Lenin’le
Dağlara Tırmanmayı Öğrenmek
Lenin
bir yazısında, daha önce tırmanılmamış bir zirveye ulaşmaya çalışan bir
dağcının “geri çekilmek, aşağı inmek, belki daha uzun ama zirveye ulaşmasını
sağlayacak başka bir rota aramak zorunda kaldığı” bir durumdan bahseder.
Aşağıdaki insanlar, güvenli bir mesafeden teleskopla dağcının hareketlerini izler,
amacına ulaşamadı diye onunla alay ederler.
Kimileri,
onun başarısızlığını sevinçle kutlar, düşmesini umarak ona “deli” derler,
kimileri de sevinçlerini gizleyip zavallı adamın dağa tırmanmak için iyi
düşünülmüş planlarını tamamlamalarını beklemedi diye ona acırmış gibi yaparlar.
Oysa aslında hepsi, şahit oldukları şeyin açık bir başarısızlık örneği olduğu
konusunda hemfikirdir.
Bu
metaforu yorumlayanlar, vardıkları sonuca duyusal algıya dayanarak ulaşıyorlar.
Gördükleri şey, zirveden uzaklaşan ve aşağı inen bir dağcıdır. Eksik olan şey
ise anlayıştır: Dağcı, seçtiği yolda ilerleyemediği için, zirveye ulaşmanın tek
olası yolu aşağı inmek ve başka bir rota bulmaktır.
Lenin’in
bu bahsi edilen yazısı, Mart 1921’de “devlet kontrolüne tabi serbest piyasa ve
kapitalizmi” geçici olarak gündeme getiren Yeni Ekonomik Politika’nın (NEP) ilanından
on bir ay sonra yazıldı. Lenin’in makalesinin son paragrafında açıkça görüldüğü
gibi, tanımladığı dağcı, Lenin’in “geri çekilmemiz, inişimiz” olarak
tanımladığı NEP’i yürürlüğe koyan Sovyetler için bir metonimdi. Rus Devrimi
lideri, böylece bize sosyalizmin diyalektiğinin metaforik bir temsilini sunar:
duyusal algının geri adımmış gibi gördüğü şey, idrak düzeyinde, genel hedefe
doğru başarılı bir şekilde ilerlemek için yapılmış zaruri bir manevradır.
Sosyalizmin
Diyalektiği
Sosyalist
gelişme süreci, çoğu zaman aşılması ve üstesinden gelinmesi son derece zor olan
derin çelişkilerle maluldür. Nesnel analiz açısından bakıldığında, bu şaşırtıcı
olmamalıdır. Neticede sosyalizm, kapitalizmin yıkıntıları üzerine komünizm inşa
etme sürecinin çelişkili bir biçimidir. Meselesi budur.
Hammaddeler,
mükemmel teorik planlardan değil, mevcut kapitalist dünyadan gelir ve üretmeyi
hedeflediği nihai ürün, birçok yönden, mevcut dünyanın tam tersi bir
yansımasıdır. Bu nedenle sosyalizmin görevi, imkânsız gibi görünen bir şeyi,
kapitalizmden komünizm yaratmayı başarmaktır.
Ancak
Batı solunun çoğu, emperyalizmin merkezinde faal olan sol, bu çelişkiyi
kavrayamıyor. Bunun yerine, kusursuz komünist topluma dair zihinsel imgelerini
mevcut sosyalist toplumlarla kıyaslayıp, ikincisini birincisiyle aynı olmadığı
için küçümsüyor. Eğer kusursuz işleyen, saf bir işçi demokrasisi yoksa, emeğin
dünyasında eşitsiz ilişkilerin tüm biçimleri derhal ortadan kaldırılmamışsa,
sömürü biçimleri devam ediyorsa ve benzeri durumlar söz konusuysa, o toplum,
hayal ettikleri komünizm modelinin gerisinde kaldığı için mahkûm ediliyor.
Batı
solundaki bazı kişiler, komünizm koşullarında devletin kendisinin de ortadan
kalkması, yani sosyalist bir devlet kurma projesinin, derhal kendi sonuna yol
açmadığı takdirde reddedilmesi gerektiğini savunuyorlar.
Dünyayı
bu şekilde görenler, “ne görüyorsanız elinize o geçer” ilkesinin geçerli olduğu
duyusal algı düzeyinde kalıyorlar. Eğer sosyalizm, kusursuz bir komünizm biçimi
gibi görünmüyorsa, o vakit o sosyalizm, komünizme giden yola revan olmamıştır.
Lenin’in dağcısını eleştirenler gibi, daha geniş maddi bağlamı kavrayamazlar,
doğru yolu bulmak için geçici bir aksaklığın nasıl gerekli olabileceğini
anlamaktan yoksundurlar. Başka bir deyişle, sosyalizmin diyalektiğini
anlamaktan yoksundurlar.
Emperyalizm
ve Egemenlik
1959’daki
Küba Devrimi’nin başarısından sonra, Ernesto “Che” Guevara’ya Küba’nın karşı
karşıya olduğu başlıca sorunlar soruldu. Che, iki sorun olduğunu söyledi: ilki
emperyalizm, ikincisi... de emperyalizm. Buradaki espride emperyalizm sorunu
ciddiyet arz ettiği, bu anlamda birçok konuyu kapsadığı söylenmekteydi. Che’nin
aklında, ana emperyalist güç olan ABD’nin küçük adanın egemenlik mücadelesine
karşı yürüttüğü tüm vahşi operasyonlar vardı: bombalı saldırılar ve kundaklama
amaçlı baskınlar, terörist harekâtlar, ekonomik savaş ve yasadışı abluka,
biyolojik saldırılar, hem insanlara hem de hayvanlara kasıtlı olarak hastalık
bulaştırma, tarım savaşları, suikast girişimleri, amansız ve iyi finanse
edilmiş propaganda kampanyaları, kirli oyunlar oynayan geniş casus ağları,
sayısız istikrarsızlaştırma kampanyası ve elbette, meşhur Domuzlar Körfezi
çıkarması.
Sosyalizmin
emperyalizme karşı verdiği egemenlik mücadelesi, Küba Devrimi’ne has bir mesele
değildi. Her sosyalist deneyim, bu özelliği bir şekilde içermiştir. Hiçbirinin
dış müdahale olmadan ve anti-komünist güçlerin yürüttükleri en vahşi hibrit
savaş biçimleriyle yüzleşmeden, özgürce gelişmesine izin verilmemiştir. Michael
Parenti’nin ifadesiyle, özgür bırakılmış bir sosyalizm örneğine hiç tanık
olmadık. Ortaya çıkmayı başaran tek şey kuşatma altındaki sosyalizmdir.
Sosyalizme
karşı yürütülen ve bitmek bilmeyen dünya savaşı, sosyalizmin gerçek dünyada
neye benzediğini anlamak için gerekli maddi bağlamı teşkil ediyor. Bu savaş,
emperyalist güçlerce siyasi, toplumsal, ekonomik ve kültürel olarak kontrol
edilmek yerine özgürce egemenlik tesis etme mücadelesinin kaçınılmaz bir
sonucudur. Bu güçlerin kullandıkları şiddet ve istilacı yöntemler göz önüne
alındığında, sosyalist egemenlik mücadelesi, gücün ve kontrol araçlarının kullanılmasını
gerekli kılmıştır.
Kendilerinden
esirgenen egemenliği zorla elde etme süreci uzun olabilir, ancak bu taktiğin
stratejisi, aynı düzeyde güç gerektirmeyen, daha üstün bir demokratik egemenlik
biçimidir.
Sosyalist
projeleri otoriter olarak görüp mahkûm edenler, genellikle duyusal algı
düzeyinde kalırlar ve yalnızca toplumsal, siyasi, ekonomik ve kültürel yaşam
üzerinde egemen bir kontrol tesis etmek için uygulanan önlemleri ayırt ederler.
Anlayamadıkları şey ise bu gerçekliğin sosyalistlerce değil, emperyalistlerce
dayatılmış olmasıdır.
Ya
Geliş ya da Öl
Eğer
sosyalistler, tarihsel olarak sömürgeci, yarı sömürgeci veya yeni sömürgeci
egemenliğe maruz kalmış ülkelerde iktidarı ele geçirebilirlerse, mücadeleleri
Domenico Losurdo’nun “siyasi-askeri aşama” olarak adlandırdığı aşamadan, üretim
güçlerinin geliştirilmesinin son derece önemli olduğu siyasi-ekonomik aşamaya
geçer. On yıllarca hatta yüzyıllarca süren kapitalist geri kalmışlığın
ardından, bu ülkelerin bağımlı konumlarını aşabilmeleri için üretim güçlerinin
geliştirilmesi şarttır.
Bu
gelişme, aynı zamanda, maruz kaldığı az gelişmişlik koşulları nedeniyle büyük
yoksunluk çeken nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak için de gereklidir.
Kapitalizmin
tarihi, üretim güçlerinin sömürgeci yağma ve başka ülkelerdeki üretici
sınıfların yoğun sömürüsü yoluyla hızla geliştirilebileceğini göstermişken,
sosyalizmi hedefleyen devletler, farklı bir yol izlemeli, işçi sınıflarının
desteğini almalı, emperyalizm ve eşitsiz mübadelenin yarattığı artı değere
bağımlı olmamalıdır.
Eğer
bir ülke, kendi kendine yeterli hale gelip kendini savunabilecek duruma gelene
kadar üretim güçleri yeterince hızlı gelişmezse, emperyalist güçler, o ülkeyi
ezer. Bazı durumlarda, kalkınma ihtiyacı o kadar acil olmuştur ki, bazı
sosyalist ülkeler, en azından geçici olarak, daha büyük bir ekolojik ayak izi,
madencilik uygulamaları, sömürülen iş gücünün kullanımı, dengesiz ve eşitsiz
kalkınma gibi taktiksel tavizleri kabul etmek zorunda kalmışlardır.
Birçok
kişi, sosyalizm bayrağı altında gerçekleştirilen bu faaliyetleri görünce itiraz
etti. Bu faaliyetleri, ilgili ülkelerin komünizme giden yolu yürümediklerinin,
dolayısıyla, gerçek anlamda sosyalist olmadıklarının açık delilleri olarak
değerlendirdiler. Bir kez daha, komünizmin önceden oluşturulmuş imajı ile anlık
duyusal algı arasındaki tutarsızlık, gerçek dünyada sosyalizmi inşa etme
yolundaki maddi mücadelelere dair idrakin üzerine gölge düşürüyor. Duyusal
algının tuzağına düşenlerden bazıları, gözlerinin önünde gördükleri hiçbir
şeyin, gelecekteki bir toplumun idealize edilmiş temsiline uymadığı sürece
sosyalist olarak etiketlenmeyeceğini bile iddia ediyorlar.
Bu
insanlar, başkaları gerçekten dağa tırmanırken, üstelik bunu kusursuzluk
arayanların fikirleriyle çelişecek biçimde zigzaglar çizerek yaparken bir
yandan dağcılık fikirlerini sürekli kusursuz kılmaya çalışan şakacı tiplere
benziyorlar.
Sosyalizmin
Diyalektiği
Duyusal
algı, sosyalist bilincin en alt seviyesidir. Bu, dünyanın somut doğasını veya
süregelen maddi mücadeleleri anlamadan, dünyaya bakmaktan ve onu zihinsel bir
imgeyle kıyaslamaktan ibarettir. Sosyalizmin diyalektiği, kişinin daha yüksek
bir anlayış seviyesine doğru ilerlemesini gerektirir.
Egemenliğin
zor kullanılarak tesis edildiği, kalkınmacılığın öne çıktığı örneklerde de
görüldüğü üzere bu adımlar, emperyalist bir dünyada sosyalizmin hayatta kalması
için gereklidir.
Sosyalizmin
diyalektiğini anlamak için taktikler ve strateji arasında ayrım yapmak faydalı
olacaktır. Taktikler, stratejiye veya genel hedefe doğru ilerlemek için gerekli
olan kısa vadeli manevralardır.
Lenin’in
dağcı metaforunda açıkça belirttiği gibi, taktikler, bazen stratejiyle
çelişiyor gibi görünür. Neticede, birisi dağcının aşağı indiğini görürse, bunun
zirveye ulaşmak için bir taktik olduğunu neden varsaysın ki? Aynı şekilde,
birisi, sosyalist ülkelerin disiplinli kontrol biçimlerini sürdürdüğünü, bazı
işçileri ve doğal dünyayı olumsuz etkileyen bir hızda ilerleyen kalkınma süreci
içine girdiğini görse, bunun komünizme giden yol olduğunu neden düşünsün ki?
Cevap,
elbette duyusal algının ötesinde, daha yüksek bir sosyalist bilinç düzeyinde aranmalı.
Bu düzeyde, dünyanın maddi doğasının, eğitimsiz gözlere geri çekilme biçimleri
gibi görünen bazı taktiklerin, aslında ileriye doğru sıçramalar yapmak için
gerekli geri adımlar olduğu açıkça görülür.
Sosyalist
ülkeler, egemenliklerini ne kadar hızlı kurar, üretim güçlerini
geliştirirlerse, sosyalist yolda kaldıkları takdirde, bir sonraki seviyeye o
kadar hızlı geçebilir ve bu çelişkilerin üstesinden gelebilirler, zira artık
sadece hayatta kalma mücadelesi vermeyeceklerdir.
Bu
elbette, sosyalizm bayrağını dalgalandırdıkları anda her türlü disiplin ve kalkınmayı
kabul etmemiz gerektiği anlamına gelmez. Çeşitli suiistimaller olmuştur.
Neticede sosyalizmi yaratan, çeşitli kusurlarıyla birlikte, insanlardır ama
aynı zamanda, kapitalizmin ideolojik olarak kurguladığı insanlardır.
Bu
bağlamda, toplumsal mücadelenin sosyalizm koşullarında devam etmesi, sosyalist
projelerin emperyalizmle mücadele etmek ve kalkınma ihtiyacına cevap vermek
için farklı taktikler kullanması önemlidir. Belirli taktiklerin nispi
başarısını veya başarısızlığını eleştirel bir şekilde değerlendirebiliriz,
değerlendirmeliyiz.
Sosyalist
bilincin zirvesi anlayış değil, pratik bilinçtir, pratiğin gerçeğin nihai hâkimi
olduğunun farkına varmaktır. Bu, neyin işe yaradığını ve neyin yaramadığını
açıklığa kavuşturacaktır. Dağcı örneğine dönersek; aşağı iniyormuş gibi görünen
kişinin bu inişi, o kişinin dağa tırmanmasında veya en azından bir sonraki yaylaya
ulaşmasında pratik başarıya yol açtı mı?
Sosyalizm
örneğinde, bu görünürdeki gerilemeler, sosyalist ülkelerin stratejilerini zaman
içinde, hatta on yıllar sürmüş olsa bile, geliştirmelerine imkân sağlamış
mıdır? Eğer sağlamamışsa, bu gerilemeden ne öğrenilebilir ve başka hangi
uygulanabilir yollar mevcuttur? Sonuçta, sosyalizm için hazır şablonlar yoktur.
Sadece kısmen deneme yanılma yoluyla ilerleyen pratik bir öğrenme süreci
vardır.
Bu,
sosyalistlerin dağa tırmanmanın en iyi yolunu kolektif olarak belirlemek için
kendi pratik hatalarından veya başkalarının hatalarından ders çıkarmalarının
neden bu kadar önemli olduğunun cevaplarından biridir. İnsanlığın bir geleceği
olması için bu görev, ne kadar zor olursa olsun, ifa edilmelidir, pratiğin
önceliği fikrini temel alan sosyalizmin diyalektiğini anlamak, bu zorlu yolda
bize yardımcı olabilir.
Lenin’in
Pratik Mirası
Lenin,
bize sosyalizmin diyalektiğinin hem teorik hem de pratik bir açıklamasını
sunmuştur. Ölümünün üzerinden yüz yıl geçmiş olsa da, mirası emperyalizmin
zincirlerini kırma ve sosyalizm projesini ilerletme mücadelesinde varlığını
sürdürmektedir. Geçtiğimiz yüzyılda bu süreçte çok daha fazla şey
öğrenilmiştir; bu da büyük ölçüde Sovyet tarzı sosyalizmin karmaşık tarihine ve
nihai çöküşüne bağlıdır.
Çöküş,
dünya sosyalist hareketi için büyük bir gerilemeydi. Bu çöküş tabii ki emperyalizmin
saldırılarını yoğunlaştırması ile birlikte gerçekleşti. Ancak, SSCB’nin sonu,
sosyalist proje için kesinlikle ölüm çanlarının çaldığı anlamına gelmiyordu.
En
büyük ve en görünür örnek olarak Çin’i ele alacak olursak, Sovyetler Birliği’nin
tarihini yakından incelemiş, başarılarından ve başarısızlıklarından birçok
pratik ders çıkarmıştır. Lenin’in Yeni Ekonomik Politikası’na (NEP) benzeyen
reform ve dışa açılma politikası, bazıları tarafından sosyalizmin terk edilmesi
olarak alay konusu edilmiştir.
Ancak
bu, sosyalist projeyi bir sonraki seviyeye taşımak için üretim güçlerini
geliştirmeye yönelik özel bir taktik olarak idrak edilmelidir. Bu süreç,
elbette çelişkilerden azade değildir. Yapılacak çok önemli işler vardır.
Bununla birlikte, Çin’in Çin’e özgü sosyalizmi geliştirme yolunda ısrar
etmesini sağlamış, pratikte, yirmi birinci yüzyılda sosyalist projenin lideri
olmasına açıktan katkıda bulunmuştur. Çin, böylece sosyalizmin diyalektiğinin,
dolayısıyla, Lenin’in dünya tarihine bıraktığı mirasın canlı bir örneği olarak
hizmet etmektedir.
Gabriel Rockhill
4
Nisan 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder