25 Nisan 2026

, ,

Palantir’in Teknolojik Cumhuriyeti ve Faşizm



Palantir’in 22 maddelik manifestosu, bir itiraf gibi: herkese ne olduğunu, ne istediğini, ne yapmayı planladığını anlatıyor, şüphe duyan herkes için yol haritasını âleme aşikâr eyliyor.

Laurence Britt’in, otoriterliğin iktidarı pekiştirmeden önce tanınmasına yardımcı olmak için tasarladığı faşizmin on dört uyarı işaretini ele alalım. Bunları Palantir’in manifestosuna ve şirketin yükselişini çevreleyen maddi koşullara uyguladığımızda, bunun halihazırda önemli bir güç elde etmiş ve daha fazlasını ele geçirme niyetini açıktan ortaya koyan bir proje olduğu görülüyor.

Kahverengi gömlekliler sokaklarda değiller, henüz olmalarına da gerek yok, çünkü onlar, bugün bulut sunucularında. Propaganda, sadece radyoda değil, öngörülerde bulunma amacı güden, polise hizmet eden algoritmada işliyor. Devletin ve şirketin birleşmesini emreden, bir diktatör değil, bu birleşmeyi pratiğe bir yazılım lisans sözleşmesi döküyor. Amerikan toplumunun Nazileştirilmesi, bir balkondan ilan edilmiyor, çünkü zaten hükümeti ve insanların sosyal medya akışlarını yöneten koda yerleştirilmiş durumda.

Şirket, her şeyi itiraf etti. Soru şu: Bunu duyanlar, bir sonraki sözleşme imzalanmadan önce harekete geçecekler mi? On dört uyarı işareti, herkesin gözü önünde. Hastanın semptomları belli, teşhis konuldu, bu asalak organizma, içinde yuvalandığı konağı, yani bizi yemeden önce tedavi için gerekli işlemler devreye sokulmalı.

Ama önce...

Nisan 2026’da Pentagon; ICE, IRS ve Batı’daki birçok üstünlükçü ülkenin istihbarat servislerinde sözleşmeleri bulunan, devlete ait, 400 milyar dolarlık gözetleme ve savunma şirketi Palantir Technologies, “Teknolojik Cumhuriyet” başlıklı 22 maddelik manifestosunu yayınladı.

Bu manifesto, savaş sonrası Nazilerden arındırma sürecinin yürürlükten kaldırılmasını, Almanya ve Japonya’nın yeniden askerileştirilmesini, herkesin askerlik yapması şartının geri getirilmesini, sivil teknolojinin askeri zorunluluklara tabi kılınmasını, insana ait kültürlerin “hayati ilerlemeler” ile “işlevsiz ve gerici” halklar arasındaki hiyerarşik ilişkiye göre tasnif edilmesini savunuyor. Bu, alenen Nazizm.

Hitler’in, Mussolini’nin, Franco’nun, Salazar’ın, Yunan ve Şili cuntalarının iktidara geliş süreçlerini inceleyen siyaset bilimci Laurence W. Britt, 2003 yılında The Fourteen Early Warning Signs of Fascism [“Faşizmin On Dört Erken Uyarı İşareti”] isimli çalışmasını yayımladı. Metnin teorik çerçevesi, vatandaşların otoriter konsolidasyonun belirtilerini, hasta ölümcül hale gelmeden önce tanıyabilmeleri için bir teşhis aracı olarak tasarlanmıştı. Britt’in çerçevesi, Palantir’in 22 maddelik manifestosuna uygulandığında, aradaki yakınlığın soyut bir ideolojik yakınlığın ötesine uzandığı gerçeği, endişe verici bir biçimde görülüyor. Faşizmin temel özelliklerini içselleştirmiş, bunları algoritmik yönetişim çağına uyarlamış, ABD’nin 1945’ten itibaren kurduğu batılı, yani beyaz üstünlükçü ittifak ağı aracılığıyla bu temel özellikleri sağa sola ihraç eden, şirket-devlet birliğine ait aygıtı ifşa ediyor.

Günümüzde Ortaya Çıkan On Dört Uyarı İşareti

1. Güçlü ve Süregelen Milliyetçilik

Britt’in Kriteri: Ulus, kuşatma altında olmasına rağmen, kendini istisnai olarak gördüğü için her şeyin üstüne çıkarılmış, bu nedenle, mutlak sadakat talep etme ihtiyacı duymuş ve her türlü eleştiriyi ihanet olarak nitelendirmiştir.

Palantir Manifestosu (13. Madde): “Dünya tarihinde hiçbir ülke, ilerici değerlere bu ülke kadar mevzi kazandırmamıştır. ABD, mükemmel olmaktan çok uzaktır. Ancak bu ülkenin, aileden tevarüs eden bir vasıf olarak elit olmayanlara gezegendeki diğer herhangi bir ülkeye kıyasla çok daha fazla fırsat sunduğu gerçeği kolaylıkla unutulmaktadır.”

Gerçek: Bu, bir yandan mutlak manada üstün olduğunu iddia eden ama bir yandan da kusurları kabul eden klasik milliyetçi formüldür. Esasen vatanseverlik duygusuyla bir alakası bulunmayan bu milliyetçilik, Silikon Vadisi’nde çalışan mühendislik sınıfının sadakatine yönelik ahlaki bir talepte bulunmak gibi bir işleve sahiptir. Manifestonun 1. maddesi, Silikon Vadisi’nin “yükselişini mümkün kılan ülkeye ahlaki bir borcu” olduğunu, “ulusun savunmasına katılma konusunda olumlu bir yükümlülüğü" bulunduğunu söylemektedir. Bu milliyetçilik, vatanseverliği gözetim devleti için bir işe alım kanalı haline getirmeye çalışarak, araçsal bir işlev görmektedir.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi hükümeti de aynı şekilde, projesini Versay Antlaşması’nın ülkeyi aşağılamasının ardından, Almanya’nın büyüklüğünün yeniden tesis edilmesi olarak anlamış ve sunmuştur. Alman sanayiinin ulusa olan “ahlaki borcu”, özel teşebbüsün devlet hedeflerine tabi kılınmasını haklı çıkarmak için kullanılmıştır. Palantir’in manifestosu da Amerika’ya ait teknoloji sektörü nezdinde aynı işlevi görüyor: “Bir borç var, yükümlülük vatanseverliktir, mühendisler hizmet etmelidir” deniliyor.

2. İnsan Haklarına Yönelik Nefret

Britt’in Kriteri: İnsan hakları, devlet iktidarına engel olarak görülüyor, hak temelli argümanlar, liberal elitlerin zayıflığı, saflığı veya yozlaşması olarak nitelendiriliyor.

Palantir Manifestosu (4. Madde): “Yumuşak gücün, yalnızca etkileyici söylemlerin sınırları ortaya çıktı. Özgür ve demokratik toplumların başarılı olabilmesi için ahlaki çağrıdan daha fazlasına ihtiyaç var. Sert güce ihtiyaç var, bu yüzyılda sert güç, yazılım üzerine kurulacaktır.”

Gerçek: Açık konuşalım, bu formülasyonda yumuşak güç, insan hakları savunuculuğunu, diplomatik girişimleri, uluslararası hukuku ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kurulan küresel enternasyonalizme ait tüm mimariyi içeriyor. Manifesto bunları, “salt abartılı laflar” olarak niteleyip reddediyor. Gereken şey, sert güçtür; bununla kastedilense askeri güç, gözetim ve her ikisini de mümkün kılan yazılımlardır. İnsan hakları, 22 maddede bahis dahi edilmiyor, çünkü önemsiz oldukları için göz ardı edilmeye bile değmiyorlar.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Palantir’in başkanı Peter Thiel’in etrafındaki entelektüel çevre eliyle çalışmaları yeniden gündeme taşınan Alman Nazi hukuk teorisyeni Carl Schmitt, liberal demokrasinin haklara ve usullere olan takıntısının ölümcül bir zayıflık olduğunu savunuyordu. Önemli olan, “dost/düşman ayrımı”ydı, yani, hegemonun kimin tehdit olduğunu belirleme ve buna göre hareket etme kapasitesiydi. Palantir’in manifestosu, özünde Şmitçidir. Haklar, ihtilaflara yol açar, dolayısıyla, ihtilaflar ortadan kaldırılmalıdır.

Britt’in Kriteri: Varlığı olağanüstü devlet önlemlerini haklı çıkaran ve demokratik müzakereyi engelleyen dış veya iç bir düşmanın yaratılması.

Palantir Manifestosu (5. Madde): “Soru, yapay zekâ temelli silahların üretilip üretilmeyeceği değil; kimin üreteceği ve hangi amaçla üretileceğidir. Rakiplerimiz, kritik askeri ve ulusal güvenlik uygulamalarına sahip teknolojilerin geliştirilmesinin faydaları hakkında teatral tartışmalara girmek için duraklamayacaklar. İlerleyecek, kendi işlerine ve yollarına bakacaklar.”

Gerçek: “Düşmanlar”, bilinçli olarak belirtilmemiş olsa da, burada Çin’i, Rusya’yı, ırkçı ve kitleleri yanlışa sürükleyen Batı’nın üstün olduğu fikrine karşı çıkan herhangi bir ulus veya örgütü kastettiklerini biliyoruz. Düşmanın varlığı tartışmayı engeller. Yapay zekâ temelli silahların üretilip üretilmemesi, uluslararası anlaşmaların bunları yasaklayıp yasaklamayacağı, otonom öldürme makinelerinin geliştirilmesinin insanlığın aşmayı reddetmesi gereken ahlaki bir eşik olup olmadığı gibi sorulara yer olmadığını görmek gerekiyor. Düşmanı paranoya yoluyla, sorgusuz sualsiz, çoktan belirlemiş durumdalar. Tek mesele, o makineleri düşmandan daha hızlı inşa etmemizdir. Dolayısıyla, tartışma tiyatraldir, riskleri anlamayan insanlar için bir gösteriden ibarettir.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi rejiminin tüm meşruiyeti belirlenmiş olan düşmanların varlığına dayanıyordu: Yahudiler, Bolşevikler, Versay Antlaşması, “arkadan hançerlenme”. Her düşman, olağan hukuki ve politik kısıtlamaların askıya alınmasını haklı çıkarıyordu. Palantir’in yarattığı düşmansa daha soyut, ancak işlevi aynı; çünkü acil durum anlayışları olağanüstü olanı haklı çıkarıyor. Demokratik müzakere, ulusun karşılayamayacağı bir lüks. Sorgulamaya gerek yok, Asker-Sanayi Kompleksi, vereceğiniz cevabı zaten çok önceden belirlemiş durumda.

4. Askeri Üstünlük

Britt’in Kriteri: Askeri değerler, personel ve öncelikler, sivil yönetimin üzerine çıkarılır. Silahlı kuvvetler, ulusal iradenin en yüksek ifadesi olarak yüceltilir.

Palantir Manifestosu (7. Madde): “Eğer bir ABD Deniz Piyadesi daha iyi bir tüfek isterse, onu üretmeliyiz; aynı şey, yazılım için de geçerlidir. Bir ülke olarak, yurtdışında askeri müdahalenin uygunluğu hakkındaki tartışmayı sürdürürken, tehlikeye atılmalarını istediğimiz kişilere olan bağlılığımızı da sarsılmaz bir biçimde koruyabilmeliyiz.”

Gerçek: Formülasyon, dengeli görünmeye, belirli bir dengeyi gözetiyormuş pozu kesmeye çalışıyor: “Askeri harekatı tartışırken, askeri birlikleri destekleyebiliriz”. Ancak manifesto pratikte, sivil teknolojinin askeri zorunluluklara tümüyle tabi kılınması sonucuna ulaşıyor. 1. Madde, Silikon Vadisi’nin mühendislik elitinin savunmaya katılmasını talep ediyor. 4. Madde, yazılıma dayalı sert gücün hayatta kalmanın tek yolu olduğunu ilan ediyor. 12. Madde ise yeni çağın “yapay zekâya dayalı caydırıcılık”la tanımlı olduğunu söylüyor. Askeriye, artık birçok öncelikten biri değil, teknolojik cumhuriyetin, gözlerinizin önünde doğan yeni ulus devletin düzenleyici ilkesidir. Palantir’in iş modeli, bu üstünlüğün yansıması. Şirketin orduyla imzaladığı sözleşmelerin toplam tutarı, yaklaşık 10 milyar dolar. Ürettiği yazılım, Siyonist işgal ordusunun hedefleme sistemlerini çalıştırıyor. Savunma işlerinin başında, Savunma Bakanı olmak isteyen eski bir Cumhuriyetçi kongre üyesi bulunuyor. Eski çalışanları, Pentagon’un üst kademelerinde yer alıyor. Bu, ABD rejiminde askeri personelle şirket personeli arasındaki ayrımın tümüyle ortadan kalktığı anlamına geliyor.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi devleti, özünde bir askeri projeydi. Ekonomi, eğitim sistemi, gençlik hareketleri, nihayetinde tüm toplum, askeri gücün gerekliliklerini merkeze alan bir çalışma dâhilinde yeniden düzenlendi. Palantir’in manifestosu da aynı yeniden yapılanmayı öneriyor. “Mühendisler, uygulama geliştirmemeli, bir sonraki savaşın sinir sistemini kurmalıdır” diyor.

5. Yaygın Cinsiyetçilik

Britt’in Kriteri: Katı cinsiyet hiyerarşileri uygulanmaktadır. Erkeklik, iktidar ve liderlikle, kadınlık ise zayıflık ve boyun eğmeyle ilişkilendirilmektedir.

Palantir Manifestosu: 22 maddede cinsiyete açıktan atıfta bulunulmuyor. Ancak...

Gerçek: Sessizlik aldatıcıdır. Palantir’in başkanı Peter Thiel, ataerkilliği savunan, kadınlara oy hakkı verilmesinin bir hata olduğunu söyleyen, demokratik eşitliğe yönelik kapsamlı reddiyenin parçası olarak, geleneksel cinsiyet hiyerarşilerinin yeniden tesis edilmesini savunan yeni gerici blog yazarı Curtis Yarvin’in başlıca finansal hamisidir. Yarvin’in “Karanlık Aydınlanma” olarak bilinen felsefesi, Thiel’in on yıldan fazla bir süredir finanse ettiği hareketin düşünsel mimarisini oluşturmaktadır. Yarvin, Trump’ın 2025’teki göreve başlama balosuna katıldı. Başkan Yardımcısı J. D. Vance, onu bir ilham kaynağı olarak takdim etti. Steve Bannon, Yarvin’i arkadaşı olarak nitelendiriyor. Cinsiyetçilik, manifestoda yer almıyor, çünkü zaten ideolojik altyapıda mevcut. “Doğal hiyerarşiler”e dair görüş, yani bazı insanların yönetmeye, diğerlerinin ise yönetilmeye uygun olduğu fikri, Yarvin’in yazılarında ırk, kültür ve sınıf için de geçerli. Bu görüş, cinsiyete de aynı şekilde uygulanıyor. Palantir’in yirmi birinci yüzyıla özel Nazileşme manifestosunda cinsiyetçiliğin açıkça belirtilmesine gerek de yok, çünkü bu, eşitlikçiliğin ortadan kaldırılmasına yönelik genel projenin temellerinde bir biçimde yer alıyor.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi ideolojisi, alenen ataerkildi. Kadınlar, kamusal hayata katılan bireyler değil, anne ve ev hanımı olarak yüceltiliyorlardı. Rejimin toplumsal düzene dair vizyonu her düzeyde hiyerarşikti. “Karanlık Aydınlanma”nın “akılsız ve içi boş çoğulculuk”la ilgili eleştirisi (22. Madde), aynı “doğal” hiyerarşinin yeniden kurulmasına işaret etmektedir. “Neye dâhil olacağız?” sorusu, cevabın eşitsizlik üzerine kurulu bir toplumsal düzen olduğu imasında bulunmaktadır.

6. Kontrollü Kitle İletişim Araçları

Britt’in Kriteri: Bilgi kanalları, devlet tarafından kontrol ediliyor veya ele geçiriliyor. Muhalif görüşler bastırılıyor veya gayrimeşru kılınıyorlar.

Palantir Manifestosu (18. Madde): “Kamusal figürlerin özel hayatlarının acımasızca ifşa edilmesi, çok fazla yeteneği devlet hizmetinden uzaklaştırıyor. Kamusal alan ve kendilerini zenginleştirmekten başka bir şey yapmaya cesaret edenlere karşı yapılan sığ ve küçük düşürücü saldırılar, o kadar affedilmez hale geldi ki, cumhuriyet, önemli sayıda etkisiz, içi boş insanla baş başa kaldı.”

Gerçek: Bu madde, araştırmacı gazeteciliğe doğrudan bir saldırıdır. Eleştirdiği “acımasız ifşa”, kamu görevlilerinin mali ilişkilerini, kişisel davranışlarını ve ideolojik bağlılıklarını inceleyen gazetecilerin işidir. Manifesto, bu çalışmayı “yetenekli” kişileri hükümetten uzaklaştıran “sığ ve küçük düşürücü saldırılar” olarak nitelendiriyor. Bağlam, bu noktayı suçlayıcı hale getiriyor. Thiel, 2015/2016 yıllarında Jeffrey Epstein’den 40 milyon dolarlık yatırım aldı. Bu, Epstein’in 2008’deki cinsel suç üzerinden yaşadığı mahkûmiyetten sonra gerçekleşti. Epstein, özel yazışmalarında “büyük dost”u olarak nitelendirdiği Thiel’i eski devlet başkanlarıyla anlaşmalar yapmak için bir iş rehberi olarak kullanıyordu. İlişki, Epstein’in 2019’da federal cinsel istismar suçlamalarıyla tutuklanmasından aylar öncesine kadar devam etti. 18. Madde, medya kültürü hakkında felsefi bir şikâyet değil. Gazetecilerin, iktidardaki sınıfı tehlikeye atan mali ilişkileri araştırmayı bırakmalarını sağlamak için hazırlanmış.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Almanya’da Nazi hükümeti, tüm gazeteleri hemen ele geçirmedi, önce basını taraflı, vatansever olmayan ve ulusun düşmanlarınca kontrol edilen bir kurum olarak gösterip itibarsızlaştırdı; halkın bağımsız gazeteciliğe yönelik güvenini zayıflatmak için “yalan basın” anlamına gelen Lügenpress terimini kullandı. Palantir’in manifestosu da aynı itibarsızlaştırma işlemini devreye sokuyor. Medya, cebren bastırılmıyor, önemsiz hale getiriliyor, ortaya koyduğu çalışmalar boş insanların sığ saldırıları olarak nitelendiriliyor.

7. Ulusal Güvenliğe Dair Takıntı

Britt’in Kriteri: Güvenlik kaygıları, diğer tüm değerlerin üzerinde tutulmaktadır. Güvenlik tehditleri, devlet iktidarının etki alanının genişletilmesini ve sivil özgürlüklerin kısıtlanmasını haklı çıkarmak için kullanılmaktadır.

Palantir Manifestosu (12. Madde): “Atom çağı sona eriyor. Caydırıcılığın bir çağı olan atom çağı sona eriyor, yapay zekâya dayalı yeni bir caydırıcılık çağı başlamak üzere.”

Gerçek: Manifesto, yeni bir silahlanma yarışının başladığını ilan ediyor. Palantir’i bunun temel altyapısı olarak konumlandırıyor. “Atom çağı” denilen süreç, anlaşmalar, tahkikat pratikleri ve karşılıklı imha mantığıyla yönetiliyordu. “Yapay zekâ üzerine kurulu yeni caydırıcılık çağı”nın böyle bir mimari yapısı yok. O hukukun işlemediği bir sınır bölgesi, Palantir de o bölgenin şerifi olmaya çalışıyor. Güvenliğe olan takıntı, gerçek tehditlere verilmiş bir cevap değil, bir iş modeli.

Palantir’in gelirleri, 2009’da 4,4 milyon dolardan 2025’te 970 milyon dolara çıktı. Bu artışın neredeyse tamamı, savunma, istihbarat, göçmenlik uygulamaları ve vergi gözetimiyle ilgili federal sözleşmelerden kaynaklanıyor. Her yeni güvenlik krizi, Palantir’in yazılım pazarını büyütüyor. Şirketin güvensizliğin devam etmesinde doğrudan bir mali çıkarı var.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi hükümeti, 1933’teki Reichstag yangınını yurttaşın hak ve özgürlüklerinin askıya alınmasını, yürütme erkinin pekiştirilmesini haklı çıkarmak için kullandı. Uydurulan acil durum ve verilen cevap, krizden önce var olan siyasi hedeflere ulaşmak için ayarlanmıştı. Palantir’in manifestosu da aynı ayarlamayı yapıyor. Paranoyayı körükleyen bir tehdit yarattılar. Bu noktada verdikleri cevap, sivil teknolojinin askeri zorunluluklara tamamen tabi kılınmasından, yapay zekâ temelli silahlarla ilgili tartışmanın askıya alınmasından, Almanya ve Japonya’daki eski faşist güçlerin yeniden silahlandırılmasından ibaret. Bu haliyle Palantir, Amerikan faşizminin ve hegemonik totaliter iktidara tutunma arzusunun hem ticari hem de ideolojik çıkarlarına hizmet ediyor.

8. Din ve Devletin İç İçe Geçmişliği

Britt’in Kriteri: Dini otorite, devlet iktidarını meşrulaştırmak için kullanılır. Manevi ve siyasi bağlılık kaynaşır.

Palantir Manifestosu (20. Madde): “Belirli çevrelerde görülen, yaygın dini inanca yönelik hoşgörüsüzlüğe karşı koyulmalıdır. Elitlerin dini inançlara karşı hoşgörüsüzlüğü, siyasi projelerinin, içindekilerin çoğunun iddia ettiğinden daha az açık bir düşünce hareketi meydana getirdiğinin belki de en çarpıcı işaretlerinden biridir.”

Gerçek: Manifestonun din savunusu, çoğulcu inanca veya anayasal olarak din ve devletin ayrılmasına dair bir savunu değil, seküler, liberal elitlere karşı geleneksel hiyerarşiye dair bir savunudur. “Dini inanca hoşgörüsüzlük” gösteren “belirli çevreler”, üniversiteler, medya, kıyı bölgelerindeki profesyonel sınıflardır. Bunlar, manifestonun başka yerlerde “yozlaşmış” ve “boş” olarak tanımladığı gruplardır. Curtis Yarvin’in felsefesi, kişisel olarak dindar olmasa da, dini gerekli bir toplumsal kontrol mekanizması olarak savunur. Kitleler, hiyerarşideki yerlerini kabul etmek için inanca ihtiyaç duyarlar. Elitlerin dine karşı “hoşgörüsüzlüğü”, bu görüşe göre, toplumsal düzene yönelik bir tehdittir. Dolayısıyla, manifestonun din savunusu, araçsaldır; din, itaat üretme kapasitesi nedeniyle değerlidir.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi hükümetinin Hristiyanlıkla ilişkisi, karmaşık ve çelişkiliydi, ancak halk desteğini harekete geçirmek ve otoriteyi meşrulaştırmak için dini duyguların faydasını anlamıştı. “Gott mit uns” (“Tanrı bizimle”) sloganı, Wehrmacht’a (Alman silahlı kuvvetlerine) mensup askerlerin kemer tokalarında yer alıyordu. Bu da manevi ve siyasi bağlılığın birleşmesinin kasıtlı bir proje olduğunu ortaya koyuyor. Palantir’in manifestosu, aynı birleşmenin seküler çağa uyarlanmış halini ifade ediyor.

9. Kurumsal Güç Koruma Altında

Britt’in Kriteri: Şirketlerin çıkarları, demokratik bir ilke olarak hesap verme ilkesi karşısında korunuyor, ekonomik ve politik iktidar iç içe geçiyor.

Palantir Manifestosu (16. Madde): “Piyasanın harekete geçemediği yerde onu inşa etmeye çalışanları alkışlamalıyız. Kültür, Musk’ın büyük anlatılara olan ilgisine neredeyse alaycı bir şekilde yaklaşıyor, sanki milyarderler, sadece kendilerini zenginleştirmekle yetinmeliymiş gibi. Yarattığı şeyin değerine dair herhangi bir merak veya gerçek ilgi, esasen göz ardı ediliyor.”

Gerçek: Bu, manifestonun sınıfsal bağlılığının en açık ifadesidir. “Milyarderler, toplumu kendi özel vizyonlarına göre yeniden şekillendirme girişimleri nedeniyle eleştirilmemeli, aksine alkışlanmalıdır” diyor. Metin alternatifin milyarderlerin “sadece kendilerini zenginleştirme yolunda kalmaları” olduğu imasında bulunuyor. Manifesto, bu kısıtlamayı reddediyor, çünkü “milyarderin alanı tüm toplumdur” diyor. Palantir’in şirket olarak sahip olduğu güç, federal hükümet içindeki yerleşik konumuyla muhafaza ediliyor. Şirket, 2025 yılında lobi faaliyetlerine 6,1 milyon dolar harcadı. Eski çalışanları, hükümette önemli görevlerde bulunuyorlr. Kaldırılması halinde ulusal güvenlik krizine yol açacak yazılımı devletin operasyonlarına derinlemesine entegre edilmiş halde. Şirket, kendini vazgeçilmez, bu nedenle, hesap verilemez kılmış.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Benito Mussolini, faşizmi devlet ve şirket birleşmesi olarak tanımladı. Nazi Almanyası, bu birleşmeyi Alman sanayiini devlet hedeflerine tabi kılarak gerçekleştirdi, ancak Fritz Thyssen ve Gustav Krupp gibi işbirliği yapan sanayiciler, büyük ödüller aldılar. Demokrasinin üretime engel olduğuna inandıkları için başarısız bir Avusturyalı ressama yol verdiler. Palantir’in manifestosu da benzer nedenlerle, kamuoyunun gözü önünde birilerine yol veren bir metin.

10. İş Gücünün Bastırılması

Britt’in Kriteri: Sendikalar ve toplu sözleşme hakkı yok ediliyor, işçiler, şirket ve devlet otoritesine tabi kılınıyor.

Palantir Manifestosu (6. Madde): “Ulusa hizmet, evrensel bir görev olmalıdır. Toplum olarak, tamamen gönüllülük esasına dayalı bir ordunun önünü açmayı, ancak herkes riski ve maliyeti paylaşırsa bir sonraki savaşa girmeyi ciddi olarak düşünmeliyiz.”

Gerçek: Herkese yapılan ulusa hizmet çağrısı, zorunlu askerlik ve beyin yıkama çağrısıdır. Metinde sınıf boyutu açıkça dile getirilmiştir: tamamen gönüllülük esasına dayalı ordu, savaşın “riskini ve maliyetini” başka seçeneği olmayanların omuzlarına yükler. Manifestoya göre herkesin askerlik yapması, yükü daha adil bir şekilde dağıtacaktır, ancak herkesin askerlik yapması durumunda emek askerileşecektir. Vatandaşlar, artık haklara ve toplu sözleşme yapma imkânına sahip işçiler değil, görevleri olan personel haline gelecektir. Devlet, onların hizmetini belirler, emeklerini kullanır; bu nedenle, iş gücünün bastırılması, yalnızca sendika karşıtı yasalarla değil, vatandaşın zorunlu asker olarak yeniden tanımlanmasıyla sağlanır.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi hükümeti, 1933’te bağımsız sendikaları feshetti, yerlerine devlet kontrolündeki bir örgüt olan Alman İşçi Cephesi’ni kurdu; bu örgüt, toplu sözleşme hakkını ortadan kaldırdı, işçileri yeniden silahlanmanın gerekliliklerine tabi kıldı. Palantir’in manifestosunda önerilen “ulusa hizmet”, aynı tabi kılma işlemini farklı bir mekanizma aracılığıyla yürürlüğe koyuyor, işçinin artık bir sendika üyesi değil, teknolojik cumhuriyet için bir mayın eşeği, bir asker haline gelmesini öngörüyor.

11. Aydınlara ve Sanata Yönelik Nefret

Britt’in Kriteri: Eleştirel düşünme, sanatsal özgürlük ve düşünsel özerklik reddedilir, aydınlar, zayıf, sadakatsiz veya yozlaşmış olarak nitelendirilirler.

Palantir Manifestosu (2. Madde): “Uygulamaların istibdadına isyan etmeliyiz. iPhone, medeniyetimizin en büyük yaratıcı başarısı değilse bile, en büyük başarısı değil midir? Bu nesne, hayatlarımızı değiştirdi, ancak şimdi de olasılıklar algımızı sınırlayabilir ve kısıtlayabilir.”

Gerçek: Manifestonun “uygulamalar”la ilgili eleştirisi, tüketici teknolojisini kültürel bir açmaz olarak eleştiren bir yaklaşımdır ve belgenin tamamında daha kapsamlı bir küçümseyici yaklaşım göze çarpmaktadır: “salt abartılı laflar”ın reddedilmesi (4. Madde), “teatral tartışmalar”ın alaya alınması (5. Madde), “akılsız ve içi boş çoğulculuğa” yönelik aşağılayıcı tutum (22. Madde). Liberal demokrasinin düşünsel pratiği, tartışmaları, sanatları, çoğulculuğu, yozlaşma ve zayıflık olarak değerlendirilmişti. Küçümseme, söylemsel değil, yapısaldır. Manifesto, aydın sınıfının yerini mühendis sınıfının almasını, beşeri bilimlerin işe yaramaz, sanatların ise süsleme olduğunu öne sürmektedir. Önemli olan, yazılım üzerinde somut güç oluşturma kapasitesidir; mühendis, yeni rahip, kodu ise kutsal kitabıdır.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Alman Nazi hükümeti, kitapları yaktı, yazarları sürgüne gönderdi, “yozlaşmış sanatı” mahkûm etti. Aydın sınıfı, üniversitelerden tasfiye edildi, yerlerine ideolojik olarak güvenilir memurlar getirildi. Palantir’in manifestosu, kitap yakmayı önermiyor. Daha incelikli bir şey öneriyor: aydının önemsizliği. Kod yazabiliyorken neden okuyasınız? İnşa edebiliyorken, neden tartışasınız? Beşeri bilimler toprağa gömülmüyor, sadece teknolojik gerekliliğin toplumu bütün kılacağına dair iddiaları üzerinden demode kılınıyor.

12. Suç ve Ceza Takıntısı

Britt’in Kriteri: Suç korkusu, genişletilmiş gözetim ve polislik faaliyetlerini haklı çıkarmak için kullanılır; suçlu olarak görülenler ise adil yargılanma hakkı olmaksızın, sert bir şekilde cezalandırılırlar.

Palantir Manifestosu (17. Madde): “Silikon Vadisi, şiddet araçlarının kullanılması sonucu işlenen suçlarla mücadelede rol oynamalıdır. ABD genelindeki birçok politikacı, bu türden suçlar söz konusu olduğunda âdeta omuz silkmiş, sorunu ele almak için ciddi her türden çabadan uzak durmuştur.”

Gerçek: Palantir’in yazılımı, Los Angeles Emniyet Müdürlüğü ile New York Emniyet Müdürlüğü’nün tahmine dayalı polislik sistemlerinin işletilmesinde zaten kullanılıyor. Şirketin Gotham platformu, “önemli örüntüler”i ve “harekete geçmeyi gerektiren hedefleri” belirlemek için kullanılıyor. Şirketin ImmigrationOS platformu, ICE’ın toplu sınır dışı etme mekanizmasını destekliyor, algoritmik belirlemelere dayanarak, sınır dışı edilecek kişileri takibe alıyor. “Suç” sorunu, Silikon Vadisi’nin, özellikle de Palantir’in, benzersiz bir şekilde çözebileceği bir sorun olarak takdim ediliyor. Çözüm, topluluklara yatırım yapılmasında, yoksulluğun azaltılmasında veya ceza hukuku alanının reforma tabi tutulmasında değil, daha iyi yazılım, daha fazla gözetim, daha fazla veri, kimin tehdit oluşturduğuna dair daha fazla algoritmik belirleme ve daha sert cezalarda aranıyor.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Nazilerin suça, özellikle Yahudilere, Romanlara ve diğer gruplara atfedilen suçlara yönelik takıntısı, polis yetkilerinin genişletildiği, toplama kamplarının kurulduğu sürece, en nihayetinde soykırıma zemin hazırlamıştır. Suçlu, belirli bir eylemi işlemiş bir kişi değil, biyolojik veya kültürel olarak suça yatkın, belirli bir insan tipiydi. Palantir’in tahmine dayalı polislik yazılımı da aynı mantıkla çalışır. Algoritma, bu “tip”i belirler, ardından devlet, bu belirlemeye göre hareket eder.

13. Yaygın Kayırmacılık ve Yolsuzluk

Britt’in Kriteri: Devlet kaynakları, siyasi müttefiklere dağıtılıyor, kamu hizmeti ile ferdi zenginleşme süreci arasındaki ayrım ortadan kalkıyor.

Palantir Manifestosu (8. Madde): “Kamu görevlilerinin rahiplerimiz olması gerekmiyor. Federal hükümetin kamu görevlilerine ödediği gibi çalışanlarına ödeme yapan herhangi bir işletme, ayakta kalmakta zorlanacaktır.”

Gerçek: Manifestonun kamu sektöründeki ücretlendirmeye yönelik eleştirisi, zaten gerçekleşmiş olan şeye yönelik bir hazırlıktır: devlet hizmetinde kariyer yapmış kişilerin yerini Palantir mezunları alacak. Palantir’in eski istihbarat ve soruşturma başkanı Gregory Barbaccia, şimdi federal Baş Bilgi İşlem Sorumlusu (CIO). Palantir’in Baş Teknoloji Müdürü’nün Pentagon’da üst düzey bir görev için düşünüldüğüne dair haberlere rastlanıyor. Eski Palantir çalışanları, IRS veri tabanı sözleşmesi için Palantir’i seçen kuruluş olan DOGE’da görev yapıyor. Sınır dışı etme programının mimarı Stephen Miller’ın Palantir’le kişisel çıkar ilişkisi mevcut. Bu düpedüz yolsuzluk, yapısal kayırmacılıktır. Palantir ile federal hükümet arasında dönen kapı tek yönlü bir vanaya dönüştü, kamu görevlilerinin yerini Palantir mezunları alıyor, sözleşmeler onlara akıyor.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Naziler, devlet kaynaklarını, sözleşmeleri, el konulan malları ve köle emeğini siyasi olarak güvenilir sanayicilere dağıttılar. Parti üyeliği ile şirketlerin yüzleştikleri fırsatlar arasındaki ayrım kasten ortadan kaldırıldı, çünkü rejime bağlılık, devletin gücüne erişimle ödüllendirildi. Palantir’in manifestosu da aynı düzenlemeyi öneriyor: teknolojik cumhuriyete bağlılık, sözleşmeler ve atamalarla ödüllendiriliyor. Mevcut kamu hizmetinin “etkisiz, boş araçlar”ının yerini mühendislik alanının elitleri alacak.

14. Hileli Seçimler

Britt’in Kriteri: Demokratik süreçler ortadan kaldırılıyor. Seçim sonuçları iktidarı korumak için manipüle ediliyor.

Palantir Manifestosu: 22 maddede seçimler meselesi doğrudan ele alınmıyor. Ancak...

Gerçek: Palantir’in gücü, seçimleri kimin kazandığına bağlı değil, çünkü şirketin sözleşmelerinin değeri, hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi Parti’nin iktidarda olduğu dönemde arttı. Şirketin ürettiği yazılım, devletin kalıcı altyapısına yerleşmiş durumda. Seçimler, en üstteki personeli değiştirebilir, ancak işletim sistemini değiştirmez. Thiel, 2009’da “özgürlük ve demokrasi artık uyumlu değil” diye yazmıştı. Bu ifade, bir tahmin değil, bu manifestonun üzerine kurulu olduğu önerme. Teknolojik cumhuriyet, hileli seçimlere ihtiyaç duymaz çünkü onun belirli bir anlam ve değere sahip seçimlere ihtiyacı kalmadı. Halk oy verebilir. Kararı algoritmalar verir. Darbe, daha siz onu görmeden tamama ermiştir.

Nazileşme Süreciyle Benzerlik: Naziler, seçimleri hemen yürürlükten kaldırmadılar. Mart 1933 seçimleri, aşırı baskı altında yapıldı, ancak şeklen de olsa bir seçimdi. Ardından gelen Yetkilendirme Yasası, yasama yetkisini yürütmeye devretti, sonraki seçimler gerçek bir yarışmanın yerinin alkış ritüellerinin aldığı halk oylamaları haline geldi. Palantir’in manifestosu da aynı düzenlemeye işaret ediyor. “Demokrasi”nin biçimleri korunabilir, ancak özü ortadan kaldırılır. Zaten ortadan kaldırıldı, sadece çoğu insan, henüz fark etmiş değil.

İttifak Ağının Nazileşmesi

Britt’in çerçevesi, faşizmi tek bir ulus-devlet içinde teşhis etmek üzere tasarlanmıştı. Oysa Palantir manifestosu, doğası gereği, ulusötesidir. Amerika’da iktidarın Nazileştirilmesi, yalnızca ABD ile sınırlı değil, ittifak ağı aracılığıyla başka yerlere de ihraç ediliyor.

Manifestonun 15. Maddesi, bu projenin en yalın ifadesidir: “Savaş sonrası Almanya ve Japonya’nın etkisiz kılma çabası yürürlükten kaldırılmalıdır. Almanya etkisiz kılınmıştır, oysa bu, Avrupa’nın bugün ağır bir bedel ödemesine neden olan aşırı bir düzeltmeydi. Aynı, alabildiğine teatral olan, Japonya’nın pasifize edilmesi girişimine yönelik bağlılık da bugün muhafaza edilmesi durumunda Asya’daki güç dengesinin de değişmesine ilişkin tehdidi gündeme getirecektir.” Bu, bir dış politika önerisi değil, 1945 sonrası düzenin temel anlaşmalarından birini tersine çevirme niyetinin bir beyanıdır. Almanya’nın Nazilerden arındırılması ve Japonya’nın askerden arındırılması, savaşın tesadüfi sonuçları değildi. Bunlar, savaşın temel kazanımlarıydı. Savaşlar başlatan ve soykırım işleyen asker-sanayi komplekslerinin kalıcı olarak ortadan kaldırılmasıydı.

Palantir manifestosu, bu ülkelerin yeniden silahlandırılmasını savunuyor. Bir analistin de belirttiği gibi, yeniden silahlandırılmış Almanya ve Japonya, “devasa yeni savunma yazılımı pazarları”dır. Ancak ticari motivasyon, ideolojik motivasyondan ayrılamaz. Manifestonun genel projesi, medeniyetler çatışmasında üstünlük sağlayabilecek bir Batı medeniyet bloğunun konsolidasyonunu, barışçı üyelerin hizaya getirilmesini gerektirmektedir. Almanya ve Japonya yeniden silahlanmalıdır, çünkü teknolojik cumhuriyet, yaklaşan çatışmada onların katılımına ihtiyaç duymaktadır.

Manifestonun Nazilerden arındırma sürecini tersine çevirme çağrısı, Avrupa aşırı sağının programıyla tam olarak örtüşüyor. Almanya için Alternatif (AfD), onlarca yıldır Almanya’nın savaş sonrası oluşan “utanç kültürü”nün terk edilmesi gerektiğini söylüyor. Alman mahkemesinin hukuken faşist olarak nitelendirilebileceğine karar verdiği AfD lideri Björn Höcke, Berlin’deki Holokost Anıtı’nı “utanç anıtı” olarak adlandırmıştı. Nanking Katliamı’nı ders kitaplarından silmeye çalışan Japon revizyonistleri, Palantir’in manifestosunda eleştirdiği “teatral barışçılığa bağlılık” konusunda benzer argümanlar öne sürdüler. Palantir, şimdi onların lobicisi. Devletle yaklaşık bir milyar dolarlık sözleşme imzalamış olan bir Amerikan şirketi, faşist dönemdeki militarizmin yeniden ıslah edilip diriltilmesini bir iş fırsatı ve stratejik bir gereklilik olarak takdim edip pazarlıyor.

Son bir şey daha var:

Yirmi Birinci Yüzyıl Faşizminin Ayırt Edici Özellikleri

Britt’in kitabında sunduğu teorik çerçeve, faşizmin içeriğini dikkat çekici bir doğrulukla yakalarken, Palantir manifestosu da çerçeveyi yirmi birinci yüzyıla uygun kılmak için gereken muhtelif özellikleri ortaya koyuyor.

Algoritmik Yönetişim

En önemli değişiklik, bürokratik kontrolün yerini algoritmik kontrolün almasıyla gerçekleştiriliyor. Naziler, sürgün ve soykırımın lojistiğini yönetmek için binlerce memura ihtiyaç duyuyorlardı. IBM’in Almanya’daki yan kuruluşu, Yahudiler, Romanlar ve diğer gruplar içerisinde ölüm kamplarına gönderilecek trenlere bindirilecek kişilerin envanterini çıkartan Hollerith delikli kart makinelerini temin etti; bu makineler, bürokrasiyi daha verimli hale getirdi. Ancak bürokrasinin yerini almadı.

Palantir’in yazılımı ise bürokrasiyi tümüyle ortadan kaldırıyor. ImmigrationOS yazılımı, bir sınır dışı etme emri oluşturduğunda, karşımızda hesap soracağımız karar verici bir insan bulamıyoruz. Kararı veren algoritma. Bu, tescilli bir sistem ve sorgulanamaz. Algoritma, geride tarihçilerin daha sonra inceleyebilecekleri bir evrak da bırakmıyor. Algoritmik yönetimin ölçeği, hızı ve gayri şeffaflığı, yirminci yüzyılın faşistlerinin sahip oldukları her şeyin ötesinde.

Egemen Yazılım

Palantir, tarihte hiçbir şirketin başaramadığı bir şeyi başardı: egemen yazılım. Devlet, Palantir’in platformları olmadan yönetilemez. Vergi Dairesi, Foundry olmadan vergi verilerini işleyemez. Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilâtı (ICE), ImmigrationOS olmadan sınır dışı işlemlerini takip edemez. Pentagon, Gotham olmadan düşmanlarını hedef alamaz. Bu, devlet ve şirket arasındaki geleneksel ilişkiyi tersine çeviriyor. Yirminci yüzyıl faşizminde devlet, şirketi boyunduruk altına almıştı. Hitler’le işbirliği yapan sanayiciler, nihayetinde hükümetteki Nazilere hesap vermek zorundaydı. Yirmi birinci yüzyılın teknofaşizminde ise şirket, devleti şirketlerdeki faşistlere bağımlı kıldı. Yazılım, devletin bir aracı değil, devlet, yazılımın bir müşterisidir ve müşteri, kendi operasyonlarını çökertmeden satıcıyı kovamaz.

İdeolojik Aklama

Bu manifesto, ideolojik bir aklama belgesidir. Köleliği, ırksal hiyerarşiyi ve demokrasinin ortadan kaldırılmasını açıkça savunan Curtis Yarvin’in neo-monarşist felsefesi,” “medeniyetleri derecelendirme” (21. Madde) ve “boş çoğulculuğa yönelik direnç” (22. Madde) gibi kibar ifadelerle tercüme edilmiştir. Thiel’in 2009’da özgürlük ve demokrasinin bağdaşmadığına dair açıklaması, “yumuşak gücün sınırları” (4. Madde) olarak yorumlanmıştır. Nazilerden arındırma sürecini yürürlükten kaldırma, yeniden Nazileşme çağrısı, ideolojik bir bağlılıktan ziyade, stratejik bir gereklilik olarak teorize edilmiştir. Aklama süreci, ideolojiyi daha geniş bir kitle için kabul edilebilir kılarken, otoriter özünü de korumaktadır. Kibar dil, bir geçit, Palantir’in Faşist Manifesto’sunda özetlenen radikal programları ise varış noktasıdır.

Tehlike Altındaki Sermaye

Thiel, Epstein’den 40 milyon dolar aldı. Bu, dipnotta değinilecek basitlikte bir gerçeklik değil. Bu, Amerika’nın yirmi birinci yüzyıla has faşist mimarisini inşa eden şirketin sermaye yapısına dair bir hakikat. 400 milyar dolarlık bir gözetleme işinin üzerine kurulu olan imparatorluğun başkanı, seri çocuk tecavüzcüsünden para aldı ve bu tecavüzcüyü iş ortağı olarak kullandı. Manifestoda, “özel hayatların acımasızca ifşa edilmesini” durdurma çağrısı yapan 18. Madde, bu “tehlike altındaki sermaye”nin her türlü soruşturma karşısında korunması gerektiğini söylemektedir. Yirminci yüzyılın faşist hareketleri, demokrasiyi kâr elde etmenin önünde bir engel olarak gören sanayicilerce finanse edilmişlerdi. Yirmi birinci yüzyılın teknofaşist hareketi ise hüküm giymiş bir seks tacirince finanse ediliyor. Aradaki fark, tür değil, dereceyle ilgili.

Matt About Town
22 Nisan 2026
Kaynak

0 Yorum: