İnsanlar,
silah seslerini duyduklarında koşuyorlardı. Nedenini veya nasılını sorgulamadan,
kavgaya atılıyorlardı. Ülkenin evlatları, Fransızlarla savaş halindeydi. Her
şey apaçık ortadaydı, her şey olup bitiyordu. Anlaşmazlık önemsiz bir şey
yüzünden olsa bile veya kavga, sarhoş Fransızlar arasında olsa bile, gene de
herkes sürece müdahildi.
İşgalci
Fransızlar düşmandı, düşmana direnmekse bir görevdi. O günlerde, evden eve
dolaşırken, İbrahim Şankal’ın işgalciye direnmeyle ilgili sözlerinin anlamını idrak
ettim: ulusal ruh, coşku, dürtüsellik, dayanışma, gözlerde, ağızlarda ve
ellerde nefret. Fransız olan her şeyden ve Fransızlarla işbirliği yapan herkesten,
toprak sahiplerinden ve ağalardan haydutlara, iradesiz ve ahlaksızlara varana kadar
herkesten nefret edilmeli. Savaşan ve tutuklanmaktan kurtulanlara gelince,
şehir onları onurlandırdı, beni de onlarla birlikte onurlandırdı. Bir dünyada
olup kendimi başka bir dünyada bulan ben, Allah’ın lütfettiği farkındalık ve
cesaretle vatanseverliğin anlamını kavrayan diğerleri gibi vatanseverliğin
anlamını kavramadan vatansever olan ben. (Hanna Mina’nın “Cesur Bir Adamın Sonu”
adlı eserinden.)
Ulusların
devrimci tarihine dair literatür, hem devrimi ve kahramanlığı hem de suçu,
kanun ve geleneklere meydan okumayı somutlaştıran bazı istisnai ve tartışmalı
figürleri sürekli olarak öne çıkarmıştır. Bu figürlerin hikâyeleri, genellikle
kökenleri, koşulları, yolculukları ve sonları bakımından benzerlikler taşır. En
önemlisi de, insanların onları nasıl algıladıkları ve onlara nasıl tepki
verdikleri bakımından benzerdirler. Tüm bu durumlarda, insanlar algıları
düzleminde ayrışmışlardır. Kimileri, onları kanun kaçağı ve suçlu olarak
görürken, kimileri, onları istisnai kahramanlar olarak değerlendirdiler.
Araplar,
İslam’dan evvel bu olguya aşinaydılar. Bunun en ünlüsü, Kanun Kaçakları Prensi
olarak bilinen Arva ibnü’l-Verd olan kanun kaçakları grubuydu. Bu grup, gelenek
ve göreneklere meydan okuyarak, kabilelerinin ekonomik, sosyal ve siyasi
sistemlerine karşı çıktı. Ya kabileleri tarafından dışlandılar ya da onlardan
uzaklaşmayı seçtiler. Zor zamanlarda insanlar, kanun kaçaklarının etrafında
toplanıp ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Ama işler iyi gittiğinde, onlara karşı
dönüp onları yüzüstü bırakıyorlardı.
Devrimci
ile suçlu arasındaki benzerlik, her ikisinin de yerleşik sistemlerden ve
yasalardan kopma kararlarında yatmaktadır. Bu nedenle, bir suçlunun örgütlü
veya örgütsüz ulusal veya siyasi eyleme geçişi sorunsuz gerçekleşir. Bu durum,
örneğin burjuvazinin üyelerinin geçişinin karmaşıklığından farklıdır. Burjuvazi,
toplumsal sınıfı, ritüellerini, geleneklerini ve sağladığı maddi rahatlıkları
reddetmeyi gerektirir. Hırsız, hırsızlık ve dolandırıcılık deneyimi sayesinde,
kanun dışı faaliyet gösterme mekanizmalarında ustalaşmış, tutuklanma ve
sorgulamayla başa çıkma becerileri edinmiş, yüksek derecede önceden planlama
gerektiren operasyonlara girişmiştir. Bu deneyimler, pratik mantığı itibarıyla
amaçları farklı olsa bile, direniş eylemlerine benzer.
Frantz
Fanon bu olguyu fark etmiş bir isim olarak, Yeryüzünün Lanetlileri adlı
kitabında uygulayıcıları hakkında şunları yazmıştır:
“İnsanlar ayrıca, devrimci
enerjilerini muhafaza etmek için topluluk yaşamından bazı olayları kullanırlar.
Örneğin, polisin takibine direnen haydut.”
Günlerce
süren mücadeleler, dört beş polisi öldürdükten sonra kahramanca bir savaşta
şehit düşenler, yoldaşları kurtulsun diye intihar edenler. Tüm bu insanlar,
halk için birer rehber, rol model ve kahramandır. Elbette bu kahramanlardan
herhangi birine hırsız, yozlaşmış bir adam veya ahlaksız demek faydasızdır.
Sömürgecinin takip ettiği adamın bir sömürgeciye haksızlık etmesi veya bir
sömürgecinin malına zarar vermesi, onu sıradan bir suçludan açıkça ayırt etmek
için yeterlidir.
Şehit
Şeyh İzzeddin Kassam, toplumuna olan derin bağlılığını, ona duyduğu sevgiyi,
adalet duygusunu, net ve ciddi bir görüş sağlayabilecek analitik araçlara sahip
olduğunu gösteren önemli bir ifadeyle, bu insanlar konusunda şunları
söylemiştir:
“Bırakın çalışsınlar,
çünkü onların çalışmalarında bir gün cihat haline dönüştüreceğimiz bir cesaret
var. Sömürgeci, ruhlarımızı öldürmeyi arzuladığı sürece, bu adamlar, boyun
eğenlerden daha çok Allah’a ve cihat sevgisine yakındırlar.”
Marksist
tarihçi Eric Hobsbawm bundan bahsediyordu. “Kanunsuzlar” olgusunun önemi ve
modern liberal devletlerdeki hukuk mantığıyla çelişen özellikleri, esas olarak
“toplumsal sözleşme” kavramlarına ve “John Locke” tarafından çerçevelenen
insanın mülkiyet, özgürlük ve yaşam gibi doğal haklarına dayanmaktadır.
John
Locke’a göre soygun, özel mülkiyete yapılan bir saldırıdır. Devlet ve bu
"suç" eyleminden zarar gören toplumsal sınıflar soygunu “suç” eylemi
olarak kabul ederler.
Hobsbawm,
kitaplarından birinde, çeşitli toplumların popüler hayal gücünde yer alan ve
Robin Hood, Rob Ray ve Jesse James gibi hırsızların ve haydutların
kahramanlığını yücelten "sosyal haydutluk" olarak adlandırdığı uzun
bir tarihe değiniyor. Burada Hobsbawm, bu olguyu, özellikle toplumdaki egemen
ve baskıcı sınıfların bir üyesini dolandırmış veya soymuş olan intikamcıyı toplumsal
bir rolü yerine getiren hırsız veya suçlunun toplumsal bağlamı açısından
inceliyor ve onu “asil hırsız” olarak adlandırıyor. Ayrıca, suçluların, polis,
baskı ve kontrol araçları aracılığıyla egemen sınıf tarafından dayatılan toplumsal
düzene ve egemen toplumsal ilişkilere bir alternatif sunduğu gerçeğini de
araştırıyor.
Güney
İtalya’daki Mafya gibi kimi örnekler sunuyor. Hobsbawm, bu figürler ile Vietnam’daki
Che Guevara, Giap ve Ho Chi Minh gibi büyük devrim kahramanları veya Arap ve
İslam bağlamındaki Abdülkerim, Ömer Muhtar, İzzeddin Kassam, Vedii Haddad gibi
kahramanlar arasında bir paralellik kuruyor. Bu kişiler, genellikle rol model
haline gelirler. Boyunduruk altında yaşayan toplumlara karşı kışkırtıcı bir
tavır sergileyerek, aşağılayıcı yaşam koşulları dayatan sistemin dışında
yaşamaya en yatkın kişilerdir. Ayrıca, adaletsiz yasaların şemsiyesi dışında
yaşamak ve varlığını sürdürmek için yeterli bilgiye sahiptirler ve bunun
karşılığında, bireylere onur ve insanca bir yaşam hakkı tanıyan, aynı zamanda
sorumluluklarından da sorumlu tutan, adil geleneklerle dünyalarını düzenleyen
katı yasalar meydana getirirler. Örneğin, birisi yetkililere suçunu itiraf
ederse veya bir yoldaşını ihbar ederse, bu, grupla olan ilişkisinin sona ermesi
için yeterlidir.
Toplumsal
hiyerarşinin en altında oldukları için, dünyaları şeffaftır. Onlar, iktidarın
hilelerine ve gerçeklerin çarpıtılmasına aldanmazlar, retoriğine, medya
araçlarına ve kamuoyu manipülasyonuna da boyun eğmezler. İçinde bulundukları
dünya, tüm zorlukları, trajedileri, yoksulluğu ve adaletsizliğiyle, gerçek
haliyle bozulmamış durumdadır. Bu nedenle, adaleti en çok takdir eden, bilginin
en çok farkında olan ve baskıya en çok direnenlerdir.
Burada,
herhangi bir devrim veya gizli hareket ile dünya arasındaki muazzam bağlantıdan
bahsetmek gerekmektedir.
Gizli
dünya, hukukun dışında faaliyet gösterir, çünkü hukuk, yetkililerin elinde
normalleştirme ve tahakküm aracıdır. Bu durumda, hukuku yorumlama ve uygulama
hakkı, yalnızca yetkililere aittir. Bu nedenle, devrimci gizli hareketler,
yasal çerçeve dışında faaliyet gösteren gizli veya “yeraltı dünyası” ile aynı
seviyeye gelir. Devrimci hareketler, düşmanla mücadele etmek için bilgi,
lojistik, silah, hatta taktik ve finansman sağlama yöntemleri için uzun
zamandır bu gizli dünyaya güvenmektedir.
Arap,
Filistin ve Küresel Örnekler
Tartışacağımız
örnekler, toplumun en ezilmiş ve yoksul kesimlerinden, en büyük zulüm yükünü
taşıyanlardan neşet etmiş olmak gibi ortak bir özelliğe sahiptirler. Dahası,
hikâyelerinin çoğunun, bu yeni insan türünün yaratılmasına yol açan koşullar,
doğum ve dönüşüm anları açısından benzer olduğu görülmektedir.
Burada
maddi deneyimleri bilinçlerini şekillendiren, hikâyeleri toplumsal reddedilme
ile başlayan, ancak düğünlerde kadınlar tarafından kutlanan kahramanlar haline
gelen, isimleri ve erdemleri insanlarca geleceğe taşınan insanlardan
bahsediyoruz. Onlar, kahramanlık ve isyanın örnekleri oldular. Burada,
karakterlerinin, erdemlerinin ve psikolojik yapılarının her yönüyle baştan beri
devrimci olan insanlardan bahsediyoruz. Cesaretleri, isyanları, cüretkârlıkları
ve zekâlarıyla öne çıktılar. Ne dalkavukluğa kandılar ne de evcilleştirildiler.
1913’te
öldürülen, feodal bir beyefendinin kızı Fadime’yi seven genç İbrahim’i tanıyor
musunuz? Peşine düştüler, ancak o zaman köylülere ve yoksullara feodal beyler
ve devletçe uygulanan adaletsizliğin ve zulmün boyutunu anladı. Sonuç olarak,
zenginlerden çalıp yoksullara hak ettiklerini veren bir çete kurdu. Bu genç
adam, Osmanlı devletine karşı en ünlü isyancılardan biri olan ve halk
destanlarında en önemli figürlerden biri haline gelen İbrahim Hakimoğlu’ydu.
Büyükanneler, çocuklarına daha yüksek değerler aşılamak ve mücadele, özgürlük,
adalet, eşitlik ve sevgi anlayışlarını derinleştirmek için onun hikâyesini
anlatırlar.
Hekimoğlu,
İngiliz efsanesi Robin Hood gibidir. Ya da kanun kaçaklarının prensi Arva ibnü’l
Verd gibi, isyanı da sevgiyle yönlendirilen, (hikâyesi Cesur Yürek
filminde ölümsüzleştirilen) İskoç isyancı William Wallace’a daha yakındır. Hekimoğlu’nun
hayatı insanlara ilham verdiği gibi, ölümü de ilham verdi; ölü hali, Martini
kucaklamış görüntüsü belleğe kazındı.
Henry,
o tüfeği Osmanlı İmparatorluğu’ndaki her genç erkeğin kıskançlığı haline
getirdi. Bugün bile, Filistin’deki halk şarkılarımız ve marşlarımız hâlâ Hekimoğlu’nun
“aynalı Martin”ini anıyor.
Bu
adamlar, devrimcilerden yalnızca farkındalıkları ve siyasi projeleriyle
ayrılıyor. Bu kahramanlar, yaşadıkları deneyimlerle halk desteğini ve siyasi
vizyonlarını oluşturarak, ulusun umudu ve rol modeli oldular.
Che
Guevara, Gerilla Savaşı adlı kitabında bu çarpıcı benzerliğe dikkat
çekerek, şöyle diyor:
“Gerillalar, yerel halkın
tam desteğine sahip olurlar; bu, hiçbir devrimin tama anlamıyla yerine getiremeyeceği
bir koşuldur. Belirli bir bölgede faaliyet yürüten haydut çetelerinin örneğini
ele alırsak, bu açıkça ortaya çıkar. Bu çeteler, bir gerilla ordusunun tüm
özelliklerine sahiptir: birlik, lidere saygı, cesaret ve arazi bilgisi.”
Guevara’ya
göre, halk, bu çetelerin etrafında toplanırsa, onları devrimcilere dönüştürür.
Bu durum, 1959 yılında Irak’taki Kahla Nehri yakınlarındaki bataklıklarda
feodal çeteler tarafından öldürülen Iraklı şehit Suheyb Fellah’ın hikâyesiyle
örneklendirilebilir. 14 Temmuz Devrimi’nden sonraki ilk şehitti. Muzaffer Navvab
onu, Sami Kemal tarafından seslendirilen “Süheyb” şiiriyle ölümsüzleştirdi.
Halk,
bu figürleri, kendisine ait simgeler ve rehber kahramanlar olarak görse de,
devlet ve yasaları bu mantığı anlamakta yetersiz kaldı. Yetkililer, bu
figürleri projelerinde efsane olarak kullansalar da, onları kanun kaçağı olarak
görmeye devam ettiler. Bunun en önemli örneği, Mısırlı şehit Azam Şarkavi’yle
ilgili halk destanıdır. Mısırlılar, onun hatırasını bugün bile halk
şarkılarında yüceltirler. Hayatı hakkında iki televizyon dizisi yapıldı, ancak
hikâyesi, ancak Nasır döneminde, Arap sosyalizminin coşkusunun iyiden iyiye
hissedildiği tarihsel kesitte yeniden gündeme geldi. Hayatı hakkında Abdullah Hayz’ın
başrolünde oynadığı, Hüssameddin Mustafa’nın yönettiği, Abdül Halim Hafız’ın
ise filmdeki mevval ve şarkıları seslendirdiği bir film yapıldı. Buna rağmen,
1921’de 23 yaşında öldürülen Azam Şarkavi’nin kıyafetleri, hâlâ Mısır Polis
Müzesi’nde büyük suçlular bölümünde sergilenmektedir.
Devrimci
şehit ve teorisyen Malcolm X de böyle bir isimdi. Malcolm X, yoksul bir siyahi
ailede doğdu ve aklı başında hiçbir insanın kabul edemeyeceği ırkçı bir sistem
altında büyüdü.
Malcolm
X’in babası, 1931 yılında altı yaşındayken beyaz üstünlükçü bir grup tarafından
öldürüldü, iki amcası da daha sonra beyazlar tarafından katledildi. Annesi ise
bir akıl hastanesine yatırıldı.
Malcolm
X’in tamamen beyazlardan oluşan bir okulda geçirdiği süre, o zamanlar sadece
bir yaşında olmasına rağmen, siyahi insanlara uygulanan adaletsizliğin boyutunu
anlamasına yetti. İsyan ve devrim tohumu çok genç yaşta içine ekildi. Tıpkı Cesur
Adamın Sonu romanındaki Müfid Vahş gibi, protestosunu ve itirazını dile
dökmek için bağırmayı bir protesto aracı olarak öğrendi. Malcolm X, hayatının
bu aşaması hakkında şunları söylüyordu: “Erken yaşta öğrendim ki, haklar,
sessiz kalanlara verilmez, istediğini elde etmek için biraz gürültü çıkarmak
gerekir.”
Büyüdükçe,
bu protestocu tavır, daha şiddetli ve isyankâr bir biçime dönüştü. Malcolm X,
soygun ve hırsızlığa başladı, bu yüzden hapse girdi. Ancak, hapisteyken
ortaöğretimini tamamladı. Daha sonra Boston ve New York’a gitti. Burada şiddet,
suç ve uyuşturucu dünyasına daha fazla bulaştı, bu da ikinci kez hapse
girmesine yol açtı. Hapisteyken bir yeniden doğuş yaşadı. Oradan yepyeni bir
insan olarak çıktı.
Malcolm
X’in ABD genelinde siyahilerin maruz kaldıkları adaletsizliğe dair anlayışı derinleşti.
Diğer kahramanlarımız gibi, hapishanenin sert deneyimi ona, Fanon ve Ali Şeriati’nin
tanımladığı gibi, toplumsal davranışları anlama ve yorumlama bilgisini ve
sanatını kazandırdı. Bu davranışları patolojik veya genetik mutasyonlar olarak
gören sözde aydınların anladığı ve gördüğü gibi ele almadı.
Malcolm
X, en önemli siyahi liderlerden biri olma yolunda ilerledi. Mücadeleye dahli,
Cezayir Devrimi de dâhil olmak üzere, diğer ulusların mücadeleleriyle de
bağlantılıydı. Yalanları, aldatmayı ve şarlatanlığı reddeden eleştirel bir
zihin geliştirdi. Her zaman düşünce ve teoriyi topluma tabi kılmakta ısrar
etti. Sonuç olarak, zulme uğradı. Kendisine defalarca suikast girişiminde
bulunuldu. Nihayet 21 Şubat 1965’te bu suikast girişimlerinin sonuncusu
başarılı oldu.
Cezayirli
şehit Ali La Pointe’ye gelince, 1930’da doğdu. Memleketi Cezayir’in Miliana
kentindeki sömürgecilerin çiftliklerinde adaletsizlik, yoksulluk ve sömürüyü
gördü. Daha sonra boks yapmak için başkent Cezayir’e taşındı. Ardından sömürge
yasaları uyarınca kanun kaçağı oldu ve hapse atıldı. Hapiste yeniden doğuşunu
yaşadı. Ulusal kahramanların kaçı böyle?
Ebu
Celda, Marmit, Ferid Masmas ve Ebu Kabari de hapishanede doğmuş, daha sonra
ulusal semboller haline gelmişlerdir.
Ali
La Pointe, Cezayir’deki Fransız işgaline karşı birçok operasyona önderlik etmiş,
devrimin dağlardan şehirlere taşınmasına katkıda bulunmuştur. Ekim 1957’de
Fransızlar saklandığı yeri bombalamış, üç kahramanla birlikte şehit olmuştur:
genç kadın Hasibe Ben Buali, Talib Abdürrahman ve devrimin simgesi haline gelen
çocuk, Ömer.
Burada
ayrıca Ürdün Vadisi’ndeki Arabü’s-Sakr’dan şehit Hüseyin Ali’yi de analım. O, en
önemli Filistinli şahsiyetlerden biridir. Ali, kendisine haksızlık eden
kuzenini öldürmüştür. Hüseyin Ali gibi Filistinli figürlerin çoğu, hikâyelerine
hiyerarşinin en altından en üstüne kadar otoriteyle çatışarak başlar. Önce köy
muhtarı, sonra feodal bey, ardından sömürgeciliği ve onun komprador sınıfını
andıran burjuvaziyi hedef alır. Daha sonra yerel yargı ve polis teşkilatı gelir,
piramidin tepesindeki son çatışmayla sonuçlanır. Ardından İngiliz yetkililer
tarafından takip edilir, kaçar ve 1936’daki Büyük İsyan’ın patlak vermesine dek
saklanır. Devrimin liderlerinden ve en önde gelen figürlerinden biri olur.
Hüseyin, daha sonra İngiliz güçleriyle şiddetli bir çatışmada şehit olur.
hikâyesi şair Tevfik Ziyad tarafından “Kancalar ve Borular” adlı destansı
şiirinde ölümsüzleştirilir. Bu şiir daha sonra Aşıkin grubu tarafından
seslendirilmiştir.
Her
devrimin başlangıcı isyandır. Yetkililerin hukuk, istikrar, ortak iyilik ve
kamu yararı kavramları adına kurdukları toplumsal sistemden kopuşu ifade eden
devrim düzene karşı isyandır. Her toplumsal ve ekonomik otorite, zorunlu olarak
siyasi gücün bir uzantısıdır ve onunla kesişir. Bu bakış açısıyla bakıldığında,
çoğu zaman güçsüz olan sıradan insanların gözünden bu kahraman figürlerin neden
takdir edildiğini daha iyi anlayabiliriz. Aynı bakış açısı, toplumsal, ekonomik
ve siyasi otoritelerin bu figürlere karşı düşmanlığını ve onları çarpıtmak ve
nihayetinde suçlu ilan etmek için hukuku bir araç olarak kullanmalarını anlamamıza
da katkı sunar. Bu bakış açısıyla, kanun kaçağı ile devrimci direniş savaşçısı
arasındaki kusursuz geçişi de anlamak mümkündür.
Besil Arac
[Kaynak: وجدت أجوبتي, Bissan Bookshop, 2018, s. 137-143.]


0 Yorum:
Yorum Gönder