Liberal
demokrasi, halkın kendi kendini yönettiği sistem olarak takdim ediliyor. Kolektif
kararların nihayetinde seçimler, temsil, anayasal yönetim ve medeni haklar
yoluyla demokratik denetime tabi olduğu iddiası üzerinden meşrulaştırılıyor.
Liberal
demokrasiler krize girdiğinde, bu krizler, genelde yolsuzluk, kutuplaşma,
kurumsal çürüme, yabancı müdahale veya demokratik normların aşınması gibi uygulamadaki
yanlışlar olarak anlaşılıyor. Buradan da çözüm olarak daha güçlü kurumlar, daha
iyi liderlik, yenilenmiş yurttaş katılımına işaret edilerek, reformlar üzerinde
duruluyor.
Bu
teorik yaklaşım, özünde daha temel bir sorunu gizliyor. Liberal demokrasinin
başarısız olmasının nedeni, yeterince demokratik olmaması değildir. Başarısız
olmasının nedeni, onun demokrasinin toplumsal yaşamın en önemli alanlarını
yönetmesinin yapısal olarak engellendiği bir siyasi sistem olmasıdır. Liberal
demokrasinin yüzleştiği krizler, önceden belirlenmiş tasarımdan sapma değil,
halkın rızasını kapitalist iktidarın korunması işiyle uzlaştırmak için inşa
edilmiş bir sistemin öngörülebilir sonuçlarıdır.
Yeni
olan, bu çelişkinin varlığı değil, şu anda işleyiş koşullarıdır. Uzun süreli
ekonomik durgunluk, ekolojik kısıtlamalar, borç odaklı yönetim ve çöken siyasi
meşruiyet, liberal demokrasiyi bir zamanlar iç gerilimlerini yönetmesine imkân
sağlayan geçici istikrar sağlayıcı unsurlardan mahrum bırakmıştır. Geriye ise,
giderek rızayı yeniden üretme, krizlerini demokratik bir şekilde yönetme veya
anlamlı halk denetimi sağlama konusunda kifayetsiz olduğunu ispatlamış bir
sistem kalmıştır.
Bu
gerçek idrak edildiği vakit liberal demokrasinin, yeniden dağıtımı sürdürememe,
kitle siyasetine düşmanlık, teknokrasiye ve zorlamaya dayanması, gericilik
üretmesi gibi kendilerini tekrar tekrar hissettiren özellikleri artık şaşırtıcı
olmaktan çıkar. Bu sorunlar, liberal demokrasinin kurumsal tasarımından ve
tarihsel tükenmişliğinden kaynaklanırlar.
I.
Liberal Demokrasi, Oylamaya Sunulamayan Şeylerle Tanımlanır
Her
siyasi sistem, kolektif karar alma süreçlerine neleri izin verdiğini ve neleri
dışladığını belirleyerek anlaşılabilir. Liberal demokrasi de bu konuda bir
istisna değildir.
Liberal
demokraside, aşağıdaki alanlar, sistematik olarak demokratik denetimden izole
edilirler:
*
Verimli mülklerdeki özel mülkiyet;
*
İşyerinin örgütlenmesi;
* Yatırım kararları ve sermaye tahsisi;
*
Sermayenin sınırlar arası hareketliliği;
*
Para politikası ve kredi oluşturma.
Bunlar,
önemsiz alanlar değil. İstihdamı, ücretleri, konutları, teknolojik gelişmeyi ve
toplumun maddi yeniden üretimini belirleyen unsurlar. Buna karşın söz konusu unsurlar,
halkın iradesi yerine, piyasalar, sözleşmeler veya bağımsız otoriteler
tarafından yönetilen, siyaseti önceleyen olgular olarak ele alınıyorlar.
Oylama
süreçlerinden dışlanan bu unsurlar, liberal demokrasinin kurumsal ön
koşullarıdır.
Anayasal
olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakları, yargı yoluyla uygulanır. ABD’de
Beşinci ve On Dördüncü Değişiklikler, ilk dönemde alınan, işçileri korumaya
yönelik önlemlerden, bugünün kira kontrolüne dönük önlemlere kadar, kârlılığı
tehdit eden düzenlemeleri ortadan kaldırmak veya sınırlandırmak için defalarca
kullanılmıştır. Yüksek Mahkeme içtihatları, sürekli olarak sermayenin siyasi
gücünü artırırken, izin verilen demokratik müdahalenin kapsamını daraltmıştır.
Para
politikası, kasıtlı olarak seçim denetiminden uzak tutulmaktadır. Merkez
bankasının bağımsızlığı, demokratik hesap verebilirliğin piyasa güvenini
zedeleyeceği gerekçesiyle, açıktan savunulmaktadır. Avro Bölgesi krizi
sırasında, Yunanistan ve İtalya’daki seçilmiş hükümetler, fiilen parasal
egemenliklerinden mahrum bırakılmıştır. Yunan seçmenler, 2015 referandumunda
kemer sıkma politikalarını reddettiğinde, Avrupa Merkez Bankası halkın
demokratik tavrı ortada olmasına rağmen, gevşeme politikasıyla değil, likidite
baskısıyla karşılık vererek, ülkeyi itaat etmeye zorlamıştır.
Ticaret
ve yatırım anlaşmaları, sermayeye daha fazla koruma sağlıyor. Yatırımcı devlete
ait uyuşmazlık çözüm mekanizmaları, şirketlerin beklenen kârları azaltan
demokratik olarak yürürlüğe konmuş politikalara itiraz etmelerine imkân
sağlıyor. Bu mahkemeler, yerel hukuk sistemlerinin dışında faaliyet yürütüyorlar,
halk egemenliğini açıktan yatırımcı haklarına tabi kılıyorlar.
Kurumsal
yönetim, halen daha gayri-demokratik. İşçiler, geçim kaynaklarını ve
yaşadıkları toplulukları belirleyen fabrika kapanışları, üretim tesislerinin
yurt dışına taşınması kararları, otomasyon stratejileri veya birleşmeler
konusunda oy kullanamıyorlar. Sermaye başka yere taşındığında veya yatırım
yapmaktan vazgeçtiğinde, seçim yapılmıyor. Siyasetten, yaşanan gelişmelerin
ardından, sürece uyum sağlaması bekleniyor.
Hiçbir
liberal demokrasi, vatandaşların sermayenin yatırımdan çekilmesi, spekülasyon
yapması veya birikimi tamamen durdurması konusunda oy kullanmasına izin vermez.
Bu kararlar, doğal olaylar olarak ele alınırlar. Demokrasiye yalnızca sermaye
birikiminin belirlediği sınırlar içinde izin verilir.
Sonuç
olarak, vatandaşların politikalar konusunda sınırlı ölçüde oy kullanabildiği,
ancak toplumsal gücün en üst kademelerinin ise kasıtlı olarak demokratik
olmayan bir yapıda kaldığı bir sistem ortaya çıkmaktadır.
II.
Ekonomik Güçsüzlüğün Telafi Edilmesi Olarak Siyasi Eşitlik
Liberal
demokrasi, “kitlesel siyasi katılımı aşırı toplumsal eşitsizlikle nasıl
uzlaştırabiliriz?” sorusuna kendince çözüm sunuyor. Bunu, eşitliği siyasi
alanla sınırlayarak yapıyor.
Vatandaşlar,
maddi durumlarından bağımsız, seçmen olarak eşittir. Bu eşitlik gerçektir,
ancak titizlikle sınırlandırılmıştır. İşyerine, piyasaya veya yatırım sürecine teşmil
edilmez. İnsanların hayatlarının büyük bir bölümünü geçirdikleri ve en önemli
kararların alındığı alanlar, yapı olarak otoriter veya oligarşik kalır.
Bu
ayrım, temel ideolojik işlevi yerine getirir. Biçimsel siyasi eşitlik
sağlayarak, liberal demokrasi, özünde eşitsiz olan sonuçları meşrulaştırır.
Hükümetler, servet ve gücün dağılımı tamamen demokratik kontrolün dışında kalan
mekanizmalar aracılığıyla yürütülse bile, halkın rızasıyla yönettiklerini iddia
etme imkânına kavuşurlar.
Oy
verme, otoritenin sembolik bir ikamesi haline gelir. Katılım mevcuttur, ancak
maddi yaşamı şekillendiren avantajlardan yapısal olarak kopuktur.
Bu
düzenleme, liberal demokrasilerin meşruiyetlerini kaybetmeden aşırı
eşitsizlikle süresiz olarak bir arada var olabilmelerinin nedenini
açıklamaktadır. ABD’de verimlilik ve kârlar artarken, reel ücretler on yıllarca
aynı kaldı. Seçmenler, sürekli olarak daha yüksek ücretleri, daha güçlü işçi
korumalarını ve genel sağlık hizmetlerini destekledi, ancak bu sonuçlar yapısal
olarak engellendi. Biçimsel demokrasi, maddi eşitliği sağladığı için değil,
demokrasiyi buna ihtiyaç duymayacak şekilde yeniden tanımladığı için varlığını
sürdürdü.
Siyasi
eşitlik, demokrasinin ne anlama gelebileceğini yeniden tanımlayarak, ekonomik
güçsüzlüğü telafi eder.
III.
Reform Neden Yapısal Kısıtlamalarla Çatışır?
Liberal
demokrasi savunucuları, bu sınırlamaların yapısal olmaktan ziyade rastlantısal
olduğunu ısrarla dile getiriyorlar. Yeterli siyasi iradeyle, yani seçimler,
yasalar ve seferberlik yoluyla– demokratik güçler, ekonomik iktidarı kontrol
edebilirler.
Tarihsel
kayıtlar bu iddiayı desteklememektedir.
Seçilmiş
hükümetler, ekonomik karar alma süreçlerini anlamlı bir şekilde
demokratikleştirmeye çalıştıklarında, ideoloji veya niyetten bağımsız olarak
işleyen kısıtlamalarla karşılaşırlar. Sermaye kaçışı, yatırım grevleri, döviz
baskısı, enflasyon şokları ve kredi notu düşüşleri, komplo teorileri değil, doğal
ve kendiliğinden sistemsel tepkiler olarak ortaya çıkar.
Seksenlerin
başlarında, Fransa’da François Mitterrand liderliğindeki Sosyalist Parti
hükümeti, millileştirme, ücret artışı ve sosyal genişleme politikaları izledi.
İki yıl içinde, sermaye çıkışları ve para birimi istikrarsızlığı, seçimlerdeki
meşruiyetine rağmen, dramatik bir geri dönüşe, yani “kemer sıkma politikasına”
yol açtı. Yolu demokrasi değil piyasalar tayin etti.
Latin
Amerika’da sol hükümetler, yeniden dağıtım vaadiyle defalarca seçimleri kazandılar,
ancak tahvil piyasaları ve uluslararası finans kuruluşları tarafından disipline
edildiler. IMF’nin şartlı verdiği krediler, yereldeki yetkileri hükümsüz kıldı,
seçim sonuçlarından bağımsız olarak, krediye erişimi kemer sıkma ve
özelleştirme şartlarına bağladı.
Sosyal
demokratların güçlü olduğu bölgelerde bile reformların geri alınabilir oldukları
görüldü. Savaş sonrası kurulan refah devleti, olağanüstü büyüme ve jeopolitik
baskı koşulları altında genişledi. Yetmişlerde kârlılık azaldığında, bu
kazanımlar sistematik olarak geri alındı. Bunun nedeni, seçmenlerin kısıtlama
talep etmesi değil, liberal demokrasilerin kapitalist kısıtlamalar altında
yeniden dağıtımı sürdürememesiydi.
Reformlar
kazanılsa bile başarısız olur. Yasama süreçlerinde elde edilen zaferler,
mahkemelerin mülkiyet haklarına atıfta bulunması, merkez bankalarının istihdam
yerine istikrarı önceliklendirmesi, idari gecikmeler ve piyasa disiplini
tarafından etkisiz hale getirilir. Liberal demokrasi, ekonomik iktidarı
demokratik otoriteye tabi kılacak kurumsal kapasiteden yoksundur.
IV.
Liberalizm Kitle Siyasetini Neden Etkisiz Hale Getirir?
Liberal
demokrasi, ekonomik gücü demokratikleştiremediği için, halkın katılımını
dikkatle yönetmek zorundadır. Onun için kitle siyaseti, demokratik meşruiyet
ile ekonomik hiyerarşi arasındaki çelişkiyi ortaya çıkaracak bir tehdittir.
Sonuç
olarak, liberal demokrasiler, kolektiften ziyade bireysel, sürekli olmaktan
ziyade kesik kesik, doğrudan olmaktan ziyade aracılı, yönlendiriciden ziyade
sembolik katılımı tercih eder.
Seçimler,
sıkı bir takvimle planlanıyor. Seçime giren partilerin politikaları arasında
pek fazla farklılık bulunmuyor. Protesto, ifade biçimi olarak hoşgörülüyor
ancak bir baskı aracı olarak kısıtlanıyor. İşçi sendikaları yasallaştırılıyor
ancak parçalanmış, düzenlenmiş ve ekonomik güç kullanma imkânları yasalarla
kısıtlanmış halde.
ABD’de
Taft-Hartley Yasası, bu kısıtlamayı kurumsallaştırarak, sendikaları sınıf
gücünün araçları olmaktan çıkartıp, yönetilen çıkar gruplarına ait araçlara
dönüştürdü.
Katılım,
etkili hale gelene kadar yüceltilir. Kitlesel hareketlilik, izin verilen
kanalların ötesine geçtiğinde, düzensizlik olarak tasnif edilir. Grevlerin,
işgallerin ve ayaklanmaların bastırılması, liberal demokrasilerde tutarlı bir
mantığı takip eder.
Bu
ikiyüzlülük değil, işlevsel bir zorunluluktur. Liberal demokrasi, halkın
rızasını gerektirir, ancak o, halkın gücüne müsamaha gösteremez.
V.
Krize Demokrasisiz Çözüm
Liberal
demokrasi krize girdiğinde, yani ekonomik durgunluk, meşruiyette aşınma,
toplumsal huzursuzluk gibi sorunlarla yüzleştiğinde, bu krizleri yapısal
sınırlarını ihlal etmeden demokratik yollarla çözemez. Bunun yerine, malum
stratejilere başvurur.
Bunlardan
biri, söz, yetki ve kararın teknokratlara devredilmesidir. Yetki, halk
baskısından izole edilmiş, seçilmemiş kurumlara aktarılır. Küresel finans krizi
sırasında, finans kurumlarını istikrara kavuşturmak için merkez bankaları ve
acil durumda müdahil olacak kurumlar aracılığıyla trilyonlarca dolar seferber
edilirken, kemer sıkma politikaları, büyük ölçüde seçmen kontrolünden izole
edilmiş yasama ve idari mekanizmalar aracılığıyla uygulandı.
Diğeri
ise zorla istikrara kavuşturmadır. Gözetim genişler, polislik faaliyetleri yoğunlaşır,
olağanüstü hal yetkileri artırılır, protesto suç haline getirilir. Geçici
olarak getirilen önlemler, yönetimin olağan özellikleri haline gelir.
Bugünü
farklı kılan şey, bu stratejilerin artık istisnai olmamasıdır. Ekonomik büyüme,
artık meşruiyeti güvenilir bir şekilde geri kazandırmıyor. Yeniden dağıtımın
yerini borç alıyor. Kriz yönetimi, liberal yönetimin kalıcı koşulu haline
geliyor.
Liberal
demokrasi, giderek rıza yoluyla değil, sınırlama yoluyla yönetiyor.
VI.
Sürekli Kriz İçindeki Liberal Demokrasi
Liberal
demokrasi, istikrar mekanizmalarının artık işlemediği bir aşamaya girmiştir.
Bir zamanlar demokratik meşruiyeti kapitalist birikimle uzlaştırmasına imkân
sağlayan, büyüme, artan tüketim, jeopolitik rekabet gibi koşullar zayıflamıştır.
İklimsel
kısıtlamalar, piyasa yönetimiyle bağdaşmayan uzun vadeli planlamayı
gerektiriyor. Borç, toplumsal barışı sağlamanın temel aracı olarak yeniden
dağıtımın yerini alıyor. Devlet kapasitesi zayıflarken, baskıcı kapasite
genişliyor. Siyasi meşruiyet azalırken, seçim ritüelleri devam ediyor.
Teknokrasi
ve baskı, acil durum müdahalesi olmaktan çıkıp normal yönetim biçimi haline
gelir. Demokrasi, biçimsel olarak varlığını sürdürür, ancak yalnızca
yönlendirici gücünden arındırılarak.
Bu,
liberal demokrasinin, çözemeyeceği koşullardaki işleyiş biçimidir.
VII.
Liberalizmin Yapısal Yan Ürünü Olarak Gericilik
Gerici
siyasetin yükselişi, genellikle liberal demokrasiye yönelik dış bir tehdit
olarak takdim edilir. Gerçekte ise gericilik, liberal demokrasinin en çok
güvendiği, bel bağladığı yan ürünlerinden biridir.
Demokratik
kanallar somut iyileşme sağlayamadığında, şikâyetler başka yönlere kaydırılır.
Ekonomik güvensizlik, kültürel bir tehdit olarak takdim edilir, öfke sermayeden
uzaklaştırılıp göçmenlere, azınlıklara veya soyut elitlere yönlendirilir. Gericilik,
mülkiyet ilişkilerine meydan okumadan, kitleleri harekete geçirir.
Gericilik,
liberal demokrasinin ekonomik düzeninin düşmanı değil, siyasi çelişkilerine
yönelik bir çözümdür. Liberal kurumlar onu söylem düzeyinde mahkûm edip
eleştirirler ama yapısal düzeyde ona uyum sağlarlar. Kriz dönemlerinde
gericilik, istikrarlı bir güç olarak bile iş görebilir.
Liberalizm,
hem demokrasi hem de ekonomik güç arasındaki ayrımı koruduğu için teknokrasi ve
gericilik arasında salınıp durur.
VIII.
İmkân ve Becerilerden Yoksun Özgürlük
Liberal
demokrasi, özgürlüğü müdahalesizlik olarak tanımlar. Bireyler, devletin
seçimlerini resmen kısıtlamadığı ölçüde özgürdürler. Bu anlayış, derin maddi
özgürlüksüzlükle uyumludur.
Hayatta
kalmanın piyasaya dâhil olmaya bağlı olduğu bir toplumda, güçten, imkân ve becerilerden
yoksun bırakılmış bir özgürlük, büyük ölçüde bir yanılsamadan ibarettir.
Bireyler seçim yapabilirler, ancak yalnızca kolektif olarak yönetemeyecekleri
güçler tarafından şekillendirilen seçenekler arasından seçim yapabilirler.
İstihdam, konut, sağlık hizmetleri ve eğitim, demokratik kararlar yerine piyasa
sonuçları olarak ele alınır.
Liberalizm,
bu kısıtlamaları siyasetin dışında kalan unsurlar olarak görür, oysa bunlar,
günlük yaşamın özünü belirler. Özgürlük biçimsel olarak korunurken, maddi
olarak etkisiz hale getirilir.
IX.
Demokratik Bir Çözüm Olarak Sosyalizm
Eğer
liberal demokrasi bir açmazsa, bunun nedeni demokrasinin başarısız olması
değil, sınırlandırılmış olmasıdır. Toplumsal üretimin örgütlenmesi kolektif
kontrolün dışında kaldığı sürece demokrasi, anlamlı bir şekilde var olamaz.
Sosyalizmde
liberal demokrasinin aşamadığı eşiği aşar. Bunu ahlaki bir özlem olarak değil,
kurumsal bir gereklilik olarak görür. Üretim, yatırım ve emek üzerinde tesis
edilecek demokratik otorite olmadan, siyasi eşitlik biçimsel kalır, özgürlük
soyut kalır, krizler yönetilemez hale gelir.
Liberal
demokrasi, demokrasiye ihanet etmedi. Onu, tahakkümle bir arada var olabilecek
kadar dar bir şekilde tanımladı. Yüzleştiği kriz çöktüğünün değil miadını doldurduğunun
delilidir.
Liberalizm,
özünde kesintisiz kriz yönetimidir.
O
aşıldığında demokrasi terk edilmez, süs olmaktan çıkartılıp gerçek bir olgu
haline gelir.
A. J. Horn
16
Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder