Küresel
Güney’de kırsal yaşamı dönüştüren bir ürünü ele alalım: motosiklet.
Benzinle
çalışan bu aracı bir meslektaşım, “kırsal yaşamın her işe yarayan emektarı”
olarak tanımlıyor.[1] Odun taşımak, engebeli arazide ilerlemek, mangal
ekipmanlarını taşımak, doktora gitmek, erkeklik statüsünü, gücünü sergilemek ve
daha birçok şey için kullanılır. Başka bir deyişle, bu meta, yakıtı ve yağları
da dâhil olmak üzere, dünya genelinde kırsal kesimdeki köylülerin ve yarı
proleterleşmiş nüfusun yaşamlarında ve toplumsal yeniden üretiminde merkezi bir
rol oynamıştır.
Honda’nın
tedarik zincirine ilişkin bir analize göre, ana tedarikçileri arasında “Hindistan,
Japonya ve ABD’de” bulunmaktadır (Armie vd. 2022, s. 520), ancak “1. Kademe”nin
ötesindeki tedarikçi ağı, Meksika, Almanya, Tayland ve elbette Çin’de üretim
tesisleri bulunan firmaları da içermektedir (a.g.e.)
Honda
Rüyası, son 30-40 yıldır birçok akademisyen tarafından “küreselleşme” veya “yeni
uluslararası iş bölümü” olarak adlandırılan sürecin göstergesidir. Oysa Marksizm,
bu rüyayı, emtia üretiminin dünyanın dört bir yanına dağılmış üretim
tesislerinden kaynaklandığı, gerçekten dünyevi bir üretim biçiminin ürünü
olarak değerlendirir.
“Dünyevi”
kavramı, son on yılda sosyal teorinin merkezine yerleşmiştir. Neil Brenner
tarafından yapılan bir derleme (2013), şehirleri küresel sermaye, malzeme ve
atık akışları içinde konumlandırmak için temel bir kavram olarak “dünya
geneline kentleşmeyi” merkeze almaktadır. Blake ve Gilman (2024), iklim
değişikliği ve küresel salgınların getirdiği zorlukların, insanlığın yeni ve
güçlü “dünyevi” yönetim biçimleri geliştirmesi gerektiği anlamına geldiğini
savundu. Labban (2014) ve Arboleda (2020), madencilik ve kaynak çıkartma
faaliyetlerini gezegensel akışlar, bilhassa Çin’deki kentsel altyapıda yaşanan
büyüme bağlamında ele alıyor. Dünyevi olana bu kadar önem verilmesine rağmen,
çok az kişi, bunu Marx’ın temel kavramı olan üretim biçimiyle açıktan
ilişkilendirmiştir.[2] Dünya nüfusunun giderek daha büyük bir kısmı, bu küresel
tedarik zincirlerine bağımlı hale geldikçe, kapitalizm insanlığın yaşamına siniyor.
Bu
yazının yazıldığı sırada, ikinci Trump yönetiminin tetiklediği ticaret
savaşları ve ekonomik milliyetçiliğin yeniden canlanmasıyla birlikte,
küreselleşmiş üretim sistemlerinin çöktüğüne tanık olundu.Bu düzlemde motosiklet,
gezegensel bir üretim biçiminin ikinci bir anlamını da çağrıştırıyor. Emtia
üretimi, artık dünyevi etkileriyle birlikte gerçekleşiyor.
Honda
Rüyası denilen tedarik zincirindeki her bir düğüm karbon emisyonunu gerekli
kılıyor. Zira bu zincir petrolle çalışıyor. Bu emisyonların dünyanın neresinde
gerçekleştiğinin önemi yok, dünya üzerinde aynı etkilere yol açıyor. Atmosferdeki
karbon konsantrasyonunun (şu anda) 430 ppm olduğunu gösteren atmosferik emisyon
yüküne katkıda bulunuyorlar.[3] Dünyanın bir bölgesindeki üretim (veya
tüketim), iklim değişikliğinin dünyanın diğer bölgelerindeki zincirleme
etkilerine doğrudan etki ediyor: Los Angeles’ı harap eden yangınlar, İspanya’daki
seller ve Afrika’da devam eden kuraklık, yakın tarihli birkaç örnekten sadece
birkaçı.
Üretimin
gezegen ölçeğinde gerçekleşmesi, küresel ekolojik krizi nasıl ele alacağımız
konusunda büyük siyasi zorluklar ortaya koyuyor. Çözüm, genel olarak üretim
ilişkilerinin küresel ölçekte yeniden yapılandırılmasını gerektiriyor. Ekolojik
sol kesimde tekrar eden bir eğilim, çağdaş kapitalizmin küreselleşmesini, yerel
çözümlere odaklanarak reddediyor. Bu çözümler, yereli temel alan tarım, merkezi
olmayan yenilenebilir mikro şebekeler, kooperatifler vb. konuları kapsıyor
(Albo 2007; Sharzer 2012). Ancak, bu tür çabaların dünyevi üretim biçimi ve onu
tek bir amaçla, yani kârla örgütleyen sermayenin gücüyle nasıl başa
çıkabileceği pek açık değil. Dünyanın geri kalanı normal seyrinde devam
ederken, yerel çözümlerin küçük ölçekli deneyler olarak gelişmesini hayal etmek
çok daha kolaydır. Dünyevi üretim biçimi, dünyayı gören bir değişim teorisine
ihtiyaç duyar. Marksizm aslında kesinlikle küresel bir özne sunar: proletarya.
Bu
makalede, ekolojik Marksizme mensup geleneklerin[4] bu tarz bir değişim teorisi
sunmak için yeterli teçhizata sahip olmadıklarından, zira emek veya işçi sınıfı
politikalarını, farklılık arz eden yaklaşımlarının merkezine almadıklarından
bahsediliyor.
Yetmişlerden
beri ortaya çıkan ekolojik Marksizm, aslında neoliberal saldırıyla veya David
Harvey’nin (2005, s. 31) “kapitalist sınıf iktidarının yeniden kurulması”
olarak adlandırdğı süreçle birlikte gelişme kaydetti. Bu, Margaret Thatcher’ın
“alternatif yok” sözünün geçerli olduğu dönemdi. Ekolojik Marksist
araştırmaların öne çıkan bir konusu da, kapitalizmin ekolojik krizimizin
kökeninde yattığına dair doğru analizi ortaya koymaktır (bkz. Angus 2016; Kovel
2007; Williams 2010).
Bu
yaklaşımlar, anti-kapitalist politikalarını açıktan dile döküyorlar ama her
zaman tutarlı bir teori veya değişimin failini sunamıyorlar. Klasik Marksistlere
göre bu fail, tartışmasız bir şekilde, işçi sınıfı veya proletarya idi, ancak
son yarım yüzyılda Marksistlerin bu konuda net olmadıkları görülüyor. Elbette,
ekolojik Marksizm, Marksizmin kendisine yönelik derin memnuniyetsizliğe tanık
olunduğu tarihsel bir dönemde ortaya çıktı. Eric Hobsbawm bu düzlemde “gerileyen
Marksizm” tabirini kullanıyordu (2011, s. 385–399).
Marksizmi
pratiğe dökenlerin çoğu, ekolojik Marksizmin tamamen yeniden gözden geçirilmiş bir
Marksizm demek olduğuna inanıyor, “Prometeci” eğilimlere karşı çıkıyorlardı.
Bazıları, Marksizmi yeşillendirmekten söz ediyordu (Benton 1996). Bu bakış
açısı, yalnızca Marksist devletlerin ekolojiyle alakalı kötü sicillerinden kaynaklanmıyordu
(Engel Di-Mauro 2021), ancak aynı zamanda hem işçi sınıfının gücünün azalması
hem de eş zamanlı olarak gelişen, hatta o vakitler oldukça güçlü olan çevre
hareketinin de ürettiği bir şeydi (Gottlieb 1993).
Birçok
solcu, ekolojiyi solun eski işçi ve sosyalist hareketlerle olan bağlarının
ötesine geçerek yeniden güçlenmesini sağlayacak “yeni toplumsal hareketlerin”
öncülerinden biri olarak gördü. Elli yıl sonra, bu önermenin işe yaramadığını
söylemek gerekiyor.
Şüphesiz,
yerel ve ulusal düzeyde çevre konusunda kimi kazanımlar elde edildi. Ama genel
bilanço, diğer faktörlerin yanı sıra, artan emisyonlar ve biyoçeşitlilik kaybı
ile birlikte, iklim ve ekolojik krizin her geçen yıl daha da kötüleştiğini
gösteriyor. Son elli yıllık dönem, kapitalist sınıf iktidarının giderek daha
fazla yoğunlaşmasıyla tanımlı (Harvey 2005). Dolayısıyla, ekolojik Marksizmin
stratejik ve teorik açıdan sistemi yeniden başlatmak zorunda olduğunu kabul
etmenin vakti geldi.
Marksizmi
yeşillendirmek, ekolojik Marksizm teorilerinin geleneksel Marksist teori olarak
kabul edilebilecek şeyle ikircikli bir ilişki içinde olduğu anlamına geliyordu
ve bence bu, kapitalist üretim biçiminin üstesinden gelmede işçi sınıfının
stratejik merkeziliğini de içeriyor. Bu üretim biçimi, yukarıda da belirttiğim
gibi, doğası gereği dünyevidir ve küresel bir değişim failine ihtiyaç duyar.
Ben,
bu işçi sınıfının ekoloji alanında elde edeceği gücü temel alan dünyeyi teoriye
“proleter ekoloji” diyorum (ayrıca bkz. Huber 2022, s. 179–219). Bu teori, üç
temel üzerine kuruludur.
1.
Marx’ın tarihsel açıdan özgün olan işçi sınıfının oluşumu veya proleterleşme teorisi,
temelde ekolojik bir teoridir. Varoluşun ekolojik koşullarından kitlesel
yabancılaşmayı (ve sonuç olarak nüfusun büyük çoğunluğunun piyasa yoluyla
hayatta kalmaya zorlanmasını) konu alır.
2.
Marx’ın Mike Davis'in (2018) “proletaryanın failliği” olarak adlandırdığı hususu
merkez alan teorisi, gezegen ölçeğinde türlerin özgürleşmesi teorisidir. Yani,
proletarya, tüm insanlık için sınıflı toplumu ortadan kaldırma kapasitesine
sahip “evrensel bir sınıf”ı ifade ediyordu. Marx’ın özgürleşme teorisi, küresel
proletaryanın üretim üzerinde kolektif kontrol sağlayabileceği ve bunun
sonucunda doğayla olan toplumsal ilişkiyi de değiştirebileceği fikrini temel
alıyordu.
3.
Ekolojik Marksistler, Marx’ın toplum ve doğa arasındaki metabolik ilişkinin özü
olarak emeğe odaklanmasına aşina olsalar da, Marksist politikanın özü olarak emeğin
ve işçi sınıfının örgütlenmesinin[5] stratejik önemine çok az odaklanılmıştır
(Chibber 2022a; Draper 1978).
Benim
temel argümanım şudur: ekolojik krizin en kötü sonuçlarına mani olmak
istiyorsak, daha çok işçi sınıfının gücünü, sendikalar, partiler ve sınıfı bir
sınıf olarak örgütlemeyi amaçlayan diğer kuruluşlar gibi kurumlar aracılığıyla
inşa etmeye yöneltmeye odaklanmalıyız. James O’Connor (1988) gibi isimler,
çevreyle ilgili mücadelelerin aslında sınıf mücadeleleri olduğunu dile
getirmişlerdir. Benim amacım ise bu mücadelelerde işçi sınıfını merkeze
almaktır. Ancak bu argümana geçmeden önce, öncelikle Ekolojik Marksizmin
kökenlerini ve gelişimini ele alacağım.
Ekolojik
Marksizm İşçi Sınıfını Merkezden Uzaklaştırdı
Ekolojik
Marksizm, altmışlar ve yetmişlerde geniş kapsamlı çevre hareketi içinden çıktı.
Ortaya çıkışını, Yeni Sol’un genel atmosferi ve genel olarak Marksist ve
sosyalist politikalara, özellikle de işçi hareketine atfedilen başarısızlık
duygusu bağlamında ele almak gerekiyor. Bu nedenle, Marksist ve sosyalist
düşünürlerin yeni bir şey arayışında olmaları tamamen anlaşılabilir bir
durumdu. Raymond Williams, “Sosyalizm ve Ekoloji” adlı makalesinde, “Bence şu
anda yeni bir tür siyaset inşa etmenin başlangıç aşamasındayız” diyordu (Williams
[1982] 1995, s. 57). Aynı şekilde André Gorz (1980a, s. 20) da ekolojik
politikanın geleneksel sosyalist projeden temelde farklı ve “bağımsız” bir şey
olarak görülmesi gerektiğini söylüyordu:
“Bu nedenle ekolojik
mücadele, mevcut haliyle, kapitalizme karşı mücadelenin vazgeçilmez bir
boyutudur. Sosyalizmin siyasi hedeflerine tabi kılınamaz. [...] İşte bu nedenle
ekolojik hareket, özgünlüğünü ve özerkliğini savunmaya devam etmelidir.”
Bu
açıklamalar, işçi hareketinin sermaye tarafından başlatılan sınıf savaşından
geri çekildiği tarihi bir anda geldi (Harvey 2005). Özellikle akademide
teorisyenler, Marksist fikirleri altmışlardaki ayaklanmalarda rol oynayan çok
sayıda “yeni toplumsal hareket”e nasıl bağlayacaklarını kavramaya çalıştılar
(bu akademisyenlerin birçoğu bu ayaklanmaların bizzat parçasıydı).
Çevre
hareketine onu tamamlayacak Marksist bir teori sunma konusunda ortaya konulan
en gelişkin girişim, Capitalism Nature Socialism [“Kapitalizm Doğa
Sosyalizm” -CNS] dergisinin kurucusu James O’Connor ve onun “kapitalizmin
ikinci çelişkisi” teorisiydi (O’Connor 1988). O’Connor’ın katkısını yeni
toplumsal hareketler için teorik bir cephane olarak sunduğunu herkes unutmuş
görünmektedir: “Geleneksel Marksizmin geleneksel işçi hareketlerinin
pratiklerini aydınlattığı gibi, ekolojik Marksizm de yeni toplumsal
hareketlerin pratiklerine ışık tutabilir” (O'Connor 1988, s. 12.) Başka bir ifadeyle,
O’Connor’ın ekolojik Marksizmi, işçi hareketiyle ve geleneksel sosyalist
hareketlerle bağlantılı ancak onlardan ayrı bir çerçevede ele alınmıştır. Yeni
toplumsal hareketleri cezbetmeyi ve onları daha geniş, daha açık bir Marksizm
türüne dâhil etmeyi amaçlamıştır. “İlk çelişki” toplumsal ilişkiler ve üretim
güçleri arasındayken, ikincisi, sermayenin üretim koşullarını baltalama
eğilimiyle tanımlanır. O’Connor için koşullar sadece ekolojik sistemler (iklim
istikrarı, topraktaki mikroplar ve hidrolojik akışlar) değil, aynı zamanda
kişisel koşullar (emeğin biyolojik ve toplumsal yeniden üretimi) ve toplumsal
koşullardır (paylaşılan toplumsal altyapılar). Yaşamın yeniden üretimine dair
bu derin kavrayış, Jason Moore (2015) ve Nancy Fraser (2022) gibi Marksist
ekolojinin diğer versiyonlarına yol açmıştır. Bu versiyonlarda sermayenin
ekolojik krizi, yaşamın, bakımın ve ekosistemlerin yeniden üretimi çerçevesine
oturtulmuştur. Bu birçok yönden doğrudur: ekolojik kriz, Moore’un “yaşamı
yaratma” veya “yaşam ağı” dediği şeyin krizidir (Moore, 2015). Ancak bu, krizin
kesinlikle üretim ve yeniden üretim koşullarında yer aldığı gerçeğini göz ardı
ediyor gibi görünmektedir. Gene de krize neden olan şey üretimdir, özellikle de
endüstriyel üretimdir.
Çevre
hareketinin veya herhangi bir yeni toplumsal hareketin sermaye ve üretime sahip
olanları yöntemlerini değiştirmeye zorlayacak herhangi bir potansiyel güce veya
stratejik etkiye sahip olup olmadığı net olarak görülememiştir. Dahası, O’Connor,
kriz ve sermayeye dair yeni ve farklı bir “ekolojik” teori oluşturarak, “ilk
çelişki”nin ve geleneksel Marksist teori ve politikanın ekolojik soruna nasıl
ışık tutabileceği meselesinin üzerinden atlamıştır.
Birçok
teorisyen, ekolojik Marksizmin işçi hareketine yönelik ilgisizliğini bir sorun
olarak görmedi. Michael Löwy (2015) belki de ekososyalizmin en önde gelen
savunucusudur. Löwy, ekososyalizmi “kızıl”ı ve “yeşil”i birleştirme çabası
olarak tanımlar. Naomi Klein (2019 gibi isimlerin yanında Löwy de emeğe, işçi
sınıfına değil, koalisyonu temel alan siyasetin daha gevşek bir biçimine iman
ettiler. Löwy, kısa süre önce (2018) bunu şu şekilde ifade etti: “[...] çevreciler
ve sosyalistler, ortak mücadelelerini ve bunun daha geniş ‘hareketler hareketi’
ile nasıl bağlantılı olduğunu anlamak zorunda kalacaklar.”
Aynı
şekilde, ekososyalist düşüncenin bir diğer lideri, O’Connor’dan sonra CNS’in yayın
yönetmeni Joel Kovel (2019, s. 27) diplomatik bir üslup dâhilinde, yeni
ekososyalizmin emekten uzaklaşmak değil, onu merkezden uzaklaştırmak anlamına
geldiğini ileri sürüyor: “Proletarya, kızıl-yeşil birlikteliğini esas alan söylemlerde
ayrıcalıklı bir konuma sahip olmayabilir, ancak o, her yönüyle söz konusu
birlikteliğin bir ortağıdır.” Açık olmak gerekirse, bu, kesinlikle Kovel’in
ekososyalizmle ilgili görüşlerde işçi sınıfı politikalarını göz ardı ettiği
anlamına gelmez, sadece işçi sınıfının (ekolojik veya başka türden) dönüşümün temel
etkeni olduğunu söyleyen geleneksel Marksist konumdan ayrıştığını ortaya koyar.
Gorz
(1980b), Elveda Proletarya isimli kitabında, “sosyalizm artık işçi
sınıfıyla değil, köylüler, yerli halklar, feministler, işsizler ve diğer
bileşenleri içeren daha geniş bir kesimle ilgili bir meseledir” diyordu. Bu,
geleneksel sosyalist hareketlerin ve işçi hareketlerinin en iyi ihtimalle,
üretim düzleminde işçilere odaklanmasına, en kötü ihtimalle, toplumsal yeniden
üretim, ırkçılık ve cinsiyetçilikle ilgili diğer kaygıları tamamen göz ardı
etmesine karşı anlaşılabilir bir tepkiydi.
David
Harvey’nin (2003, s. 170) belirttiği üzere, geleneksel sosyalist hareketin ve
işçi hareketinin “yirminci yüzyılın büyük bir bölümünde kayda değer ürünler
verdi”, ancak bu gelişmelerin “sayısız dışlanma pahasına” gerçekleştiğini de
kabul etmemiz gerekiyor. “Hareketlerin hareketi” yaklaşımı, haklı nedenlerle,
Marksist yönelimini korumaya çalışırken, yetmişler sonrası dönemin farklılığa
daha fazla dikkat çekme çağrısına paralel olarak, Marksist meta anlatılardan
uzak durarak, evrenselci politikalardan veya ortak, nesnel veya ortak çıkarlar
kavramından kaçınarak ilerlemeye çalıştı (Wood 1986).
Yukarıda
incelenen ekolojik Marksistlerin aksine, klasik Marksizmden vazgeçmeye daha az
istekli bir çerçeve olan “metabolik yarık” okulu, John Bellamy Foster (2000), Paul
Burkett (1999) ve Kohei Saito gibi düşünürler tarafından geliştirildi.[6] Özetle
bu okul, toplum ve doğa arasında “metabolik yarık” olduğunu söyleyen anlayışın
Marx’ın düşüncesi için önemli olduğuna, Marx’ın [1894] 1981, s. 949) kapitalist
atık ve kirlilik üretimi ile ekolojik sistemler, özellikle de toprağın bu
atıkları emme kapasitesi arasında “onarılamaz bir uçurum”u dert edindiğine dair
delilleri bir araya getirdi. Bu metabolik yarık teorisinin merkezinde proleterleşme
veya üretici kitlenin doğal üretim koşullarından ayrılması olgusu duruyordu.
Saito
(2017, s. 25–62) “yabancılaşma” kavramının sadece ücretli işçinin emekten,
insanın yaratıcı ve toplumsal kapasitelerinden yabancılaşmasıyla ilgili
olmadığını, aynı zamanda insan dışı yaşam ve geçim araçlarından ekolojik düzlemde
yabancılaşmasının teorisi olduğunu söylüyor. Bir başka çalışmasında (2022, s. 218–220)
Saito, bu süreci Marx’ın “ilkel birikim”le, sömürgeciliğin köylüleri ve yerli
halkları ekolojik yaşam araçlarından şiddet kullanarak mahrum etme konusunda
oynadığı rolle alakalı çalışmalarıyla ilişkilendiriyor. “Metabolik yarık”
teorisi, ayrıca Marx’taki komünizm vizyonunu, sürekli olarak “ortaklaşa üretim”
olarak adlandırdığı şeyi, temelde toplumsal ve ekolojik bir vizyon olarak yeni
bir çerçeveye oturtuyor.
Ne
var ki, son zamanlarda “çevreci proletarya” kavramına yönelik muğlâk atıflar
haricinde (bkz. Foster 2022; s. 483–492 ve Foster, Clark ve York 2010, s. 398,
440) metabolik yarık okulu, işçi sınıfının gücü, eylemliliği ve siyasi
örgütlenmesi meseleleri konusunda çok az şey söylüyor.[7]
Marx’ın
ekolojisinin temelini ararken, Foster ve diğer isimler, genelde Marx’ın
düşüncesinin gerçek ekolojik doğasını ortaya koymak adına Kapital’in ciltlerine
veya yayınlanmamış el yazmalarına derinlemesine bakarlar. Paul Burkett’in (1999)
Marx ve Doğa kitabı, Marx’ın değer, rant, sınıf mücadelesi gibi
kavramlarına dair teorilerinin ekolojik önemi konusunda kapsamlı bir inceleme
sunuyor. Ancak, işçi sınıfının eylemliliği konusunu yalnızca “devrimin
endüstrici vizyonu” fikri üzerinden karikatürize edilmiş bir şekilde ele alıyor
(s. 199-203). Bu nedenle, sanayi proletaryasının üretimi ele geçirmesine dair
bu “tek taraflı endüstrici” vizyona karşı çıkarak (komünizm için ekolojik bir
temel teşkil ettiğine dair iddianın “inandırıcı olmadığını" söylemek
suretiyle) diğer eko-Marksistlerin dilinden konuşuyor, bu düzlemde, sendikalar
gibi işçi sınıfı örgütlenme biçimlerine özel bir önem vermiyor (Burkett 1999, s.
199, 201). Diğer eko-Marksistlerle birlikte, işçi sınıfı mücadelelerinin
vizyonunun, “yerli, toplumsal ve feminist değerler” açısından zengin olan
“çevredeki popüler çevre mücadeleleri” ile uyumlu olması gerektiğini savunuyor
(Burkett 1999, s. 217). Bu tabii ki doğru ama Burkett (1999, s. 214) bir yandan
da, “işçi sınıfının üretim koşulları üzerindeki kontrolü” denilen bebeği, “devrimin
tek taraflı endüstrici vizyonu” denilen banyo suyuyla birlikte atmamak gerekiyor”
diyor. Daha olumlu bir yaklaşım dâhilinde kapıyı “emekçinin ekoloji yanlısı
potansiyelini” temel alan “genel bir hareket”in oluşma ihtimaline açık bırakıyor
(Burkett 1999, s. 213, 216). Dahası, haklı olarak, ekolojik krizin kendisinin,
üretimin “işbirliğine dayalı yönetiminin gerekliliğini” ve geniş anlamda
tanımlanan işçi sınıfının bu üretim sürecinin dizginlerini ele geçirme
çalışmalarında oynadığı öncülük rolünün “tarihsel rasyonelliğini” daha da
belirgin hale getirdiğini söylüyor (Burkett 1999, s. 216). Burkett’in asıl
amacı ise Marksizmi bütünüyle ekolojik bir analize yönlendirmek. Oysa diğer
eko-Marksistler, genelde metabolik yarık veya ikinci çelişki gibi birbirinden
kopuk kavramları teoriye iliştirmeye çalışıyorlar.
Yeşil
bir Marksizm yaratma veya ekolojik bir Marksizmi yeniden yorumlama projesinin, yetmişlerden
beri kapitalist sınıf iktidarının yoğunlaşmasına karşı koymakta pek bir işe
yaramadığını kabul etmenin vakti geldi (elbette aynı şey, Marksizmin tüm
biçimleri için de söylenebilir). Bu nedenle, Marksizmi gerilemeden evvel bu denli
güçlü bir siyasi hareket kılan hususları yeniden gözden geçirmekte fayda var.
Proleter
Ekoloji Teorisi
Marksizmi
yeni bir amaca uygun kılma çabası, temellere geri dönmeli, Marksizmin özünün ne
olduğunu sormalıdır. Özü iki ilkeyle özetlemek mümkün.
1.
“Şimdiye dek var olan tüm toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir”
(Marx ve Engels [1848]) 2009, s. 33).
2.
Birinci ilkenin devamı niteliğindeki ikinci ilke, sermayeye karşı sınıf
mücadelesinde işçi sınıfının merkezi rolüyle ilgilidir.
Bu
ilke, Marx’ın kendi örgütlenmesinde merkezi bir öneme sahip bir metinde dile
getirilmiştir: Uluslararası İşçi Birliği’nin Genel Kuralları’nın ilk satırı şu
şekildedir: “İşçi sınıfı kendi kendisini kurtarmalıdır” (Marx 1864). Bu,
sıklıkla “işçi sınıfının özgürleşmesi” ilkesi olarak adlandırılır (Meyer 2022).
Bu açıdan bakıldığında, Marx, kapitalizmin sadece işçi sınıfını yaratmakla kalmayıp
, onu devirme konusunda özel yeteneklere sahip bir sınıfı da yarattığını
söylüyordu. Ellen Meiksins Wood (1986, s. 90) bunu şu şekilde ifade ediyordu:
“Marksizmin geliştirdiği, sınıf
mücadelesi ve işçi sınıfının özgürleşmesi yoluyla gerçekleştirilen sınıfın
ortadan kaldırılmasını temel alan sosyalist proje anlayışı, sosyalist
hedeflerin tarihsel hareket ve toplumsal süreç teorisine dayandırıldığı
sistematik ve tutarlı bir açıklama sunuyordu. [...] Sosyalizm, artık tarihin gündemdeydi
çünkü tarihte ilk kez, sadece insanın özgürleşmesini mümkün kılacak üretim
güçlerinin yanında, ondan da önemli bir gelişme olarak, sınıfsız bir toplumun
gerçek ihtimalini bağrında taşıyan sınıf ortaya çıkmıştı.”
Ekolojik
Marksizm, işçi sınıfının yenilgiye uğradığı bir dönemde ortaya çıktığı için,
işçi sınıfının kendi kendini özgürleştirmesine dair özel bir ekolojik teori
geliştirme işine pek fazla önem vermedi.
Ancak
dikkat çekici olan, Marx’ın işçi sınıfının oluşumu teorisinin her şeyden önce
ekolojik bir nitelik arz etmesidir. Proleterleşmeyi tanımlayan şey, insanların
çoğunun bu gezegende yaşama tarzında gerçekleşen, tarihsel açısından önemli
kopuştur. Stefania Barca 2020, s. 42) bu hususu gayet iyi açıklıyor:
“Özetlersek:
tarihsel-materyalist bir bakış açısından, işçi sınıfı veya proletarya ve
metabolik ayrışma, insanların geçim kaynaklarından şiddetli bir şekilde
koparılmasının ve biyosferin bozulmasının yaşandığı benzersiz, küresel bir
süreçten kaynaklanmaktadır.”
Friedrich
Engels (2021, s. 21) bunu 1872 tarihli Konut Sorunu adlı metninde de
açıkça ifade etmiştir: “Modern devrimci proletarya sınıfını yaratmak için,
geçmişin işçisini toprağa bağlayan göbek bağını kesmek gerekiyordu.”
Marx’ın
Kapital’de ([1867] 1976, s. 764) “proleter”i tanımlarken, onu “toprağa
bağımlı yoksul köylüler” tanımından ayırmak için büyük çaba sarf eder. “İlkel
ormancı, ilkel ormanın sahibidir ve onu kendi mülkü olarak kullanır. [...] Bu
nedenle, o bir proleter değildir.” Marx’a göre proleter yoksuldur, ancak
yoksulluk içinde topraktan geçinen biri, proleter değildir. Proletaryayı
tanımlayan şey, ekolojiden kopuş ve hayatta kalmak için piyasaya bağımlılıktır.
İşçiler,
sistematik olarak üretim araçlarından özellikle de topraktan mahrum
bırakıldıkça, sermaye, devrimci bir üretim biçimi geliştirir. Marx’ın ([1867]
1976, s. 928) temel teorisi, sermayenin işçi sınıfının mülksüzleştirilmesine
zemin hazırlamak için üretimi toplumsallaştırdığını söyler.
“[...] işçiler
proletaryaya, emek araçları da sermayeye dönüştürüldüğü, kapitalist üretim
biçimi, kendi ayakları üzerinde durduğu anda, emeğin daha fazla
toplumsallaştırılması ve toprağın ve diğer üretim araçlarının toplumsal olarak
sömürülen, dolayısıyla, ortak üretim araçlarına dönüştürülmesi yeni bir biçim
alır.”
Emtiaa
bağımlı olduğumuz ölçüde, yukarıda belirtildiği gibi, dünyevi üretim ağları
olan toplumsal emek dünyasına da bağımlı hale geliriz. Marx’ın tarih teorisi,
bu küresel, proleterleşmiş işçi sınıfının, zaten toplumsallaşmış olan bu üretim
sistemini ele geçirme ve onu toplumsal ihtiyaçlara yönelik yeniden kullanma
kapasitesine sahip olduğunu söyler. Metabolik yarık araştırmacılarının (Foster,
Clark ve York (2010, s. 401–422) da belirttiği üzere, sermaye, insanlığı
küreselleşmiş emtia biçimine bağımlı kılarken, sosyalizm veya komünizm, insan
türü düzeyinde küreselleşen üretimin ve dünyevi metabolizmanın dizginlerinin
insanlığın eline geçmesidir.
Marx’ın
da dediği gibi ([1894] 1981, s. 959), bu yeni üretim biçiminde “insan
toplumsallaştığında, ortak üreticiler, insan metabolizmasını doğayla rasyonel
bir şekilde yönettiğinde, kör bir gücün hükmü altından çıkıp kolektifin
kontrolüne girdiğinde özgürleşilir.” Küresel proletaryaya tabi “ortak üretim” ihtimali,
şu an için oldukça heyecan verici ama uzak bir ihtimalmiş gibi görünebilir.
Ancak, dünyevi krizi çözüme kavuşturmak için üretimin dönüştürülmesi sürecinin dünya
genelinde koordine edilmesi gerekmektedir. Bir bölge veya ulus, demokratik
olarak elektrik sektörünü ele geçirip karbondan arındırsa bile, diğer uluslar, (şu
an olduğu gibi) kömürle çalışan enerjiyi daha fazla ürettiği takdirde, iklim
krizi devam eder.
Ekoloji
politikasının çoğu bir tür yerelciliğe odaklanmakta, gıda sistemlerini yerelleştirmeyi,
toplulukları ekolojilerle yeniden birleştirmeyi öngörmektedir, ama asıl ihtiyacımız
olan şey bu değildir. Kriz küreseldir ve gezegen ölçeğinde, tür düzeyinde
üretimin yeniden yapılandırılmasına ihtiyaç duymaktadır. Ekolojik kriz
ağırlaştıkça, bu gerçek, daha da belirgin hale gelecektir.
Eric
Hobsbawm (2011, s. 118) bu görüşün genel hatlarını ortaya koymuştur: “[...] dünyadaki
ekonomik canlanmanın çevre üzerindeki etkilerinin de ortaya koyduğu üzere, bu
süreç, küresel ölçekte özel mülkiyetten toplumsal yönetime doğru keskin bir
geçişi zorunlu kılacaktır.” Basit bir ifadeyle, “ekolojik yıkımın ve iklim
krizinin gerçekliği, bu dönüşümün gerekliliğine veya Burkett’in (1999, s. 218) “sosyalizmin
kapitalizmin maddi koşullarından doğmasının tarihsel rasyonelliği ” olarak
adlandırdığı hususa dair materyalist temeli temin etmektedir” denilebilir.
Demek ki Mike Davis’in (2018, s. xvii) “Marx’ın yitip gitmiş ‘proletaryanın
failliği’ teorisini ekolojik-proleter faillik teorisi bağlamında yeni bir amaca
uygun kılmak için gerekli zemini sunan şey, ekolojik krizin ta kendisidir.
Başka
bir ifadeyle bu, işçi sınıfının insan türünü ekolojik çöküşten kurtarmak için
dönüşümün aracı olduğunu söyleyen teoridir. İşçileri Marx-Engels’in yolundan
ilerleyen Davis’in “evrensel sınıf” dediği şeye, küresel bakan veya bir bütün olarak
insan türüne odaklanan sınıfa dönüştüren, proletaryanın topraktan ve doğadan, herhangi
bir özel yerelliğin, bölgenin veya cemaatin kaygısından kopmasıdır. türden yerel,
bölgesel veya ctoplumsal kaygıdan kopmasıdır.
Bu
anlayış, çevre politikasının toprak gaspı veya zehirli kirlilik gibi hayatta
kalmaya yönelik doğrudan bir çevresel tehditten ortaya çıkacağını varsayan “yoksulların
çevreciliği” ve “çevresel adalet” gibi yaklaşımlardan farklıdır (bkz. Barca 2020;
Martinez-Alier 2005). Proleter ekoloji teorisi, işçi sınıfının “çevresel
çıkarları”nın ne olabileceğine dair çok daha geniş bir anlayış sunmaktadır.
Stefania Barca ve Emanuele Leonardi (2018) endüstriyel üretimin zararlı
kirliliğine karşı işçileri örgütleme girişimlerinde bir “işçi sınıfı ekolojisi”
anlayışına vurgu yaparken, Bue Rübner Hansen (2020) daha genel bir ihtiyaç olan
“nefes alma”nın daha kapsamlı bir ilgiyle karşılanacağini ileri sürer (Ayrıca
bkz.: Feltrin ve Sacchetto 2021 ve Bell 2020). Şüphesiz ki, endüstriyel sağlık
ve güvenlik için mücadele eden sendikaların tarihi, zehirli kirliliğe karşı
daha geniş çevresel adalet mücadeleleriyle bağlantılı olarak, işçi sınıfı
yaşamı ile maddi hayatta kalma arasında derin bir kesişme olduğunu ortaya koymaktadır
(Hampton 2015; Hurley 1995; Leopold 2007; Pulido 1996; Rektör 2022). Ancak bu,
kapitalizm koşullarında hayatta kalmaya yönelik en doğrudan tehdit
diyebileceğimiz şeyi, yani piyasanın kendisini göz ardı ediyor. Çoğu zaman
işçiler, sağlıklarına yönelik doğrudan “çevresel” tehditlerden ziyade, sarı
yeleklilerin meşhur “ay sonu” mücadeleleri olarak adlandırdığı şeylerle daha
çok ilgilenirler: kira, faturalar, yiyecek ve borç (Chrisafis 2018).
Piyasada
geçimini sağlamak için verilen bu türden mücadeleler, yaşam araçları üzerindeki
mücadeleler oldukları için gerçekten de “ekolojik” mücadelelerdir. “Bu işçi
sınıfı mücadelelerinin ekolojik sorunlarla hiçbir ilgisi yok” denilemez. İklim
değişikliği konusunda, işçi sınıfının erişmek için mücadele ettiği şeyleri
dönüştürmemiz gerektiği açıktır: elektrik, ısı, gıda, barınma ve ulaşım. Başka
bir ifadeyle, proletaryanın temel ihtiyaçlara daha güvenli erişim sağlamak için
üretimin dizginlerini ele geçirmesi çıkarınadır.
Yüzeyden
bakıldığında, John Bellamy Foster’ın (2022, s. 490) “çevreci proletarya”
kavramı, burada savunulan geniş tabanlı ekolojik işçi sınıfı eylemliliği
teorisinin türüne dair bir şeyler söylüyormuş gibi görünüyor. Ancak daha
yakından incelendiğinde, diğer ekolojik Marksistlerin birçok alışkanlığını sergilediği
görülüyor. Barca ve Saito gibi Foster da (2022, s. 484), on dokuzuncu yüzyılda
proletarya mücadelesinin, “[...] kapitalizmin işçileri topraktan tamamen koparması
ve sanayi şehirlerinde çalışanlar için yaşanabilir bir ortamı yok etmesi”
gerçeğiyle derinden ilişkili olduğunu doğru bir şekilde ortaya koyuyor.
Proleter
ekoloji teorisinin özünde, ekonomik piyasaya bağımlılığın olması gerektiği
söyleyebiliriz. Oysa Foster (2022, s. 483), çevre mücadelesini ekonomik
mücadele ve eylemlilik biçimlerinden ısrarla kopartıyor: “Devrimin aracı
giderek, alışılagelmiş anlamda yalnızca ekonomik bir güç olarak değil, çevresel
(ve kültürel) bir güç olarak düşünülebilecek bir işçi sınıfıdır: çevreci bir proletarya.”
“İkisi arasındaki ayrımın giderek azaldığını” kabul eden yazar, daha sonra,
siyasi mücadelelerin iki “maddi yönü olduğunu, bunların da siyasi-ekonomik ve
doğal-çevresel yönlere denk düştüğünü” söylüyor (Foster 2022, s. 490, 485).
Proleter
bir ekolojik yaklaşım, bunları birbirinden ayırmazdı. Toplumumuzda çevre
mücadelesinin tamamen ekonomik bir mücadele olduğunu kabul eden tek güç sağcılar.
Çünkü iklim değişikliğiyle mücadele yöntemlerinin her türlüsünün “ekonomiye”
zarar vereceğini, iş kayıplarına, rekabet gücünün azalmasına ve yaşam
standardının düşmesine yol açacağını en yüksek sesle savunan da sağcılar
(Paterson, Wilshire ve Tobin 2024).
Sonuç
olarak, çevreci proletaryanın proleter doğasının Foster’ın sosyalist politika
için sunduğu stratejik argümanı nasıl etkilediği pek açık değil. Foster, Clark
ve York, bu terimi ilk kullandıklarında (2010, s. 440) iklim felâketlerinden en
çok etkilenen “üçüncü dünya kitlelerini” ve “gençlik temelli iklim adaleti
hareketini” temel seçmen kitleleri olarak vurguluyordu. Aslında her ikisinde de
proleter unsurlar var, ancak bu, her zaman böyle olmak zorunda değil. Foster’ın
(2022, s. 486-488) kavramı açıklayan çalışması, bu yeni çevreci proletaryada
köylülüğün oynadığı merkezi role daha fazla vurgu yapıyor. Çevreci proletaryaya
dâhil etmemiz gereken mücadeleleri somut olarak adlandırmaya gelince,
geleneksel işçi sendikaları veya işçi sınıfına ait siyasi partilerine rol biçilmiyor.
Bunun yerine, farklı “hareketlerin” ortak bir solcu listesine, “hareketlerin
hareketi”ne, aslında var olan sosyalist devletlere biraz tuhaf bir bağlılık söz
konusu.[8] Bu dağınık “hareketler” sermayenin gücüyle fiilen yüzleşme konusunda
kesik kesik yetenek göstermiş olsa da, Çin’de kömürle çalışan “ekolojik medeniyet”in
veya Venezuela’da petrolle finanse edilen yirmi birinci yüzyıl sosyalizminin
(ya da Küba’daki ambargo altındaki ekolojik otarşinin) ekolojik nitelikleri,
yirmi birinci yüzyılda gördüğümüz eko-proleter mücadele konusunda bir zemin
sunuyormuş gibi görünmüyor. Bu devletlere ve bazen de önemli başarılarına dair
ne tür değerlendirmelerde bulunursak bulunalım, bunlar, “işçi sınıfının kendi
kendini özgürleştirmesi”ne dair örnekler değil. Öte yanda Foster, ekonomik ve
siyasi örgütlenmenin proleter biçimlerine net bir rol biçmiyor.
Proletarya
Kimdir?
Proleter
ekoloji teorisi, toprak veya kirlilik mücadelelerinde dar bir “çevresel” çıkar
aramak yerine, işçi sınıfının yaşamının ve piyasa yoluyla hayatta kalma
mücadelesinin daha geniş alanını hedeflemelidir. Ancak asıl zorlu soru şu
olmalıdır: “Proletarya kimdir?”
Paul
Burkett’in de belirttiği gibi (1999, s. 200) birçok Marksist, proletaryayı sanayi
proletaryasıyla karıştırıyor. Bu noktada proletaryayı çok daha geniş bir
şekilde tanımlamak gerekiyor. Komünist örgütçü Mike Macnair’in (2006, s. 30) dediği
gibi, “proletaryayı esasta üretim araçlarından kopukluğu tanımlıyor.” Macnair,
bunun genel olarak “ücret fonuna” bağımlı olan tüm bireyleri, bilhassa evdeki
ücretli olmayan bakım çalışanlarını kapsadığını söylüyor.
Kim
Moody (2017, s. 41), ABD’de ücretli yönetici ve profesyonel meslekleri çıkarsak
bile geriye kalanın nüfusun yaklaşık yüzde 75’ini oluşturduğu tahmininde
bulunuyor. Ancak küresel olarak düşünürsek, bunun sadece ücretli çalışanlar
olmadığını açıkça belirtmek gerekiyor.
Mike
Davis’in (2004, s. 5) “gayriresmî proletarya” olarak adlandırdığı kişiler,
Lagos ve Buenos Aires gibi küresel gecekondu bölgelerinde atık toplama ve küçük
çaplı ticaretle geçinen işçilerdir. Bu gayriresmî işçilerin yaşamları, tıpkı
resmi ücretli işçiler gibi piyasa aracılığıyla yeniden üretilir. Proleter
yaşamı ve güvensizliği karakterize eden şey, piyasaya bağımlılıktan kaynaklanan
bu radikal bireyselleşmedir.
Son
30-40 yıllık dönemde kitlesel proleterleşmeye tanıklık ettik. Ferşad Aragi
(1995), 1945’ten beri insanlığın köylülükten çıkma sürecinin hızlandığını
söylüyor. Mike Davis’in (2004) çalışması ise neoliberal ekonomik yeniden
yapılanma sürecinin tarım üreticilerini küresel proletaryaya dönüştürme konusunda
oynadığı role vurgu yapıyor. Ayrıca eski komünist dünyanın çöküşünden de, bunun
neticesinde, eski Sovyetler Birliği’ndeki piyasa reformlarının uyguladığı şok
terapisinden ve bazılarına göre dünyanın en büyük göçü olan, Çin’de yaklaşık
250 milyon insanın kırsaldan şehirlere ve bazen de sanayideki iş sahalarına göç
etmesinden (Givens 2013) de bahsetmek gerekiyor.
David
Harvey (2009), bu süreçlerin “yirmi yılda küresel proletaryaya yaklaşık 2
milyar insan daha eklediğini” öne sürüyor. Dünya Bankası (2025), küresel
işgücünün tarımdaki payının yıllar içerisindeki seyrini takip ediyor. Sadece 30
yıl önce bu oran yüzde 43’e yakındı, şimdi (2023 itibarıyla) yüzde 26
civarında. Birçok açıdan, Marx’ın tamamen proleterleşmiş bir gezegen öngörüsü
gerçekleşti, belki de beklediğinden bir yüzyıl kadar sonra.[9]
İşçi
Sınıfının Gücünün Oluşumu: Nesnel ama Otomatik Değil
Özetle,
proletarya, ekolojik varoluş koşullarından kopuktur. Proletarya, gezegendeki
nüfusun büyük çoğunluğunu temsil eder. Peki ama bu bilgi, neye derman ne
işimize yarar?
Marx’ın
“kayıp teorisi” proletaryanın failliğiyle ilgilidir (Davis 2018). Bu teori,
proletaryanın tarihin devrimci öznesi olduğunu söyler. Demek ki iktidarı
ciddiyetle ele almamız gerekiyor. Temelde, işçi sınıfının neden dönüşümün özel
faili olduğu sorusuna cevap bulmak için Hal Draper (1978, s. 33–80) ve Vivek
Chibber (2022a, s. 98–105) gibi Marksist düşünürlerden yararlanabiliriz. Bu soruya
üç cevap verilebilir:
1.
Nüfusun çoğunluğunu teşkil eden haliyle (Zwieg 2000) işçi sınıfı sayısal güce,
ayrıca ırk, cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve milliyet gibi önemli farklılıkların
ötesinde birleşme, ortak çıkarların tanınması yoluyla dayanışma kurma becerisine
sahiptir.
2.
Chibber’in (2022a, s. 96) sözüyle, kapitalizm “insanları, maddi güvenlik,
kişisel özgürlük, kendi kaderini tayin etme ve karşılıklı saygı gibi düzgün bir
hayatın bileşenlerinden mahrum bırakır.” Başka bir ifadeyle kapitalizm, dönüşümü
sağlayacak değişiklikte çıkarı olan bir işçi sınıfı yaratır.
ABD
gibi zengin bir ülkede bile, ekonomik güvensizlik ve maddi yoksunluk düzeyi yüksektir.
Nüfusun yaklaşık yüzde 59’u maaştan maaşa yaşamaktadır (Bruenig 2025).
3.
En önemlisi de işçi sınıfının çalıştığı için belirli bir güce sahip olmasıdır.
İşçiler, çalışmadıkları vakit muktedirleri bir dizi talebi karşılamaya mecbur
edecek krizi yaratma becerisine sahiptiler.
2018’de
Batı Virginia Öğretmenler Sendikası, eyaletteki okulları kapatarak toplumsal
yeniden üretimde krize yol açtı. Sağcı bir eyalette yaklaşık iki hafta içinde
talepleri karşılandı (McAlevey 2018). Sorun şu ki, ABD’de ve başka yerlerde
grev faaliyetlerinin düzeyi seksenlerin başından beri büyük ölçüde düştü
(Henwood 2022). Sendika lideri Jerry Brown’ın ifadesiyle, “Grev kası diğer
kaslar gibidir, onu diri tutmalısınız yoksa körelir” (McAlevey’den aktaran: 2016,
s. 71).
Bu
işçi sınıfının gücüne dair anlatım önemli bir gerilimle malul. Bir yandan,
nihayetinde küçük işçi gruplarını, David Montgomery’nin (1987, s., 2) “militan
azınlık” dediği, işçileri greve çıkartabilen, onların bu avantajlarından
istifade edebilen kesimi temel alıyor. Başka bir ifadeyle, işçilerin yapısal
gücü, işçi tarihçisi John Womack Jr.’ın (2023, s. 16) teknik iş bölümünde
işçilerin sahip oldukları “stratejik konumlar”a denk düşüyor. Eğer işçiler,
belirli bir fabrikayı, limanı, okul sistemini veya lojistik kümesini
kapatabilirlerse, Jane McAlevey’nin sözleriyle (2018), “toplumda elitleri cevap
geliştirmeye zorlayan bir krize yol açabiliyorlar.” Bu avantaj, emek
süreçlerinin ve belirli darboğazların “somut bir analizine” dayanıyor. Ancak bir
yandan da kanaatimce, işçi sınıfının siyasi gücü, daha çok kapitalist toplumun
büyük çoğunluğunu teşkil eden halinden kök alıyor. Bu, gerçek gücün sosyalist
Peter Camejo’nun (1970) “kitlesel eylem” veya kitlelerin belirli siyasi
talepler etrafında örgütlenme gücü olarak adlandırdığı şeyi temel aldığını kabul
etmek anlamına geliyor. Lenin’in (1920) ifadesiyle, “[...] binleri değil […] bu
koşullarda milyonları, on milyonları bulmak gerekmektedir.”
Bazı
akademisyenlerse (bkz. Silver 2003; Wright 2000) bu ayrımı, işçilerin belirli
üretim sistemlerini durdurma konusunda sahip oldukları yapısal güç ve işçilerin
sendikalar, partiler gibi kitle örgütleri aracılığıyla kurabilecekleri ortak
güç açısından incelediler. Temel tarihsel ders bize şunu söylüyor: biri
diğerinden üstün değil, her ikisi de gerekli ve birbirini besliyor.
Son
olarak, bu “nesnel” işçi sınıfı gücüne dair açıklamanın yalnızca potansiyel güç
olduğunu, bu gücün işçi sınıfı tarafından oluşturulmasının ve örgütlenmesinin
hiçbir şekilde otomatik olmadığını belirtmek gerekiyor.
Proleter
Ekolojiyi Sorunsallaştırmak:
Lenin’den Mike Davis’e Stratejik Gerilimler
Peki
bu güç, ekolojik boyutlara sahip mi? En temelde, proletaryanın asli ekolojik failliği,
tüm sosyo-ekolojik metabolizmayı kontrol altına alma potansiyeline sahip siyasi
gücüne odaklanmalıdır (Pineault 2023). Bu yaklaşım, Lenin’in ([1902] 1929, s. 33)
“tek başına sendikal bilincin veya işçilerin örgütlenip tek bir işyerinde
ücret, sözleşme gibi tamamen ekonomik kazanımlar elde etmesinin ekolojik krizi
çözüme kavuşturma konusunda yeterli olmayacağına dair yaklaşımıyla uyumludur.
İklim
sahasına bakıldığında, karbondan arındırmanın bir yatırım sorunu olduğu son
derece açıktır ama yatırım sermayesi, bunu yapma konusunda isteksizdir
(Christophers 2024). Dolayısıyla, iklim krizinin çözümü, enerji, konut, ulaşım
ve tarım gibi temel altyapıları dönüştürmek için kamu sektörü öncülüğünde büyük
ve yoğun yatırımların yapılmasına ihtiyaç duyacaktır. Bu da kaçınılmaz olarak
politik bir olgudur. Üstelik, bu tür bir toplumsal dönüşümün bir “iklim
hareketi”nce (hele ki bir “hareketlerin hareketi”nce) gerçekleştirileceği net
değildir. Bunun yerine, iklim krizine yönelik politika, son 30-40 yıllık
dönemde uygulamaya konulan kemer sıkma politikalarına karşı çok daha geniş bir
sınıf mücadelesi olarak görülmelidir. Sınıf politikasına odaklanma tüm ekolojik
Marksistler tarafından paylaşılan bir husus olsa da, ben burada daha çok, kamu
yararını gözeten, kemer sıkma karşıtı ajandanın zaferle taçlanabilmesi için,
sermayeye toplumsal düzeyde karşı koyan sendikalar ve işçi sınıfının siyasi
partileri gibi proleter örgütlerin yeniden inşasına gerek olduğunu söylüyorum.
Burada
özetlenen proleter ekoloji stratejisine dayalı ekolojik ajanda, ekolojik bir
programın işçi sınıfının maddi çıkarları ve proleter güvensizliğiyle uyumlu
olduğu programatik bir siyasi ajandaya sahip olmalıdır. Zengin ülkelerde bile,
şu anda bu çok temel, maddi ihtiyaçlar açısından bir “yaşam maliyeti krizi”ne
tanık oluyoruz. Bununla birlikte, kapsamlı bir “kemer sıkma karşıtı” ajanda,
eğitim, sağlık ve çocuk bakımına erişimin genişletilmesi gibi görünüşte
ekolojik olmayan birçok boyutu da içerecektir. Böylesi bir ajanda, krizin
çözümlerinin kaçınılmaz olarak karbon fiyatlandırması şeklinde
içselleştirilmesi gereken “maliyetler” içerdiği yönündeki on yıllardır
süregelen liberal teknokratik iklim konsensüsüne karşı çıkmak zorunda
kalacaktır. Şu anda işçi kitlelerini iklim politikasına karşı çıkmak için sağa
kaydıran da tam olarak bu konsensüstür (Paterson, Wilshire ve Tobin 2024).
Bu
durum, bu siyasi ajandanın kalbinde başka bir gerilimi daha ortaya çıkarıyor:
Endüstriyel üretimi ekolojik alternatifler uyarınca dönüştürme projesi ister
istemez, boru tesisatçıları, kaynakçılar, elektrik hattı işçileri gibi bir dizi
“el emeği”ne dayalı endüstriyel işçiyi ve inşaat işçisini kullanmak zorunda
kalacaktır. Karbonsuzlaştırma görevine gerçekten uygun bir yatırım programı, bu
işçilere orantısız bir şekilde fayda sağlayacak; iş imkânları ve örgütlenme
fırsatları için hayati önem taşıyan bir avantaj sunacaktır (örneğin: Brower
Brown ve Nelson 2024). Ancak, özellikle bu işçiler, sadece çevre
politikalarının çoğuna karşı çıkmakla kalmıyor, aynı zamanda kitleler halinde
sağa kayıyorlar (Huber ve Kleinheisterkamp-González 2025). Örneğin, Jonas
Algers’in (2022) ele aldığı bir rapora göre, Danimarka’daki 2022 genel
seçimlerinde sağ partiler rüzgâr enerjisi üretim ve uygulama merkezlerinde çok
daha iyi performans gösterirken, sol partiler, kazanımlarını çoğunlukla bilgi
ve hizmet sektöründe çalışanlardan oluşan kentsel, kozmopolit bölgelerde
yoğunlaştırdı. Aynı şekilde, Almanya’da halktan destek görmeyen iklim
politikaları ve ekonominin karbon yoğun sektörlerinin sanayisizleştirilmesi,
sanayi işçilerini aktif olarak aşırı sağcı AfD partisine yönlendirdi (Kleinheisterkamp-González
2023). ABD’de Joe Biden, iklimi ve Enflasyonu Düşürme Yasası’nı ajandasının
merkezine yerleştirdi. Hatta açıktan amacının sanayi işçilerinin desteğini
kazanmak olduğunu söyledi (Bade ve Hill 2024). Ancak 2024 seçimlerinin ana
konusu olan yaşam maliyetine dair pek bir cevapları yoktu.
Bu
sorun, kapsam itibarıyla, ekolojik eyleme verilen desteğin, bu tür bir
endüstriyel yatırım programından fayda görmeyecek olan işçiler, akademisyenler,
gazeteciler, STK çalışanları ve devlet memurları gibi zihinsel bilgi işçileri arasında
yoğunlaşmış olması gerçeğiyle ilgili. Proleter ekolojik politikanın temel
dayanağı, endüstriyel sistemleri dönüştürmek için en uygun bilgi ve becerilere
sahip olanların işçiler olduğuna dair sosyalist anlayışı temel almalıdır
(Phillips 2021). Demek ki bu sorunun çözümü, ekoloji politikasının bilinçli ve
kasıtlı olarak işçilerin ve sendikaların iklim talepleri ve örgütlenmesi
konusunda öncülük etmesine izin vermesine bağlıdır. ABD’deki “iklim işleri”
örgütü iyi bir örnektir ve sendikaların öncülük ettiği ülke çapında son derece
başarılı kampanyalara ilham vermiştir (Featherstone 2021; Kashwan 2024;
McAlevey 2019).
Günümüzde
işçi sınıfının iktidarının örgütlenmesi önündeki ekolojik engellerle de
yüzleşmeliyiz. Yirminci yüzyılda proleter yaşamın pasifleştirilmesi ekolojik
açıdan izah edilecekse, piyasaya bağımlılığa ve ona destek olan (en tipik
örneği ABD’de görülen) tek bir ailenin ev ve otomobil sahibi olması imkânını
temel alan, enerji ve malzeme yoğun, merkezi olmayan, özel sektörün eline
geçmiş bir coğrafyaya bakılmalıdır (Huber 2013). Sadece hükümete duyulan
küçümsemeye dayalı bir tür kolektif karşıtı neoliberal popülizmin yükselişini bu
“düşman görülen özel şirketler coğrafyası” (McKenzie 1996, s. 19) sağlamakla
kalmadı, aynı zamanda dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş düzeyde toplumsal
atomizasyon ve yalnızlığa da yol açtı (Jäger 2022). Bu düzeydeki atomizasyon,
geçmişteki partiler ve sendikalar gibi kitleleri örgütlemeyi bilmiş işçi örgütlerinin
de altını oymaktadır (Mair 2013).
Mike
Davis, belki de gecekondu hayatını temel alan anti-sosyal politikaların en sert
eleştirmenlerinden biriydi (Davis 1990), ayrıca savaş sonrası sosyal
demokrasinin “ucuz kenar mahalle konutlarına olan düşkünlüğünün geleneksel işçi
sınıfına ait kimlikleri kökünden söktüğünü” de söylüyordu (Davis 2018, s. 219).
Proleterlere
dair klasik anlayış, “onların zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığını”
söyler” (Marx ve Engels [1848] 2009, s. 84). Özel şirketlere hasım olan ekoloji
ise proletaryanın büyük bir bölümünün ipotekli ev gibi, kaybedecek çok şeyleri
olduğunu düşündüğü iddiasındadır.
Ücretli
sınıfın alt kısımlarını mülkiyet temelinde “orta sınıf”a dâhil etmek suretiyle
sermaye, en güçlü rakibini pratikte etkisiz hale getirmeyi bilmiştir. Dahası,
atomize edilmiş bir coğrafyanın özel yanlarını kenara koysak bile, Vivek
Chibber’ın (2022b) ifadesiyle, kapitalist toplumsal ilişkilerin yapısı,
işçilerin kolektif direniş biçimleri yerine bireysel direniş biçimlerini
seçmeleri için muazzam teşvikler yarattığını öne sürmek için geçerli nedenler sunmaktadır.
Bunlar, günümüzde proleter strateji için aşılması güç engellerdir, ancak son 30-40
yıldır, sermayenin yıkıcı etkilerine karşı gerçek bir karşı güç kaynağı olarak
işçi sınıfının yerini alabilecek belirgin bir rakibin çıkmadığını da ortaya
koymuştur.
Sonuç
Ekolojik
Marksizm, altmışlarda mücadele dalgasında yaşanan yükseliş esnasında solun gelecek
konusunda iyimser olmasını sağlayacak nispeten olumlu bir ortamda ortaya çıktı.
Ancak bu aynı zamanda Marksizm ve işçi sınıfı siyasetine dair şüphelerin de
arttığı bir dönemdi. İlgili dönemi, güçlü bir muhalefet olmaksızın kapitalist
sınıfın gücünün giderek arttığı dönem takip etti.
Bu
makalede gösterdiğim üzere, Marksizmin klasik türevlerinden, toplumda
sermayenin gücünü aşındırma ve nihayetinde onu aşma potansiyeline sadece
proletaryanın sahip olduğu gerçeğini öğrenmemiz gerekiyor. Marx’ın proletarya
anlayışı, hem ekolojik yaşam araçlarından (toprak) ayrışmaya hem de işçi sınıfı
enternasyonalizmine ve insanlığın kurtuluşuna yönelik küresel veya gezegensel
bakış açısıyla zaten ekolojik bir anlayıştır.
Umarım,
bu proleter ekoloji teorisi, hem sosyalist hem de ekoloji hareketleri bilişsel
açıdan besler. Kim Moody, Eppsleiner ve Flug’un (1966, s. 3) Demokratik
Toplumcu Öğrenciler için yazdıkları yazıda belirttiği gibi, iktidara giden yol,
“işçi sınıfından geçer.” Sadece kazanmamız gereken bir dünya yok, kurtarmamız
gereken bir de bir gezegen var.
Matthew T. Huber
9 Ocak 2026
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Annie Shattuck, bu cümleyi, “İklim, Kamusal Güç ve Toplumsal Yeniden Üretim
Araçları” başlığını taşıyan makalesinde motosikletle ilgili bahsi üzerinden
yaptığımız sohbette dile getirmişti.
[2]
Küreselleşmeyi veya üretimin küresel niteliğini inceleyen çok sayıda Marksist
var. Ayrıca, Phil Neel’in (2025) buradaki önerimle örtüşen “dünyevi fabrika
kavramına da bakılabilir.
[3]
“Carbon Dioxide - Earth Indicator”, Aralık 2025, NASA.
Son erişim tarihi: 22 Ocak 2026.
[4]
Burada “ekolojik” tabirini toplumla doğa arasindaki metabolik ilişkilerin bütününü
kucaklayacak biçimde kullanıyorum (bkz.: Foster, Clark ve York 2010).
[5]
Bu hususu aşağıda izah edeceğim ama şimdilik, burada “işçi sınıfı” kavramını, hayatta
kalmak için ücrete ihtiyaç duyan ya da çalışmak zorunda olan, topraktan ve
diğer üretim araçlarından kopartılmış herkesi ifade edecek şekilde kullandığımı
belirteyim.
[6]
Ayrıca bkz.: Foster, Clark ve York (2010); Foster ve Burkett (2016).
[7]
Saito eleştirisi için Justin Aukema’nın Saito’nun Marx Antroposende kitabına
dair eleştirisine bakılabilir. Eleştiride net bir dille şu söyleniyor: “Marx, kapitalizmi
aşacak harekette işçi sınıfına öncülük rolü veriyor. Ama Saito’nun küçülmeci
komünizm teorisinde bu sınıfın esamisi okunmuyor.”
[8]
Bu liste uzar gider (Foster 2022, s. 490–491), ama gene de “Brezilya’daki
topraksız işçiler hareketinden, Venezuela’daki komünal devletten, Küba’daki
devrimci ekolojiden, Hindistan’daki çiftçi isyanından, Çin’in sosyalizm temelli
ekolojik medeniyetinden, siyahların hayatı önemlidir söylemi üzerinden gelişen
mücadelelerden ve yerli halkların çevre mücadelelerinden” bahsedilebilir.
[9]
Salvage Kolektifi’nin (Allinson 2021) “Proleterosen” kavramını merkez alan
kışkırtıcı tartışmasına bakılabilir.
Kaynakça:
Albo,
Greg. 2007. “The Limits of Eco-Localism: Scale, Strategy, Socialism.” Coming
to Terms with Nature içinde, Yayına Hz.: Leo Panitch ve Colin Leys, s. 337–363.
Londra: Merlin.
Algers,
Jonas. 2022. “Denmark’s Left Has Failed to Make the Green Transition Its
Trademark Issue”, Jacobin, 5 Kasım 2022.
Allinson,
Jamie. 2021. The Tragedy of the Worker: Towards the Proletarocene. Londra:
Verso.
Angus,
Ian. 2016. Facing the Anthropocene: Fossil Capitalism and the Crisis of the
Earth System. New York: Monthly Review Press.
Araghi,
Farshad A. 1995. “Global Depeasantization, 1945–1990.” The Sociological
Quarterly 36 (2): 337–368. TF.
Arboleda,
Martín. 2020. Planetary Mine: Territories of Extraction under Late
Capitalism. Londra: Verso.
Armie,
Miranda, Kate Goodyear, Mackenzie Summers ve Janaina Siegler. 2022. “The
Complexities of Honda’s Supply Chain and Associated Risks.” Operations and
Supply Chain Management 15 (4): OSCM.
Aukema,
Justin. 2023. “Why Capitalism Loves Degrowth” Compact, 7 Mart 2023.
Bade,
Gavin ve Meredith Lee Hill. 2024. “Biden has Poured Billions into Rust Belt
economies. His ‘Blue Wall’ is Crumbling Anyway.” Politico, 18 Temmuz
2024.
Barca,
Stefania. 2020. Forces of Reproduction: Notes for a Counter-Hegemonic
Anthropocene. Cambridge, İngiltere: Cambridge University Press.
Barca,
Stefania ve Emanuele Leonardi. 2018. “Working-Class Ecology and Union Politics:
A Conceptual Topology.” Globalizations 15 (4): s. 487–503. TF.
Bell,
Karen. 2020. Working-Class Environmentalism: An Agenda for a Just and Fair
Transition to Sustainability. Cham, CH: Palgrave Macmillan.
Yayına
Hz.: Benton, Ted, 1996. The Greening of Marxism. New York: Guilford
Press.
Blake,
Jonathan S. ve Nils Gilman. 2024. Children of a Modest Star: Planetary
Thinking for an Age of Crises. Palo Alto, CA: Stanford University Press.
Yayına
Hz.: Brenner, Neil, 2013. Implosions/Explosions: Towards a Study of
Planetary Urbanization. Boston: De Gruyter Brill.
Brower Brown, Keith ve Sara Holiday Nelson. 2024.
“Working Sunset to Sunrise: Union Strategies in Three California Climate
Transitions.” Environmental Politics 33 (4): s. 657–677. TF.
Bruenig, Matt. 2025. “How Many People Live
Paycheck to Paycheck?” People’s Policy Project, 19 Mart 2025. PPP.
Burkett,
Paul. 1999. Marx and Nature: A Red and Green Perspective. Şikago:
Haymarket.
Camejo,
Peter. 1970. “Liberalism, Ultraleftism or Mass Action.” MIA.
Chibber,
Vivek. 2022a. Confronting Capitalism: How the World Works and How to Change
It. Londra: Verso.
Chibber,
Vivek. 2022b. The Class Matrix: Social Theory after the Cultural Turn.
Cambridge, MA: Harvard University Press.
Chrisafis,
Angelique. 2018. “Who are the Gilets Jaunes and What do They Want?” The
Guardian, 7 Aralık 2026. Guardian.
Christophers,
Brett. 2024. The Price is Wrong: Why Capitalism Won’t Save the Planet.
Londra: Verso.
Davis,
Mike. 1990. City of Quartz: Excavating the Future in Los Angeles. Londra:
Verso.
Davis,
Mike. 2004. “Planet of Slums: Urban Involution and the Informal Proletariat.” New
Left Review 26:5–34. NLR.
Davis,
Mike. 2018. Old Gods, New Enigmas: Marx’s Lost Theory. Londra: Verso.
Draper,
Hal. 1978. Karl Marx’s Theory of Revolution, Volume II: The Politics
of Social Classes. New York: Monthly Review Press.
Engel
Di-Mauro, Salvatore. 2021. Socialist States and the Environment Lessons for
Eco-Socialist Futures. Londra: Pluto.
Engel
Di-Mauro, Salvatore. 2024. Ecosocialism: An Introduction. Cham, İsviçre:
Palgrave Macmillan.
Engels,
Frederick. 2021. The Housing Question. Paris: Foreign Languages Press.
Featherstone,
Liza. 2021. “Illinois Just Won a Big Green Jobs Victory.” 21 Eylül 2021, Jacobin.
Feltrin,
Lorenzo ve Devi Sacchetto. 2021. “The Work-Technology Nexus and Working-Class
Environmentalism: Workerism versus Capitalist Noxiousness in Italy’s Long
1968.” Theory and Society 50: s. 815–835. Springer.
Foster,
John Bellamy. 2000. Marx’s Ecology: Materialism and Nature. New York:
Monthly Review Press.
Foster,
John Bellamy. 2022. Capitalism in the Anthropocene: Ecological Ruin or
Ecological Revolution. New York: Monthly Review Press.
Foster,
John Bellamy ve Paul Burkett. 2016. Marx and the Earth – An Anti-Critique. Şikago:
Haymarket.
Foster,
John Bellamy, Brett Clark ve Richard York. 2010. The Ecological Rift:
Capitalism’s War on the Earth. New York: Monthly Review Press.
Fraser,
Nancy. 2022. Cannibal Capitalism: How our System is Devouring Democracy,
Care, and the Planet – and What We Can Do About It. Londra: Verso.
Givens,
John Wagner. 2013. “The Greatest Migration: China's Urbanization.” Huffington
Post, 28 Şubat 2013, Huffpost.
Gorz,
André. 1980a. Ecology as Politics. Boston: South End Press.
Gorz,
André. 1980b. Farewell to the Working Class: An Essay on Post-Industrial
Socialism. Boston: South End Press.
Gottlieb,
Robert. 1993. Forcing the Spring: The Transformation of the American
Environmental Movement. Washington, DC: Island Press.
Hampton,
Paul. 2015. Workers and Trade Unions for Climate Solidarity Tackling Climate
Change in a Neoliberal World. Londra: Routledge.
Hansen,
Bue Rübner. 2020. “The Interest of Breathing: Towards a Theory of Ecological
Interest Formation.” Crisis & Critique 7 (3): s. 109–137. PDF.
Harvey,
David. 2003. The New Imperialism. Oxford: Oxford University Press.
Harvey,
David. 2005. A Brief History of Neoliberalism. Oxford: Oxford University
Press.
Harvey,
David. 2009. “Is This Really the End of Neoliberalism?”, Counterpunch, 13 Mart 2009.
Henwood,
Doug. 2022. “No strike wave in 2021.” Left Business Observer, 17 Ocak
2022. LBO.
Hobsbawm,
Eric. 2011. How to Change the World: Reflections on Marx and Marxism.
New Haven, CT: Yale University Press.
Huber,
Matt ve Nicole Kleinheisterkamp-González. 2025. “Pläne statt Verbote”, Jacobin, 1 Mayıs 2025.
Huber,
Matthew T. 2013. Lifeblood: Oil, Freedom and the Forces of Capital.
Minneapolis, MN: University of Minnesota Press).
Huber,
Matthew T. 2022. Climate Change as Class War: Building Socialism on a
Warming Planet. Londra: Verso).
Hurley,
Andrew. 1995. Environmental Inequalities: Class, Race, and Industrial
Pollution in Gary, Indiana, 1945-1980. Durham, NC: University of North
Carolina Press.
Jäger,
Anton. 2022. “From Bowling Alone to Posting Alone.” Jacobin, 5 Aralık 2022.
Kashwan,
Prakash. 2024. “Maine Unions Lead on the Green Energy Transition.” Jacobin, 25 Eylül 2024.
Klein,
Naomi. 2019. On Fire: The Burning Case for a Green New Deal. Şikago:
Haymarket.
Kleinheisterkamp-González,
Nicole. 2023. “Wir können das Klima nicht ohne die Arbeiter retter”. Jacobin, 13 Eylül 2023.
Kovel,
Joel. 2007. The Enemy of Nature: The End of Capitalism or the End of the
World? Londra: Zed.
Kovel,
Joel. 2019. The Emergence of Ecosocialism: Collected Essays of Joel Kovel,
Yayına Hz.: Quincy Saul. New York: 2Leaf Press.
Labban,
Mazen. 2014. “Deterritorializing Extraction: Bioaccumulation and the Planetary
Mine.” Annals of the Association of American Geographers 104 (3): s. 560–576.
TF.
Lenin,
Vladimir. 1920. ‘Left-Wing’ Communism: An Infantile Disorder.” MIA.
Lenin,
Vladimir. [1902] 1929. What is to Be Done? New York: International
Publishers.
Leopold,
Les. 2007. The Man who Hated Work and Loved Labor: The Life and Times of
Tony Mazzocchi. White River Junction, VT: Chelsea Green.
Löwy,
Michael. 2015. Ecosocialism: A Radical Alternative to Capitalist
Catastrophe. Şikago, IL: Haymarket.
Löwy,
Michael. 2018. “Why Ecosocialism: For a Red-Green Future” Great Transition
Initiative, GTI.
Macnair,
Mike. 2006. Revolutionary Strategy: Marxism and the Challenge of Left Unity.
Londra: November Publications.
Mair,
Peter. 2013. Ruling the Void: The Hollowing of Western Democracy. Londra:
Verso.
Martinez-Alier,
Juan. 2005. The Environmentalism of the Poor: A Study of Ecological
Conflicts and Valuation. New Delhi: Oxford University Press.
Marx,
Karl. 1864. “The International Workingmen's Association 1864: General Rules,
October 1864” MIA.
Marx,
Karl. (1867) 1976. Capital Volume 1: Critique of Political Economy. Londra:
Penguin.
Marx,
Karl. (1894) 1981. Capital Volume 3: Critique of Political Economy. Londra:
Penguin.
Marx,
Karl ve Friedrich Engels. 2009. The Communist Manifesto. Londra: Pluto.
McAlevey,
Jane. 2016. No Shortcuts: Organizing for Power in the New Gilded Age.
Oxford, İngiltere: Oxford University Press.
McAlevey,
Jane. 2018. “The West Virginia Teachers Strike Shows That Winning Big Requires
Creating a Crisis.” Nation, 12 Mart 2018.
McAlevey,
Jane. 2019. “Organizing to Win a Green New Deal” Jacobin, 26 Mart 2019.
McKenzie,
Evan. 1996. Privatopia: Homeowner Associations and the Rise of Residential
Private Government. New Haven, CT: Yale University Press.
Meyer,
Neal. 2022. “Socialists believe in Workers Liberating Themselves” Jacobin 13 Ocak 2022.
Montgomery,
David. 1987. The Fall of the House of Labor: The Workplace, the State, and
American Labor Activism, 1865–1925. Cambridge, UK: Cambridge University
Press.
Moody,
Kim. 2017. On New Terrain: How Capital Is Reshaping the Battleground of
Class War. Şikago: Haymarket.
Moody,
Kim, Fred Eppsleiner ve Mille Flug. 1966. “Towards the Working Class: An SDS
Convention Position Paper” Independent Socialist Committee, PDF.
Moore,
Jason W. 2015. Capitalism in the Web of Life: Ecology and the Accumulation
of Capital. Londra: Verso.
Neel,
Phil. 2025. “Welcome to the Planetary Factory,” PN.
O’Connor,
James. 1988. “Capitalism, Nature, Socialism: A Theoretical Introduction.” Capitalism,
Nature, Socialism 1 (1): s. 11–38. TF.
Paterson,
Matthew, Stanley Wilshire ve Paul Tobin. 2024. “The Rise of Anti-Net Zero
Populism in the UK: Comparing Rhetorical Strategies for Climate Policy
Dismantling.” Journal of Comparative Policy Analysis: Research and Practice 26
(3–4): s. 332–350. TF.
Phillips,
Leigh. 2021. “Blue Collars, Green Jobs?” The Breakthrough Institute, 30 Kasım
2021, BI.
Pineault,
Eric. 2023. A Social Ecology of Capital. Londra: Pluto.
Pulido,
Laura. 1996. Environmentalism and Economic Justice Two Chicano Struggles in
the Southwest. Tucson, AZ: University of Arizona Press.
Rector,
Josiah. 2022. Toxic Debt: An Environmental Justice History of Detroit.
Durham, NC: University of North Carolina Press.
Saito,
Kohei. 2017. Karl Marx’s Ecosocialism: Capital, Nature, and the Unfinished
Critique of Political Economy. New York: Monthly Review Press.
Saito,
Kohei. 2022. Marx in the Anthropocene: Toward the Idea of Degrowth
Communism. Cambridge, UK: Cambridge University Press.
Sharzer,
Greg. 2012. No Local: Why Small-Scale Alternatives Won't Change The World. Londra:
Zero Books.
Shattuk,
Annie. 2023. “The Climate, Public Power, and the Means of Social Reproduction.”
Studies in Political Economy 104 (3): s. 156–160. TF.
Silver,
Beverley. 2003. Forces of Labor: Workers Movements and Globalization Since
1870. Cambridge, UK: Cambridge University Press.
Williams,
Chris. 2010. Ecology and Socialism: Solutions to Capitalist Ecological
Crisis. Şikago: Haymarket.
Williams,
Raymond. [1982] 1995. “Socialism and Ecology.” Capitalism, Nature, Socialism
6 (1): s. 41–57. TF.
Womack,
Jr., John. 2023. Labor Power and Strategy (Yayına Hz.: Peter Olney ve
Glenn Perusek). Oakland, CA: PM Press.
Wood,
Ellen Meiksins. 1986. The Retreat from Class: A New ‘True’ Socialism.
Londra: Verso.
World
Bank. 2025. Employment in Agriculture (% of Total Employment) (Modeled ILO
Estimate), 1991–2023, WB.
Wright,
Erik Olin. 2000. “Working-Class Power, Capitalist-Class Interests, and Class
Compromise.” American Journal of Sociology 105 (4): s. 957–1002. AJS.
Zwieg, Michael. 2000. The Working Class Majority: America’s Best Kept Secret. Ithaca, NY: Cornell University Press.


0 Yorum:
Yorum Gönder