18 Nisan 2026

Aydınlar Emekçi Halktan Neden Koptu?

Bugün cevaplamaya çalışacağımız, “Aydınlar işçi sınıfından neden koptu?” sorusu, devrimin öznel koşulları bağlamında yüzleştiğimiz krizin değerlendirilmesinde önemli bir yerde duruyor.[1]. Sorgulanması gereken ilk şey, sorunu bu şekilde formüle ederken neyin varsayıldığıdır. Aydınlar ve işçi sınıfı arasında bir kopukluk, bir ayrışma olduğunu söylerken esasında belirli bir aydın tipinden söz ediyoruz.

Aydınların büyük çoğunluğu, özellikle kapitalist yaşam biçimi dâhilinde, kaderlerini egemen toplumsal sisteme bağlamıştır. Egemen düzenin gerekli bir bileşeni olarak iş gören aydınlar, insanlığın büyük çoğunluğunun sınıfsal düşmanı burjuvazinin ideallerini benimseyip, egemen sınıfın dar çıkarlarını sınıf düşmanlarına benimsetmeye çalışan dille süslerler.

Marx, burjuvaziyi sermayenin kişileştirilmiş temsilcileri olarak tanımlar. Aynı şekilde, aydınlar da kapitalist ideolojinin kişileştirilmiş temsilcileridir. Antonio Gramsci’nin bize öğrettiği gibi, dağınık ve popüler olmayan bu burjuva varsayımlarını tutarlı ve çekici bir bakış açısına dönüştürmekle görevlidirler. Halk, ilgili bakış açısı üzerinden bu varsayımları gerçeklik olarak kabul etmeye alıştırılır. Aydınlar, her zaman mağaradaki kölelerin gerçekliğin kendisini somutlaştıran mağara gölgeleri olarak gördükleri ateşi yakan ve heykelleri hareket ettiren kişiler olagelmişlerdir.

Ama aydınların işçilerden kopukluğundan dem vururken aklımızda bu geleneksel aydınlar yok. Biz burada daha çok, tarihin hareketini görebilen, burjuva dünya görüşlerinde çatlaklar açabilen ve daha sonra proletarya ve halk sınıflarıyla, geleceğin, insancıl ve demokratik yaşam biçiminin özünü teşkil eden güçlerle birleşen aydınlardan bahsediyoruz.

Marx ve Friedrich Engels, her zaman “tarihsel hareketin bütününü teorik düzlemde kavrayacak seviyeye yükselen” ve “geleceği elinde tutan devrimci sınıfa katılmak için kendilerini burjuvaziden kopartan “burjuva ideologları”nın varolduğunu söylüyordu. Burada W. E. B. Du Bois, Herbert Aptheker, Juan Marinello, Michael Parenti gibi, burjuva akademisine bağlı kurumlardan kopup çıkarlarını emekçi ve ezilen halklara bağlayan aydınlardan bahsediyoruz. Onlar, işçi sınıfı hareketine iktidar mücadelesinde çeşitli şekillerde duru bir bilinç kazandıran teorisyenler, tarihçiler ve şairlerdi.

Peki bu aydınlarla işçi sınıfı arasındaki bağa ne oldu? Özgürlük özlemlerini mi kaybettiler? İşçi ve ezilen kesimlere yönelik haksızlıklara karşı öfkeyle titreme becerileri mi ortadan kayboldu?

Bu soruyu bu kısa zaman diliminde cevaplama girişiminin, zorunlu olarak, konuşmanın önemli yönlerini her zaman dışarıda bırakacağını belirtmek gerekiyor. Burada, Kültürel Özgürlük Kongresi’nin yürüttüğü kampanyalar, sahte bir anti-komünist solun oluşumu, emperyalist devlet kurumlarının, burjuva vakıflarının ve benzeri kuruluşların, hem emperyalist merkezde hem de çevre ülkelerde emekçilerden ve gerçek hareketlerinden kopuk bir sol aydın imal etme konusunda oynadığı role dair uzun uzun konuşmayı çok isterdim.[2] Buradaki meslektaşlarımın, önümüz koyduğumuz soruyu cevaplarken başvuracağımız bu önemli hususlara gereken önemi vereceklerinden eminim.

Ancak ben, bunun yerine, aydınların pratiğine, akademinin kendisinin belirlediği ve radikal aydınların işçi ve ezilen halkların mücadelelerinden ve hareketlerinden kopmasını zaten yapısına işlemiş olan beklenti ve gerekliliklere odaklanmak istiyorum.

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor: Bu sorunu, sadece aydınların bir sınıf olarak kök saldığı ya da belirli aydınların öznel eksikliklerine dayanan bir sorun olarak ele alamayız. Marksist dünya görüşü, böyle bir ayrılığı üreten sistemi, toplumsal bütünlüğü incelememizi gerekli kılıyor.

Bizim görevimiz, zihin işçilerinin ilişkilerini, onları akademinin yapılarına ve ihtiyaçlarına hapseden biçimler aracılığıyla yapılandıran, bir nevi bilgi üretiminin politik ekonomisini incelemektir. Gabriel Rockhill’in tabiriyle, bu bilginin, sistematik olarak “radikal şifacılar”ı, uyumlu solcuları ve sözde radikal saflık fetişine dayalı bakış açılarını yeniden üreten ve ölüme mahkûm kapitalist-emperyalist sistemimizin yeniden üretilmesinde vazgeçilmez bir rol oynayan politik ekonomisidir.

Radikal görüşlü akademisyen adayları, lisansüstü eğitime girdikleri andan itibaren bu sisteme entegre edilirler. Sınıf mücadelesine aydın olarak katılmaya dair yüce umutları, akademinin onlardan akademisyen olarak beklediği şartlar tarafından törpülenir. Yazılarının belirgin bir akademik üslup taşıması gerektiği, popüler dil kullanımının hoş karşılanmadığı, aşırı referansların, yani bir konu hakkında yorum yapmış evrendeki tüm düşünce tanrılarını alıntılamanın, iyi bir çalışmanın, doğru bir bilimsel çalışmanın işareti olduğu söylenir.

Hakikat ve insanın özgürlüğü mücadelesi en iyi ihtimalle arka plana atılıyor, hatta bazen tümüyle kenara itiliyorlar. Kariyerlerinin başlangıç aşamasındaki genç akademisyenlerin beyinleri, seçkin bir grup elit akademisyen için yazmayı, dergiyi etkileyen faktörlere tapmayı ve düşünsel-teorik kapasitelerini halk için kullananları, gerçek anlamda Sokratesvari bir şekilde gerçeğin radikal arayışına girişenleri, dünyayı doğru bir şekilde anlamak ve insanlığın kitleleriyle birlikte çalışarak onu değiştirmek için çabalayanları küçümseyerek dışlamayı esas alan aristokratik dogmalarla yıkanıyor.

Lisans eğitiminden kaynaklanan on binlerce dolarlık borç yükü altında ezilen genç akademisyenlere, doktora yapmış olsalar bile, iş bulmanın son derece zor olacağı, en azından birikmiş borçlarını ödeyecek kadar yeterli maaş veren ve akademik çalışmalarına devam edebilecekleri bir iş bulmanın imkânsız olduğu söyleniyor. Özellikle radikal duyarlılığa sahip olanlara, akademik derneklere katılmaları, alanlarındaki insanlarla ağ kurmaları, önde gelen dergilerde yayınlanan çalışmaları incelemeleri ve böylece bir gün kendilerinin de bu köleleri kadro basamaklarında tırmandırmayı amaçlayan yayın çarkına katılmaları gerektiği söyleniyor. Halk kitleleri için yazarak zamanlarını boşa harcamamaları, yayın ve medya çalışmaları yapmanın (ki bu çalışmalar, ücretli dergilerin veya üniversite yayın kitaplarının okuyucularından çok daha fazla insana ulaşıyor) zaman kaybı olduğu söyleniyor. Akademik çalışmalarını halka, günümüzün gerçek hareketlerine dayandırma girişimlerinin her biri redde tabi tutuluyor.

Akademik kapitalist tarikata girmelerini kolaylaştıran gurular şu soruyu soruyor:

“Bu tür çalışmaların özgeçmişinizde işe alım komiteleri nezdinde nasıl görüneceğini biliyor musunuz?”

“Sizce, akademik kariyerinizde ilerlemenizi sağlayacak olan akademisyenler, Countercurrents’ta yayınlanan popüler makalelerinizi, Monthly Review’de çıkan kitaplarınızı, düşük etkiye sahip veya hiç etki yaratmayan dergilerde yayınlanan makalelerinizi takdir edecekler mi?”

Sokratesvari hakikat arayışına kendinizi adamaya, dünyayı değiştirmede rol oynamaya yönelik her girişiminiz, özgeçmiş değerlendirme tanrıları tarafından günah olarak görülüp mahkûm ediliyor.

“Mezun olup iyi bir iş bulma potansiyeline sahip olmak istemiyor musunuz?”

“Yarı zamanlı öğretim görevlisi olmaya, üç ders veren tam zamanlı profesörlerin maaşının yarısı karşılığında yedi ders vermeye mahkûm olmak mı istiyorsunuz?”

“Sadece bizim çok özel ve seçkin çarkımıza katılmak istemediğiniz için ailenizi gelecek on yıllar boyunca borç köleliğine mahkûm etmek mi istiyorsunuz? Sonuçta, kim bir dergiye göndermek için aylarca makale yazmakla uğraşmak istemez ki? Şanslıysanız, bir yıl sonra size makalenizin keyfi hareket eden hakemlerin belirli önyargılarına dayanan revizyonlarla kabul edildiğini bildiren bir cevap alacaksınız. Bu eğlenceli değil mi? Felsefe ve genel olarak beşeri bilimler, tam olarak bundan ibaret değil mi?”

Sonunda, maddi baskılar genç vizyon sahibi akademisyenlerin azmini kırar. Proleterleşme sürecine geri dönen ve öğretim asistanlığıyla geçinemeyen bu gençler, bir gün profesörlerinin rahat yaşamlarını sürdürme umuduyla kısır döngüye girerler.

Ancak radikal duyarlılıkları hâlâ mevcuttur. Bir çıkış yoluna ihtiyaç duymaktadırlar. Etraflarına bakarlar ve akademik kısır döngünün içinde, saygın dergiler için uç noktalarda yazılar yazan bir grup “radikal” bulurlar. Kısa sürede kendi akrabalarıyla, radikal politikayı toplumsal ihlale indirgeyenlerle, emperyalizmin şiddetinden ziyade “epistemik şiddet” gibi kavramları incelemekle daha çok ilgilenenlerle buluşurlar.

“Özgeçmişimi zenginleştirebileceğim, ve omuzlarımda taşıdığım suçluluk duygusundan kurtulabileceğim yer tam da burası” diye düşünür genç akademisyen. Bu suçluluk duygusu, derinlerde yatan şu farkındalıktan kaynaklanır: “İnsanlığın mücadelelerine ihanet ettim, başlangıçta savaşmayı amaçladıkları güçlerin bir aracı haline geldim.”

Onların varoluşları, yaşamları her zaman Jean-Paul Sartre’ın “kötü niyet” dediği şeye dayanacaktır. Kendilerini kandırmak, kural halini alır. Artık radikaller, dil konusunda aydınlanmış olanlar, onlardır. İşçi sınıfı, eğitmek zorunda oldukları geri kalmış bir ayak takımından ibarettir artık. İşçiler ancak aydınlara yaklaştığı takdirde eğitilebilir bir kesimmiş gibi görünür. Bu aşağılık insanlarda ne gibi bir umut olabilir ki?

Elbette, Amerikan kapitalizmi eleştirilebilir, ama en azından aydınlanmış, LGBT ve diğer konulara duyarlı bir toplumuz. Ruslar, Çinliler, Venezuelalılar, İranlılar vb. gerici değil mi? Trans konuları hakkında ne düşünüyorlar? Aydınlanmış medeniyetimizin çıkarları doğrultusunda, hükümetimizin onları medenileştirme çabalarını desteklememiz gerekmez mi? Gidip onlara değerli demokrasimizden ve insan haklarımızdan birazını sunsak iyi olmaz mı? Eminim, bu ülkelerin halkları bu hediyemizi epey takdir edecektir.

Akademide hâlâ çalışan bizim gibi insanlar için fazlasıyla tanıdık olan hikâyeler bunlar. En azından benim görüşüme göre, radikal aydınların işçi sınıfından ve onların hareketlerinden kopuşu, kapitalist elitin kurumsallaştırdığı bir gayrettir. Bu ayrışma, aydınların sistemin hayatta kalmaları için onlardan beklediği şeye dönüşme sürecine sinmiş bir olgudur, onun içinde örtük olarak işlemektedir. Aydınların bilgi üretimi sürecinde kurdukları ilişkiler, işçi sınıfından kopuşlarını zaruri kılmaktadır.

Akademik yaşamın bu katılığı, son yüzyılda daha da kesifleşti. Evet, geçmişte halkın yanında yer alan radikal akademisyenlerin akademik kurumları tarafından dışlandığı birçok örneğe tanıklık ettik.[3] Peki ama bu insanlara nereye gittiler ve neden bizi terk ettiler?

Kara listeye alınan Du Bois, Komünist Parti’nin Jefferson Okulu’nda ders verdi. Herbert Aptheker, akademiden atıldıktan sonra Komünist Parti’nin teorik dergisi Political Affairs’in baş yayın yönetmeni oldu. Yukarıda bahsedilenlerin haricinde, günümüzü ellilerin ABD’sinden farklı kılan başka hangi faktörlerden söz edebiliriz?

Cevap basit: Sahip olduğumuz hegemonya karşıtı halk kurumları, kısmen hükümetimizin çabalarıyla, kısmen de Sovyet bloğunun çöküşü veya devrilmesiyle yok edildi.[4] Her ne kadar bizim gibi insanlar, şu anda bunları yeniden inşa etmeye çalışsa da, bugün geçmişte sahip olduğumuz maddi ve mali koşullardan çok uzağız. Sovyetler’in Amerikan komünistlerine sağladığı fon ve yardım, ne yazık ki, çağımızın egemen sosyalist devletleri tarafından bize sağlanmıyor.

İdeoloji, aşkın bir alanda var olmaz. İnsanlar ve kurumlar aracılığıyla somutlaşır. Radikal akademisyenlerin burjuva akademisinin çizgisine uyum göstermeye zorlanmamalarını sağlayacak kurumlar olmadan, bu bölünmenin maddi koşulları varlığını koruyacaktır.

İzin verirseniz, konuşmamı şu hususla bitirmek istiyorum. Halktan ve onların mücadelelerinden kopuk, burjuva hayatın kısır döngüsüne kendisini kaptırmış, sözde radikal akademisyenleri kınamak çok kolay. Kınamak, bazen haklı olsa da, bence doğru tepki, acımak olmalıdır.

Bunlar, bir trajedinin kahramanlarıdır. G. W. F. Hegel’in belirttiği gibi, bir trajedinin özü, bir bireyin üstlendiği çeşitli roller arasındaki çelişkilerde bulunur. Sofokles’in Antigone’si, belki de bunun en iyi örneğidir. Burada, bir kız kardeş (Antigone), erkek kardeşini (Polineykes) gömme göreviyle, Kral Kreon’un Polineykes’i resmi bir cenaze törenini hak etmeyen bir hain olarak gören emrine uymak zorunda olan bir yurttaş olarak üstlendiği görev arasında sıkışıp kalmıştır. Bu çelişki, Hegel’in “her ikisi de tek taraflı oldukları için yanlıştır, ancak her ikisi de haklıdır” sözüyle güzel bir şekilde tasvir edilmiştir.

Sözde radikal aydınlarımız da aynı şekilde, üstlenmek istedikleri iki rolün, devrimci ve akademik rolün arasındaki çelişkinin esiridirler. Mevcut kurumlar içinde, her bir rolün ima ettiği görevler arasında bir uzlaşma sağlanamaz. Bu, her bir akademisyende farklı biçimler alan klasik trajedinin ana zeminidir. Ayrıca, Sokrates’in Platon’un Şölen eserinin sonunda Aristofanes ve Agathon’a hatırlattığı gibi, bu, aynı zamanda bir komedidir de, çünkü “trajedinin gerçek sanatçısı aynı zamanda komedinin de sanatçısıdır.”

Radikal aydınların işgal ettikleri trajedi, aynı zamanda komedi sahnesi, ancak partiler, Hampton Enstitüsü, Orta Batı Marx Enstitüsü, Uluslararası Manifesto Grubu, Eleştirel Teori Atölyesi gibi hegemonya karşıtı eğitim kurumları oluşturularak aşılabilir. Akademisyenler, halk içinde ancak suretle kök salabilirler. Ancak akademisyenler de kapitalizm koşullarında yaşayan insanlardır. Onlar da herkes gibi ödemek zorunda oldukları faturalara sahiptirler. Bu nedenle, bu kurumlar, hem geleneksel burjuva akademisine ihanet eden aydınları hem de işçi sınıfının bağrından çıkan organik aydınları mali olarak destekleme kapasitesini geliştirmek için gayret etmelidir. Bence bu, bugün incelediğimiz, aydınla işçi sınıfı arasındaki uçurumu kapatmaya çalışanların karşı karşıya oldukları temel görevlerden biridir.

Carlos L. Garrido
10 Aralık 2023
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Toplumsal devrimler için öznel koşulların vazgeçilmezliği hakkında daha fazla bilgi için yazarın kitabının son bölümüne bakılabilir. The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism. İştiraki.

[2] Emperyalistlerin inorganik bir sol aydın yaratma çabaları hakkında daha fazla bilgi için yazarın The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism isimli kitabına, Frances Stonor Saunders’ın Cultural Cold War kitabına ve Gabriel Rockhill’in yakında çıkacak olan kitabı The Intellectual World War kitabına bakılabilir.

[3] Son 30-40 yıllık kesitte, Anthony Monteiro (Afrika-Amerika Çalışmaları bölümünün burjuva çizgisine uymadığı için Temple Üniversitesi’nden kovuldu) ve Norman Finkelstein (Filistin yanlısı çalışmaları sebebiyle Hunter Koleji’nden atıldı) gibi akademisyenler, kurulu düzen karşıtı görüşleri nedeniyle akademide kara listeye alındılar.

[4] Burada Sovyetler Birliği’nin yerini doldurabilecek tek ülke, hiç şüphe yok ki Çin’dir. Ancak Çin, beynelmilel proleter dayanışma konusunda Sovyet standardını karşılayamamıştır.

0 Yorum: