13 Nisan 2026

Eleştirel Teori ve İşçi Sınıfı


“Eleştirel teori,” özellikle kimlikle ilgili olanı, işçi hareketinin ve Filistin yanlısı davanın düşmanıdır. Onun bu kadar yıkıcı bir güç haline nasıl geldiğini, bu fikirlerle mücadele etmenin neden önem arz ettiğini açıklamak için öncelikle “eleştirel teori”nin ne tür Marksizm karşıtı ve sömürgeci şovenist fikirler üzerine kurulu olduğunu tam olarak ortaya koymak gerekiyor.

Eleştirel Teorinin Temel Amacı: Sömürgeci Çerçeveyi Savunmak

Losurdo’nun Batı Marksizmi adlı kitabında dediği gibi, ilk eleştirel teorisyenlerin ortaya koydukları argümanların neredeyse tamamı, gerçek devrimci mücadelelere ve en önemlisi, ulusal kurtuluşla alakalı gayretlere karşıydı. Sol anti-komünizmin ve mevcut işçi devletlerine karşı çıkan sözde Marksist eğilimlerin kökenlerinin önemli bir bölümünü bu argümanlarda buluyoruz.

Jennifer Ponce de León ve Gabriel Rockhill, Losurdo’nun kitabına yazdıkları giriş bölümünde, “Frankfurt Okulu ve Fransız teorisi ile onlarla diyalog halinde olan kimi çalışmaların, emperyalizmin merkezindeki teori işinin ürettiği birçok ürünün tarihsel temeli ve referans zeminini teşkil ettiğini” söylüyor. Bu nedenle, Losurdo’nun bu kitapta teşhis ettiği şeylerin çoğu, teori endüstrisi tarafından desteklenen ve bazıları açıkça Marksizm karşıtı olan diğer birçok eğilime tatbik edilebilir. Bu eğilimler arasında postkolonyal teori, dekolonyal teori, liberal feminist ve lubunya teorisi, Afro-karamsarlık gibi akımlar yer almaktadır. Bu teoriler, kendilerini sömürgeciliğe karşı olarak tanımlasalar da, “eleştirel teorisyenlerin” sömürgeciliği savunmak ve gerçek devrimci deneyimler yoluyla gerçek kurtuluş teorisi inşa edenleri itibarsızlaştırmak için gösterdikleri ortak çaba olmasaydı, var olamazlardı.

Sol anti-komünizm tam da budur. Onun propagandasını yapanlar, saflığı fetişleştirmekten başka bir şey yapmıyorlar. Bunlar, saflık meselesine takıntılı bir biçimde bağlılar. Asli çelişkiyle tali çelişki arasında ayrım yapmıyorlar.

“Eleştirel teorisyenler”in pragmatik ve diyalektik düşünceyi göz ardı etmelerinin altında yatan neden, temelde sömürgeci şovenist bir konumu benimsiyor olmalarıdır. Bu isimler, emperyalist hâkimiyete karşı mücadelede pişmemişlerdir. Bu mücadelede devrimci hareket, sömürgeciliğin yol açtığı tahribatın üstesinden gelmek için endüstriyel gücünü artırması, emperyalist ordular karşısında hayatta kalmasını sağlamak için devleti güçlü tutması gerekir.

Lenin’in Devlet ve Devrim adlı çalışmasında da gösterdiği gibi, dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşecek bir sosyalist devrim, ilk aşamada devleti ortadan kaldırmayı göze alamaz. Lenin ve Bolşevikler de Yeni Ekonomik Politika’larıyla piyasaların kullanılmasının gerekliliğini görmüşlerdir. Tarihte ortaya konmuş gerçek devrimci çabaların böylesi yönlerini “eleştirel teorisyenler” hor görürler.

Aynı kişiler, aynı sebepten ötürü Filistin karşıtıdırlar: Sömürgeleştirilmiş halkları ve onların kurtuluş mücadelelerini, Marksizm vizyonlarından uzak veya ona karşı bir şey olarak değerlendirirler.

Bu kibir, çoğu Marksistin kolayca fark edebileceği şekillerde ortaya çıkıyor. Bu noktada, sömürgecilikten uzak durmak adına İngiliz işçilerinin çıkarlarına odaklanıyormuş gibi yapan Mario Tronti, Soğuk Savaş’ı “totaliter devletlere” karşı bir savunma olarak görüp meşrulaştıran Max Horkheimer, ulusal sorunun doğası gereği gerici olduğunu savunarak sömürgecilik karşıtı mücadeleleri itibarsızlaştırmaya çalışan Theodor Adorno gibi örneklerden bahsedilebilir. Bu düşünürlerin ortak özelliği, sömürge halklarının kurtuluş hareketlerini küçümsemek ve karalamaktır.

Losurdo’nun Batı Marksizmi kitabını okuduğunuzda, sömürgecilik karşıtlığına yönelik düşmanlığın ne kadar önemli olduğunu görürsünüz. Genel hatlarıyla akademik sola denk düşen “Batı Marksizmi”, özünde emperyalist akademinin otoritesini korusun diye emperyalizme karşı savaşanları parçalamakla ilgili bir meseledir.

Bunlar, birçok Marksistin ve Filistin yanlısının kolayca kabul edebileceği, “eleştirel teori”ye dair gerçeklerdir. Gelgelelim, bugün bu insanlar, kimlik politikalarının temsil ettiği şovenizmin manipülasyonuna açık hale gelmişlerdir. Hareketlerimizi akademik solculuğun neden olduğu zarardan kurtarmak için, bu teorinin daha yeni tezahürleriyle de mücadele etmemiz gerekiyor. Bu teorik yaklaşımlar, kimlik mücadelelerini, özellikle “lubunya teorisi” gibi modern batılı kavramlar üzerinden gerçek işçi mücadelesiyle veya Filistin mücadelesiyle aynı düzeye koyuyorlar.

İnsanları Filistin ve İşçi Sınıfı Davasından Uzaklaştırma Amaçlı Operasyon

“Lubunya teorisi”nin günümüzde neden özellikle zararlı olduğunu göstermek için, Frankfurt Okulu’nun “eleştirel” teorisyeni ve fikirleri modern sol üzerinde muhtemelen en fazla etkiyi yaratmış olan Herbert Marcuse ile arasındaki bağlantıya işaret edeceğim. Marcuse, Angela Davis’e akıl hocalığı yapması nedeniyle önemlidir. Davis, birçok radikal çevre tarafından rehber olarak benimsenmiş olsa da, tartışmasız bir şekilde sol anti-komünist reformculuğun savunucusudur.

Davis, SSCB’nin yıkılmasının ardından Leninist modeli eleştirmek için kurulan “demokratik sosyalist” fraksiyon, Muhaberat Komiteleri’nin bir parçasıydı. Bu oportünist eğilime uygun olarak, Davis, aynı zamanda başkanlık seçimlerinde Demokratlara oy verilmesi fikrini de savundu.

Bunlar, Marcuse’nin mirası üzerinden yaygınlaşan fikirlerdir. Bu fikirler, diğer eleştirel teorisyenlerin çoğundan daha sinsi bir şekilde, anti-emperyalist özgürlük savaşçılarının çabalarını değersizleştiren bir bakış açısının ürünleridir. Losurdo’nun dediği gibi, Marcuse,

“[...] Vietnam halkının ulusal kurtuluş mücadelesini sıcak karşıladı. ‘En basit silahlarla, tüm zamanların en etkili yıkım sistemini kontrol altında tutabilen’ Vietnamlılar, ‘dünya tarihi açısından bir yeniliği’ temsil ediyorlardı. Genel manada ‘ulusal kurtuluş cepheleri’, kapitalizmin ‘sistemsel krizine’ değerli bir katkı sağlayabilirlerdi. Gene de, ortada onlardan şüphe duymak için çok fazla sebep vardı. Evet, Vietnam direnişinin zaferi ‘son derece olumlu ve yapıcı bir adım’dı, ancak ‘bunun sosyalist bir toplumun inşasıyla hiçbir alakası yoktu.’ Yeni bağımsız olmuş ülkeler için hızlı ekonomik ve teknolojik gelişme, ölüm kalım meselesiydi. Ancak, ‘eski sömürge veya yarı-sömürge ülkelerin, Sovyetler Birliği tarafından büyük ölçüde kopyalanan ‘kapitalizm’ modelinden esasen farklı bir sanayileşme biçimini benimseyebileceklerine dair herhangi bir kanıt var mı elimizde?”

Tüm bu Marksizm karşıtı ve şovenist fikirleri özellikle “lubunya teorisi” ile ilişkilendirmemin nedeni, şu anda LGBT hareketinin, reformistlerin Filistin meselesini mülk edinmek ve sınıf mücadelesini sulandırmak için kullandıkları başlıca araç olmasıdır. Bunu LGBT bireyleri hedef almak için söylemediğimi açıklığa kavuşturmam gerek.

Muarrızlarını “bağnaz” olarak yaftalama taktiği, bu şovenist siyasi aktörlerin vazgeçmeyeceği bir taktik olduğundan, kendimizi kötü niyetli bağnazlık suçlamalarına karşı savunmak için çok fazla zaman harcamamak gerekiyor. Onların argümanlarına karşı duran mesajımızı teorik bir zemine kavuşturmak için biz, Filistin davasını ve işçi sınıfı davasını, bu davaları devrimci niteliklerinden arındırma çabasına karşı savunduğumuzu ortaya koymalıyız. Bu çabanın “özgürleşme” kisvesi altında yürütüldüğü görülmeli.

“LGBT hareketi” hakkında, en azından küresel varyasyonlarının ezici çoğunluğunda var olduğu şekliyle, anlamamız gereken şey, bunun sınıf mücadelesinin bir uzantısı olmadığıdır. Politikaları sosyalizmle ilgilenenlere bu şekilde pazarlanıyor, ancak bu politikaların nesnel karakteri emperyalizmle uyumlu. Emperyalizme hizmet etmeleri, ABD’deki renkli devrimler dâhilinde ajitasyon ve propaganda aracı olarak kullanılmalarından belli.

Bu devrim girişimleri, anti-emperyalist devletlere yönelik saldırılarını, (doğru veya yanlış) bu devletlerin LGBT bireylerin haklarını ihlal ettikleri iddiası üzerinden meşrulaştırıyorlar. Ancak, özellikle Filistin’in iki yıl önce Batı’da söylemin merkezine yerleştirilmesiyle birlikte açığa çıkan eğilim dâhilinde, “LGBT hareketi”, solcuları ve komünistleri “lubunya teorisini” Filistin ile aynı önem seviyesine yerleştirmeye zorlamıştır.

Kendisini işçi partisi olarak takdim eden Senin Partin, kısa süre önce İngiltere’de kuruldu. Bu parti, kuruluş belgelerine “transların kurtuluşu” başlığını eklemek suretiyle tam da yukarıda bahsini ettiğimiz şeyi yapıyor. Parti bu kararı, bu yıl İngiltere Yüksek Mahkemesi’nin biyolojik cinsiyetin hâlâ biyolojik cinsiyet olarak tanımlanması gerektiğini ve toplumsal cinsiyetin bu konudaki yasal kararları etkileyemeyeceğini teyit eden kararı üzerinden almıştı.

Senin Partin isimli bu yapı ve onun ait olduğu ideolojik kamptaki kişilerin ilgili karara yönelik itirazları önemli. Bu itiraz, LGBT politikasının içerisinde faaliyet yürüten bu hizbe dair çok şey söylüyor. İlgili kesim, toplumsal cinsiyetle biyolojik cinsiyetin farklı kategoriler olduğu görüşünü redde tabi tutuyorlar. Esasında bir kişinin toplumsal cinsiyet kimliğinin biyolojik cinsiyetinden ayrı olabileceği gerçeğine yönelik vurgu, trans bireyleri savunmanın etkili bir yolu, dolayısıyla, LGBT hareketi bu argümanı sıklıkla kullanıyor. Ancak bu kamptakiler, ilgili argümanı reddediyorlar, çünkü, bilindiği üzere, “eleştirel teori”nin geliştirdiği dünya görüşünde önemli olan, madde değil, dilin ve soyut kavramların gerçekliği tanımladığı alan olarak metafiziktir.

Bu tutumun doğal sonucu olarak solcular, işçi sınıfının ve sömürge halklarının verdiği mücadelelerin maddi doğasını gizliyorlar, Filistin’i çok sinsi bir şekilde odaktan uzaklaştırıyorlar. “Eleştirel teori”, bugün devrimci hareketlere bu şekilde zarar veriyor. Bu teoriyi savunanları güçlendirmeden onlara karşı koymanın yolları bulunmalıdır. Bu kesimin başvurduğu politikalar, genelde manipülatiftir. Her daim muarrızlarını bağnaz olarak göstermeye çalışmaktadır.

Bu makalede amaç, bahsi edilen, Marksistmiş gibi görünen teorilerin ortaya çıkmasına neden olan daha derin tarihsel bağlamı ve bu teorilerle mücadele etmenin günümüz devrimci mücadeleleri için neden bu kadar önemli olduğunu açıklamaktır.

Lenin, “ortalama işçinin” derinlikli ve zor çalışmaların peşine düşme eğiliminde olduğunu, dolayısıyla, düşünsel-teorik tartışmalarımızı sadece Marksist mahfillerle sınırlı tutmamamız gerektiğini söyler.

Akademik solculuğun ve eleştirel teorinin etkisini aşmamız için belki de bize kitleyi merkeze koyan bir strateji lazımdır. Zira bahsini ettiğimiz kesimin derdi, Marksizmi mücerret, toplumdan, kitleden kopuk kılmaktır. Bu tartışmada muarrızlarımız esasen kendi içlerine konuşuyorlar. Bu durumdan istifade etmeli, tersten, halkın içine karışmalıyız. Kendi ülkemizde kitleleri Filistinlilerin verdiği mücadeleyle ancak bu şekilde birleştirebilir, sınıfı özünden kopartmaya çalışanlardan uzak duran bir işçi hareketini ancak bu sayede inşa edebiliriz.

Rainer Shea
10 Aralık 2025
Kaynak

0 Yorum: