26 Nisan 2026

, ,

ABD’de Devrimci Bozgunculuk

Birinci Dünya Savaşı, dünyanın emekçi ve ezilen insanları için bir kan banyosuydu. Emperyalist bir savaşta, 60 milyondan fazla asker, ülkelerinin kapitalistlerinin emriyle, her ülkenin yönetici elitine yeni pazarlar ve kaynaklar sağlamak amacıyla, savaşa gönderildi.

Tahminlere göre, askerler ve siviller de dâhil olmak üzere yaklaşık 20 milyon insan, kapitalist açgözlülük neticesinde hayatını kaybetti.

Kısaca hatırlatmak gerekirse, küresel çatışmayı doğuran çelişkiler, Rus devrimci ve Bolşevik parti lideri Vladimir Lenin’in en önemli eserlerinden biri olan Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (1917) adlı kitabında savunduğu gibi, kapitalizmin gündeme getirdiği çelişkilerdi. Kapitalizm, beş temel özelliğiyle tanımlanan emperyalist aşamasına ulaşmıştı:

1. Sermaye ve üretimde yoğunlaşma: Şirketler ve finans kuruluşları, rakiplerini ortadan kaldırdı veya bünyelerine kattı; bu da üretim ve sermayenin birkaç güçlü tekelde yoğunlaşmasına yol açtı.

2. Finans kapital: Sanayi kapitali ile güçlü bankacılık kurumlarının birleşmesi sonucu ortaya çıkan “finans kapital”.

3. Sermaye İhracatı: Emperyalizm aşamasına kadar kapitalistler emtia ihraç ediyorlardı. Emperyalizm aşamasında ise sermayenin kendisi sömürgelere ve çevre ülkelere ihraç edilerek, emperyalist ülke için büyük kârlar elde edilirken, sömürgeleştirilen ülkenin toplumsal yapısı ve üretim güçleri de kontrol altına alınıyor.

4. Tekeller ve Karteller: Bu örgütlenmelerin ortaya çıkışıyla birlikte, kaynaklar ve üretim üzerindeki kontrol, az sayıda kişinin eline geçiyor.

5. Dünyanın büyük kapitalist güçlerce bölünmesi: Kapitalist sömürü ve kaynak kontrolüyle hareket eden önde gelen kapitalist güçler, dünyayı kendi aralarında bölüştüler.

Lenin’in Birinci Dünya Savaşı’nın ikinci yarısında yayımlanan, emperyalist dönemin ortaya çıkışını analiz eden kitabı, her devletin propaganda faaliyetiyle alakalı olarak, savaşa dönük gayretlerini desteklemek için gündeme getirdiği gerekçeleri hükümsüz kıldı. Lenin, geliştirdiği tarihsel materyalist analizle, savaşa doğru sürüklenen Bolşeviklerin ve Rus kitlelerinin, bu savaşın ezilen-sömürülen halk kitleleri değil, onları sömüren kapitalistler için bir gerçekleştirilen savaş olduğunu anlamalarını sağladı.

Aynı yıl yayımlanan eserle birlikte Bolşevikler, emperyalist savaşı kendi hükümetlerine karşı iç savaşa dönüştürdüler ve bu savaşta yüz binlerce Rus askeri, yerli kapitalist sınıfın zaferi için feda edildi. Çar tarafından on yıllarca sömürülen ve ezilen Rus kitleleri, burjuva hükümetlerini devirdi ve Ekim Devrimi “Tüm iktidar sovyetlere!” sloganıyla zafer kazandı.

Bu tarihi neden şimdi gündeme getiriyoruz?

Günümüzde emperyalizm, ABD’nin güdümünde ilerliyor. “Soğuk Savaş”tan galip olarak çıkan ABD, SSCB’nin çöküşü ile birlikte, gücünü neredeyse tüm dünyaya yaymasını sağlayacak koşullara kavuştu.

Yeni pazarları, kaynakları ve sömürü biçimlerini kontrol ve fethetme iradesi, bir asırdan fazla bir süre önce olduğu gibi, farklı özellikler ve koşullar altında, bugün de emperyalizmin bir amacı olmaya devam ediyor. Uluslararası düzlemde faal olan kapitalist sınıfıyla ABD, emperyalizmi kendi bünyesinde yoğunlaştırdı. ABD, (İngiltere, Avrupa Birliği ülkeleri gibi) küçük ortakları ve (Güney Kore, Birleşik Arap Emirlikleri, Arjantin, vs. gibi) yeni sömürgeci ortakları bulunuyor.

İmparatorluğun merkezinde faaliyet yürüten ilerici ve devrimci güçler, emperyalizme yönelik yaklaşımlarını ve hükümetlerinin egemen devletlere karşı saldırganlığına nasıl karşılık vereceklerini netliğe kavuşturmak zorunda. Bu da bizi başka bir Leninist kavrama getiriyor: Devrimci Bozgunculuk.

Devrimci Bozgunculuğu Anlamak

“Devrimci Bozgunculuk” kavramı, Birinci Dünya Savaşı sırasında Vladimir Lenin’in savaşın çıkarlarının savaşa katılan tüm ulusların işçi sınıflarının çıkarlarıyla örtüşmediğini savunmasıyla birlikte gündeme gelmiştir. Rusya’daki Çarlık yönetimi, Almanya, Fransa türündn emperyalist hükümetler gibi, işçi sınıfına ölüm ve yıkım getirmiştir. Savaşan tarafların emperyalist doğası, bir ülkenin sözde zaferiyle bile sömürünün devam etmesini, yoksul ve ezilen kitlelerin yoksul ve ezilmiş kalmaya devam etmesini ve egemen sınıfın gücünün artmasını sağlamıştır; bu da kurtuluş ve refah için gerekli koşulları yaratmak yerine, sömürünün kapsamını genişletmiş, ve egemen sınıfa bağlı zalimleri güçlendirmiştir.

Çarlık Rusyası’ndaki koşullar berbattı. Ücretler açlık sınırındaydı. Kaynaklara ulaşmak zordu. İşçilerin çıkarlarını devlet düzeyinde temsil eden gerçek bir mekanizma neredeyse hiç yoktu. Devlet, Çarlık rejimine karşı konuşan veya örgütlenen işçileri baskı altına alıyordu.

Bu nedenle, savaşa karşı çıkmak ve Lenin’in de belirttiği gibi, iktidarı emekçi ve ezilen kitlelerin eline teslim etmek amacıyla “emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürmek”, işçi sınıfının çıkarına idi.

ABD gibi bir emperyalist merkez ülkenin içindeki koşullar, öncü bir parti veya örgütlü bir hareketin yokluğu ve elbette ideolojik tutarlılığın eksikliği nedeniyle, devrimci bir durumdan çok uzak olsa da, ABD’nin özellikle İran İslam Cumhuriyeti ve Direniş Ekseni’ne karşı yürüttüğü çok yönlü saldırının fiili cephelerine karşı çıkmak için ortaya atılabilecek bariz nedenleri gösterirken, Amerikan toplumunun çelişkilerini de göz ardı edemeyiz.

ABD’de yoksulluk yaygın. Çalışan ve ezilen kitlelerin mali koşulları iyileşmiyor, işçi sınıfının kaderi kendi ellerinde değil, özellikle finans ve teknoloji sektörlerinde faaliyet gösteren bir grup milyarder kapitalistin insafına kalmış durumda. Sağlık hizmetlerine erişim sınırlı ve eğitim almak için borçlanmak gerekiyor; üstelik bu eğitim programı tamamlandığında güncelliğini zaten yitiriyor veya daha da kötüsü, yapay zekâ eliyle gereksizleşiyor. Üstelik bu durum da işçi kitlelerince denetlenemiyor. Konut sıkıntısı ve artan yaşam maliyetleri, birçok büyük şehirde krizlere yol açmaya devam ederken, (başında ister Cumhuriyetçiler isterse Demokratlar olsun fark etmez) hükümet, polis devletini güçlendirerek karşılık veriyor.

Bunlar, uzun ve giderek büyüyen listedeki büyük sorunlardan sadece birkaçı ve elbette, bunların hepsi planlı bir şekilde yapılıyor. Aynı zamanda, kapitalist devlet bu sistemi korumakta ısrar ediyor ve kaynak çıkarımı amacıyla başka ülkelere milyarlarca dolarlık savaşlar yürütüyor. Bu kaynak çıkarımı, toplumu ezen egemen sınıfın iktidarını ve gücünü pekiştiriyor. Bu yılın başlarında da gözlemlendiği gibi, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılması, Venezuela toplumunun devasa petrol kaynaklarını güvence altına alma yolunda atılan bir adımdı ve bu kaynaklar, artık Amerikan kapitalistlerinin gözetiminde olacak. İran’a yönelik saldırı da farklı değil, hatta daha da vahim sonuçlar doğuruyor, zira İran, yaklaşık elli yıldır Batı Asya’da ABD’nin hegemonyasını tümden tesis etmesine mani olna bölgesel bir güç haline geldi.

Daha iyi koşullarda yaşamak, siyasi sistemleri üzerinde gerçek bir güce sahip olmak, muktedir sınıfın kendilerine dayattığı yıkımı dizginlemek isteyen her Amerikalının sloganı “İran’a karşı savaşa hayır!” olmalıdır. Dahası, saldırganlığın zaten devam ettiği bu kritik momentte, kendi kaderlerini kontrol etmek isteyen Amerikalılar, kendi ordularının yenilgisini istemelidirler. ABD ordusu bölgeden çıkarılmalıdır.

Emperyalist ordu, Amerikalıları kendi ülkelerinde sömüren, sıradan Amerikalıların baskı altına alınması için koşullar yaratan ve onları tuzağa düşüren siyasi sistemi denetleyen kapitalistlerin iradesinin bir uzantısıdır. Kapitalist sınıfın güçlenmesi, devrim şansını çok daha zora sokar. Örneğin, kapitalistlerin yeni elde ettikleri kaynaklardan ve pazarlardan elde ettikleri kârlar, şirketlerin güçlü lobicilik kolu aracılığıyla politikacılara yatırılır, böylece kapitalist sınıfın çıkarlarına uygun yasaların çıkarılması sağlanır. “ABD ordusu ne kazansın ne de kaybetsin” diyen “üçüncü yol”a siyasette ve mücadelede yer yoktur. Öyle bir stratejik yenilgi yaşansın ki ABD emperyalizmine ait tüm mekanizmalar bölgeden defedilsin. Emperyalistlerin gerçekleştirdikleri saldırılar üzerinden herhangi bir kâr veya stratejik avantaj elde etmelerine izin verilemez, aksi takdirde saldırı, emsal teşkil eder, bu da daha fazla saldırıyı koşullar.

Pratikte Devrimci Bozgunculuk

“Hiç şüphe yok ki savaş zamanında kendi hükümetine karşı ortaya konulan devrimci bir eylem, sadece o hükümetin yenilgisini istemek değil, aynı zamanda bu yenilgiyi fiilen kolaylaştırmak anlamına gelir.”[2]

[Lenin, “İmparatorluk Savaşında Kendi Hükümetinin Yenilgisi”]

Devrimci bozgunculuk, Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya atılmış bir kavram. Bu anlamda, Birinci Dünya Savaşı’nı ABD’nin bugün İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı yürüttüğü savaşla örtüşen “kusursuz bir örnek” olarak görme hatasına düşmemeliyiz.

Birinci Dünya Savaşı, emperyalistlerin savaşıydı. İran’a karşı yapılan saldırıda ise savaşın tarafı olan ABD emperyalistken, ona karşı kendini savunan İran İslam Cumhuriyeti anti-emperyalist bir ülkedir.

İran İslam Cumhuriyeti’nin kendini savunma amaçlı eylemini kınamak, emperyalizme hizmet etmektir. Emperyalist mekanizmanın İran’a karşı yürüttüğü propagandayı desteklemek, emperyalizme hizmet etmektir. “Ne Washington ne de Tahran” demek, somutta Washington’ın yanında yer almaktır.

İran, egemenliğini emperyalizme karşı savunuyor. O, hiçbir şekilde emperyalist bir aktör veya saldırgan ülke değil.

Emperyalist yapının merkezinde, kitlelerin kendi savaş makinelerini durdurma sorumluluğu var. Bu savaş makinesi, hem yurt içinde hem de yurt dışında sömürü döngüsünü muhafaza ediyor, daimi kılıyor. Dayanışmanın sularını bulandırmak, emperyalizmin ilerlemesi için koşullar yaratmaktır, bu anlamıyla, tüm işçi sınıfının ve ezilen halkların prangalarını daha da güçlendiren bir eylemdir.

Dahası, İran İslam Cumhuriyeti, anti-emperyalist bir devlettir. Emperyalizme yönelik yaklaşımı onun yayılmasına karşı direnmek üzerine kuruludur. İran’ın bölgeye hükmetme planı yoktur. Dünya çapında kaynak sömürüsü peşinde koşan bir finans sınıfına sahip değildir. Sömürgecilik pratiği yoktur. Bir devletin emperyalizme başarılı bir şekilde direnmek için sosyalist veya komünist olması gerekmez. Ayrıca, İran’ın kendini nasıl savunması gerektiği veya herhangi bir konuda, özellikle de emperyalist merkez içinde yaşarken, nasıl bir yönelim sergilemesi gerektiği hususunda eleştiri yapmak, verimli değildir ve kesinlikle saçmadır.

Günümüzde devrimci bozgunculuk anlayışı, somutta ABD’ye ait savaş makinesini durdurmak anlamına gelir. Onun yenilgisini istemek demektir. Amerikalılar, kendi adlarına başka insanların evlerini yıkan, o insanları sakatlayan, yağmaya imza atan savaş makinesinin gerçekliğiyle yüzleşmelidir. Savaş karşıtı hareket, savaşın ve genel olarak emperyalist komploların devamını önleyecek koşullar yaratmaya odaklanmalıdır.

Pratikte, 2024’teki Öğrenci İntifadası önemli bir örnektir. Oradan edinilen derslerden yola çıkarak geliştirilecek taktik ve stratejileri yeniden inceleyebiliriz. Özellikle Filistin’e odaklanan, ülke genelinde İsrail’i tecrit etme amaçlı hareketlerin kapsamı, yapay zekâ araçlarından lojistik hizmetlerine kadar tüm emperyalist savaş makinesini hedef alacak şekilde genişletilmelidir. Savaş makinesi ile ülke içindeki “emniyet” kurumlarınca kullanılan baskı araçları arasındaki bağlar incelenmeli, ifşa edilmeli, boykot ve tecrit kampanyasının konusu kılınmalı, nihayetinde bu kurumlar, ekonomik olarak etkisiz hale getirilmesi gereken kuruluşların yer aldığı o uzun listeye eklenmelidir.

Emperyalizm, kâr biriktirmenin dilini konuşur, bu nedenle emperyalistler, kâr elde etme yeteneklerinden mahrum bırakılmalıdır.

Kitleler, emperyalist propagandanın iğvasından kurtarılmalıdır. Ana akım medyada savaşa karşı geliştirilmiş olan hâkim söylem, İran’a karşı savaş stratejisinin yanlış olduğu, bu nedenle desteklenemeyeceği yönündedir. Bu, İran’a karşı savaşı kınamak anlamına gelmez. Aslında, İran’a karşı savaşa dair hâkim anlayış, İran ile savaş söylemi üzerine inşa edilir, böylece ısrarla İran’ın saldırgan ülke olduğu imasında bulunulur. Bu tanım, savaşa dönük çabaların desteklenmesine katkı sunar. Devrimci bozgunculuk anlayışını benimsemek için, emperyalizmin merkezinde yaşayanlar, savaş stratejisini mahkûm etmeli, savaşın ve tüm saldırganlığın kendisini eleştirmelidirler. Bu süreç, ister Demokratlar ister Cumhuriyetçiler tarafından yönetilsin fark etmez, neticede hepsi de emperyalist çıkarların hizmetindedir.

Devrimci bozgunculuk denilen yaklaşım, savaşın gerçek nedenlerini, yani kaynakların yağmalanması ve istikrarsızlaştırma çabaları ile ilgili tespitleri yaygınlaştırmalı, savaş karşıtı hareket, en iyi yolun emperyalizmin yenilgiye uğratılması olduğunu güvenle dile getirebilmelidir. Amerikalıların maruz kaldıkları ağır maddi koşulları, bu koşulların daha da kötüleştiği gerçeğini ortaya koymalı, Amerikan emperyalizminin başarısının, kapitalist sınıfın güçlenmeye devam etmesi, toplum üzerindeki hâkimiyetini pekiştirmesiyle birlikte, hem ülke içinde hem de dünya ölçeğinde koşulların daha da kötüleşmesine yol açacağını somut bir dille anlatabilmelidir. Bu çaba dâhilinde ABD silahlı kuvvetlerinin her bir bileşeninde askerlerin savaşın parçası olma fikrinden uzaklaşmalarını sağlamak için ciddi ve yoğun bir kampanya yürütülmelidir.

Hareketin önünde zorlu bir görev var. Amerikalılar, maddi koşullarının kötüleştiğini görüyorlar. Siyasetten en uzak kişi bile toplumda derin bir yanlışlık olduğunu anlayabilir. Toplumun siyaseten ileri olan kesimlerinin, güçlü propaganda makinesiyle yüzleşmesi, emperyalizmin yenilgisini desteklemesi ve emperyalizmin geri çekilmesini talep etmesi gerekiyor. ABD’ye ait savaş makinesinin geri çekilmediği her gün, onun attığı her adım, emperyalizm için maddi bir zafer anlamına gelecektir.

Şabir Rizvi
22 Nisan 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] V. I. Lenin, “On the Slogan to Transform the Imperialist War Into a Civil War”, Eylül 1914, MIA.

[2] V. I. Lenin, “The Defeat of One’s Own Government in the Imperialist War”, 26 Temmuz 1915, MIA.

0 Yorum: