13 Nisan 2026

,

Yarım Porsiyon Tutarlılık


İslami Direniş, 12 Temmuz 2006’da Lübnan topraklarındaki işgalci İsrail askerlerini kaçırdığında İsrail ordusu şaşkınlığa uğrayarak, başta Beyrut olmak üzere, birçok yeri ateş altında bırakmış, Hizbullah’ın kararlı direnişi, “yenilmez” kabul edilen Siyonist rejimin propagandasını büyük ölçüde yıkmış ve Seyyid Hasan Nasrallah, MOSSAD’ın sekiz suikast girişimine rağmen herhangi bir zarar görmeden kurtulmuştur.

Partizan dergisi, bu tarihten iki ay sonra çıkan sayısının kapağında şu ifadelere yer vermiştir:

“Yaşasın Irak, Filistin ve Lübnan Direnişimiz: Emperyalizm Kâğıttan Kaplandır.”

Derginin giriş yazısının başlığı ise şöyledir:

“Orta Doğu Siyonist Saldırı ve Halkların Direnişiyle Yanıyor.”

İran destekli olduğu vurgulanan Hizbullah’ın verdiği savaşı “anti-emperyalist” olarak değerlendiren Partizan dergisi, özellikle Irak ve Filistin direnişlerinin de benzer şekilde ele alınması gerektiğini vurgulamış, Hizbullah, Hamas ve diğer direniş gruplarının “emperyalizm ve dünya gericiliğiyle ezilen dünya halkları arasındaki çelişki ve yine emperyalizmle ezilen ulus ve halklar arasındaki çelişki” çerçevesinde “anti-emperyalist” muhtevaya sahip olduğunu ileri sürmüştür:

“Bu hareketler Orta Doğu halkları direnişinin çelik çekirdeği olmuştur. Öyle ki bu hareketlerin tarih sahnesine çıkış süreçlerinde emperyalistlerin ve/veya siyonistlerin icazetinin bulunması da (örneğin Hamas) işin rengini değiştirmemektedir.”

Bu satırların yazılmasından yaklaşık üç ay sonra, yani Saddam Hüseyin’in idam edildiği tarihte, İran’ın Irak’taki direnişe vereceği destekten korktuğunu açıkça dile getiren İsrail savunma bakan yardımcısı Efraim Sneh’in sözleri ise Partizan tarafından şöyle yorumlanmıştır:

“Sneh okun sivri ucunu İran’a yöneltmiştir. İran hem emperyalistlerin istediği oranda dünya pazarına entegre değildir, hem de siyasal olarak ABD karşıtlığı ile ciddi bir sorundur. Bu şekilde ABD emperyalizmi bir taşla iki kuş vurmak istemiştir. Olası bir İran saldırısı durumunda cephe gerisini oluşturarak, Irak’ın Şiilerini nötralize edebilmeyi, tarafsızlaştırmayı hedeflemiştir.”

Partizan’ın geçmişteki yaklaşımı açıktır: İran, dünya pazarına tam olarak entegre değildir. ABD emperyalizmi, İran’ı hedefe koymaktadır. Hizbullah ve benzeri yapılar, Partizan’ın açık ifadesiyle, “Orta Doğu halkları direnişinin çelik çekirdeği”dir. Bunlara rağmen bahsedilen yıllarda tam anlamıyla bir tutarlılık veya net bir ideolojik-politik duruş görmek zordur. Zira Direniş Ekseni’nin birçok öznesi Partizan tarafından kayıtsız şartsız desteklenmesine rağmen, o özneye yön veren temel güç (İran) yokmuş gibi davranılmış, yazılarının birçok noktasında büyük “suskunluk”lara yer verilmiştir.

* * *

Günümüzde yaşanan emperyalist saldırganlık ise bırakalım devrimci örgütü, herhangi bir düzen partisinin bile gerisinde kalan açıklamayla gözler önüne serilmiştir: “Emperyalistler ve bölgesel gerici güçler kendi çıkarları için hızla yeni bir emperyalist paylaşım savaşına hazırlanmaktadır” Bu cümle, saldırının failini açıkça belirsizleştirerek, meseleyi salt iki blok çatışması düzeyine indirgemekle kalmamış, yukarıda anti-emperyalist olarak gördüğü hareketleri birdenbire “bölgesel gerici güçler”e çevirerek esasında kendilerinin ilginç bir dönüşüm yaşadıklarını haber vermiştir.

Partizan’ın son yazılarındaki Direniş Ekseni’nin bütün öznelerini kapsayarak yaptığı değerlendirmeler, küçük burjuvazinin tüm tutarsızlıklarını ortaya çıkarmıştır. Trump ve Netanyahu’nun defalarca İran’daki isyanlarda organik bağlarının olduğunu itiraf etmeleri hiç dikkate alınmamış, buna karşılık, İran’daki ayaklanmalar, anti-emperyalist nitelik taşımasa bile “ezilen ulusların demokratik talepleri” gibi yazarın kendisinin bile inanmadığı argümanlarla gerekçelendirilmeye çalışılmıştır.

“Başta Kürtler olmak üzere ezilen ulus, inanç, cinsiyet ve halkın her kesiminden insanların isyanda başrolde olduklarını görüyoruz.”

Bu tür açıklamalar, hiç kuşkusuz, İran’daki ayaklanmanın uluslararası bağlantılarını ve emperyalist müdahaleyi görünmez kılma amacı taşımaktadır. Partizan ve Özgür Gelecek “İran’daki Kürt örgütlerinin ABD ve İsrail ile ilişkileri”ni niçin hiç gündeme getirmemiştir? Rıza Pehlevi ve Mazlum Abdi’nin de aralarında bulunduğu Münih Güvenlik Konferansı, niçin “emperyalizmle taktiksel ilişki”ye indirgenmiştir?

“Oysa Münih Güvenlik Konferansı protestolarının merkezinde daha dün yaşam ve özgürlükleri için yürüdüğümüz dostlarımız da vardı. İşte sorunun can alıcı noktası buydu. Bu dostlarımızın orada olması ve Kürt ulusunun geleceği noktasında diplomasi yürütmesi bu konferansın özünü ve niteliğini değiştirmez.”

Partizan, Münih Güvenlik Konferansı’nın kimlerin platformu olduğunu açıkça söylemelidir. Emperyalist merkezlerin ve istihbarat aygıtlarının vitrininde yürütülen “diplomasi”nin hangi açılardan konferansın özünü değiştirmediğini net bir şekilde ortaya koymalıdır. Söz konusu argümanın kendi mantıksal sonuçlarını bile taşımaktan aciz bir “geçiştirme işlevi” olarak kullanıldığı açık değil midir? Tom Barrack’ın sözünden çıkmayan ve kısa sürede kontrol ettiği toprakların çoğunu bırakıp geri çekilen bir hareketin taktiği, hangi stratejiye dayanmaktadır? Bölgedeki baş düşmana karşı çıkan örgüt ve yapılarla hiçbir taktik-stratejik ilişki olmaması neyle açıklanmaktadır? Partizan yazarlarına göre bu soruları sormak koşullara bağlıdır:

“Kürt ulusal hareketine yönelik, IŞİD’le savaşta ABD emperyalizmiyle kurduğu taktiksel ilişki nedeniyle emperyalizm dersi verme ve dahası biz demiştik vb. değerlendirmelerin ne yeri ne de zamanıdır” deniliyor. Neden? Partizan’a göre Kürt Hareketi’ni eleştirmek için doğru zaman tam olarak nedir? Bu iddialar, hiçbir tatmin edici gerekçe öne sürülmeden yalnızca retorik olarak dillendirildiği için mantıksal herhangi bir neden de ortaya koyulamıyor. Partizan, bir düşünceyi değil, kendi kafasındaki öznel gerçekliği esas alıyor.

* * *

Partizan’ın bir diğer iddiası ise İran, Haşdi Şabi, Hizbullah ve kendi ifadeleriyle “bölgedeki diğer gerici güçler”in aslında emperyalizme karşı savaş vermediği, Rus-Çin emperyalist bloğunda olduğudur:

2026 Newroz’unu ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizminin gerici İran Molla rejimine yönelik saldırılarıyla karşıladık. Net olarak ifade etmek gerekir ki, yaşanan savaş haksız ve gerici bir savaştır. Bir yanda ABD, İngiltere, Avrupa Birliği diğer yanda Çin ve Rusya emperyalistleri arasında ortaya çıkan emperyalist bloklaşma ve rekabetin ürünüdür. Emperyalist kapitalist sistemin yaşadığı ekonomik krizi aşmak için savaşa başvurmasıdır. ABD’nin yeni ve genç bir emperyalist güç olarak ortaya çıkan Çin’e karşı, bir ön alma saldırısıdır.

Birçok yazıda “Rus ve Çin emperyalizmi”nden bahseden Partizan yazarları, gazete, dergi veya Parti açıklamalarında bunun altını doldurmuyor. Örneğin, İran toprakları bu ülkelerin pazarı haline mi gelmiştir? İran’a yönelik bir sermaye ihracından söz edilebilir mi? İran’ın yeraltı ve yerüstü kaynakları bu ülkeler tarafından sömürülmekte midir? İran’ın dış politikası, askeri gücü ve ekonomik kararları fiili olarak Rusya ve Çin tarafından mı belirlenmektedir? Bu sorular sorulmuyor, haliyle sorulmadığı için herhangi bir cevap alamıyoruz.

Rus ve Çin emperyalizmi’nin İran’ı sömürgeleştirdiği iddiası, teorik bir zemine dayanmak şöyle dursun, “bu savaş haksız savaştır” gibi bir bahaneyle geçiştiriliyor. Herhangi bir ülkeye sermaye ihracı yapılması, tek başına o ülkenin sömürge veya yarı-sömürge olduğunu kanıtlamaya yeter mi? Kaldı ki bugün uluslararası sermayenin İran’daki niteliği, emperyalizmin klasik Marksist tanımlarıyla doğrudan “sömüren-sömürülen” ilişkisi olduğu gösterilmeksizin böyle bir hüküm verilmesi doğru mudur? Partizan, okurlarına ve devrimci kamuoyuna Rus ve Çin sermayelerini, bu sermayelerin İran’da yarattığı yapısal değişikliği net bir şekilde anlatmak yerine “hissi” değerlendirmeler yapıyor, sermaye ihracından söz edebilecek herhangi bir veri bulamadığı için suskunluğu tercih ediyor.

Lenin, Sosyalizm ve Savaş adlı eserinde “emperyalist büyük devletlerin birisine karşı verilen her ulusal savaşın, başka bir rakip emperyalist büyük devletin müdahalesine yol açtığını ve böylece her ulusal savaşın bir emperyalist savaşa dönüştüğü” savının yanlış olduğunu söyler. Partizan, geçmişteki yaklaşımının aksine, bölgedeki anti-emperyalist güçlerin ABD ve İsrail’e karşı savaşamayacağını düşünüyor ve her fırsatta Rusya ve Çin’i araya sıkıştırarak Lenin’in yukarıda bahsettiği hataya düşüyor. Yani sınıfsal ve ekonomi-politik çerçeve yerine yalnızca kendi idealist çerçevesini çiziyor. Sorun, İran’ın niteliği sorunu değildir. Sorun, “Anti-emperyalizm kavramının içinin boşaltılması ve Partizan’ın bu kavramı içinde bulunduğu “Kürt konjonktürü”ne göre yeniden tanımlanma çabasıdır.

* * *

Özgür Gelecek sitesindeki haberlerde Lübnan fiilen işgal edilmek istenirken, işgalci siyonist çeteye karşı direnen Hizbullah’ın adı geçmiyor. İsrail saldırıyor ama kime saldırdığı belli değil. Bu suskunluğun elbette tesadüf olduğunu düşünmüyoruz. Dün “çelik çekirdek” denilen anti-emperyalist direnişçiler, bugün bilinçli olarak görmezden geliniyor.

Hindistan Komünist Partisi (Maoist) Genel Sekreteri ile röportajında Ganapathy, Hizbullah lideri Nasrallah’ın Sol’un İslamcılara yakınlaşması gerektiği ile ilgili soruyu şu şekilde cevaplandırmıştı:

“Ben, temel olarak Hizbullah lideri Nasrallah’a katılıyorum. Nasrallah’ın İslami ülkelerde emperyalizme karşı ulusal kurtuluşa vurgu yaptğını anlamak gerekir. Günümüzün görevi, emperyalizme özellikle de binlerce yıl içinde yaratılan insanlık değerlerini saldırgan bir şekilde yok eden ve Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki her milleti ezen ABD emperyalizmine karşı çıkan tüm güçlerin birliğini yaratmakır. Sol, emperyalizmin özellikle de ABD emperyalizminden ulusal kurtuluş için mücadele eden İslamcı hareketin güçleriyle birlik için adım atmazsa kendisinin demokratik olduğunu iddia edemez. Demin de belirttiğim gibi, çeşitli ülkelerde İslamcı hareketlerin önderliğinde devam eden tüm hareketler ulusal demokratik hareketlerdir. Bu hareketin önderliğinin kullandığı güçlü dini dil, bu hareketlerin ulusal demokratik özünü ve anti-emperyalist karakterini yok saymamalıdır.

Özünde biz, İslami yükselişi günümüz dünyas›nda ilerici anti-emperyalist bir güç olarak görüyoruz. Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de [...] İslamcı köktencilerin mücadelesi veya Samuel Huntington’un teorize ettiğii gibi medeniyetler çatışması olarak yorumlamak doğru değildir. Özünde tüm bunlar, bu mücadeleler içerisinde İslamcı köktencilerin rolünü yok saymadan, ulusal kurtuluş savaşlarıdır. Biz, sınıf farklılıklarını ve sınıf mücadelesini yok saydığı ve kitlelerin gündeminden sınıfsal baskıyı çıkarığı için ideolojik ve politik olarak her türlü dini köktenciliğe karşıyız.. Ancak İslamcı köktencilik, benim görüşümce, ABD, AB, Japonya ve diğer emperyalistler tarafından dayatılan pazar köktenciliğine karşı savaşta halkın müttefikidir.”

Dün emperyalist ve siyonistlerin kâğıttan kaplan olduğunu kanıtlayan, Partizan tarafından “çelik çekirdek” olarak ifade edilen “anti-emperyalist” yapılar, bugün hangi sınıfsal veya siyasal dönüşümü geçirdi de uzak durulması gereken bir gericilik odağı haline geldi? Dün ABD ve İsrail’in “tarafsızlaştırma” planına direnenler, bugün bu plana bizzat dâhil mi oldular yoksa Partizan mı “nötralize” edildi?

Ali Haydar Kara
13 Nisan 2026

0 Yorum: