Birinci
Dünya Savaşı, dünyanın emekçi ve ezilen insanları için bir kan banyosuydu.
Emperyalist bir savaşta, 60 milyondan fazla asker, ülkelerinin
kapitalistlerinin emriyle, her ülkenin yönetici elitine yeni pazarlar ve
kaynaklar sağlamak amacıyla, savaşa gönderildi.
Tahminlere
göre, askerler ve siviller de dâhil olmak üzere yaklaşık 20 milyon insan,
kapitalist açgözlülük neticesinde hayatını kaybetti.
Kısaca
hatırlatmak gerekirse, küresel çatışmayı doğuran çelişkiler, Rus devrimci ve
Bolşevik parti lideri Vladimir Lenin’in en önemli eserlerinden biri olan Emperyalizm:
Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (1917) adlı kitabında savunduğu gibi,
kapitalizmin gündeme getirdiği çelişkilerdi. Kapitalizm, beş temel özelliğiyle
tanımlanan emperyalist aşamasına ulaşmıştı:
1.
Sermaye ve üretimde yoğunlaşma: Şirketler ve finans kuruluşları,
rakiplerini ortadan kaldırdı veya bünyelerine kattı; bu da üretim ve sermayenin
birkaç güçlü tekelde yoğunlaşmasına yol açtı.
2.
Finans kapital: Sanayi kapitali ile güçlü bankacılık kurumlarının
birleşmesi sonucu ortaya çıkan “finans kapital”.
3.
Sermaye İhracatı: Emperyalizm aşamasına kadar kapitalistler emtia
ihraç ediyorlardı. Emperyalizm aşamasında ise sermayenin kendisi sömürgelere
ve çevre ülkelere ihraç edilerek, emperyalist ülke için büyük kârlar elde
edilirken, sömürgeleştirilen ülkenin toplumsal yapısı ve üretim güçleri de
kontrol altına alınıyor.
4.
Tekeller ve Karteller: Bu örgütlenmelerin ortaya çıkışıyla birlikte,
kaynaklar ve üretim üzerindeki kontrol, az sayıda kişinin eline geçiyor.
5.
Dünyanın büyük kapitalist güçlerce bölünmesi: Kapitalist sömürü ve kaynak
kontrolüyle hareket eden önde gelen kapitalist güçler, dünyayı kendi aralarında
bölüştüler.
Lenin’in
Birinci Dünya Savaşı’nın ikinci yarısında yayımlanan, emperyalist dönemin
ortaya çıkışını analiz eden kitabı, her devletin propaganda faaliyetiyle
alakalı olarak, savaşa dönük gayretlerini desteklemek için gündeme getirdiği gerekçeleri
hükümsüz kıldı. Lenin, geliştirdiği tarihsel materyalist analizle, savaşa doğru
sürüklenen Bolşeviklerin ve Rus kitlelerinin, bu savaşın ezilen-sömürülen halk kitleleri
değil, onları sömüren kapitalistler için bir gerçekleştirilen savaş olduğunu
anlamalarını sağladı.
Aynı
yıl yayımlanan eserle birlikte Bolşevikler, emperyalist savaşı kendi
hükümetlerine karşı iç savaşa dönüştürdüler ve bu savaşta yüz binlerce Rus
askeri, yerli kapitalist sınıfın zaferi için feda edildi. Çar tarafından on
yıllarca sömürülen ve ezilen Rus kitleleri, burjuva hükümetlerini devirdi ve
Ekim Devrimi “Tüm iktidar sovyetlere!” sloganıyla zafer kazandı.
Bu
tarihi neden şimdi gündeme getiriyoruz?
Günümüzde
emperyalizm, ABD’nin güdümünde ilerliyor. “Soğuk Savaş”tan galip olarak çıkan
ABD, SSCB’nin çöküşü ile birlikte, gücünü neredeyse tüm dünyaya yaymasını
sağlayacak koşullara kavuştu.
Yeni
pazarları, kaynakları ve sömürü biçimlerini kontrol ve fethetme iradesi, bir
asırdan fazla bir süre önce olduğu gibi, farklı özellikler ve koşullar altında,
bugün de emperyalizmin bir amacı olmaya devam ediyor. Uluslararası düzlemde faal
olan kapitalist sınıfıyla ABD, emperyalizmi kendi bünyesinde yoğunlaştırdı. ABD,
(İngiltere, Avrupa Birliği ülkeleri gibi) küçük ortakları ve (Güney Kore,
Birleşik Arap Emirlikleri, Arjantin, vs. gibi) yeni sömürgeci ortakları bulunuyor.
İmparatorluğun
merkezinde faaliyet yürüten ilerici ve devrimci güçler, emperyalizme yönelik yaklaşımlarını
ve hükümetlerinin egemen devletlere karşı saldırganlığına nasıl karşılık
vereceklerini netliğe kavuşturmak zorunda. Bu da bizi başka bir Leninist
kavrama getiriyor: Devrimci Bozgunculuk.
Devrimci
Bozgunculuğu Anlamak
“Devrimci
Bozgunculuk” kavramı, Birinci Dünya Savaşı sırasında Vladimir Lenin’in savaşın
çıkarlarının savaşa katılan tüm ulusların işçi sınıflarının çıkarlarıyla
örtüşmediğini savunmasıyla birlikte gündeme gelmiştir. Rusya’daki Çarlık
yönetimi, Almanya, Fransa türündn emperyalist hükümetler gibi, işçi sınıfına
ölüm ve yıkım getirmiştir. Savaşan tarafların emperyalist doğası, bir ülkenin
sözde zaferiyle bile sömürünün devam etmesini, yoksul ve ezilen kitlelerin
yoksul ve ezilmiş kalmaya devam etmesini ve egemen sınıfın gücünün artmasını
sağlamıştır; bu da kurtuluş ve refah için gerekli koşulları yaratmak yerine,
sömürünün kapsamını genişletmiş, ve egemen sınıfa bağlı zalimleri
güçlendirmiştir.
Çarlık
Rusyası’ndaki koşullar berbattı. Ücretler açlık sınırındaydı. Kaynaklara
ulaşmak zordu. İşçilerin çıkarlarını devlet düzeyinde temsil eden gerçek bir
mekanizma neredeyse hiç yoktu. Devlet, Çarlık rejimine karşı konuşan veya
örgütlenen işçileri baskı altına alıyordu.
Bu
nedenle, savaşa karşı çıkmak ve Lenin’in de belirttiği gibi, iktidarı emekçi ve
ezilen kitlelerin eline teslim etmek amacıyla “emperyalist savaşı iç savaşa
dönüştürmek”, işçi sınıfının çıkarına idi.
ABD
gibi bir emperyalist merkez ülkenin içindeki koşullar, öncü bir parti veya
örgütlü bir hareketin yokluğu ve elbette ideolojik tutarlılığın eksikliği
nedeniyle, devrimci bir durumdan çok uzak olsa da, ABD’nin özellikle İran İslam
Cumhuriyeti ve Direniş Ekseni’ne karşı yürüttüğü çok yönlü saldırının fiili cephelerine
karşı çıkmak için ortaya atılabilecek bariz nedenleri gösterirken, Amerikan
toplumunun çelişkilerini de göz ardı edemeyiz.
ABD’de
yoksulluk yaygın. Çalışan ve ezilen kitlelerin mali koşulları iyileşmiyor, işçi
sınıfının kaderi kendi ellerinde değil, özellikle finans ve teknoloji
sektörlerinde faaliyet gösteren bir grup milyarder kapitalistin insafına kalmış
durumda. Sağlık hizmetlerine erişim sınırlı ve eğitim almak için borçlanmak
gerekiyor; üstelik bu eğitim programı tamamlandığında güncelliğini zaten yitiriyor
veya daha da kötüsü, yapay zekâ eliyle gereksizleşiyor. Üstelik bu durum da
işçi kitlelerince denetlenemiyor. Konut sıkıntısı ve artan yaşam maliyetleri,
birçok büyük şehirde krizlere yol açmaya devam ederken, (başında ister
Cumhuriyetçiler isterse Demokratlar olsun fark etmez) hükümet, polis devletini
güçlendirerek karşılık veriyor.
Bunlar,
uzun ve giderek büyüyen listedeki büyük sorunlardan sadece birkaçı ve elbette,
bunların hepsi planlı bir şekilde yapılıyor. Aynı zamanda, kapitalist devlet bu
sistemi korumakta ısrar ediyor ve kaynak çıkarımı amacıyla başka ülkelere
milyarlarca dolarlık savaşlar yürütüyor. Bu kaynak çıkarımı, toplumu ezen
egemen sınıfın iktidarını ve gücünü pekiştiriyor. Bu yılın başlarında da
gözlemlendiği gibi, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılması,
Venezuela toplumunun devasa petrol kaynaklarını güvence altına alma yolunda
atılan bir adımdı ve bu kaynaklar, artık Amerikan kapitalistlerinin gözetiminde
olacak. İran’a yönelik saldırı da farklı değil, hatta daha da vahim sonuçlar
doğuruyor, zira İran, yaklaşık elli yıldır Batı Asya’da ABD’nin hegemonyasını
tümden tesis etmesine mani olna bölgesel bir güç haline geldi.
Daha
iyi koşullarda yaşamak, siyasi sistemleri üzerinde gerçek bir güce sahip olmak,
muktedir sınıfın kendilerine dayattığı yıkımı dizginlemek isteyen her
Amerikalının sloganı “İran’a karşı savaşa hayır!” olmalıdır. Dahası,
saldırganlığın zaten devam ettiği bu kritik momentte, kendi kaderlerini kontrol
etmek isteyen Amerikalılar, kendi ordularının yenilgisini istemelidirler. ABD
ordusu bölgeden çıkarılmalıdır.
Emperyalist
ordu, Amerikalıları kendi ülkelerinde sömüren, sıradan Amerikalıların baskı
altına alınması için koşullar yaratan ve onları tuzağa düşüren siyasi sistemi
denetleyen kapitalistlerin iradesinin bir uzantısıdır. Kapitalist sınıfın
güçlenmesi, devrim şansını çok daha zora sokar. Örneğin, kapitalistlerin yeni
elde ettikleri kaynaklardan ve pazarlardan elde ettikleri kârlar, şirketlerin
güçlü lobicilik kolu aracılığıyla politikacılara yatırılır, böylece kapitalist
sınıfın çıkarlarına uygun yasaların çıkarılması sağlanır. “ABD ordusu ne kazansın
ne de kaybetsin” diyen “üçüncü yol”a siyasette ve mücadelede yer yoktur. Öyle bir
stratejik yenilgi yaşansın ki ABD emperyalizmine ait tüm mekanizmalar bölgeden
defedilsin. Emperyalistlerin gerçekleştirdikleri saldırılar üzerinden herhangi
bir kâr veya stratejik avantaj elde etmelerine izin verilemez, aksi takdirde
saldırı, emsal teşkil eder, bu da daha fazla saldırıyı koşullar.
Pratikte
Devrimci Bozgunculuk
“Hiç şüphe yok ki savaş
zamanında kendi hükümetine karşı ortaya konulan devrimci bir eylem, sadece o
hükümetin yenilgisini istemek değil, aynı zamanda bu yenilgiyi fiilen
kolaylaştırmak anlamına gelir.”[2]
[Lenin, “İmparatorluk Savaşında Kendi Hükümetinin Yenilgisi”]
Devrimci
bozgunculuk, Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya atılmış bir kavram. Bu anlamda,
Birinci Dünya Savaşı’nı ABD’nin bugün İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı yürüttüğü
savaşla örtüşen “kusursuz bir örnek” olarak görme hatasına düşmemeliyiz.
Birinci
Dünya Savaşı, emperyalistlerin savaşıydı. İran’a karşı yapılan saldırıda ise savaşın
tarafı olan ABD emperyalistken, ona karşı kendini savunan İran İslam Cumhuriyeti
anti-emperyalist bir ülkedir.
İran
İslam Cumhuriyeti’nin kendini savunma amaçlı eylemini kınamak, emperyalizme
hizmet etmektir. Emperyalist mekanizmanın İran’a karşı yürüttüğü propagandayı
desteklemek, emperyalizme hizmet etmektir. “Ne Washington ne de Tahran” demek,
somutta Washington’ın yanında yer almaktır.
İran,
egemenliğini emperyalizme karşı savunuyor. O, hiçbir şekilde emperyalist bir
aktör veya saldırgan ülke değil.
Emperyalist
yapının merkezinde, kitlelerin kendi savaş makinelerini durdurma sorumluluğu
var. Bu savaş makinesi, hem yurt içinde hem de yurt dışında sömürü döngüsünü muhafaza
ediyor, daimi kılıyor. Dayanışmanın sularını bulandırmak, emperyalizmin
ilerlemesi için koşullar yaratmaktır, bu anlamıyla, tüm işçi sınıfının ve
ezilen halkların prangalarını daha da güçlendiren bir eylemdir.
Dahası,
İran İslam Cumhuriyeti, anti-emperyalist bir devlettir. Emperyalizme yönelik
yaklaşımı onun yayılmasına karşı direnmek üzerine kuruludur. İran’ın bölgeye
hükmetme planı yoktur. Dünya çapında kaynak sömürüsü peşinde koşan bir finans
sınıfına sahip değildir. Sömürgecilik pratiği yoktur. Bir devletin emperyalizme
başarılı bir şekilde direnmek için sosyalist veya komünist olması gerekmez. Ayrıca,
İran’ın kendini nasıl savunması gerektiği veya herhangi bir konuda, özellikle
de emperyalist merkez içinde yaşarken, nasıl bir yönelim sergilemesi gerektiği hususunda
eleştiri yapmak, verimli değildir ve kesinlikle saçmadır.
Günümüzde
devrimci bozgunculuk anlayışı, somutta ABD’ye ait savaş makinesini durdurmak
anlamına gelir. Onun yenilgisini istemek demektir. Amerikalılar, kendi adlarına
başka insanların evlerini yıkan, o insanları sakatlayan, yağmaya imza atan
savaş makinesinin gerçekliğiyle yüzleşmelidir. Savaş karşıtı hareket, savaşın
ve genel olarak emperyalist komploların devamını önleyecek koşullar yaratmaya
odaklanmalıdır.
Pratikte,
2024’teki Öğrenci İntifadası önemli bir örnektir. Oradan edinilen derslerden
yola çıkarak geliştirilecek taktik ve stratejileri yeniden inceleyebiliriz.
Özellikle Filistin’e odaklanan, ülke genelinde İsrail’i tecrit etme amaçlı
hareketlerin kapsamı, yapay zekâ araçlarından lojistik hizmetlerine kadar tüm emperyalist
savaş makinesini hedef alacak şekilde genişletilmelidir. Savaş makinesi ile
ülke içindeki “emniyet” kurumlarınca kullanılan baskı araçları arasındaki bağlar
incelenmeli, ifşa edilmeli, boykot ve tecrit kampanyasının konusu kılınmalı, nihayetinde
bu kurumlar, ekonomik olarak etkisiz hale getirilmesi gereken kuruluşların yer aldığı
o uzun listeye eklenmelidir.
Emperyalizm,
kâr biriktirmenin dilini konuşur, bu nedenle emperyalistler, kâr elde etme
yeteneklerinden mahrum bırakılmalıdır.
Kitleler,
emperyalist propagandanın iğvasından kurtarılmalıdır. Ana akım medyada savaşa
karşı geliştirilmiş olan hâkim söylem, İran’a karşı savaş stratejisinin yanlış
olduğu, bu nedenle desteklenemeyeceği yönündedir. Bu, İran’a karşı savaşı
kınamak anlamına gelmez. Aslında, İran’a karşı savaşa dair hâkim anlayış, İran ile
savaş söylemi üzerine inşa edilir, böylece ısrarla İran’ın saldırgan ülke
olduğu imasında bulunulur. Bu tanım, savaşa dönük çabaların desteklenmesine
katkı sunar. Devrimci bozgunculuk anlayışını benimsemek için, emperyalizmin
merkezinde yaşayanlar, savaş stratejisini mahkûm etmeli, savaşın ve tüm
saldırganlığın kendisini eleştirmelidirler. Bu süreç, ister Demokratlar ister
Cumhuriyetçiler tarafından yönetilsin fark etmez, neticede hepsi de emperyalist
çıkarların hizmetindedir.
Devrimci
bozgunculuk denilen yaklaşım, savaşın gerçek nedenlerini, yani kaynakların
yağmalanması ve istikrarsızlaştırma çabaları ile ilgili tespitleri yaygınlaştırmalı,
savaş karşıtı hareket, en iyi yolun emperyalizmin yenilgiye uğratılması
olduğunu güvenle dile getirebilmelidir. Amerikalıların maruz kaldıkları ağır maddi
koşulları, bu koşulların daha da kötüleştiği gerçeğini ortaya koymalı, Amerikan
emperyalizminin başarısının, kapitalist sınıfın güçlenmeye devam etmesi, toplum
üzerindeki hâkimiyetini pekiştirmesiyle birlikte, hem ülke içinde hem de dünya
ölçeğinde koşulların daha da kötüleşmesine yol açacağını somut bir dille anlatabilmelidir.
Bu çaba dâhilinde ABD silahlı kuvvetlerinin her bir bileşeninde askerlerin savaşın
parçası olma fikrinden uzaklaşmalarını sağlamak için ciddi ve yoğun bir kampanya
yürütülmelidir.
Hareketin
önünde zorlu bir görev var. Amerikalılar, maddi koşullarının kötüleştiğini
görüyorlar. Siyasetten en uzak kişi bile toplumda derin bir yanlışlık olduğunu
anlayabilir. Toplumun siyaseten ileri olan kesimlerinin, güçlü propaganda
makinesiyle yüzleşmesi, emperyalizmin yenilgisini desteklemesi ve emperyalizmin
geri çekilmesini talep etmesi gerekiyor. ABD’ye ait savaş makinesinin geri
çekilmediği her gün, onun attığı her adım, emperyalizm için maddi bir zafer
anlamına gelecektir.
Şabir Rizvi
22 Nisan 2026
Kaynak
Dipnotlar:
[1] V. I. Lenin, “On the Slogan to Transform the Imperialist War Into a Civil
War”, Eylül 1914, MIA.
[2] V. I. Lenin, “The Defeat of One’s Own Government in the Imperialist War”, 26 Temmuz 1915, MIA.


0 Yorum:
Yorum Gönder