“Eleştirel
teori,” özellikle kimlikle ilgili olanı, işçi hareketinin ve Filistin yanlısı
davanın düşmanıdır. Onun bu kadar yıkıcı bir güç haline nasıl geldiğini, bu
fikirlerle mücadele etmenin neden önem arz ettiğini açıklamak için öncelikle
“eleştirel teori”nin ne tür Marksizm karşıtı ve sömürgeci şovenist fikirler
üzerine kurulu olduğunu tam olarak ortaya koymak gerekiyor.
Eleştirel
Teorinin Temel Amacı: Sömürgeci Çerçeveyi Savunmak
Losurdo’nun
Batı Marksizmi adlı kitabında dediği gibi, ilk eleştirel teorisyenlerin
ortaya koydukları argümanların neredeyse tamamı, gerçek devrimci mücadelelere
ve en önemlisi, ulusal kurtuluşla alakalı gayretlere karşıydı. Sol anti-komünizmin
ve mevcut işçi devletlerine karşı çıkan sözde Marksist eğilimlerin kökenlerinin
önemli bir bölümünü bu argümanlarda buluyoruz.
Jennifer
Ponce de León ve Gabriel Rockhill, Losurdo’nun kitabına yazdıkları giriş
bölümünde, “Frankfurt Okulu ve Fransız teorisi ile onlarla diyalog halinde olan
kimi çalışmaların, emperyalizmin merkezindeki teori işinin ürettiği birçok
ürünün tarihsel temeli ve referans zeminini teşkil ettiğini” söylüyor. Bu
nedenle, Losurdo’nun bu kitapta teşhis ettiği şeylerin çoğu, teori endüstrisi
tarafından desteklenen ve bazıları açıkça Marksizm karşıtı olan diğer birçok
eğilime tatbik edilebilir. Bu eğilimler arasında postkolonyal teori, dekolonyal
teori, liberal feminist ve lubunya teorisi, Afro-karamsarlık gibi akımlar yer almaktadır.
Bu teoriler, kendilerini sömürgeciliğe karşı olarak tanımlasalar da, “eleştirel
teorisyenlerin” sömürgeciliği savunmak ve gerçek devrimci deneyimler yoluyla
gerçek kurtuluş teorisi inşa edenleri itibarsızlaştırmak için gösterdikleri
ortak çaba olmasaydı, var olamazlardı.
Sol
anti-komünizm tam da budur. Onun propagandasını yapanlar, saflığı
fetişleştirmekten başka bir şey yapmıyorlar. Bunlar, saflık meselesine
takıntılı bir biçimde bağlılar. Asli çelişkiyle tali çelişki arasında ayrım
yapmıyorlar.
“Eleştirel
teorisyenler”in pragmatik ve diyalektik düşünceyi göz ardı etmelerinin altında
yatan neden, temelde sömürgeci şovenist bir konumu benimsiyor olmalarıdır. Bu
isimler, emperyalist hâkimiyete karşı mücadelede pişmemişlerdir. Bu mücadelede
devrimci hareket, sömürgeciliğin yol açtığı tahribatın üstesinden gelmek için
endüstriyel gücünü artırması, emperyalist ordular karşısında hayatta kalmasını
sağlamak için devleti güçlü tutması gerekir.
Lenin’in
Devlet ve Devrim adlı çalışmasında da gösterdiği gibi, dünyanın herhangi
bir yerinde gerçekleşecek bir sosyalist devrim, ilk aşamada devleti ortadan
kaldırmayı göze alamaz. Lenin ve Bolşevikler de Yeni Ekonomik Politika’larıyla
piyasaların kullanılmasının gerekliliğini görmüşlerdir. Tarihte ortaya konmuş gerçek
devrimci çabaların böylesi yönlerini “eleştirel teorisyenler” hor görürler.
Aynı
kişiler, aynı sebepten ötürü Filistin karşıtıdırlar: Sömürgeleştirilmiş
halkları ve onların kurtuluş mücadelelerini, Marksizm vizyonlarından uzak veya ona
karşı bir şey olarak değerlendirirler.
Bu
kibir, çoğu Marksistin kolayca fark edebileceği şekillerde ortaya çıkıyor. Bu noktada,
sömürgecilikten uzak durmak adına İngiliz işçilerinin çıkarlarına odaklanıyormuş
gibi yapan Mario Tronti, Soğuk Savaş’ı “totaliter devletlere” karşı bir savunma
olarak görüp meşrulaştıran Max Horkheimer, ulusal sorunun doğası gereği gerici
olduğunu savunarak sömürgecilik karşıtı mücadeleleri itibarsızlaştırmaya
çalışan Theodor Adorno gibi örneklerden bahsedilebilir. Bu düşünürlerin ortak
özelliği, sömürge halklarının kurtuluş hareketlerini küçümsemek ve karalamaktır.
Losurdo’nun
Batı Marksizmi kitabını okuduğunuzda, sömürgecilik karşıtlığına yönelik
düşmanlığın ne kadar önemli olduğunu görürsünüz. Genel hatlarıyla akademik sola
denk düşen “Batı Marksizmi”, özünde emperyalist akademinin otoritesini korusun
diye emperyalizme karşı savaşanları parçalamakla ilgili bir meseledir.
Bunlar,
birçok Marksistin ve Filistin yanlısının kolayca kabul edebileceği, “eleştirel
teori”ye dair gerçeklerdir. Gelgelelim, bugün bu insanlar, kimlik
politikalarının temsil ettiği şovenizmin manipülasyonuna açık hale
gelmişlerdir. Hareketlerimizi akademik solculuğun neden olduğu zarardan
kurtarmak için, bu teorinin daha yeni tezahürleriyle de mücadele etmemiz gerekiyor.
Bu teorik yaklaşımlar, kimlik mücadelelerini, özellikle “lubunya teorisi” gibi
modern batılı kavramlar üzerinden gerçek işçi mücadelesiyle veya Filistin
mücadelesiyle aynı düzeye koyuyorlar.
İnsanları
Filistin ve İşçi Sınıfı Davasından Uzaklaştırma Amaçlı Operasyon
“Lubunya
teorisi”nin günümüzde neden özellikle zararlı olduğunu göstermek için,
Frankfurt Okulu’nun “eleştirel” teorisyeni ve fikirleri modern sol üzerinde
muhtemelen en fazla etkiyi yaratmış olan Herbert Marcuse ile arasındaki
bağlantıya işaret edeceğim. Marcuse, Angela Davis’e akıl hocalığı yapması
nedeniyle önemlidir. Davis, birçok radikal çevre tarafından rehber olarak
benimsenmiş olsa da, tartışmasız bir şekilde sol anti-komünist reformculuğun
savunucusudur.
Davis,
SSCB’nin yıkılmasının ardından Leninist modeli eleştirmek için kurulan
“demokratik sosyalist” fraksiyon, Muhaberat Komiteleri’nin bir parçasıydı. Bu oportünist
eğilime uygun olarak, Davis, aynı zamanda başkanlık seçimlerinde Demokratlara
oy verilmesi fikrini de savundu.
Bunlar,
Marcuse’nin mirası üzerinden yaygınlaşan fikirlerdir. Bu fikirler, diğer
eleştirel teorisyenlerin çoğundan daha sinsi bir şekilde, anti-emperyalist
özgürlük savaşçılarının çabalarını değersizleştiren bir bakış açısının
ürünleridir. Losurdo’nun dediği gibi, Marcuse,
“[...] Vietnam halkının
ulusal kurtuluş mücadelesini sıcak karşıladı. ‘En basit silahlarla, tüm
zamanların en etkili yıkım sistemini kontrol altında tutabilen’ Vietnamlılar, ‘dünya
tarihi açısından bir yeniliği’ temsil ediyorlardı. Genel manada ‘ulusal
kurtuluş cepheleri’, kapitalizmin ‘sistemsel krizine’ değerli bir katkı
sağlayabilirlerdi. Gene de, ortada onlardan şüphe duymak için çok fazla sebep
vardı. Evet, Vietnam direnişinin zaferi ‘son derece olumlu ve yapıcı bir adım’dı,
ancak ‘bunun sosyalist bir toplumun inşasıyla hiçbir alakası yoktu.’ Yeni
bağımsız olmuş ülkeler için hızlı ekonomik ve teknolojik gelişme, ölüm kalım
meselesiydi. Ancak, ‘eski sömürge veya yarı-sömürge ülkelerin, Sovyetler
Birliği tarafından büyük ölçüde kopyalanan ‘kapitalizm’ modelinden esasen
farklı bir sanayileşme biçimini benimseyebileceklerine dair herhangi bir kanıt
var mı elimizde?”
Tüm
bu Marksizm karşıtı ve şovenist fikirleri özellikle “lubunya teorisi” ile
ilişkilendirmemin nedeni, şu anda LGBT hareketinin, reformistlerin Filistin
meselesini mülk edinmek ve sınıf mücadelesini sulandırmak için kullandıkları
başlıca araç olmasıdır. Bunu LGBT bireyleri hedef almak için söylemediğimi
açıklığa kavuşturmam gerek.
Muarrızlarını
“bağnaz” olarak yaftalama taktiği, bu şovenist siyasi aktörlerin vazgeçmeyeceği
bir taktik olduğundan, kendimizi kötü niyetli bağnazlık suçlamalarına karşı savunmak için çok fazla zaman harcamamak gerekiyor. Onların argümanlarına karşı
duran mesajımızı teorik bir zemine kavuşturmak için biz, Filistin davasını ve
işçi sınıfı davasını, bu davaları devrimci niteliklerinden arındırma çabasına
karşı savunduğumuzu ortaya koymalıyız. Bu çabanın “özgürleşme” kisvesi altında
yürütüldüğü görülmeli.
“LGBT
hareketi” hakkında, en azından küresel varyasyonlarının ezici çoğunluğunda var
olduğu şekliyle, anlamamız gereken şey, bunun sınıf mücadelesinin bir uzantısı
olmadığıdır. Politikaları sosyalizmle ilgilenenlere bu şekilde pazarlanıyor,
ancak bu politikaların nesnel karakteri emperyalizmle uyumlu. Emperyalizme
hizmet etmeleri, ABD’deki renkli devrimler dâhilinde ajitasyon ve propaganda
aracı olarak kullanılmalarından belli.
Bu
devrim girişimleri, anti-emperyalist devletlere yönelik saldırılarını, (doğru
veya yanlış) bu devletlerin LGBT bireylerin haklarını ihlal ettikleri iddiası
üzerinden meşrulaştırıyorlar. Ancak, özellikle Filistin’in iki yıl önce Batı’da
söylemin merkezine yerleştirilmesiyle birlikte açığa çıkan eğilim dâhilinde, “LGBT
hareketi”, solcuları ve komünistleri “lubunya teorisini” Filistin ile aynı önem
seviyesine yerleştirmeye zorlamıştır.
Kendisini
işçi partisi olarak takdim eden Senin Partin, kısa süre önce İngiltere’de
kuruldu. Bu parti, kuruluş belgelerine “transların kurtuluşu” başlığını eklemek
suretiyle tam da yukarıda bahsini ettiğimiz şeyi yapıyor. Parti bu kararı, bu
yıl İngiltere Yüksek Mahkemesi’nin biyolojik cinsiyetin hâlâ biyolojik cinsiyet
olarak tanımlanması gerektiğini ve toplumsal cinsiyetin bu konudaki yasal
kararları etkileyemeyeceğini teyit eden kararı üzerinden almıştı.
Senin
Partin isimli bu yapı ve onun ait olduğu ideolojik kamptaki kişilerin ilgili
karara yönelik itirazları önemli. Bu itiraz, LGBT politikasının içerisinde
faaliyet yürüten bu hizbe dair çok şey söylüyor. İlgili kesim, toplumsal
cinsiyetle biyolojik cinsiyetin farklı kategoriler olduğu görüşünü redde tabi
tutuyorlar. Esasında bir kişinin toplumsal cinsiyet kimliğinin biyolojik
cinsiyetinden ayrı olabileceği gerçeğine yönelik vurgu, trans bireyleri
savunmanın etkili bir yolu, dolayısıyla, LGBT hareketi bu argümanı sıklıkla
kullanıyor. Ancak bu kamptakiler, ilgili argümanı reddediyorlar, çünkü, bilindiği
üzere, “eleştirel teori”nin geliştirdiği dünya görüşünde önemli olan, madde
değil, dilin ve soyut kavramların gerçekliği tanımladığı alan olarak
metafiziktir.
Bu
tutumun doğal sonucu olarak solcular, işçi sınıfının ve sömürge halklarının
verdiği mücadelelerin maddi doğasını gizliyorlar, Filistin’i çok sinsi bir
şekilde odaktan uzaklaştırıyorlar. “Eleştirel teori”, bugün devrimci
hareketlere bu şekilde zarar veriyor. Bu teoriyi savunanları güçlendirmeden
onlara karşı koymanın yolları bulunmalıdır. Bu kesimin başvurduğu politikalar,
genelde manipülatiftir. Her daim muarrızlarını bağnaz olarak göstermeye çalışmaktadır.
Bu
makalede amaç, bahsi edilen, Marksistmiş gibi görünen teorilerin ortaya
çıkmasına neden olan daha derin tarihsel bağlamı ve bu teorilerle mücadele
etmenin günümüz devrimci mücadeleleri için neden bu kadar önemli olduğunu
açıklamaktır.
Lenin,
“ortalama işçinin” derinlikli ve zor çalışmaların peşine düşme eğiliminde
olduğunu, dolayısıyla, düşünsel-teorik tartışmalarımızı sadece Marksist mahfillerle
sınırlı tutmamamız gerektiğini söyler.
Akademik
solculuğun ve eleştirel teorinin etkisini aşmamız için belki de bize kitleyi
merkeze koyan bir strateji lazımdır. Zira bahsini ettiğimiz kesimin derdi,
Marksizmi mücerret, toplumdan, kitleden kopuk kılmaktır. Bu tartışmada
muarrızlarımız esasen kendi içlerine konuşuyorlar. Bu durumdan istifade etmeli,
tersten, halkın içine karışmalıyız. Kendi ülkemizde kitleleri Filistinlilerin
verdiği mücadeleyle ancak bu şekilde birleştirebilir, sınıfı özünden kopartmaya
çalışanlardan uzak duran bir işçi hareketini ancak bu sayede inşa edebiliriz.
Rainer Shea
10 Aralık 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder