15 Nisan 2026

, ,

Filistin’den Sartre’a Mektup

Yukarıdaki çizim şehit Gassân Kenefâni’ye ait. 1965 yılında yayın yönetmenliğini Kenefâni’nin yaptığı Filistin dergisinin kapağında yayınlandı.

Çizim, Sartre’ın Filistin’in davasıyla ilgili suskunluğunu aynı zamanda İsrail’de varolduğunu iddia ettiği sosyalizme yönelik hayranlığını eleştiriyor.

Mektubu yayın kurulu adına Gassân Kenefâni kaleme aldı. Sartre, “İlgili meseleyi gelin dergimiz Les Temps Modernes’de tartışalım” dediği için mektup kibar ve ümitvar bir dille kaleme alınmış. Kenefâni, tartışma için birkaç isim öneriyor.

Çizimde gazeteci nesnelliği bir kenara atılmış. Sartre’ın 1967 sonrası işgalden yana konum almasını eleştiren Kenefâni, David Ben-Gurion’u Sartre’a Siyonizmin gözüyle görsün diye kendi gözlüğünü verirken resmetmiş.

Necla
10 Nisan 2026
Kaynak

 

* * *

 

Filistin dergisi yayın kurulu, Arap yazarlarını, dergisinin Filistin’le ilgili özel sayısına katkıda bulunmaya davet eden Sartre’a bir mektup gönderdi. Geçen yılın 21 Nisan’ında, neredeyse beş ay önce, Filistin yayın kurulu, dünyaca ünlü felsefeci Jean-Paul Sartre’a kısa bir mektup yazdı.

Filistin dergisi yayın kurulu, görüşleri genellikle dünyada olumlu sonuçlara yol açan bu adama Filistin meselesini kısaca açıklamanın, onun ilgisini söz konusu meseleye çekmek için gerekli olduğunu düşündü.

Bu mektubu yazmanın ardındaki temel motivasyon, Jean-Paul Sartre ve çevresindeki arkadaşların, dünya genelinde gençlerde güçlü yankı uyandıran, küresel krizlere dair ilerici pozisyonlar ortaya koymuş olmaları gerçeğiydi. Ancak Sartre, Filistin meselesinde bir tavır almaktan sürekli imtina ediyordu. Bu tereddüdü herkesi şaşırtmaktaydı.

Ardından, bu yılın başlarında Kahire’de düzenlenen Uluslararası Filistin Konferansı’nda Jean-Paul Sartre, henüz konu hakkında tam olarak bir pozisyon oluşturmadığını iddia ederek, konferansa katılmayı ve görüşünü sunmayı reddetti.

Filistin yayın kurulu, işte tam da o noktada kendisine mektup yazmaya karar verdi. Filistin dergisinin mektubunu göndermesinin üzerinden aylar geçti, ancak dergi, hiçbir cevap alamadı.

Filistin dergisinin aldığı tek cevap, Sartre’ın ünlü dergisi Les Temps Modernes’in Filistin meselesini ele almak üzere özel bir sayısını yayınlamayı planladığı haberiydi.

Sartre, bu sayıya katkıda bulunmaları için hem Arap hem de Yahudi yazarları davet etti, farklı bakış açılarını sayfalarında açıklamalarını istedi.

Filistin yayın kurulu, Sartre’a yazdıkları küçük mektubun, diğer birçok faktörle birlikte, bu diyaloga katkıda bulunduğuna inanmak istiyor.

Dolayısıyla, Arap aydınlarını, derginin bu özel sayısının dünya aydınları, geleceği şekillendiren çevreler arasında uzun zamandır etkili bir belge hüviyeti kazanmış olan, bu şekilde kabul gören Les Temps Modernes sayfalarında davalarının mantıklı bir savunmasını yazmaya davet ediyor. Filistin meselesine ilişkin Arap bakış açısı, hep ölçülü, açık ve güven veren bir sadelikle takdim edilmiştir.

Dergide görüşlerine yer verilmesini istediğimiz isimler, Filistin davasına gerçek manada hizmette bulunacaklardır: Muhammed Hüseyin Haykal, Burhan Dacani, Velid Halidi, Ahmed Bahaddin, Abdülkerim Zuhur, Fayiz Sabig, Cibran Mecdelani, Şakik Arşidat, Hayri Hammad, Clovis Maksud, Faruk Mevlevi.

Beyrut
21 Nisan 1965

* * *

 

Saygıdeğer yazar Jean-Paul Sartre’a,

Eserlerinizi okuyan ve takip edenler, Cezayir’deki duruşunuzu, direnişte oynadığınız rolü, Küba ve Vietnam’daki sesinizi ve sol için verdiğiniz mücadeleleri unutamaz. Ancak bu mektubu yazarken, biz çamura boynumuza kadar batarken sizin yanımızda durup, bize ip uzatmadığınızı, arkadaşlığınızla ve çağrılarınızla yardım etmediğinizi görüyoruz. Bu, kitaplarınızdan öğrendiğimiz çok önemli bir ayrımı ortaya koyuyor.

Ancak şu noktayı da gözlemleyelim: Bir dost seçtiğinizde, kaçınılmaz olarak, neredeyse aynı anda, bir de düşman seçmiş olursunuz. Çoğu zaman, o dost, düşmanın seçimiyle seçilir. Bütün bunlar, durumu değerlendirmenin bir parçasıdır ve önem arz etmektedir. Nazizm karşısında direnişi seçmenin, kendi pozisyonunuzu seçmekten daha kolay olduğunu söylemek istiyorum.

Cezayir’de, Ben Bella’dan ziyade Castro’nun yanında yer almak sizin için daha kolaydı: düşman büyüdükçe seçim daha kolay ve daha güven verici hale geliyor. Cezayir’deki tutumunuzu en büyük mücadeleniz kılan şey, muhtemelen buydu: neredeyse karşılığında hiçbir şey beklemeden devrimi seçtiniz.

Bütün bunlar, elbette, duruşlarınızdaki ışıltıdan hiçbir bir şey eksiltmez. Sonuçta, bu, pozisyonlarınızı açıklama şeklinize biraz benzemeseydi, aklımıza gelmeyebilecek bir ayrıntıydı; bu açıklama, bizi çoğu zaman şaşırtmıştı. Desteğinizi hak eden davaların, sizin onları gösterdiğinizden daha basit ve daha az karmaşık olduğuna, kendi içlerinde daha insani olduğuna inanıyorduk. Onları keşfetme yönteminiz, onları neredeyse tamamen farklı bir mesele haline getirdi. Bir halkın tutkuyla ve cesurca kendilerini feda edeceği asıl davadan, yani birincil davadan farklı bir şey olarak ele aldınız. Görünür olan ve anında etki yaratan şey, hem yüzeyde hem de derinde yerleşmiş, aynı derecede önemli ve değerlidir.

Kendimize şunu sorduk: Cezayir, Vietnam, Küba, Hitlerizmden kurtuluş davasının yanında durmak veya solun sarsılmaz bir şekilde desteklenmesi için Jean-Paul Sartre olmak mı gerekiyor?

Efendim, biz Filistinliyiz ve belki de henüz devrime başlamamış olduğumuz için sizin bizden uzak durmanızın günahını çekiyoruz. Bu günah, bizi her gün rahatsız ediyor. Ama size şunu soracağız: Desteğinizi kazanmak için ille devrime başlamak mı gerekiyor?

Sesinizin ve desteğinizin en büyük değerinin ası şimdi açığa çıkacağına inanıyoruz, çünkü bugün işitsek o sesi, bugün görsek o desteği, daha kıt olduğu için bunlar, daha büyük bir insani ihtiyacı karşılayacaklar.

Ne var ki buradaki ikilem, ürkütücü. Eğer bir yabancı, Filistin’in yanında durmayı seçerse, karşısında hemen tüm çetrefilli yanlarıyla İsrail denilen düşmanı bulur. Mesele, tam da burada başlar.

Antisemitizm, sosyalizm meselesiyle birlikte sona erer, bu nedenle, Filistin’in yanında durmak, tümüyle koşulsuz bir seçimdir, gerçekten zorlu bir mücadelenin seçimidir, adaletsizliğin gerçek olduğu, kendinizi onun karşısında yalnız bulabileceğiniz bir mücadeledir.

Gerçekten antisemitizmle suçlananların çoğu, yeni bir antisemitizm biçimine başvurmayı tercih ederler. Gördüğünüz gibi, bu, etnik köken dünyasına farklı bir kapıdan yeniden girmekten başka bir şey değildir: aynı ölçütü tersine kullanarak, tarafsız bir şekilde kendini dayatan nesnel gerçekliği dikkate almazlar. Bu nesnel gerçeklik, Avrupa’nın kirli ellerini yüzeysel bir barış duygusu arayışında, Arapların derilerine silmiş olmasıyla ilgilidir.

Simone de Beauvoir’nın Şeylerin Gücü’nde Yahudilik ve İsrail ile Nazizm arasında kurduğu aydınlatıcı ilişkiye rağmen, Yahudi sorunu, çözüme kavuşturulamaktadır.

İsrail’i silahlandırıp koruyanların, savaştan önce yeniden canlandırılan davranışları, kurbanlarının 17 yıldır evlerine dönmeyi beklediği bir başka adaletsizlik tarafından yeniden diriltildi.

Ancak, gerçekten cesur, sade ve saf olmadıkça, dışarıdan birinin düşmanla yalnız kalma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında, gerçeğin tarafını seçmesi, gerçek bir ikilemdir; böylece dost seçimi, ortak düşman seçimiyle lekelenmez. Bu seçim, fikir birliğiyle veya fikir birliğine yakın bir şeyle meşru kılınmış bir seçimdir. İşte birçok kişi, İsrail’de sosyalizm ikilemiyle yüzleşmektedir. Peki ama gelişmekte olan dünyanın oynadığı oyunda İsrail sosyalizmi nereye oturuyor? Bazı Arap devletlerinin, Batı karşıtlığının tünelinden geçerek, aynı anda yeterlilik ve adaletin esnek geleceğini yaratmak denilen, giderek zorlaşan bir yola girdiği koşullarda, nereye denk düşüyor?

İsrail sosyalizmi, bütünüyle, Amerikan tekellerinin silahlarıyla koruduğu kapitalist bir devlet içindeki kooperatif adacıklarla sınırlıdır.

Dahası, İsrail’in kooperatif çiftliklerinin yarısından fazlasını işgal ettiği ve sakinlerini kovduğu topraklara kurması, propagandacıların İsrail sosyalizminden bahsetmesini kolaylaştırıyor. Bu topraklar, karmaşık ekonomik ve toplumsal yapılarını miras almadan, İsrail’in eline geçti, daha sonra, ortaçağın feodal beyleri gibi, bir dünyadan yarı tamamlanmış bir dünyaya getirilen nüfusa bahşedildi.

ABD ve Batı Almanya’dan milyarlarca dolarlık hibelerle finanse edilen bu sözde sosyalizmden bahsetmek çok kolay. Şüphesiz ki, kapitalist dünyanın sürdürmeye çok hevesli olduğu, üzerinde düşünmeye değer bir sosyalizm türü bu. Hem de bedava.

Eğer gerçek sosyalizm, azgelişmiş dünyadaki Batı sömürgeciliğinin görevleriyle örtüşebiliyorsa, o zaman İsrail sosyalisttir. Peki ya Mısır ve Cezayir’de kabul edilebilir bir dünya kurmak için birden fazla cephede savaşanlar, bazen Amerikan buğdayı tedarikini keserek, bazen ilâç vermeyi reddederek, bazen de İsrail’i ilk savunma hattı olarak kullanarak silahlı saldırılar düzenleyenler ne olacak?

Freud’un tuhaf yorumlarına rağmen, antisemitizmi yaratan Batı dünyası, geleneksel amaçlarından farklı amaçlar için olsa da, onu kullanmaya devam ediyor. Öyle bir noktaya kadar kullanmaya devam ediyor ki, antisemitizm, Batı’nın bir aracı haline geliyor ve en bariz örneklerde değerlerin tersine çevrilmesine yol açıyor: antisemitizm, adil ve özgür olana karşı bir suçlama haline geliyor (üstelik solcuların İngilizce selam veren bir adamı sömürgeciliğin ajanı olmakla suçladığı bir dönemde.).

Kültürel, politik, askeri ve ekonomik olarak kapitalist Batı’ya bağlı İsrail gibi bir devlet, kendi ülkenizdeki solcular tarafından bile sosyalist bir devlet olarak kabul ediliyor.

Oysa İsrail dışındaki korkunç Yahudi karşıtlığının, içindekiyle aynı olmadığı görülüyor: Nüfusun yüzde 11’ini oluşturan Arap azınlık (260.000), dünyanın en vahim zulüm ve ırk ayrımcılığı yasalarından birine tabi olan bir hayat yaşıyor, üstelik, ırk ayrımcılığının yol açtığı kâbuslar Mizrahi Yahudilerine kadar ulaşıyor. Tüm bunlar, Yahudilerin devletlerini zorla ve terörle kurmadan önce yüzde 10’dan azına sahip oldukları topraklarda gerçekleşiyor.

Gene de tarihte, özellikle yirminci yüzyılda, bu kadar çok düşünür ve politikacıyı kendine bağlayan başka bir zulüm ve adaletsizlik biçimi yok.

Öyle büyük bir örtbas ve gizleme çabası ki, Birleşmiş Milletler bile işgal altındaki Filistin’den bir grup Arap’ın toplumsal, ekonomik ve kültürel koşullarıyla ilgili kendisine hitaben yazılmış bir muhtırayı sumen altı etti.

Tüm bunlar, sayısız resmi belgeyle (ki bunları dilerseniz size göndermeye hazırız) ayrıntılı olarak açıklanabilir. Siyonizm ve sömürgeciliğin, Hitler’i çelişkili bir şekilde kullanarak yarattığı korkunç adaletsizlik o kadar büyük ki, Siyonizmin her yerde ve her zaman mevcut olan devasa propaganda aygıtına gerçek manada ihtiyaç duyması kaçınılmaz.

Topraklarından sürgün edilmiş halde yaşayan yaklaşık bir buçuk milyon Filistinli, insanların en ufak bir dokunuşta (eski ve yeni) antisemitizme kurban gittiği bir dünyada ayağa kalkıp gerçeği söyleyenlerin sayısı bir elin parmağını geçmiyor (bu noktada pozisyonlarını ifade etme biçimindeki inceliğin bir önemi yok.) Bu, ahlaki düzeyde, bir halkı topraklarından kovmanın yol açtığı trajediye denk bir trajedidir.

Jean-Paul Sartre’ın Vietnam’daki Amerikan sömürgeciliğinin yol açtığı vahşet sebebiyle ABD’ye gitmeyi reddetmesi kolayca alınacak bir tavırdır. Burada ise düşman, sizinle birlikte savaşıyor. Jean-Paul Sartre’ın Cezayir’in tarafını seçmesi ise de kolaydı, çünkü üçüncü ve en doğru yol, Filistin’dir. Buradaki deneyim eşsiz ve serttir. Alınan konum, son yıllarda Arap gençlerinin zihinlerini büyüleyen bir düşünüre yakışır bir konum olmalıydı.

Eserlerinizi okuyan ve sizi ölçüsüzce seven bir nesilden selamlar ve takdirlerle. Sizi kaybettiğimiz yılların ardından sizden bir şeyler işitmeyi umut ediyoruz.

Filistin Yayın Kurulu



0 Yorum: