Doruk
Madencilik işçileri aylardır alamadıkları maaşları, insanca çalışma koşulları
ve diğer hakları için açlık grevi yapıyor. Açlık grevlerini “maceracılık” sayan
sol, günlerdir işçilerin direnişiyle kendilerini var etmeye çalışıyor. Üstelik
işçiler, icazete yaslanmadan, en doğal haklarını savunmak için kendilerine
gösterilen değil, kendi belirledikleri alanda toplanıyorlar. İşçilerin
eylemliliğini savunduğunu iddia eden sol ise sözde işçi-emekçi sendikalarını
söz ve yetki sahibi kabul edip 1 Mayıs’ın alanının oradan oraya taşınmasına
ortaklık ediyor çünkü işçi-emekçilerin mücadelesinin sorumluluğunu alamayacak
kadar küçük burjuvadırlar.
Daha
on yıl önce aynı Ankara’da aşı ve emeği için açlık grevleri yapanları yalnız
bırakanlar bu soldu. Esasında Doğu Perinçek, aynı yıllarda Taksim’e
gidilmemesini, başıbozuklarla birlik olunmamasını, Kadıköy’e gidilmesini
söylemişti. 1977’de ihbarcı Aydınlık, Taksim’e gidilmemesi gerektiğini çünkü
burada bir provokasyon olabileceğini duyuruyordu. 2014 sonrası bu kez Perinçek’in
“başıbozuk” ifadesine, EMEP’in “maceracı, sınıftan kopuk” nitelemesi eklendi.
Sol, artık Perinçek’i dinliyor. O yüzden, bugün Doruk Madencilik’in işçilerinin
yanında dizilmeleri işçinin hak arama bilincini bulandırmak içindir. Ayrıca
tarihin şaşmaz pusulası işçilere reformizmi ve sendikal bürokrasiyi değil,
açlık grevini göstermiştir. Solun tüm eleştiri, sapma tezleri ve hak arama diye
sunduğu eylem anlayışı bir bir çöküyor.
DİSK,
Taksim konusunda alamadığı sorumluluğun yanlış olduğunu, tüm inkâr söylemine
rağmen, biliyordu, CHP’lileşme ve AB’ciliğe karşın tarihin tekerinin geriye
dönmeyeceği ilkesine aykırı davranarak genel merkezini Ankara’ya taşıması DİSK’i
kurtaramadı. Ankara 1 Mayıs’ı, işçilerin direnişiyle karşılanıyor. Fonculuk ve
AB sendikacılığında KESK ve DİSK, Ankara’da buluştu. Ankara-İstanbul ve Taksim
bağlamının tarihsel kökenine inmek gerekiyor.
İlke
TV yayınına geçtiğimiz aylarda katılan DY’li Bülent Forta, geçmişte en çok
üzüldüğü durumun İstanbul grubunun kendilerinden kopması olduğunu söyleyip, 12
Eylül’e karşı birleşik mücadele örülmediğini, darbe öncesi kendiliğindenci
hareketleri yönlendirmede DY’nin önemli rol oynadığını söylüyor. Konuşmasının
örtük iletisi şudur: İstanbul grubunun ayrılması, darbeyi geriletmemenin
mazaretidir. Son 25 yıllık süreci de tıpkı Oğuzhan’ın söylemindeki gibi
neredeyse hiç yanlış yapmadıkları üzerine kuruyor. Mazruftan ne işçi emekçi ne
Taksim çıkıyor. Bu anlayış, Ankara’yı yaşam alanı olarak gören solun
yolculuğuna denk düşüyor. Öyle ki Ankara’da gazetecilerin tutuklanmadığı
saflığına kapılıp ikamet adresini taşıyan solun gazetecileri bile var çünkü
Kavala’dan aldığı parayla gazetelerini ayakta tutanlar, bugün işçi-emekçi adına
konuşuyorlar.
Taksim’e
çağrı yapan Halkevleri, yine sola 1 Mayıs konulu dosya açtı. Yine yazıp çizmeye
başladılar. Böyle olmak zorunda, Halkevleri’nin görevi bu. Sendika sitesinde
bir uyarı vardır: Irkçı, ayrımcı, homofobik, şiddet içeren, nefret söylemi vs.
tarzı yazıları yayınlamayacakları. Demek ki Halkevleri’nin filtresi var, bu
filtre, İran için işgali orta yolculukla meşrulaştıran yazılara işleyip alan
açıyor. Transların hormon hakkını savunan açıklamalara yer veriyor. Halk, ilaç
alacak parayı ve muayene sırasını bulamazken hormon savunuculuğu yapan
Halkevleri adını değiştirmelidir. Sitede bir arama yapıldığında Epstein’ci
çürümeye dair tek bir yazının bile yazılmadığı görülecektir. Buradan ne işçi
emekçi ne de 1 Mayıs için irade çıkar. Biri halkın gündemine hormonu, öteki
böcek yedirmeyi, bir diğeri Sex Education’ı ve trans dansöz oynatmayı
dayatıyor. Hepsi de DY’nin açtığı yolda Yolculuk edip TKP’nin çarkları arasında
halkı öğütüyor.
TKP’nin
sermayedarlığına giden yolu döşeyen NHKM pratiğine eleştiri, özünde ona karşı
geliştirilen hasetle malûldür. Hemen her siyasetin masalarıyla kaldırımları
işgal eden barı ve meyhanesi var, NHKM yanında küçük işletmedir, amaç KOBİ’nin
açılımında yer alan aşamaları tırmanmaktır. Dayanışma geceleri ve etkinlikler
için kendi partililerinin işletmesinden alkol alırlar. O etkinliklerde aileye
rastlanmaz. Ailesiz, köksüz ve kendini tarihten kovan bir sol, Taksim’e hangi
ter, emek ve ruhla çıkabilir?
Artık
Gorki’nin Ana’sı, bu sol için “eril tahakküm” altında “dişiliğini”
kaybeden bir figürden ibarettir. Emek ve adalet mücadelesini sınıfsal temelden
ayrıştıran sol, evlatları için direnenleri de yalnız bırakmak zorundadır,
bırakıyor da.
Hak,
sınıf ve adalet mücadelesi halktan ayrı yolda yürütülemez, marjinalizm bir
bataklıktır. O bataklıkta çiçek yetişmez. 364 gün bar müşteriliği yapan
sendikacı ve solculardan 1 Mayıs kararı çıkmaz. Afişlerinde “Alanlara!”
yazarlar ama tarihin tescillediği alandan kaçarlar.
Tarihsiz,
geleneksiz, belleksiz, takvimsiz mücadele, olsa olsa anarşizmdir. Hakla halkla
bütünleşmeyenler, bir gün Ekrem’in, öbür gün veganların, başka bir gün hormon
talep edenlerin peşinden gider, günü kurtarmakla tarihi ıskalar, Sumudlardan
umut bekler.
Sarı
Zarflar filminin de gösterdiği gibi solun bu film aracılığıyla Avrupa’ya
mesajı açıktır: “Biz, sizin gibi olacaktık ama bu ‘yobazlar’ izin vermedi.”
Filmde, Ankara’da açığa alınan akademisyenler bir evde toplanıyor, masada alkol
var. Akademisyenin tiyatrocu eşinin elinden bira hiç eksik olmuyor. Gittikleri
tiyatro oyunu Kürtçe, oyunun Kürtçe olması değil asıl sorun, belirli yerlere
mesaj vermek. Üniversite bahçesinde gösteri yapan öğrencilerin ellerinde LGBT
bayrağı var. Açığa alınan akademisyen ve tiyatrocu çift, çocuğunu özel okula
göndermek için sürekli parayı denkleştirmeye çalışıyor. Güya akademisyenler
direnmiş de filmde sokak akademisi yapan hocalar, ailevi şartlarından dolayı
kendilerine katılmayan arkadaşlarıyla sert şekilde tartışıyor. İşin ilginç
olmayan yanı ise başroldeki akademisyen, kampüsteki gösteriye öğrencilerini
yönlendiriyor ama derste çekilen video mahkemede karşısına getirildiğinde
eyleminin sorumluluğunu alamayıp sessiz kalıyor.
Filmde
mütemadiyen halkın inanç ve gelenekleriyle dalga geçiliyor, zaten film, Almanya’da
çekiliyor. Asıl sorulması gereken, bu akademisyenleri bildiri imzalamaya ve
greve gönderen sendikaları, bu sürecin sonunda gelen OHAL’in filmde neden hiç
geçmediği? Geçemez, çünkü bütün sahtekârlıkları bir kez daha tarihe geçer.
Avrupacı ve sınıf işbirlikçisi solun Ankara’daki işçilerin yanında ve İstanbul’da
Taksim’in uzağında olmasının tüm izahı bu kimlikçi filmde mevcuttur.
Filmin
adı ancak Gökkuşağı Zarflar olabilir. Filmde emeğe dair tek görüntü, işinden
edilen akademisyenin taksi şoförlüğü yapması ki bu da kurgunun gerçeği ters yüz
etmesinden başka bir şey değil. Böyle olmak zorunda, böyle olmadığında sömürü
düzeninin ve solun rengi açığa çıkarılamaz.
Ankara’da
direnen işçilerin yanında sol varsa bilinmelidir ki oraya palazlanmak için
gitmişlerdir. Sömürü düzenine “holdingçilik” diyenlerin sınıflara dair
çözümlemelerine itibar edilmemelidir, isyan pazarlanıp görüntüye ram
olunuyordur.
Bugün
işçiler açlık grevi yapıyorsa, solun hiçbir hükmü kalmamıştır, hayat akması
gereken yatakta ilerliyor demektir. Halkın bilincine, belleğine, kültürüne
dokunan mücadele kazanacaktır. İşçilerin hak arama eylemliliğinde sürdürdüğü
yöntem, Nâzımlardan beri geliştirilen direnme geleneğinin eseridir.
Halk;
Tokatköy’de, Ankara’da, işporta ve mısır tezgâhları başında, kayısı ve
narenciye kamyonetleri üstünde direndi, direniyor, direnecek. Bu kadar deneyime
rağmen sınıflar mücadelesi bir adım ileri taşınamıyorsa bu solun harmanda izi,
hasatta yüzü, hayatta sözü kalmamıştır.
77
Taksim’inden TEKEL işçilerinin direnişine kurulan tarihsel köprü, bugün Doruk
Maden işçilerinin direnişiyle sınıflar mücadelesine yeni bir kanal açmıştır.
Çözümün ana halkanın kavranmasından geçtiği gerçeğini saptıranlar, çürüme
siyasetinde kıvranmaya mahkûmdur ve bizim bu solu eleştirmemiz, değil onları
kazanmak, olsa olsa yüceltmek olur ki aşağıda olan aşağıdadır.
Sinan Akdeniz
28
Nisan 2026


0 Yorum:
Yorum Gönder