Lübnan’da
“Nevvaf Selam hükümeti” terimi, yakında sadece Lübnan’daki bu mevcut gayrimeşru
yönetimi tanımlamakla kalmayacak, aynı zamanda siyasi kınamanın ve utandırmanın
gücünü de kuşanarak, her daim kullanılan tarihsel benzetmelerin ötesine geçen
siyasi ihanet biçimleri için yeni bir tanımlayıcı ifade haline gelecek.
Vichy
hükümeti veya Mahmud Abbas hükümetiyle yapılan kıyaslamalar, analiz düzleminde yetersiz
kalıyorlar, zira her ikisi de işgalin, ilk örnekte yenilginin ürünüydü.
Nevvaf
Selam hükümetini tarihsel olarak benzersiz kılan, işbirliği konusunda yeni bir
anlayış geliştirmemizi gerekli kılan husus, askeri zafere ve topraklarının
kurtuluşuna pratikte karşı çıkarken, bir yandan da İran’ın Lübnan için güvence
altına almak üzere olduğu ateşkese elinden geldiğince mani olması, bunun yerine,
savaşı uzatmayı, daha fazla işgali ve potansiyel olarak bu toprakların ilhakını
hedeflemesidir.
Selam
hükümetinin, 350’den fazla sivilin öldüğü, 2.000’den fazla kişinin yaralandığı
katliamın hemen ardından İsrail ile görüşmelere başlama kararı, İran’ın Lübnan
için sonuçlandırma noktasına yaklaştığı ateşkesin pekiştirilmesini engellemek
amacıyla İsrail ile koordineli olarak alınmış bir karardır.
Hükümetin
Salı günü ateşkes ilan ederek, İran’ı engellemeye ve başarıyı sahiplenmeye
çalıştığı görünse de, aslında o, düşmanlıkların devamına rıza göstermiştir,
zira İsrail’in ABD Büyükelçisi, İsrail’in yalnızca Lübnan ile bir “barış
anlaşması”nı ilerletmek için bir izleme toplantısı düzenlemeyi kabul ettiğini,
herhangi bir ateşkesi görüşmeyi ise açıktan reddettiğini dile getirmiştir.
Gelen
haberlere göre Selam hükümeti, İsrail saldırılarının “Hizbullah kaynaklı yakın
tehditler” denilen şeyle, yani Şii bölgeleri ve Şii sivilleri hedef alan
bölgelerle sınırlı tutulmasını, Lübnan’ın geri kalanının ise tarafsız kalmasını
öngören Kasım 2024 tarihli anlaşmaya dönmeyi öneriyor.
Şiddetin
son bulması meselesi, müzakere sürecinin dışında tutuluyor. Ateşkese savaş
pratiğinin eşlik edeceği modelin yeniden meşrulaştırılması üzerinde duruluyor. Böylelikle,
İsrail’in Lübnan genelinde saldırı düzenleme, Lübnan topraklarında yürüttüğü
işgal harekâtının kapsamını genişletme ve yerinden edilmiş halkın geri dönüşünü
engelleme özgürlüğünü koruduğu statüko, tekrar tesis ediyor. Bu da Hizbullah’ı
1 Mart’ta İsrail’e saldırmaya zorlayan koşulları fiilen yeniden üretiyor. Başka
bir ifadeyle, Selam hükümetinin halka sunduğu öneri, Lübnan’ın İsrail’in
kendisine yönelik savaşını normalleştirmesi anlamına gelen, ateşkes olmaksızın
İsrail ile normalleşme adımından başka bir şey değil.
Selam
hükümeti, İran gibi aktörlerin sahip olduğu stratejik avantajdan yoksun, gerçek
bir müzakere ortağı olmadığının farkında, ancak elinde her an pazarda
satabileceği iki malı var: İran’ın ABD ile ateşkes görüşmelerini raydan çıkarma
ihtimali ve kendisini iç karışıklığa yol açabilecek, emperyalizmin ajan hükümeti
olarak sunma becerisi. Bu haliyle Selam hükümeti, İsrail’in, direnişi zorla
silahsızlandırmaya çalışarak ülkeyi istikrarsızlaştırmayı reddeden mevcut ordu
komutanı Rudolf Haykal’ı görevden alıp, yerine İsrail’in tercihlerine uygun bir
ismi getirmesi talebine boyun eğmeye mecbur.
Bunu
yapabilecek kapasitede olup olmadığına bakılmaksızın, Selam hükümeti, bugün
kendini ve Lübnan’ı son derece tehlikeli bir konuma sürüklemiştir, zira artık
hükümet, Hizbullah ve Şii seçmenlerinin çatışmanın birincil yükünü taşıdığı
önceki aşamalardan farklı olarak, doğrudan İsrail’e hesap vermeye başlamıştır.
Hükümet,
vaat edilen çatışmanın yaşanmasını sağlayamazsa, İsrail’in Lübnan’ı ayrım
gözetmeyen bir savaş alanı olarak ele aldığı, mezhepler arası sivillere yönelik
saldırıları yoğunlaştırdığı, potansiyel olarak işbirliği yapanlar da dâhil
olmak üzere, devlet yetkililerini hedef aldığı Gazze modeline uygun müzakerelere
geçiş sürecini başlatma riskiyle yüzleşir.
Hükümet,
İsrail ile pazarlık kozu olarak esasen iç karışıklığa güveniyor, yerinden
edilmiş (şu anda bir milyonu aşmış olan) Şii nüfusu Hizbullah üzerinde bir
baskı unsuru olarak kullanmak suretiyle, Hizbullah'ın Aşil topuğu olarak
algıladığı noktayı kendince istismar ediyor. Gerçekten de uzun süredir iç
savaşa karşı duyduğu isteksizlik ve böyle bir senaryonun savaşın tüm yükünü
zaten taşıyan bir topluluk için taşıyacağı, felâkete evrilme ihtimali bulunan
riskler göz önüne alan Hizbullah’ın, iç politikada verebileceği tepkiler konusunda
yapısal olarak eli kolu bağlı. Bu kısıtlılık hali, Hizbullah’ın iç politika
düzeyinde devam eden baskıyı, 2006’dan sonra görülen türden kitlesel
seferberlik yoluyla hükümetin çöküşünü hızlandırma konusundaki isteksizliğini
veya Mayıs 2008’de yaptığı gibi, içeride silaha başvurmayla ilgili
gönülsüzlüğünü izah etmeye yardımcı olmaktadır.
Önceki
momentlerden farklı olarak, mevcut bağlam, aktif bir savaş ve büyük bir
yerinden edilmiş nüfusla yüzleşilen bir hale dairdir. Savaş ve yerinden edilmiş
halkın bir araya geldiği konjonktür, hükümetin taammüden tasarladığı,
bugünlerde bilinçli olarak istismar ettiği bir gerçekliktir.
Hükümetin
bu hamlesi, gidişatı değiştirmez, sadece kaçınılmaz olanın gerçekleşmesini
geciktirir. Başka bir deyişle, İran’ın arabuluculuğuyla varılması son derece
muhtemel olan bir anlaşmayı uzatırken, bu anlaşmanın imza edilmesini daha da
uzun ve maliyetli kılan hükümet, bu süreçte katliamların devam etmesine,
yerinden edilmiş kişilerin daha da yoksullaşmasına, iç savaş riskinin artmasına
yol açacaktır. Tarihte eşi benzeri olmayan bir ihanet biçimi olarak “Selam
hükümeti”ni bir simge haline getiren bu işbirlikçi ve ajanlaşmış siyasi
otoritesinin mirası, ileride bu minvalde anılacaktır.
Emel Saad
11 Nisan 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder