Kobanê Kılıcı

“Kürdistan’da da bir zamanlar Arabistan çöllerinde doğan İslamiyet’in kılıcı gibi bir kılıç gereklidir.”
[Abdullah Öcalan]
Küçük burjuvazide, büyüğünden mülhem, temel bir anlayış vardır: “Şiddet, acizlerin işidir.” Bu mantık üzerinden, şiddet uygulayana dair acizlik tespiti sonuna kadar götürülür ve belirli bir dönemde o “aciz” güçlenirse, ondaki gücün arkasında kendisinin güçlü gördüğü özneler öne çıkartılır. Çünkü onun güçlenmesi ihtimal dışıdır ve ancak başkasının maşası olarak güçlenmiş olmalıdır. Bu yaklaşım, mazlumların öfkesinden nasibini almamışların yaklaşımıdır.
Aydemir Güler de bu anlayış ve mantık üzerinden konuşmaktadır: O, kendi genetiğine kazıdığı “yurtseverliği” başkasına hak görmemektedir. Onun gibiler, Türkiye’nin mutlak, verili bütünlüğüne ideolojik manada biat edince, güçleneceği yanılsamasında boğulmaktadırlar. Türkiye’deki mevcut, kurulu, yerleşik, dingin ideolojik kurguları mülk edinince, ilerleyeceğini, güçleneceğini zannetmek anlamsızdır. Savaşmayan, mücadele içinde oluşmayan her türden kurgu, düşmanındır. Bu, İslamî kesimler için de geçerlidir. Devletin eteğinin dibinde büyüyüp serpilmiş olanların, o devlete karşı mücadele edenleri anlaması beklenemez.
Aydemir Güler’in karşısına aldığı Kürd hareketi, mutlak, verili bir bütünlük olmayan, egemenlerin paramparça ettiği bir vatanın altındaki “hakiki vatan”ı ortaya çıkarmak için elindeki kılıcı sallamaktadır. Yani Güler’in elinde kapalı, mutlak ve verili bir ülke; düşmanı olan Kürd hareketinin elinde ise ucu açık, göreceli, parçalı bir “vatan” vardır. Güler’in kendi Kemalist ölçütlerini Kürd’e dayatma hakkı yoktur. Zaten o ölçütler, Kürd’e ve İslam’a düşmanlık içerisinde şekillenmiş ölçütlerdir.
Bugün, Kobanê konusunda soteye yatıp “anti-emperyalizm” oklarını fırlatmayı bekleyenlere gün doğduğu kesindir. Ama bu insanlara, tüm, mutlak, kesin varlıkları ile kilitlendikleri yüksek siyasetten uzaklaşıp altta, sahada, düşman kuşatmasına karşı direnen onurlu bir halkın zaviyesinden meselelere bakmak öğütlenmelidir.
Ama bu öğüt nafiledir, zira bu kesim, varlığını, siyasî özne oluşunu, politik gerçeklerini egemenlerin ideolojik kurgularına borçludur. Che’nin devrimden bir gün önce ABD büyükelçisi ile görüşmüş olması, onu emperyalist uşağı yapmayacağı gibi, Aydemir Güler’in yoldaşı Kemal Okuyan’ın Washingtonlu olması da onun ABD ajanı olduğunun kanıtı olarak gösterilemez. Dolayısıyla zor durumdaki bir halka destek için gelen silâhın ideolojik kaynaklarını sorgulayanlar, ya o halka düşmandır ya da silâha.
Hele ki bir halk silâhlanmışsa, ideolojik eleştiriler kaplayacaktır her yeri. Kendi biyolojik varlığı ile kolektif bir hareketi eşgören tutumlarda ciddi bir problem vardır. Bu tutumlar, silâhlı halkı, doğalında, biyolojik varlığına yönelik bir tehdit olarak algılayacaktır. Mesele, kolektif hareketi biyolojik varlığa indirgememek, özneliği, siyasiliği ve ideolojik niteliği mücadele içerisinde oluşturabilmektir.
Aydemir Güler’in taze “Kürd ve İslam” düşmanlığı cephesi, böylesi bir yazıyla çıkış almıştır. Parti-Cephe geleneğinden gelenlerin önemli bir kısmı, “Kürdistan kurulsa ne olacak ki?”den başka bir yaklaşıma sahip değildir. Bunların buluşmasında, kendilerine izin verilen sınırlar dâhilinde solculuk oynama arzusu vardır. Oradaki halk için “Kürdistan”ın ne demek olduğunu anlamayacak bir yerde duranlarla, yüksek siyaset hamleleriyle iktidarcılık oyunu oynayanların buluşması doğası gereği kadüktür, boştur.
Gelelim meselenin diğer tarafına: evet, Kürd hareketi, çatlakları, yarıkları, çatışma alanlarını stratejik bir akılla takip ederek gelmiştir bugünlere. Onu “zavallı, aciz, piyon vs.” görenlerin anlamadığı budur. Fukara bir halk hareketinin nasıl güçlendiğine şaşıranlar, şekle bakıp öze dair değerlendirmeler yaparken, efendilerin öğrettikleri “öz” soyutlamasına bakmaktadırlar. Lenin’in Alman treninden indiğini gören Menşevikler, bu şekle bakıp, Lenin’in “Alman ajanı” olduğunu söylemişlerdir. Bunun nedeni, onların Şubat Devrimi sonrası oluşan siyasî kurgudaki yerlerinden ve o kurgudan memnun olmalarıdır. Aynı şekilde, doksanların çatışma ortamında, varlıklarını kendilerine açılan legal siyaset kanalına borçlu olanlar da o kanalda olmaktan memnundurlar ve giderek o kanal, Güler’in tabiriyle, genetiğe işlemiştir. Bu noktada, doğal olarak, altmış darbesinin açtığı legal siyaset alanına ait kimi argümanlara atıfta bulunulmasının nedeni budur.
Kürd hareketi, PKK şahsında, sırasıyla, Sovyet, Yunan, İran, Suriye, İsrail, Almanya ve ABD maşası ilân edilmiştir. Bunları ilâhi varlıklar olarak görmek, Kürd düşmanlığı ile ilgilidir. Burada maşalığı yapan, söz konusu ülkelerin bölgede yürüttükleri siyasetler, o siyasetlerin açtığı yarıklar, o yarıklarda su misali ilerlemeyi mümkün kılan konjoktürdür. Bugün Kürd sızmasına, sıçramasına, çatlağına, açmazına imkân vermeyecek şekilde, ülkeyi kurma, restorasyona tabi tutma, ihya etme hayalleri, gerçeğin duvarına çarpıp dağılmaya mahkûmdur.
1919-20’de Komintern, “Türkiye’de komünistler, ‘sol ittihatçılar’la ittifak yaptı ama bu kesimi ulusların kendi kaderini tayin hakkı konusunda sıkıştırmak gerek. Örneğin Kürdistan konusunda ne düşünüyorlar, onu sormak lazım” diyordu. Demek ki “Kürd meselesi solun problematiğine sonradan eklenmiş” bir konu değildi. Bunu böyle görenler, 1921’deki iç savaş koşullarında Kemalizme biat eden “sol ittihatçılar”dı. Bugün bu sol ittihatçı damar, Haziran Ayaklanması’nın kalıntılarını aynı minvalde, Kürd ve İslam karşıtı bir hatta örgütlemek için “cepheleşiyor”.
Kürd hareketi, çatlaklardan, çatışmalardan istifade ederken, şekle takılıp o imkânlara kısa vadede biat edenler de çıkmıyor değil. Amerikan yardımını görüp Amerikancılaşanlara da dikkat etmek gerekiyor. Bunun sigortası, halkın kolektif mücadelesinde mündemiçtir.
Emperyalizmin “yerçekimi kanunu” gibi doğal ve nesnel olduğunu söylemek, bu açıdan çözüm üretmez. Evet, YPG’nin direnişini ne göklere çıkartmak anlamlıdır ne de yerin dibine geçirmek. Onun direnişi, emperyalistlerin masabaşındaki planlarını değiştirecek yoğunlukta ve güçtedir. “Her şey emperyalistlerin dediği gibi oluyor” diyenle, “YPG emperyalizmi dize getirdi” arasında teorik açıdan bir fark yoktur.
YPG’nin Suriye iç savaşında belirli bir mevziye doğru iteklendiği, orta veya uzun vadede anlaşılabilecek bir olgudur. Sahada anbean, göğüs göğse dövüşen için kısa vadeli çözümler esastır. Amerika’daki sağcı Hristiyanlar, II. Dünya Savaşı esnasında Yahudi patronların Sovyetler’e yaptığı yardım üzerinden, Sovyetler’in bir "Yahudi cumhuriyeti" olduğu propagandasını yapmışlardır. Sonrasında güç kazanan Yahudi bürokratların yargılanması ardından, Stalin’in Yahudilere soykırım yaptığı propagandasını yapan da gene aynı Amerika’dır. Bu kör sağcılığın karalama kampanyalarına teslim olmamak gerekir.
Amerikan saraylarının ya da meclisin koridorlarında yürümenin büyüsüne kapılanlar elbette çıkacaktır. Ama o kılıç kınından çekilmiştir bir kez. O kılıç, efendilerin putlarına tapan, onların siyasî kurgusuna biat etmiş Türk ve Kürd milliyetçilerine sallanarak bileylenmiş bir kılıçtır. Keseceği yeri, kesiğin atılacağı anı elbet bilir.
Mehmet Pervari

Hiç yorum yok: