İslami
Direniş, 12 Temmuz 2006’da Lübnan topraklarındaki işgalci İsrail askerlerini
kaçırdığında İsrail ordusu şaşkınlığa uğrayarak, başta
Beyrut olmak üzere, birçok
yeri ateş altında bırakmış, Hizbullah’ın kararlı direnişi, “yenilmez” kabul edilen Siyonist rejimin
propagandasını büyük ölçüde yıkmış ve Seyyid Hasan Nasrallah, MOSSAD’ın sekiz
suikast girişimine rağmen herhangi bir zarar görmeden kurtulmuştur.
Partizan dergisi, bu
tarihten iki ay sonra çıkan sayısının kapağında şu ifadelere yer vermiştir:
“Yaşasın
Irak, Filistin ve Lübnan Direnişimiz: Emperyalizm Kâğıttan Kaplandır.”
Derginin
giriş yazısının başlığı ise şöyledir:
“Orta
Doğu Siyonist Saldırı ve Halkların Direnişiyle Yanıyor.”
İran
destekli olduğu vurgulanan Hizbullah’ın verdiği savaşı “anti-emperyalist”
olarak değerlendiren Partizan dergisi, özellikle Irak ve Filistin
direnişlerinin de benzer şekilde ele alınması gerektiğini vurgulamış, Hizbullah,
Hamas ve diğer direniş gruplarının “emperyalizm ve dünya gericiliğiyle ezilen
dünya halkları arasındaki çelişki ve yine emperyalizmle ezilen ulus ve halklar
arasındaki çelişki” çerçevesinde “anti-emperyalist” muhtevaya sahip olduğunu
ileri sürmüştür:
“Bu hareketler Orta Doğu
halkları direnişinin çelik çekirdeği olmuştur. Öyle ki bu hareketlerin tarih
sahnesine çıkış süreçlerinde emperyalistlerin ve/veya siyonistlerin icazetinin
bulunması da (örneğin Hamas) işin rengini değiştirmemektedir.”
Bu
satırların yazılmasından yaklaşık üç ay sonra, yani Saddam Hüseyin’in idam edildiği
tarihte, İran’ın Irak’taki direnişe vereceği destekten korktuğunu açıkça dile
getiren İsrail savunma bakan yardımcısı Efraim Sneh’in sözleri ise Partizan
tarafından şöyle yorumlanmıştır:
“Sneh okun sivri ucunu
İran’a yöneltmiştir. İran hem emperyalistlerin istediği oranda dünya pazarına
entegre değildir, hem de siyasal olarak ABD karşıtlığı ile ciddi bir sorundur.
Bu şekilde ABD emperyalizmi bir taşla iki kuş vurmak istemiştir. Olası bir ‘İran saldırısı’
durumunda cephe gerisini oluşturarak, Irak’ın Şiilerini nötralize edebilmeyi,
tarafsızlaştırmayı hedeflemiştir.”
Partizan’ın
geçmişteki yaklaşımı açıktır: İran, dünya
pazarına tam olarak entegre değildir. ABD emperyalizmi, İran’ı hedefe koymaktadır. Hizbullah ve benzeri
yapılar, Partizan’ın açık ifadesiyle, “Orta
Doğu halkları direnişinin çelik çekirdeği”dir. Bunlara rağmen bahsedilen
yıllarda tam anlamıyla bir tutarlılık veya net bir ideolojik-politik duruş
görmek zordur. Zira Direniş Ekseni’nin birçok öznesi Partizan tarafından
kayıtsız şartsız desteklenmesine rağmen, o özneye
yön veren temel güç (İran) yokmuş gibi davranılmış, yazılarının birçok
noktasında büyük “suskunluk”lara yer verilmiştir.
* * *
Günümüzde
yaşanan emperyalist saldırganlık ise bırakalım devrimci örgütü, herhangi bir
düzen partisinin bile gerisinde kalan açıklamayla gözler önüne serilmiştir: “Emperyalistler
ve bölgesel gerici güçler kendi çıkarları için hızla yeni bir emperyalist
paylaşım savaşına hazırlanmaktadır” Bu cümle,
saldırının failini açıkça belirsizleştirerek, meseleyi
salt “iki blok çatışması” düzeyine
indirgemekle kalmamış, yukarıda anti-emperyalist
olarak gördüğü hareketleri birdenbire “bölgesel gerici güçler”e çevirerek
esasında kendilerinin ilginç bir dönüşüm yaşadıklarını haber vermiştir.
Partizan’ın son
yazılarındaki Direniş Ekseni’nin bütün öznelerini kapsayarak yaptığı değerlendirmeler,
küçük burjuvazinin tüm tutarsızlıklarını ortaya çıkarmıştır. Trump ve
Netanyahu’nun defalarca İran’daki isyanlarda organik bağlarının olduğunu itiraf
etmeleri hiç dikkate alınmamış, buna karşılık, İran’daki
ayaklanmalar, anti-emperyalist nitelik taşımasa bile “ezilen
ulusların demokratik talepleri” gibi yazarın kendisinin bile inanmadığı argümanlarla
gerekçelendirilmeye çalışılmıştır.
“Başta Kürtler olmak üzere
ezilen ulus, inanç, cinsiyet ve halkın her kesiminden insanların isyanda
başrolde olduklarını görüyoruz.”
Bu
tür açıklamalar, hiç
kuşkusuz, İran’daki ayaklanmanın uluslararası
bağlantılarını ve emperyalist müdahaleyi görünmez kılma amacı taşımaktadır. Partizan
ve Özgür Gelecek “İran’daki Kürt örgütlerinin ABD ve İsrail ile
ilişkileri”ni niçin hiç gündeme getirmemiştir? Rıza Pehlevi ve Mazlum Abdi’nin
de aralarında bulunduğu Münih Güvenlik Konferansı, niçin
“emperyalizmle taktiksel ilişki”ye indirgenmiştir?
“Oysa Münih Güvenlik
Konferansı protestolarının
merkezinde daha dün yaşam ve özgürlükleri için yürüdüğümüz dostlarımız da
vardı. İşte sorunun can alıcı noktası buydu. Bu dostlarımızın orada olması ve
Kürt ulusunun geleceği noktasında diplomasi yürütmesi bu konferansın özünü ve
niteliğini değiştirmez.”
Partizan, Münih
Güvenlik Konferansı’nın kimlerin platformu olduğunu açıkça söylemelidir.
Emperyalist merkezlerin ve istihbarat aygıtlarının vitrininde yürütülen
“diplomasi”nin hangi açılardan konferansın özünü değiştirmediğini net bir
şekilde ortaya koymalıdır. Söz konusu argümanın kendi mantıksal sonuçlarını
bile taşımaktan aciz bir “geçiştirme işlevi” olarak kullanıldığı açık değil
midir? Tom Barrack’ın sözünden çıkmayan ve kısa sürede kontrol ettiği
toprakların çoğunu bırakıp geri çekilen bir hareketin taktiği, hangi stratejiye
dayanmaktadır? Bölgedeki baş düşmana karşı çıkan örgüt ve yapılarla hiçbir
taktik-stratejik ilişki olmaması neyle açıklanmaktadır? Partizan
yazarlarına göre bu soruları sormak koşullara bağlıdır:
“Kürt
ulusal hareketine yönelik, IŞİD’le savaşta ABD emperyalizmiyle kurduğu
taktiksel ilişki nedeniyle ‘emperyalizm
dersi’ verme ve dahası ‘biz
demiştik’ vb. değerlendirmelerin ne yeri ne de zamanıdır” deniliyor.
Neden? Partizan’a göre Kürt Hareketi’ni eleştirmek için doğru zaman tam olarak
nedir? Bu iddialar, hiçbir
tatmin edici gerekçe öne sürülmeden yalnızca retorik olarak dillendirildiği
için mantıksal herhangi bir neden de ortaya koyulamıyor. Partizan, bir düşünceyi değil, kendi kafasındaki öznel
gerçekliği esas alıyor.
* * *
Partizan’ın bir
diğer iddiası ise İran, Haşdi Şabi, Hizbullah ve kendi ifadeleriyle “bölgedeki
diğer gerici güçler”in aslında emperyalizme karşı savaş vermediği, Rus-Çin
emperyalist bloğunda olduğudur:
“2026
Newroz’unu ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizminin gerici İran Molla rejimine
yönelik saldırılarıyla karşıladık. Net
olarak ifade etmek gerekir ki, yaşanan savaş haksız ve gerici bir savaştır. Bir
yanda ABD, İngiltere, Avrupa Birliği diğer yanda Çin ve Rusya emperyalistleri
arasında ortaya çıkan emperyalist bloklaşma ve rekabetin ürünüdür. Emperyalist
kapitalist sistemin yaşadığı ekonomik krizi aşmak için savaşa başvurmasıdır.
ABD’nin ‘yeni ve genç’ bir
emperyalist güç olarak ortaya çıkan Çin’e karşı, bir ‘ön alma’
saldırısıdır.
Birçok
yazıda “Rus ve Çin emperyalizmi”nden bahseden Partizan yazarları,
gazete, dergi veya Parti açıklamalarında bunun altını doldurmuyor. Örneğin,
İran toprakları bu ülkelerin pazarı haline mi gelmiştir? İran’a yönelik bir
sermaye ihracından söz edilebilir mi? İran’ın yeraltı ve yerüstü kaynakları bu
ülkeler tarafından sömürülmekte midir? İran’ın dış politikası, askeri gücü ve
ekonomik kararları fiili olarak Rusya ve Çin tarafından mı belirlenmektedir? Bu
sorular sorulmuyor, haliyle sorulmadığı için herhangi bir cevap alamıyoruz.
Rus
ve Çin emperyalizmi’nin İran’ı sömürgeleştirdiği iddiası, teorik bir zemine dayanmak şöyle dursun, “bu
savaş haksız savaştır” gibi bir bahaneyle geçiştiriliyor. Herhangi bir ülkeye
sermaye ihracı yapılması, tek başına o ülkenin sömürge veya yarı-sömürge
olduğunu kanıtlamaya yeter mi? Kaldı ki bugün uluslararası sermayenin İran’daki
niteliği, emperyalizmin klasik Marksist tanımlarıyla doğrudan
“sömüren-sömürülen” ilişkisi olduğu gösterilmeksizin böyle bir hüküm verilmesi
doğru mudur? Partizan, okurlarına ve devrimci kamuoyuna Rus ve Çin
sermayelerini, bu sermayelerin İran’da yarattığı yapısal değişikliği net bir
şekilde anlatmak yerine “hissi” değerlendirmeler yapıyor, sermaye ihracından
söz edebilecek herhangi bir veri bulamadığı için suskunluğu tercih ediyor.
Lenin, Sosyalizm ve Savaş adlı eserinde “emperyalist
büyük devletlerin birisine karşı verilen her ulusal savaşın, başka bir rakip
emperyalist büyük devletin müdahalesine yol açtığını ve böylece her ulusal
savaşın bir emperyalist savaşa dönüştüğü” savının yanlış olduğunu söyler. Partizan,
geçmişteki yaklaşımının aksine,
bölgedeki anti-emperyalist güçlerin ABD ve İsrail’e karşı savaşamayacağını
düşünüyor ve her fırsatta Rusya ve Çin’i araya sıkıştırarak Lenin’in yukarıda
bahsettiği hataya düşüyor. Yani sınıfsal ve ekonomi-politik çerçeve yerine
yalnızca kendi idealist çerçevesini çiziyor. Sorun, İran’ın niteliği sorunu değildir. Sorun, “Anti-emperyalizm”
kavramının içinin boşaltılması ve Partizan’ın bu kavramı içinde bulunduğu “Kürt konjonktürü”ne
göre yeniden tanımlanma çabasıdır.
* * *
Özgür
Gelecek sitesindeki haberlerde Lübnan fiilen işgal edilmek
istenirken, işgalci siyonist çeteye karşı direnen Hizbullah’ın adı geçmiyor.
İsrail saldırıyor ama kime saldırdığı belli değil. Bu suskunluğun elbette tesadüf
olduğunu düşünmüyoruz. Dün “çelik çekirdek” denilen anti-emperyalist direnişçiler,
bugün bilinçli olarak görmezden geliniyor.
Hindistan
Komünist Partisi (Maoist) Genel Sekreteri ile röportajında Ganapathy, Hizbullah
lideri Nasrallah’ın Sol’un İslamcılara yakınlaşması gerektiği ile ilgili soruyu
şu şekilde cevaplandırmıştı:
“Ben, temel olarak Hizbullah lideri Nasrallah’a
katılıyorum. Nasrallah’ın İslami ülkelerde emperyalizme karşı ulusal kurtuluşa
vurgu yaptğını anlamak gerekir. Günümüzün görevi,
emperyalizme özellikle de binlerce yıl içinde yaratılan insanlık değerlerini
saldırgan bir şekilde yok eden ve Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki her
milleti ezen ABD emperyalizmine karşı çıkan tüm güçlerin birliğini yaratmakır.
Sol, emperyalizmin özellikle de ABD emperyalizminden ulusal kurtuluş için
mücadele eden İslamcı hareketin güçleriyle birlik için adım atmazsa kendisinin
demokratik olduğunu iddia edemez. Demin de belirttiğim gibi, çeşitli ülkelerde
İslamcı hareketlerin önderliğinde devam eden tüm hareketler ulusal demokratik
hareketlerdir. Bu hareketin önderliğinin kullandığı güçlü dini dil, bu
hareketlerin ulusal demokratik özünü ve anti-emperyalist karakterini yok
saymamalıdır.
Özünde biz, İslami yükselişi günümüz dünyas›nda ilerici
anti-emperyalist bir güç olarak görüyoruz. Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de [...] İslamcı köktencilerin mücadelesi veya Samuel
Huntington’un teorize ettiğii gibi ‘medeniyetler
çatışması’ olarak yorumlamak doğru değildir.
Özünde tüm bunlar, bu mücadeleler içerisinde İslamcı köktencilerin rolünü yok
saymadan, ulusal kurtuluş savaşlarıdır. Biz, sınıf
farklılıklarını ve sınıf mücadelesini yok saydığı ve kitlelerin gündeminden sınıfsal
baskıyı çıkarığı için ideolojik ve politik olarak her türlü dini köktenciliğe
karşıyız.. Ancak ‘İslamcı
köktencilik’, benim görüşümce, ABD, AB,
Japonya ve diğer emperyalistler tarafından dayatılan pazar köktenciliğine karşı savaşta halkın
müttefikidir.”
Dün
emperyalist ve siyonistlerin kâğıttan kaplan olduğunu kanıtlayan, Partizan
tarafından “çelik çekirdek” olarak ifade edilen “anti-emperyalist” yapılar,
bugün hangi sınıfsal veya siyasal dönüşümü geçirdi de uzak durulması gereken
bir gericilik odağı haline geldi? Dün ABD ve İsrail’in “tarafsızlaştırma” planına
direnenler, bugün bu plana bizzat dâhil mi
oldular yoksa Partizan mı “nötralize” edildi?
Ali Haydar Kara
13 Nisan 2026


0 Yorum:
Yorum Gönder