Bugün
cevaplamaya çalışacağımız, “Aydınlar işçi sınıfından neden koptu?” sorusu, devrimin
öznel koşulları bağlamında yüzleştiğimiz krizin değerlendirilmesinde önemli bir
yerde duruyor.[1]. Sorgulanması gereken ilk şey, sorunu bu şekilde formüle
ederken neyin varsayıldığıdır. Aydınlar ve işçi sınıfı arasında bir kopukluk,
bir ayrışma olduğunu söylerken esasında belirli bir aydın tipinden söz ediyoruz.
Aydınların
büyük çoğunluğu, özellikle kapitalist yaşam biçimi dâhilinde, kaderlerini
egemen toplumsal sisteme bağlamıştır. Egemen düzenin gerekli bir bileşeni
olarak iş gören aydınlar, insanlığın büyük çoğunluğunun sınıfsal düşmanı burjuvazinin
ideallerini benimseyip, egemen sınıfın dar çıkarlarını sınıf düşmanlarına
benimsetmeye çalışan dille süslerler.
Marx, burjuvaziyi sermayenin kişileştirilmiş temsilcileri olarak tanımlar. Aynı
şekilde, aydınlar da kapitalist ideolojinin kişileştirilmiş temsilcileridir.
Antonio Gramsci’nin bize öğrettiği gibi, dağınık ve popüler olmayan bu burjuva
varsayımlarını tutarlı ve çekici bir bakış açısına dönüştürmekle görevlidirler.
Halk, ilgili bakış açısı üzerinden bu varsayımları gerçeklik olarak kabul
etmeye alıştırılır. Aydınlar, her zaman mağaradaki kölelerin gerçekliğin
kendisini somutlaştıran mağara gölgeleri olarak gördükleri ateşi yakan ve
heykelleri hareket ettiren kişiler olagelmişlerdir.
Ama
aydınların işçilerden kopukluğundan dem vururken aklımızda bu geleneksel
aydınlar yok. Biz burada daha çok, tarihin hareketini görebilen, burjuva dünya
görüşlerinde çatlaklar açabilen ve daha sonra proletarya ve halk sınıflarıyla, geleceğin,
insancıl ve demokratik yaşam biçiminin özünü teşkil eden güçlerle birleşen
aydınlardan bahsediyoruz.
Marx
ve Friedrich Engels, her zaman “tarihsel hareketin bütününü teorik düzlemde
kavrayacak seviyeye yükselen” ve “geleceği elinde tutan devrimci sınıfa
katılmak için kendilerini burjuvaziden kopartan “burjuva ideologları”nın
varolduğunu söylüyordu. Burada W. E. B. Du Bois, Herbert Aptheker, Juan Marinello,
Michael Parenti gibi, burjuva akademisine bağlı kurumlardan kopup çıkarlarını emekçi
ve ezilen halklara bağlayan aydınlardan bahsediyoruz. Onlar, işçi sınıfı
hareketine iktidar mücadelesinde çeşitli şekillerde duru bir bilinç kazandıran
teorisyenler, tarihçiler ve şairlerdi.
Peki
bu aydınlarla işçi sınıfı arasındaki bağa ne oldu? Özgürlük özlemlerini mi
kaybettiler? İşçi ve ezilen kesimlere yönelik haksızlıklara karşı öfkeyle
titreme becerileri mi ortadan kayboldu?
Bu
soruyu bu kısa zaman diliminde cevaplama girişiminin, zorunlu olarak,
konuşmanın önemli yönlerini her zaman dışarıda bırakacağını belirtmek gerekiyor.
Burada, Kültürel Özgürlük Kongresi’nin yürüttüğü kampanyalar, sahte bir
anti-komünist solun oluşumu, emperyalist devlet kurumlarının, burjuva
vakıflarının ve benzeri kuruluşların, hem emperyalist merkezde hem de çevre
ülkelerde emekçilerden ve gerçek hareketlerinden kopuk bir sol aydın imal etme
konusunda oynadığı role dair uzun uzun konuşmayı çok isterdim.[2] Buradaki
meslektaşlarımın, önümüz koyduğumuz soruyu cevaplarken başvuracağımız bu önemli
hususlara gereken önemi vereceklerinden eminim.
Ancak
ben, bunun yerine, aydınların pratiğine, akademinin kendisinin belirlediği ve
radikal aydınların işçi ve ezilen halkların mücadelelerinden ve hareketlerinden
kopmasını zaten yapısına işlemiş olan beklenti ve gerekliliklere odaklanmak
istiyorum.
Öncelikle
şunu belirtmek gerekiyor: Bu sorunu, sadece aydınların bir sınıf olarak kök
saldığı ya da belirli aydınların öznel eksikliklerine dayanan bir sorun olarak
ele alamayız. Marksist dünya görüşü, böyle bir ayrılığı üreten sistemi,
toplumsal bütünlüğü incelememizi gerekli kılıyor.
Bizim
görevimiz, zihin işçilerinin ilişkilerini, onları akademinin yapılarına ve
ihtiyaçlarına hapseden biçimler aracılığıyla yapılandıran, bir nevi bilgi
üretiminin politik ekonomisini incelemektir. Gabriel Rockhill’in tabiriyle, bu
bilginin, sistematik olarak “radikal şifacılar”ı, uyumlu solcuları ve sözde
radikal saflık fetişine dayalı bakış açılarını yeniden üreten ve ölüme mahkûm
kapitalist-emperyalist sistemimizin yeniden üretilmesinde vazgeçilmez bir rol
oynayan politik ekonomisidir.
Radikal
görüşlü akademisyen adayları, lisansüstü eğitime girdikleri andan itibaren bu
sisteme entegre edilirler. Sınıf mücadelesine aydın olarak katılmaya dair yüce
umutları, akademinin onlardan akademisyen olarak beklediği şartlar tarafından
törpülenir. Yazılarının belirgin bir akademik üslup taşıması gerektiği,
popüler dil kullanımının hoş karşılanmadığı, aşırı referansların, yani bir konu
hakkında yorum yapmış evrendeki tüm düşünce tanrılarını alıntılamanın, iyi bir
çalışmanın, doğru bir bilimsel çalışmanın işareti olduğu söylenir.
Hakikat
ve insanın özgürlüğü mücadelesi en iyi ihtimalle arka plana atılıyor, hatta bazen
tümüyle kenara itiliyorlar. Kariyerlerinin başlangıç aşamasındaki genç akademisyenlerin beyinleri, seçkin bir grup elit akademisyen için yazmayı, dergiyi etkileyen faktörlere tapmayı ve düşünsel-teorik
kapasitelerini halk için
kullananları, gerçek anlamda Sokratesvari bir şekilde gerçeğin radikal arayışına girişenleri, dünyayı doğru bir şekilde anlamak ve insanlığın kitleleriyle birlikte çalışarak onu
değiştirmek için çabalayanları küçümseyerek
dışlamayı esas alan aristokratik dogmalarla yıkanıyor.
Lisans
eğitiminden kaynaklanan on binlerce dolarlık borç yükü altında ezilen genç
akademisyenlere, doktora yapmış olsalar bile, iş bulmanın son derece zor
olacağı, en azından birikmiş borçlarını ödeyecek kadar yeterli maaş veren ve
akademik çalışmalarına devam edebilecekleri bir iş bulmanın imkânsız olduğu
söyleniyor. Özellikle radikal duyarlılığa sahip olanlara, akademik derneklere
katılmaları, alanlarındaki insanlarla ağ kurmaları, önde gelen dergilerde
yayınlanan çalışmaları incelemeleri ve böylece bir gün kendilerinin de bu
köleleri kadro basamaklarında tırmandırmayı amaçlayan yayın çarkına katılmaları
gerektiği söyleniyor. Halk kitleleri için yazarak zamanlarını boşa
harcamamaları, yayın ve medya çalışmaları yapmanın (ki bu çalışmalar, ücretli
dergilerin veya üniversite yayın kitaplarının okuyucularından çok daha fazla
insana ulaşıyor) zaman kaybı olduğu söyleniyor. Akademik çalışmalarını halka,
günümüzün gerçek hareketlerine dayandırma girişimlerinin her biri redde tabi
tutuluyor.
Akademik
kapitalist tarikata girmelerini kolaylaştıran gurular şu soruyu soruyor:
“Bu
tür çalışmaların özgeçmişinizde işe alım komiteleri nezdinde nasıl görüneceğini
biliyor musunuz?”
“Sizce,
akademik kariyerinizde ilerlemenizi sağlayacak olan akademisyenler, Countercurrents’ta yayınlanan popüler makalelerinizi, Monthly Review’de çıkan kitaplarınızı,
düşük etkiye sahip veya hiç etki yaratmayan dergilerde yayınlanan
makalelerinizi takdir edecekler mi?”
Sokratesvari
hakikat arayışına kendinizi adamaya, dünyayı değiştirmede rol oynamaya yönelik
her girişiminiz, özgeçmiş değerlendirme tanrıları tarafından günah olarak görülüp
mahkûm ediliyor.
“Mezun
olup iyi bir iş bulma potansiyeline sahip olmak istemiyor musunuz?”
“Yarı
zamanlı öğretim görevlisi olmaya, üç ders veren tam zamanlı profesörlerin
maaşının yarısı karşılığında yedi ders vermeye mahkûm olmak mı istiyorsunuz?”
“Sadece
bizim çok özel ve seçkin çarkımıza katılmak istemediğiniz için ailenizi gelecek
on yıllar boyunca borç köleliğine mahkûm etmek mi istiyorsunuz? Sonuçta, kim
bir dergiye göndermek için aylarca makale yazmakla uğraşmak istemez ki?
Şanslıysanız, bir yıl sonra size makalenizin keyfi hareket eden hakemlerin
belirli önyargılarına dayanan revizyonlarla kabul edildiğini bildiren bir cevap
alacaksınız. Bu eğlenceli değil mi? Felsefe ve genel olarak beşeri bilimler,
tam olarak bundan ibaret değil mi?”
Sonunda,
maddi baskılar genç vizyon sahibi akademisyenlerin azmini kırar. Proleterleşme
sürecine geri dönen ve öğretim asistanlığıyla geçinemeyen bu gençler, bir gün
profesörlerinin rahat yaşamlarını sürdürme umuduyla kısır döngüye girerler.
Ancak
radikal duyarlılıkları hâlâ mevcuttur. Bir çıkış yoluna ihtiyaç duymaktadırlar.
Etraflarına bakarlar ve akademik kısır döngünün içinde, saygın dergiler için uç
noktalarda yazılar yazan bir grup “radikal” bulurlar. Kısa sürede kendi
akrabalarıyla, radikal politikayı toplumsal ihlale indirgeyenlerle,
emperyalizmin şiddetinden ziyade “epistemik şiddet” gibi kavramları incelemekle
daha çok ilgilenenlerle buluşurlar.
“Özgeçmişimi
zenginleştirebileceğim, ve omuzlarımda taşıdığım suçluluk duygusundan
kurtulabileceğim yer tam da burası” diye düşünür genç akademisyen. Bu suçluluk
duygusu, derinlerde yatan şu farkındalıktan kaynaklanır: “İnsanlığın
mücadelelerine ihanet ettim, başlangıçta savaşmayı amaçladıkları güçlerin bir
aracı haline geldim.”
Onların
varoluşları, yaşamları her zaman Jean-Paul Sartre’ın “kötü niyet” dediği şeye
dayanacaktır. Kendilerini kandırmak, kural halini alır. Artık radikaller, dil
konusunda aydınlanmış olanlar, onlardır. İşçi sınıfı, eğitmek zorunda oldukları
geri kalmış bir ayak takımından ibarettir artık. İşçiler ancak aydınlara
yaklaştığı takdirde eğitilebilir bir kesimmiş gibi görünür. Bu aşağılık
insanlarda ne gibi bir umut olabilir ki?
Elbette,
Amerikan kapitalizmi eleştirilebilir, ama en azından aydınlanmış, LGBT ve diğer
konulara duyarlı bir toplumuz. Ruslar, Çinliler, Venezuelalılar, İranlılar vb.
gerici değil mi? Trans konuları hakkında ne düşünüyorlar? Aydınlanmış
medeniyetimizin çıkarları doğrultusunda, hükümetimizin onları medenileştirme
çabalarını desteklememiz gerekmez mi? Gidip onlara değerli demokrasimizden ve
insan haklarımızdan birazını sunsak iyi olmaz mı? Eminim, bu ülkelerin halkları
bu hediyemizi epey takdir edecektir.
Akademide
hâlâ çalışan bizim gibi insanlar için fazlasıyla tanıdık olan hikâyeler bunlar.
En azından benim görüşüme göre, radikal aydınların işçi sınıfından ve onların
hareketlerinden kopuşu, kapitalist elitin kurumsallaştırdığı bir gayrettir. Bu
ayrışma, aydınların sistemin hayatta kalmaları için onlardan beklediği şeye
dönüşme sürecine sinmiş bir olgudur, onun içinde örtük olarak işlemektedir. Aydınların
bilgi üretimi sürecinde kurdukları ilişkiler, işçi sınıfından kopuşlarını
zaruri kılmaktadır.
Akademik
yaşamın bu katılığı, son yüzyılda daha da kesifleşti. Evet, geçmişte halkın
yanında yer alan radikal akademisyenlerin akademik kurumları tarafından
dışlandığı birçok örneğe tanıklık ettik.[3] Peki ama bu insanlara nereye
gittiler ve neden bizi terk ettiler?
Kara
listeye alınan Du Bois, Komünist Parti’nin Jefferson Okulu’nda ders verdi.
Herbert Aptheker, akademiden atıldıktan sonra Komünist Parti’nin teorik dergisi
Political Affairs’in baş yayın yönetmeni oldu. Yukarıda bahsedilenlerin haricinde,
günümüzü ellilerin ABD’sinden farklı kılan başka hangi faktörlerden söz
edebiliriz?
Cevap
basit: Sahip olduğumuz hegemonya karşıtı halk kurumları, kısmen hükümetimizin
çabalarıyla, kısmen de Sovyet bloğunun çöküşü veya devrilmesiyle yok edildi.[4]
Her ne kadar bizim gibi insanlar, şu anda bunları yeniden inşa etmeye çalışsa
da, bugün geçmişte sahip olduğumuz maddi ve mali koşullardan çok uzağız.
Sovyetler’in Amerikan komünistlerine sağladığı fon ve yardım, ne yazık ki,
çağımızın egemen sosyalist devletleri tarafından bize sağlanmıyor.
İdeoloji,
aşkın bir alanda var olmaz. İnsanlar ve kurumlar aracılığıyla somutlaşır.
Radikal akademisyenlerin burjuva akademisinin çizgisine uyum göstermeye zorlanmamalarını
sağlayacak kurumlar olmadan, bu bölünmenin maddi koşulları varlığını
koruyacaktır.
İzin
verirseniz, konuşmamı şu hususla bitirmek istiyorum. Halktan ve onların
mücadelelerinden kopuk, burjuva hayatın kısır döngüsüne kendisini kaptırmış,
sözde radikal akademisyenleri kınamak çok kolay. Kınamak, bazen haklı olsa da,
bence doğru tepki, acımak olmalıdır.
Bunlar,
bir trajedinin kahramanlarıdır. G. W. F. Hegel’in belirttiği gibi, bir
trajedinin özü, bir bireyin üstlendiği çeşitli roller arasındaki çelişkilerde
bulunur. Sofokles’in Antigone’si, belki de bunun en iyi örneğidir.
Burada, bir kız kardeş (Antigone), erkek kardeşini (Polineykes) gömme
göreviyle, Kral Kreon’un Polineykes’i resmi bir cenaze törenini hak etmeyen bir
hain olarak gören emrine uymak zorunda olan bir yurttaş olarak üstlendiği görev
arasında sıkışıp kalmıştır. Bu çelişki, Hegel’in “her ikisi de tek taraflı
oldukları için yanlıştır, ancak her ikisi de haklıdır” sözüyle güzel bir
şekilde tasvir edilmiştir.
Sözde
radikal aydınlarımız da aynı şekilde, üstlenmek istedikleri iki rolün, devrimci
ve akademik rolün arasındaki çelişkinin esiridirler. Mevcut kurumlar içinde,
her bir rolün ima ettiği görevler arasında bir uzlaşma sağlanamaz. Bu, her bir
akademisyende farklı biçimler alan klasik trajedinin ana zeminidir. Ayrıca,
Sokrates’in Platon’un Şölen eserinin sonunda Aristofanes ve Agathon’a
hatırlattığı gibi, bu, aynı zamanda bir komedidir de, çünkü “trajedinin gerçek
sanatçısı aynı zamanda komedinin de sanatçısıdır.”
Radikal
aydınların işgal ettikleri trajedi, aynı zamanda komedi sahnesi, ancak partiler,
Hampton Enstitüsü, Orta Batı Marx Enstitüsü, Uluslararası Manifesto Grubu,
Eleştirel Teori Atölyesi gibi hegemonya karşıtı eğitim kurumları oluşturularak
aşılabilir. Akademisyenler, halk içinde ancak suretle kök salabilirler. Ancak
akademisyenler de kapitalizm koşullarında yaşayan insanlardır. Onlar da herkes
gibi ödemek zorunda oldukları faturalara sahiptirler. Bu nedenle, bu kurumlar,
hem geleneksel burjuva akademisine ihanet eden aydınları hem de işçi sınıfının bağrından
çıkan organik aydınları mali olarak destekleme kapasitesini geliştirmek için gayret
etmelidir. Bence bu, bugün incelediğimiz, aydınla işçi sınıfı arasındaki
uçurumu kapatmaya çalışanların karşı karşıya oldukları temel görevlerden
biridir.
Carlos L. Garrido
10
Aralık 2023
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Toplumsal devrimler için öznel koşulların vazgeçilmezliği hakkında daha
fazla bilgi için yazarın kitabının son bölümüne bakılabilir. The Purity
Fetish and the Crisis of Western Marxism. İştiraki.
[2]
Emperyalistlerin inorganik bir sol aydın yaratma çabaları hakkında daha fazla
bilgi için yazarın The Purity Fetish and the Crisis of Western Marxism
isimli kitabına, Frances Stonor Saunders’ın Cultural Cold War kitabına ve
Gabriel Rockhill’in yakında çıkacak olan kitabı The Intellectual World War
kitabına bakılabilir.
[3]
Son 30-40 yıllık kesitte, Anthony Monteiro (Afrika-Amerika Çalışmaları bölümünün
burjuva çizgisine uymadığı için Temple Üniversitesi’nden kovuldu) ve Norman Finkelstein
(Filistin yanlısı çalışmaları sebebiyle Hunter Koleji’nden atıldı) gibi
akademisyenler, kurulu düzen karşıtı görüşleri nedeniyle akademide kara listeye
alındılar.
[4] Burada Sovyetler Birliği’nin yerini doldurabilecek tek ülke, hiç şüphe yok ki Çin’dir. Ancak Çin, beynelmilel proleter dayanışma konusunda Sovyet standardını karşılayamamıştır.


0 Yorum:
Yorum Gönder