12 Nisan 2026

Lenin ve Sosyalizmin Diyalektiği


Lenin’le Dağlara Tırmanmayı Öğrenmek

Lenin bir yazısında, daha önce tırmanılmamış bir zirveye ulaşmaya çalışan bir dağcının “geri çekilmek, aşağı inmek, belki daha uzun ama zirveye ulaşmasını sağlayacak başka bir rota aramak zorunda kaldığı” bir durumdan bahseder. Aşağıdaki insanlar, güvenli bir mesafeden teleskopla dağcının hareketlerini izler, amacına ulaşamadı diye onunla alay ederler.

Kimileri, onun başarısızlığını sevinçle kutlar, düşmesini umarak ona “deli” derler, kimileri de sevinçlerini gizleyip zavallı adamın dağa tırmanmak için iyi düşünülmüş planlarını tamamlamalarını beklemedi diye ona acırmış gibi yaparlar. Oysa aslında hepsi, şahit oldukları şeyin açık bir başarısızlık örneği olduğu konusunda hemfikirdir.

Bu metaforu yorumlayanlar, vardıkları sonuca duyusal algıya dayanarak ulaşıyorlar. Gördükleri şey, zirveden uzaklaşan ve aşağı inen bir dağcıdır. Eksik olan şey ise anlayıştır: Dağcı, seçtiği yolda ilerleyemediği için, zirveye ulaşmanın tek olası yolu aşağı inmek ve başka bir rota bulmaktır.

Lenin’in bu bahsi edilen yazısı, Mart 1921’de “devlet kontrolüne tabi serbest piyasa ve kapitalizmi” geçici olarak gündeme getiren Yeni Ekonomik Politika’nın (NEP) ilanından on bir ay sonra yazıldı. Lenin’in makalesinin son paragrafında açıkça görüldüğü gibi, tanımladığı dağcı, Lenin’in “geri çekilmemiz, inişimiz” olarak tanımladığı NEP’i yürürlüğe koyan Sovyetler için bir metonimdi. Rus Devrimi lideri, böylece bize sosyalizmin diyalektiğinin metaforik bir temsilini sunar: duyusal algının geri adımmış gibi gördüğü şey, idrak düzeyinde, genel hedefe doğru başarılı bir şekilde ilerlemek için yapılmış zaruri bir manevradır.

Sosyalizmin Diyalektiği

Sosyalist gelişme süreci, çoğu zaman aşılması ve üstesinden gelinmesi son derece zor olan derin çelişkilerle maluldür. Nesnel analiz açısından bakıldığında, bu şaşırtıcı olmamalıdır. Neticede sosyalizm, kapitalizmin yıkıntıları üzerine komünizm inşa etme sürecinin çelişkili bir biçimidir. Meselesi budur.

Hammaddeler, mükemmel teorik planlardan değil, mevcut kapitalist dünyadan gelir ve üretmeyi hedeflediği nihai ürün, birçok yönden, mevcut dünyanın tam tersi bir yansımasıdır. Bu nedenle sosyalizmin görevi, imkânsız gibi görünen bir şeyi, kapitalizmden komünizm yaratmayı başarmaktır.

Ancak Batı solunun çoğu, emperyalizmin merkezinde faal olan sol, bu çelişkiyi kavrayamıyor. Bunun yerine, kusursuz komünist topluma dair zihinsel imgelerini mevcut sosyalist toplumlarla kıyaslayıp, ikincisini birincisiyle aynı olmadığı için küçümsüyor. Eğer kusursuz işleyen, saf bir işçi demokrasisi yoksa, emeğin dünyasında eşitsiz ilişkilerin tüm biçimleri derhal ortadan kaldırılmamışsa, sömürü biçimleri devam ediyorsa ve benzeri durumlar söz konusuysa, o toplum, hayal ettikleri komünizm modelinin gerisinde kaldığı için mahkûm ediliyor.

Batı solundaki bazı kişiler, komünizm koşullarında devletin kendisinin de ortadan kalkması, yani sosyalist bir devlet kurma projesinin, derhal kendi sonuna yol açmadığı takdirde reddedilmesi gerektiğini savunuyorlar.

Dünyayı bu şekilde görenler, “ne görüyorsanız elinize o geçer” ilkesinin geçerli olduğu duyusal algı düzeyinde kalıyorlar. Eğer sosyalizm, kusursuz bir komünizm biçimi gibi görünmüyorsa, o vakit o sosyalizm, komünizme giden yola revan olmamıştır. Lenin’in dağcısını eleştirenler gibi, daha geniş maddi bağlamı kavrayamazlar, doğru yolu bulmak için geçici bir aksaklığın nasıl gerekli olabileceğini anlamaktan yoksundurlar. Başka bir deyişle, sosyalizmin diyalektiğini anlamaktan yoksundurlar.

Emperyalizm ve Egemenlik

1959’daki Küba Devrimi’nin başarısından sonra, Ernesto “Che” Guevara’ya Küba’nın karşı karşıya olduğu başlıca sorunlar soruldu. Che, iki sorun olduğunu söyledi: ilki emperyalizm, ikincisi... de emperyalizm. Buradaki espride emperyalizm sorunu ciddiyet arz ettiği, bu anlamda birçok konuyu kapsadığı söylenmekteydi. Che’nin aklında, ana emperyalist güç olan ABD’nin küçük adanın egemenlik mücadelesine karşı yürüttüğü tüm vahşi operasyonlar vardı: bombalı saldırılar ve kundaklama amaçlı baskınlar, terörist harekâtlar, ekonomik savaş ve yasadışı abluka, biyolojik saldırılar, hem insanlara hem de hayvanlara kasıtlı olarak hastalık bulaştırma, tarım savaşları, suikast girişimleri, amansız ve iyi finanse edilmiş propaganda kampanyaları, kirli oyunlar oynayan geniş casus ağları, sayısız istikrarsızlaştırma kampanyası ve elbette, meşhur Domuzlar Körfezi çıkarması.

Sosyalizmin emperyalizme karşı verdiği egemenlik mücadelesi, Küba Devrimi’ne has bir mesele değildi. Her sosyalist deneyim, bu özelliği bir şekilde içermiştir. Hiçbirinin dış müdahale olmadan ve anti-komünist güçlerin yürüttükleri en vahşi hibrit savaş biçimleriyle yüzleşmeden, özgürce gelişmesine izin verilmemiştir. Michael Parenti’nin ifadesiyle, özgür bırakılmış bir sosyalizm örneğine hiç tanık olmadık. Ortaya çıkmayı başaran tek şey kuşatma altındaki sosyalizmdir.

Sosyalizme karşı yürütülen ve bitmek bilmeyen dünya savaşı, sosyalizmin gerçek dünyada neye benzediğini anlamak için gerekli maddi bağlamı teşkil ediyor. Bu savaş, emperyalist güçlerce siyasi, toplumsal, ekonomik ve kültürel olarak kontrol edilmek yerine özgürce egemenlik tesis etme mücadelesinin kaçınılmaz bir sonucudur. Bu güçlerin kullandıkları şiddet ve istilacı yöntemler göz önüne alındığında, sosyalist egemenlik mücadelesi, gücün ve kontrol araçlarının kullanılmasını gerekli kılmıştır.

Kendilerinden esirgenen egemenliği zorla elde etme süreci uzun olabilir, ancak bu taktiğin stratejisi, aynı düzeyde güç gerektirmeyen, daha üstün bir demokratik egemenlik biçimidir.

Sosyalist projeleri otoriter olarak görüp mahkûm edenler, genellikle duyusal algı düzeyinde kalırlar ve yalnızca toplumsal, siyasi, ekonomik ve kültürel yaşam üzerinde egemen bir kontrol tesis etmek için uygulanan önlemleri ayırt ederler. Anlayamadıkları şey ise bu gerçekliğin sosyalistlerce değil, emperyalistlerce dayatılmış olmasıdır.

Ya Geliş ya da Öl

Eğer sosyalistler, tarihsel olarak sömürgeci, yarı sömürgeci veya yeni sömürgeci egemenliğe maruz kalmış ülkelerde iktidarı ele geçirebilirlerse, mücadeleleri Domenico Losurdo’nun “siyasi-askeri aşama” olarak adlandırdığı aşamadan, üretim güçlerinin geliştirilmesinin son derece önemli olduğu siyasi-ekonomik aşamaya geçer. On yıllarca hatta yüzyıllarca süren kapitalist geri kalmışlığın ardından, bu ülkelerin bağımlı konumlarını aşabilmeleri için üretim güçlerinin geliştirilmesi şarttır.

Bu gelişme, aynı zamanda, maruz kaldığı az gelişmişlik koşulları nedeniyle büyük yoksunluk çeken nüfusun ihtiyaçlarını karşılamak için de gereklidir.

Kapitalizmin tarihi, üretim güçlerinin sömürgeci yağma ve başka ülkelerdeki üretici sınıfların yoğun sömürüsü yoluyla hızla geliştirilebileceğini göstermişken, sosyalizmi hedefleyen devletler, farklı bir yol izlemeli, işçi sınıflarının desteğini almalı, emperyalizm ve eşitsiz mübadelenin yarattığı artı değere bağımlı olmamalıdır.

Eğer bir ülke, kendi kendine yeterli hale gelip kendini savunabilecek duruma gelene kadar üretim güçleri yeterince hızlı gelişmezse, emperyalist güçler, o ülkeyi ezer. Bazı durumlarda, kalkınma ihtiyacı o kadar acil olmuştur ki, bazı sosyalist ülkeler, en azından geçici olarak, daha büyük bir ekolojik ayak izi, madencilik uygulamaları, sömürülen iş gücünün kullanımı, dengesiz ve eşitsiz kalkınma gibi taktiksel tavizleri kabul etmek zorunda kalmışlardır.

Birçok kişi, sosyalizm bayrağı altında gerçekleştirilen bu faaliyetleri görünce itiraz etti. Bu faaliyetleri, ilgili ülkelerin komünizme giden yolu yürümediklerinin, dolayısıyla, gerçek anlamda sosyalist olmadıklarının açık delilleri olarak değerlendirdiler. Bir kez daha, komünizmin önceden oluşturulmuş imajı ile anlık duyusal algı arasındaki tutarsızlık, gerçek dünyada sosyalizmi inşa etme yolundaki maddi mücadelelere dair idrakin üzerine gölge düşürüyor. Duyusal algının tuzağına düşenlerden bazıları, gözlerinin önünde gördükleri hiçbir şeyin, gelecekteki bir toplumun idealize edilmiş temsiline uymadığı sürece sosyalist olarak etiketlenmeyeceğini bile iddia ediyorlar.

Bu insanlar, başkaları gerçekten dağa tırmanırken, üstelik bunu kusursuzluk arayanların fikirleriyle çelişecek biçimde zigzaglar çizerek yaparken bir yandan dağcılık fikirlerini sürekli kusursuz kılmaya çalışan şakacı tiplere benziyorlar.

Sosyalizmin Diyalektiği

Duyusal algı, sosyalist bilincin en alt seviyesidir. Bu, dünyanın somut doğasını veya süregelen maddi mücadeleleri anlamadan, dünyaya bakmaktan ve onu zihinsel bir imgeyle kıyaslamaktan ibarettir. Sosyalizmin diyalektiği, kişinin daha yüksek bir anlayış seviyesine doğru ilerlemesini gerektirir.

Egemenliğin zor kullanılarak tesis edildiği, kalkınmacılığın öne çıktığı örneklerde de görüldüğü üzere bu adımlar, emperyalist bir dünyada sosyalizmin hayatta kalması için gereklidir.

Sosyalizmin diyalektiğini anlamak için taktikler ve strateji arasında ayrım yapmak faydalı olacaktır. Taktikler, stratejiye veya genel hedefe doğru ilerlemek için gerekli olan kısa vadeli manevralardır.

Lenin’in dağcı metaforunda açıkça belirttiği gibi, taktikler, bazen stratejiyle çelişiyor gibi görünür. Neticede, birisi dağcının aşağı indiğini görürse, bunun zirveye ulaşmak için bir taktik olduğunu neden varsaysın ki? Aynı şekilde, birisi, sosyalist ülkelerin disiplinli kontrol biçimlerini sürdürdüğünü, bazı işçileri ve doğal dünyayı olumsuz etkileyen bir hızda ilerleyen kalkınma süreci içine girdiğini görse, bunun komünizme giden yol olduğunu neden düşünsün ki?

Cevap, elbette duyusal algının ötesinde, daha yüksek bir sosyalist bilinç düzeyinde aranmalı. Bu düzeyde, dünyanın maddi doğasının, eğitimsiz gözlere geri çekilme biçimleri gibi görünen bazı taktiklerin, aslında ileriye doğru sıçramalar yapmak için gerekli geri adımlar olduğu açıkça görülür.

Sosyalist ülkeler, egemenliklerini ne kadar hızlı kurar, üretim güçlerini geliştirirlerse, sosyalist yolda kaldıkları takdirde, bir sonraki seviyeye o kadar hızlı geçebilir ve bu çelişkilerin üstesinden gelebilirler, zira artık sadece hayatta kalma mücadelesi vermeyeceklerdir.

Bu elbette, sosyalizm bayrağını dalgalandırdıkları anda her türlü disiplin ve kalkınmayı kabul etmemiz gerektiği anlamına gelmez. Çeşitli suiistimaller olmuştur. Neticede sosyalizmi yaratan, çeşitli kusurlarıyla birlikte, insanlardır ama aynı zamanda, kapitalizmin ideolojik olarak kurguladığı insanlardır.

Bu bağlamda, toplumsal mücadelenin sosyalizm koşullarında devam etmesi, sosyalist projelerin emperyalizmle mücadele etmek ve kalkınma ihtiyacına cevap vermek için farklı taktikler kullanması önemlidir. Belirli taktiklerin nispi başarısını veya başarısızlığını eleştirel bir şekilde değerlendirebiliriz, değerlendirmeliyiz.

Sosyalist bilincin zirvesi anlayış değil, pratik bilinçtir, pratiğin gerçeğin nihai hâkimi olduğunun farkına varmaktır. Bu, neyin işe yaradığını ve neyin yaramadığını açıklığa kavuşturacaktır. Dağcı örneğine dönersek; aşağı iniyormuş gibi görünen kişinin bu inişi, o kişinin dağa tırmanmasında veya en azından bir sonraki yaylaya ulaşmasında pratik başarıya yol açtı mı?

Sosyalizm örneğinde, bu görünürdeki gerilemeler, sosyalist ülkelerin stratejilerini zaman içinde, hatta on yıllar sürmüş olsa bile, geliştirmelerine imkân sağlamış mıdır? Eğer sağlamamışsa, bu gerilemeden ne öğrenilebilir ve başka hangi uygulanabilir yollar mevcuttur? Sonuçta, sosyalizm için hazır şablonlar yoktur. Sadece kısmen deneme yanılma yoluyla ilerleyen pratik bir öğrenme süreci vardır.

Bu, sosyalistlerin dağa tırmanmanın en iyi yolunu kolektif olarak belirlemek için kendi pratik hatalarından veya başkalarının hatalarından ders çıkarmalarının neden bu kadar önemli olduğunun cevaplarından biridir. İnsanlığın bir geleceği olması için bu görev, ne kadar zor olursa olsun, ifa edilmelidir, pratiğin önceliği fikrini temel alan sosyalizmin diyalektiğini anlamak, bu zorlu yolda bize yardımcı olabilir.

Lenin’in Pratik Mirası

Lenin, bize sosyalizmin diyalektiğinin hem teorik hem de pratik bir açıklamasını sunmuştur. Ölümünün üzerinden yüz yıl geçmiş olsa da, mirası emperyalizmin zincirlerini kırma ve sosyalizm projesini ilerletme mücadelesinde varlığını sürdürmektedir. Geçtiğimiz yüzyılda bu süreçte çok daha fazla şey öğrenilmiştir; bu da büyük ölçüde Sovyet tarzı sosyalizmin karmaşık tarihine ve nihai çöküşüne bağlıdır.

Çöküş, dünya sosyalist hareketi için büyük bir gerilemeydi. Bu çöküş tabii ki emperyalizmin saldırılarını yoğunlaştırması ile birlikte gerçekleşti. Ancak, SSCB’nin sonu, sosyalist proje için kesinlikle ölüm çanlarının çaldığı anlamına gelmiyordu.

En büyük ve en görünür örnek olarak Çin’i ele alacak olursak, Sovyetler Birliği’nin tarihini yakından incelemiş, başarılarından ve başarısızlıklarından birçok pratik ders çıkarmıştır. Lenin’in Yeni Ekonomik Politikası’na (NEP) benzeyen reform ve dışa açılma politikası, bazıları tarafından sosyalizmin terk edilmesi olarak alay konusu edilmiştir.

Ancak bu, sosyalist projeyi bir sonraki seviyeye taşımak için üretim güçlerini geliştirmeye yönelik özel bir taktik olarak idrak edilmelidir. Bu süreç, elbette çelişkilerden azade değildir. Yapılacak çok önemli işler vardır. Bununla birlikte, Çin’in Çin’e özgü sosyalizmi geliştirme yolunda ısrar etmesini sağlamış, pratikte, yirmi birinci yüzyılda sosyalist projenin lideri olmasına açıktan katkıda bulunmuştur. Çin, böylece sosyalizmin diyalektiğinin, dolayısıyla, Lenin’in dünya tarihine bıraktığı mirasın canlı bir örneği olarak hizmet etmektedir.

Gabriel Rockhill
4 Nisan 2026
Kaynak

0 Yorum: