11 Nisan 2026

,

Lübnan’ın Ajanlaşmış Hükümeti



Lübnan’da “Nevvaf Selam hükümeti” terimi, yakında sadece Lübnan’daki bu mevcut gayrimeşru yönetimi tanımlamakla kalmayacak, aynı zamanda siyasi kınamanın ve utandırmanın gücünü de kuşanarak, her daim kullanılan tarihsel benzetmelerin ötesine geçen siyasi ihanet biçimleri için yeni bir tanımlayıcı ifade haline gelecek.

Vichy hükümeti veya Mahmud Abbas hükümetiyle yapılan kıyaslamalar, analiz düzleminde yetersiz kalıyorlar, zira her ikisi de işgalin, ilk örnekte yenilginin ürünüydü.

Nevvaf Selam hükümetini tarihsel olarak benzersiz kılan, işbirliği konusunda yeni bir anlayış geliştirmemizi gerekli kılan husus, askeri zafere ve topraklarının kurtuluşuna pratikte karşı çıkarken, bir yandan da İran’ın Lübnan için güvence altına almak üzere olduğu ateşkese elinden geldiğince mani olması, bunun yerine, savaşı uzatmayı, daha fazla işgali ve potansiyel olarak bu toprakların ilhakını hedeflemesidir.

Selam hükümetinin, 350’den fazla sivilin öldüğü, 2.000’den fazla kişinin yaralandığı katliamın hemen ardından İsrail ile görüşmelere başlama kararı, İran’ın Lübnan için sonuçlandırma noktasına yaklaştığı ateşkesin pekiştirilmesini engellemek amacıyla İsrail ile koordineli olarak alınmış bir karardır.

Hükümetin Salı günü ateşkes ilan ederek, İran’ı engellemeye ve başarıyı sahiplenmeye çalıştığı görünse de, aslında o, düşmanlıkların devamına rıza göstermiştir, zira İsrail’in ABD Büyükelçisi, İsrail’in yalnızca Lübnan ile bir “barış anlaşması”nı ilerletmek için bir izleme toplantısı düzenlemeyi kabul ettiğini, herhangi bir ateşkesi görüşmeyi ise açıktan reddettiğini dile getirmiştir.

Gelen haberlere göre Selam hükümeti, İsrail saldırılarının “Hizbullah kaynaklı yakın tehditler” denilen şeyle, yani Şii bölgeleri ve Şii sivilleri hedef alan bölgelerle sınırlı tutulmasını, Lübnan’ın geri kalanının ise tarafsız kalmasını öngören Kasım 2024 tarihli anlaşmaya dönmeyi öneriyor.

Şiddetin son bulması meselesi, müzakere sürecinin dışında tutuluyor. Ateşkese savaş pratiğinin eşlik edeceği modelin yeniden meşrulaştırılması üzerinde duruluyor. Böylelikle, İsrail’in Lübnan genelinde saldırı düzenleme, Lübnan topraklarında yürüttüğü işgal harekâtının kapsamını genişletme ve yerinden edilmiş halkın geri dönüşünü engelleme özgürlüğünü koruduğu statüko, tekrar tesis ediyor. Bu da Hizbullah’ı 1 Mart’ta İsrail’e saldırmaya zorlayan koşulları fiilen yeniden üretiyor. Başka bir ifadeyle, Selam hükümetinin halka sunduğu öneri, Lübnan’ın İsrail’in kendisine yönelik savaşını normalleştirmesi anlamına gelen, ateşkes olmaksızın İsrail ile normalleşme adımından başka bir şey değil.

Selam hükümeti, İran gibi aktörlerin sahip olduğu stratejik avantajdan yoksun, gerçek bir müzakere ortağı olmadığının farkında, ancak elinde her an pazarda satabileceği iki malı var: İran’ın ABD ile ateşkes görüşmelerini raydan çıkarma ihtimali ve kendisini iç karışıklığa yol açabilecek, emperyalizmin ajan hükümeti olarak sunma becerisi. Bu haliyle Selam hükümeti, İsrail’in, direnişi zorla silahsızlandırmaya çalışarak ülkeyi istikrarsızlaştırmayı reddeden mevcut ordu komutanı Rudolf Haykal’ı görevden alıp, yerine İsrail’in tercihlerine uygun bir ismi getirmesi talebine boyun eğmeye mecbur.

Bunu yapabilecek kapasitede olup olmadığına bakılmaksızın, Selam hükümeti, bugün kendini ve Lübnan’ı son derece tehlikeli bir konuma sürüklemiştir, zira artık hükümet, Hizbullah ve Şii seçmenlerinin çatışmanın birincil yükünü taşıdığı önceki aşamalardan farklı olarak, doğrudan İsrail’e hesap vermeye başlamıştır.

Hükümet, vaat edilen çatışmanın yaşanmasını sağlayamazsa, İsrail’in Lübnan’ı ayrım gözetmeyen bir savaş alanı olarak ele aldığı, mezhepler arası sivillere yönelik saldırıları yoğunlaştırdığı, potansiyel olarak işbirliği yapanlar da dâhil olmak üzere, devlet yetkililerini hedef aldığı Gazze modeline uygun müzakerelere geçiş sürecini başlatma riskiyle yüzleşir.

Hükümet, İsrail ile pazarlık kozu olarak esasen iç karışıklığa güveniyor, yerinden edilmiş (şu anda bir milyonu aşmış olan) Şii nüfusu Hizbullah üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanmak suretiyle, Hizbullah'ın Aşil topuğu olarak algıladığı noktayı kendince istismar ediyor. Gerçekten de uzun süredir iç savaşa karşı duyduğu isteksizlik ve böyle bir senaryonun savaşın tüm yükünü zaten taşıyan bir topluluk için taşıyacağı, felâkete evrilme ihtimali bulunan riskler göz önüne alan Hizbullah’ın, iç politikada verebileceği tepkiler konusunda yapısal olarak eli kolu bağlı. Bu kısıtlılık hali, Hizbullah’ın iç politika düzeyinde devam eden baskıyı, 2006’dan sonra görülen türden kitlesel seferberlik yoluyla hükümetin çöküşünü hızlandırma konusundaki isteksizliğini veya Mayıs 2008’de yaptığı gibi, içeride silaha başvurmayla ilgili gönülsüzlüğünü izah etmeye yardımcı olmaktadır.

Önceki momentlerden farklı olarak, mevcut bağlam, aktif bir savaş ve büyük bir yerinden edilmiş nüfusla yüzleşilen bir hale dairdir. Savaş ve yerinden edilmiş halkın bir araya geldiği konjonktür, hükümetin taammüden tasarladığı, bugünlerde bilinçli olarak istismar ettiği bir gerçekliktir.

Hükümetin bu hamlesi, gidişatı değiştirmez, sadece kaçınılmaz olanın gerçekleşmesini geciktirir. Başka bir deyişle, İran’ın arabuluculuğuyla varılması son derece muhtemel olan bir anlaşmayı uzatırken, bu anlaşmanın imza edilmesini daha da uzun ve maliyetli kılan hükümet, bu süreçte katliamların devam etmesine, yerinden edilmiş kişilerin daha da yoksullaşmasına, iç savaş riskinin artmasına yol açacaktır. Tarihte eşi benzeri olmayan bir ihanet biçimi olarak “Selam hükümeti”ni bir simge haline getiren bu işbirlikçi ve ajanlaşmış siyasi otoritesinin mirası, ileride bu minvalde anılacaktır.

Emel Saad
11 Nisan 2026
Kaynak

0 Yorum: