dünyasına ve bağlamına esir etmek istiyor. Batı’nın yarattığı değerlerde sömürüye-zulme dair boyutu görmezden geliyor. “Değerler” dediği şeylerin, ezilenlerin kazanımlarının temellük edilmesine dair bir içeriğe sahip olduğunu anlamak istemiyor. “Öteki” deyip küçümsediği ezilenlerin yer/mevzi tutma iradesini “gerici” kabul ediyor. “Benim kadar yüce, ilerici ve hayalperest olamazsın, çünkü sen zavallı, eziksin” diyor. Böylelikle yer/mevzi tutma iradesiyle ortaklaşma zorunluluğundan kaçıyor, bu iradenin ortakçı boyutunu toprağa gömüyor ve kendi mevkiini korumak adına, emperyalizmin ve sermayenin “evrensel”ine kaçıyor.
Ekim devrimcileri, Batı liberallerine, küçük burjuvalarına yaranmak, hoş görünmek için yapmadılar devrimi. Ekim dâhil hiçbir devrimin böylesi bir anlamı yok. Anlamını, değerini ve bağlamını bu liberallikte, küçük burjuvalıkta bulanların devrime ve devrimci mücadeleye burjuvaziden yana ayar vermeye çalıştığı açık. Ezilenlerin ayar bozan pratiği, kavganın semaya yükselen teberi, daha çok hayal kıracak, daha çok uyku kaçıracak, bu net.
Yusuf Karagöz

1 yorum:

Adsız dedi ki...

anladığım kadarıyla rusyayı pek sevmiyorsunuz. (yazıdan başka birşey anlamadım da:)