Mart
2026 ortalarında, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü emperyalist savaş ve eş
zamanlı olarak İsrail’in Lübnan’a gerçekleştirdiği saldırı sırasında, X sosyal
medya platformu, İsrail saldırıları nedeniyle Güney Lübnan’daki evlerinden ayrılmak
zorunda kalmış bir milyon Lübnanlı içerisinden kimi insanların Beyrut’un
Karantina bölgesine yerleştirilmesi planına panikle tepki gösterdi. İlk bakışta
bu tepkiyi, güneyi terk etmek zorunda kalmış, çoğunluğu Şii Lübnanlı olan
insanların taşınmasının İsrail bombaları için bir mıknatıs görevi göreceğine
dair gerçek korkulardan kaynaklanan basit bir panik olarak yorumlamak mümkün. Neticede,
geçen haftalarda İsrail bombalarının Hazmiye, Dohat Aramun, Burc Hammud, Başura’daki
binalara, hatta Ramletü’l-Beyda’da çadırlarda uyuyan insanların tepesine yağması,
herkese bir ders vermişti.
Siyonist
devlet, Lübnanlı sivilleri, özellikle Şii Lübnanlı sivilleri, hedef olarak
gördüğünü, yerinden edilmiş Şiileri barındırmanın, onları barındıranlar için de
tehlike arz edeceğini oldukça açık bir şekilde ortaya koymuştu. İsrail
ordusunun tahliye emirlerinde açıkça “Şii” ifadesi geçmese de tahliye için
işaretlenen köyler, kasabalar ve bölgelerin tamamı, çoğunlukla Şiilerin
yaşadığı yerler.
Son
iki buçuk yıldır Gazze’de soykırıma yol açan vahşetleri İsrail ordusunun canlı
yayınında izledikten, ardından ordunun Beyrut’a attığı, Lübnan’ın gelecekte
Gazze olacağını söyleyen broşürleri okuduktan sonra, insanların dehşete
kapılması anlaşılabilir bir durum. Ancak kimi kesimlerin yerinden edilmiş
insanlara karşı gösterdiği tepkilerde uyguladığı, barınma imkânı sunmayı
reddetmekten tutun da o insanları zorla göç ettirmeye kadar uzanan muhtelif
şiddet biçimleri, Lübnan’ın kendine has mezhepçilik ve özellikle Şii düşmanlığı
bağlamı dışında idrak edilemez.
X’te
Karantina konusunda yapılan paylaşımlar, sadece düşen bombalardan kaynaklanan
yakın tehlikeyi gündeme getirmekle kalmadı. Bazıları, bu korkudan hiç bahsetmediler
bile. Bunun yerine, ilgili paylaşımlarda, Şii Müslümanların Beyrut’a taşındıkları,
şehrin toplumsal dokusunun görünür bir parçası haline geldikleri Lübnan
tarihinin daha önceki anlarına atıfta bulunuldu.
Bir
paylaşımda, “Tarih bize, Şiilerin bir kez yerleştikten sonra asla
ayrılmayacaklarını öğretti [...] İktidardakilerden şimdi harekete geçmelerini
ve Dahiye 2.0’a mani olmalarını rica ediyorum” yazıyordu.[1]
“Beirut
Wire” adlı, haber kaynağı olduğunu iddia eden bir hesap, planı “yeni bir Uzai
olayı” olarak tanımladı. Bu örneklerde en azından kibar bir dil kullanılıyor.
Diğer paylaşımlarda ise burada tekrarlayamayacağım, ancak bağnaz ve insanlık
dışı olarak nitelendirilebilecek bir dilin kullanıldığı görülüyor. (“Irkçı”
terimini kullanmamamın tek nedeni, bu tespitin daha fazla analize ihtiyaç
duyması. Burada kullanılan dil alenen mezhepçi, gelgelelim, Lübnan’da ırk nispeten
daha karmaşık bir mesele).
Burada,
Hizbullah’ın İsrail saldırısına “sebep olduğu”nu, dolayısıyla, tüm Şiilerin
mahallelerden, hatta ülkeden sürülmesi gerektiğini söyleyen, maskesi düşmüş bir
Şii düşmanlığı söz konusudur. Siyonist saldırılarla başlamamış olsa da bu Şii
düşmanlığı, Lübnan tarihinde kök bulan, bir yandan sınıf ve dindarlıkla, diğer
yandan yerleşimci sömürgeciliği ve imparatorlukla bağlantılı çok yönlü bir olgu
olarak, Siyonist saldırıların körüklediği bir sorundur.
Sınıf
ve Dindarlık
Lübnan’daki
Şii Müslümanların marjinalleştirilmesi süreci, manda dönemine dek uzanmaktadır.
Manda sınırları çizilirken, güneydeki Şii köyleri, muhtemelen sadece
Fransızların ve seçkin Marunilerin bölgede Hristiyan çoğunluklu bir yerleşim
bölgesi oluşturma çabalarını sekteye uğratabilecekleri ihtimali üzerinden
önemli görülen bir olguydu. O dönemde az sayıdaki seçkin Şii aile, nispeten daha
kentliydi ve Fransızlarla ittifak halindeydi. Güneyde bulunan Maruni köyleri,
Şii komşularının da dâhil edilmesini gerektiren sosyal mühendislik denilen
arabanın tekerine çomak soktu. 1932 tarihli nüfus sayımında eksik sayılan ve
manda elitlerince kurulan mezhepçi hükümet yapısında yeterince temsil edilmeyen
Şii köylüler, ellilere dek göz ardı edildiler, görülmediler. Bu dönemde, kırsal
kesimleri şehir merkezlerine bağlayan altyapı çalışmaları ve ihracat ürünlerine
geçilmesine yönelik baskı, birçok Şii köylüyü iş aramak için Beyrut’a göç
etmeye itti. Başkentin etrafındaki kenar mahallelere yerleştiler. Bu bölgeye “sefalet
kuşağı” adı verildi.
Altmışlara
gelindiğinde, Şii Lübnanlılar, yoksulluk ve hizmet işçiliğiyle
ilişkilendiriliyordu. Sınıf ve mezhep iç içe geçmişti, sınıfçılık ve
mezhepçilik de öyle. Lübnan iç savaşı sırasında yaşanan yer değiştirmeler, bilhassa
Şii Müslümanların doğudaki, Maruni Hristiyanların güneydeki mahalleleri terk
etmesi, Beyrut’un güney mahallelerini şehrin Şii çoğunluklu bir bölgesi haline
getirdi. Bugün bu bölgeye Dahiye deniyor. Bu tarih, yerinden edilmiş kişilerin “asla
ayrılmayacakları” korkusunu dile getiren sosyal medya paylaşımlarının temelini teşkil
ediyor.
Altmışların
sonlarında ve yetmişlerde Şii toplumsal hareketler, Lübnan’ın mezhepçi sistemi
içinde daha büyük kolektif haklar talep etmeye başladılar. “Mahrumlar Hareketi”nde
altında açığa çıkan ilk eylemlilik hali, İslam’dan etkilenen, farklı kesimleri
içine alan toplumsal ve politik bir harekete dönüştü. Birdenbire, kırsal
kesimdeki yoksullardan kentli işçi sınıfına dönüşen bu işçiler ve hizmet
çalışanları görünmeye, örgütlenmeye, taleplerde bulunmaya başlayarak, mezhepsel
statü temelinde oluşmuş hiyerarşiye ve en alt kademede yer aldıkları gerçeğine
meydan okumaya başladılar. Birisi bana bir keresinde, ayrıcalıklarının
sorgulanmasının mideye yumruk yemek gibi hissettirdiğini söylemişti. Yoksullar
açıktan Şii bir kolektif olarak ayağa kalktıklarında, iç içe geçmiş
sınıfçılık/mezhepçilik, Şii düşmanlığı biçimini aldı.
Bu
hareketlerle birlikte, Şii Lübnanlılar arasında hem zenginlik hem de eğitim
önemli ölçüde arttı. Mezhebin öyküsünü anlatmanın bir yolu da onu kolektif
sınıf hareketliliğinin öyküsü olarak takdim etmektir. Yoksulluk ortadan
kalkmadı, ancak artık insanlar, Şiileri Lübnan’da “en yoksulların en yoksulu”
olarak gösteremezdi. Şii karşıtlığı devam etti.
Doksanlarda
Dahiye’de ilk etnografik araştırma projemle ilgili çalışmaya başladığımda,
şehrin diğer bölgelerindeki arkadaşlarım ve ailem, “Şii gettosu” klişeleri
üzerinden, kirlilik ve tehlike konusuna değinerek, beni bölge konusunda
uyardılar. Beyrut Amerikan Üniversitesi’nden (BAÜ) bir profesör, bana “o kadar
ileri gitmeme gerek olmadığını, sadece BAÜ’nün hademeleriyle görüşmekle
yetinebileceğimi, zira hepsinin Şii olduğunu” söyledi.
Görüşme
yaptığım Şii Müslümanlar, diğer Lübnanlıların kendileri hakkında sahip olduğu
klişelerin farkında olduklarını vurgulamak için kendilerini küçümseyen bir
mizaha başvurdular ve insanlık dışı söylemleri açıkça ortaya koydular. Hatta
bazıları, Şiilerin kuyrukları olduğunu düşündükleri için insanları
azarladıklarına dair öyküler paylaşarak, aşağılayıcı “mitvali”
terimi yeniden sahiplendiler.[2] İlk araştırmam ile şimdiki zaman arasında,
gerek araştırma için görüşmeler yaparken gerekse aile ve arkadaşlarla vakit
geçirirken, klişeler kendilerini göstermeye devam etti. Bir Sünni’nin bir Şii
ile evlenmesi, ikincisinin ailesi daha zengin olsa bile, alt sınıfa geçmek,
attan inip eşeğe binmek anlamına geliyordu.
Şii
topluluklarında Batı Afrika’ya göç ve para havalelerinden elde edilen büyük
servet küçümsenirdi. Villaları, Sünni yönetimindeki Arap Körfez devletlerinden
gelen paralarla inşa edilen Hristiyan köylerindeki aynı derecede büyük
villaların aksine, “çirkin” veya “göz kamaştırıcı” olarak tanımlanıyordu.
BAÜ’den
veya yurtdışındaki kurumlardan tıp doktoru ve doktora sahibi Şii Müslümanlar,
işe alım uygulamalarında veya terfi süreçlerinde Şii karşıtı ayrımcılıktan şikâyet
ederlerdi. Beyrut’un toplumsal dokusunun farklı etnisiteli, çok sınıflı bir
parçası haline gelen Dahiye, diğer Beyrut sakinleri tarafından, sadece uygun
fiyatlı ürünler bulmak için bir yer olarak görülmesi dışında, dışlanırdı.
Sınıf-mezhep
ilişkisinin bir diğer boyutu da dindarlıktır. Yetmişlerde Şii hareketi,
dindarlığın kamusal alana girmesiyle somut bir etki yarattı. En bariz ve klişe
örneği ele alalım: otuz-kırk yıl içinde birçok Şii kadın, başörtüsü takmayı
tercih etti. Onlar için inançlarıyla, kimlikleriyle ve daha sonra toplumsal
normlarıyla bağlantılı bir giyim eşyası olan başörtüsü, bazı Lübnanlılarca laik
olduğu düşünülen bir ülkeye İslam’ın endişe verici bir şekilde sızması olarak
görüldü. Bu görüşün somut bir sonucu oldu: birçok genç Şii kadın bana, giyim
tarzlarının Dahiye dışında daha yüksek ücretli işlere girmelerini engellediğine
dair şikâyetlerini iletmişti.
Bunu
Şii düşmanlığı yerine İslam düşmanlığı olarak düşünmek mümkün. Manda döneminden
beri siyasi elitin belirli bir kesiminde Hristiyan medeniyetinin üstünlüğü, ana
söylem haline gelmişti. Bazı Lübnanlılar için Hristiyanlık, Avrupa’ya ve
küresel beyazlığa bir köprü görevi görüyor. Hristiyan dindarlığının laik
sayılmasını sağlayan bu köprünün, başörtüsü takmak veya alkol tüketmemek gibi
hususlar üzerinden Müslüman dindarlığıyla tehdit edildiği düşünülüyor. Ayrıca
bu durum, Lübnan’daki İslam düşmanlığını Avrupa ve ABD’deki Müslüman karşıtı
ırkçılıkla da ilişkilendiriyor. En son araştırmamda, Hristiyan Lübnanlılardan,
görünüş ve yaşam tarzı farklılıklarını alt sınıf ve düşük statüyle
ilişkilendiren, servete dair hesaplama içine girmeden dillendirilen, sayısız
İslam düşmanı yorum işittim. Bu yorumlar, hem Şii hem de Sünni Müslümanlara
yöneltilmişti.
Ancak,
bu fikirlerde, dindarlık ile sınıf ile ilgili klişelerin kesişiminde ortaya
çıkan, özellikle Şii karşıtı bir unsur da bulunuyor. Esasında birçok Sünni
kadın da başörtüsü takıyor, ancak Beyrut’ta, bilhassa orta ve üst sınıf
Sünniler arasında, bu durum tarihsel olarak yaşlılar arasında daha yaygın. Başörtüsü,
hem Müslümanlar hem de Hristiyanlarda yaş ve saygı göstergesi olarak görülüyor.
Son yirmi yılda, daha genç Sünni kadınlar Sünni dindarlık hareketinin bir
parçası olarak başörtüsü takmayı tercih etse de, birçok kentli Lübnanlı, hâlâ
başörtülü genç kadınların Şii olduğunu veya Sünni iseler kırsal kesimden ya da
yoksul olduklarını varsayıyor. Bu varsayım, Sünni Müslümanların bir grup olarak
hem Osmanlı İmparatorluğu döneminde hem de manda elitinin üyeleri olarak uzun
süredir yüksek statüye sahip olduğu mezhepsel bir hiyerarşiyle ilgili. Bir
ölçüde, statü ayrıcalığı, Sünni dindarlığını aşağılanmaktan koruyor. Ayrıca,
Şii karşıtlığı, Sünni Lübnanlılar arasında da Hristiyan Lübnanlılar kadar
yaygın bir mesele. Lübnan’a has mezhepsel hiyerarşilerin ötesinde, bu durum,
son yirmi yılda giderek güçlenen ve Şii çoğunluğa sahip İran Cumhuriyeti’ni
Sünni yönetimindeki Arap Körfez devletlerine karşı konumlandıran daha geniş
bölgesel söylemlerle bağlantılı.
Şii
karşıtlığını sınıf ve dindarlık bağlamında düşünmek, yerinden edilmiş Şiilerin
Karantina’ya taşınmasına yönelik tepkiyi, iç savaştan bu yana Lübnan’daki çoğu
alanın mezhebe göre bölünmesine karşı bir meydan okuma olarak görmemizi sağlar.
Karantina, anlam yüklü bir bölgedir. Adı, on dokuzuncu yüzyılda karantina alanı
olarak oynadığı rolü, daha sonra soykırımdan kaçan Ermeniler, Nekbe’den kaçan
Filistinli mülteciler, göçmen işçiler ve Suriyeli savaş mültecileri için bir
sığınak alanı haline geldiği gerçeğini hatırlatır. Karantina’ya sığınan bu
gruplar da yoğun yabancı düşmanlığıyla ve ayrımcılıkla karşı karşıya kaldılar,
ancak bu düşmanlıklar ve ayrımcılıklar, mevcut Şii karşıtı (ve daha önceki
Filistin karşıtı) duygular kadar şiddetli değildi. Travmalarla yüklü tarihi, iç
savaş sırasında Hristiyan milisler tarafından çoğunluğu Filistinli yüzlerce
mültecinin katledildiği 1976 olaylarını, daha yakın zamanda, Ağustos 2020’deki
Beyrut Limanı patlamasında yaşadığı yıkımı içerir.
Bu
tarih, aynı zamanda mevcut paniğin de temelini oluşturuyor. Yetkililere “Dahiye
2.0”ı önlemeleri yönünde yapılan çağrılar ve “Uzai”nin anılması, Şii köylülerin
Beyrut’a gerçekleştirdikleri ilk göçü ve iç savaş sırasında güney
mahallelerinin Şii çoğunluklu bir alana dönüştüğü gerçeğini, ayrıca Karantina’nın
hem sığınak hem de şiddet alanı olarak sahip olduğu katmanlı tarihi
hatırlatıyor.
Sosyal
medyada yapılan paylaşımların dili, her mezhebin bir şekilde kendi topraklarına
“ait” olduğu, savaş zamanı nüfus transferi ve emlak uygulamalarından
kaynaklanan sınırların toplumsal kaynaşmanın önündeki maddi engeller olduğu
fikrini pekiştiriyor.[3]
İsrail
ordusunun tahliye emri verdiği, Dahiye gibi bölgelerden gelen insanların,
“yabancı” sosyal ve dini uygulamalarıyla çevrelerinde yaşayanları etkileyeceği
söyleniyor. Oysa bu insanlar da herkes kadar Lübnanlı, herkes gibi bu ülkenin
eski vatandaşı. Kimse, bu gerçeği dikkate almıyor. Bu türden korkular,
yazarlarının açıkça dile getirmediği bir gerçekçiliği de gizliyor: bu yer değiştirme,
muhtemelen geçici değil, Siyonist devletin yerleşimci-sömürgeci genişleme
çabası üzerinden kalıcı bir nitelik kazanacak.
Sömürgeciliğin
ve Emperyalizmin “Böl ve Yönet” Taktiği
Siyonist
devlet Lübnan’a 1948’den beri saldırıyor. Bilhassa 1978 ve 1982’de İsrail’in
gerçekleştirdiği büyük işgaller, ardından Mayıs 2000’e kadar süren güney işgali
sırasında, evlerini, topraklarını ve geçim kaynaklarını kaybedenlerin çoğu Şiiydi.[4]
İç savaşla boğuşan ve bölünmüş olan, ayrıca baştan beri yetersiz donanıma sahip
Lübnan ordusu güneyi savunamadı. İran’daki 1979 devriminden ilham alan, hem
Lübnan’daki Şii toplumsal hareketine hem de güneydeki köylere derinden bağlı
olan Hizbullah, İsrail işgalcilerine ve onlara vekalet eden Lübnan milislerine
karşı savaşmak için bir milis gücü olarak kuruldu. 1990’da iç savaşın sona
ermesiyle birlikte, Hizbullah’ın İslami direnişi, İsrail’in yayılmacılığına
karşı sergilenen çok yönlü silahlı direnişin lideri olarak kendini kabul
ettirdi. İşgal yıllarında, kendi sınırları içinde kaldıkları, Lübnan’ın Şii
olmayan bölgelerine önemli ölçüde nüfuz etmedikleri sürece, bu vasıfları, sadece
kabul edilebilir olmakla kalmadı, çoğu zaman diğer Lübnanlılar, hatta devlet
tarafından bile methedildi. Ordunun yapamadığı savunma işini üstlenmişlerdi.
Siyonist liderlerin sözlerine dikkat edilirse, bu savunma, en azından Litani
Nehri’ne kadar uzanan ve bir asırdan fazla süredir tutarlı ve aleni bir
Siyonist vizyon olarak dillendirilen “Büyük İsrail”in kurulması yönündeki
Siyonist emellerini engellemek için bu savunma zaruriydi. Bu zaruret halen daha
geçerli.[5]
Direnişin
2000 yılında güneyi başarıyla özgürleştirmesinin ardından, Lübnan’da Hizbullah’ın
silahlı kanadı hakkında gergin tartışmalar baş gösterdi. Bu arada, iç savaş
sonrası bir siyasi parti olarak faaliyet yürüten Hizbullah, daha az popüler ve
daha az örgütlü müttefiki Emel ile birlikte, siyasi partilerin büyük
çoğunluğunun mezhepsel çıkarlar doğrultusunda faaliyet yürüttükleri bir sistem
dâhilinde, Şii Lübnanlıları temsil eden yalnızca iki mezhep temelli siyasi
partiden biriydi. Parti, sadece devlette yer almakla kalmadı, 2008’den sonra
hükümetteki en büyük siyasi koalisyonun da bir parçası haline geldi.
Lübnan
ordusunun rolünün, güneydeki insanları ve toprakları, ayrıca devleti ve
sınırlarını İsrail işgaline ve saldırılarına karşı nasıl etkili bir şekilde
savunacağı meselesi tartışılmalıyken, bunun yerine, ihmal ve travmayla yüklü
geçmişe atıfta bulunup duran mezhep tartışmaları yürütüldü. Bu tartışma, hem
devletin mezhepsel yapısı hem de bölgeyi bölmek, topluluklarını ve ülkelerini
birbirine karşı kışkırtmak, kontrol altına alıp fethetmek için hariçten ortaya
konulan emperyalist ve sömürgeci çabalarla engellendi. Bu anlamda, öncelikle
Hizbullah karşıtı duygular olarak ifade edilen Şii düşmanlığı, hem siyasi
mezhepçiliğin hem de ABD ve İsrail’in bölgeye yönelik emperyalist projesinin
bir belirtisi.
Ayrışmalara
yol açmak, bu ayrışma çizgilerini belirgin kılmak, Siyonizmin sömürgeci
projesinin temel çalışma yöntemlerinden biridir. Misal bu yöntem, İsrail
devletinin Filistinlileri “Arap”, “Hristiyan”, “Müslüman”, “Dürzi” ve “Bedevi”
olarak tasnif etmesinde, bazılarına diğerlerine göre farklı ayrıcalıklar
tanımasında, İsrail devletinin bu kurgulanmış kategorileri esas alan, ayrıştırmacılıkla
malul kişisel statüyle alakalı hukuk sisteminde karşımıza çıkıyor.
Lübnan’ın
mezhepsel çizgileri, devletin kuruluşunda Maruni elitler ve Fransızlar
tarafından çizildi. Siyonist hareketin yapması gereken tek şey, bu çizgiler
boyunca çatlaklar oluşturmaktı. Nitekim, ilk çatlak Nekbe’den önce, 1946’da imza
edilen bir antlaşmayla oluşturuldu. Anlaşma, Lübnan’daki Siyonist hareket ile
Maruni Patrikhanesi arasında imzalandı.
ABD’nin
böl ve yönet taktiği üzerine kurulu emperyalist çabalara dahli, 1979 İran
devriminden sonra ivme kazandı. Bu devrimin ilk başlarda halktan gördüğü destek,
Sünni Müslümanların bir an için Şii anti-emperyalist hareketin içine çekme
tehdidini açığa çıkarmıştı. İran-Irak savaşıyla bu bölünmeler daha da pekişti.
Daha sonra 2003’teki Irak işgali ve Arap Körfez devletlerinde ABD askeri
üslerinin artırılmasıyla birlikte, ABD imparatorluğu, görünüşte İran’dan
korunma karşılığında sadakat talep etti.
İran,
aslında komşularından hiçbirini askeri olarak tehdit etmemiş, farklı, din,
mezhep ve etnisiteleri içinde barından nüfusuyla Şii bir devletti. Özellikle,
bu Sünni yönetimlerin bulunduğu Körfez devletlerinin birçoğunda önemli
sayılarda, marjinalleştirilmiş Şii nüfusu bulunuyor. Şii gücünün sembolü olarak
İran, ABD ordusunu bölgenin giderek genişleyen köşelerine taşıyan kukla haline
geldi.
2003’te
ABD’nin Irak’ı işgal ettiği sırada 24 saat yayın yapan muhtelif haber kanalları,
ilk kez üzerinde “Şii Hilali” yazılı haritalar paylaştılar. O zamana dek, ikinci
intifada başlamış, Oslo’nun yol açtığı yanılsamalar paramparça olmuşken,
bölgedeki Sünni çoğunluklu devletler, Lübnan’ın güney sınırındaki sömürgeci
varlıkla ilişkileri normalleştirme yönündeki emperyalist talebe boyun eğdiler. “Şii
Hilali”, aslında “Filistin dışında İsrail’i ve Siyonist projeyi kabul
etmeyenler”i ifade eden bir şifreydi. Bugün de devam eden Direniş Ekseni’ni
işaret ediyordu. Lübnan siyasetindeki Sünni-Şii ayrılığının, Başbakan Refik
Hariri’nin 2005’teki suikastından kısa bir süre sonra ortaya çıkması tesadüf
değil. İsrail devletinin Hizbullah’ı ortadan kaldırmaya çalıştığı,
çekilmelerinden sonraki ilk savaş olan 2006 savaşının, Lübnan’da da mezhep
ayrılıkların kendini gösterdiği bir dönemde gerçekleşmesi de tesadüf değil.
2006’daki
savaş sırasında İsrail ordusu, sivil altyapının yok edilmesini söyleyen “Dahiye
Doktrini”ni uygulamaya koydu. Amaç, Dahiye ve güney bölgelerini yerle bir
ederek, çoğunluğu Şii Müslüman olan bu bölgelerin sakinlerinin Hizbullah ve
direnişi terk etmesini sağlamaktı. Ancak bunun tam tersi bir etki yarattı.
Fakat İsrail’in Lübnan’ın diğer bölgelerindeki altyapı yıkımı, ülkedeki
mezhepsel gerilimleri daha da artırdı.
İç
siyasi ayrışma büyüdükçe, Şii karşıtı yorumlar tekrar zirveye ulaştı. Bu durum,
Hizbullah’ın birçok Lübnanlıyı öfkelendiren kararlar aldığı veya eylemlerde
bulunduğu anlarla örtüşüyordu. Bu anlar arasında, 2006 yılının sonlarında
başlayan, Hizbullah ve Emel’in Beyrut’un şehir merkezinde gerçekleştirdiği
oturma eylemi, 2008’de Hizbullah savaşçılarının başkente kısa süreliğine
konuşlandırılması, Hizbullah’ın Suriye iç savaşında rejimin yanında savaşma
kararı ve partinin 2019’daki Lübnan devriminin bastırılmasına ve 2023’te farklı
mezheplerden insanların homofobik paniğe ve şiddete teşvik dalgasına katılımı
yer alıyordu. Birçok insan, Hizbullah'ın eylemlerini mezhepçi olarak algıladı
ve parti, neredeyse her Lübnan siyasi partisi gibi, mezhepçiliği ve mezhepçi
söylemi kullandı. Bu, aynı zamanda Hizbullah'ın diğer Lübnan siyasi partileri
gibi davrandığı bir dönemdi: elitlerle ittifaklar kurdu, seçim siyaseti yaptı
ve yoksullardan ziyade orta ve üst sınıfları destekleyen yasalara destek verdi.
Hizbullah’ı eleştirmemek veya bazı eylemlerinden nefret etmemek gerektiğini
söylemiyorum. Sorun şu ki, bu öfke ve nefretin ifadeleri siyasi partiyle
sınırlı kalmadı.
Bunun
yerine, son yirmi-otuz yıl içinde Şii düşmanlığı, kimliğe dayalı bir grubun
tamamına saldıran dil, açıktan sertleşti. Bugün de bu dil, kire, cehalete ve pisliğe
atıfta bulunan sınıfsal imgelere başvuruyor. Lübnan’daki politik-mezhepsel
yönetim sistemi, mezhepleri mezhepsel liderlikle ilişkilendirmeyi doğal kılıyor
gibi görünüyor. Ancak bu ilişkilendirme, yalnızca mezhepler içindeki siyasi
çeşitliliği değil, aynı zamanda mezhepsel liderler ile siyasi temsil için tek
seçeneklerin mezhepsel olanlar olduğu bir devlet ve sistemde yaşayan insanlar
arasındaki güç farklılıklarını da göz ardı ediyor. Bir ölçüde mezhep-siyasi
parti karışıklığı Lübnan grupları arasında gerçekleşse de, diğer gruplar,
kendilerini temsil ettiği iddia edilen partilerin eylemlerine katılmayan
insanlar olduğunda Şiiler gibi karalanmadı. Örneğin, Maruni düşmanlığı, Lübnan
Güçleri’nin iğrenç eylemleri veya açıklamalarının ardından Lübnan’da
yorumlanmaya değer bir söylem haline gelmedi. Bu karışıklık nedeniyle Şii
Lübnanlıların karalanması, Lübnan’daki mezhepçiliğin en tutarlı ve tehlikeli
biçimi. Bunun nedeni kısmen, bu karalama kampanyasının geçmişinin etkili
olabilecek kadar güçlü bir siyasi partinin ortaya çıkmasından önceye uzanıyor
oluşudur.
Gazze’deki
soykırımın son iki buçuk yılına bakalım. Bu soykırım sırasında, yerleşimci
koloninin bölgedeki varlığını normalleştirmek için siyasi ve ekonomik baskı
devam etti. Batı Şeria’da, daha sonra Suriye’de topraklar çalındı. Soykırımı
durdurmak için somut bir şeyler yapmaya sadece (şimdilerde Yemen Ensarullahı’nı
da içeren) “Şii Hilâli”ne mensup yapıların çalışıyor olması tesadüf değil. Bu
direnişi bastırmak için hem acımasız hem de manipülatif taktiklerin
kullanılması da tesadüf değil: 2024’te İsrail, Lübnan’a karşı savaş başlattı. ABD
Yemen’i bombaladı. Acımasız bir diktatörün ortadan kaldırılması karşılığında
ABD’nin İslamcı kuklasının iktidara taşındığı Suriye, İsrail denilen yerleşimci
koloniyle ilişkilerini normalleştirdi.
Şubat
2026, muhtemelen Siyonist devletin bu direniş cephesine yönelik son hamlesi. Ayrıca,
kendisini bölgede tartışmasız bir gerçek olarak kurmak isteyen İsrail belki de bu
savaşı, ABD’yi İran’a yönelik saldırısına katılmaya teşvik ederken bir yandan
da Lübnan’ı en az onuncu kez işgal etmek amacıyla planladı. İsrail, 1948’den
beri Lübnan’a onlarca kez saldırdı. Bu saldırıların kaçının işgal niyetli
olduğu tartışmalı bir husus.[6]
Bu
kez Dahiye Doktrini, “Gazze Doktrini”ne dönüştürüldü. Bu doktrin uyarınca sivillerin
yanı sıra sivil altyapı da hedef alındı. Bu doktrin, Şii Müslümanları direnişe
karşı kışkırtmak değil, diğer Lübnanlıları Şii Müslümanlara karşı kışkırtmak ve
mezhepsel ayrılığı daha da derinleştirmek için kullanılıyor. Aleni Şii
düşmanlığının yeniden ortaya çıkmasının da gösterdiği üzere bu yöntem işe
yarıyor.
Şii
Düşmanlığı Tasmasından Kurtuldu
Şiilerin
“mahallelerimizi” asla terk etmeyecekleri yönündeki sosyal medya paylaşımları,
Şiilere konut kiralamayı reddetme ve onları belirli bölgelerden kovma çabaları,
ulusun içinde kimlerin yer aldığını ve kimlerin dışlandığını bize çok açık
biçimde gösteriyor. Hizbullah’a kızgınken tüm Şiilere öfke yöneltmenin bir
sorun olduğu açık olmalı. Oysa Hizbullah gibi bir siyasi örgütün eylemlerinin
onu harici bir devletin, Lübnan dışı bir gücün vekili haline getirdiğini
varsaymak da bir sorundur.
İran’ın
Hizbullah ile ittifakı aracılığıyla Lübnan’ı “işgal ettiğini” öne sürmek,
Lübnan dışındaki ittifakların, Hizbullah’ın en sert eleştirmenleri de dâhil
olmak üzere Lübnan’daki siyasi partilerin temel bir özelliği olduğu gerçeğini
göz ardı ediyor. Ayrıca, diğer Lübnan örgütlerinin ABD ve İsrail ile ittifak
kurma, onlarla görüşerek karar alma konusundaki uzun geçmişini de göz ardı
ediyor. Hizbullah için “İranlı, Lübnanlı değil” demek veya onu İran’ın “vekil”i
olarak adlandırmak, bazı insanların ulus içinde kimlerin yeri olmadığına karar
verecekleri tehlikeli yoluna girildiğinin delili. Bu tür iddialar, örgütün
alabildiğine Lübnanlı olan tarihini de göz ardı ediyor: İsrail işgaline ve
istilasına cevap olarak ortaya çıkması, Lübnan topraklarını Siyonist
yayılmacılığa karşı savunması ve Lübnan’daki mezhep siyaseti bağlamında
kararlar alması üzerinde durulmuyor. Bu iddiaları daha da ileri götürüp, tüm
Şiilerin bir şekilde Lübnanlı ve Arap değil, İranlı olduğunu söyleyenler,
ülkenin vatandaşlarının en az üçte birini söylemsel düzeyde dışlamış oluyorlar.
Tabii
ki Şii Müslümanlarının hepsi değilse de büyük bir kısmı Hizbullah’ı ve Direniş’i
destekliyor. Ordu da dâhil olmak üzere, başka hiç kimsenin güneyi işgalden
korumadığı ve başka hiçbir siyasi partinin temsil ve destek sağlamadığı bir
devlette neden desteklemesinler ki? Gene de Hizbullah’ı desteklemek, bir
kişinin yurttaşlık statüsünü ortadan kaldırmaz veya o kişinin ölüm listesine
konulmasını bir şekilde kabul edilebilir kılmaz.
Hizbullah
ile bağlantılı bir bankada veya televizyon kanalında çalışmak veya seçimde bu partiye
oy vermek de aynı şekilde değerlendirilemez. Hizbullah’ı destekleyen, onun için
çalışan veya onunla bağlantılı olan herkesin savaşın kabul edilebilir bir
hedefi olduğunu varsaymak, soykırıma çağrı yapmaktır. Şii olan herkesin
Hizbullah'ı destekleyebileceğini varsaymak, bu soykırımda ortadan kaldırılacak
kişilerin kapsamını genişletir.
İsrail
ordusunun tahliye için işaretlediği bir yerde yaşayan herkesin meşru bir hedef
olduğunu varsaymak, bu soykırımın kapsamını daha da genişletir, bir yanıyla,
işgalci ordunun belirlediği şartların kabul edildiğini gösterir.
Şii
düşmanlığı, bugün Hizbullah’ın İsrail’in ülkeyi bombalamasına neden olduğunu
söyleyen fikirde, tüm Şiiler bu bombalar için birer mıknatıs görevi görüyor (bu nedenle dışlanmalı, sınır dışı edilmeli, onlardan uzak durulmalı) diyen anlayışta karşılık buluyor. Oysa Şii düşmanlığının, Siyonistlerin
Lübnan’ı kendi içinde bölme ve Lübnanlıları birbirine düşürme çabalarının bir
sonucu olduğunu görmek gerekiyor. Neticede, Siyonist hareket baştan beri,
Filistin’de yaptığı bu şeyi Lübnan’da yapmak istemektedir. Şii düşmanlığı, bu
Siyonist çabaların bir armağanıdır.
Lübnan’ın
mezhepçi yapısında on yıllardır süregelen Şii düşmanlığı, iç içe geçmiş
sınıf-mezhep-din ayrımcılığı ve yerleşimci-sömürgeci ayrıştırma çabalarıyla
birlikte, Körfez jeopolitikası ve ABD’nin körüklediği İran düşmanı korkusuyla
birleşti. ABD’nin emperyalist projesi, Körfez ülkeleri gibi Lübnan’ı da şu
konuda seçim yapmaya zorladı: “Ya bizimle ittifak kurarsınız ya da ‘Şii Hilâli’yle.”
Şii Lübnanlılara seçim yapma imkânı bile sunulmuyor. Siyasi görüşleri ve
bağlılıkları ne olursa olsun, ikincisiyle ittifak kuracakları düşünülüyor.
Şunu
açıktan söylemek lazım: Körfez ülkelerinin bugün öğrendiği gibi, Lübnan, ABD’nin
emperyalist projesinin umrunda değil, yerleşimci-sömürgeci güç topraklarımıza
el koyduğunda gelip ülkeyi kurtarmayacak.
Partiyi,
onunla ilişkili herkesi ve dolayısıyla tüm Şiileri ölümle ilişkilendiren
emperyalist söyleme teslim olmadan da Hizbullah’ın kararlarına, eylemlerine ve
açıklamalarına katılmamak, hatta onlardan nefret etmek mümkün. Şii karşıtı
olmadan, Şiileri insandan saymayan yaklaşıma boyun eğmeden, onlara barınma imkânı
tanımadan, onlara karşı ayrımcılık yapmadan da Hizbullah’ın duruş ve
görüşlerine itiraz edebilirsiniz. Hizbullah’ın konumuna onay vermeyebilirsiniz
ama gene de Lübnan’ı Siyonist saldırılardan koruyan tek örgütün o olduğunu
kabul edebilirsiniz.
Sadece
Hizbullah olduğu için Direniş’i desteklemek de aynı derecede sorunlu bir duruş,
çünkü bu duruş, hâlâ mezhepsel kimlik politikalarını temel alıyor. Hizbullah
hakkında ne düşünürseniz düşünün, Direniş’i destekleyebilirsiniz ve
desteklemelisiniz, çünkü Lübnan ordusu ve devletinin ülkenin sınırlarını savunabilecek
bir gücü olmadığı bir dönemde, direnişin tek savunucusu olmak önemlidir. Şu
anda Güney Lübnan’daki insanların katledilmesine, yerlerinden edilmesine ve
topraklarına el konulmasına karşı duran tek güç o. Artık bu savaşta İsrail’in
güneyi ele geçirmek için geldiğini söylemek için Siyonizmin tarih boyunca dile
döktüğü cümleleri temel alan, tahmine yönelik analizlere girişmenin bir anlamı
yok. Zira bugün zaten İsrailli politikacılar güneyi ele geçirmek için
uğraştıklarını açıktan söylüyorlar.
Şii
düşmanlığı tuzağına düşmek, sömürgecinin ve emperyalistin oyununa gelmek,
Lübnanlıları birbirlerinden, Filistinlilerden ve Suriyelilerden (ki bu tümüyle
farklı bir mesele) ayıran girişimlere teslim olmak demektir. Oysa hepimizin
bölgenin bir parçası olduğumuzu, hepimizin Siyonizmin yerleşimci-sömürgeci
projesinden ve ABD’nin emperyalist emellerinden etkilendiğimizi, çok daha güçlü
bir strateji dâhilinde bunlara karşı birleşmek gerektiğini anlamak zorundayız. Bu
anlayışın karşısına, güneyin ülkeden ayrılıp yerleşimci-sömürgeci müdahaleye
bırakılabileceğini, karşılığında Lübnan’ın geri kalanının kendi haline
bırakılacağı beklentisini temel alan mantıksız fikri çıkartıyorlar. Bu fikir
mantıksız, zira yerleşimci-sömürgeci devletler doğaları gereği yayılmacıdır, bu
nedenle, bugün sınır Litani Nehri’nden çizilmiş olsa da, bu sınır yarın Zahrani,
sonra Sayda’ya başka bir gün başka bir yere çekilebilir.
Başka
bir açıdan da ilgili fikir mantıksız, çünkü Lübnan’ın güneyin tarım ve
ticaretteki kilit rolü ve Akdeniz açıklarındaki doğalgaz rezervleri olmadan
ekonomik olarak kendi kendini idame ettirebileceğini varsayıyor. Bu fikir mantıksız,
çünkü güneydeki Lübnanlılardan topraklarını ve evlerini terk etmelerini neden
bekleyelim? Neden “ya topraklarını terk edecekler ya orada kalıp ölecekler ya
da İsrail işgali altında yaşamayı kabul edecekler” gibi bir ikilemle
yüzleşsinler? Bir yandan onları ülke dışında bırakırken, diğer yandan onlardan
ülke için evlerini feda etmelerini istemeyi nasıl düşünebiliyoruz?
Bu
son sorunun cevabı, Hizbullah’a yöneltilen bu derin öfkenin, İsrail’in ateşkesi
düzenli olarak ihlal etmesine rağmen, on beş aylık bir itidalin ardından,
sınırdan altı roket attı diye ona yöneltilen suçlamaların sebebini tam olarak
izah ediyor. Hizbullah’a, dolayısıyla tüm Şii Lübnanlılara karşı öfke o kadar
büyük ki, bombaları atan yapıya karşı duyulan öfkeyi bile gölgede bırakıyor.
Çünkü “onlar bu millet için neden fedakârlıkta bulunsunlar?” sorusuna, bu
savaşı onların suçu olarak göstermek, suçu ait olduğu yere, yani bombaları atan
yerleşimci-sömürgeci devlete ve onunla iş birliği yapan politikacılara değil,
başından beri bu sömürgeciliğe direnen insanlara yüklemek suretiyle cevap
veriliyor.
Lübnan’daki
Filistinli mültecilerin insanlık dışı muamelelerle yüzleşmesi süreci de tam
olarak böyle başlamıştı: onları Filistin’den ilk başta kovan Siyonistlere
bakmak yerine, iç savaşı başlatma suçunu Filistinli mültecilerin üstüne
atmışlardı. Bugün Şii karşıtlığı da bugün aynı yere doğru ilerliyor, tüm
ürkütücülüğüyle. Daha iyi bir yolu yürümeyi bilmek zorundayız.
Lara Dib
Nisan
2026
Kaynak
Dipnotlar.
[1] Gönderiyi yazan @CanaaKnight adlı kullanıcı, Temmuz 2016’dan beri X
platformunda bulunuyor ve şu anda 2204 takipçiye sahip.
[2]
Mitvali, başlarda İmam Ali’ye sadık insanlar anlamına geliyordu, ancak
Lübnan’da bu terim zamanla aşağılama amaçlı bir anlam kazandı. Şiilerin bu
terimi kendilerini tanımlamak için kullanmaları, hem orijinal anlamı geri
kazanmayı hem de terimi çağdaş bağlamda yeniden sahiplenmeyi amaçlıyor.
[3]
Beyrut Kent Laboratuvarı’nın mezhepsel ayrımcılık konusundaki çalışmalarına
bakılabilir: BUL.
[4]
Bu tarih hakkında daha fazla bilgi için şu yazıya bakılabilir: MERIP.
[5]
Siyonist liderler Hayim Vayzman ve David Ben-Gurion, 1919 tarihli Paris Konferansı’nda
Filistin mandasının sınırlarını Litani’ye kadar genişletmek için lobi
faaliyetleri yürüttüler. Litani’ye kadar olan bölgenin dâhil edilmesi yönündeki
istekler, o zamandan beri Netenyahu da dâhil olmak üzere İsrail liderlerince
dönem dönem olarak tekrarlandı.
[6] İsrail, 1948’den bu yana Lübnan’a onlarca kez saldırmış olsa da, ben, 1948, 1970, 1973, 1978, 1982, 1993, 1996, 2006, 2024 ve mevcut saldırıları “işgal” olarak kabul ediyorum.


0 Yorum:
Yorum Gönder