Suudi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suudi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Kasım 2025

, ,

Suudi Arabistan: Kan, Petrol, Sessizlik


Suudi Arabistan, uzun zamandır kendisini Arapların ve Müslümanların davalarının savunucusu olarak takdim ediyor. Oysa Gazze ve Batı Şeria’daki Filistinli siviller, çok sayıda insan hakları uzmanı ve kuruluşunun “etnik temizlik” ve “soykırım” olarak tasnif ettiği duruma maruz kalırlarken Suudi krallığı, İsrail’in insanlığa karşı işlediği suçlara katkı sunan şirketlere yatırım yaparak elde ettiği o büyük nüfuzu kullanmaktan hep imtina etti. Bilâkis, Suudi krallığı, bu suçları işleyenlere her daim el uzattı.

Suudi Arabistan, dünyanın en büyük petrol üretimlerinden birine imza atan ülke. Daha çok ABD’den silah alıyor. Önemli bir diplomatik ve ekonomik nüfuza sahip. Ancak Filistinlilerin korunması düzleminde bu araçların hiçbirisini devreye sokmadı.

Bu konuda elini kolunu esas olarak, perde gerisinde İsrail ile yürüttüğü normalleşme süreci bağlıyor. Neticede Suudi Arabistan’ın elindeki güçlü diplomatik nüfuz, Filistinlilere sevgi sözcükleri sunan, ancak somut bir korumadan dem vurmayan, yavan bir söylemden ibaret.

Suudi Arabistan, İsrail’in Filistinlilere yönelik uyguladığı soykırıma yakıt, para ve kılıf temin etmek suretiyle, o “suç ortakları” denilen çeteye bir şekilde dâhil oldu.

Petrol Akmaya Devam Ediyor

Filistin’de devam eden katliam ve soykırıma rağmen, en zengin Arap devleti olarak Suudi Arabistan, anlamlı bir eylem yerine etkili bir sessizliği tercih etti. Uluslararası toplantılarda rutin olarak kınamalarda bulunan ülke, o muazzam gücünü katliamı yavaşlatmak veya durdurmak için kullanmayı açıktan reddetti.

1973’te savaş sürecinde İsrail’e destek verenlere baskı yapmak adına petrol ambargosu uygulayan Kral Faysal’ın aksine Suudi yetkililer, 2023’te Vaşington ve Tel Aviv’e, bu türden bir kozun kullanılmayacağına dair güvence verdiler. Gazze savaşını durdurmak için bir petrol ambargosu konusunda baskı yapılması talebini işiten Suudi Yatırım Bakanı Halid Falih, “Bugün böyle bir şey söz konusu değil” diye gülerek cevap verdi.

Falih, Suudi Arabistan’ın petrol üretimini İsrail’in eylemlerini etkilemek için kullanma niyetinde olmadığını, bunun yerine, “barış görüşmelerini” tercih ettiğini vurguladı. Suudiler, takındıkları bu aleni tutumla İsrail’in askeri harekâtına yeşil ışık yakmış oldular. Mealen, “Filistin’de dökülen kanı protesto edeceğiz diye olağan işleyişi durduracak değiliz” dediler.

Suudi Arabistan’ın kapalı kapılar ardındaki tutumu daha da endişe vericiydi. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, İsrail’e baskı yapmak yerine, Gazze’ye yönelik saldırıyı dolaylı olarak körükleyen stratejik bağları sürdürdü, hatta derinleştirdi.

Araştırmalar, Suudi Arabistan’ın savaş boyunca İsrail’e kritik kaynaklar sağlamaya devam ettiğini ortaya koyuyor. Petrol ihracatı bunun en önemli örneği. Uluslararası Petrolü Değiştirme Örgütü’nün Mart 2024 tarihli raporu, Gazze’ye bombalar yağarken dahi, İsrail’in, Suudi Arabistan ile BAE’den petrol aldığını ortaya koyuyor. Petrol, Mısır’a ait SUMED boru hattı üzerinden sevk edildi. Suudi ve Birleşik Arap Emirlikleri petrolü, bu boru hattı aracılığıyla İsrail rafinerilerine ulaşarak İsrail jetlerine ve tanklarına yakıt sağladı.

Raporda, “İsrail’e yakıt sağlamaya devam eden ülkeler, devam eden şiddetin körüklenmesinde rol oynuyor” uyarısı yapılmaktaydı. Suudi Arabistan, İsrail’in askeri operasyonları için “yakıt tedarik edenler” arasında gösterilmekteydi.

Savaşa Yatırım Yapmak

Veliaht Prens Muhammed bin Selman, savunma sektörü de dâhil olmak üzere ABD sanayiine milyarlarca dolar yatırım yapan Kamu Yatırım Fonu’nu (PIF) tek başına kontrol ediyor. Son yıllarda bu fon, ABD’li silah üreticilerinin önemli bir hissedarı haline geldi. Boeing’de 714 milyon dolarlık hissesi bulunan Fon, ABD’nin İsrail’e askeri desteğiyle yakından bağlantılı diğer havacılık ve teknoloji şirketlerine de yatırım yaptı.

Bu yatırımlar, Suud parasının İsrail saldırısını silahlandıran şirketleri zenginleştirmeye yardımcı olduğu ve hâlâ yardım ettiği anlamına geliyor. Suudi Arabistan, Gazze savaşı sırasında bu fonları çekmekle tehdit etmek veya elden çıkarmak yerine, savaştan çıkar sağlayanlara yatırım yaparak yoluna devam etti.

Aynı şekilde, Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman (MBS), eski Beyaz Saray danışmanı Jared Kushner’ın yeni hisse senedi fonuna 2 milyar dolar gönderdi. Bu para, aslında İsrail’e ait teknoloji şirketlerine yatırım yapmak için tahsis edilmişti. 2022 tarihli bu anlaşma sayesinde Suudi Arabistan politik iyilikler karşılığında İsrail ekonomisine ilk kez doğrudan yatırım yapma imkânı buldu.

2024 yılına gelindiğinde, Kushner’ın Suudi Arabistan tarafından finanse edilen şirketi, bazıları siber güvenlik ve finans gibi hassas sektörlerde faaliyet gösteren İsrailli şirketlerden sessizce hisse satın almıştı. Gazze’nin çile çektiği dönemde Suud sermayesi, İsrail’in ileri teknolojisi ile savunma sanayiine kan akıtıyordu. Bu durum, hükümetin Filistin’le dayanışma içerisinde olduğu iddiasının parasal çıkarlarıyla net bir çelişki içerisinde olduğunun deliliydi.

Suudi Arabistan-İsrail işbirliğinin belki de en küstah biçimi, güvenlik alanında yapılan iş birliği olmuştur. Elde, iki ülke arasında resmi diplomatik ilişkilerin bulunmamasına rağmen, Riyad ve Tel Aviv’in askeriye ve istihbarat konularında birlikte çalıştığını gösteren mebzul miktarda delil mevcut. Bunun çarpıcı bir örneği, NSO Group’un Kaşıkçı olayı vesilesiyle adı kötüye çıkmış olan Pegasus isimli casus yazılım. Bu yazılım, İsrail’in ürettiği bir siber silah.

MBS, 2017 yılında Pegasus’u satın almak için İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile 55 milyon dolarlık gizli bir anlaşma yaptı. Anlaşma üzerinden İsrail Savunma Bakanlığı, Suudi Arabistan’ın bu casus yazılımı kullanmasına onay verdi. Çıkarların ortaklaştığı açıktı: Suudi Arabistan, daha sonra insan hakları ihlalleri ve muhalifleri hacklemek için kullanacağı bir aracı elde etmekle kalmadı, aynı zamanda Suudi hava sahasını İsrail’e açtı. Anlaşmanın bir parçası olarak, ABD aracılığıyla imzalanan İbrahim Anlaşması’nı eleştirmekten kaçındı.

Bu gizli anlaşma, Riyad ve Tel Aviv’in gizli temaslardan stratejik ortaklara dönüştüğünü, İran gibi ortak düşmanlara karşı ittifak kurduğunu ve silah teknolojisini paylaştığını gösteriyor. Dolayısıyla, İsrail savaş uçakları Gazze’yi bombalarken, Suudi Arabistan’ın hiçbir direniş sergilememesine şaşırmamak gerekiyor; iki devletin askeri çıkarları sessiz sedasız kesişti.

Yemen: Suudi Arabistan’ın Kendi Savaş Suçlarının Bir Aynası

Suudi Arabistan’ın Filistinlilere yönelik şiddetteki suç ortaklığı, Krallığın Yemen’deki kendi uygulamalarıyla birlikte değerlendirildiğinde daha da belirginleşiyor. Suudi Arabistan, 2015’ten bu yana Yemen’de on binlerce sivilin ölümüne ve açlığa mahkûm edilmesine yol açan acımasız bir askeri müdahaleye öncülük ediyor, ABD ile İngiltere’nin savaş uçakları ve bombalar tedarik ettiği bu müdahaleye destek veriyor.

Yemen’de Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun hava saldırıları okul otobüslerini, düğünleri, pazar yerlerini ve hastaneleri sıklıkla vuruyor. Bu durum, BM’nin ve insan hakları örgütlerinin savaş suçu işlendiğine dair suçlamalarına yol açıyor.

Suudi güçleri, uluslararası hukuka göre açık bir savaş suçu olan sivilleri aç bırakarak Yemen limanlarına uzun süreli bir abluka uyguladı.

Ancak, korkunç ihlallere dair onca kanıta rağmen, Suudi Arabistan da İsrail gibi neredeyse hiçbir yaptırımla karşılaşmadı. Bunun yerine, ekonomik ve diplomatik nüfuzunu kullanarak kınamadan kaçtı, 2021’de BM’ye Yemen’deki savaş suçları soruşturmasını kapatması için baskı yaptı, Batılı güçlerle kazançlı silah ve petrol anlaşmaları yaparak medyada çıkacak eleştirileri susturdu. Bu, İsrail’e artık tanınan dokunulmazlığın bir yansıması.

Suudi Arabistan’ın dolaylı desteği, İsrail’e bölgesel bir koruma kalkanı sağladı, saldırılarını durdurması konusunda Tel Aviv’e baskı uygulayan birleşik Arap cephesini parçaladı.

Benzerlikler çarpıcı. Hem Yemen’de hem de Gazze’de savaş uçakları çocukları bombaladı. Bombalayanlar, hiçbir ceza almadılar. O savaş uçaklarını tedarik edenler, ellerini kollarını sallaya sallaya dolaştılar. Böylelikle dünya genelinde saldırgan ülkeler, doğru dostlara sahiplerse savaş suçlarının görmezden gelineceğine, hatta o suçları işlemelerine katkı sunulacağına dair bir mesaj almış oldular.

Vaşington, Suudi Arabistan’ı güvenlik anlaşmaları ve iş anlaşmalarıyla etkilemeye devam ederken, MBS’yi fiilen ödüllendiriyor, aynı zamanda “Amerika’nın en yakın müttefiki” İsrail’in Gazze’yi yerle bir etmesine yardımcı oluyor. Bu reel politika, temel insani değerler hilafına icra ediliyor.

Güney Afrika’ya has ırk ayrımcılığı koşullarına benzeri koşullar ve Filistinlilere yönelik kitlesel katliamlar sona erecekse, bunlara imkân sağlayanların adıyla çağrılması gerekir. Buna Arap devletleri de dâhildir.

Çifte standartçı yaklaşımların hep birlikte yol açtığı sonuçlara tanıklık ediyoruz; Batı yanlısı güçlere ve onların dostlarına başka, düşmanlarına ise başka kurallar tatbik ediliyor.

Gazze ve Batı Şeria’da sayısız Filistinli, kaybettikleri aile üyelerinin yasını tutuyor, vatanlarının küle dönmesini izliyor. Yemen’de ise çocuklar sakat kalıyor, travmalarla boğuşarak büyüyor. Suudi Arabistan, her iki trajedide de derinden rol oynuyor; Filistin’e sırtını dönüyor, Yemen’e yüzünü dönerek elindeki kanlı kılıcı sallıyor.

Sahir
6 Mayıs 2025
Kaynak

02 Temmuz 2024

, ,

Arabiya


Arabiya isimli medya ağının sahibi, Suudi Arabistan krallığı. Doğrudan iktidardaki ailenin denetiminde faaliyet yürütüyor.

Son 12 saatte yaptıkları yayınlara baktığımızda, kanalın Gazze konusunda farklı bir manzara sunduğu görülüyor.

Bu yayın kuruluşu, yaptığı haberlerde 7 Ekim öncesi Gazze’yi “cennet gibi bir yer” olarak takdim ediyor, ardından da 7 Ekim saldırısının “yanlış bir eylem” olduğu, Gazze’deki durumu kötüleştirdiği imasında bulunuyor. Bu anlamda, ilgili yayın kuruluşu, İsrail’in resmi dilini benimseyerek, suçlunun İsrail ordusu olmadığını söylemiş oluyor.

Arabiya, Filistinli direniş örgütlerine ait açıklamalara hiçbir şekilde yer vermiyor!

Bunun yerine, sadece İsrailli siyasetçilerin ve liderlerin açıklamalarını paylaşıyor, buradan da Gazze’de İsrail ordusunun zafer elde ettiğini ispatlamaya çalışıyor.

Son 12 saatte yapılmış haberler incelendiğinde, Gazze’deki Filistin direnişine ait tek bir açıklamaya bile yer verilmediği görülüyor.

Arabiya ve ona bağlı kuruluşlar, aynı politikayı Yemen silahlı kuvvetleri konusunda da uyguluyor, bu ülkeyle ilgili olarak da sadece ABD Merkez Komutanlığı’nın açıklamalarına yer veriyor.

Ayrıca Sünni bir örgüt olan Müslüman Kardeşler’e saldırıyorlar ki bu, “şaşırtıcı” bir gelişme aslında.

Zira Arabiya ve sahipleri, kendilerini “Şii” olduğu için Hizbullah karşıtı olarak takdim ediyorlar, böylelikle Sünnileri önemsedikleri izlenimi yaratmaya çalışıyorlar.

Oysa gerçekte yegâne Sünni politik olarak Müslüman Kardeşler’e de saldırıyorlar!

Son 12 saat içerisinde Müslüman Kardeşler’e yönelik bir dizi saldırı gerçekleştirdikleri, yoğun bir propaganda faaliyeti yürüttükleri görülüyor.

Bu da Suudi Arabistan’ın antipolitik Müslüman ve direniş karşıtı olduğu, direniş ne tür bir biçim almış olursa olsun, ona karşı olduğu anlamına geliyor.

Suudi Arabistan, bir yandan da her türden laik içeriği ve fikri yaymakla meşgul.

Ek Not:

Aşağıda Kral Selman’ın doksanlarda Londra’da bulunan, Suudilere ait MBC şirketler grubunu ziyaretine ait bir videoya yer veriliyor. Bu ziyaretin amacı, doksanların başında Londra’da bulunan medya şirketinin elindeki teçhizatı ve yürüttüğü operasyonları kontrol etmek.


Bu ziyaret, şirket merkezi Ortadoğu’ya taşınmazdan, Katarlılara ait El-Cezire’yle “yarışsın” diye El Arabiya haber kanalını kurmazdan önce gerçekleştirildi.


Arkada burnuyla oynayan, Muhammed bin Selman’dan başkası değil.

Warfare Analysis
1 Temmuz 2024
Kaynak

07 Mart 2021

, ,

Suudi Kadınların “Örtüsüzleştirilmesi” Siyaseti



Post-kolonyal Fanteziler ile Gözetim Devleti Arasında

Suudi devletinin 1960’larda başlayan konsolidasyonu ile rejim, erkek ve kadınlar için tek-tip kıyafet yasalarını tedricen uygulamaya başladı; bu tek-tip giyinme biçimi kadınlar için uzun siyah bir çarşaf (‘abaya) ve peçe anlamına geliyordu. Okullar, üniversiteler ve (genellikle “ahlak polisi” ya da mutawi’a olarak anılan) Fazileti Teşvik ve Ahlaksızlıktan Caydırma Komitesi gibi devlet kurumları, üzerinde çok şey yazılmış bulunan [Le Renard, 2011, 2014, Al-Rasheed, 2013] (kadınların nasıl giyinmesi gerektiği ile ilgili) mevzuatın uygulanışını giderek artan bir titizlikle denetliyordu. Bu makale dikkatleri daha az çeken bir konu ile ilgileniyor ve Suudi rejiminin birbiriyle çelişir muhtelif uygulamalarla Suudi kadınlarının “peçelerini kaldırmaya”, onları “örtüsüzleştirmeye” yöneldiğini göstermeyi hedefliyor. Suudi kadınların örtüsüzleştirilmesi işlemi bir yandan -rejimin “istisnai kadınlar” olarak yapılandırdığı başarılı ve peçesiz Suudi kadınların yabancı basının -bilhassa Avrupa ve Kuzey Amerika medyasının- ortak olduğu bir iletişim stratejisi dâhilinde halkın ve dünyanın önüne çıkarılmasını gerektiriyor. Diğer yandan bu peçeyi kaldırma meselesi nüfusun giderek daha yoğun bir biçimde gözetim altında tutulması uygulamalarında kaynağını buluyor, bu uygulamalar ise Suudi vatandaşlarının kimliklerinin tespit edilebilirliğini gerektiriyor ki kadınların yüzlerinin kapalı oluşu bu gereklilik ile çelişiyor.[1] Peçeye dair indirgemeci liberal bir anlayışın inanmamızı istediği gibi kadınların peçelerini kaldırarak onları “özgürleştirme” girişimi söz konusu değil; Suudi devleti aslında peçeye ilişkin bu tür seçmeci uygulamalarla Suudi vatandaşları üzerindeki denetimini artırıyor. Bu “istisnai kadın” temsillerini sıklıkla yeniden üreten yabancı basın bu süreçte önemli bir role sahip.

Gösteriş için Örtüsüzleştirme: Batı Medyası ve Suudi Devleti

Suudi kadınların Avrupa ve Kuzey Amerika basınındaki görsel temsili, gösterilecek kadınların seçiminde çok dikkatli olunarak gerçekleştiriliyor.[2] Genellikle fotoğraflarda yüzünün fotoğraflanıp basılmasını sorun etmeyen kadınlar yer alıyor. Bu kadınlar -hele ki başkent Riyad’da- küçük bir azınlık oluşturuyorlar (Riyad’da Suudi kadınların çoğunluğu akraba olmayan erkeklerin yanında yüzlerini kapıyorlar). Fotoğraflar genellikle eğitimli, liberal ve zengin Suudi kadınları öne çıkarıyor ki bu kadınlar çoğunlukla halkın bildiği insanlar oluyorlar.[3] Güya amaç peçenin/örtünün Suudi kadınlarına dayattığı varsayılan görünmezliğe karşı koyup onların kişiliklerini ve faaliyetlerini öne çıkarmak. Ne var ki bu yaklaşım gerçekte Suudi kadınların görünürlüğünü sınırlayıcı bir etkiye sahip, zira homojen bir “Suudi kadını” kategorisi oluşturuyor ve özellikle diğer sınıflardan ve siyasi yönelimlerden kadınları -ve elbette Riyad ve Cidde’de ikamet edenlerin üçte birini ve ülke nüfusunun dörtte birini oluşturan Suudi olmayanları- dışarıda bırakıyor.

Resmî görsel siyasetin yeniden üretiminde bu yayınların işlevi Suudi rejiminin ülkenin imajını iyileştirme çabasının bir parçası olarak “istisnai kadınlar”ı ön plana yerleştirme etkinliğine katkı sunmak [Al Rasheed, 2013]. 11 Eylül saldırılarının ardından resmî dış gezilerde genellikle Suudi kadın delegasyonları da yer aldı, bu kadınlar ekonomik ve entelektüel alanlarda etkindiler ve hepsinin ortak özelliği yüzlerini örtmüyor oluşlarıydı. Suudi kadınının eve kapatılmış, eğitimsiz ve ezilmiş olduğu yönündeki -bütün dünyanın paylaştığı- basmakalıp yargılara itiraz ediyorlardı. Ayrıca bu kadınlardan genellikle teokratik, gerici ve kapalı olarak bilinen bir ülkenin “insanî” yüzünü göstermeleri bekleniyordu. Öyle ki, rejim, krallıkta kısa süreliğine kalan gazeteci ve fotoğrafçıların bu seçkin kadınlarla irtibat kurmasına izin veriyor, hatta bunu kolaylaştırıyor; zaten bu görüşmeleri “ayarlayanlar” da gazetecileri kimlerle görüştüreceklerini önceden biliyorlar.

Hem yabancı basında hem de resmî görevlerde kadınlar Suudi kadını denen tek boyutlu bir kategori dâhilinde resmediliyorlar; onların farklı aidiyetleri göz önüne alınmıyor. Seçilmiş kadınların bedenlerinin görünür kılınması yoluyla Suudi Arabistan’daki görünüşte ilerici olan toplumsal dönüşümlerin pazarlanması hedefleniyor. Ancak Batı medyasının kendi mantığı ve çıkarları var, bunlar Suudi rejiminin halka ilişkiler siyasetine galebe çalıyor. Batı medyası Suudi kadınlarını belli biçimlerde göstermeye eğilimli. “İstisnai kadınlar”ın fotoğrafları ve bunlara dair yorumlar bedenin ve elbisenin belli bölümlerine odaklanıyor. Örneğin, Fransız gazetesi Liberation sinemacı Hayfa El Mansur’un hayatı ile ilgili bir makaleye “Hayfa El Mansur kot pantolonlu ve örtüsüz” diye başlık atmıştı. Dünyasal ölçekte bir başarı yakalayan birkaç Suudi sinemacıdan biri olan ve Vecide [Wadjda] adlı filmiyle 2014 yılında BAFTA ödülünü alan El Mansur, bu özellikleriyle değil de örtüsüzlüğüyle anılıyor. Medyadaki tasvirler genelde kadınlara ilişkin olarak zaten fizikî görünüşle ilgili takıntılı olmaya eğilimli; peçeye/örtüye ya da peçesizliğe/örtüsüzlüğe özel olarak odaklanıldığında ise Müslüman toplumlardaki kadınların örtülerini belirli biçimde kaldırmak yönündeki emperyal ve kolonyal bir isteklilik [Ahmed, 1992; Abu-Lughod, 1998] yankı buluyor: eğitimli, “liberal” kadınlar artık geleneksel kadın ya da kabile üyesi kadın gibi egzotize edilmemekle beraber yine de nesneleştirici bir biçimde sunuluyorlar ve ne giydikleri, nasıl gülümsedikleri, saçlarının modeli gibi dış görünüşlerine ait değerlendirmelere indirgeniyorlar.

Avrupa ve Kuzey Amerika medyası ülkenin birkaç sözde aydınlanmış “istisnai” Suudi kadını dışında kalan kadınlarının tümünü, özellikle de peçeli olanları, etkisiz ve herhangi bir failliği bulunmayan insanlar olarak göstermeye meyyal. Bu peçeli kadın görüntülerinin kolonyal harem fantezileri ile ilişkisi çok açık; bu kadınlar hem birer ucube hem de eve kapatılmış kurbanlar -hatta bazen sapkın kişiler- olarak gösteriliyor.[4] “Sadece kadınların bulunduğu şehir” olarak sunulan, gerçekte ise iş merkezlerinin bulunduğu bir bölge olan bir alana dair iki karikatürde kadınlar, tecrit edilmiş, bunalmış, cinsel anlamda nesneleştirilmiş ve hepsinden öte erkeksiz olarak çizilmişlerdi: bu, Suudi kadınlarına dair ırkçı temsillerle ve heteroseksist normlarla şekillenmiş postkolonyal fantezilerin açığa vurulması demek.[5] Genellikle temsiller “emperyal gözler”in “tabu”, “paradoks” ve/veya cinsel anlamda “ikiyüzlülük” olarak gördüğü şeylere odaklanıyor. Örneğin özel bir televizyon kanalında gösterilen bir belgesel Suudi kadınlarına ve iç çamaşırı pazarına odaklıydı. Belgeselin meselesi yüksek oranda alıcı bulan iç çamaşırları ile kadınlara yönelik kıyafet kısıtlamalarının meydana getirdiği varsayılan paradoks.[6] Bu türden “paradoks” belirlemeleri aslında bu temsilleri (yeniden) üreten toplumlardaki -özellikle de örtülü Müslüman kadınların etiketlenmesinde kendini gösteren- normların ve hiyerarşilerin belirtisi. Belgesele dönersek, mesele edilen “paradoks” örtülü (Suudi) kadınların (ki bu kadınlar muhafazakâr, geri kalmış ve ezilmiş olarak değerlendiriliyor) seksi iç çamaşırları giyiyor olmaları. Belgeselde -mahremi didiklenen ve tutarsız, garip ve sapkın olarak sunulan- örtülü kadınlara ucube muamelesi yapılıyor. Buradaki örtük mesaj “normal” kadınların örtüsüz kadınlar olduğu ve örtülü kadınların “özgürleşmiş” bir seksüellikle tanımlı olan seksi iç çamaşırlarını giymemesi gerektiği. Giyiyor olmaları tuhaf karşılanıyor ve erotik görülüyor. Suudi kadınlarının bu türden bir temsili bunları üreten toplumlardaki toplumsal cinsiyet ve ırk hiyerarşileri ve bilhassa Müslüman kadınların ırkçılık hedefi olmaları hakkında çok şey anlatıyor. Bu söylemler örtülü kadınların insan değilmiş gibi gösterilmesi olgusunu kuvvetlendiriyor en fazla.

Gözetim Aracı olarak Örtüsüzleştirme

“İstisnai kadınlar”ı diplomatik olarak kullanmasının yanısıra Suudi rejimi “kadınların örtüsüzleştirilmesi” görüntüsü altında gözetim merkezli bir politika da oluşturdu. 11 Eylül 2001’i ve ardından gelişen saldırıları izleyen yıllarda Suudi Arabistan dâhilinde, rejim yoğun ve şedit bir anti-terörizm kampanyası başlattı. Anti-terörizm maskesi altında birçok rejim karşıtı faaliyet hedefe kondu ve rejim devletin güvenlik ve gözetleme mekanizmalarını kuvvetlendirdi. Bir kimlik tespiti aracı olarak nüfusun daha etkin manada gözetlenmesini mümkün kılan bürokratik faaliyetlerin modernize edilmesi de bu çabaların merkezî önemde bir unsuruydu. 2002 yılında, Suudi kadınlarına önce fotoğraflı kimlik edinme imkânı tanındı, 2013’te ise yedi yıl içinde bu kimliklerden edinmeleri zorunlu kılındı. 2002’den önce bütün kadın vatandaşlar fotoğrafsız olarak yasal vasilerinin üzerine kayıtlı görünüyorlardı. Yasal vasi kadının statüsüne ve durumuna göre baba, kardeş, koca ya da amca olabilir. Suudi olan ve olmayan erkeklerin fotoğrafları ise uzun zamandır kimliklerde, vizelerde ve ikamet tezkerelerinde yer alıyor. Suudi kadınlarının yüzlerini gösteren fotoğraflarının kimliklerde yer almamasının nedeni devletçe açıklanmamıştı. Ancak bir devlet kurumu olan Ulema Konseyi onlarca yıldır kadınların yüzünün görünmemesi gerektiğini söylüyor ve kadınlara “yabancı” erkeklerin yanında yüzlerini örtmeleri tavsiyesinde bulunuyordu. Riyad’daki alan araştırmam sırasında tanıştığım bir genç kadının söylediğine göre bu ilke dinsel olarak meşru olmadığı halde Riyad’ın Suudi erkeklerinin çoğunca destekleniyordu. Peçe takmak aynı zamanda bir “Suudi ailesi” âdeti olarak görülüyordu, bu âdet saygınlığı kuvvetlendiriyor ve Suudi olan ve olmayan kadınların tefrikine de imkân sağlıyordu.

Kimlikler kadınların günlük bürokratik işlerini kolaylaştırıyor ve aileler arası davalarda bir kişinin başka bir kişinin yerine geçmesini önlüyor.[7] Madalyonun diğer yüzü ise şöyle: yetkililer artık bir kadının kimliğini tespitte zorlanmıyorlar. Atanmış üyelerden müteşekkil bir heyet olan Şura Meclisi’nin Kasım 2012 tarihli kararına göre Suudi kadınları güvenlik taraması yapılırken erkek güvenlik görevlileri tarafından yüzlerini açmaları istenirse buna uymak zorunda kalacaklar. Bu noktada “görüntü”, varlıkları birçok prosedür için yine de zorunlu olan, aradaki erkek aile üyelerinin baypas edilmesi yolu ile devlet ve Suudi kadını arasındaki ilişkinin artan bir biçimde dolaysızlaştığı bir sürece dâhil oluyor. Bunun iki uçlu bir süreç olduğu söylenebilir, zira bir yandan kadınlara yeni olanaklar sunarken aynı zamanda onları devlet denetimine daha açık hale getiriyor [Le Renard, 2014]. Bir denetim/gözetleme aracı olarak örtüsüzleştirme süreci Suudi devletine özgü değil yalnızca, Kanada’da ve birçok Avrupa ülkesinde de peçe ya da çarşafın yasaklanması etrafında dönen tartışmalar bunun göstergesi. Bugüne kadar Fransa böyle bir yasayı geçiren tek ülke oldu. Peçe meselesi ile ilgili bir tartışma sürecinin ve 2009 yılı itibariyle gösterilerde kar maskesi takmanın yasaklanması kararının ardından 2010 yılında Fransa’da insanların kamuya açık alanlarda yüzlerini örtmeleri yasak kapsamına alındı. Yüzleri belirleyebilme imkânı devlet gücünün temel bir bileşeni haline geldi; Suudi devleti de bu sürecin bir parçası.

Suudi Arabistan’da kadınların yüzlerinin görünür kılınması gibi gündelik bürokratik önlemlere dayanan ve giderek sıkılaştırılan gözetim/denetleme uygulamaları dikkate değer bir değişiklik, hele ki kadınların fotoğrafının alenen çekilmesinin yasak olduğu göz önüne alındığında. Alışveriş merkezleri, sokaklar ya da zengin yabancıların oturduğu güvenlikli sitelerin çevresi gibi kamuya açık yerlerde fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor. Bu siteler yüksek teknolojili güvenlik kameralarıyla gözetleniyor ve genellikle Suudilere kapalı. Ayrıca sadece kadınlara açık olan yerleşke ve okullarda, bazı işyerlerinde, dinî mahallerde ve birçok ticarî merkezde de fotoğraf çekilmesi yasak, ancak farklı nedenlerle. Riyad’daki birçok Suudi kadını, yüzlerinin göründüğü fotoğrafların yayılmasını hayâ, saygınlık, aile değerleri ve/veya dinî inançlar gibi karmaşık ve değişken gerekçelerle istemiyor. Kadın kurumlarını temsil eden Suudi menşeli web sayfalarında fotoğraflar genellikle boş avluları, toplantı odalarını gösteriyor ve kadınlara mahsus yerlerde -muhtemelen görüntülerin sızması olasılığından ötürü- genellikle güvenlik kamerası bulunmuyor. 2000’li yıllarda rejim Suudi kadınlarının rızası olmadan kaydedilmiş videoların ve yine rızasız çekilmiş fotoğrafların dolaşımını sağlamayı suç kapsamına aldı.

Devletin kimlik tespitine yönelik uygulamaları belki bir yandan toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin ortadan kaldırılmasına dönük bir adım olarak görülebilir ama bu adımın aslında kadınların fotoğraflarının nasıl, ne zaman ve nerede çekilip dağıtılabileceğine karar veren bir Suudi devletinin mahremi ihlal edici oranda kuvvetlendirilmesini ve yeni gözetleme biçimlerinin uygulamaya konmasını hedeflediği anlaşılmalıdır.

Denetimden Kaçış?

Riyad’da 2006 ve 2009 yılları arasında yaptığım araştırmalarda beraber çalıştığım genç kadınlar, düğün fotoğrafları gibi, yüzlerinin açık olduğu fotoğrafları bana gösterdiler ama bunları yakın akrabaları dışında hiç kimseye vermiyor ya da yollamıyorlardı. Ne var ki Bluetooth yolu ile “eğlenceli” ve kışkırtıcı kabul edilen anonim fotoğrafların cep telefonları arasında dolaşması oldukça yaygındı. Bunların çoğu, gruplar halinde bulunan ve peçeli olan, dolayısıyla tanınamayacak durumdaki kadınların fotoğraflarıydı. Fotoğraflarda kadınlar alışılmadık pozlar veriyorlardı, örneğin şişeden viski içer gibi yaparak ya da bir fast-food lokantasının “aile bölümü”nde mankenlerinkine benzer duruşlar sergileyerek verilmiş pozlardı bunlar. Bu görüntüler Suudi kadınının resmi temsillerini biçimlendiren muhtelif güç ilişkilerini altüst ediyorlardı: rejimin iletişim siyasetinin parçası olarak “istisnai kadın” figürünün inşasında temel önemde olan faziletle ilgili normları ihlal etmekle kalmıyor, anonim hallerini koruyarak denetim mekanizmalarından da kaçıyorlardı.

Suudi devletinin fotoğraf ve video üzerinden uyguladığı denetime karşı direniş kendini gösterme gayretinin ötesine uzanıyor. Geçen yıllarda, her türden gösterinin yasak olduğu bu ülkede görüntülerin akıllı telefonlar ve sosyal medya platformları yoluyla yayılması bir tür aktivizm olarak belirdi. Polisle kavga videoları ve farklı protesto biçimlerini içeren videolar Youtube’a yüklenmiş ve geniş kitlelere yayılmıştı. Bu videolar arasında öne çıkanlar ülkenin doğu bölgesinde kadınlarla erkeklerin beraberce katıldığı ve vahşice bastırılan büyük protesto gösterilerini içerenlerdi. Bu videolar tanımanın ya da tanınmanın, anonim kalmanın ya da bunu önlemeye çalışmanın hem devlet hem de vatandaşlar açısından güç ilişkileri içinde konumlandığını gösteriyordu.

Örneğin kimi Suudi kadın gruplarının, binlerce insanın “terörist şebekeler”le bağlantılı olmak şüphesiyle yargılanmadan hapiste tutulmalarına karşı 2011 yılından beri muhtelif zamanlarda ve özellikle Riyad ve Bureyde’de, düzenledikleri gösterilerde durum tam olarak buydu. Bu gösterilerin birçoğu yeni tutuklamalara yol açtı. 2012 yılında Suudi Arabistan’ın güneyinde yer alan Asir eyaletinin başkenti Abha’da kötü eğitim koşullarını ve saygısız üniversite yönetimini protesto eden kadın öğrencilerin gösterisi içlerinde özel güvenlik görevlileri, ahlak polisleri ve sivil polislerin bulunduğu bir grup güvenlik görevlisince vahşice dağıtıldı. 53 öğrenci yaralanmış ve bazı kaynaklara göre bir öğrenci ölmüştü. Videolar hem bu siyasi eylemlerde yer almış olan kadınların kolektif gücüne hem de bu protestoları bastırırken devletin kullandığı şiddete delil teşkil etmişti. Bu görüntülerin yıkıcılığından kaçınmak üzere videolara erişim yasağı getirildi.

Başka bir aktivizm biçimi -“kadınlar da araba kullansın” kampanyası- bireysel olarak üretilip Youtube’a yüklenmiş videoları içeriyordu. 2011 baharında Suudi kadın eylemciler kadınlara her gün gittikleri yerlere giderken bu kez arabalarını kendilerinin kullanması ve mümkünse bunu kaydedip paylaşmaları çağrısında bulunuyorlardı. Polis bu kampanyaya araba kullanırken yakalanan kadınları (her ne kadar birkaç saat içinde serbest bıraktıysa da) tutuklayarak cevap verdi. Bu eylemcilerin en çok öne çıkanı kampanyayı izah eden videoları paylaşan Manal El-Şerif’ti. Bu videolarda El-Şerif yüzü açık bir halde araba kullanırken görülüyordu. Bu nedenle on gün boyunca tutuklu kaldı.

Dolaşım ve Alternatif Görüntülerin Görünmezliği

Görüntülerin ve videoların yıkıcı bir biçimde kullanımına cevap olarak Suudi devleti gözetleme kapasitesini web aktivizmini bastırarak ve sosyal medya, video paylaşım siteleri ve cep telefonu kullanımına sınırlamalar getirerek[8] artırma yoluna gitti.[9] Bu resmi sansür biçimlerinin ötesinde, başta Avrupa ve Kuzey Amerika basını olmak üzere yabancı basının yıkıcı kabul edilen görüntülerin belirli türlerinin dolaşımının sınırlanmasında önemli bir rolü var. Sözkonusu basın, Suudi rejiminin “istisnai kadınlar”ı öne çıkarmak biçimindeki iletişim stratejisini papağan gibi tekrar etmektense “asi Suudi kadını” anlatısını parlatmayı yeğliyor. Kadın hakları konusunda konuşan kadınların videoları seçilip dolaşıma sokuluyor, uluslararası ölçekte tanınan biri haline gelen Manal El-Şerif örneğinde olduğu gibi. Yine uluslararası bir üne kavuşmuş olan başka bir videoda bir Suudi kadını ojeli olduğu için onu uyaran Fazileti Teşvik ve Ahlaksızlıktan Caydırma Komitesi’nden kişileri azarlarken görülüyor. Buna zıt bir biçimde Abha’da, Riyad’da ya da Bureyde’deki kadınların kolektif protestolarının görüntüleri ise hiç paylaşılmıyor neredeyse. Suudi kadınına yabancı basının yaklaşımı, yüzleri kapalı olan ve olasılıkla orta sınıftan olmayan kadınların kitleler halinde ve sadece özel olarak kadınların sorunlarına odaklanmadan yürüdüğü bu türden alternatif görüntülerin dolaşımını zorlaştırdı. Bu zıtlık Batı’nın gözünde özel bir “kurban olarak Suudi kadını” imgesinin oluştuğuna ve sadece buradan türeyen siyasetin özgürleştirici sayıldığına işaret ediyor. Belki de kasıtsız olan bu sansür pratiği, şu noktalarda ısrarcı olan bir temsil çerçevesi üzerinden hâsıl oluyor: (1) Suudi kadının kadın olarak, ama sadece kadın olarak (yani baskının ve mücadelenin başka boyutları görmezden gelinerek), kolektif kurban olma niteliği; (2) siyasi bir fail olabilmek için yegâne yol olarak başarılı (göz önünde) ve bireyleşmiş bir kadın olma gerekliliği ve (3) kadınların güçlenmesine ilişkin liberal bir vizyonun kadının kurtuluşu için olmazsa olmaz kabul edilmesi.

Temsil ve gözetleme siyasetinin buluştuğu nokta işte burası. Temsil siyaseti “istisnai kadınlar”ı aşırı görünür kıldı ve Suudi Arabistan’daki diğer kadınların görüntülerini -bu kadınlar eylemlerini görünür kılmak ve seslerini duyurmak için özel olarak çabaladıklarında bile- dışarıda bıraktı; bunlar yoksul, Suudi ya da liberal olmayan, kamusal alanda ifşa edilmek istemeyen kadınlardı. Suudi devleti (Suudi olan-olmayan, kadın-erkek) bütün vatandaşlarını belirli yollarla daha görünür kılmaya çalıştı, çalışıyor. Bu yollardan biri de gözetleme/denetleme: bu türden bir görünürlük özgürlüğün genişlemesine değil, yeni bir denetim biçimine cevaz veriyor. Gözetim devleti giderek korkunç biçimde güçlenirken ve görüntüler üzerindeki denetimini ve sınırlayıcılığını artırırken Suudi devletinin iletişim stratejisinin söz konusu denetimlerden kaçmayı deneyen görünmez eylemcinin ifşasında işlevsel olduğu anlaşılıyor.

Amelie Le Renard
15 Aralık 2014
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Suudi Arabistan’da yüzü örtmek için kullanılan muhtelif aksesuarlar bulunuyor; nikap, burka ve yaşmak gibi.

[2] Bu makalede basından alıntılar daha yakından takip ettiğim Fransız medyasından yapıldı. Belirtmek gerek ki, Fransızların özgül bir “Müslüman kadınların örtüsüzleştirilmesi” tarihine sahip olduğu doğru olmakla beraber örneklenen temsillerdeki Suudi kadın imgesinin hâkimiyet alanı sadece Fransız medyası ile sınırlı değil.

[3] Adlarını vermek istemiyorum, zira birkaç kadını töhmet altında bırakmak değil, rejimin ve yabancı basının “istisnai kadın” imajını yeniden ürettiklerini göstermek derdindeyim. Niyetim bu kadınları ve onların toplum hayatına katkılarını küçümsemek değil.

[4] 16. yüzyıldan bu yana oryantalistlerce üretilmiş metinler için bkz. Dakhlia, Jocelyne, 2007. “Harem: ce que les femmes, recluses, font entre elles,” Clio. Femmes, Genre, Histoire, 26. ABD’deki “sapık olarak Ortadoğulu” temsillerine dair bkz. Puar, Jasbir, 2012 (2007). Homonationalisme: politiques queers après le 11 septembre. Paris: Amsterdam.

[5] Karikatürlerin biri farklı siyasi çizgileri bir arada içeren bir dergide ve diğeri ise bir mizah dergisinde basılmıştı. Bkz. “Un zoo féminin dans le désert saoudien” [Suudi çölünde (“hayvanat bahçesi”nden mülhem -ç.n.) kadın bahçesi], Charlie Hebdo, 22 Ağustos 2012 ve “Arabie Saoudite. Bientôt une ville réservée aux femmes… pour les émanciper,” [Pek yakında Suudi Arabistan’da: özgür olmaları için… kadınlara mahsus şehir], Causette, Sayı 27, Eylül, 2012.

[6] “Arabie: le roi de la lingerie au pays du voile,” [Arabistan: hicap ülkesinde iç çamaşırı krallığı] M6 televizyonu, yayınlanma tarihi 20 Mart 2011.

[7] Mahkemelerde bu türden çok vakaya rastlanıyordu. Kadının yasal vasisi davayla ilgisi olmayan başka bir kadını mahkemeye getiriyor ve peçe hâkimin bu düzenbazlığı tespit etmesini engelliyordu.

[8] Örneğin kimlik numarasını vermeden cep telefonunu şarj etmek artık olanak dışı. Pratikte bu, cep telefonu kullanıcısının devletle güvenlik konusunda işbirliği halinde olan telefon şirketince tespit edilebilmesi anlamına geliyor.

[9] 2013 ve 2014 yıllarında bazı Suudi vatandaşları sosyal medyada hükümet karşıtı gösterilerin videolarını ya da rejimin eleştirildiği videoları paylaştıkları için tutuklandılar ve hüküm giydiler. Bkz. Tinyurl (Erişim tarihi 17 Kasım 2014) ve “Arrest of Saudi netizens triggers Twitter, YouTube closure fears” (Suudi internet kullanıcılarının tutuklanması Twitter ve Youtube’un kapatılacağı korkularını tetikliyor), BBC Monitoring (3 Nisan 2014).

Referanslar:
Abu Lughod, Lila, 1998. Remaking Women. Feminism and Modernity in the Middle East, Princeton: Princeton University Press.

Ahmed, Leila, 1992. Women and Gender in Islam: historical roots of a modern debate, Yale University Press.

Al-Rasheed, Madawi, 2013. A Most Masculine State. Gender, Politics, and Religion in Saudi Arabia. Cambridge: Cambridge University Press.

Dakhlia, Jocelyne, 2007. « Harem: ce que les femmes, recluses, font entre elles », Clio. Femmes, Genre, Histoire, 26.

Le Renard, Amélie, 2011. Femmes et espaces publics en Arabie Saoudite. Paris: Dalloz.

Le Renard, Amélie, 2014. A Society of Young Women. Opportunities of Place, Power, and Reform in Saudi Arabia. Stanford: Stanford University Press.

Puar, Jasbir, 2012 (2007). Homonationalisme: politiques queers après le 11 septembre. Paris: Amsterdam.

14 Haziran 2019

, ,

Suudi Arabistan’da Komünistler ve Kooptasyon


1975’te Kral Faysal suikasta kurban gidince yerine Halid geçti. Halid’in kral olmasıyla genel af ilân edildi ve solcu hareketlere mensup politik tutsaklar serbest bırakıldılar, ayrıca yurtdışında sürgünde olanların ülkeye dönmelerine izin verildi. Geri dönenler, 1973’teki petrol krizinden beri büyümekte olan rantiye devletin himayesine girdiler. Bu isimler, Suudi Arabistan’da fikir alanında birer “liberal” olarak arz-ı endam ettiler.[1] Abdülkerim Humud gibi solcular, Şii siyasetine entegre oldular.[2] Bu genel af, 1993’te Suudi muhalefetine mensup aktivistler için çıkartılan genel af için emsal teşkil etti. Öte yandan, seksenlerde Şii İslamcılar solcularla sürekli alay ettiler ve onların 1975’te devlet tarafından rüşvetle satın alındıklarını, zaman içerisinde birer kapitaliste ve bürokrata dönüştüklerini söylediler.[3] Genel af, aynı zamanda üyeleri ülkeye geri dönen ama süreç dâhilinde propaganda faaliyetlerini sonlandıran AYHDP’nin [Arap Yarımadası’nda Halkın Demokrasi Partisi –el-hizbü’l demuqrati el-şabi fi el-cezire el-arabiyye] de tasfiyesine sebep oldu.[4]

AYHDP’nin yerini ise Arap Yarımadası’nda Sosyalist Eylem Partisi [hizbü’l amel el-iştiraki fi el-cezire el-arabiyye] aldı. Marksist-Leninist bir parti olarak SEP, Arap Milliyetçileri Hareketi [AMH] ve FHKC ile aynı çizgide hareket etti. ABD’de bulunan ve Arap milliyetçilerinin etkisi altında olan Suudi öğrenciler bu partiyi 1972’de kurmuşlardı. Ağırlıklı olarak Irak kanadından oluşan Baasçılar, komünistler, Arap milliyetçileri ve Libyalılar, ABD’de faal olan Arap Öğrencileri Örgütü’nde [munazzamat el-talebetü’l arab] hâkimiyeti ele geçirmek için mücadele eden ana yapılardı. Bu örgüt içerisinde önemli bir yere sahip binlerce Suudi öğrenci de faaliyet yürütmekteydi. Birçok farklı akım, bu öğrencileri etkilemek ve onlara yayınlarını okutmak için uğraşıyordu.[5] Nihayetinde aralarında çok sayıda Şii’nin de bulunduğu birçok SEP üyesi, Suudi Arabistan’ın Doğu Bölgesi’ne dönüp bürokrat ve gazeteci oldu. En önemli taleplerinden biri olan Şiiliğe yönelik ayrımcılığı süreç içerisinde ortadan kaldırdılar. Parti, ayrıca silâhlı mücadele fikrini de savunmaya devam etti, hatta 1979/80’de Katif’te yaşanan silâhlı ayaklanmada yer aldı. Sonrasında ise örgüt, hiçbir askerî eylemde bulunmadı.[6]

1961 sonrası süreçte Milli Kurtuluş Cephesi ve Arap Milli Kurtuluş Cephesi [cebhetü’l taharruru’l vatani el-arabiyye] içerisinde komünistler faaliyet yürütüyorlardı. Bu komünistler, Suudi Arabistan Komünist Partisi’ni [el-hizbü’ş şuyui fi el-su’udiyye] ancak 1975 yılında kurabildiler.[7] Komünist Parti, kongresinde Sovyet yanlısı bir çizgiyi benimsedi ve petrol kaynaklarının millileştirilmesini, yeni bir anayasanın kaleme alınmasını ve yeni bir meclisin oluşturulmasını talep etti.[8] Sovyetler’den sınırlı destek alan partinin faaliyetleri esas olarak bildiri yayınlama ve Moskova Radyosu’nda yayın yapma üzerine kuruluydu.[9] Düzenli çıkarttığı yayının adı Tarik’ül Kadihin [“Ezilenlerin Yolu”] idi. Necib Huneyzi gibi kadroları önde gelen Şii ailelerine mensuplardı ve esas olarak Şiilerden destek görüyorlardı. Ali Dumeyni gibi gazetecilik yapan ve aynı zamanda Sünni olan isimler de vardı. Birçok partili, Sovyetler’de, Doğu Almanya’da ve komünist blok içerisinde yer alan başka ülkelerde eğitim gördü.[10] Bazıları ise ellilerde grevlere öncülük eden isimlerin oğulları idi.[11] 1984’te yaptığı ikinci kongresinde parti, yeni bir program kaleme aldı ve bu program uyarınca Şiilerin orduya ve güvenlik hizmetlerine katılımına izin verilmesini talep etti.[12] Partiye bağlı faaliyet yürüten çok sayıda gençlik, öğrenci, kadın ve işçi örgütü vardı ve bu örgütler, Suudi Arabistan dışında temsilcilere ve kendi iç yayınlarına sahiplerdi. Partide, bilhassa gençlik hareketinde ağırlığı ileri gelen Şii ailelerine mensup kişiler oluşturmaktaydı.[13] 1984’te Suudi İşçileri Birliği [ittihadü’l-ümmel fi el-su’udiyye] kuruldu ve SBKP çizgisine bağlı yayınlar çıkartıldı.[14] Tüm bu faaliyetlere karşı partinin toplam faal üye sayısı yüzü geçmedi.[15]

Toby Matthiesen

[Kaynak: The Other Suudis: Shiism, Dissent and Sectarianism, Cambridge University Press, 2015, s. 86-89.]

Dipnotlar:
[1] Abir, Saudi Arabia: Government, 57; Hertog, Princes, 99; Najib al-Khunayzi, “al-nishat al-siyasi li-l-shi’a fi al-su’udiyya” (Suudi Arabistan’da Şiiliğin Politik Söylemi) , Rasid (25 Ekim 2003); Krimly, Political Economy, 349; Stéphane Lacroix, Awakening Islam: The Politics of Religious Dissent in Contemporary Saudi Arabia (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2011), 15-20.

[2] Seksenler ve doksanlar boyunca Humud, kraliyet ailesi ile Şii muhalefeti arasında yürütülen müzakerelerde özel görevli olarak yer aldı. Ibrahim, Shi’is, 180.

[3] Bkz. al-Thawra al-Islamiyya 38 (Haziran 1983), 7; ‘Abd al-Latif Muhammad al-‘Amir, al-haraka al-islamiyya i al-jazira al-‘arabiyya (Arap Yarımadası’nda İslamî Hareket) (n.p.: Munazzamat al-Thawra al-Islamiyya fi al-Jazira al-‘Arabiyya/al-Safa li-l-Nashr wa-l-Tawzi’, 1408AH [ 1987 /88]), 48. 1975 genel affının eleştirisi ve eski muhalif isimlerin Bağdat merkezli “Suudi Arabistan Dayanışma ve Barış Konseyi” aracılığıyla ikna edilmesi girişimlerine yönelik eleştiriler konusunda bkz. Middle East Contemporary Survey (MECS), 1977–8, Cilt. 2, 679.

[4] Al-‘Akri, al-tanzimat, 205-11.

[5] Abdülnebi Akri ile mülâkat, Londra, Temmuz 2010.

[6] Filistin, Lübnan, Irak ve başka ülkelerde de Sosyalist Eylem Partisi şubeleri vardı. Suudi Arabistan’daki SEP, bu şubelerle ilişki içerisindeydi. Suudi Arabistan SEP’i ile mülâkat, Şubat 1984, yayınlandığı yer: MERIP Reports 130 (Şubat 1985), 15-19. Al-Hasan, “al-mu‘arada;” al-‘Akri, al-tanzimat, 214-27.

[7] Suudi Arabistanlı komünistlerle ilgili daha fazla bilgi için Doğu Bölgesi’nden iki eski komünistin, Şii Ali Avvami ile Sünni İshak Şeyh Yakub’un hatıratına bakılabilir. Ali Avvami, otobiyografi kaleme alan ilk Suudi Şii solcudur. Kitap, içeriğinin hassas olması sebebiyle 2012’de yazar vefat ettikten sonra yayınlanabildi. Al-‘Awwami, al-haraka. Bkz. Yakub’un dört ciltlik hatıratı, Ishaq al-Shaykh Ya‘qub, wujuh fi masabih al-dhakira (Hatıra Lambalarının Yüzleri), 4 cilt., cilt. 1 (Kuwait: Dar Qurtas lil-Nashr, 2001), cilt. 2 (Kuwait: Dar Qurtas li-l-Nashr, 2005), Cilt. 3 (Kuwait: Dar Qurtas li-l-Nashr, 2007), cilt. 4 (Beyrut: Dar al-Farabi, 2011). Hatıratının başka bir kısmı ve Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde geçirdiği dönemle ilgili olarak bkz. Ishaq al-Shaykh Ya’qub, inni ashummu ra’ihat Mariyam (Meryem’i kokluyorum), cilt. 2 (Beyrut: Dar al-Farabi, 2010) ve politik tutsak olarak geçirdiği döneme dair değerlendirmesi için: Ishaq al-Shaykh Ya’qub, al-musa’ala (Sorgu) (Beyrut: Dar al-Farabi, 2011).

[8] Al-‘Attar, al-harakat, 154, 176f.; Salameh ve Steir, “Political Power,” 20f.

[9] Fahd al-Qahtani, shuyu‘iyyun i al-su ‘udiyya: dirasa fi al-‘alaqat al-sufitiyya al-su’udiyya (Suudi Arabistan’da Komünistler: Sovyetler-Suudi Arabistan İlişkileri Üzerine İnceleme) (n.p.: n.p., 1988); Mark N. Katz, Russia and Arabia: Soviet Foreign Policy toward the Arabian Peninsula (Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1985), 142f.; Aryeh Y. Yodfat, The Soviet Union and the Arabian Peninsula: Soviet Policy towards the Persian Gulf and Arabia (Londra: Croom Helm, 1983), 133f.

[10] Örneğin Sovyetler Birliği’ndeki öğrencilere yönelik bir dergi çıkartılıyordu. Bu dergide hem 1979’daki intifada ile makalelere hem de Moskova’daki Halkın Dostluk Üniversitesi ile ilgili yazılara yer verilmekteydi. Rabitat al-Talaba al-Su’udiyyin fi al-Ittihad al-Sufiti, al-Ish’a’ 3 (Temmuz 1980). Nachlass Prof. Dr. Gerhard Höpp, Signatur 10.15.087, Zentrum Moderner Orient, Berlin, Germany.

[11] Louër, Transnational, 44.

[12] Al-‘Akri, al-tanzimat, 45; Vassiliev, The History, 464.

[13] Suudi Arabistan Komünist Partisi eski üyesi ile mülâkat, Riyad, Kasım 2008. İsimleri: rabitat al-nisa’ al-dimuqratiyya fi al-su’udiyya (Suudi Arabistan’da Demokratik Kadın Derneği) ve ittihad al-talaba fi al-su’udiyya (Suudi Arabistan’da Öğrenci Birliği. Al-‘Akri, al-tanzimat, 55f. Gençlik kanadı konusunda bkz. Ittihad al-Shabab al-Dimuqratii al-Su’udiyya, watha’iq al-mu’tamar al-thani li-ittihad al-shabab al-dimuqrati fi al-su’udiyya, 1986 (Suudi Arabistan Demokratik Gençlik Birliği İkinci Kongresi Belgeleri) (n.p.: n.p., n.d.).

[14] Merkezi yayın organı: Sawt al-‘Ummal (İşçilerin Sesi), sadece sekiz sayfa olarak yayınlanan gazete 1989’da ARAMCO’da yabancı işçilerin işe alınmasını, Suudi işçilerin işten çıkartılmasını eleştirdi. Sawt al-‘Ummal 10 (Nisan 1989), If.

[15] Eski bir Suudi Arabistan Komünist Partisi üyesi ile mülâkat, Suudi Arabistan, 2011. Bazıları bu rakamın sadece otuz olduğunu, bunların da büyük bir kısmının sürgünde yaşadığını söylüyor. Holden ve Johns, The House of Saud, 532; Peterson, Historical Dictionary, 121.

06 Nisan 2018

, ,

MBS



Savaş suçlusu Muhammed bin Selman, Amerikalı Siyonistlerin yeni gözdesi.

New York Times’daki ahmak Thomas Friedman’dan Atlantic’teki İsrailli gardiyan Jeff Goldberg’e kadar birçok isim, bugünlerde Selman’a methiyelerle yüklü aşk mektupları yazma konusunda birbirleriyle yarışıyorlar.

Muhammed bin Selman, Siyonistler için ideal “Prens”.

O, Yemen’de güçsüz ve yoksul Müslümanları katleden bir Müslüman Siyonist.

İran ve İranlılardan nefret ediyor, İran’ın işgal edilmesini ve haritadan silinmesini istiyor.

Filistin davasına ihanet etmiş bir isim olan Selman, Siyonistlere Filistin’in işgalini sürdürme ve ırkçı yerleşimler inşa etme hakkı bahşediyor.

Ve tabii ki Thomas Friedman, Jeff Goldberg ve AIPAC onu çok ama çok seviyor.


Öte yandan Yemen’de ise (Birleşmiş Milletler’e göre) sekiz milyon insan, açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya. Bunun nedeniyse, İngilizcede kullandıkları o takma adıyla “MBS” türünden kişilerin insanlığa karşı işledikleri suçlar ve savaş suçları.

Hamid Dabaşi

25 Mart 2016

, ,

Obama Suudi Arabistan’a ve Sünni Müttefiklerine Sırtını Döndü


Yorumcular, Obama’nın Suudi Arabistan ve Sünni devletlerle ilgili iğneleyici yorumunun sahip olduğu önemi gözden kaçırdılar. Obama, ABD’nin müttefiki olan bu devletleri mezhepçi bir nefreti körükledikleri ve kendi adlarına ABD’yi bölgesel savaşlarına dâhil etmeye çalıştıkları için uzun süredir eleştiriyordu. Goldberg’le yaptığı mülâkatta Obama, ABD dış siyaset kurumlarının geleneğini sürdürmenin neden ABD’nin çıkarına olmadığını izah ediyor, hakir gördüğü bu gelenek, Obama’ya göre, Suudilere ve müttefiklere otomatik destek sunuyor.

Obama’nın dile getirdiği argümanlar önemli, zira asla düşünmeden söylenmiş laflar değil, detaylı, kapsamlı, dikkatle ele alınmış ve ABD siyasetindeki yeni başlangıçlara yol açacak tespitler bunlar. Asıl dönüm noktası 30 Ağustos 2013’tü. O tarihte Obama, Suriye’de hava saldırıları gerçekleştirilmesini reddetti. Böylesi bir saldırı, ABD’nin askerî eyleme başlamasını getirecek, böylelikle Şam’da rejim değişikliği yapılacaktı. Bu eylem süreci, Obama kabinesinin büyük kısmının aynı zamanda dış politika uzmanlarının önerdiği bir yoldu.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Körfez monarşileri istediklerini alabileceklerine ve ABD’nin Esad’ı devirerek kendi işlerini ifa edeceğine ikna oldular. Bu devletler bu işlerin kolay olacağını düşündüler, oysa bu, Amerikan müdahalesi olmaksızın mümkün değildi, bu noktada bir iktidar boşluğu oluşacak, söz konusu boşluk, Irak, Afganistan ve Libya’da olduğu gibi köktenci İslamcı hareketlerce doldurulacaktı.

Goldberg’e göre, Suriye’yi bombalamayı reddederek Obama, “kendisinin ‘Washington’ın taktik tahtası’ dediği şeyden ayrışmayı sağladı. Bu, onun kurtuluş günüydü.”

ABD, 11 Eylül’den beri selefi cihadizmi yarattığı için Suudileri suçlama konusunda gönülsüz bir tavır içerisinde olageldi. Bu cihadizmin merkezinde Sünnilerin Şiilere ve diğer İslamî yaklaşımlara yönelik nefreti, ayrıca kadınların köleleştirilmesi dâhil, baskıcı toplumsal gelenekler duruyor.

Obama, El-Kaide ve IŞİD’in kökenlerinden haberdar. Çocukluğunu geçirdiği Endonezya’da İslam’ın hoşgörüsüz ve herkesi dışlayan bir hâl aldığını biliyor. Bunun neden olduğu sorulduğunda Obama şu cevabı veriyor:

“Suudiler ve Körfez’deki diğer Arap devletleri, ülkeye para, çok sayıda imam ve hoca taşıdı. Doksanlarda Suudiler, kraliyet ailesinin desteklediği köktenci İslam versiyonunu öğreten Vehhabist medreseler ve okullara para akıttılar.”

Hâkim Sünni İslam’ın “Vehhabileşmesi”ne dönük bu kayma, Sünni olan, 1,6 milyar Müslüman içindeki kesimin önemli bir kısmını etkiliyor.

Petrole sırtını yaslamış Arap devletleri, güçlerini dinî yayılma benzeri araçlarla başka coğrafyalara genişletiyor, bu noktada nüfuzlu görülen kurum ve kişiler satın alınıyor. Washington’da önceden epey itibar gören akademik kurumların bile Körfez’den gelen paralar karşısında utanmaz bir hâl içinde, ağızlarının suyunun aktığı görüldü. Bu tip kurumlar, Irak, Suriye, Lübnan ve başka yerlerdeki yolsuzluğa bulaşmış liderlerin ve yırtıcı savaş ağalarının desteğini gördü.

Obama ve şürekasıyla sıkı fıkı bir ilişki içinde olan Goldberg’ün söylediği kadarıyla, “Beyaz Saray’da birçok önemli dış siyaset kuruluşunun Araplardan ve İsrail’den para aldığı düşünülüyor.” Bu türden birçok düşünce kuruluşunun merkezi olan Massachusetts Bulvarı’na atıfta bulunan bir yetkiliye göre bu bulvar, “Arapların işgal ettiği bir toprak.” Televizyon ve gazeteler, bu türden düşünce kuruluşlarından kimi uzmanlardan gönül rahatlığı ile alıntı yapıyor. Bu kuruluşlara lekesiz bir nesnelliğe sahip, tarafsız birer akademisyen muamelesi yapılıyor.

ABD’deki seçim sonrası yeni başkan, ABD dış siyasetini Sünni iktidarlara güvenme siyasetinden uzaklaştırıp Amerikan ordusunu ve politik “gücünü” kendi çıkarları için kullanabilir. Önceki ABD liderleri, Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’de felaketlere yol açan girişimlere gözlerini kapayıp durdular. Goldberg, Obama’nın “Amerika’nın Sünni Arap müttefiklerinin Amerika karşıtı terörizmi beslemesi konusunda oynadığı rolü yoğun bir biçimde sorguladığını söylüyor. Dış siyasetteki kitabî yaklaşımların kendisini Suudi Arabistan’ı müttefik olarak görmeye mecbur ettiği için rahatsız olduğunu açıktan ifade ediyor.”

ABD dış siyasetindeki yeni çıkışlarla ilgili asıl tuhaflık, bu çıkışların gerçekleşmesinin epey uzun bir zaman alması. 11 Eylül günlerinde uçakları kaçıran 19 kişiden 15’inin Suudi olduğu, Ladin ve bağışçılarının bu eylemi finanse ettiği biliniyordu. Dahası ABD, Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve Körfez krallıklarına büyük güçlermiş gibi muamele etti, oysa onların gerçek güçlerinin ve Batı’ya sadakatlerinin sınırlı olduğu açıkça görülüyordu.

ABD’nin uzun süredir desteklenen ve Pakistan’da sığınmasına izin verilen Taliban’ın yenilemediği görülse de Amerikalılar, bu meselede Pakistan’ı hiçbir zaman karşısına almadılar. Goldberg’e göre Obama, “işlevsiz olduğunu düşündüğü Pakistan’ın artık ABD’nin müttefiki olarak görülmemesi gerektiğini” söylüyor. Türkiye konusunda ise Obama, Erdoğan’a dair kimi umutlara sahip, ama gene de o, Erdoğan’ı politikaları başarısız olmuş, otoriter bir yönetici olarak görmeye başlamış.

Obama’nın dış politikasının çarpıcı yönü, onun hata ve yanlışlarından öğrenmesi. Bu, Libya’da Kaddafi’yi deviren silâhlı muhalefeti desteklemenin doğru olduğunu iddia eden Cameron’ın yaklaşımına karşıtlık arz ediyor. Öte yandan, İngiliz Muhafazakâr Parti üyesi George Osborne ise 2013’te Suriye’nin bombalanması için mecliste yeterli oy alamamasının yasını tutuyor.

Obama’nın Libya’da NATO’nun hava saldırısında öncü rol oynayan Sarkozy ve Cameron konusunda küçümseyici bir dil kullanması şaşırtıcı değil. ABD, Fransa’nın desteği karşılığında Sarkozy’nin palavralarına uyum sağladı, oysa Obama, “ABD tüm hava savunmalarını temizlemiş, müdahale için gerekli altyapıyı kurmuştuk” diyor. ABD’nin 2003’te Irak’ta yaptığı yanlışları yapmamaya dönük tüm çabalarına karşın Obama şu sonuca ulaşıyor: “Libya artık bataklık, orada herkes boka battı.” Bu noktada suçu ABD müttefiklerinin edilgenliğinde ve Libyalı kabileler arası ayrışmada buluyor.

Üç yıl sonra Libya’nın kaosun içine gömülmesi ve savaş ağalarının eline düşmesi, Obama’ya Suriye’ye yönelik askerî müdahale konusunda bir ikaz görevi gördü. Obama, Libya’daki felaketin Suriye’de de tekrarlanabileceğini düşündü.

Libya’da oluşan vahim sonuç, Cameron ya da dışişleri bakanı Philip Hammond üzerinde zerre bir etki yaratmadı. Bu isimler, Obama’nın artık terk ettiği argümanlara başvurarak silâhlı eylemi savunmayı sürdürdüler. Obama ise bu tip argümanların olayların seyri üzerinden itibarsızlaştığını gördü, bunların Amerika’nın gücüne kene gibi yapışmış yapıların sadece kendisine hizmet eden girişimler olduğunu anladı.

Kasım seçimi sonrası Obama’daki Suudiler, Türkiye, Pakistan ve diğer ABD müttefikleri ile ilgili realist yaklaşımın ve ABD dış siyaset kurumuna dönük şüphelerinin yeni yönetimce ne ölçüde paylaşılacağı daha iyi görülecek. Alametler bugünden bakıldığında pek hayırlı değil, zira Hillary Clinton, Irak’ta 2003’te yaşanan işgali, 2011’de Libya’ya yapılan müdahaleyi ve 2013’te Suriye’nin bombalanmasını desteklemişti. Eğer o başkan olursa, Suudiler ve ABD dış siyaset kurumu daha rahat nefes alacaktır.

Patrick Cockburn
12 Mart 2016
Kaynak

15 Mart 2016

, ,

Suudi Prensi: “Filistin’deki Savaşta İsrail’i Destekliyoruz”


Suudi prensi ve müteşebbis Velid bin Talal Kuveyt gazetesi Kabas’a ürkütücü bir açıklama yaparak, “Suudi Arabistan, bölgesel bağlılıklarını yeniden gözden geçirmek zorunda, İran’ın Körfez ülkelerindeki nüfuzu ile başa çıkabilmek için yeni bir strateji geliştirmeli, bunun için de Tel Aviv ile bir savunma anlaşması yapmalı” dedi. Prense göre, İran’ın Suriye’deki gelişmeler ve Moskova’nın askerî müdahalesi ışığında yapabileceği her türden hamleye engel olunmalı.

Yaptığı açıklamada prens, açıktan şunları söyledi:

“Filistin intifadasının yaşanması durumunda Yahudi milletinin ve dile getireceği demokratik isteklerin yanında olacağız, Arapların Tel Aviv’i kınamaya dönük her türden kaygı verici girişime engel olmak için her türlü imkâna başvuracağız, zira Arap-İsrail antantının ve ileride oluşacak dostluğun İran’ın tehlike arz eden ihlallerine dur demek için gerekli olduğunu düşünüyorum.”

Neoliberalizmin ve karmaşık bir hâl alan karşılıklı bağımlılığın ortaya çıkması ile Suudi Arabistan ve İsrail geçmişte gizli ittifaklar kurmuş, ama bunu hiç açıktan itiraf etmemişti. İran ile Suudiler arasındaki jeopolitik strateji düzleminde yaşanan sertleşme ile birlikte her şey değişti. Batı Asya’da yaşanan bölgesel soğuk savaşla birlikte medya Filistin meselesine, “lidersiz ilerleyen intifada”ya yüzünü çevirdi. Bu koşullarda Suudi Arabistan’ın, Vehhabi ideolojisinin o güçlü devinin Filistin davası ile ilgili konumunu terk etmeyi düşünmesi şaşırtıcı.

Arap devletlerinin Filistin davasına verdikleri desteği bir bir terk etmesi artık vaka-i adiyeden. Suudi prensinin hiçbir gerekçeye dayandırılmadan dile getirdiği düşünceleri ülkedeki iktidarın genel hatlarını da ortaya koyuyor.

Prens devamında şunu söylüyor: “İran Akdeniz’deki varlığını Esad rejimine verdiği destekle pekiştirmek istiyor.” Riyad ve Körfez’deki kardeş şeyhler bir hüsran yaşıyor. Rusya dört yıldır süren iç savaşa katılıyor ve CIA’in eğittiği İslamcı isyancılara saldırıyor. Bu noktada prens, “Rusya-İran-Hizbullah eksenini kırmak için Suudi-İsrail arasındaki bağın önemi”ne vurgu yapıyor. Prens, tartışmalı olan ve komplo teorisi bağlamında değerlendirilen, CIA eğitimli İslamcı isyancıların bombalandığı gerçeğini bir biçimde teyit ediyor. Aynı zamanda Suudi Arabistan’ın Suriye bağlamında Rusya-İran-Hizbullah ekseninin ortaya çıkışı ile birlikte güvensiz bir yer hâline geldiği söylenmiş olunuyor.

Prens Velid bin Talal, daha önce de Manama’daki İnci Meydanı’nda yaşanan Arap ayaklanması esnasında Bahreyn’in imha edilme sürecini desteklemişti. O dönemde medya abluka altına alınmış, ülkede kitlesel katliam gerçekleştirilmişti. Demokrasi ayaklanması boyunca hüküm süren ana fikir Suudilere dayanan kraliyet kurgusuna aykırı idi. Suudiler Batı Asya’da mezhep savaşının alevlenmesinde öncü rol oynadılar.

Hindistan’daki Filistin Büyükelçisi, “prens böyle şeyler söylemedi” dese de bu ifadesi doğruyu yansıtmıyor. Herhangi bir haber ajansının bu türden önemli görüşleri imal etmesi mümkün değil. Prens ile ilgili haber büyük olasılıkla doğru.

Shubhda Chaudhary
4 Mart 2016
Kaynak

18 Ocak 2016

, ,

Suudiler Savaşı Nijerya’ya Taşıyor


12 Aralık’ta Nijerya hükümet güçleri, ülkedeki Şii nüfusa karşı bir katliam gerçekleştirdiler. Bazı haberlere göre muhalif lider Şeyh İbrahim Zekzeki’nin ordu tarafından hapse atılıp işkenceye tabi tutulması ardından binden fazla insan öldürüldü.

Diğer yandan Nijerya, IŞİD’e karşı verilen mücadelede Suudilerle ittifak içerisinde olduğunu duyurdu. İki ülke de baskı ve insan hakları ihlalleri üzerinden eleştirilere muhatap oluyor. Suudiler, El-Kaide, IŞİD ve Nijerya’daki Boko Haram gibi terörist gruplara ilham veren Vehhabizm ideolojisini teşvik ediyor.

Son birkaç ay içerisinde tek hapse atılan Zekzeki değil. Nijerya, kökeni ne olursa olsun her türden politik muhalefeti eziyor. Tutuklamalar ve baskı politikası, nizamı yeniden tesis etme vaadiyle seçimleri kazanan emekli general Muhammed Buhari’nin iktidara gelmesinden birkaç ay sonra devreye sokuldu.

Zekzeki, ülkede öne çıkan, önemli bir muhalif isim. Söz ve eylemleri bağlı bulunduğu İslamî Hareket'in ezilmesi için yeterli görülüyor. Eric Draitser’a göre Zekzeki, küresel emperyalist çatışma dâhilinde bir araçtan ibaret:

“Temelde bence herkes Zekzeki katliamını yanlış okuyor. Konuyla ilgili kalem oynatan herkes, meseleyi uygun bir bağlam içerisine yerleştiremedi. Esasında bağlam Nijerya değildi. Burada ana bağlam olarak, bir yandan Suudi Arabistan ve Katar’ın bir yandan da İran’ın bulunduğu, daha kapsamlı işleyen küresel vekâlet savaşına bakmak gerekiyor.”

Buna göre Draitser, Zekzeki’nin tutuklanmasının hem 2 Ocak’ta Şeyh Nimr’in idam edilişi hem de Nijerya’daki siyasetle ilişkili olduğunu söylüyor. Esasında Suudiler, burada dünya genelinde İranlıları istikrarsızlaştırmaya ve kışkırtmaya çalışıyorlar.

İbrahim Zekzeki ve Nijerya’da İslamî Hareket’in Doğuşu

İran’da ABD ve İngiliz güçlerini deviren İslam Devrimi’ni esasta destekleyen kanaat şu idi: üçüncü dünyanın Batı’ya bağımlılığı yeni sömürgeciliğin ve tekelci kapitalizmin doğal bir sonucuydu. Bu derdin yegâne dermanı “işçi sınıfı enternasyonalizmi” idi. İran’ın başarısından ilham alan Zekzeki, 1979’da Nijerya’da İslamî Hareketi kurdu ve ülkede Şiilik anlayışını yaymaya başladı. Ülkenin yüzde 45’i Müslüman. İslamî Hareket’in doğuşundan önce nüfusun neredeyse tamamı Sünni idi. Şiilerin sayısı azdı ve ülkedeki önemli bir azınlıktı.

Afrika Danışmanlık Grubu Alt Sahra Afrika şubesi kurucusu Batu’l Ohayun şunu söylüyor: “Şiiler genelde Nijerya’ya gayet iyi entegre olmuşlar, ayrımcılık veya zulme maruz kalmıyorlar.” Ama Zekzeki’nin hareketi ile özel ve ayrıksı bir çatışma söz konusu. Hareketin merkezi ülkenin kuzeyinde bulunan önemli kentlerden Zarya.

Zekzeki hareketi ile Nijeryalı liderler arasındaki çatışmanın kaynağı Sünnilik-Şiilik arasındaki öğreti farklılıkları değil, zira Şiiler evrensel insan haklarına destek verdikleri ve Nijerya’nın İsrail ve Suudi Arabistan’la kurduğu ittifaklara yönelik muhalefetleri konusunda zerre pişmanlık duymuyorlar. Temmuz 2014’te Zarya’da Kudüs Günü kutlamaları esnasında Nijerya güçleri 34 göstericiyi katletti. Öldürülenler arasında Zekzeki’nin üç oğlu da vardı. Kudüs Günü, İsrail’in ırk ayrımcılığına karşı Filistinlilerin verdiği mücadelenin yüceltildiği bir tatil günü.

Nijerya ve Suudilerin İran’la Yürüttüğü Vekâlet Savaşı

Ama böylesi pozisyon alışlar Buhari’nin cumhurbaşkanlığının ilk günlerinde saldırılara maruz kalma noktasında yeterli birer sebepti. Draitser’ın da ifade ettiği üzere, saldırı ve tutuklamalara sebep olan Zekzeki’nin İran’la bağları idi:

“ABD merkezli terörizm karşıtı kaynaklar, Ortadoğu’dan ve tüm dünyadan kimi odaklar Zekzeki’yi İran’ın vekili olarak resmettiler. Zekzeki ve ailesi birçok kez İran’ı ziyaret etmiş, bu ziyaret İran devleti eliyle desteklenmişti. Şii olanlar ve İran’ı destekleyenler bile meseleyi bu şekilde değerlendirdiler. Tüm bu hareketler İran tarafından finanse ediliyordu. İran’ın Nijerya’daki İslamî Hareket'i de finanse ettiğine hiç şüphe duyulmuyordu. Zekzeki ve takipçileri neden Nijerya ordusunun hedefi oldu peki? Bunun sebebi neydi?

Suudi Arabistan ve Katar Suriye’de zemin kaybettikçe, İran’ın Rusya ve Suriye ordusu safında savaşa girmesiyle bu iki ülke dünyanın diğer bölgelerinde İran’ın çıkarlarına karşı hamleler yapmaya başladı.

Zekzeki katliamı da tam olarak bu noktada gerçekleşti. Nimr’in ve diğer Şii isimlerin idamı da buraya denk düşüyor. Tüm bunlar, Suudiler ve Katarlılar İran’ın vekil güçleri ve İran’ın nüfuzuna karşı dünya genelinde saldırının birer parçası.”

Draitser’ın ifadesiyle, Suudiler Yemen’de Husilerin iktidarı alması konusunda İran’ı suçluyorlar. Suudiler kanlı çatışmaya bu sebeple dâhil oluyorlar. Suudiler ve Katarlar aynı zamanda Boko Haram gibi terörist gruplar ve Müslüman Mağrip içinde El-Kaide gibi Vehhabi İslam’ı ilham kaynağı olarak gören grupların desteği üzerinden Afrika genelinde güç kazanıyorlar.

“Kanaatimce Suudiler ve Katarlılar yüksek komutadaki Nijeryalı subaylara ciddi paralar verdiler, hatta bunların arasında bir de general var. Burada amaç Zekzeki ve hareketini silmek, böylelikle İranlılara bir mesaj vermek. Sanırım Nijerya ordusunun İslamî Hareketi’nin tam tersi olan Boko Haram yerine Zekzeki’nin hareketine odaklanmasının sebebi bu.”

Aralık’ta verdiği bir mülâkatta Nijerya’daki İslamî Hareket’in sözcüsü İbrahim Musa da Draitser’ın şüphelerini dile getiriyor:

“Muhtemelen bu hükümet eski cumhurbaşkanı Goodluck Jonathan’ın başlattığı işi bitirmeye karar verdi. Kanaatimize göre bu komployu Vehhabiler, İsrailliler ve onların Amerikalı sahipleri hazırladılar.”

Nijerya İsrail’in En Büyük Müttefikidir

Yirminci yüzyılın sonlarından beri Nijerya hükümeti ABD ve Suudilerin müttefiki olan İsrail ile güçlü stratejik ve ekonomik bağlara sahip. İsrail’in sağcı Siyonist gazetesi Arutz Sheva Eylül 2014’te yaptığı haberde Nijerya’nın “İsrail’in en büyük müttefiki” olduğunu söylüyor.

Arutz Sheva muhabiri Jonny Paul şu bilgiyi veriyor: “2012-2013 arası dönemde Nijerya’nın İsrail’e yaptığı ihracat 165 milyon dolardan 276 milyon dolara çıktı.” 50 kadar İsrail şirketi Nijerya’da şube açarken, İsrail’de 5.000’in üzerinde Nijerya şirketi faaliyet yürütüyor.

Eylül 2015’te Mekke’de yaşanan, 700’den fazla hacının öldüğü, 800’ünün yaralandığı izdiham sonrasında Suudi hükümeti önlem almadıkları, alınan güvenlik önlemlerine uymadıkları için hacıları suçladı. Zekzeki, bu olay üzerine “Suudi hükümetinin öldürdüğü bu hacıları suçlaması saçmalık, bu, insanı aşağılayan bir yaklaşım, burada suçlu olan Suudi hükümetidir. Bu sözleri trajedinin gerçek sebebini örtbas etmek için sarf ediyorlar.” dedi. Zekzeki, Suudi kraliyet ailesini suçladı. İzdihamın yaşanmasının sebebi bu ailenin bölgeye yaptığı ziyaretti. “Zekzeki’ye göre trajediye sebep olan, Suud prensinin konvoyu idi. Zekzeki, bu suça iştirak eden herkesin ölüm cezasına çarptırılması gerektiğini, binlerce masum hacının ölümüne sebep olduklarını söyledi.”

Zekzeki’nin bu sözlerini aktaran The Daily Truste gazetesinde çıkan haberde Zekzeki, sadece Mekke’deki felâket konusunda Suudi liderlerini suçlamakla kalmadı, ayrıca tüm Ortadoğu’da yaşanan ızdırapta Suudilerin payı olduğunu söylüyordu. “Suudiler dünyayı kandıramazlar, işledikleri suçlar ve yaşanan trajedi konusunda kendilerini temize çıkartamazlar. Zira Yemen, Bahreyn, Irak ve Suriye’de kendi din kardeşlerini öldürenleri tüm dünya tanıyor.”

Demek ki Zekzeki, Nijerya Suudilerle diplomatik bağlarını sağlamlaştırdığı bir süreçte tutuklandı. Nijerya Suudilerin gündeme getirdiği “terörizm karşıtı” ittifakının bir parçasıydı. Hükümet sözcüsü Garuba Şehu 17 Aralık’ta “bu ülke söz konusu ittifaka resmen davet edildi. Cumhurbaşkanı Buhari bu konu üzerinde düşünüyor” diyordu.

Suudilerin öncülük ettiği terörizm karşıtı ittifak eleştirilerle karşılandı. Bu eleştirileri dile getirenler söz konusu ittifakın şüpheli olduğunu söylediler ve bunun Vehhabiliğin yayılması için kullanılacak başka bir cephe olarak tanımladılar. Konuyla ilgili eleştiriler ayrıca bu ittifakın El-Kaide, IŞİD ve Boko Haram’a ilham vereceği üzerinde duruyordu. Aralık ayında New Eastern Outlook sitesi de Zekzeki ve diğer isimlerin Suudilerin terörizme verdiği desteğe yönelik gerçekleştirdiği saldırısına dâhil oldu:

“Gerçekte onlarca yılın sunduğu kanıtların da ortaya koyduğu üzere aşırıcılara bağlı para askerlerden oluşan ordulara Batı parasının, silâhlarının, desteğinin ve talimatlarının aktığı ana kanal Suudiler. İslam’ın politik düzlemde saptırılmış bir versiyonunu temsil eden Vehhabilikle beslenen bu ordulara söz konusu destek, Batılıların ve Suudilerin Ortadoğu, Kuzey Afrika (MENA) ve diğer bölgelere yönelik jeopolitik arzularını gerçekleştirmek için veriliyor.”

Zekzeki’nin Destekçileri Tutuklama Sonrası Onun Sağlığından Endişeliler

Bir ordu sözcüsünün Zekzeki ve takipçilerinin ezilmesini savunması gerçekten şaşırtıcı. Zira bu hareket yıllardır barışçıl sivil itaatsizlik eylemleri gerçekleştiriyor. Nijerya ordusu sözcüsü Albay Sani Osman 16 Aralık’ta şunları söylüyordu: “Başkalarının yasal işlerini ve faaliyetlerini icra etmesine mani olmaları, yolları bloke etmeleri sebebiyle Şii grubu üyeleri insanların hayatlarını kaybetmesine sebep oldular.” Devamında albay şunları ifade ediyordu:

“Bu grup yıllardır yolları kapatıyorlar, sıradan yurttaşları tehdit ediyorlar, onların güçlüklerle yüzleşmesine sebep oluyorlar, günlük hayatı rahatsız ediyorlar. Çünkü bunlar kanuna aykırı mıdır değil midir, yapılan eylem kanunî midir değil midir hiç bakmadan kamusal alanı kullanma konusunda ısrar ettiler. Bu durum asla hoşgörülemez ve kesinlikle engellenmelidir.”

Hoşgörülmeyen koşullar karşısında bir insanî hak olarak kabul edilen sivil itaatsizlik ordunun zulmünü, Zekzeki’nin oğullarından Ali’nin ve diğer yüzlerce kişinin ölümünü asla meşrulaştıramaz.

Zekzeki ve karısı Ziynet birkaç gün ortadan kayboldu. Sonra Nijerya polisi Aralık sonunda onların gözaltında olduğunu, tutuklama esnasında aldıkları yaralar yüzünden tedavi gördüğünü kabul etti. Nijerya polisi müfettişi “emrin yukarıdan geldiği”ni, tek bir destekçisinin bile Zekzeki ile temas kuramayacağını söyledi. Zekzeki’nin hareketine mensup kişiler her ne kadar barışçıl hareket edeceklerini ısrarla dile getirseler de Nijerya ordusu hareketin Zarya’daki kurmay başkanına suikast düzenleyeceğini söyleyip durdu.

Zekzeki’nin İslamî Hareket'i hakları ve liderleri için gösteriler düzenlemeye devam ediyor. Harekete mensup bir grup kadın 6 Ocak’ta Zekzeki ve diğer tutuklu Şii Müslümanların serbest bırakılmasını talep etmek için bir yürüyüş düzenledi.

“Çoğunluğu siyah giyinmiş kadınlar Kaduna’daki Nijerya Gazeteciler Sendikası bürosuna yürüdüler. Ellerinde dövizlerle liderlerinin ve hareketin diğer üyelerinin serbest bırakılmasını talep ettiler.”

Şii Kadın Kolu sekreteri Haciya Ayşe Hasan gazetecilere hükümetin “ölümlerden etkilenen tüm ailelere ve tüm ilişkilere Diyya (kan parası) ödemeyi” kabul etmesi gerektiğini söylüyor:

“Şeyh Zekzeki ve karısının derhal ve koşulsuz serbest bırakılmasını talep ediyoruz.”

ABD dışişleri bakanlığı bile katliamın soruşturulmasını talep eden insan hakları savunucuları korosuna katıldı ama muhtemelen Nijerya gerekli hızlılıkta harekete geçmeyecek. Zekzeki’nin tutuklanması ülkede muhalif seslerin ezildiği bir dönemde gerçekleşti. Polis Biafralı ayrılıkçı grubun lideri Nnami Kanu’yu hâlâ elinde tutuyor. 18 Aralık günü Nijerya güçleri Kanu için yapılan yürüyüşte beş kişiyi vurup öldürdü. Nijerya güvenlik şefi Sambu Dasuki de gözaltında. Onun gözaltına alınmasının sebebi, Boko Haram’la mücadele için ayrılan fondan zimmetine para geçirdiği iddiası.

2 Ocak’ta eski kültür bakanı Femi Fani-Kayode Twitter’da Zekzeki ve diğer tutsaklara yapılan kötü muamele konusunda uyarıda bulunuyor.

Draitser’a göre, bu saldırıların bir suç ortağı da Amerika. “Nijerya’daki istikrarsızlık ABD eliyle kışkırtılıyor, zira ABD Nijerya’yı temelleri zayıf bir vekil ülke ve müttefik olarak görüyor. Hatırlayın, Nijerya son birkaç yıldır Çin’le önemli işlere imza atmıştı.”

Eylül’de International Policy Digest için yazılar yazan Taylor Butch “Nijerya Çin’in yeni en iyi arkadaşı” olduğunu söylüyor.

“On yıl önce stratejik ilişkiler kurmalarından beri Çin ve Nijerya arasında iki taraflı işleyen ticaret ilişkileri arttı.”

Petrol zenginlerinin Suudilerle İran, ABD ile Çin arasında yaşanan kavgada sahip olduğu güç karşısında, Nijerya halkının çilesi bir süre daha devam edecekmiş gibi görünüyor.

Bu noktada Draitser şu sonuca ulaşıyor: “Sanırım tanık olduğumuz şey, ABD’nin Nijerya’nın diğer safa geçmesine mani olmaya dönük çabaları.”

Kit O’Connell
15 Ocak 2016
Kaynak