“Sekterlik”
ve o bitmek bilmeyen (ve her daim anlamsız olan) solcular arası kavgalara dair
şikâyetlerinizi içeren yorumlarınızı yazmadan önce, sizi şu iki soruyu ciddiyetle
düşünmeye davet ediyorum:
“Sol”
nedir? Birini ne “solcu” yapar?
Bunlar,
laf olsun torba dolsun diye sorulmuş sorular değil, bu yüzden lütfen bir iki
dakika sabırlı olun.
Günümüzde
insanlar “sol”dan bahsettiklerinde, somut siyasi bağlılıklarının teşkil ettiği yüzlerce
farklı bağlamın ürünü olan fikir kırıntılarını ve diğer göstergeleri anlamadan
sol derken neyi kastettiklerini kavramak, neredeyse imkânsızdır. Ortaya
birbiriyle ilişkisiz sonuçlar çıkar. Farklı sol tarifleri masaya serilir.
Bu
noktada Fransız Devrimi sonrası oluşan meclisteki oturma düzeni hakkında uzun
uzun nutuk atmayacağım, ancak kullandığımız terimlerin Fransız Devrimi denilen
dünya-tarihsel açıdan önem arz eden devrimden kaynak alıyor oluşu, gayet doğal.
O gün olduğu gibi bugün de ciddiyet arz eden siyasi farklılıklar, sınıfsal
çatışmalarla alakalı bir mesele.
Bugün
kapitalizm hegemonyacı olduğundan, neofaşist politikalarla kurulmuş kültürel bağı
tanımlamak için kullanılan “sağ”a mensup kişilere göre solculuk, esasen perde gerisindeki
karanlık figürlerin ürettiği, milyonlarca üniversite öğrencisinin, duyarcı
profesörün, liberal gazetecinin, trans bireyin, etnik azınlık mensubunun, kadının
(hep birlikte), yani zamanın ruhu hükmünü yitirmesin diye düşman rolünü
üstlenen herkesin uygulamaya koyduğu bir komplo teorisidir. Bu solculuk tanımı,
genel bir kafa karışıklığına yol açmaktadır.
Lenin,
Birinci Dünya Savaşı koşullarında İkinci Enternasyonal’in yaşadığı çöküşün
ardından kendilerini “Marksist” olarak tanımlayanların içine düştükleri perişan
hale dair eleştirilerini dile getirirken şunları söylüyordu:
“Bugün burjuvazi ve işçi
hareketi içerisindeki oportünistler, Marksizmin bu şekilde tahrif edilmesinde
hemfikirler. Bu teorinin devrimci yönünü, devrimci ruhunu göz ardı ediyor,
gizliyor veya çarpıtıyorlar. Burjuvazinin kabul edeceği veya onun onay vereceği
şeyleri ön plana çıkarıp yüceltiyorlar. Diyeceğim şeye sakin gülmeyin ama bugün
tüm sosyal şovenistler artık ‘Marksist’[...]”
[Lenin, Devlet ve Devrim, 1917]
Bugün,
tüm sosyal şovenistler “solcu” (bu lafa da gülebilirsiniz, çünkü hâlâ komik!).
“Savaş”
yanlısı çığlıklar atarken “ilerici” kelimesinin yeterince etkileyici olmadığını
düşünen kafası karışık liberaller; doksan yaşındaki soykırımcılara, sağlık
hizmeti ve borç hafifletilmesi için yalvaran sosyal demokratlar; hayali “otoriterlere”
saldırarak kızıl korkunun katılaşmış anlatılarını yatıştırmak isteyen
demokratik sosyalistler; kendi tarihlerinden korkan yüzlerce çeşit komünist ve
anarşist: Hepsi de siyasi görüşleri sorgulandığında “solcu” olarak çıkıyor
karşımıza. Cümlesi de “solculuğun” ne olması gerektiği hususunda kendince
sınırlar koymaya çalışıyor. Bu, kibarca söylemek gerekirse, tümüyle gülünç bir
çaba. Neticede “solculuk”, hiçbir şey ifade etmiyor, siyasetten kopuk, boş bir
kültürel aidiyet biçimine dönüşüyor.
Bu
zehri hemen etkisiz kılacak bir panzehir aranıyorsa o da netliktir. Eğer
Marksistseniz, size “Marksist” denmesi sizi rahatsız etmesin. Eğer
komünistseniz, orak ve çekiçten kaçmayın. Ne olduğunuzu bilmiyorsanız,
bilenlerden öğrenin. Başkaları yetersiz olduğunu bildikleri için konumlarını
gizlemeye çalıştıklarında, netlik bir silahtır.
Elbette,
sorgulanmamış, gerçeğe dökülmemiş veya eksik bırakılmış fikirlere sahip olmak
suç değil. Bu fikirler çoğunlukla, iyi ya da kötü, onları savunanların sınıfsal
karakterini ortaya koyarlar. Ancak sorun, bu fikirlerin partilere, örgütlere ve
siyasi çizgilere dönüştürülmesiyle ortaya çıkar. O zaman bu fikirler, sınıf
bilincine sahip bir proleter hareketin gelişimini pratikte engelleyerek, hızla
trajediye dönüşür. Daha da kötüsü, bazıları bu belirsizliği, sosyalizmle hiçbir
ilgisi olmayan kendi amaçları için kullanır.
İşte
burada, birlik olma zorunluluğu, kendi kendine yapılan bir sabotaj halini alıyor.
En
uç nokta konusunda şu tarz bir örneği vermek mümkün:
Avrupa
parlamentolarını işgal eden, işçi hareketinin hatırasına tüküren beceriksiz
sosyal demokrat partilerin, neoliberal bir çizgiye evrilerek, Marksizmle hiçbir
ilgilerinin kalmadığını, hatta Filipinler, Myanmar, Hindistan veya Filistin’deki
komünist gerillaların devam eden halk savaşlarıyla bile alakalarının
bulunmadığını artık herkes net bir biçimde görüyor olmalı. Sırf kızıl bayrak
sallıyorlar, nadiren de olsa tümüyle farklı şeyleri tarif ederken aynı
sloganları kullanıyorlar diye bunlar, aynı safta yer alıyor sayılamazlar.
Bugün
çoğu sosyal demokrat, bayrak sallamaktan ve slogan atmaktan bile korkuyor. Bu
siyasi projeleri tek bir hayali şemsiye altında toplamaya çalışmak, sadece
saçma değil, aynı zamanda bunların genel mücadele içerisinde oynadıkları
rolleri idrak etmek gerektiğinde, hiçbir işe yaramayacak bir iştir. O role
ileride değineceğiz.
Şimdilik,
birlik ve teslimiyet arasındaki farktan bahsedelim.
Birlik
Üzerine
Tahrik
edici bir söz söylememe izin verin lütfen:
Genelde
anlaşıldığı biçimiyle, solun birliği, bir aldatmacadır. Üstelik bu, zararlı bir
aldatmacadır.
Son
dönemde komünistlerin, özünde ne kadar gerici olursa olsun, çeşitli sosyal
demokrat projelerle nasıl ilişki kurması gerektiği meselesini tartışmak için
epey vakit harcandı. Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez’in ABD
genelinde yaptığı konuşmalara ve bu konuşmalarda savundukları şeylere bakmak,
meselenin özünü anlamak için kafi gelecektir. Bu isimlerin tam olarak neyi
savundukları belli değil.
Esasen
karşımızda, ileride Cortez’i sosyal demokrat başkan adayı olarak takdim etmeye
çalışan bir kampanya duruyor. Bu kampanya dâhilinde sağlık hizmetleri, öğrenci
borçlarının iptali, uygun fiyatlı konut ve on yıl önce genç Amerikalıları “solcu”
yapmayı başaran iyi fikirlerin hepsi, aynı heybenin içine konuluyor. Ama bir
açıdan, bu kampanyanın geçmişe takılı kaldığını görüyoruz. Zira bugün “solcuların”
çoğu, eski konumlarından uzakta. Hepsi de şimdilerde sosyal demokrasiyi bile
çöpe atan fikirleri savunuyor.
Gruplar
ve ekipler, farklı somut çıkarlara sahipler. Bu farklılık, en çok da uluslararası
dayanışma duygusunun ve emperyalizmin yol açtığı ahlaki yüke duyulan
tiksintinin bir sonucu olarak ortaya çıkan anti-Siyonist pozisyonlarda belirgin
şekilde görülür. İlgili farklılık, illaki sürtüşmelere sebep olur. Bu sürtüşme
neticesinde, bedeli ne olursa olsun, sürtüşmenin sonuçlarının yükünü
hafifletmek isteyenler çıkar. Hatta bazen bu insanlar, dolaylı olarak,
soykırıma kılıf uydurmaya çalışırlar.
Ne
yani, Trump’ın faşizmine karşı birlikte çalışmayalım mı?
Şimdilik
aramızdaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakamaz mıyız?
Bizi
birbirinden ayıran şeylerden çok daha fazla ortak noktamız yok mu?
Küçük
şeyler için her zaman kavga etmek zorunda mıyız?
Birlik
olmanın vakti gelmedi mi?
Neticede
bu türden boş birlik çağrıları, her zaman Marksistlere karşı bir sopa gibi
kullanılır. Bu çağrıları sopa niyetine kullananlar, bunun farkında olsun ya da
olmasın, sadece Marksistleri sindirme gayesini güderler.
Bu
sözde “solcular”, birlik çağrısında bulunduklarında, nedense bu birlik aşkına, kendilerini
ve örgütlerini Marksist çizgiye ve taktiklere tabi kılmak istemezler. “Makul”
ve “gerçekçi” olmak, reformizm alanına adım atmak, liberalleşmek, en
nihayetinde de güya mücadele ettiğimiz emperyalist burjuvazinin yanına
hizalanmak, her daim Marksistlere düşer. “Makul olmak”, tıpkı “sağduyu sahibi
olmak” gibi, resmi devlet kurumlarına ve emperyalizmin mantığına tam
teslimiyetin eş anlamlısı olarak iş gören bir ifadedir.
Peki
bu sopayı kim sallıyor? En iyi ihtimalle, gerçek bir direnişle karşılaşmadan
önce hayali engellere teslim olan, yanlış yönlendirilmiş korkaklar; en kötü
ihtimalle ise, işçi sınıfı radikalizminin yükselişini, farkında olsunlar ya da
olmasınlar, kişisel kariyerlerinde ilerlemek için bir araç olarak kullanan, aleni
oportünistler.
Hareketin
kendisi sağlamlaştıkça ve kendisine daha net bir amaç buldukça ilk grup saflara
kazanılabilir. İkinci gruba en sert şekilde saldırılmalı, bir yandan da işçi
sınıfının gündeme getirdiği doğal taleplere odaklanılmalıdır. Oportünistlerin bu
talepleri, kendi liberalizmlerine ve kamu sektöründe sahip olacakları
kariyerlerine uygun kıvama getirme çabalarına karşı konulmalıdır.
Bu
tür çabalarla ilk kez karşılaşmıyoruz. Marx, Gotha Programı Eleştirisi
ile devrimci işçilerin düşmanlarına verilen tavizlere sert bir şekilde müdahale
etme ihtiyacı duydu. Engels’in, “saygın” profesör Dühring’e karşı kaleme aldığı
polemiğin klasikleşmesinin bir sebebi vardı.
Bu
noktada günümüze ait soruların acilen cevaplanmasını gerekli kılan Filistin
meselesine bakmak gerekiyor. Filistin’de radikalizmin çeliği farklı bir zeminde
dövüldü. Burada devrimcilik, Batı’nın sosyal demokrasisinin ve reformizminin
mengenesinden azadeydi. Bu devrimcilik, bize şunları söyletiyor:
*
Oportünistler, sömürgeci soykırım karşısında ılımlılık talep ettiklerinde,
onlara on binlerce insanın hayatını “yereldeki siyaset”e tercih etmeyen,
tavizsiz bir anti-emperyalizmle karşılık verilmelidir.
*
Oportünistler, radikallerin, aşırılıkçıların veya sözde teröristlerin
kınanmasını talep ettiklerinde, onlara gerçek teröristlerin Washington, Berlin
ve Tel Aviv’de oturduğu gerçeği hatırlatılmalıdır.
*
Oportünistler, Filistinlilerin liderleri konusunda kimi tavizlerin verilmesini
istediklerinde, tüm halkların sömürgeci efendilerine karşı, kendi kaderlerini
tayin hakkı üzerinden verdikleri mücadelelere işaret edilmeli, aynı oportünistler,
alaycı ifadelerle ortamdan kovulmalıdır.
Oportünistler,
birlik çağrısında bulunduklarında, Marksistlerin cevabı her daim şu olmalıdır: “Hangi
şartlarda birlik? Hangi amaçla birlik? Kiminle birlik?”
Ya
da Lenin’in gayet net bir ifadeyle dile getirdiği biçimiyle:
“Birlik,
muhteşem bir şey, harika bir slogan. Ama işçi davasının ihtiyacı olan şey,
Marksistlerin birliğidir, Marksistlerle Marksizmin muhalifleri ve muharrifleri
arasındaki birlik değil. Birlikten bahseden herkese şunu sormalıyız: Kiminle
birlik? Tasfiyecilerle mi? Tasfiyecilerle birleşmeden dem vuranların bizi
tanımadıkları bellidir.
Fakat
eğer gerçek bir Marksist birlikten söz ediliyorsa o vakit şunu söyleriz: Pravda
gibi gazeteleri çıkarttığımız günden beri biz, tüm Marksist güçlerin
birleşmesini, birliğin aşağıdan gerçekleşmesini, pratik faaliyetler üzerinden
birliği savunuyoruz. Tasfiyecilerle flört etmeye, kurumsal yapıyı yıkmaya
çalışan örgütlerle diplomatik müzakereler yürütmeye hiç hacet yok. Tüm çabalarımızı,
Marksist işçileri Marksist sloganlar, tüm Marksist yapı etrafında bir araya
getirme işine teksif edelim.”
[V. I. Lenin, “Birlik”, 1914]
Burada
iki nokta öne çıkıyor ve bunların, günümüzdeki birlik meseleleri açısından
önemini açıklığa kavuşturmak için daha ayrıntılı olarak ele alınması gerekiyor:
Lenin
“Marksist işçileri bir araya getirmek”ten bahsettiğinde, işçilerin o aptal
liberal saflık testine tabi tutulmaları gerektiğini söylemiyor. İşçilerin
Marksizme bağlılıklarını kanıtlamak için belirli kriterleri yerine getirmelerinden
veya Para-Meta-Artı Para döngüsüne ilişkin formülü doğru kavradıklarına dair
bir sınavdan geçmeleri gerektiğinden bahsetmiyor.
Marksizm
anlayışımızı ve başkalarının zihniyetini geliştirmek, devrimci sürecin bir
parçasıdır, ancak istisnasız tüm proleterler, tanım gereği Marksizmin devrimci
öznesidir. Ortada bir sınıf mücadelesi vardır. Onun farkında mıyız değil miyiz,
asıl mesele budur.
Bu
mücadele dâhilinde, işçilerin çıkarlarına aykırı gerici siyasi çizgilerden kopmaları
için “Marksist sloganlar etrafında, tüm Marksist beden etrafında” bir araya
getirilmeleri gerekir.
Aynı
şekilde, Lenin, “aşağıdan birlik, pratik faaliyetlerde birlik” fikrini savunur.
Bu tespit, bize Marksist birliği nasıl pratiğe dökeceğimizi anlamanın anahtarını
sunar. Birçok işçi, reformist, oportünist veya alenen gerici örgütlere ve/veya
siyasi çizgilere bağlıdır, ancak bu, onların gerçek çıkarlarında hiçbir değişikliğe
sebep olmaz.
Bernie
Sanders gibi sosyal demokratlar, binlerce işçiyi mitinglerine çekmeyi
başardığında, bunu bir fırsat olarak görmeliyiz. Sosyal demokrasi denilen
siyasi çizgi ve bu çizginin liderlerinin bizim düşmanımız olduğuna hiç şüphe
yok, ancak onu destekleyen ve doğru pozisyon olarak görenler, düşmanımız
değildir. Dolayısıyla, bize düşen, o işçilerin somut mücadelelere iştirak etmelerini
sağlayarak, sosyal demokrat çizgiden kopmalarını sağlamak, böylece alternatif
bir hat açmaktır.
Marksistler,
gerici örgütlerin şemsiyesi altına girmeyi göze alarak, ama bu örgütlere teslim
olmadan, ilgili mücadelelere müdahale etmenin yollarını bulmalıdırlar. İşte “aşağıdan
birlik” ilkesi budur.
Madem
sırf birlik olalım diyerek, dostlar alışverişte görsün diye birleşerek yol
almak mümkün değil, böylesi bir birlik madem hiçbir cevap sunmuyor, gerekli
cevabı nereden bulacağız? Sonuçta kaçınılmaz olarak ortaya çıkan çatışmalarda
zafere nasıl ulaşacağız?
Cevap,
şu ya da bu şekilde, mücadelede aranmalıdır.
Mücadele
Üzerine
Yaklaşık
dört yıl önce, Mayıs 2021’de, İsrail, Gazze’yi bombalıyordu. Katliamın boyutu,
mevcut soykırımın yol açtığı yıkımla karşılaştırıldığında, neredeyse önemsiz
gibi görünüyordu. Yaşananlar ben her yönden dehşete düşürmüştü. Protestolara
katıldım, insanlarla konuştum, Münih’teki siyasi faaliyetlerde yer aldım.
Eskiden
Filistinlilerin haklarını savunan herkese düşmanca davranılırdı. Artık bu
düşmanlık had safhaya ulaşmıştı. Ayrıca “geniş yelpazeli sosyalist” parti olarak
inşa edilen “Die Linke”nin (Sol Parti’nin) üyesiydim. Partideki insanlarla
anlaşmazlıklar yaşıyordum. En sol uçta konumlanıyordum. Ama bir yandan da
birliğe, partiyi bir arada tutan o güçlü üst-anlatıya da inanıyordum. Küçük
farklılıklar yüzünden kavga etmektense tek bir partide olmak, daha hayırlıydı. Böyle
düşünüyordum.
Partililer,
Gazze’deki katliama yönelik tepkiler üzerinden ayrışmaya başladılar. Aradaki farklılıkları
idrak etmem iki yılımı aldı. Artık terörist devlet olarak İsrail’in
gerçekleştirdiği bombardımanlar konusunda net bir konum alınması gerektiğini
düşünüyordum. Benim gibi başkaları da vardı. Buna karşın, yerellikteki parti
liderleri, birlik çağrısında bulundular. Genel seçim tarihi yakınlaşmıştı. Liderler,
seçim sath-ı mailinde tartışmayı körükleyen, insanları bölecek mevzular konusunda
kavga etmenin iyi bir izlenim yaratmayacağını düşündüler. Bir süre bu çatışma
devam etti, ancak sonunda içteki ahenk adına mücadeleden vazgeçtik. Bombalar yağmaya
devam etti. Bu koşullarda partinin yapabildiği tek şey, her iki taraftaki
şiddeti sefil bir dille kınamak oldu.
Bugün
görüyorum ki benim gibi parti içerisinde Filistin’le dayanışma fikrini
savunanlar mücadeleyi değil birliği tercih ettiler. Böylelikle akla gelebilecek
en ucuz oportünizme boyun eğdik. Filistin mücadelesini ve uluslararası
dayanışma iddiasını, her birimiz, kendi küçük çapımızda, seçimlerde birkaç oy
daha fazla alma umuduyla, pazarda sattık.
Bu
suçu hep birlikte işledik. Peki şimdi bu yaşananlardan ne tür bir ders
çıkarmalıyız?
Bu
makaleyi bitirirken, İsrail, Gazze’nin tamamını işgal etme ve kuzeyi etnik
olarak temizleme niyetini açıktan ortaya koydu. Bu açıklama, kimseyi şaşırtmasın.
İsrail’in bu muradı, uyguladığı soykırım politikalarının bir neticesi.
Peki
benim eski partim bugün ne yapıyor? Bir hafta önce “İsrail’in var olma hakkı”
olduğunu bir kez daha dile getirdi. Ama soykırımdan hiç bahsetmedi. Eğer birlik
böyle bir şeyse böylesi bir kepazelik bize lazım değil. Bize düşen, düşmanla
kıran kırana mücadele etmek.
Bu
tartışmaya musallat olan meselelerin, insanların Hamas’a dair hayal ürünü, demode
veya alenen ırkçı görüşlere sahip olmaları, FHKC’nin şu veya bu mücadele
çizgisini eleştirmeleri veya FDHKC’nin rolünü irdelemeleriyle bir alakası yok.
Sorun, siyasetin doğasıyla ilgili temel bir anlayışla alakalı.
“Solcular”,
belirsiz görüşler, yüzeysel yorumlar ve bakış açılarından uzak durmalı. Somut mücadele
çizgileri arasındaki farklılıklara bakmalı. Gerçek dünyada ancak eyleme
geçirildiklerinde önem kazanan, ancak eyleme geçirildiklerinde çok daha önemli
hale gelen mücadele çizgileri üzerinde durulmalı.
Bazıları,
bu mücadele çizgilerini görmeyebilir. Hegemonya sahibi ideolojinin açtığı
yolları takip eden bu mücadele çizgileri, ya gelişmelere öncülük eder ya da
sadece birer eklenti olarak geride kaldıklarında haklı olarak önemsiz hale gelirler.
Size
kötü bir haber vermek istemem ama Filistinlilerin direnişi ve çektiği acılar,
internette veya tercih ettiğiniz reformist partide biriyle tartışmayı kazanmak
için bir bahaneden ibaret olmamalı. Filistinliler, gerçek bir soykırıma, gerçek
bombalara, gerçek katillere karşı mücadele eden gerçek insanlar. Onlar, üniversitelerde
eklektik fikirlerin gezindiği kitap kulüplerinin malzemesi değil. Söz konusu
tartışma, bu şekilde ele alınmalı. Burada beş taş oynamıyoruz.
Bu
tür konulara dair düşüncelerimiz, somut siyasi eylemle bağ kurmuyorsa, eleştiri
ya da soruşturma yoluyla bu eylemin hazırlanmasına katkı sunmuyorsa, geçerliliğe
ve herhangi bir faydaya sahip değildir. Buna karşın insanlar, soyut görüşleri
eşit bir konumdaymış gibi ele alıyorlar. Peki ama neden? Çünkü görüşler
kimsenin rahatını bozmaz, kimseyi riske atmaz. Her an değiştirilebilir, çarpıtılabilirler.
Zulüm veya toplumsal baskı karşısında hiçbir şey olmamış gibi davranılıp bir
kenara atılabilirler, çünkü zaten gerçekte hiçbir şey olmamıştır. Görüşler, fazla
ucuz şeylerdir ve hızla ölürler.
Liberal
ideoloji, siyasetle bu şekilde ilişki kurar. O, saf, lekesiz bir idealizmden
ibarettir. Bu idealizm, çoğu zaman Marksist örgütlerin gerçek mücadeledeki
zayıflığından kaynaklanırken, aynı zamanda bu zayıflığı da muhafaza eder.
Ayrıca, gerçek hareket için bir ölüm tuzağıdır, çünkü son derece ciddi olanı
sıradanlaştırır.
Mao’nun
belki de en ünlü broşüründe dile getirdiği gibi:
“[…] liberalizm, ideolojik
mücadeleyi reddeder ve ilkesiz barıştan yana saf tutar, böylelikle yozlaşmış ve
bayağı bir tavra yol açar, parti ve devrimci örgütler içindeki bazı birimlerde
ve bireylerde siyasî soysuzlaşmaya neden olur.
[...] Liberalizm,
oportünizmin bir ifadesidir ve Marksizme tamamen aykırıdır. Olumsuzdur ve
nesnel olarak düşmana hizmet eder; içimizde sürüp gitmesinden düşmanın hoşnut
olması bundandır. Bu niteliğinden dolayı liberalizmin devrim saflarında yeri
olmamalıdır.”
[Mao Zedong, “Liberalizmle Mücadele”, 1937]
Mao’nun
argümanına sadık kalacak olursak, sermaye ile proletarya arasındaki temel
çelişki varlığını muhafaza ettiği sürece, tüm siyasi olayları karakterize eden
iki çizgiyi her zaman birbirinden ayırmalıyız: Burjuva gerici çizgi ve proleter
devrimci çizgi. Bu çizgiler, sınıf mücadelesinin gerçek koşullarına içkin olan
nesnel bir gerçekliktir ve komünistler olarak görevimiz, gerçekliği Marksizm
aracılığıyla araştırmak, böylece bunların özelliklerini belirlemek, proleter
çizgiyi eyleme geçirerek, burjuva çizgiyle mücadele etmektir. Siyasi
mücadelenin özü budur.
Dört
yıl önce ben, Filistin konusunda burjuva gerici çizgiden yana saf tutmuştum.
Daha iyisini bilmediğim için değil, daha kolay bir yol olduğu, sahte birliğin
cazibesi bu çizgiyi daha cazip kıldığı için. “İlkesiz barışı” seçtim, çünkü
içinde bulunduğum, liberallerin, sosyal demokratların, reformistlerin ve
ilkesiz komünistlerin birliğini temel alan örgüt, her yönüyle bu yönde yürümemi
emrediyordu. Bu durum, kimseyi şaşırtmasın. Neticede güneşin altında yeni bir
şey yok. Liberalizm, birçok farklı dona bürünebiliyor:
“Karşı çıkmaksızın yanlış
görüşleri dinlemek ve hatta karşı-devrimci düşünceleri duyup da haber vermemek,
bunları sanki hiçbir şey olmamış gibi kayıtsızlıkla karşılamak. Bu,
liberalizmin altıncı biçimidir.”
[Mao Zedong, “Liberalizmle Mücadele”, 1937]
Giriştiğim
bu özeleştiri talimi, kendimi cezalandırma amacı gütmüyor. Bilâkis, sahte
birliğin, iyi niyetli insanların pratik siyasetine (ki bu, önem taşıyan tek
siyaset türüdür) nasıl aktif olarak zarar verebileceğini ortaya koyuyor. Dün Siyonizme
dair sahip olduğu teorik görüşle bugünkü görüşüm arasında önemli bir fark yok. Ama
halen daha Siyonizme dair konumumu parti içi çatışmalara duyduğum nefrete ve
tiksintiye tabi kılıyorum. Benim gibilerine her oportünist örgütte
rastlayabilirsiniz. Yanlış siyasi çizgiler, tam da bu tür yanılsamalara yol
açıyor. Özellikle de birliğin kendi içinde bir amaç olarak görüldüğü örgütlerde.
Dolayısıyla,
bir dahaki sefere belirsiz şartlar altında ve iyi tanımlanmamış siyasi
temellere dayalı olarak birlik çağrısında bulunan birini duyduğunuzda,
cevabınız şu olmalı:
“Ortak mücadele olmadan birlik olmaz. Ortak amaç olmadan
birlik olmaz.”
Eğer
böylesi bir ortak mücadele ve amaçtan bahsedilmiyorsa, Filistin’de veya başka
bir yerde, bu sahte birliğin kurbanı olup da masada yer bulamayanlar adına,
sahte birliğe karşı tavır almak gerekir.
Bugün
her şeyin tehlikede olduğu koşullarda hangi çizgi seçilmeli?
Lukas Unger
15
Mayıs 2025
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder