11 Nisan 2026

, ,

Dünü ve Bugünüyle Şii Düşmanlığı



Mart 2026 ortalarında, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü emperyalist savaş ve eş zamanlı olarak İsrail’in Lübnan’a gerçekleştirdiği saldırı sırasında, X sosyal medya platformu, İsrail saldırıları nedeniyle Güney Lübnan’daki evlerinden ayrılmak zorunda kalmış bir milyon Lübnanlı içerisinden kimi insanların Beyrut’un Karantina bölgesine yerleştirilmesi planına panikle tepki gösterdi. İlk bakışta bu tepkiyi, güneyi terk etmek zorunda kalmış, çoğunluğu Şii Lübnanlı olan insanların taşınmasının İsrail bombaları için bir mıknatıs görevi göreceğine dair gerçek korkulardan kaynaklanan basit bir panik olarak yorumlamak mümkün. Neticede, geçen haftalarda İsrail bombalarının Hazmiye, Dohat Aramun, Burc Hammud, Başura’daki binalara, hatta Ramletü’l-Beyda’da çadırlarda uyuyan insanların tepesine yağması, herkese bir ders vermişti.

Siyonist devlet, Lübnanlı sivilleri, özellikle Şii Lübnanlı sivilleri, hedef olarak gördüğünü, yerinden edilmiş Şiileri barındırmanın, onları barındıranlar için de tehlike arz edeceğini oldukça açık bir şekilde ortaya koymuştu. İsrail ordusunun tahliye emirlerinde açıkça “Şii” ifadesi geçmese de tahliye için işaretlenen köyler, kasabalar ve bölgelerin tamamı, çoğunlukla Şiilerin yaşadığı yerler.

Son iki buçuk yıldır Gazze’de soykırıma yol açan vahşetleri İsrail ordusunun canlı yayınında izledikten, ardından ordunun Beyrut’a attığı, Lübnan’ın gelecekte Gazze olacağını söyleyen broşürleri okuduktan sonra, insanların dehşete kapılması anlaşılabilir bir durum. Ancak kimi kesimlerin yerinden edilmiş insanlara karşı gösterdiği tepkilerde uyguladığı, barınma imkânı sunmayı reddetmekten tutun da o insanları zorla göç ettirmeye kadar uzanan muhtelif şiddet biçimleri, Lübnan’ın kendine has mezhepçilik ve özellikle Şii düşmanlığı bağlamı dışında idrak edilemez.

X’te Karantina konusunda yapılan paylaşımlar, sadece düşen bombalardan kaynaklanan yakın tehlikeyi gündeme getirmekle kalmadı. Bazıları, bu korkudan hiç bahsetmediler bile. Bunun yerine, ilgili paylaşımlarda, Şii Müslümanların Beyrut’a taşındıkları, şehrin toplumsal dokusunun görünür bir parçası haline geldikleri Lübnan tarihinin daha önceki anlarına atıfta bulunuldu.

Bir paylaşımda, “Tarih bize, Şiilerin bir kez yerleştikten sonra asla ayrılmayacaklarını öğretti [...] İktidardakilerden şimdi harekete geçmelerini ve Dahiye 2.0’a mani olmalarını rica ediyorum” yazıyordu.[1]

“Beirut Wire” adlı, haber kaynağı olduğunu iddia eden bir hesap, planı “yeni bir Uzai olayı” olarak tanımladı. Bu örneklerde en azından kibar bir dil kullanılıyor. Diğer paylaşımlarda ise burada tekrarlayamayacağım, ancak bağnaz ve insanlık dışı olarak nitelendirilebilecek bir dilin kullanıldığı görülüyor. (“Irkçı” terimini kullanmamamın tek nedeni, bu tespitin daha fazla analize ihtiyaç duyması. Burada kullanılan dil alenen mezhepçi, gelgelelim, Lübnan’da ırk nispeten daha karmaşık bir mesele).

Burada, Hizbullah’ın İsrail saldırısına “sebep olduğu”nu, dolayısıyla, tüm Şiilerin mahallelerden, hatta ülkeden sürülmesi gerektiğini söyleyen, maskesi düşmüş bir Şii düşmanlığı söz konusudur. Siyonist saldırılarla başlamamış olsa da bu Şii düşmanlığı, Lübnan tarihinde kök bulan, bir yandan sınıf ve dindarlıkla, diğer yandan yerleşimci sömürgeciliği ve imparatorlukla bağlantılı çok yönlü bir olgu olarak, Siyonist saldırıların körüklediği bir sorundur.

Sınıf ve Dindarlık

Lübnan’daki Şii Müslümanların marjinalleştirilmesi süreci, manda dönemine dek uzanmaktadır. Manda sınırları çizilirken, güneydeki Şii köyleri, muhtemelen sadece Fransızların ve seçkin Marunilerin bölgede Hristiyan çoğunluklu bir yerleşim bölgesi oluşturma çabalarını sekteye uğratabilecekleri ihtimali üzerinden önemli görülen bir olguydu. O dönemde az sayıdaki seçkin Şii aile, nispeten daha kentliydi ve Fransızlarla ittifak halindeydi. Güneyde bulunan Maruni köyleri, Şii komşularının da dâhil edilmesini gerektiren sosyal mühendislik denilen arabanın tekerine çomak soktu. 1932 tarihli nüfus sayımında eksik sayılan ve manda elitlerince kurulan mezhepçi hükümet yapısında yeterince temsil edilmeyen Şii köylüler, ellilere dek göz ardı edildiler, görülmediler. Bu dönemde, kırsal kesimleri şehir merkezlerine bağlayan altyapı çalışmaları ve ihracat ürünlerine geçilmesine yönelik baskı, birçok Şii köylüyü iş aramak için Beyrut’a göç etmeye itti. Başkentin etrafındaki kenar mahallelere yerleştiler. Bu bölgeye “sefalet kuşağı” adı verildi.

Altmışlara gelindiğinde, Şii Lübnanlılar, yoksulluk ve hizmet işçiliğiyle ilişkilendiriliyordu. Sınıf ve mezhep iç içe geçmişti, sınıfçılık ve mezhepçilik de öyle. Lübnan iç savaşı sırasında yaşanan yer değiştirmeler, bilhassa Şii Müslümanların doğudaki, Maruni Hristiyanların güneydeki mahalleleri terk etmesi, Beyrut’un güney mahallelerini şehrin Şii çoğunluklu bir bölgesi haline getirdi. Bugün bu bölgeye Dahiye deniyor. Bu tarih, yerinden edilmiş kişilerin “asla ayrılmayacakları” korkusunu dile getiren sosyal medya paylaşımlarının temelini teşkil ediyor.

Altmışların sonlarında ve yetmişlerde Şii toplumsal hareketler, Lübnan’ın mezhepçi sistemi içinde daha büyük kolektif haklar talep etmeye başladılar. “Mahrumlar Hareketi”nde altında açığa çıkan ilk eylemlilik hali, İslam’dan etkilenen, farklı kesimleri içine alan toplumsal ve politik bir harekete dönüştü. Birdenbire, kırsal kesimdeki yoksullardan kentli işçi sınıfına dönüşen bu işçiler ve hizmet çalışanları görünmeye, örgütlenmeye, taleplerde bulunmaya başlayarak, mezhepsel statü temelinde oluşmuş hiyerarşiye ve en alt kademede yer aldıkları gerçeğine meydan okumaya başladılar. Birisi bana bir keresinde, ayrıcalıklarının sorgulanmasının mideye yumruk yemek gibi hissettirdiğini söylemişti. Yoksullar açıktan Şii bir kolektif olarak ayağa kalktıklarında, iç içe geçmiş sınıfçılık/mezhepçilik, Şii düşmanlığı biçimini aldı.

Bu hareketlerle birlikte, Şii Lübnanlılar arasında hem zenginlik hem de eğitim önemli ölçüde arttı. Mezhebin öyküsünü anlatmanın bir yolu da onu kolektif sınıf hareketliliğinin öyküsü olarak takdim etmektir. Yoksulluk ortadan kalkmadı, ancak artık insanlar, Şiileri Lübnan’da “en yoksulların en yoksulu” olarak gösteremezdi. Şii karşıtlığı devam etti.

Doksanlarda Dahiye’de ilk etnografik araştırma projemle ilgili çalışmaya başladığımda, şehrin diğer bölgelerindeki arkadaşlarım ve ailem, “Şii gettosu” klişeleri üzerinden, kirlilik ve tehlike konusuna değinerek, beni bölge konusunda uyardılar. Beyrut Amerikan Üniversitesi’nden (BAÜ) bir profesör, bana “o kadar ileri gitmeme gerek olmadığını, sadece BAÜ’nün hademeleriyle görüşmekle yetinebileceğimi, zira hepsinin Şii olduğunu” söyledi.

Görüşme yaptığım Şii Müslümanlar, diğer Lübnanlıların kendileri hakkında sahip olduğu klişelerin farkında olduklarını vurgulamak için kendilerini küçümseyen bir mizaha başvurdular ve insanlık dışı söylemleri açıkça ortaya koydular. Hatta bazıları, Şiilerin kuyrukları olduğunu düşündükleri için insanları azarladıklarına dair öyküler paylaşarak, aşağılayıcı mitvali terimi yeniden sahiplendiler.[2] İlk araştırmam ile şimdiki zaman arasında, gerek araştırma için görüşmeler yaparken gerekse aile ve arkadaşlarla vakit geçirirken, klişeler kendilerini göstermeye devam etti. Bir Sünni’nin bir Şii ile evlenmesi, ikincisinin ailesi daha zengin olsa bile, alt sınıfa geçmek, attan inip eşeğe binmek anlamına geliyordu.

Şii topluluklarında Batı Afrika’ya göç ve para havalelerinden elde edilen büyük servet küçümsenirdi. Villaları, Sünni yönetimindeki Arap Körfez devletlerinden gelen paralarla inşa edilen Hristiyan köylerindeki aynı derecede büyük villaların aksine, “çirkin” veya “göz kamaştırıcı” olarak tanımlanıyordu.

BAÜ’den veya yurtdışındaki kurumlardan tıp doktoru ve doktora sahibi Şii Müslümanlar, işe alım uygulamalarında veya terfi süreçlerinde Şii karşıtı ayrımcılıktan şikâyet ederlerdi. Beyrut’un toplumsal dokusunun farklı etnisiteli, çok sınıflı bir parçası haline gelen Dahiye, diğer Beyrut sakinleri tarafından, sadece uygun fiyatlı ürünler bulmak için bir yer olarak görülmesi dışında, dışlanırdı.

Sınıf-mezhep ilişkisinin bir diğer boyutu da dindarlıktır. Yetmişlerde Şii hareketi, dindarlığın kamusal alana girmesiyle somut bir etki yarattı. En bariz ve klişe örneği ele alalım: otuz-kırk yıl içinde birçok Şii kadın, başörtüsü takmayı tercih etti. Onlar için inançlarıyla, kimlikleriyle ve daha sonra toplumsal normlarıyla bağlantılı bir giyim eşyası olan başörtüsü, bazı Lübnanlılarca laik olduğu düşünülen bir ülkeye İslam’ın endişe verici bir şekilde sızması olarak görüldü. Bu görüşün somut bir sonucu oldu: birçok genç Şii kadın bana, giyim tarzlarının Dahiye dışında daha yüksek ücretli işlere girmelerini engellediğine dair şikâyetlerini iletmişti.

Bunu Şii düşmanlığı yerine İslam düşmanlığı olarak düşünmek mümkün. Manda döneminden beri siyasi elitin belirli bir kesiminde Hristiyan medeniyetinin üstünlüğü, ana söylem haline gelmişti. Bazı Lübnanlılar için Hristiyanlık, Avrupa’ya ve küresel beyazlığa bir köprü görevi görüyor. Hristiyan dindarlığının laik sayılmasını sağlayan bu köprünün, başörtüsü takmak veya alkol tüketmemek gibi hususlar üzerinden Müslüman dindarlığıyla tehdit edildiği düşünülüyor. Ayrıca bu durum, Lübnan’daki İslam düşmanlığını Avrupa ve ABD’deki Müslüman karşıtı ırkçılıkla da ilişkilendiriyor. En son araştırmamda, Hristiyan Lübnanlılardan, görünüş ve yaşam tarzı farklılıklarını alt sınıf ve düşük statüyle ilişkilendiren, servete dair hesaplama içine girmeden dillendirilen, sayısız İslam düşmanı yorum işittim. Bu yorumlar, hem Şii hem de Sünni Müslümanlara yöneltilmişti.

Ancak, bu fikirlerde, dindarlık ile sınıf ile ilgili klişelerin kesişiminde ortaya çıkan, özellikle Şii karşıtı bir unsur da bulunuyor. Esasında birçok Sünni kadın da başörtüsü takıyor, ancak Beyrut’ta, bilhassa orta ve üst sınıf Sünniler arasında, bu durum tarihsel olarak yaşlılar arasında daha yaygın. Başörtüsü, hem Müslümanlar hem de Hristiyanlarda yaş ve saygı göstergesi olarak görülüyor. Son yirmi yılda, daha genç Sünni kadınlar Sünni dindarlık hareketinin bir parçası olarak başörtüsü takmayı tercih etse de, birçok kentli Lübnanlı, hâlâ başörtülü genç kadınların Şii olduğunu veya Sünni iseler kırsal kesimden ya da yoksul olduklarını varsayıyor. Bu varsayım, Sünni Müslümanların bir grup olarak hem Osmanlı İmparatorluğu döneminde hem de manda elitinin üyeleri olarak uzun süredir yüksek statüye sahip olduğu mezhepsel bir hiyerarşiyle ilgili. Bir ölçüde, statü ayrıcalığı, Sünni dindarlığını aşağılanmaktan koruyor. Ayrıca, Şii karşıtlığı, Sünni Lübnanlılar arasında da Hristiyan Lübnanlılar kadar yaygın bir mesele. Lübnan’a has mezhepsel hiyerarşilerin ötesinde, bu durum, son yirmi yılda giderek güçlenen ve Şii çoğunluğa sahip İran Cumhuriyeti’ni Sünni yönetimindeki Arap Körfez devletlerine karşı konumlandıran daha geniş bölgesel söylemlerle bağlantılı.

Şii karşıtlığını sınıf ve dindarlık bağlamında düşünmek, yerinden edilmiş Şiilerin Karantina’ya taşınmasına yönelik tepkiyi, iç savaştan bu yana Lübnan’daki çoğu alanın mezhebe göre bölünmesine karşı bir meydan okuma olarak görmemizi sağlar. Karantina, anlam yüklü bir bölgedir. Adı, on dokuzuncu yüzyılda karantina alanı olarak oynadığı rolü, daha sonra soykırımdan kaçan Ermeniler, Nekbe’den kaçan Filistinli mülteciler, göçmen işçiler ve Suriyeli savaş mültecileri için bir sığınak alanı haline geldiği gerçeğini hatırlatır. Karantina’ya sığınan bu gruplar da yoğun yabancı düşmanlığıyla ve ayrımcılıkla karşı karşıya kaldılar, ancak bu düşmanlıklar ve ayrımcılıklar, mevcut Şii karşıtı (ve daha önceki Filistin karşıtı) duygular kadar şiddetli değildi. Travmalarla yüklü tarihi, iç savaş sırasında Hristiyan milisler tarafından çoğunluğu Filistinli yüzlerce mültecinin katledildiği 1976 olaylarını, daha yakın zamanda, Ağustos 2020’deki Beyrut Limanı patlamasında yaşadığı yıkımı içerir.

Bu tarih, aynı zamanda mevcut paniğin de temelini oluşturuyor. Yetkililere “Dahiye 2.0”ı önlemeleri yönünde yapılan çağrılar ve “Uzai”nin anılması, Şii köylülerin Beyrut’a gerçekleştirdikleri ilk göçü ve iç savaş sırasında güney mahallelerinin Şii çoğunluklu bir alana dönüştüğü gerçeğini, ayrıca Karantina’nın hem sığınak hem de şiddet alanı olarak sahip olduğu katmanlı tarihi hatırlatıyor.

Sosyal medyada yapılan paylaşımların dili, her mezhebin bir şekilde kendi topraklarına “ait” olduğu, savaş zamanı nüfus transferi ve emlak uygulamalarından kaynaklanan sınırların toplumsal kaynaşmanın önündeki maddi engeller olduğu fikrini pekiştiriyor.[3]

İsrail ordusunun tahliye emri verdiği, Dahiye gibi bölgelerden gelen insanların, “yabancı” sosyal ve dini uygulamalarıyla çevrelerinde yaşayanları etkileyeceği söyleniyor. Oysa bu insanlar da herkes kadar Lübnanlı, herkes gibi bu ülkenin eski vatandaşı. Kimse, bu gerçeği dikkate almıyor. Bu türden korkular, yazarlarının açıkça dile getirmediği bir gerçekçiliği de gizliyor: bu yer değiştirme, muhtemelen geçici değil, Siyonist devletin yerleşimci-sömürgeci genişleme çabası üzerinden kalıcı bir nitelik kazanacak.

Sömürgeciliğin ve Emperyalizmin “Böl ve Yönet” Taktiği

Siyonist devlet Lübnan’a 1948’den beri saldırıyor. Bilhassa 1978 ve 1982’de İsrail’in gerçekleştirdiği büyük işgaller, ardından Mayıs 2000’e kadar süren güney işgali sırasında, evlerini, topraklarını ve geçim kaynaklarını kaybedenlerin çoğu Şiiydi.[4] İç savaşla boğuşan ve bölünmüş olan, ayrıca baştan beri yetersiz donanıma sahip Lübnan ordusu güneyi savunamadı. İran’daki 1979 devriminden ilham alan, hem Lübnan’daki Şii toplumsal hareketine hem de güneydeki köylere derinden bağlı olan Hizbullah, İsrail işgalcilerine ve onlara vekalet eden Lübnan milislerine karşı savaşmak için bir milis gücü olarak kuruldu. 1990’da iç savaşın sona ermesiyle birlikte, Hizbullah’ın İslami direnişi, İsrail’in yayılmacılığına karşı sergilenen çok yönlü silahlı direnişin lideri olarak kendini kabul ettirdi. İşgal yıllarında, kendi sınırları içinde kaldıkları, Lübnan’ın Şii olmayan bölgelerine önemli ölçüde nüfuz etmedikleri sürece, bu vasıfları, sadece kabul edilebilir olmakla kalmadı, çoğu zaman diğer Lübnanlılar, hatta devlet tarafından bile methedildi. Ordunun yapamadığı savunma işini üstlenmişlerdi. Siyonist liderlerin sözlerine dikkat edilirse, bu savunma, en azından Litani Nehri’ne kadar uzanan ve bir asırdan fazla süredir tutarlı ve aleni bir Siyonist vizyon olarak dillendirilen “Büyük İsrail”in kurulması yönündeki Siyonist emellerini engellemek için bu savunma zaruriydi. Bu zaruret halen daha geçerli.[5]

Direnişin 2000 yılında güneyi başarıyla özgürleştirmesinin ardından, Lübnan’da Hizbullah’ın silahlı kanadı hakkında gergin tartışmalar baş gösterdi. Bu arada, iç savaş sonrası bir siyasi parti olarak faaliyet yürüten Hizbullah, daha az popüler ve daha az örgütlü müttefiki Emel ile birlikte, siyasi partilerin büyük çoğunluğunun mezhepsel çıkarlar doğrultusunda faaliyet yürüttükleri bir sistem dâhilinde, Şii Lübnanlıları temsil eden yalnızca iki mezhep temelli siyasi partiden biriydi. Parti, sadece devlette yer almakla kalmadı, 2008’den sonra hükümetteki en büyük siyasi koalisyonun da bir parçası haline geldi.

Lübnan ordusunun rolünün, güneydeki insanları ve toprakları, ayrıca devleti ve sınırlarını İsrail işgaline ve saldırılarına karşı nasıl etkili bir şekilde savunacağı meselesi tartışılmalıyken, bunun yerine, ihmal ve travmayla yüklü geçmişe atıfta bulunup duran mezhep tartışmaları yürütüldü. Bu tartışma, hem devletin mezhepsel yapısı hem de bölgeyi bölmek, topluluklarını ve ülkelerini birbirine karşı kışkırtmak, kontrol altına alıp fethetmek için hariçten ortaya konulan emperyalist ve sömürgeci çabalarla engellendi. Bu anlamda, öncelikle Hizbullah karşıtı duygular olarak ifade edilen Şii düşmanlığı, hem siyasi mezhepçiliğin hem de ABD ve İsrail’in bölgeye yönelik emperyalist projesinin bir belirtisi.

Ayrışmalara yol açmak, bu ayrışma çizgilerini belirgin kılmak, Siyonizmin sömürgeci projesinin temel çalışma yöntemlerinden biridir. Misal bu yöntem, İsrail devletinin Filistinlileri “Arap”, “Hristiyan”, “Müslüman”, “Dürzi” ve “Bedevi” olarak tasnif etmesinde, bazılarına diğerlerine göre farklı ayrıcalıklar tanımasında, İsrail devletinin bu kurgulanmış kategorileri esas alan, ayrıştırmacılıkla malul kişisel statüyle alakalı hukuk sisteminde karşımıza çıkıyor.

Lübnan’ın mezhepsel çizgileri, devletin kuruluşunda Maruni elitler ve Fransızlar tarafından çizildi. Siyonist hareketin yapması gereken tek şey, bu çizgiler boyunca çatlaklar oluşturmaktı. Nitekim, ilk çatlak Nekbe’den önce, 1946’da imza edilen bir antlaşmayla oluşturuldu. Anlaşma, Lübnan’daki Siyonist hareket ile Maruni Patrikhanesi arasında imzalandı.

ABD’nin böl ve yönet taktiği üzerine kurulu emperyalist çabalara dahli, 1979 İran devriminden sonra ivme kazandı. Bu devrimin ilk başlarda halktan gördüğü destek, Sünni Müslümanların bir an için Şii anti-emperyalist hareketin içine çekme tehdidini açığa çıkarmıştı. İran-Irak savaşıyla bu bölünmeler daha da pekişti. Daha sonra 2003’teki Irak işgali ve Arap Körfez devletlerinde ABD askeri üslerinin artırılmasıyla birlikte, ABD imparatorluğu, görünüşte İran’dan korunma karşılığında sadakat talep etti.

İran, aslında komşularından hiçbirini askeri olarak tehdit etmemiş, farklı, din, mezhep ve etnisiteleri içinde barından nüfusuyla Şii bir devletti. Özellikle, bu Sünni yönetimlerin bulunduğu Körfez devletlerinin birçoğunda önemli sayılarda, marjinalleştirilmiş Şii nüfusu bulunuyor. Şii gücünün sembolü olarak İran, ABD ordusunu bölgenin giderek genişleyen köşelerine taşıyan kukla haline geldi.

2003’te ABD’nin Irak’ı işgal ettiği sırada 24 saat yayın yapan muhtelif haber kanalları, ilk kez üzerinde “Şii Hilali” yazılı haritalar paylaştılar. O zamana dek, ikinci intifada başlamış, Oslo’nun yol açtığı yanılsamalar paramparça olmuşken, bölgedeki Sünni çoğunluklu devletler, Lübnan’ın güney sınırındaki sömürgeci varlıkla ilişkileri normalleştirme yönündeki emperyalist talebe boyun eğdiler. “Şii Hilali”, aslında “Filistin dışında İsrail’i ve Siyonist projeyi kabul etmeyenler”i ifade eden bir şifreydi. Bugün de devam eden Direniş Ekseni’ni işaret ediyordu. Lübnan siyasetindeki Sünni-Şii ayrılığının, Başbakan Refik Hariri’nin 2005’teki suikastından kısa bir süre sonra ortaya çıkması tesadüf değil. İsrail devletinin Hizbullah’ı ortadan kaldırmaya çalıştığı, çekilmelerinden sonraki ilk savaş olan 2006 savaşının, Lübnan’da da mezhep ayrılıkların kendini gösterdiği bir dönemde gerçekleşmesi de tesadüf değil.

2006’daki savaş sırasında İsrail ordusu, sivil altyapının yok edilmesini söyleyen “Dahiye Doktrini”ni uygulamaya koydu. Amaç, Dahiye ve güney bölgelerini yerle bir ederek, çoğunluğu Şii Müslüman olan bu bölgelerin sakinlerinin Hizbullah ve direnişi terk etmesini sağlamaktı. Ancak bunun tam tersi bir etki yarattı. Fakat İsrail’in Lübnan’ın diğer bölgelerindeki altyapı yıkımı, ülkedeki mezhepsel gerilimleri daha da artırdı.

İç siyasi ayrışma büyüdükçe, Şii karşıtı yorumlar tekrar zirveye ulaştı. Bu durum, Hizbullah’ın birçok Lübnanlıyı öfkelendiren kararlar aldığı veya eylemlerde bulunduğu anlarla örtüşüyordu. Bu anlar arasında, 2006 yılının sonlarında başlayan, Hizbullah ve Emel’in Beyrut’un şehir merkezinde gerçekleştirdiği oturma eylemi, 2008’de Hizbullah savaşçılarının başkente kısa süreliğine konuşlandırılması, Hizbullah’ın Suriye iç savaşında rejimin yanında savaşma kararı ve partinin 2019’daki Lübnan devriminin bastırılmasına ve 2023’te farklı mezheplerden insanların homofobik paniğe ve şiddete teşvik dalgasına katılımı yer alıyordu. Birçok insan, Hizbullah'ın eylemlerini mezhepçi olarak algıladı ve parti, neredeyse her Lübnan siyasi partisi gibi, mezhepçiliği ve mezhepçi söylemi kullandı. Bu, aynı zamanda Hizbullah'ın diğer Lübnan siyasi partileri gibi davrandığı bir dönemdi: elitlerle ittifaklar kurdu, seçim siyaseti yaptı ve yoksullardan ziyade orta ve üst sınıfları destekleyen yasalara destek verdi. Hizbullah’ı eleştirmemek veya bazı eylemlerinden nefret etmemek gerektiğini söylemiyorum. Sorun şu ki, bu öfke ve nefretin ifadeleri siyasi partiyle sınırlı kalmadı.

Bunun yerine, son yirmi-otuz yıl içinde Şii düşmanlığı, kimliğe dayalı bir grubun tamamına saldıran dil, açıktan sertleşti. Bugün de bu dil, kire, cehalete ve pisliğe atıfta bulunan sınıfsal imgelere başvuruyor. Lübnan’daki politik-mezhepsel yönetim sistemi, mezhepleri mezhepsel liderlikle ilişkilendirmeyi doğal kılıyor gibi görünüyor. Ancak bu ilişkilendirme, yalnızca mezhepler içindeki siyasi çeşitliliği değil, aynı zamanda mezhepsel liderler ile siyasi temsil için tek seçeneklerin mezhepsel olanlar olduğu bir devlet ve sistemde yaşayan insanlar arasındaki güç farklılıklarını da göz ardı ediyor. Bir ölçüde mezhep-siyasi parti karışıklığı Lübnan grupları arasında gerçekleşse de, diğer gruplar, kendilerini temsil ettiği iddia edilen partilerin eylemlerine katılmayan insanlar olduğunda Şiiler gibi karalanmadı. Örneğin, Maruni düşmanlığı, Lübnan Güçleri’nin iğrenç eylemleri veya açıklamalarının ardından Lübnan’da yorumlanmaya değer bir söylem haline gelmedi. Bu karışıklık nedeniyle Şii Lübnanlıların karalanması, Lübnan’daki mezhepçiliğin en tutarlı ve tehlikeli biçimi. Bunun nedeni kısmen, bu karalama kampanyasının geçmişinin etkili olabilecek kadar güçlü bir siyasi partinin ortaya çıkmasından önceye uzanıyor oluşudur.

Gazze’deki soykırımın son iki buçuk yılına bakalım. Bu soykırım sırasında, yerleşimci koloninin bölgedeki varlığını normalleştirmek için siyasi ve ekonomik baskı devam etti. Batı Şeria’da, daha sonra Suriye’de topraklar çalındı. Soykırımı durdurmak için somut bir şeyler yapmaya sadece (şimdilerde Yemen Ensarullahı’nı da içeren) “Şii Hilâli”ne mensup yapıların çalışıyor olması tesadüf değil. Bu direnişi bastırmak için hem acımasız hem de manipülatif taktiklerin kullanılması da tesadüf değil: 2024’te İsrail, Lübnan’a karşı savaş başlattı. ABD Yemen’i bombaladı. Acımasız bir diktatörün ortadan kaldırılması karşılığında ABD’nin İslamcı kuklasının iktidara taşındığı Suriye, İsrail denilen yerleşimci koloniyle ilişkilerini normalleştirdi.

Şubat 2026, muhtemelen Siyonist devletin bu direniş cephesine yönelik son hamlesi. Ayrıca, kendisini bölgede tartışmasız bir gerçek olarak kurmak isteyen İsrail belki de bu savaşı, ABD’yi İran’a yönelik saldırısına katılmaya teşvik ederken bir yandan da Lübnan’ı en az onuncu kez işgal etmek amacıyla planladı. İsrail, 1948’den beri Lübnan’a onlarca kez saldırdı. Bu saldırıların kaçının işgal niyetli olduğu tartışmalı bir husus.[6]

Bu kez Dahiye Doktrini, “Gazze Doktrini”ne dönüştürüldü. Bu doktrin uyarınca sivillerin yanı sıra sivil altyapı da hedef alındı. Bu doktrin, Şii Müslümanları direnişe karşı kışkırtmak değil, diğer Lübnanlıları Şii Müslümanlara karşı kışkırtmak ve mezhepsel ayrılığı daha da derinleştirmek için kullanılıyor. Aleni Şii düşmanlığının yeniden ortaya çıkmasının da gösterdiği üzere bu yöntem işe yarıyor.

Şii Düşmanlığı Tasmasından Kurtuldu

Şiilerin “mahallelerimizi” asla terk etmeyecekleri yönündeki sosyal medya paylaşımları, Şiilere konut kiralamayı reddetme ve onları belirli bölgelerden kovma çabaları, ulusun içinde kimlerin yer aldığını ve kimlerin dışlandığını bize çok açık biçimde gösteriyor. Hizbullah’a kızgınken tüm Şiilere öfke yöneltmenin bir sorun olduğu açık olmalı. Oysa Hizbullah gibi bir siyasi örgütün eylemlerinin onu harici bir devletin, Lübnan dışı bir gücün vekili haline getirdiğini varsaymak da bir sorundur.

İran’ın Hizbullah ile ittifakı aracılığıyla Lübnan’ı “işgal ettiğini” öne sürmek, Lübnan dışındaki ittifakların, Hizbullah’ın en sert eleştirmenleri de dâhil olmak üzere Lübnan’daki siyasi partilerin temel bir özelliği olduğu gerçeğini göz ardı ediyor. Ayrıca, diğer Lübnan örgütlerinin ABD ve İsrail ile ittifak kurma, onlarla görüşerek karar alma konusundaki uzun geçmişini de göz ardı ediyor. Hizbullah için “İranlı, Lübnanlı değil” demek veya onu İran’ın “vekil”i olarak adlandırmak, bazı insanların ulus içinde kimlerin yeri olmadığına karar verecekleri tehlikeli yoluna girildiğinin delili. Bu tür iddialar, örgütün alabildiğine Lübnanlı olan tarihini de göz ardı ediyor: İsrail işgaline ve istilasına cevap olarak ortaya çıkması, Lübnan topraklarını Siyonist yayılmacılığa karşı savunması ve Lübnan’daki mezhep siyaseti bağlamında kararlar alması üzerinde durulmuyor. Bu iddiaları daha da ileri götürüp, tüm Şiilerin bir şekilde Lübnanlı ve Arap değil, İranlı olduğunu söyleyenler, ülkenin vatandaşlarının en az üçte birini söylemsel düzeyde dışlamış oluyorlar.

Tabii ki Şii Müslümanlarının hepsi değilse de büyük bir kısmı Hizbullah’ı ve Direniş’i destekliyor. Ordu da dâhil olmak üzere, başka hiç kimsenin güneyi işgalden korumadığı ve başka hiçbir siyasi partinin temsil ve destek sağlamadığı bir devlette neden desteklemesinler ki? Gene de Hizbullah’ı desteklemek, bir kişinin yurttaşlık statüsünü ortadan kaldırmaz veya o kişinin ölüm listesine konulmasını bir şekilde kabul edilebilir kılmaz.

Hizbullah ile bağlantılı bir bankada veya televizyon kanalında çalışmak veya seçimde bu partiye oy vermek de aynı şekilde değerlendirilemez. Hizbullah’ı destekleyen, onun için çalışan veya onunla bağlantılı olan herkesin savaşın kabul edilebilir bir hedefi olduğunu varsaymak, soykırıma çağrı yapmaktır. Şii olan herkesin Hizbullah'ı destekleyebileceğini varsaymak, bu soykırımda ortadan kaldırılacak kişilerin kapsamını genişletir.

İsrail ordusunun tahliye için işaretlediği bir yerde yaşayan herkesin meşru bir hedef olduğunu varsaymak, bu soykırımın kapsamını daha da genişletir, bir yanıyla, işgalci ordunun belirlediği şartların kabul edildiğini gösterir.

Şii düşmanlığı, bugün Hizbullah’ın İsrail’in ülkeyi bombalamasına neden olduğunu söyleyen fikirde, tüm Şiiler bu bombalar için birer mıknatıs görevi görüyor (bu nedenle dışlanmalı, sınır dışı edilmeli, onlardan uzak durulmalı) diyen anlayışta karşılık buluyor. Oysa Şii düşmanlığının, Siyonistlerin Lübnan’ı kendi içinde bölme ve Lübnanlıları birbirine düşürme çabalarının bir sonucu olduğunu görmek gerekiyor. Neticede, Siyonist hareket baştan beri, Filistin’de yaptığı bu şeyi Lübnan’da yapmak istemektedir. Şii düşmanlığı, bu Siyonist çabaların bir armağanıdır.

Lübnan’ın mezhepçi yapısında on yıllardır süregelen Şii düşmanlığı, iç içe geçmiş sınıf-mezhep-din ayrımcılığı ve yerleşimci-sömürgeci ayrıştırma çabalarıyla birlikte, Körfez jeopolitikası ve ABD’nin körüklediği İran düşmanı korkusuyla birleşti. ABD’nin emperyalist projesi, Körfez ülkeleri gibi Lübnan’ı da şu konuda seçim yapmaya zorladı: “Ya bizimle ittifak kurarsınız ya da ‘Şii Hilâli’yle.” Şii Lübnanlılara seçim yapma imkânı bile sunulmuyor. Siyasi görüşleri ve bağlılıkları ne olursa olsun, ikincisiyle ittifak kuracakları düşünülüyor.

Şunu açıktan söylemek lazım: Körfez ülkelerinin bugün öğrendiği gibi, Lübnan, ABD’nin emperyalist projesinin umrunda değil, yerleşimci-sömürgeci güç topraklarımıza el koyduğunda gelip ülkeyi kurtarmayacak.

Partiyi, onunla ilişkili herkesi ve dolayısıyla tüm Şiileri ölümle ilişkilendiren emperyalist söyleme teslim olmadan da Hizbullah’ın kararlarına, eylemlerine ve açıklamalarına katılmamak, hatta onlardan nefret etmek mümkün. Şii karşıtı olmadan, Şiileri insandan saymayan yaklaşıma boyun eğmeden, onlara barınma imkânı tanımadan, onlara karşı ayrımcılık yapmadan da Hizbullah’ın duruş ve görüşlerine itiraz edebilirsiniz. Hizbullah’ın konumuna onay vermeyebilirsiniz ama gene de Lübnan’ı Siyonist saldırılardan koruyan tek örgütün o olduğunu kabul edebilirsiniz.

Sadece Hizbullah olduğu için Direniş’i desteklemek de aynı derecede sorunlu bir duruş, çünkü bu duruş, hâlâ mezhepsel kimlik politikalarını temel alıyor. Hizbullah hakkında ne düşünürseniz düşünün, Direniş’i destekleyebilirsiniz ve desteklemelisiniz, çünkü Lübnan ordusu ve devletinin ülkenin sınırlarını savunabilecek bir gücü olmadığı bir dönemde, direnişin tek savunucusu olmak önemlidir. Şu anda Güney Lübnan’daki insanların katledilmesine, yerlerinden edilmesine ve topraklarına el konulmasına karşı duran tek güç o. Artık bu savaşta İsrail’in güneyi ele geçirmek için geldiğini söylemek için Siyonizmin tarih boyunca dile döktüğü cümleleri temel alan, tahmine yönelik analizlere girişmenin bir anlamı yok. Zira bugün zaten İsrailli politikacılar güneyi ele geçirmek için uğraştıklarını açıktan söylüyorlar.

Şii düşmanlığı tuzağına düşmek, sömürgecinin ve emperyalistin oyununa gelmek, Lübnanlıları birbirlerinden, Filistinlilerden ve Suriyelilerden (ki bu tümüyle farklı bir mesele) ayıran girişimlere teslim olmak demektir. Oysa hepimizin bölgenin bir parçası olduğumuzu, hepimizin Siyonizmin yerleşimci-sömürgeci projesinden ve ABD’nin emperyalist emellerinden etkilendiğimizi, çok daha güçlü bir strateji dâhilinde bunlara karşı birleşmek gerektiğini anlamak zorundayız. Bu anlayışın karşısına, güneyin ülkeden ayrılıp yerleşimci-sömürgeci müdahaleye bırakılabileceğini, karşılığında Lübnan’ın geri kalanının kendi haline bırakılacağı beklentisini temel alan mantıksız fikri çıkartıyorlar. Bu fikir mantıksız, zira yerleşimci-sömürgeci devletler doğaları gereği yayılmacıdır, bu nedenle, bugün sınır Litani Nehri’nden çizilmiş olsa da, bu sınır yarın Zahrani, sonra Sayda’ya başka bir gün başka bir yere çekilebilir.

Başka bir açıdan da ilgili fikir mantıksız, çünkü Lübnan’ın güneyin tarım ve ticaretteki kilit rolü ve Akdeniz açıklarındaki doğalgaz rezervleri olmadan ekonomik olarak kendi kendini idame ettirebileceğini varsayıyor. Bu fikir mantıksız, çünkü güneydeki Lübnanlılardan topraklarını ve evlerini terk etmelerini neden bekleyelim? Neden “ya topraklarını terk edecekler ya orada kalıp ölecekler ya da İsrail işgali altında yaşamayı kabul edecekler” gibi bir ikilemle yüzleşsinler? Bir yandan onları ülke dışında bırakırken, diğer yandan onlardan ülke için evlerini feda etmelerini istemeyi nasıl düşünebiliyoruz?

Bu son sorunun cevabı, Hizbullah’a yöneltilen bu derin öfkenin, İsrail’in ateşkesi düzenli olarak ihlal etmesine rağmen, on beş aylık bir itidalin ardından, sınırdan altı roket attı diye ona yöneltilen suçlamaların sebebini tam olarak izah ediyor. Hizbullah’a, dolayısıyla tüm Şii Lübnanlılara karşı öfke o kadar büyük ki, bombaları atan yapıya karşı duyulan öfkeyi bile gölgede bırakıyor. Çünkü “onlar bu millet için neden fedakârlıkta bulunsunlar?” sorusuna, bu savaşı onların suçu olarak göstermek, suçu ait olduğu yere, yani bombaları atan yerleşimci-sömürgeci devlete ve onunla iş birliği yapan politikacılara değil, başından beri bu sömürgeciliğe direnen insanlara yüklemek suretiyle cevap veriliyor.

Lübnan’daki Filistinli mültecilerin insanlık dışı muamelelerle yüzleşmesi süreci de tam olarak böyle başlamıştı: onları Filistin’den ilk başta kovan Siyonistlere bakmak yerine, iç savaşı başlatma suçunu Filistinli mültecilerin üstüne atmışlardı. Bugün Şii karşıtlığı da bugün aynı yere doğru ilerliyor, tüm ürkütücülüğüyle. Daha iyi bir yolu yürümeyi bilmek zorundayız.

Lara Dib
Nisan 2026
Kaynak

Dipnotlar.
[1] Gönderiyi yazan @CanaaKnight adlı kullanıcı, Temmuz 2016’dan beri X platformunda bulunuyor ve şu anda 2204 takipçiye sahip.

[2] Mitvali, başlarda İmam Ali’ye sadık insanlar anlamına geliyordu, ancak Lübnan’da bu terim zamanla aşağılama amaçlı bir anlam kazandı. Şiilerin bu terimi kendilerini tanımlamak için kullanmaları, hem orijinal anlamı geri kazanmayı hem de terimi çağdaş bağlamda yeniden sahiplenmeyi amaçlıyor.

[3] Beyrut Kent Laboratuvarı’nın mezhepsel ayrımcılık konusundaki çalışmalarına bakılabilir: BUL.

[4] Bu tarih hakkında daha fazla bilgi için şu yazıya bakılabilir: MERIP.

[5] Siyonist liderler Hayim Vayzman ve David Ben-Gurion, 1919 tarihli Paris Konferansı’nda Filistin mandasının sınırlarını Litani’ye kadar genişletmek için lobi faaliyetleri yürüttüler. Litani’ye kadar olan bölgenin dâhil edilmesi yönündeki istekler, o zamandan beri Netenyahu da dâhil olmak üzere İsrail liderlerince dönem dönem olarak tekrarlandı.

[6] İsrail, 1948’den bu yana Lübnan’a onlarca kez saldırmış olsa da, ben, 1948, 1970, 1973, 1978, 1982, 1993, 1996, 2006, 2024 ve mevcut saldırıları “işgal” olarak kabul ediyorum.

0 Yorum: