08 Nisan 2026

,

Proleter Ekoloji ve Dünyevi Üretim Modeli



Küresel Güney’de kırsal yaşamı dönüştüren bir ürünü ele alalım: motosiklet.

Benzinle çalışan bu aracı bir meslektaşım, “kırsal yaşamın her işe yarayan emektarı” olarak tanımlıyor.[1] Odun taşımak, engebeli arazide ilerlemek, mangal ekipmanlarını taşımak, doktora gitmek, erkeklik statüsünü, gücünü sergilemek ve daha birçok şey için kullanılır. Başka bir deyişle, bu meta, yakıtı ve yağları da dâhil olmak üzere, dünya genelinde kırsal kesimdeki köylülerin ve yarı proleterleşmiş nüfusun yaşamlarında ve toplumsal yeniden üretiminde merkezi bir rol oynamıştır.

Honda’nın tedarik zincirine ilişkin bir analize göre, ana tedarikçileri arasında “Hindistan, Japonya ve ABD’de” bulunmaktadır (Armie vd. 2022, s. 520), ancak “1. Kademe”nin ötesindeki tedarikçi ağı, Meksika, Almanya, Tayland ve elbette Çin’de üretim tesisleri bulunan firmaları da içermektedir (a.g.e.)

Honda Rüyası, son 30-40 yıldır birçok akademisyen tarafından “küreselleşme” veya “yeni uluslararası iş bölümü” olarak adlandırılan sürecin göstergesidir. Oysa Marksizm, bu rüyayı, emtia üretiminin dünyanın dört bir yanına dağılmış üretim tesislerinden kaynaklandığı, gerçekten dünyevi bir üretim biçiminin ürünü olarak değerlendirir.

“Dünyevi” kavramı, son on yılda sosyal teorinin merkezine yerleşmiştir. Neil Brenner tarafından yapılan bir derleme (2013), şehirleri küresel sermaye, malzeme ve atık akışları içinde konumlandırmak için temel bir kavram olarak “dünya geneline kentleşmeyi” merkeze almaktadır. Blake ve Gilman (2024), iklim değişikliği ve küresel salgınların getirdiği zorlukların, insanlığın yeni ve güçlü “dünyevi” yönetim biçimleri geliştirmesi gerektiği anlamına geldiğini savundu. Labban (2014) ve Arboleda (2020), madencilik ve kaynak çıkartma faaliyetlerini gezegensel akışlar, bilhassa Çin’deki kentsel altyapıda yaşanan büyüme bağlamında ele alıyor. Dünyevi olana bu kadar önem verilmesine rağmen, çok az kişi, bunu Marx’ın temel kavramı olan üretim biçimiyle açıktan ilişkilendirmiştir.[2] Dünya nüfusunun giderek daha büyük bir kısmı, bu küresel tedarik zincirlerine bağımlı hale geldikçe, kapitalizm insanlığın yaşamına siniyor.

Bu yazının yazıldığı sırada, ikinci Trump yönetiminin tetiklediği ticaret savaşları ve ekonomik milliyetçiliğin yeniden canlanmasıyla birlikte, küreselleşmiş üretim sistemlerinin çöktüğüne tanık olundu.Bu düzlemde motosiklet, gezegensel bir üretim biçiminin ikinci bir anlamını da çağrıştırıyor. Emtia üretimi, artık dünyevi etkileriyle birlikte gerçekleşiyor.

Honda Rüyası denilen tedarik zincirindeki her bir düğüm karbon emisyonunu gerekli kılıyor. Zira bu zincir petrolle çalışıyor. Bu emisyonların dünyanın neresinde gerçekleştiğinin önemi yok, dünya üzerinde aynı etkilere yol açıyor. Atmosferdeki karbon konsantrasyonunun (şu anda) 430 ppm olduğunu gösteren atmosferik emisyon yüküne katkıda bulunuyorlar.[3] Dünyanın bir bölgesindeki üretim (veya tüketim), iklim değişikliğinin dünyanın diğer bölgelerindeki zincirleme etkilerine doğrudan etki ediyor: Los Angeles’ı harap eden yangınlar, İspanya’daki seller ve Afrika’da devam eden kuraklık, yakın tarihli birkaç örnekten sadece birkaçı.

Üretimin gezegen ölçeğinde gerçekleşmesi, küresel ekolojik krizi nasıl ele alacağımız konusunda büyük siyasi zorluklar ortaya koyuyor. Çözüm, genel olarak üretim ilişkilerinin küresel ölçekte yeniden yapılandırılmasını gerektiriyor. Ekolojik sol kesimde tekrar eden bir eğilim, çağdaş kapitalizmin küreselleşmesini, yerel çözümlere odaklanarak reddediyor. Bu çözümler, yereli temel alan tarım, merkezi olmayan yenilenebilir mikro şebekeler, kooperatifler vb. konuları kapsıyor (Albo 2007; Sharzer 2012). Ancak, bu tür çabaların dünyevi üretim biçimi ve onu tek bir amaçla, yani kârla örgütleyen sermayenin gücüyle nasıl başa çıkabileceği pek açık değil. Dünyanın geri kalanı normal seyrinde devam ederken, yerel çözümlerin küçük ölçekli deneyler olarak gelişmesini hayal etmek çok daha kolaydır. Dünyevi üretim biçimi, dünyayı gören bir değişim teorisine ihtiyaç duyar. Marksizm aslında kesinlikle küresel bir özne sunar: proletarya.

Bu makalede, ekolojik Marksizme mensup geleneklerin[4] bu tarz bir değişim teorisi sunmak için yeterli teçhizata sahip olmadıklarından, zira emek veya işçi sınıfı politikalarını, farklılık arz eden yaklaşımlarının merkezine almadıklarından bahsediliyor.

Yetmişlerden beri ortaya çıkan ekolojik Marksizm, aslında neoliberal saldırıyla veya David Harvey’nin (2005, s. 31) “kapitalist sınıf iktidarının yeniden kurulması” olarak adlandırdğı süreçle birlikte gelişme kaydetti. Bu, Margaret Thatcher’ın “alternatif yok” sözünün geçerli olduğu dönemdi. Ekolojik Marksist araştırmaların öne çıkan bir konusu da, kapitalizmin ekolojik krizimizin kökeninde yattığına dair doğru analizi ortaya koymaktır (bkz. Angus 2016; Kovel 2007; Williams 2010).

Bu yaklaşımlar, anti-kapitalist politikalarını açıktan dile döküyorlar ama her zaman tutarlı bir teori veya değişimin failini sunamıyorlar. Klasik Marksistlere göre bu fail, tartışmasız bir şekilde, işçi sınıfı veya proletarya idi, ancak son yarım yüzyılda Marksistlerin bu konuda net olmadıkları görülüyor. Elbette, ekolojik Marksizm, Marksizmin kendisine yönelik derin memnuniyetsizliğe tanık olunduğu tarihsel bir dönemde ortaya çıktı. Eric Hobsbawm bu düzlemde “gerileyen Marksizm” tabirini kullanıyordu (2011, s. 385–399).

Marksizmi pratiğe dökenlerin çoğu, ekolojik Marksizmin tamamen yeniden gözden geçirilmiş bir Marksizm demek olduğuna inanıyor, “Prometeci” eğilimlere karşı çıkıyorlardı. Bazıları, Marksizmi yeşillendirmekten söz ediyordu (Benton 1996). Bu bakış açısı, yalnızca Marksist devletlerin ekolojiyle alakalı kötü sicillerinden kaynaklanmıyordu (Engel Di-Mauro 2021), ancak aynı zamanda hem işçi sınıfının gücünün azalması hem de eş zamanlı olarak gelişen, hatta o vakitler oldukça güçlü olan çevre hareketinin de ürettiği bir şeydi (Gottlieb 1993).

Birçok solcu, ekolojiyi solun eski işçi ve sosyalist hareketlerle olan bağlarının ötesine geçerek yeniden güçlenmesini sağlayacak “yeni toplumsal hareketlerin” öncülerinden biri olarak gördü. Elli yıl sonra, bu önermenin işe yaramadığını söylemek gerekiyor.

Şüphesiz, yerel ve ulusal düzeyde çevre konusunda kimi kazanımlar elde edildi. Ama genel bilanço, diğer faktörlerin yanı sıra, artan emisyonlar ve biyoçeşitlilik kaybı ile birlikte, iklim ve ekolojik krizin her geçen yıl daha da kötüleştiğini gösteriyor. Son elli yıllık dönem, kapitalist sınıf iktidarının giderek daha fazla yoğunlaşmasıyla tanımlı (Harvey 2005). Dolayısıyla, ekolojik Marksizmin stratejik ve teorik açıdan sistemi yeniden başlatmak zorunda olduğunu kabul etmenin vakti geldi.

Marksizmi yeşillendirmek, ekolojik Marksizm teorilerinin geleneksel Marksist teori olarak kabul edilebilecek şeyle ikircikli bir ilişki içinde olduğu anlamına geliyordu ve bence bu, kapitalist üretim biçiminin üstesinden gelmede işçi sınıfının stratejik merkeziliğini de içeriyor. Bu üretim biçimi, yukarıda da belirttiğim gibi, doğası gereği dünyevidir ve küresel bir değişim failine ihtiyaç duyar.

Ben, bu işçi sınıfının ekoloji alanında elde edeceği gücü temel alan dünyeyi teoriye “proleter ekoloji” diyorum (ayrıca bkz. Huber 2022, s. 179–219). Bu teori, üç temel üzerine kuruludur.

1. Marx’ın tarihsel açıdan özgün olan işçi sınıfının oluşumu veya proleterleşme teorisi, temelde ekolojik bir teoridir. Varoluşun ekolojik koşullarından kitlesel yabancılaşmayı (ve sonuç olarak nüfusun büyük çoğunluğunun piyasa yoluyla hayatta kalmaya zorlanmasını) konu alır.

2. Marx’ın Mike Davis'in (2018) “proletaryanın failliği” olarak adlandırdığı hususu merkez alan teorisi, gezegen ölçeğinde türlerin özgürleşmesi teorisidir. Yani, proletarya, tüm insanlık için sınıflı toplumu ortadan kaldırma kapasitesine sahip “evrensel bir sınıf”ı ifade ediyordu. Marx’ın özgürleşme teorisi, küresel proletaryanın üretim üzerinde kolektif kontrol sağlayabileceği ve bunun sonucunda doğayla olan toplumsal ilişkiyi de değiştirebileceği fikrini temel alıyordu.

3. Ekolojik Marksistler, Marx’ın toplum ve doğa arasındaki metabolik ilişkinin özü olarak emeğe odaklanmasına aşina olsalar da, Marksist politikanın özü olarak emeğin ve işçi sınıfının örgütlenmesinin[5] stratejik önemine çok az odaklanılmıştır (Chibber 2022a; Draper 1978).

Benim temel argümanım şudur: ekolojik krizin en kötü sonuçlarına mani olmak istiyorsak, daha çok işçi sınıfının gücünü, sendikalar, partiler ve sınıfı bir sınıf olarak örgütlemeyi amaçlayan diğer kuruluşlar gibi kurumlar aracılığıyla inşa etmeye yöneltmeye odaklanmalıyız. James O’Connor (1988) gibi isimler, çevreyle ilgili mücadelelerin aslında sınıf mücadeleleri olduğunu dile getirmişlerdir. Benim amacım ise bu mücadelelerde işçi sınıfını merkeze almaktır. Ancak bu argümana geçmeden önce, öncelikle Ekolojik Marksizmin kökenlerini ve gelişimini ele alacağım.

Ekolojik Marksizm İşçi Sınıfını Merkezden Uzaklaştırdı

Ekolojik Marksizm, altmışlar ve yetmişlerde geniş kapsamlı çevre hareketi içinden çıktı. Ortaya çıkışını, Yeni Sol’un genel atmosferi ve genel olarak Marksist ve sosyalist politikalara, özellikle de işçi hareketine atfedilen başarısızlık duygusu bağlamında ele almak gerekiyor. Bu nedenle, Marksist ve sosyalist düşünürlerin yeni bir şey arayışında olmaları tamamen anlaşılabilir bir durumdu. Raymond Williams, “Sosyalizm ve Ekoloji” adlı makalesinde, “Bence şu anda yeni bir tür siyaset inşa etmenin başlangıç aşamasındayız” diyordu (Williams [1982] 1995, s. 57). Aynı şekilde André Gorz (1980a, s. 20) da ekolojik politikanın geleneksel sosyalist projeden temelde farklı ve “bağımsız” bir şey olarak görülmesi gerektiğini söylüyordu:

“Bu nedenle ekolojik mücadele, mevcut haliyle, kapitalizme karşı mücadelenin vazgeçilmez bir boyutudur. Sosyalizmin siyasi hedeflerine tabi kılınamaz. [...] İşte bu nedenle ekolojik hareket, özgünlüğünü ve özerkliğini savunmaya devam etmelidir.”

Bu açıklamalar, işçi hareketinin sermaye tarafından başlatılan sınıf savaşından geri çekildiği tarihi bir anda geldi (Harvey 2005). Özellikle akademide teorisyenler, Marksist fikirleri altmışlardaki ayaklanmalarda rol oynayan çok sayıda “yeni toplumsal hareket”e nasıl bağlayacaklarını kavramaya çalıştılar (bu akademisyenlerin birçoğu bu ayaklanmaların bizzat parçasıydı).

Çevre hareketine onu tamamlayacak Marksist bir teori sunma konusunda ortaya konulan en gelişkin girişim, Capitalism Nature Socialism [“Kapitalizm Doğa Sosyalizm” -CNS] dergisinin kurucusu James O’Connor ve onun “kapitalizmin ikinci çelişkisi” teorisiydi (O’Connor 1988). O’Connor’ın katkısını yeni toplumsal hareketler için teorik bir cephane olarak sunduğunu herkes unutmuş görünmektedir: “Geleneksel Marksizmin geleneksel işçi hareketlerinin pratiklerini aydınlattığı gibi, ekolojik Marksizm de yeni toplumsal hareketlerin pratiklerine ışık tutabilir” (O'Connor 1988, s. 12.) Başka bir ifadeyle, O’Connor’ın ekolojik Marksizmi, işçi hareketiyle ve geleneksel sosyalist hareketlerle bağlantılı ancak onlardan ayrı bir çerçevede ele alınmıştır. Yeni toplumsal hareketleri cezbetmeyi ve onları daha geniş, daha açık bir Marksizm türüne dâhil etmeyi amaçlamıştır. “İlk çelişki” toplumsal ilişkiler ve üretim güçleri arasındayken, ikincisi, sermayenin üretim koşullarını baltalama eğilimiyle tanımlanır. O’Connor için koşullar sadece ekolojik sistemler (iklim istikrarı, topraktaki mikroplar ve hidrolojik akışlar) değil, aynı zamanda kişisel koşullar (emeğin biyolojik ve toplumsal yeniden üretimi) ve toplumsal koşullardır (paylaşılan toplumsal altyapılar). Yaşamın yeniden üretimine dair bu derin kavrayış, Jason Moore (2015) ve Nancy Fraser (2022) gibi Marksist ekolojinin diğer versiyonlarına yol açmıştır. Bu versiyonlarda sermayenin ekolojik krizi, yaşamın, bakımın ve ekosistemlerin yeniden üretimi çerçevesine oturtulmuştur. Bu birçok yönden doğrudur: ekolojik kriz, Moore’un “yaşamı yaratma” veya “yaşam ağı” dediği şeyin krizidir (Moore, 2015). Ancak bu, krizin kesinlikle üretim ve yeniden üretim koşullarında yer aldığı gerçeğini göz ardı ediyor gibi görünmektedir. Gene de krize neden olan şey üretimdir, özellikle de endüstriyel üretimdir.

Çevre hareketinin veya herhangi bir yeni toplumsal hareketin sermaye ve üretime sahip olanları yöntemlerini değiştirmeye zorlayacak herhangi bir potansiyel güce veya stratejik etkiye sahip olup olmadığı net olarak görülememiştir. Dahası, O’Connor, kriz ve sermayeye dair yeni ve farklı bir “ekolojik” teori oluşturarak, “ilk çelişki”nin ve geleneksel Marksist teori ve politikanın ekolojik soruna nasıl ışık tutabileceği meselesinin üzerinden atlamıştır.

Birçok teorisyen, ekolojik Marksizmin işçi hareketine yönelik ilgisizliğini bir sorun olarak görmedi. Michael Löwy (2015) belki de ekososyalizmin en önde gelen savunucusudur. Löwy, ekososyalizmi “kızıl”ı ve “yeşil”i birleştirme çabası olarak tanımlar. Naomi Klein (2019 gibi isimlerin yanında Löwy de emeğe, işçi sınıfına değil, koalisyonu temel alan siyasetin daha gevşek bir biçimine iman ettiler. Löwy, kısa süre önce (2018) bunu şu şekilde ifade etti: “[...] çevreciler ve sosyalistler, ortak mücadelelerini ve bunun daha geniş ‘hareketler hareketi’ ile nasıl bağlantılı olduğunu anlamak zorunda kalacaklar.”

Aynı şekilde, ekososyalist düşüncenin bir diğer lideri, O’Connor’dan sonra CNS’in yayın yönetmeni Joel Kovel (2019, s. 27) diplomatik bir üslup dâhilinde, yeni ekososyalizmin emekten uzaklaşmak değil, onu merkezden uzaklaştırmak anlamına geldiğini ileri sürüyor: “Proletarya, kızıl-yeşil birlikteliğini esas alan söylemlerde ayrıcalıklı bir konuma sahip olmayabilir, ancak o, her yönüyle söz konusu birlikteliğin bir ortağıdır.” Açık olmak gerekirse, bu, kesinlikle Kovel’in ekososyalizmle ilgili görüşlerde işçi sınıfı politikalarını göz ardı ettiği anlamına gelmez, sadece işçi sınıfının (ekolojik veya başka türden) dönüşümün temel etkeni olduğunu söyleyen geleneksel Marksist konumdan ayrıştığını ortaya koyar.

Gorz (1980b), Elveda Proletarya isimli kitabında, “sosyalizm artık işçi sınıfıyla değil, köylüler, yerli halklar, feministler, işsizler ve diğer bileşenleri içeren daha geniş bir kesimle ilgili bir meseledir” diyordu. Bu, geleneksel sosyalist hareketlerin ve işçi hareketlerinin en iyi ihtimalle, üretim düzleminde işçilere odaklanmasına, en kötü ihtimalle, toplumsal yeniden üretim, ırkçılık ve cinsiyetçilikle ilgili diğer kaygıları tamamen göz ardı etmesine karşı anlaşılabilir bir tepkiydi.

David Harvey’nin (2003, s. 170) belirttiği üzere, geleneksel sosyalist hareketin ve işçi hareketinin “yirminci yüzyılın büyük bir bölümünde kayda değer ürünler verdi”, ancak bu gelişmelerin “sayısız dışlanma pahasına” gerçekleştiğini de kabul etmemiz gerekiyor. “Hareketlerin hareketi” yaklaşımı, haklı nedenlerle, Marksist yönelimini korumaya çalışırken, yetmişler sonrası dönemin farklılığa daha fazla dikkat çekme çağrısına paralel olarak, Marksist meta anlatılardan uzak durarak, evrenselci politikalardan veya ortak, nesnel veya ortak çıkarlar kavramından kaçınarak ilerlemeye çalıştı (Wood 1986).

Yukarıda incelenen ekolojik Marksistlerin aksine, klasik Marksizmden vazgeçmeye daha az istekli bir çerçeve olan “metabolik yarık” okulu, John Bellamy Foster (2000), Paul Burkett (1999) ve Kohei Saito gibi düşünürler tarafından geliştirildi.[6] Özetle bu okul, toplum ve doğa arasında “metabolik yarık” olduğunu söyleyen anlayışın Marx’ın düşüncesi için önemli olduğuna, Marx’ın [1894] 1981, s. 949) kapitalist atık ve kirlilik üretimi ile ekolojik sistemler, özellikle de toprağın bu atıkları emme kapasitesi arasında “onarılamaz bir uçurum”u dert edindiğine dair delilleri bir araya getirdi. Bu metabolik yarık teorisinin merkezinde proleterleşme veya üretici kitlenin doğal üretim koşullarından ayrılması olgusu duruyordu.

Saito (2017, s. 25–62) “yabancılaşma” kavramının sadece ücretli işçinin emekten, insanın yaratıcı ve toplumsal kapasitelerinden yabancılaşmasıyla ilgili olmadığını, aynı zamanda insan dışı yaşam ve geçim araçlarından ekolojik düzlemde yabancılaşmasının teorisi olduğunu söylüyor. Bir başka çalışmasında (2022, s. 218–220) Saito, bu süreci Marx’ın “ilkel birikim”le, sömürgeciliğin köylüleri ve yerli halkları ekolojik yaşam araçlarından şiddet kullanarak mahrum etme konusunda oynadığı rolle alakalı çalışmalarıyla ilişkilendiriyor. “Metabolik yarık” teorisi, ayrıca Marx’taki komünizm vizyonunu, sürekli olarak “ortaklaşa üretim” olarak adlandırdığı şeyi, temelde toplumsal ve ekolojik bir vizyon olarak yeni bir çerçeveye oturtuyor.

Ne var ki, son zamanlarda “çevreci proletarya” kavramına yönelik muğlâk atıflar haricinde (bkz. Foster 2022; s. 483–492 ve Foster, Clark ve York 2010, s. 398, 440) metabolik yarık okulu, işçi sınıfının gücü, eylemliliği ve siyasi örgütlenmesi meseleleri konusunda çok az şey söylüyor.[7]

Marx’ın ekolojisinin temelini ararken, Foster ve diğer isimler, genelde Marx’ın düşüncesinin gerçek ekolojik doğasını ortaya koymak adına Kapital’in ciltlerine veya yayınlanmamış el yazmalarına derinlemesine bakarlar. Paul Burkett’in (1999) Marx ve Doğa kitabı, Marx’ın değer, rant, sınıf mücadelesi gibi kavramlarına dair teorilerinin ekolojik önemi konusunda kapsamlı bir inceleme sunuyor. Ancak, işçi sınıfının eylemliliği konusunu yalnızca “devrimin endüstrici vizyonu” fikri üzerinden karikatürize edilmiş bir şekilde ele alıyor (s. 199-203). Bu nedenle, sanayi proletaryasının üretimi ele geçirmesine dair bu “tek taraflı endüstrici” vizyona karşı çıkarak (komünizm için ekolojik bir temel teşkil ettiğine dair iddianın “inandırıcı olmadığını" söylemek suretiyle) diğer eko-Marksistlerin dilinden konuşuyor, bu düzlemde, sendikalar gibi işçi sınıfı örgütlenme biçimlerine özel bir önem vermiyor (Burkett 1999, s. 199, 201). Diğer eko-Marksistlerle birlikte, işçi sınıfı mücadelelerinin vizyonunun, “yerli, toplumsal ve feminist değerler” açısından zengin olan “çevredeki popüler çevre mücadeleleri” ile uyumlu olması gerektiğini savunuyor (Burkett 1999, s. 217). Bu tabii ki doğru ama Burkett (1999, s. 214) bir yandan da, “işçi sınıfının üretim koşulları üzerindeki kontrolü” denilen bebeği, “devrimin tek taraflı endüstrici vizyonu” denilen banyo suyuyla birlikte atmamak gerekiyor” diyor. Daha olumlu bir yaklaşım dâhilinde kapıyı “emekçinin ekoloji yanlısı potansiyelini” temel alan “genel bir hareket”in oluşma ihtimaline açık bırakıyor (Burkett 1999, s. 213, 216). Dahası, haklı olarak, ekolojik krizin kendisinin, üretimin “işbirliğine dayalı yönetiminin gerekliliğini” ve geniş anlamda tanımlanan işçi sınıfının bu üretim sürecinin dizginlerini ele geçirme çalışmalarında oynadığı öncülük rolünün “tarihsel rasyonelliğini” daha da belirgin hale getirdiğini söylüyor (Burkett 1999, s. 216). Burkett’in asıl amacı ise Marksizmi bütünüyle ekolojik bir analize yönlendirmek. Oysa diğer eko-Marksistler, genelde metabolik yarık veya ikinci çelişki gibi birbirinden kopuk kavramları teoriye iliştirmeye çalışıyorlar.

Yeşil bir Marksizm yaratma veya ekolojik bir Marksizmi yeniden yorumlama projesinin, yetmişlerden beri kapitalist sınıf iktidarının yoğunlaşmasına karşı koymakta pek bir işe yaramadığını kabul etmenin vakti geldi (elbette aynı şey, Marksizmin tüm biçimleri için de söylenebilir). Bu nedenle, Marksizmi gerilemeden evvel bu denli güçlü bir siyasi hareket kılan hususları yeniden gözden geçirmekte fayda var.

Proleter Ekoloji Teorisi

Marksizmi yeni bir amaca uygun kılma çabası, temellere geri dönmeli, Marksizmin özünün ne olduğunu sormalıdır. Özü iki ilkeyle özetlemek mümkün.

1. “Şimdiye dek var olan tüm toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir” (Marx ve Engels [1848]) 2009, s. 33).

2. Birinci ilkenin devamı niteliğindeki ikinci ilke, sermayeye karşı sınıf mücadelesinde işçi sınıfının merkezi rolüyle ilgilidir.

Bu ilke, Marx’ın kendi örgütlenmesinde merkezi bir öneme sahip bir metinde dile getirilmiştir: Uluslararası İşçi Birliği’nin Genel Kuralları’nın ilk satırı şu şekildedir: “İşçi sınıfı kendi kendisini kurtarmalıdır” (Marx 1864). Bu, sıklıkla “işçi sınıfının özgürleşmesi” ilkesi olarak adlandırılır (Meyer 2022). Bu açıdan bakıldığında, Marx, kapitalizmin sadece işçi sınıfını yaratmakla kalmayıp , onu devirme konusunda özel yeteneklere sahip bir sınıfı da yarattığını söylüyordu. Ellen Meiksins Wood (1986, s. 90) bunu şu şekilde ifade ediyordu:

“Marksizmin geliştirdiği, sınıf mücadelesi ve işçi sınıfının özgürleşmesi yoluyla gerçekleştirilen sınıfın ortadan kaldırılmasını temel alan sosyalist proje anlayışı, sosyalist hedeflerin tarihsel hareket ve toplumsal süreç teorisine dayandırıldığı sistematik ve tutarlı bir açıklama sunuyordu. [...] Sosyalizm, artık tarihin gündemdeydi çünkü tarihte ilk kez, sadece insanın özgürleşmesini mümkün kılacak üretim güçlerinin yanında, ondan da önemli bir gelişme olarak, sınıfsız bir toplumun gerçek ihtimalini bağrında taşıyan sınıf ortaya çıkmıştı.”

Ekolojik Marksizm, işçi sınıfının yenilgiye uğradığı bir dönemde ortaya çıktığı için, işçi sınıfının kendi kendini özgürleştirmesine dair özel bir ekolojik teori geliştirme işine pek fazla önem vermedi.

Ancak dikkat çekici olan, Marx’ın işçi sınıfının oluşumu teorisinin her şeyden önce ekolojik bir nitelik arz etmesidir. Proleterleşmeyi tanımlayan şey, insanların çoğunun bu gezegende yaşama tarzında gerçekleşen, tarihsel açısından önemli kopuştur. Stefania Barca 2020, s. 42) bu hususu gayet iyi açıklıyor:

“Özetlersek: tarihsel-materyalist bir bakış açısından, işçi sınıfı veya proletarya ve metabolik ayrışma, insanların geçim kaynaklarından şiddetli bir şekilde koparılmasının ve biyosferin bozulmasının yaşandığı benzersiz, küresel bir süreçten kaynaklanmaktadır.”

Friedrich Engels (2021, s. 21) bunu 1872 tarihli Konut Sorunu adlı metninde de açıkça ifade etmiştir: “Modern devrimci proletarya sınıfını yaratmak için, geçmişin işçisini toprağa bağlayan göbek bağını kesmek gerekiyordu.”

Marx’ın Kapital’de ([1867] 1976, s. 764) “proleter”i tanımlarken, onu “toprağa bağımlı yoksul köylüler” tanımından ayırmak için büyük çaba sarf eder. “İlkel ormancı, ilkel ormanın sahibidir ve onu kendi mülkü olarak kullanır. [...] Bu nedenle, o bir proleter değildir.” Marx’a göre proleter yoksuldur, ancak yoksulluk içinde topraktan geçinen biri, proleter değildir. Proletaryayı tanımlayan şey, ekolojiden kopuş ve hayatta kalmak için piyasaya bağımlılıktır.

İşçiler, sistematik olarak üretim araçlarından özellikle de topraktan mahrum bırakıldıkça, sermaye, devrimci bir üretim biçimi geliştirir. Marx’ın ([1867] 1976, s. 928) temel teorisi, sermayenin işçi sınıfının mülksüzleştirilmesine zemin hazırlamak için üretimi toplumsallaştırdığını söyler.

“[...] işçiler proletaryaya, emek araçları da sermayeye dönüştürüldüğü, kapitalist üretim biçimi, kendi ayakları üzerinde durduğu anda, emeğin daha fazla toplumsallaştırılması ve toprağın ve diğer üretim araçlarının toplumsal olarak sömürülen, dolayısıyla, ortak üretim araçlarına dönüştürülmesi yeni bir biçim alır.”

Emtiaa bağımlı olduğumuz ölçüde, yukarıda belirtildiği gibi, dünyevi üretim ağları olan toplumsal emek dünyasına da bağımlı hale geliriz. Marx’ın tarih teorisi, bu küresel, proleterleşmiş işçi sınıfının, zaten toplumsallaşmış olan bu üretim sistemini ele geçirme ve onu toplumsal ihtiyaçlara yönelik yeniden kullanma kapasitesine sahip olduğunu söyler. Metabolik yarık araştırmacılarının (Foster, Clark ve York (2010, s. 401–422) da belirttiği üzere, sermaye, insanlığı küreselleşmiş emtia biçimine bağımlı kılarken, sosyalizm veya komünizm, insan türü düzeyinde küreselleşen üretimin ve dünyevi metabolizmanın dizginlerinin insanlığın eline geçmesidir.

Marx’ın da dediği gibi ([1894] 1981, s. 959), bu yeni üretim biçiminde “insan toplumsallaştığında, ortak üreticiler, insan metabolizmasını doğayla rasyonel bir şekilde yönettiğinde, kör bir gücün hükmü altından çıkıp kolektifin kontrolüne girdiğinde özgürleşilir.” Küresel proletaryaya tabi “ortak üretim” ihtimali, şu an için oldukça heyecan verici ama uzak bir ihtimalmiş gibi görünebilir. Ancak, dünyevi krizi çözüme kavuşturmak için üretimin dönüştürülmesi sürecinin dünya genelinde koordine edilmesi gerekmektedir. Bir bölge veya ulus, demokratik olarak elektrik sektörünü ele geçirip karbondan arındırsa bile, diğer uluslar, (şu an olduğu gibi) kömürle çalışan enerjiyi daha fazla ürettiği takdirde, iklim krizi devam eder.

Ekoloji politikasının çoğu bir tür yerelciliğe odaklanmakta, gıda sistemlerini yerelleştirmeyi, toplulukları ekolojilerle yeniden birleştirmeyi öngörmektedir, ama asıl ihtiyacımız olan şey bu değildir. Kriz küreseldir ve gezegen ölçeğinde, tür düzeyinde üretimin yeniden yapılandırılmasına ihtiyaç duymaktadır. Ekolojik kriz ağırlaştıkça, bu gerçek, daha da belirgin hale gelecektir.

Eric Hobsbawm (2011, s. 118) bu görüşün genel hatlarını ortaya koymuştur: “[...] dünyadaki ekonomik canlanmanın çevre üzerindeki etkilerinin de ortaya koyduğu üzere, bu süreç, küresel ölçekte özel mülkiyetten toplumsal yönetime doğru keskin bir geçişi zorunlu kılacaktır.” Basit bir ifadeyle, “ekolojik yıkımın ve iklim krizinin gerçekliği, bu dönüşümün gerekliliğine veya Burkett’in (1999, s. 218) “sosyalizmin kapitalizmin maddi koşullarından doğmasının tarihsel rasyonelliği ” olarak adlandırdığı hususa dair materyalist temeli temin etmektedir” denilebilir. Demek ki Mike Davis’in (2018, s. xvii) “Marx’ın yitip gitmiş ‘proletaryanın failliği’ teorisini ekolojik-proleter faillik teorisi bağlamında yeni bir amaca uygun kılmak için gerekli zemini sunan şey, ekolojik krizin ta kendisidir.

Başka bir ifadeyle bu, işçi sınıfının insan türünü ekolojik çöküşten kurtarmak için dönüşümün aracı olduğunu söyleyen teoridir. İşçileri Marx-Engels’in yolundan ilerleyen Davis’in “evrensel sınıf” dediği şeye, küresel bakan veya bir bütün olarak insan türüne odaklanan sınıfa dönüştüren, proletaryanın topraktan ve doğadan, herhangi bir özel yerelliğin, bölgenin veya cemaatin kaygısından kopmasıdır. türden yerel, bölgesel veya ctoplumsal kaygıdan kopmasıdır.

Bu anlayış, çevre politikasının toprak gaspı veya zehirli kirlilik gibi hayatta kalmaya yönelik doğrudan bir çevresel tehditten ortaya çıkacağını varsayan “yoksulların çevreciliği” ve “çevresel adalet” gibi yaklaşımlardan farklıdır (bkz. Barca 2020; Martinez-Alier 2005). Proleter ekoloji teorisi, işçi sınıfının “çevresel çıkarları”nın ne olabileceğine dair çok daha geniş bir anlayış sunmaktadır. Stefania Barca ve Emanuele Leonardi (2018) endüstriyel üretimin zararlı kirliliğine karşı işçileri örgütleme girişimlerinde bir “işçi sınıfı ekolojisi” anlayışına vurgu yaparken, Bue Rübner Hansen (2020) daha genel bir ihtiyaç olan “nefes alma”nın daha kapsamlı bir ilgiyle karşılanacağini ileri sürer (Ayrıca bkz.: Feltrin ve Sacchetto 2021 ve Bell 2020). Şüphesiz ki, endüstriyel sağlık ve güvenlik için mücadele eden sendikaların tarihi, zehirli kirliliğe karşı daha geniş çevresel adalet mücadeleleriyle bağlantılı olarak, işçi sınıfı yaşamı ile maddi hayatta kalma arasında derin bir kesişme olduğunu ortaya koymaktadır (Hampton 2015; Hurley 1995; Leopold 2007; Pulido 1996; Rektör 2022). Ancak bu, kapitalizm koşullarında hayatta kalmaya yönelik en doğrudan tehdit diyebileceğimiz şeyi, yani piyasanın kendisini göz ardı ediyor. Çoğu zaman işçiler, sağlıklarına yönelik doğrudan “çevresel” tehditlerden ziyade, sarı yeleklilerin meşhur “ay sonu” mücadeleleri olarak adlandırdığı şeylerle daha çok ilgilenirler: kira, faturalar, yiyecek ve borç (Chrisafis 2018).

Piyasada geçimini sağlamak için verilen bu türden mücadeleler, yaşam araçları üzerindeki mücadeleler oldukları için gerçekten de “ekolojik” mücadelelerdir. “Bu işçi sınıfı mücadelelerinin ekolojik sorunlarla hiçbir ilgisi yok” denilemez. İklim değişikliği konusunda, işçi sınıfının erişmek için mücadele ettiği şeyleri dönüştürmemiz gerektiği açıktır: elektrik, ısı, gıda, barınma ve ulaşım. Başka bir ifadeyle, proletaryanın temel ihtiyaçlara daha güvenli erişim sağlamak için üretimin dizginlerini ele geçirmesi çıkarınadır.

Yüzeyden bakıldığında, John Bellamy Foster’ın (2022, s. 490) “çevreci proletarya” kavramı, burada savunulan geniş tabanlı ekolojik işçi sınıfı eylemliliği teorisinin türüne dair bir şeyler söylüyormuş gibi görünüyor. Ancak daha yakından incelendiğinde, diğer ekolojik Marksistlerin birçok alışkanlığını sergilediği görülüyor. Barca ve Saito gibi Foster da (2022, s. 484), on dokuzuncu yüzyılda proletarya mücadelesinin, “[...] kapitalizmin işçileri topraktan tamamen koparması ve sanayi şehirlerinde çalışanlar için yaşanabilir bir ortamı yok etmesi” gerçeğiyle derinden ilişkili olduğunu doğru bir şekilde ortaya koyuyor.

Proleter ekoloji teorisinin özünde, ekonomik piyasaya bağımlılığın olması gerektiği söyleyebiliriz. Oysa Foster (2022, s. 483), çevre mücadelesini ekonomik mücadele ve eylemlilik biçimlerinden ısrarla kopartıyor: “Devrimin aracı giderek, alışılagelmiş anlamda yalnızca ekonomik bir güç olarak değil, çevresel (ve kültürel) bir güç olarak düşünülebilecek bir işçi sınıfıdır: çevreci bir proletarya.” “İkisi arasındaki ayrımın giderek azaldığını” kabul eden yazar, daha sonra, siyasi mücadelelerin iki “maddi yönü olduğunu, bunların da siyasi-ekonomik ve doğal-çevresel yönlere denk düştüğünü” söylüyor (Foster 2022, s. 490, 485).

Proleter bir ekolojik yaklaşım, bunları birbirinden ayırmazdı. Toplumumuzda çevre mücadelesinin tamamen ekonomik bir mücadele olduğunu kabul eden tek güç sağcılar. Çünkü iklim değişikliğiyle mücadele yöntemlerinin her türlüsünün “ekonomiye” zarar vereceğini, iş kayıplarına, rekabet gücünün azalmasına ve yaşam standardının düşmesine yol açacağını en yüksek sesle savunan da sağcılar (Paterson, Wilshire ve Tobin 2024).

Sonuç olarak, çevreci proletaryanın proleter doğasının Foster’ın sosyalist politika için sunduğu stratejik argümanı nasıl etkilediği pek açık değil. Foster, Clark ve York, bu terimi ilk kullandıklarında (2010, s. 440) iklim felâketlerinden en çok etkilenen “üçüncü dünya kitlelerini” ve “gençlik temelli iklim adaleti hareketini” temel seçmen kitleleri olarak vurguluyordu. Aslında her ikisinde de proleter unsurlar var, ancak bu, her zaman böyle olmak zorunda değil. Foster’ın (2022, s. 486-488) kavramı açıklayan çalışması, bu yeni çevreci proletaryada köylülüğün oynadığı merkezi role daha fazla vurgu yapıyor. Çevreci proletaryaya dâhil etmemiz gereken mücadeleleri somut olarak adlandırmaya gelince, geleneksel işçi sendikaları veya işçi sınıfına ait siyasi partilerine rol biçilmiyor. Bunun yerine, farklı “hareketlerin” ortak bir solcu listesine, “hareketlerin hareketi”ne, aslında var olan sosyalist devletlere biraz tuhaf bir bağlılık söz konusu.[8] Bu dağınık “hareketler” sermayenin gücüyle fiilen yüzleşme konusunda kesik kesik yetenek göstermiş olsa da, Çin’de kömürle çalışan “ekolojik medeniyet”in veya Venezuela’da petrolle finanse edilen yirmi birinci yüzyıl sosyalizminin (ya da Küba’daki ambargo altındaki ekolojik otarşinin) ekolojik nitelikleri, yirmi birinci yüzyılda gördüğümüz eko-proleter mücadele konusunda bir zemin sunuyormuş gibi görünmüyor. Bu devletlere ve bazen de önemli başarılarına dair ne tür değerlendirmelerde bulunursak bulunalım, bunlar, “işçi sınıfının kendi kendini özgürleştirmesi”ne dair örnekler değil. Öte yanda Foster, ekonomik ve siyasi örgütlenmenin proleter biçimlerine net bir rol biçmiyor.

Proletarya Kimdir?

Proleter ekoloji teorisi, toprak veya kirlilik mücadelelerinde dar bir “çevresel” çıkar aramak yerine, işçi sınıfının yaşamının ve piyasa yoluyla hayatta kalma mücadelesinin daha geniş alanını hedeflemelidir. Ancak asıl zorlu soru şu olmalıdır: “Proletarya kimdir?”

Paul Burkett’in de belirttiği gibi (1999, s. 200) birçok Marksist, proletaryayı sanayi proletaryasıyla karıştırıyor. Bu noktada proletaryayı çok daha geniş bir şekilde tanımlamak gerekiyor. Komünist örgütçü Mike Macnair’in (2006, s. 30) dediği gibi, “proletaryayı esasta üretim araçlarından kopukluğu tanımlıyor.” Macnair, bunun genel olarak “ücret fonuna” bağımlı olan tüm bireyleri, bilhassa evdeki ücretli olmayan bakım çalışanlarını kapsadığını söylüyor.

Kim Moody (2017, s. 41), ABD’de ücretli yönetici ve profesyonel meslekleri çıkarsak bile geriye kalanın nüfusun yaklaşık yüzde 75’ini oluşturduğu tahmininde bulunuyor. Ancak küresel olarak düşünürsek, bunun sadece ücretli çalışanlar olmadığını açıkça belirtmek gerekiyor.

Mike Davis’in (2004, s. 5) “gayriresmî proletarya” olarak adlandırdığı kişiler, Lagos ve Buenos Aires gibi küresel gecekondu bölgelerinde atık toplama ve küçük çaplı ticaretle geçinen işçilerdir. Bu gayriresmî işçilerin yaşamları, tıpkı resmi ücretli işçiler gibi piyasa aracılığıyla yeniden üretilir. Proleter yaşamı ve güvensizliği karakterize eden şey, piyasaya bağımlılıktan kaynaklanan bu radikal bireyselleşmedir.

Son 30-40 yıllık dönemde kitlesel proleterleşmeye tanıklık ettik. Ferşad Aragi (1995), 1945’ten beri insanlığın köylülükten çıkma sürecinin hızlandığını söylüyor. Mike Davis’in (2004) çalışması ise neoliberal ekonomik yeniden yapılanma sürecinin tarım üreticilerini küresel proletaryaya dönüştürme konusunda oynadığı role vurgu yapıyor. Ayrıca eski komünist dünyanın çöküşünden de, bunun neticesinde, eski Sovyetler Birliği’ndeki piyasa reformlarının uyguladığı şok terapisinden ve bazılarına göre dünyanın en büyük göçü olan, Çin’de yaklaşık 250 milyon insanın kırsaldan şehirlere ve bazen de sanayideki iş sahalarına göç etmesinden (Givens 2013) de bahsetmek gerekiyor.

David Harvey (2009), bu süreçlerin “yirmi yılda küresel proletaryaya yaklaşık 2 milyar insan daha eklediğini” öne sürüyor. Dünya Bankası (2025), küresel işgücünün tarımdaki payının yıllar içerisindeki seyrini takip ediyor. Sadece 30 yıl önce bu oran yüzde 43’e yakındı, şimdi (2023 itibarıyla) yüzde 26 civarında. Birçok açıdan, Marx’ın tamamen proleterleşmiş bir gezegen öngörüsü gerçekleşti, belki de beklediğinden bir yüzyıl kadar sonra.[9]

İşçi Sınıfının Gücünün Oluşumu: Nesnel ama Otomatik Değil

Özetle, proletarya, ekolojik varoluş koşullarından kopuktur. Proletarya, gezegendeki nüfusun büyük çoğunluğunu temsil eder. Peki ama bu bilgi, neye derman ne işimize yarar?

Marx’ın “kayıp teorisi” proletaryanın failliğiyle ilgilidir (Davis 2018). Bu teori, proletaryanın tarihin devrimci öznesi olduğunu söyler. Demek ki iktidarı ciddiyetle ele almamız gerekiyor. Temelde, işçi sınıfının neden dönüşümün özel faili olduğu sorusuna cevap bulmak için Hal Draper (1978, s. 33–80) ve Vivek Chibber (2022a, s. 98–105) gibi Marksist düşünürlerden yararlanabiliriz. Bu soruya üç cevap verilebilir:

1. Nüfusun çoğunluğunu teşkil eden haliyle (Zwieg 2000) işçi sınıfı sayısal güce, ayrıca ırk, cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve milliyet gibi önemli farklılıkların ötesinde birleşme, ortak çıkarların tanınması yoluyla dayanışma kurma becerisine sahiptir.

2. Chibber’in (2022a, s. 96) sözüyle, kapitalizm “insanları, maddi güvenlik, kişisel özgürlük, kendi kaderini tayin etme ve karşılıklı saygı gibi düzgün bir hayatın bileşenlerinden mahrum bırakır.” Başka bir ifadeyle kapitalizm, dönüşümü sağlayacak değişiklikte çıkarı olan bir işçi sınıfı yaratır.

ABD gibi zengin bir ülkede bile, ekonomik güvensizlik ve maddi yoksunluk düzeyi yüksektir. Nüfusun yaklaşık yüzde 59’u maaştan maaşa yaşamaktadır (Bruenig 2025).

3. En önemlisi de işçi sınıfının çalıştığı için belirli bir güce sahip olmasıdır. İşçiler, çalışmadıkları vakit muktedirleri bir dizi talebi karşılamaya mecbur edecek krizi yaratma becerisine sahiptiler.

2018’de Batı Virginia Öğretmenler Sendikası, eyaletteki okulları kapatarak toplumsal yeniden üretimde krize yol açtı. Sağcı bir eyalette yaklaşık iki hafta içinde talepleri karşılandı (McAlevey 2018). Sorun şu ki, ABD’de ve başka yerlerde grev faaliyetlerinin düzeyi seksenlerin başından beri büyük ölçüde düştü (Henwood 2022). Sendika lideri Jerry Brown’ın ifadesiyle, “Grev kası diğer kaslar gibidir, onu diri tutmalısınız yoksa körelir” (McAlevey’den aktaran: 2016, s. 71).

Bu işçi sınıfının gücüne dair anlatım önemli bir gerilimle malul. Bir yandan, nihayetinde küçük işçi gruplarını, David Montgomery’nin (1987, s., 2) “militan azınlık” dediği, işçileri greve çıkartabilen, onların bu avantajlarından istifade edebilen kesimi temel alıyor. Başka bir ifadeyle, işçilerin yapısal gücü, işçi tarihçisi John Womack Jr.’ın (2023, s. 16) teknik iş bölümünde işçilerin sahip oldukları “stratejik konumlar”a denk düşüyor. Eğer işçiler, belirli bir fabrikayı, limanı, okul sistemini veya lojistik kümesini kapatabilirlerse, Jane McAlevey’nin sözleriyle (2018), “toplumda elitleri cevap geliştirmeye zorlayan bir krize yol açabiliyorlar.” Bu avantaj, emek süreçlerinin ve belirli darboğazların “somut bir analizine” dayanıyor. Ancak bir yandan da kanaatimce, işçi sınıfının siyasi gücü, daha çok kapitalist toplumun büyük çoğunluğunu teşkil eden halinden kök alıyor. Bu, gerçek gücün sosyalist Peter Camejo’nun (1970) “kitlesel eylem” veya kitlelerin belirli siyasi talepler etrafında örgütlenme gücü olarak adlandırdığı şeyi temel aldığını kabul etmek anlamına geliyor. Lenin’in (1920) ifadesiyle, “[...] binleri değil […] bu koşullarda milyonları, on milyonları bulmak gerekmektedir.”

Bazı akademisyenlerse (bkz. Silver 2003; Wright 2000) bu ayrımı, işçilerin belirli üretim sistemlerini durdurma konusunda sahip oldukları yapısal güç ve işçilerin sendikalar, partiler gibi kitle örgütleri aracılığıyla kurabilecekleri ortak güç açısından incelediler. Temel tarihsel ders bize şunu söylüyor: biri diğerinden üstün değil, her ikisi de gerekli ve birbirini besliyor.

Son olarak, bu “nesnel” işçi sınıfı gücüne dair açıklamanın yalnızca potansiyel güç olduğunu, bu gücün işçi sınıfı tarafından oluşturulmasının ve örgütlenmesinin hiçbir şekilde otomatik olmadığını belirtmek gerekiyor.

Proleter Ekolojiyi Sorunsallaştırmak:
Lenin’den Mike Davis’e Stratejik Gerilimler

Peki bu güç, ekolojik boyutlara sahip mi? En temelde, proletaryanın asli ekolojik failliği, tüm sosyo-ekolojik metabolizmayı kontrol altına alma potansiyeline sahip siyasi gücüne odaklanmalıdır (Pineault 2023). Bu yaklaşım, Lenin’in ([1902] 1929, s. 33) “tek başına sendikal bilincin veya işçilerin örgütlenip tek bir işyerinde ücret, sözleşme gibi tamamen ekonomik kazanımlar elde etmesinin ekolojik krizi çözüme kavuşturma konusunda yeterli olmayacağına dair yaklaşımıyla uyumludur.

İklim sahasına bakıldığında, karbondan arındırmanın bir yatırım sorunu olduğu son derece açıktır ama yatırım sermayesi, bunu yapma konusunda isteksizdir (Christophers 2024). Dolayısıyla, iklim krizinin çözümü, enerji, konut, ulaşım ve tarım gibi temel altyapıları dönüştürmek için kamu sektörü öncülüğünde büyük ve yoğun yatırımların yapılmasına ihtiyaç duyacaktır. Bu da kaçınılmaz olarak politik bir olgudur. Üstelik, bu tür bir toplumsal dönüşümün bir “iklim hareketi”nce (hele ki bir “hareketlerin hareketi”nce) gerçekleştirileceği net değildir. Bunun yerine, iklim krizine yönelik politika, son 30-40 yıllık dönemde uygulamaya konulan kemer sıkma politikalarına karşı çok daha geniş bir sınıf mücadelesi olarak görülmelidir. Sınıf politikasına odaklanma tüm ekolojik Marksistler tarafından paylaşılan bir husus olsa da, ben burada daha çok, kamu yararını gözeten, kemer sıkma karşıtı ajandanın zaferle taçlanabilmesi için, sermayeye toplumsal düzeyde karşı koyan sendikalar ve işçi sınıfının siyasi partileri gibi proleter örgütlerin yeniden inşasına gerek olduğunu söylüyorum.

Burada özetlenen proleter ekoloji stratejisine dayalı ekolojik ajanda, ekolojik bir programın işçi sınıfının maddi çıkarları ve proleter güvensizliğiyle uyumlu olduğu programatik bir siyasi ajandaya sahip olmalıdır. Zengin ülkelerde bile, şu anda bu çok temel, maddi ihtiyaçlar açısından bir “yaşam maliyeti krizi”ne tanık oluyoruz. Bununla birlikte, kapsamlı bir “kemer sıkma karşıtı” ajanda, eğitim, sağlık ve çocuk bakımına erişimin genişletilmesi gibi görünüşte ekolojik olmayan birçok boyutu da içerecektir. Böylesi bir ajanda, krizin çözümlerinin kaçınılmaz olarak karbon fiyatlandırması şeklinde içselleştirilmesi gereken “maliyetler” içerdiği yönündeki on yıllardır süregelen liberal teknokratik iklim konsensüsüne karşı çıkmak zorunda kalacaktır. Şu anda işçi kitlelerini iklim politikasına karşı çıkmak için sağa kaydıran da tam olarak bu konsensüstür (Paterson, Wilshire ve Tobin 2024).

Bu durum, bu siyasi ajandanın kalbinde başka bir gerilimi daha ortaya çıkarıyor: Endüstriyel üretimi ekolojik alternatifler uyarınca dönüştürme projesi ister istemez, boru tesisatçıları, kaynakçılar, elektrik hattı işçileri gibi bir dizi “el emeği”ne dayalı endüstriyel işçiyi ve inşaat işçisini kullanmak zorunda kalacaktır. Karbonsuzlaştırma görevine gerçekten uygun bir yatırım programı, bu işçilere orantısız bir şekilde fayda sağlayacak; iş imkânları ve örgütlenme fırsatları için hayati önem taşıyan bir avantaj sunacaktır (örneğin: Brower Brown ve Nelson 2024). Ancak, özellikle bu işçiler, sadece çevre politikalarının çoğuna karşı çıkmakla kalmıyor, aynı zamanda kitleler halinde sağa kayıyorlar (Huber ve Kleinheisterkamp-González 2025). Örneğin, Jonas Algers’in (2022) ele aldığı bir rapora göre, Danimarka’daki 2022 genel seçimlerinde sağ partiler rüzgâr enerjisi üretim ve uygulama merkezlerinde çok daha iyi performans gösterirken, sol partiler, kazanımlarını çoğunlukla bilgi ve hizmet sektöründe çalışanlardan oluşan kentsel, kozmopolit bölgelerde yoğunlaştırdı. Aynı şekilde, Almanya’da halktan destek görmeyen iklim politikaları ve ekonominin karbon yoğun sektörlerinin sanayisizleştirilmesi, sanayi işçilerini aktif olarak aşırı sağcı AfD partisine yönlendirdi (Kleinheisterkamp-González 2023). ABD’de Joe Biden, iklimi ve Enflasyonu Düşürme Yasası’nı ajandasının merkezine yerleştirdi. Hatta açıktan amacının sanayi işçilerinin desteğini kazanmak olduğunu söyledi (Bade ve Hill 2024). Ancak 2024 seçimlerinin ana konusu olan yaşam maliyetine dair pek bir cevapları yoktu.

Bu sorun, kapsam itibarıyla, ekolojik eyleme verilen desteğin, bu tür bir endüstriyel yatırım programından fayda görmeyecek olan işçiler, akademisyenler, gazeteciler, STK çalışanları ve devlet memurları gibi zihinsel bilgi işçileri arasında yoğunlaşmış olması gerçeğiyle ilgili. Proleter ekolojik politikanın temel dayanağı, endüstriyel sistemleri dönüştürmek için en uygun bilgi ve becerilere sahip olanların işçiler olduğuna dair sosyalist anlayışı temel almalıdır (Phillips 2021). Demek ki bu sorunun çözümü, ekoloji politikasının bilinçli ve kasıtlı olarak işçilerin ve sendikaların iklim talepleri ve örgütlenmesi konusunda öncülük etmesine izin vermesine bağlıdır. ABD’deki “iklim işleri” örgütü iyi bir örnektir ve sendikaların öncülük ettiği ülke çapında son derece başarılı kampanyalara ilham vermiştir (Featherstone 2021; Kashwan 2024; McAlevey 2019).

Günümüzde işçi sınıfının iktidarının örgütlenmesi önündeki ekolojik engellerle de yüzleşmeliyiz. Yirminci yüzyılda proleter yaşamın pasifleştirilmesi ekolojik açıdan izah edilecekse, piyasaya bağımlılığa ve ona destek olan (en tipik örneği ABD’de görülen) tek bir ailenin ev ve otomobil sahibi olması imkânını temel alan, enerji ve malzeme yoğun, merkezi olmayan, özel sektörün eline geçmiş bir coğrafyaya bakılmalıdır (Huber 2013). Sadece hükümete duyulan küçümsemeye dayalı bir tür kolektif karşıtı neoliberal popülizmin yükselişini bu “düşman görülen özel şirketler coğrafyası” (McKenzie 1996, s. 19) sağlamakla kalmadı, aynı zamanda dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş düzeyde toplumsal atomizasyon ve yalnızlığa da yol açtı (Jäger 2022). Bu düzeydeki atomizasyon, geçmişteki partiler ve sendikalar gibi kitleleri örgütlemeyi bilmiş işçi örgütlerinin de altını oymaktadır (Mair 2013).

Mike Davis, belki de gecekondu hayatını temel alan anti-sosyal politikaların en sert eleştirmenlerinden biriydi (Davis 1990), ayrıca savaş sonrası sosyal demokrasinin “ucuz kenar mahalle konutlarına olan düşkünlüğünün geleneksel işçi sınıfına ait kimlikleri kökünden söktüğünü” de söylüyordu (Davis 2018, s. 219).

Proleterlere dair klasik anlayış, “onların zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığını” söyler” (Marx ve Engels [1848] 2009, s. 84). Özel şirketlere hasım olan ekoloji ise proletaryanın büyük bir bölümünün ipotekli ev gibi, kaybedecek çok şeyleri olduğunu düşündüğü iddiasındadır.

Ücretli sınıfın alt kısımlarını mülkiyet temelinde “orta sınıf”a dâhil etmek suretiyle sermaye, en güçlü rakibini pratikte etkisiz hale getirmeyi bilmiştir. Dahası, atomize edilmiş bir coğrafyanın özel yanlarını kenara koysak bile, Vivek Chibber’ın (2022b) ifadesiyle, kapitalist toplumsal ilişkilerin yapısı, işçilerin kolektif direniş biçimleri yerine bireysel direniş biçimlerini seçmeleri için muazzam teşvikler yarattığını öne sürmek için geçerli nedenler sunmaktadır. Bunlar, günümüzde proleter strateji için aşılması güç engellerdir, ancak son 30-40 yıldır, sermayenin yıkıcı etkilerine karşı gerçek bir karşı güç kaynağı olarak işçi sınıfının yerini alabilecek belirgin bir rakibin çıkmadığını da ortaya koymuştur.

Sonuç

Ekolojik Marksizm, altmışlarda mücadele dalgasında yaşanan yükseliş esnasında solun gelecek konusunda iyimser olmasını sağlayacak nispeten olumlu bir ortamda ortaya çıktı. Ancak bu aynı zamanda Marksizm ve işçi sınıfı siyasetine dair şüphelerin de arttığı bir dönemdi. İlgili dönemi, güçlü bir muhalefet olmaksızın kapitalist sınıfın gücünün giderek arttığı dönem takip etti.

Bu makalede gösterdiğim üzere, Marksizmin klasik türevlerinden, toplumda sermayenin gücünü aşındırma ve nihayetinde onu aşma potansiyeline sadece proletaryanın sahip olduğu gerçeğini öğrenmemiz gerekiyor. Marx’ın proletarya anlayışı, hem ekolojik yaşam araçlarından (toprak) ayrışmaya hem de işçi sınıfı enternasyonalizmine ve insanlığın kurtuluşuna yönelik küresel veya gezegensel bakış açısıyla zaten ekolojik bir anlayıştır.

Umarım, bu proleter ekoloji teorisi, hem sosyalist hem de ekoloji hareketleri bilişsel açıdan besler. Kim Moody, Eppsleiner ve Flug’un (1966, s. 3) Demokratik Toplumcu Öğrenciler için yazdıkları yazıda belirttiği gibi, iktidara giden yol, “işçi sınıfından geçer.” Sadece kazanmamız gereken bir dünya yok, kurtarmamız gereken bir de bir gezegen var.

Matthew T. Huber
9 Ocak 2026
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Annie Shattuck, bu cümleyi, “İklim, Kamusal Güç ve Toplumsal Yeniden Üretim Araçları” başlığını taşıyan makalesinde motosikletle ilgili bahsi üzerinden yaptığımız sohbette dile getirmişti.

[2] Küreselleşmeyi veya üretimin küresel niteliğini inceleyen çok sayıda Marksist var. Ayrıca, Phil Neel’in (2025) buradaki önerimle örtüşen “dünyevi fabrika kavramına da bakılabilir.

[3] “Carbon Dioxide - Earth Indicator”, Aralık 2025, NASA. Son erişim tarihi: 22 Ocak 2026.

[4] Burada “ekolojik” tabirini toplumla doğa arasindaki metabolik ilişkilerin bütününü kucaklayacak biçimde kullanıyorum (bkz.: Foster, Clark ve York 2010).

[5] Bu hususu aşağıda izah edeceğim ama şimdilik, burada “işçi sınıfı” kavramını, hayatta kalmak için ücrete ihtiyaç duyan ya da çalışmak zorunda olan, topraktan ve diğer üretim araçlarından kopartılmış herkesi ifade edecek şekilde kullandığımı belirteyim.

[6] Ayrıca bkz.: Foster, Clark ve York (2010); Foster ve Burkett (2016).

[7] Saito eleştirisi için Justin Aukema’nın Saito’nun Marx Antroposende kitabına dair eleştirisine bakılabilir. Eleştiride net bir dille şu söyleniyor: “Marx, kapitalizmi aşacak harekette işçi sınıfına öncülük rolü veriyor. Ama Saito’nun küçülmeci komünizm teorisinde bu sınıfın esamisi okunmuyor.”

[8] Bu liste uzar gider (Foster 2022, s. 490–491), ama gene de “Brezilya’daki topraksız işçiler hareketinden, Venezuela’daki komünal devletten, Küba’daki devrimci ekolojiden, Hindistan’daki çiftçi isyanından, Çin’in sosyalizm temelli ekolojik medeniyetinden, siyahların hayatı önemlidir söylemi üzerinden gelişen mücadelelerden ve yerli halkların çevre mücadelelerinden” bahsedilebilir.

[9] Salvage Kolektifi’nin (Allinson 2021) “Proleterosen” kavramını merkez alan kışkırtıcı tartışmasına bakılabilir.

Kaynakça:

Albo, Greg. 2007. “The Limits of Eco-Localism: Scale, Strategy, Socialism.” Coming to Terms with Nature içinde, Yayına Hz.: Leo Panitch ve Colin Leys, s. 337–363. Londra: Merlin.

Algers, Jonas. 2022. “Denmark’s Left Has Failed to Make the Green Transition Its Trademark Issue”, Jacobin, 5 Kasım 2022.

Allinson, Jamie. 2021. The Tragedy of the Worker: Towards the Proletarocene. Londra: Verso.

Angus, Ian. 2016. Facing the Anthropocene: Fossil Capitalism and the Crisis of the Earth System. New York: Monthly Review Press.

Araghi, Farshad A. 1995. “Global Depeasantization, 1945–1990.” The Sociological Quarterly 36 (2): 337–368. TF.

Arboleda, Martín. 2020. Planetary Mine: Territories of Extraction under Late Capitalism. Londra: Verso.

Armie, Miranda, Kate Goodyear, Mackenzie Summers ve Janaina Siegler. 2022. “The Complexities of Honda’s Supply Chain and Associated Risks.” Operations and Supply Chain Management 15 (4): OSCM.

Aukema, Justin. 2023. “Why Capitalism Loves Degrowth” Compact, 7 Mart 2023.

Bade, Gavin ve Meredith Lee Hill. 2024. “Biden has Poured Billions into Rust Belt economies. His ‘Blue Wall’ is Crumbling Anyway.” Politico, 18 Temmuz 2024.

Barca, Stefania. 2020. Forces of Reproduction: Notes for a Counter-Hegemonic Anthropocene. Cambridge, İngiltere: Cambridge University Press.

Barca, Stefania ve Emanuele Leonardi. 2018. “Working-Class Ecology and Union Politics: A Conceptual Topology.” Globalizations 15 (4): s. 487–503. TF.

Bell, Karen. 2020. Working-Class Environmentalism: An Agenda for a Just and Fair Transition to Sustainability. Cham, CH: Palgrave Macmillan.

Yayına Hz.: Benton, Ted, 1996. The Greening of Marxism. New York: Guilford Press.

Blake, Jonathan S. ve Nils Gilman. 2024. Children of a Modest Star: Planetary Thinking for an Age of Crises. Palo Alto, CA: Stanford University Press.

Yayına Hz.: Brenner, Neil, 2013. Implosions/Explosions: Towards a Study of Planetary Urbanization. Boston: De Gruyter Brill.

Brower Brown, Keith ve Sara Holiday Nelson. 2024. “Working Sunset to Sunrise: Union Strategies in Three California Climate Transitions.” Environmental Politics 33 (4): s. 657–677. TF.

Bruenig, Matt. 2025. “How Many People Live Paycheck to Paycheck?” People’s Policy Project, 19 Mart 2025. PPP.

Burkett, Paul. 1999. Marx and Nature: A Red and Green Perspective. Şikago: Haymarket.

Camejo, Peter. 1970. “Liberalism, Ultraleftism or Mass Action.” MIA.

Chibber, Vivek. 2022a. Confronting Capitalism: How the World Works and How to Change It. Londra: Verso.

Chibber, Vivek. 2022b. The Class Matrix: Social Theory after the Cultural Turn. Cambridge, MA: Harvard University Press.

Chrisafis, Angelique. 2018. “Who are the Gilets Jaunes and What do They Want?” The Guardian, 7 Aralık 2026. Guardian.

Christophers, Brett. 2024. The Price is Wrong: Why Capitalism Won’t Save the Planet. Londra: Verso.

Davis, Mike. 1990. City of Quartz: Excavating the Future in Los Angeles. Londra: Verso.

Davis, Mike. 2004. “Planet of Slums: Urban Involution and the Informal Proletariat.” New Left Review 26:5–34. NLR.

Davis, Mike. 2018. Old Gods, New Enigmas: Marx’s Lost Theory. Londra: Verso.

Draper, Hal. 1978. Karl Marx’s Theory of Revolution, Volume II: The Politics of Social Classes. New York: Monthly Review Press.

Engel Di-Mauro, Salvatore. 2021. Socialist States and the Environment Lessons for Eco-Socialist Futures. Londra: Pluto.

Engel Di-Mauro, Salvatore. 2024. Ecosocialism: An Introduction. Cham, İsviçre: Palgrave Macmillan.

Engels, Frederick. 2021. The Housing Question. Paris: Foreign Languages Press.

Featherstone, Liza. 2021. “Illinois Just Won a Big Green Jobs Victory.” 21 Eylül 2021, Jacobin.

Feltrin, Lorenzo ve Devi Sacchetto. 2021. “The Work-Technology Nexus and Working-Class Environmentalism: Workerism versus Capitalist Noxiousness in Italy’s Long 1968.” Theory and Society 50: s. 815–835. Springer.

Foster, John Bellamy. 2000. Marx’s Ecology: Materialism and Nature. New York: Monthly Review Press.

Foster, John Bellamy. 2022. Capitalism in the Anthropocene: Ecological Ruin or Ecological Revolution. New York: Monthly Review Press.

Foster, John Bellamy ve Paul Burkett. 2016. Marx and the Earth – An Anti-Critique. Şikago: Haymarket.

Foster, John Bellamy, Brett Clark ve Richard York. 2010. The Ecological Rift: Capitalism’s War on the Earth. New York: Monthly Review Press.

Fraser, Nancy. 2022. Cannibal Capitalism: How our System is Devouring Democracy, Care, and the Planet – and What We Can Do About It. Londra: Verso.

Givens, John Wagner. 2013. “The Greatest Migration: China's Urbanization.” Huffington Post, 28 Şubat 2013, Huffpost.

Gorz, André. 1980a. Ecology as Politics. Boston: South End Press.

Gorz, André. 1980b. Farewell to the Working Class: An Essay on Post-Industrial Socialism. Boston: South End Press.

Gottlieb, Robert. 1993. Forcing the Spring: The Transformation of the American Environmental Movement. Washington, DC: Island Press.

Hampton, Paul. 2015. Workers and Trade Unions for Climate Solidarity Tackling Climate Change in a Neoliberal World. Londra: Routledge.

Hansen, Bue Rübner. 2020. “The Interest of Breathing: Towards a Theory of Ecological Interest Formation.” Crisis & Critique 7 (3): s. 109–137. PDF.

Harvey, David. 2003. The New Imperialism. Oxford: Oxford University Press.

Harvey, David. 2005. A Brief History of Neoliberalism. Oxford: Oxford University Press.

Harvey, David. 2009. “Is This Really the End of Neoliberalism?”, Counterpunch, 13 Mart 2009.

Henwood, Doug. 2022. “No strike wave in 2021.” Left Business Observer, 17 Ocak 2022. LBO.

Hobsbawm, Eric. 2011. How to Change the World: Reflections on Marx and Marxism. New Haven, CT: Yale University Press.

Huber, Matt ve Nicole Kleinheisterkamp-González. 2025. “Pläne statt Verbote”, Jacobin, 1 Mayıs 2025.

Huber, Matthew T. 2013. Lifeblood: Oil, Freedom and the Forces of Capital. Minneapolis, MN: University of Minnesota Press).

Huber, Matthew T. 2022. Climate Change as Class War: Building Socialism on a Warming Planet. Londra: Verso).

Hurley, Andrew. 1995. Environmental Inequalities: Class, Race, and Industrial Pollution in Gary, Indiana, 1945-1980. Durham, NC: University of North Carolina Press.

Jäger, Anton. 2022. “From Bowling Alone to Posting Alone.” Jacobin, 5 Aralık 2022.

Kashwan, Prakash. 2024. “Maine Unions Lead on the Green Energy Transition.” Jacobin, 25 Eylül 2024.

Klein, Naomi. 2019. On Fire: The Burning Case for a Green New Deal. Şikago: Haymarket.

Kleinheisterkamp-González, Nicole. 2023. “Wir können das Klima nicht ohne die Arbeiter retter”. Jacobin, 13 Eylül 2023.

Kovel, Joel. 2007. The Enemy of Nature: The End of Capitalism or the End of the World? Londra: Zed.

Kovel, Joel. 2019. The Emergence of Ecosocialism: Collected Essays of Joel Kovel, Yayına Hz.: Quincy Saul. New York: 2Leaf Press.

Labban, Mazen. 2014. “Deterritorializing Extraction: Bioaccumulation and the Planetary Mine.” Annals of the Association of American Geographers 104 (3): s. 560–576. TF.

Lenin, Vladimir. 1920. ‘Left-Wing’ Communism: An Infantile Disorder.” MIA.

Lenin, Vladimir. [1902] 1929. What is to Be Done? New York: International Publishers.

Leopold, Les. 2007. The Man who Hated Work and Loved Labor: The Life and Times of Tony Mazzocchi. White River Junction, VT: Chelsea Green.

Löwy, Michael. 2015. Ecosocialism: A Radical Alternative to Capitalist Catastrophe. Şikago, IL: Haymarket.

Löwy, Michael. 2018. “Why Ecosocialism: For a Red-Green Future” Great Transition Initiative, GTI.

Macnair, Mike. 2006. Revolutionary Strategy: Marxism and the Challenge of Left Unity. Londra: November Publications.

Mair, Peter. 2013. Ruling the Void: The Hollowing of Western Democracy. Londra: Verso.

Martinez-Alier, Juan. 2005. The Environmentalism of the Poor: A Study of Ecological Conflicts and Valuation. New Delhi: Oxford University Press.

Marx, Karl. 1864. “The International Workingmen's Association 1864: General Rules, October 1864” MIA.

Marx, Karl. (1867) 1976. Capital Volume 1: Critique of Political Economy. Londra: Penguin.

Marx, Karl. (1894) 1981. Capital Volume 3: Critique of Political Economy. Londra: Penguin.

Marx, Karl ve Friedrich Engels. 2009. The Communist Manifesto. Londra: Pluto.

McAlevey, Jane. 2016. No Shortcuts: Organizing for Power in the New Gilded Age. Oxford, İngiltere: Oxford University Press.

McAlevey, Jane. 2018. “The West Virginia Teachers Strike Shows That Winning Big Requires Creating a Crisis.” Nation, 12 Mart 2018.

McAlevey, Jane. 2019. “Organizing to Win a Green New Deal” Jacobin, 26 Mart 2019.

McKenzie, Evan. 1996. Privatopia: Homeowner Associations and the Rise of Residential Private Government. New Haven, CT: Yale University Press.

Meyer, Neal. 2022. “Socialists believe in Workers Liberating Themselves” Jacobin 13 Ocak 2022.

Montgomery, David. 1987. The Fall of the House of Labor: The Workplace, the State, and American Labor Activism, 1865–1925. Cambridge, UK: Cambridge University Press.

Moody, Kim. 2017. On New Terrain: How Capital Is Reshaping the Battleground of Class War. Şikago: Haymarket.

Moody, Kim, Fred Eppsleiner ve Mille Flug. 1966. “Towards the Working Class: An SDS Convention Position Paper” Independent Socialist Committee, PDF.

Moore, Jason W. 2015. Capitalism in the Web of Life: Ecology and the Accumulation of Capital. Londra: Verso.

Neel, Phil. 2025. “Welcome to the Planetary Factory,” PN.

O’Connor, James. 1988. “Capitalism, Nature, Socialism: A Theoretical Introduction.” Capitalism, Nature, Socialism 1 (1): s. 11–38. TF.

Paterson, Matthew, Stanley Wilshire ve Paul Tobin. 2024. “The Rise of Anti-Net Zero Populism in the UK: Comparing Rhetorical Strategies for Climate Policy Dismantling.” Journal of Comparative Policy Analysis: Research and Practice 26 (3–4): s. 332–350. TF.

Phillips, Leigh. 2021. “Blue Collars, Green Jobs?” The Breakthrough Institute, 30 Kasım 2021, BI.

Pineault, Eric. 2023. A Social Ecology of Capital. Londra: Pluto.

Pulido, Laura. 1996. Environmentalism and Economic Justice Two Chicano Struggles in the Southwest. Tucson, AZ: University of Arizona Press.

Rector, Josiah. 2022. Toxic Debt: An Environmental Justice History of Detroit. Durham, NC: University of North Carolina Press.

Saito, Kohei. 2017. Karl Marx’s Ecosocialism: Capital, Nature, and the Unfinished Critique of Political Economy. New York: Monthly Review Press.

Saito, Kohei. 2022. Marx in the Anthropocene: Toward the Idea of Degrowth Communism. Cambridge, UK: Cambridge University Press.

Sharzer, Greg. 2012. No Local: Why Small-Scale Alternatives Won't Change The World. Londra: Zero Books.

Shattuk, Annie. 2023. “The Climate, Public Power, and the Means of Social Reproduction.” Studies in Political Economy 104 (3): s. 156–160. TF.

Silver, Beverley. 2003. Forces of Labor: Workers Movements and Globalization Since 1870. Cambridge, UK: Cambridge University Press.

Williams, Chris. 2010. Ecology and Socialism: Solutions to Capitalist Ecological Crisis. Şikago: Haymarket.

Williams, Raymond. [1982] 1995. “Socialism and Ecology.” Capitalism, Nature, Socialism 6 (1): s. 41–57. TF.

Womack, Jr., John. 2023. Labor Power and Strategy (Yayına Hz.: Peter Olney ve Glenn Perusek). Oakland, CA: PM Press.

Wood, Ellen Meiksins. 1986. The Retreat from Class: A New ‘True’ Socialism. Londra: Verso.

World Bank. 2025. Employment in Agriculture (% of Total Employment) (Modeled ILO Estimate), 1991–2023, WB.

Wright, Erik Olin. 2000. “Working-Class Power, Capitalist-Class Interests, and Class Compromise.” American Journal of Sociology 105 (4): s. 957–1002. AJS.

Zwieg, Michael. 2000. The Working Class Majority: America’s Best Kept Secret. Ithaca, NY: Cornell University Press.

0 Yorum: