Yukarıdaki
çizim şehit Gassân Kenefâni’ye ait. 1965 yılında yayın yönetmenliğini Kenefâni’nin
yaptığı Filistin dergisinin kapağında yayınlandı.
Çizim, Sartre’ın Filistin’in davasıyla ilgili suskunluğunu aynı zamanda
İsrail’de varolduğunu iddia ettiği sosyalizme yönelik hayranlığını eleştiriyor.
Mektubu
yayın kurulu adına Gassân Kenefâni kaleme aldı. Sartre, “İlgili meseleyi gelin
dergimiz Les Temps Modernes’de tartışalım” dediği için mektup kibar
ve ümitvar bir dille kaleme alınmış. Kenefâni, tartışma için birkaç isim
öneriyor.
Çizimde
gazeteci nesnelliği bir kenara atılmış. Sartre’ın 1967 sonrası işgalden yana
konum almasını eleştiren Kenefâni, David Ben-Gurion’u Sartre’a Siyonizmin gözüyle
görsün diye kendi gözlüğünü verirken resmetmiş.
Necla
10 Nisan 2026
Kaynak
* * *
Filistin dergisi
yayın kurulu, Arap yazarlarını, dergisinin Filistin’le ilgili özel sayısına
katkıda bulunmaya davet eden Sartre’a bir mektup gönderdi. Geçen yılın 21 Nisan’ında,
neredeyse beş ay önce, Filistin yayın kurulu, dünyaca ünlü felsefeci
Jean-Paul Sartre’a kısa bir mektup yazdı.
Filistin dergisi
yayın kurulu, görüşleri genellikle dünyada olumlu sonuçlara yol açan bu adama
Filistin meselesini kısaca açıklamanın, onun ilgisini söz konusu meseleye çekmek
için gerekli olduğunu düşündü.
Bu
mektubu yazmanın ardındaki temel motivasyon, Jean-Paul Sartre ve çevresindeki
arkadaşların, dünya genelinde gençlerde güçlü yankı uyandıran, küresel krizlere
dair ilerici pozisyonlar ortaya koymuş olmaları gerçeğiydi. Ancak Sartre,
Filistin meselesinde bir tavır almaktan sürekli imtina ediyordu. Bu tereddüdü herkesi
şaşırtmaktaydı.
Ardından,
bu yılın başlarında Kahire’de düzenlenen Uluslararası Filistin Konferansı’nda
Jean-Paul Sartre, henüz konu hakkında tam olarak bir pozisyon oluşturmadığını
iddia ederek, konferansa katılmayı ve görüşünü sunmayı reddetti.
Filistin yayın
kurulu, işte tam da o noktada kendisine mektup yazmaya karar verdi. Filistin
dergisinin mektubunu göndermesinin üzerinden aylar geçti, ancak dergi, hiçbir cevap
alamadı.
Filistin
dergisinin aldığı tek cevap, Sartre’ın ünlü dergisi Les Temps Modernes’in
Filistin meselesini ele almak üzere özel bir sayısını yayınlamayı planladığı
haberiydi.
Sartre,
bu sayıya katkıda bulunmaları için hem Arap hem de Yahudi yazarları davet etti,
farklı bakış açılarını sayfalarında açıklamalarını istedi.
Filistin yayın
kurulu, Sartre’a yazdıkları küçük mektubun, diğer birçok faktörle birlikte, bu
diyaloga katkıda bulunduğuna inanmak istiyor.
Dolayısıyla,
Arap aydınlarını, derginin bu özel sayısının dünya aydınları, geleceği
şekillendiren çevreler arasında uzun zamandır etkili bir belge hüviyeti
kazanmış olan, bu şekilde kabul gören Les Temps Modernes sayfalarında
davalarının mantıklı bir savunmasını yazmaya davet ediyor. Filistin meselesine
ilişkin Arap bakış açısı, hep ölçülü, açık ve güven veren bir sadelikle takdim
edilmiştir.
Dergide
görüşlerine yer verilmesini istediğimiz isimler, Filistin davasına gerçek manada
hizmette bulunacaklardır: Muhammed Hüseyin Haykal, Burhan Dacani, Velid Halidi,
Ahmed Bahaddin, Abdülkerim Zuhur, Fayiz Sabig, Cibran Mecdelani, Şakik Arşidat,
Hayri Hammad, Clovis Maksud, Faruk Mevlevi.
Beyrut
21 Nisan 1965
* * *
Saygıdeğer
yazar Jean-Paul Sartre’a,
Eserlerinizi
okuyan ve takip edenler, Cezayir’deki duruşunuzu, direnişte oynadığınız rolü,
Küba ve Vietnam’daki sesinizi ve sol için verdiğiniz mücadeleleri unutamaz.
Ancak bu mektubu yazarken, biz çamura boynumuza kadar batarken sizin yanımızda
durup, bize ip uzatmadığınızı, arkadaşlığınızla ve çağrılarınızla yardım etmediğinizi
görüyoruz. Bu, kitaplarınızdan öğrendiğimiz çok önemli bir ayrımı ortaya
koyuyor.
Ancak
şu noktayı da gözlemleyelim: Bir dost seçtiğinizde, kaçınılmaz olarak,
neredeyse aynı anda, bir de düşman seçmiş olursunuz. Çoğu zaman, o dost,
düşmanın seçimiyle seçilir. Bütün bunlar, durumu değerlendirmenin bir parçasıdır
ve önem arz etmektedir. Nazizm karşısında direnişi seçmenin, kendi
pozisyonunuzu seçmekten daha kolay olduğunu söylemek istiyorum.
Cezayir’de,
Ben Bella’dan ziyade Castro’nun yanında yer almak sizin için daha kolaydı:
düşman büyüdükçe seçim daha kolay ve daha güven verici hale geliyor. Cezayir’deki
tutumunuzu en büyük mücadeleniz kılan şey, muhtemelen buydu: neredeyse
karşılığında hiçbir şey beklemeden devrimi seçtiniz.
Bütün
bunlar, elbette, duruşlarınızdaki ışıltıdan hiçbir bir şey eksiltmez. Sonuçta,
bu, pozisyonlarınızı açıklama şeklinize biraz benzemeseydi, aklımıza
gelmeyebilecek bir ayrıntıydı; bu açıklama, bizi çoğu zaman şaşırtmıştı.
Desteğinizi hak eden davaların, sizin onları gösterdiğinizden daha basit ve
daha az karmaşık olduğuna, kendi içlerinde daha insani olduğuna inanıyorduk.
Onları keşfetme yönteminiz, onları neredeyse tamamen farklı bir mesele haline
getirdi. Bir halkın tutkuyla ve cesurca kendilerini feda edeceği asıl davadan,
yani birincil davadan farklı bir şey olarak ele aldınız. Görünür olan ve anında
etki yaratan şey, hem yüzeyde hem de derinde yerleşmiş, aynı derecede önemli ve
değerlidir.
Kendimize
şunu sorduk: Cezayir, Vietnam, Küba, Hitlerizmden kurtuluş davasının yanında
durmak veya solun sarsılmaz bir şekilde desteklenmesi için Jean-Paul Sartre
olmak mı gerekiyor?
Efendim,
biz Filistinliyiz ve belki de henüz devrime başlamamış olduğumuz için sizin
bizden uzak durmanızın günahını çekiyoruz. Bu günah, bizi her gün rahatsız
ediyor. Ama size şunu soracağız: Desteğinizi kazanmak için ille devrime
başlamak mı gerekiyor?
Sesinizin
ve desteğinizin en büyük değerinin ası şimdi açığa çıkacağına inanıyoruz, çünkü
bugün işitsek o sesi, bugün görsek o desteği, daha kıt olduğu için bunlar, daha
büyük bir insani ihtiyacı karşılayacaklar.
Ne
var ki buradaki ikilem, ürkütücü. Eğer bir yabancı, Filistin’in yanında durmayı
seçerse, karşısında hemen tüm çetrefilli yanlarıyla İsrail denilen düşmanı
bulur. Mesele, tam da burada başlar.
Antisemitizm,
sosyalizm meselesiyle birlikte sona erer, bu nedenle, Filistin’in yanında
durmak, tümüyle koşulsuz bir seçimdir, gerçekten zorlu bir mücadelenin
seçimidir, adaletsizliğin gerçek olduğu, kendinizi onun karşısında yalnız
bulabileceğiniz bir mücadeledir.
Gerçekten
antisemitizmle suçlananların çoğu, yeni bir antisemitizm biçimine başvurmayı
tercih ederler. Gördüğünüz gibi, bu, etnik köken dünyasına farklı bir kapıdan
yeniden girmekten başka bir şey değildir: aynı ölçütü tersine kullanarak,
tarafsız bir şekilde kendini dayatan nesnel gerçekliği dikkate almazlar. Bu nesnel
gerçeklik, Avrupa’nın kirli ellerini yüzeysel bir barış duygusu arayışında,
Arapların derilerine silmiş olmasıyla ilgilidir.
Simone
de Beauvoir’nın Şeylerin Gücü’nde Yahudilik ve İsrail ile Nazizm
arasında kurduğu aydınlatıcı ilişkiye rağmen, Yahudi sorunu, çözüme kavuşturulamaktadır.
İsrail’i
silahlandırıp koruyanların, savaştan önce yeniden canlandırılan davranışları,
kurbanlarının 17 yıldır evlerine dönmeyi beklediği bir başka adaletsizlik
tarafından yeniden diriltildi.
Ancak,
gerçekten cesur, sade ve saf olmadıkça, dışarıdan birinin düşmanla yalnız kalma
tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında, gerçeğin tarafını seçmesi, gerçek bir
ikilemdir; böylece dost seçimi, ortak düşman seçimiyle lekelenmez. Bu seçim,
fikir birliğiyle veya fikir birliğine yakın bir şeyle meşru kılınmış bir
seçimdir. İşte birçok kişi, İsrail’de sosyalizm ikilemiyle yüzleşmektedir. Peki
ama gelişmekte olan dünyanın oynadığı oyunda İsrail sosyalizmi nereye oturuyor?
Bazı Arap devletlerinin, Batı karşıtlığının tünelinden geçerek, aynı anda
yeterlilik ve adaletin esnek geleceğini yaratmak denilen, giderek zorlaşan bir
yola girdiği koşullarda, nereye denk düşüyor?
İsrail
sosyalizmi, bütünüyle, Amerikan tekellerinin silahlarıyla koruduğu kapitalist
bir devlet içindeki kooperatif adacıklarla sınırlıdır.
Dahası,
İsrail’in kooperatif çiftliklerinin yarısından fazlasını işgal ettiği ve
sakinlerini kovduğu topraklara kurması, propagandacıların İsrail sosyalizminden
bahsetmesini kolaylaştırıyor. Bu topraklar, karmaşık ekonomik ve toplumsal
yapılarını miras almadan, İsrail’in eline geçti, daha sonra, ortaçağın feodal
beyleri gibi, bir dünyadan yarı tamamlanmış bir dünyaya getirilen nüfusa
bahşedildi.
ABD
ve Batı Almanya’dan milyarlarca dolarlık hibelerle finanse edilen bu sözde
sosyalizmden bahsetmek çok kolay. Şüphesiz ki, kapitalist dünyanın sürdürmeye
çok hevesli olduğu, üzerinde düşünmeye değer bir sosyalizm türü bu. Hem de
bedava.
Eğer
gerçek sosyalizm, azgelişmiş dünyadaki Batı sömürgeciliğinin görevleriyle
örtüşebiliyorsa, o zaman İsrail sosyalisttir. Peki ya Mısır ve Cezayir’de kabul
edilebilir bir dünya kurmak için birden fazla cephede savaşanlar, bazen
Amerikan buğdayı tedarikini keserek, bazen ilâç vermeyi reddederek, bazen de
İsrail’i ilk savunma hattı olarak kullanarak silahlı saldırılar düzenleyenler
ne olacak?
Freud’un
tuhaf yorumlarına rağmen, antisemitizmi yaratan Batı dünyası, geleneksel
amaçlarından farklı amaçlar için olsa da, onu kullanmaya devam ediyor. Öyle bir
noktaya kadar kullanmaya devam ediyor ki, antisemitizm, Batı’nın bir aracı
haline geliyor ve en bariz örneklerde değerlerin tersine çevrilmesine yol
açıyor: antisemitizm, adil ve özgür olana karşı bir suçlama haline geliyor (üstelik
solcuların İngilizce selam veren bir adamı sömürgeciliğin ajanı olmakla
suçladığı bir dönemde.).
Kültürel,
politik, askeri ve ekonomik olarak kapitalist Batı’ya bağlı İsrail gibi bir
devlet, kendi ülkenizdeki solcular tarafından bile sosyalist bir devlet olarak
kabul ediliyor.
Oysa
İsrail dışındaki korkunç Yahudi karşıtlığının, içindekiyle aynı olmadığı
görülüyor: Nüfusun yüzde 11’ini oluşturan Arap azınlık (260.000), dünyanın en
vahim zulüm ve ırk ayrımcılığı yasalarından birine tabi olan bir hayat yaşıyor,
üstelik, ırk ayrımcılığının yol açtığı kâbuslar Mizrahi Yahudilerine kadar
ulaşıyor. Tüm bunlar, Yahudilerin devletlerini zorla ve terörle kurmadan önce yüzde
10’dan azına sahip oldukları topraklarda gerçekleşiyor.
Gene
de tarihte, özellikle yirminci yüzyılda, bu kadar çok düşünür ve politikacıyı kendine
bağlayan başka bir zulüm ve adaletsizlik biçimi yok.
Öyle
büyük bir örtbas ve gizleme çabası ki, Birleşmiş Milletler bile işgal altındaki
Filistin’den bir grup Arap’ın toplumsal, ekonomik ve kültürel koşullarıyla
ilgili kendisine hitaben yazılmış bir muhtırayı sumen altı etti.
Tüm
bunlar, sayısız resmi belgeyle (ki bunları dilerseniz size göndermeye hazırız)
ayrıntılı olarak açıklanabilir. Siyonizm ve sömürgeciliğin, Hitler’i çelişkili
bir şekilde kullanarak yarattığı korkunç adaletsizlik o kadar büyük ki,
Siyonizmin her yerde ve her zaman mevcut olan devasa propaganda aygıtına gerçek
manada ihtiyaç duyması kaçınılmaz.
Topraklarından
sürgün edilmiş halde yaşayan yaklaşık bir buçuk milyon Filistinli, insanların
en ufak bir dokunuşta (eski ve yeni) antisemitizme kurban gittiği bir dünyada
ayağa kalkıp gerçeği söyleyenlerin sayısı bir elin parmağını geçmiyor (bu
noktada pozisyonlarını ifade etme biçimindeki inceliğin bir önemi yok.) Bu,
ahlaki düzeyde, bir halkı topraklarından kovmanın yol açtığı trajediye denk bir
trajedidir.
Jean-Paul
Sartre’ın Vietnam’daki Amerikan sömürgeciliğinin yol açtığı vahşet sebebiyle
ABD’ye gitmeyi reddetmesi kolayca alınacak bir tavırdır. Burada ise düşman,
sizinle birlikte savaşıyor. Jean-Paul Sartre’ın Cezayir’in tarafını seçmesi ise
de kolaydı, çünkü üçüncü ve en doğru yol, Filistin’dir. Buradaki deneyim eşsiz
ve serttir. Alınan konum, son yıllarda Arap gençlerinin zihinlerini büyüleyen
bir düşünüre yakışır bir konum olmalıydı.
Eserlerinizi
okuyan ve sizi ölçüsüzce seven bir nesilden selamlar ve takdirlerle. Sizi
kaybettiğimiz yılların ardından sizden bir şeyler işitmeyi umut ediyoruz.
Filistin Yayın Kurulu



0 Yorum:
Yorum Gönder