26 Nisan 2026

,

Hukukun Dışında ve Devrime Doğru



İnsanlar, silah seslerini duyduklarında koşuyorlardı. Nedenini veya nasılını sorgulamadan, kavgaya atılıyorlardı. Ülkenin evlatları, Fransızlarla savaş halindeydi. Her şey apaçık ortadaydı, her şey olup bitiyordu. Anlaşmazlık önemsiz bir şey yüzünden olsa bile veya kavga, sarhoş Fransızlar arasında olsa bile, gene de herkes sürece müdahildi.

İşgalci Fransızlar düşmandı, düşmana direnmekse bir görevdi. O günlerde, evden eve dolaşırken, İbrahim Şankal’ın işgalciye direnmeyle ilgili sözlerinin anlamını idrak ettim: ulusal ruh, coşku, dürtüsellik, dayanışma, gözlerde, ağızlarda ve ellerde nefret. Fransız olan her şeyden ve Fransızlarla işbirliği yapan herkesten, toprak sahiplerinden ve ağalardan haydutlara, iradesiz ve ahlaksızlara varana kadar herkesten nefret edilmeli. Savaşan ve tutuklanmaktan kurtulanlara gelince, şehir onları onurlandırdı, beni de onlarla birlikte onurlandırdı. Bir dünyada olup kendimi başka bir dünyada bulan ben, Allah’ın lütfettiği farkındalık ve cesaretle vatanseverliğin anlamını kavrayan diğerleri gibi vatanseverliğin anlamını kavramadan vatansever olan ben. (Hanna Mina’nın “Cesur Bir Adamın Sonu” adlı eserinden.)

Ulusların devrimci tarihine dair literatür, hem devrimi ve kahramanlığı hem de suçu, kanun ve geleneklere meydan okumayı somutlaştıran bazı istisnai ve tartışmalı figürleri sürekli olarak öne çıkarmıştır. Bu figürlerin hikâyeleri, genellikle kökenleri, koşulları, yolculukları ve sonları bakımından benzerlikler taşır. En önemlisi de, insanların onları nasıl algıladıkları ve onlara nasıl tepki verdikleri bakımından benzerdirler. Tüm bu durumlarda, insanlar algıları düzleminde ayrışmışlardır. Kimileri, onları kanun kaçağı ve suçlu olarak görürken, kimileri, onları istisnai kahramanlar olarak değerlendirdiler.

Araplar, İslam’dan evvel bu olguya aşinaydılar. Bunun en ünlüsü, Kanun Kaçakları Prensi olarak bilinen Arva ibnü’l-Verd olan kanun kaçakları grubuydu. Bu grup, gelenek ve göreneklere meydan okuyarak, kabilelerinin ekonomik, sosyal ve siyasi sistemlerine karşı çıktı. Ya kabileleri tarafından dışlandılar ya da onlardan uzaklaşmayı seçtiler. Zor zamanlarda insanlar, kanun kaçaklarının etrafında toplanıp ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Ama işler iyi gittiğinde, onlara karşı dönüp onları yüzüstü bırakıyorlardı.

Devrimci ile suçlu arasındaki benzerlik, her ikisinin de yerleşik sistemlerden ve yasalardan kopma kararlarında yatmaktadır. Bu nedenle, bir suçlunun örgütlü veya örgütsüz ulusal veya siyasi eyleme geçişi sorunsuz gerçekleşir. Bu durum, örneğin burjuvazinin üyelerinin geçişinin karmaşıklığından farklıdır. Burjuvazi, toplumsal sınıfı, ritüellerini, geleneklerini ve sağladığı maddi rahatlıkları reddetmeyi gerektirir. Hırsız, hırsızlık ve dolandırıcılık deneyimi sayesinde, kanun dışı faaliyet gösterme mekanizmalarında ustalaşmış, tutuklanma ve sorgulamayla başa çıkma becerileri edinmiş, yüksek derecede önceden planlama gerektiren operasyonlara girişmiştir. Bu deneyimler, pratik mantığı itibarıyla amaçları farklı olsa bile, direniş eylemlerine benzer.

Frantz Fanon bu olguyu fark etmiş bir isim olarak, Yeryüzünün Lanetlileri adlı kitabında uygulayıcıları hakkında şunları yazmıştır:

“İnsanlar ayrıca, devrimci enerjilerini muhafaza etmek için topluluk yaşamından bazı olayları kullanırlar. Örneğin, polisin takibine direnen haydut.”

Günlerce süren mücadeleler, dört beş polisi öldürdükten sonra kahramanca bir savaşta şehit düşenler, yoldaşları kurtulsun diye intihar edenler. Tüm bu insanlar, halk için birer rehber, rol model ve kahramandır. Elbette bu kahramanlardan herhangi birine hırsız, yozlaşmış bir adam veya ahlaksız demek faydasızdır. Sömürgecinin takip ettiği adamın bir sömürgeciye haksızlık etmesi veya bir sömürgecinin malına zarar vermesi, onu sıradan bir suçludan açıkça ayırt etmek için yeterlidir.

Şehit Şeyh İzzeddin Kassam, toplumuna olan derin bağlılığını, ona duyduğu sevgiyi, adalet duygusunu, net ve ciddi bir görüş sağlayabilecek analitik araçlara sahip olduğunu gösteren önemli bir ifadeyle, bu insanlar konusunda şunları söylemiştir:

“Bırakın çalışsınlar, çünkü onların çalışmalarında bir gün cihat haline dönüştüreceğimiz bir cesaret var. Sömürgeci, ruhlarımızı öldürmeyi arzuladığı sürece, bu adamlar, boyun eğenlerden daha çok Allah’a ve cihat sevgisine yakındırlar.”

Marksist tarihçi Eric Hobsbawm bundan bahsediyordu. “Kanunsuzlar” olgusunun önemi ve modern liberal devletlerdeki hukuk mantığıyla çelişen özellikleri, esas olarak “toplumsal sözleşme” kavramlarına ve “John Locke” tarafından çerçevelenen insanın mülkiyet, özgürlük ve yaşam gibi doğal haklarına dayanmaktadır.

John Locke’a göre soygun, özel mülkiyete yapılan bir saldırıdır. Devlet ve bu "suç" eyleminden zarar gören toplumsal sınıflar soygunu “suç” eylemi olarak kabul ederler.

Hobsbawm, kitaplarından birinde, çeşitli toplumların popüler hayal gücünde yer alan ve Robin Hood, Rob Ray ve Jesse James gibi hırsızların ve haydutların kahramanlığını yücelten "sosyal haydutluk" olarak adlandırdığı uzun bir tarihe değiniyor. Burada Hobsbawm, bu olguyu, özellikle toplumdaki egemen ve baskıcı sınıfların bir üyesini dolandırmış veya soymuş olan intikamcıyı toplumsal bir rolü yerine getiren hırsız veya suçlunun toplumsal bağlamı açısından inceliyor ve onu “asil hırsız” olarak adlandırıyor. Ayrıca, suçluların, polis, baskı ve kontrol araçları aracılığıyla egemen sınıf tarafından dayatılan toplumsal düzene ve egemen toplumsal ilişkilere bir alternatif sunduğu gerçeğini de araştırıyor.

Güney İtalya’daki Mafya gibi kimi örnekler sunuyor. Hobsbawm, bu figürler ile Vietnam’daki Che Guevara, Giap ve Ho Chi Minh gibi büyük devrim kahramanları veya Arap ve İslam bağlamındaki Abdülkerim, Ömer Muhtar, İzzeddin Kassam, Vedii Haddad gibi kahramanlar arasında bir paralellik kuruyor. Bu kişiler, genellikle rol model haline gelirler. Boyunduruk altında yaşayan toplumlara karşı kışkırtıcı bir tavır sergileyerek, aşağılayıcı yaşam koşulları dayatan sistemin dışında yaşamaya en yatkın kişilerdir. Ayrıca, adaletsiz yasaların şemsiyesi dışında yaşamak ve varlığını sürdürmek için yeterli bilgiye sahiptirler ve bunun karşılığında, bireylere onur ve insanca bir yaşam hakkı tanıyan, aynı zamanda sorumluluklarından da sorumlu tutan, adil geleneklerle dünyalarını düzenleyen katı yasalar meydana getirirler. Örneğin, birisi yetkililere suçunu itiraf ederse veya bir yoldaşını ihbar ederse, bu, grupla olan ilişkisinin sona ermesi için yeterlidir.

Toplumsal hiyerarşinin en altında oldukları için, dünyaları şeffaftır. Onlar, iktidarın hilelerine ve gerçeklerin çarpıtılmasına aldanmazlar, retoriğine, medya araçlarına ve kamuoyu manipülasyonuna da boyun eğmezler. İçinde bulundukları dünya, tüm zorlukları, trajedileri, yoksulluğu ve adaletsizliğiyle, gerçek haliyle bozulmamış durumdadır. Bu nedenle, adaleti en çok takdir eden, bilginin en çok farkında olan ve baskıya en çok direnenlerdir.

Burada, herhangi bir devrim veya gizli hareket ile dünya arasındaki muazzam bağlantıdan bahsetmek gerekmektedir.

Gizli dünya, hukukun dışında faaliyet gösterir, çünkü hukuk, yetkililerin elinde normalleştirme ve tahakküm aracıdır. Bu durumda, hukuku yorumlama ve uygulama hakkı, yalnızca yetkililere aittir. Bu nedenle, devrimci gizli hareketler, yasal çerçeve dışında faaliyet gösteren gizli veya “yeraltı dünyası” ile aynı seviyeye gelir. Devrimci hareketler, düşmanla mücadele etmek için bilgi, lojistik, silah, hatta taktik ve finansman sağlama yöntemleri için uzun zamandır bu gizli dünyaya güvenmektedir.

Arap, Filistin ve Küresel Örnekler

Tartışacağımız örnekler, toplumun en ezilmiş ve yoksul kesimlerinden, en büyük zulüm yükünü taşıyanlardan neşet etmiş olmak gibi ortak bir özelliğe sahiptirler. Dahası, hikâyelerinin çoğunun, bu yeni insan türünün yaratılmasına yol açan koşullar, doğum ve dönüşüm anları açısından benzer olduğu görülmektedir.

Burada maddi deneyimleri bilinçlerini şekillendiren, hikâyeleri toplumsal reddedilme ile başlayan, ancak düğünlerde kadınlar tarafından kutlanan kahramanlar haline gelen, isimleri ve erdemleri insanlarca geleceğe taşınan insanlardan bahsediyoruz. Onlar, kahramanlık ve isyanın örnekleri oldular. Burada, karakterlerinin, erdemlerinin ve psikolojik yapılarının her yönüyle baştan beri devrimci olan insanlardan bahsediyoruz. Cesaretleri, isyanları, cüretkârlıkları ve zekâlarıyla öne çıktılar. Ne dalkavukluğa kandılar ne de evcilleştirildiler.

1913’te öldürülen, feodal bir beyefendinin kızı Fadime’yi seven genç İbrahim’i tanıyor musunuz? Peşine düştüler, ancak o zaman köylülere ve yoksullara feodal beyler ve devletçe uygulanan adaletsizliğin ve zulmün boyutunu anladı. Sonuç olarak, zenginlerden çalıp yoksullara hak ettiklerini veren bir çete kurdu. Bu genç adam, Osmanlı devletine karşı en ünlü isyancılardan biri olan ve halk destanlarında en önemli figürlerden biri haline gelen İbrahim Hakimoğlu’ydu. Büyükanneler, çocuklarına daha yüksek değerler aşılamak ve mücadele, özgürlük, adalet, eşitlik ve sevgi anlayışlarını derinleştirmek için onun hikâyesini anlatırlar.

Hekimoğlu, İngiliz efsanesi Robin Hood gibidir. Ya da kanun kaçaklarının prensi Arva ibnü’l Verd gibi, isyanı da sevgiyle yönlendirilen, (hikâyesi Cesur Yürek filminde ölümsüzleştirilen) İskoç isyancı William Wallace’a daha yakındır. Hekimoğlu’nun hayatı insanlara ilham verdiği gibi, ölümü de ilham verdi; ölü hali, Martini kucaklamış görüntüsü belleğe kazındı.

Henry, o tüfeği Osmanlı İmparatorluğu’ndaki her genç erkeğin kıskançlığı haline getirdi. Bugün bile, Filistin’deki halk şarkılarımız ve marşlarımız hâlâ Hekimoğlu’nun “aynalı Martin”ini anıyor.

Bu adamlar, devrimcilerden yalnızca farkındalıkları ve siyasi projeleriyle ayrılıyor. Bu kahramanlar, yaşadıkları deneyimlerle halk desteğini ve siyasi vizyonlarını oluşturarak, ulusun umudu ve rol modeli oldular.

Che Guevara, Gerilla Savaşı adlı kitabında bu çarpıcı benzerliğe dikkat çekerek, şöyle diyor:

“Gerillalar, yerel halkın tam desteğine sahip olurlar; bu, hiçbir devrimin tama anlamıyla yerine getiremeyeceği bir koşuldur. Belirli bir bölgede faaliyet yürüten haydut çetelerinin örneğini ele alırsak, bu açıkça ortaya çıkar. Bu çeteler, bir gerilla ordusunun tüm özelliklerine sahiptir: birlik, lidere saygı, cesaret ve arazi bilgisi.”

Guevara’ya göre, halk, bu çetelerin etrafında toplanırsa, onları devrimcilere dönüştürür. Bu durum, 1959 yılında Irak’taki Kahla Nehri yakınlarındaki bataklıklarda feodal çeteler tarafından öldürülen Iraklı şehit Suheyb Fellah’ın hikâyesiyle örneklendirilebilir. 14 Temmuz Devrimi’nden sonraki ilk şehitti. Muzaffer Navvab onu, Sami Kemal tarafından seslendirilen “Süheyb” şiiriyle ölümsüzleştirdi.

Halk, bu figürleri, kendisine ait simgeler ve rehber kahramanlar olarak görse de, devlet ve yasaları bu mantığı anlamakta yetersiz kaldı. Yetkililer, bu figürleri projelerinde efsane olarak kullansalar da, onları kanun kaçağı olarak görmeye devam ettiler. Bunun en önemli örneği, Mısırlı şehit Azam Şarkavi’yle ilgili halk destanıdır. Mısırlılar, onun hatırasını bugün bile halk şarkılarında yüceltirler. Hayatı hakkında iki televizyon dizisi yapıldı, ancak hikâyesi, ancak Nasır döneminde, Arap sosyalizminin coşkusunun iyiden iyiye hissedildiği tarihsel kesitte yeniden gündeme geldi. Hayatı hakkında Abdullah Hayz’ın başrolünde oynadığı, Hüssameddin Mustafa’nın yönettiği, Abdül Halim Hafız’ın ise filmdeki mevval ve şarkıları seslendirdiği bir film yapıldı. Buna rağmen, 1921’de 23 yaşında öldürülen Azam Şarkavi’nin kıyafetleri, hâlâ Mısır Polis Müzesi’nde büyük suçlular bölümünde sergilenmektedir.

Devrimci şehit ve teorisyen Malcolm X de böyle bir isimdi. Malcolm X, yoksul bir siyahi ailede doğdu ve aklı başında hiçbir insanın kabul edemeyeceği ırkçı bir sistem altında büyüdü.

Malcolm X’in babası, 1931 yılında altı yaşındayken beyaz üstünlükçü bir grup tarafından öldürüldü, iki amcası da daha sonra beyazlar tarafından katledildi. Annesi ise bir akıl hastanesine yatırıldı.

Malcolm X’in tamamen beyazlardan oluşan bir okulda geçirdiği süre, o zamanlar sadece bir yaşında olmasına rağmen, siyahi insanlara uygulanan adaletsizliğin boyutunu anlamasına yetti. İsyan ve devrim tohumu çok genç yaşta içine ekildi. Tıpkı Cesur Adamın Sonu romanındaki Müfid Vahş gibi, protestosunu ve itirazını dile dökmek için bağırmayı bir protesto aracı olarak öğrendi. Malcolm X, hayatının bu aşaması hakkında şunları söylüyordu: “Erken yaşta öğrendim ki, haklar, sessiz kalanlara verilmez, istediğini elde etmek için biraz gürültü çıkarmak gerekir.”

Büyüdükçe, bu protestocu tavır, daha şiddetli ve isyankâr bir biçime dönüştü. Malcolm X, soygun ve hırsızlığa başladı, bu yüzden hapse girdi. Ancak, hapisteyken ortaöğretimini tamamladı. Daha sonra Boston ve New York’a gitti. Burada şiddet, suç ve uyuşturucu dünyasına daha fazla bulaştı, bu da ikinci kez hapse girmesine yol açtı. Hapisteyken bir yeniden doğuş yaşadı. Oradan yepyeni bir insan olarak çıktı.

Malcolm X’in ABD genelinde siyahilerin maruz kaldıkları adaletsizliğe dair anlayışı derinleşti. Diğer kahramanlarımız gibi, hapishanenin sert deneyimi ona, Fanon ve Ali Şeriati’nin tanımladığı gibi, toplumsal davranışları anlama ve yorumlama bilgisini ve sanatını kazandırdı. Bu davranışları patolojik veya genetik mutasyonlar olarak gören sözde aydınların anladığı ve gördüğü gibi ele almadı.

Malcolm X, en önemli siyahi liderlerden biri olma yolunda ilerledi. Mücadeleye dahli, Cezayir Devrimi de dâhil olmak üzere, diğer ulusların mücadeleleriyle de bağlantılıydı. Yalanları, aldatmayı ve şarlatanlığı reddeden eleştirel bir zihin geliştirdi. Her zaman düşünce ve teoriyi topluma tabi kılmakta ısrar etti. Sonuç olarak, zulme uğradı. Kendisine defalarca suikast girişiminde bulunuldu. Nihayet 21 Şubat 1965’te bu suikast girişimlerinin sonuncusu başarılı oldu.

Cezayirli şehit Ali La Pointe’ye gelince, 1930’da doğdu. Memleketi Cezayir’in Miliana kentindeki sömürgecilerin çiftliklerinde adaletsizlik, yoksulluk ve sömürüyü gördü. Daha sonra boks yapmak için başkent Cezayir’e taşındı. Ardından sömürge yasaları uyarınca kanun kaçağı oldu ve hapse atıldı. Hapiste yeniden doğuşunu yaşadı. Ulusal kahramanların kaçı böyle?

Ebu Celda, Marmit, Ferid Masmas ve Ebu Kabari de hapishanede doğmuş, daha sonra ulusal semboller haline gelmişlerdir.

Ali La Pointe, Cezayir’deki Fransız işgaline karşı birçok operasyona önderlik etmiş, devrimin dağlardan şehirlere taşınmasına katkıda bulunmuştur. Ekim 1957’de Fransızlar saklandığı yeri bombalamış, üç kahramanla birlikte şehit olmuştur: genç kadın Hasibe Ben Buali, Talib Abdürrahman ve devrimin simgesi haline gelen çocuk, Ömer.

Burada ayrıca Ürdün Vadisi’ndeki Arabü’s-Sakr’dan şehit Hüseyin Ali’yi de analım. O, en önemli Filistinli şahsiyetlerden biridir. Ali, kendisine haksızlık eden kuzenini öldürmüştür. Hüseyin Ali gibi Filistinli figürlerin çoğu, hikâyelerine hiyerarşinin en altından en üstüne kadar otoriteyle çatışarak başlar. Önce köy muhtarı, sonra feodal bey, ardından sömürgeciliği ve onun komprador sınıfını andıran burjuvaziyi hedef alır. Daha sonra yerel yargı ve polis teşkilatı gelir, piramidin tepesindeki son çatışmayla sonuçlanır. Ardından İngiliz yetkililer tarafından takip edilir, kaçar ve 1936’daki Büyük İsyan’ın patlak vermesine dek saklanır. Devrimin liderlerinden ve en önde gelen figürlerinden biri olur. Hüseyin, daha sonra İngiliz güçleriyle şiddetli bir çatışmada şehit olur. hikâyesi şair Tevfik Ziyad tarafından “Kancalar ve Borular” adlı destansı şiirinde ölümsüzleştirilir. Bu şiir daha sonra Aşıkin grubu tarafından seslendirilmiştir.

Her devrimin başlangıcı isyandır. Yetkililerin hukuk, istikrar, ortak iyilik ve kamu yararı kavramları adına kurdukları toplumsal sistemden kopuşu ifade eden devrim düzene karşı isyandır. Her toplumsal ve ekonomik otorite, zorunlu olarak siyasi gücün bir uzantısıdır ve onunla kesişir. Bu bakış açısıyla bakıldığında, çoğu zaman güçsüz olan sıradan insanların gözünden bu kahraman figürlerin neden takdir edildiğini daha iyi anlayabiliriz. Aynı bakış açısı, toplumsal, ekonomik ve siyasi otoritelerin bu figürlere karşı düşmanlığını ve onları çarpıtmak ve nihayetinde suçlu ilan etmek için hukuku bir araç olarak kullanmalarını anlamamıza da katkı sunar. Bu bakış açısıyla, kanun kaçağı ile devrimci direniş savaşçısı arasındaki kusursuz geçişi de anlamak mümkündür.

Besil Arac

[Kaynak: وجدت أجوبتي, Bissan Bookshop, 2018, s. 137-143.]

0 Yorum: