28 Nisan 2026

, ,

Hormonlu Sol



Doruk Madencilik işçileri aylardır alamadıkları maaşları, insanca çalışma koşulları ve diğer hakları için açlık grevi yapıyor. Açlık grevlerini “maceracılık” sayan sol, günlerdir işçilerin direnişiyle kendilerini var etmeye çalışıyor. Üstelik işçiler, icazete yaslanmadan, en doğal haklarını savunmak için kendilerine gösterilen değil, kendi belirledikleri alanda toplanıyorlar. İşçilerin eylemliliğini savunduğunu iddia eden sol ise sözde işçi-emekçi sendikalarını söz ve yetki sahibi kabul edip 1 Mayıs’ın alanının oradan oraya taşınmasına ortaklık ediyor çünkü işçi-emekçilerin mücadelesinin sorumluluğunu alamayacak kadar küçük burjuvadırlar.

Daha on yıl önce aynı Ankara’da aşı ve emeği için açlık grevleri yapanları yalnız bırakanlar bu soldu. Esasında Doğu Perinçek, aynı yıllarda Taksim’e gidilmemesini, başıbozuklarla birlik olunmamasını, Kadıköy’e gidilmesini söylemişti. 1977’de ihbarcı Aydınlık, Taksim’e gidilmemesi gerektiğini çünkü burada bir provokasyon olabileceğini duyuruyordu. 2014 sonrası bu kez Perinçek’in “başıbozuk” ifadesine, EMEP’in “maceracı, sınıftan kopuk” nitelemesi eklendi. Sol, artık Perinçek’i dinliyor. O yüzden, bugün Doruk Madencilik’in işçilerinin yanında dizilmeleri işçinin hak arama bilincini bulandırmak içindir. Ayrıca tarihin şaşmaz pusulası işçilere reformizmi ve sendikal bürokrasiyi değil, açlık grevini göstermiştir. Solun tüm eleştiri, sapma tezleri ve hak arama diye sunduğu eylem anlayışı bir bir çöküyor.

DİSK, Taksim konusunda alamadığı sorumluluğun yanlış olduğunu, tüm inkâr söylemine rağmen, biliyordu, CHP’lileşme ve AB’ciliğe karşın tarihin tekerinin geriye dönmeyeceği ilkesine aykırı davranarak genel merkezini Ankara’ya taşıması DİSK’i kurtaramadı. Ankara 1 Mayıs’ı, işçilerin direnişiyle karşılanıyor. Fonculuk ve AB sendikacılığında KESK ve DİSK, Ankara’da buluştu. Ankara-İstanbul ve Taksim bağlamının tarihsel kökenine inmek gerekiyor.

İlke TV yayınına geçtiğimiz aylarda katılan DY’li Bülent Forta, geçmişte en çok üzüldüğü durumun İstanbul grubunun kendilerinden kopması olduğunu söyleyip, 12 Eylül’e karşı birleşik mücadele örülmediğini, darbe öncesi kendiliğindenci hareketleri yönlendirmede DY’nin önemli rol oynadığını söylüyor. Konuşmasının örtük iletisi şudur: İstanbul grubunun ayrılması, darbeyi geriletmemenin mazaretidir. Son 25 yıllık süreci de tıpkı Oğuzhan’ın söylemindeki gibi neredeyse hiç yanlış yapmadıkları üzerine kuruyor. Mazruftan ne işçi emekçi ne Taksim çıkıyor. Bu anlayış, Ankara’yı yaşam alanı olarak gören solun yolculuğuna denk düşüyor. Öyle ki Ankara’da gazetecilerin tutuklanmadığı saflığına kapılıp ikamet adresini taşıyan solun gazetecileri bile var çünkü Kavala’dan aldığı parayla gazetelerini ayakta tutanlar, bugün işçi-emekçi adına konuşuyorlar.

Taksim’e çağrı yapan Halkevleri, yine sola 1 Mayıs konulu dosya açtı. Yine yazıp çizmeye başladılar. Böyle olmak zorunda, Halkevleri’nin görevi bu. Sendika sitesinde bir uyarı vardır: Irkçı, ayrımcı, homofobik, şiddet içeren, nefret söylemi vs. tarzı yazıları yayınlamayacakları. Demek ki Halkevleri’nin filtresi var, bu filtre, İran için işgali orta yolculukla meşrulaştıran yazılara işleyip alan açıyor. Transların hormon hakkını savunan açıklamalara yer veriyor. Halk, ilaç alacak parayı ve muayene sırasını bulamazken hormon savunuculuğu yapan Halkevleri adını değiştirmelidir. Sitede bir arama yapıldığında Epstein’ci çürümeye dair tek bir yazının bile yazılmadığı görülecektir. Buradan ne işçi emekçi ne de 1 Mayıs için irade çıkar. Biri halkın gündemine hormonu, öteki böcek yedirmeyi, bir diğeri Sex Education’ı ve trans dansöz oynatmayı dayatıyor. Hepsi de DY’nin açtığı yolda Yolculuk edip TKP’nin çarkları arasında halkı öğütüyor.

TKP’nin sermayedarlığına giden yolu döşeyen NHKM pratiğine eleştiri, özünde ona karşı geliştirilen hasetle malûldür. Hemen her siyasetin masalarıyla kaldırımları işgal eden barı ve meyhanesi var, NHKM yanında küçük işletmedir, amaç KOBİ’nin açılımında yer alan aşamaları tırmanmaktır. Dayanışma geceleri ve etkinlikler için kendi partililerinin işletmesinden alkol alırlar. O etkinliklerde aileye rastlanmaz. Ailesiz, köksüz ve kendini tarihten kovan bir sol, Taksim’e hangi ter, emek ve ruhla çıkabilir?

Artık Gorki’nin Ana’sı, bu sol için “eril tahakküm” altında “dişiliğini” kaybeden bir figürden ibarettir. Emek ve adalet mücadelesini sınıfsal temelden ayrıştıran sol, evlatları için direnenleri de yalnız bırakmak zorundadır, bırakıyor da.

Hak, sınıf ve adalet mücadelesi halktan ayrı yolda yürütülemez, marjinalizm bir bataklıktır. O bataklıkta çiçek yetişmez. 364 gün bar müşteriliği yapan sendikacı ve solculardan 1 Mayıs kararı çıkmaz. Afişlerinde “Alanlara!” yazarlar ama tarihin tescillediği alandan kaçarlar.

Tarihsiz, geleneksiz, belleksiz, takvimsiz mücadele, olsa olsa anarşizmdir. Hakla halkla bütünleşmeyenler, bir gün Ekrem’in, öbür gün veganların, başka bir gün hormon talep edenlerin peşinden gider, günü kurtarmakla tarihi ıskalar, Sumudlardan umut bekler.

Sarı Zarflar filminin de gösterdiği gibi solun bu film aracılığıyla Avrupa’ya mesajı açıktır: “Biz, sizin gibi olacaktık ama bu ‘yobazlar’ izin vermedi.” Filmde, Ankara’da açığa alınan akademisyenler bir evde toplanıyor, masada alkol var. Akademisyenin tiyatrocu eşinin elinden bira hiç eksik olmuyor. Gittikleri tiyatro oyunu Kürtçe, oyunun Kürtçe olması değil asıl sorun, belirli yerlere mesaj vermek. Üniversite bahçesinde gösteri yapan öğrencilerin ellerinde LGBT bayrağı var. Açığa alınan akademisyen ve tiyatrocu çift, çocuğunu özel okula göndermek için sürekli parayı denkleştirmeye çalışıyor. Güya akademisyenler direnmiş de filmde sokak akademisi yapan hocalar, ailevi şartlarından dolayı kendilerine katılmayan arkadaşlarıyla sert şekilde tartışıyor. İşin ilginç olmayan yanı ise başroldeki akademisyen, kampüsteki gösteriye öğrencilerini yönlendiriyor ama derste çekilen video mahkemede karşısına getirildiğinde eyleminin sorumluluğunu alamayıp sessiz kalıyor.

Filmde mütemadiyen halkın inanç ve gelenekleriyle dalga geçiliyor, zaten film, Almanya’da çekiliyor. Asıl sorulması gereken, bu akademisyenleri bildiri imzalamaya ve greve gönderen sendikaları, bu sürecin sonunda gelen OHAL’in filmde neden hiç geçmediği? Geçemez, çünkü bütün sahtekârlıkları bir kez daha tarihe geçer. Avrupacı ve sınıf işbirlikçisi solun Ankara’daki işçilerin yanında ve İstanbul’da Taksim’in uzağında olmasının tüm izahı bu kimlikçi filmde mevcuttur.

Filmin adı ancak Gökkuşağı Zarflar olabilir. Filmde emeğe dair tek görüntü, işinden edilen akademisyenin taksi şoförlüğü yapması ki bu da kurgunun gerçeği ters yüz etmesinden başka bir şey değil. Böyle olmak zorunda, böyle olmadığında sömürü düzeninin ve solun rengi açığa çıkarılamaz.

Ankara’da direnen işçilerin yanında sol varsa bilinmelidir ki oraya palazlanmak için gitmişlerdir. Sömürü düzenine “holdingçilik” diyenlerin sınıflara dair çözümlemelerine itibar edilmemelidir, isyan pazarlanıp görüntüye ram olunuyordur.

Bugün işçiler açlık grevi yapıyorsa, solun hiçbir hükmü kalmamıştır, hayat akması gereken yatakta ilerliyor demektir. Halkın bilincine, belleğine, kültürüne dokunan mücadele kazanacaktır. İşçilerin hak arama eylemliliğinde sürdürdüğü yöntem, Nâzımlardan beri geliştirilen direnme geleneğinin eseridir.

Halk; Tokatköy’de, Ankara’da, işporta ve mısır tezgâhları başında, kayısı ve narenciye kamyonetleri üstünde direndi, direniyor, direnecek. Bu kadar deneyime rağmen sınıflar mücadelesi bir adım ileri taşınamıyorsa bu solun harmanda izi, hasatta yüzü, hayatta sözü kalmamıştır.

77 Taksim’inden TEKEL işçilerinin direnişine kurulan tarihsel köprü, bugün Doruk Maden işçilerinin direnişiyle sınıflar mücadelesine yeni bir kanal açmıştır. Çözümün ana halkanın kavranmasından geçtiği gerçeğini saptıranlar, çürüme siyasetinde kıvranmaya mahkûmdur ve bizim bu solu eleştirmemiz, değil onları kazanmak, olsa olsa yüceltmek olur ki aşağıda olan aşağıdadır.

Sinan Akdeniz
28 Nisan 2026

0 Yorum: