07 Nisan 2026

, ,

Hizbullah: Cihat, Şehadet ve İsrail’e Karşı Mücadele


Hizbullah’ın en çarpıcı, ancak teorinin en az konusu kılınan uygulamalarından biri, bazı üyelerinin şehadetidir. Çoğu analiz, bu uygulamanın olası siyasi boyutlarını göz ardı ederek, maddi bir bakış açısına odaklanıyor. Aynı zamanda, siyaset ve şiddet arasında mutlak bir ayrımı temel alan bu çalışmalar, betimleyici bir yaklaşımdan ziyade, ideolojik bir duruşu yansıtıyorlar.

Bu makale, Hizbullah’ın şehadet anlayışı ve söylemsel temellerine ışık tutmayı amaçlıyor. Ayrıca, Roxanne Euben’in Jihad and Political Violence [“Cihat ve Siyasi Şiddet”] adlı eserinden yararlanarak, şiddet ve siyaset arasında kesin bir ayrım olduğu fikrini sorgulamayı hedefliyor.

Hizbullah ve Şehadet Kavramı

Öncelikle Hizbullah’ın, “zalim” kategorisinin nihai somutlaşmış hali olarak gördüğü İsrail’e karşı yürüttüğü mücadeleyi hem ulusal hem de İslami açıdan bir yükümlülük olarak algıladığını belirtmek gerekiyor. İslami bir bakış açısıyla Hizbullah, bu mücadeleyi “savunma cihadı” olarak adlandırdığı paradigması üzerinden meşrulaştırıyor.

Örgütün bakış açısına göre cihat, geniş anlamda ezilenlerin kutsal olanı, yani İslam’ı ve örgütün “insanlık değerleri” olarak kabul ettiği değerleri savunması anlamına gelen Allah’ın davasını savunmayı içerir. Allah’ın davasını savunma fikri, savunmacı cihadı Hizbullah’ın şehadet anlayışının merkezine yerleştiren husustur.

Bu çerçevede, ilgili değerleri savunmak için yapılan her eylem, cihat olarak kabul edilir ve onları savunurken, savaş alanı dışında bile olsa, mücadele yürütürken ölen her kişi şehit sayılır.

Hizbullah, Allah’ın yolunda yürümek ve ahiret bilinciyle yaşamak için kişinin kendi arzularına karşı mücadele etmeyi içeren “büyük cihadın”, askeri mücadeleyi temsil eden “küçük cihaddan” çok daha önemli olduğunu savunur. Ancak bu iki kategori, birbiriyle çelişkili şeylermiş gibi görülmemelidir. Eylül 2024’te İsrail tarafından öldürülen eski Genel Sekreter Hasan Nasrallah’ın konuşmalarına göre, aralarındaki fark neredeyse algılanamaz düzeydedir. Nasrallah, hem siyasi hem de kültürel olarak düşmana karşı direnişi “büyük cihat” kategorisine dâhil etmiştir.

“Savunma amaçlı cihat” kavramı, hem Sünni hem de Şii geleneklerinde mevcut olsa da, Şiiliği karakterize eden fedakârlık ve şehadetin tarihi, Şiiliği diğerlerinden ayırır. Bu bağlamda, Şii bir örgüt olarak Hizbullah, şehadet üzerine tüm söylemini 680 yılında (Hicri 61) Kerbela’da yaşanan tarihi olaylara dayandırır.

Özetle, Kerbela, Halife I. Yezid ile Hüseyin ibn Ali önderliğinde hareket eden Hz. Ali’nin destekçileri arasında yaşanan savaşa tanıklık etti. Hüseyin, Yezid’in otoritesini tanımayı reddetti, onun zulmünü ve baskısını kınadı. Birkaç gün susuz ve yiyeceksiz kaldıktan sonra, Hüseyin ve takipçileri vahşice katledildiler. Şii geleneğinde, Hüseyin’in şehadeti, sadece tarihi bir örneklik değil, aynı zamanda zulme karşı direnişin ontolojik ve politik bir paradigması haline geldi.

Hizbullah için her şehadet eylemi, Kerbela’da başlatılan bu siyasi geleneğin parçasıdır. Örgüt, bu tarihi mücadele ile İsrail’in “zalim” olarak gösterildiği mevcut mücadele arasında açık bir paralellik kurar. Neticede Hizbullah, İsrail devletiyle çatışma bağlamında hem taammüden hem de taammüden olmayan ölümleri şehitlik eylemi olarak değerlendirir.

Kendi anlatısına göre, şehadete hazır olma isteği, Hizbullah’ı düşman İsrail’den ayıran özelliktir. Kimi uzmanlar, İsrail askerlerinin gelişmiş silahlara sahip olsalar da, “savaşıyorlar ama ölmek istemiyorlar” diyerek, bu “iradeye” sahip olmadıklarını, bu nedenle Direniş Ekseni savaşçılarına göre “aşağı” konumda olduklarını dile getiriyorlar. Nasrallah, “savaşçının gücü ve üstünlüğü, taşıdığı silahtan değil, iradesinden [...] ve ölüme hazır oluşundan kaynaklanır” diyordu.

Bu algılanan üstünlük, Allah ile özel bir ilişkiye ve varoluşsal anlamda “zulüm” olarak tanımlanan şeye karşı sürekli bir mücadeleye dayanmaktadır. Hem “zulme karşı mücadele” hem de “adaletin tesis edilmesi”nin Kur’an dilinin temel temaları olduğunu hatırlamak önemlidir. Örneğin, Musa ve Firavun kıssası, Firavun’u adalet ilkelerini ihlal eden her türlü tahakkümün sembolik bir referansı haline getirir (bkz. Kur’an 28:4). Hizbullah böylece Firavun, Yezid ve İsrail arasında adaletsizliğin sembolleri olarak ontolojik bir bağlantı kurar.

Şehadet ve İsrail’e Karşı Mücadele

Hizbullah’ın İsrail’den ayıran bir diğer unsur ise, üyelerinin sonuna kadar savaşmak veya hayatı korumak arasında seçim yapmak zorunda kaldıklarında, ilkini tercih etmeleridir. Bu şehadet odaklı tercih, dünyaya yalnızca maddi terimlerle değil, ahiret için bir hazırlık olarak bakıldığında daha iyi kavranabilir.

Bu bakış açısını, dünyevi hayata basit bir reddiye veya ahirete aşırı değer verme olarak gören kaba ve indirgemeci yaklaşıma teslim olmamak gerekmektedir. Genellikle “ölüm kültürü” olarak tanımlanan bu basitleştirilmiş görüş, şehadeti intiharla karıştırma eğilimindedir ve ikisi arasındaki derin farklılıkları göz ardı eder.

İslam’da açıktan yasaklanan intihar, zulme karşı direnme normlarına uymayan bir özveriyi içerir. Buna karşılık, şehadet, ezilenlerin elindeki bir araç olarak anlaşılır. Ayrıca, intiharda bulunmayan bir boyut olan, Allah’ın Partisi (Hizbullah) ile Şeytan’ın Partisi (Hizbü’l-Şeytan) arasındaki varoluşsal bir mücadele çerçevesinde ele alınır.

Dahası, Hizbullah, şehadet eylemleri üzerinde kontrol kurmayı amaçlayarak, söylemine pragmatik bir boyut katar. Örgütün lideri Naim Kasım, herhangi birinin kendini feda etmeye karar vermeden önce dini bir otoriteden izin alması gerektiğini belirtiyordu. Karar, ancak siyasi liderlik, böyle bir eylemin askeri ve siyasi avantajlarını değerlendirdikten sonra veriliyor.

Bu durum, Hizbullah’ın hem baskıyla mücadele aracı olarak şehadeti yüceltmesinin hem de şehadetin etkisiz veya gereksiz olduğu durumlarda yaşamın korunmasına öncelik vermesinin düşünsel açıdan tutarsız olmadığını göstermektedir. Bu pragmatik boyut, ahiret ile yaşayan dünya, şiddet ile siyaset arasında varsayılan ayrımı sorgular.

Roxanne Euben’in de dediği gibi, şiddet ve siyaset arasında net bir ayrım yapma fikri, bunların arasındaki tarihsel bağı gizleyen Batı’ya özgü bir kurgudur. Batı’nın siyasi tarihi, kadınların ve yabancıların dışlanması üzerine kurulan Atina demokrasisi gibi, derinden şiddet içeren temel momentlerin izini taşır.

Euben, ayrıca cihadın salt şiddet olarak tasnif edilemeyeceğini, zira, yeryüzünde ilahi egemenliğin kurulması gibi aleni bir siyasi boyuta sahip olduğunu söyler. Bu bakış açısıyla, şehadetin yaşayan dünyaya karşı bir kayıtsızlığı yansıttığı düşüncesi, yeniden gözden geçirilmelidir.

İslam çerçevesinde direniş ve şehadet, kendi başlarına bir amaç değil, ahirete götüren kutsal davranışlardır, ancak bu, yaşayan dünyaya karşı kayıtsızlık anlamına gelmez. Şehadet eylemleri, aynı zamanda dünyayı Kur’an’ın adalet ilkelerine göre yeniden şekillendirmeyi amaçlar.

Başka bir deyişle, savaşçılar, ahiretin ödüllerine özlem duyabilirler, ancak cihat ve şehadet, aynı zamanda bu dünyada ilahi egemenliği yansıtan “adil bir toplum” kurmak için verilen siyasi bir mücadeleyi de teşkil eder.

Sonuç

Buradan, Batılı analistlerin çoğunun, özellikle Hizbullah’ın şehit olma isteğini anlamak için gerekli olan temel anlayışları idrak edemedikleri oldukları sonucuna varılabilir. Örgüt bu eğilimi İsrail’in temsil ettiği zulme karşı mücadele olarak tarif etmektedir.

Bu bakış açısı üzerinden Hizbullah, İsrailli yetkililerin kayıpların mutlak manada yenilgi demek olmadığını idrak edemediğini düşünür. Zira, örgüte göre yaşanacak kayıplar konusunda aynı rahatsızlığı duymaz. Hizbullah, en büyük silahının bu “şehit olma isteği” olduğunu, bunun asimetrik savaşta stratejik bir avantaj haline geldiğini düşünmektedir.

Bunun çarpıcı bir örneği, Nasrallah’ın 1987’de İsrail güçlerince katledilen oğlunun ölümüne verdiği tepkidir. Nasrallah, ölüm haberini aldıktan kısa bir süre sonra şunları söylemiştir: “Oğlum, bu yolu kendi özgür iradesiyle seçti. İsrail, genel sekreterin oğlunu öldürerek zafer kazandığını düşünebilir. Ancak o öldürüldüğünde sokakta yürümüyordu; yoldaşlarıyla birlikte cephedeydi.”

Hizbullah uzmanı Emel Saad’ın da dile getirdiği üzere, “İsrail, esasen hiçbir zaman tam olarak idrak edemeyeceği bir düşmanla karşı karşıya; bu düşman, savaşçılarının ölümünü şehadet olarak yüceltiyor, ‘gelin bizi öldürün’ diyen bir doktrini temel alıyor.”

Hizbullah için İsrail’le savaşma yükümlülüğü, öncelikle Lübnan topraklarının savunmasına dayanmıyor. Toprak bütünlüğü siyasi bir kaygı olsa da, temel mesele, bu değil. Aksine, mücadele, varoluşsal terimlerle tarif ediliyor. Mücadele, toprakla ilgili düşünceleri aşan, “adalet” ve “zulüm” arasında cereyan eden bir cenk olarak ele alınıyor.

Bu varoluşa dair fikriyat, örneğin Naim Kasım’ın 2017’de Hamas’ı eleştirmesinde açıkça görülüyor. Hamas, tüzüğünü 1967 sınırları içinde bir Filistin devletinin olasılığını kabul edecek şekilde revize etmişti, bu da dolaylı olarak İsrail’i tanımak anlamına geliyordu. Hizbullah için bu, direnişin temel varoluşsal niteliğini ortadan kaldıran bir adım.

Xavier Villar
7 Nisan 2026
Kaynak

0 Yorum: