24 Nisan 2026

Solun Birliği Fikrine İtiraz

“Sekterlik” ve o bitmek bilmeyen (ve her daim anlamsız olan) solcular arası kavgalara dair şikâyetlerinizi içeren yorumlarınızı yazmadan önce, sizi şu iki soruyu ciddiyetle düşünmeye davet ediyorum:

“Sol” nedir? Birini ne “solcu” yapar?

Bunlar, laf olsun torba dolsun diye sorulmuş sorular değil, bu yüzden lütfen bir iki dakika sabırlı olun.

Günümüzde insanlar “sol”dan bahsettiklerinde, somut siyasi bağlılıklarının teşkil ettiği yüzlerce farklı bağlamın ürünü olan fikir kırıntılarını ve diğer göstergeleri anlamadan sol derken neyi kastettiklerini kavramak, neredeyse imkânsızdır. Ortaya birbiriyle ilişkisiz sonuçlar çıkar. Farklı sol tarifleri masaya serilir.

Bu noktada Fransız Devrimi sonrası oluşan meclisteki oturma düzeni hakkında uzun uzun nutuk atmayacağım, ancak kullandığımız terimlerin Fransız Devrimi denilen dünya-tarihsel açıdan önem arz eden devrimden kaynak alıyor oluşu, gayet doğal. O gün olduğu gibi bugün de ciddiyet arz eden siyasi farklılıklar, sınıfsal çatışmalarla alakalı bir mesele.

Bugün kapitalizm hegemonyacı olduğundan, neofaşist politikalarla kurulmuş kültürel bağı tanımlamak için kullanılan “sağ”a mensup kişilere göre solculuk, esasen perde gerisindeki karanlık figürlerin ürettiği, milyonlarca üniversite öğrencisinin, duyarcı profesörün, liberal gazetecinin, trans bireyin, etnik azınlık mensubunun, kadının (hep birlikte), yani zamanın ruhu hükmünü yitirmesin diye düşman rolünü üstlenen herkesin uygulamaya koyduğu bir komplo teorisidir. Bu solculuk tanımı, genel bir kafa karışıklığına yol açmaktadır.

Lenin, Birinci Dünya Savaşı koşullarında İkinci Enternasyonal’in yaşadığı çöküşün ardından kendilerini “Marksist” olarak tanımlayanların içine düştükleri perişan hale dair eleştirilerini dile getirirken şunları söylüyordu:

“Bugün burjuvazi ve işçi hareketi içerisindeki oportünistler, Marksizmin bu şekilde tahrif edilmesinde hemfikirler. Bu teorinin devrimci yönünü, devrimci ruhunu göz ardı ediyor, gizliyor veya çarpıtıyorlar. Burjuvazinin kabul edeceği veya onun onay vereceği şeyleri ön plana çıkarıp yüceltiyorlar. Diyeceğim şeye sakin gülmeyin ama bugün tüm sosyal şovenistler artık ‘Marksist’[...]”

[Lenin, Devlet ve Devrim, 1917]

Bugün, tüm sosyal şovenistler “solcu” (bu lafa da gülebilirsiniz, çünkü hâlâ komik!).

“Savaş” yanlısı çığlıklar atarken “ilerici” kelimesinin yeterince etkileyici olmadığını düşünen kafası karışık liberaller; doksan yaşındaki soykırımcılara, sağlık hizmeti ve borç hafifletilmesi için yalvaran sosyal demokratlar; hayali “otoriterlere” saldırarak kızıl korkunun katılaşmış anlatılarını yatıştırmak isteyen demokratik sosyalistler; kendi tarihlerinden korkan yüzlerce çeşit komünist ve anarşist: Hepsi de siyasi görüşleri sorgulandığında “solcu” olarak çıkıyor karşımıza. Cümlesi de “solculuğun” ne olması gerektiği hususunda kendince sınırlar koymaya çalışıyor. Bu, kibarca söylemek gerekirse, tümüyle gülünç bir çaba. Neticede “solculuk”, hiçbir şey ifade etmiyor, siyasetten kopuk, boş bir kültürel aidiyet biçimine dönüşüyor.

Bu zehri hemen etkisiz kılacak bir panzehir aranıyorsa o da netliktir. Eğer Marksistseniz, size “Marksist” denmesi sizi rahatsız etmesin. Eğer komünistseniz, orak ve çekiçten kaçmayın. Ne olduğunuzu bilmiyorsanız, bilenlerden öğrenin. Başkaları yetersiz olduğunu bildikleri için konumlarını gizlemeye çalıştıklarında, netlik bir silahtır.

Elbette, sorgulanmamış, gerçeğe dökülmemiş veya eksik bırakılmış fikirlere sahip olmak suç değil. Bu fikirler çoğunlukla, iyi ya da kötü, onları savunanların sınıfsal karakterini ortaya koyarlar. Ancak sorun, bu fikirlerin partilere, örgütlere ve siyasi çizgilere dönüştürülmesiyle ortaya çıkar. O zaman bu fikirler, sınıf bilincine sahip bir proleter hareketin gelişimini pratikte engelleyerek, hızla trajediye dönüşür. Daha da kötüsü, bazıları bu belirsizliği, sosyalizmle hiçbir ilgisi olmayan kendi amaçları için kullanır.

İşte burada, birlik olma zorunluluğu, kendi kendine yapılan bir sabotaj halini alıyor.

En uç nokta konusunda şu tarz bir örneği vermek mümkün:

Avrupa parlamentolarını işgal eden, işçi hareketinin hatırasına tüküren beceriksiz sosyal demokrat partilerin, neoliberal bir çizgiye evrilerek, Marksizmle hiçbir ilgilerinin kalmadığını, hatta Filipinler, Myanmar, Hindistan veya Filistin’deki komünist gerillaların devam eden halk savaşlarıyla bile alakalarının bulunmadığını artık herkes net bir biçimde görüyor olmalı. Sırf kızıl bayrak sallıyorlar, nadiren de olsa tümüyle farklı şeyleri tarif ederken aynı sloganları kullanıyorlar diye bunlar, aynı safta yer alıyor sayılamazlar.

Bugün çoğu sosyal demokrat, bayrak sallamaktan ve slogan atmaktan bile korkuyor. Bu siyasi projeleri tek bir hayali şemsiye altında toplamaya çalışmak, sadece saçma değil, aynı zamanda bunların genel mücadele içerisinde oynadıkları rolleri idrak etmek gerektiğinde, hiçbir işe yaramayacak bir iştir. O role ileride değineceğiz.

Şimdilik, birlik ve teslimiyet arasındaki farktan bahsedelim.

Birlik Üzerine

Tahrik edici bir söz söylememe izin verin lütfen:

Genelde anlaşıldığı biçimiyle, solun birliği, bir aldatmacadır. Üstelik bu, zararlı bir aldatmacadır.

Son dönemde komünistlerin, özünde ne kadar gerici olursa olsun, çeşitli sosyal demokrat projelerle nasıl ilişki kurması gerektiği meselesini tartışmak için epey vakit harcandı. Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez’in ABD genelinde yaptığı konuşmalara ve bu konuşmalarda savundukları şeylere bakmak, meselenin özünü anlamak için kafi gelecektir. Bu isimlerin tam olarak neyi savundukları belli değil.

Esasen karşımızda, ileride Cortez’i sosyal demokrat başkan adayı olarak takdim etmeye çalışan bir kampanya duruyor. Bu kampanya dâhilinde sağlık hizmetleri, öğrenci borçlarının iptali, uygun fiyatlı konut ve on yıl önce genç Amerikalıları “solcu” yapmayı başaran iyi fikirlerin hepsi, aynı heybenin içine konuluyor. Ama bir açıdan, bu kampanyanın geçmişe takılı kaldığını görüyoruz. Zira bugün “solcuların” çoğu, eski konumlarından uzakta. Hepsi de şimdilerde sosyal demokrasiyi bile çöpe atan fikirleri savunuyor.

Gruplar ve ekipler, farklı somut çıkarlara sahipler. Bu farklılık, en çok da uluslararası dayanışma duygusunun ve emperyalizmin yol açtığı ahlaki yüke duyulan tiksintinin bir sonucu olarak ortaya çıkan anti-Siyonist pozisyonlarda belirgin şekilde görülür. İlgili farklılık, illaki sürtüşmelere sebep olur. Bu sürtüşme neticesinde, bedeli ne olursa olsun, sürtüşmenin sonuçlarının yükünü hafifletmek isteyenler çıkar. Hatta bazen bu insanlar, dolaylı olarak, soykırıma kılıf uydurmaya çalışırlar.

Ne yani, Trump’ın faşizmine karşı birlikte çalışmayalım mı?

Şimdilik aramızdaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakamaz mıyız?

Bizi birbirinden ayıran şeylerden çok daha fazla ortak noktamız yok mu?

Küçük şeyler için her zaman kavga etmek zorunda mıyız?

Birlik olmanın vakti gelmedi mi?

Neticede bu türden boş birlik çağrıları, her zaman Marksistlere karşı bir sopa gibi kullanılır. Bu çağrıları sopa niyetine kullananlar, bunun farkında olsun ya da olmasın, sadece Marksistleri sindirme gayesini güderler.

Bu sözde “solcular”, birlik çağrısında bulunduklarında, nedense bu birlik aşkına, kendilerini ve örgütlerini Marksist çizgiye ve taktiklere tabi kılmak istemezler. “Makul” ve “gerçekçi” olmak, reformizm alanına adım atmak, liberalleşmek, en nihayetinde de güya mücadele ettiğimiz emperyalist burjuvazinin yanına hizalanmak, her daim Marksistlere düşer. “Makul olmak”, tıpkı “sağduyu sahibi olmak” gibi, resmi devlet kurumlarına ve emperyalizmin mantığına tam teslimiyetin eş anlamlısı olarak iş gören bir ifadedir.

Peki bu sopayı kim sallıyor? En iyi ihtimalle, gerçek bir direnişle karşılaşmadan önce hayali engellere teslim olan, yanlış yönlendirilmiş korkaklar; en kötü ihtimalle ise, işçi sınıfı radikalizminin yükselişini, farkında olsunlar ya da olmasınlar, kişisel kariyerlerinde ilerlemek için bir araç olarak kullanan, aleni oportünistler.

Hareketin kendisi sağlamlaştıkça ve kendisine daha net bir amaç buldukça ilk grup saflara kazanılabilir. İkinci gruba en sert şekilde saldırılmalı, bir yandan da işçi sınıfının gündeme getirdiği doğal taleplere odaklanılmalıdır. Oportünistlerin bu talepleri, kendi liberalizmlerine ve kamu sektöründe sahip olacakları kariyerlerine uygun kıvama getirme çabalarına karşı konulmalıdır.

Bu tür çabalarla ilk kez karşılaşmıyoruz. Marx, Gotha Programı Eleştirisi ile devrimci işçilerin düşmanlarına verilen tavizlere sert bir şekilde müdahale etme ihtiyacı duydu. Engels’in, “saygın” profesör Dühring’e karşı kaleme aldığı polemiğin klasikleşmesinin bir sebebi vardı.

Bu noktada günümüze ait soruların acilen cevaplanmasını gerekli kılan Filistin meselesine bakmak gerekiyor. Filistin’de radikalizmin çeliği farklı bir zeminde dövüldü. Burada devrimcilik, Batı’nın sosyal demokrasisinin ve reformizminin mengenesinden azadeydi. Bu devrimcilik, bize şunları söyletiyor:

* Oportünistler, sömürgeci soykırım karşısında ılımlılık talep ettiklerinde, onlara on binlerce insanın hayatını “yereldeki siyaset”e tercih etmeyen, tavizsiz bir anti-emperyalizmle karşılık verilmelidir.

* Oportünistler, radikallerin, aşırılıkçıların veya sözde teröristlerin kınanmasını talep ettiklerinde, onlara gerçek teröristlerin Washington, Berlin ve Tel Aviv’de oturduğu gerçeği hatırlatılmalıdır.

* Oportünistler, Filistinlilerin liderleri konusunda kimi tavizlerin verilmesini istediklerinde, tüm halkların sömürgeci efendilerine karşı, kendi kaderlerini tayin hakkı üzerinden verdikleri mücadelelere işaret edilmeli, aynı oportünistler, alaycı ifadelerle ortamdan kovulmalıdır.

Oportünistler, birlik çağrısında bulunduklarında, Marksistlerin cevabı her daim şu olmalıdır: “Hangi şartlarda birlik? Hangi amaçla birlik? Kiminle birlik?”

Ya da Lenin’in gayet net bir ifadeyle dile getirdiği biçimiyle:

“Birlik, muhteşem bir şey, harika bir slogan. Ama işçi davasının ihtiyacı olan şey, Marksistlerin birliğidir, Marksistlerle Marksizmin muhalifleri ve muharrifleri arasındaki birlik değil. Birlikten bahseden herkese şunu sormalıyız: Kiminle birlik? Tasfiyecilerle mi? Tasfiyecilerle birleşmeden dem vuranların bizi tanımadıkları bellidir.

Fakat eğer gerçek bir Marksist birlikten söz ediliyorsa o vakit şunu söyleriz: Pravda gibi gazeteleri çıkarttığımız günden beri biz, tüm Marksist güçlerin birleşmesini, birliğin aşağıdan gerçekleşmesini, pratik faaliyetler üzerinden birliği savunuyoruz. Tasfiyecilerle flört etmeye, kurumsal yapıyı yıkmaya çalışan örgütlerle diplomatik müzakereler yürütmeye hiç hacet yok. Tüm çabalarımızı, Marksist işçileri Marksist sloganlar, tüm Marksist yapı etrafında bir araya getirme işine teksif edelim.

[V. I. Lenin, “Birlik”, 1914]

Burada iki nokta öne çıkıyor ve bunların, günümüzdeki birlik meseleleri açısından önemini açıklığa kavuşturmak için daha ayrıntılı olarak ele alınması gerekiyor:

Lenin “Marksist işçileri bir araya getirmek”ten bahsettiğinde, işçilerin o aptal liberal saflık testine tabi tutulmaları gerektiğini söylemiyor. İşçilerin Marksizme bağlılıklarını kanıtlamak için belirli kriterleri yerine getirmelerinden veya Para-Meta-Artı Para döngüsüne ilişkin formülü doğru kavradıklarına dair bir sınavdan geçmeleri gerektiğinden bahsetmiyor.

Marksizm anlayışımızı ve başkalarının zihniyetini geliştirmek, devrimci sürecin bir parçasıdır, ancak istisnasız tüm proleterler, tanım gereği Marksizmin devrimci öznesidir. Ortada bir sınıf mücadelesi vardır. Onun farkında mıyız değil miyiz, asıl mesele budur.

Bu mücadele dâhilinde, işçilerin çıkarlarına aykırı gerici siyasi çizgilerden kopmaları için “Marksist sloganlar etrafında, tüm Marksist beden etrafında” bir araya getirilmeleri gerekir.

Aynı şekilde, Lenin, “aşağıdan birlik, pratik faaliyetlerde birlik” fikrini savunur. Bu tespit, bize Marksist birliği nasıl pratiğe dökeceğimizi anlamanın anahtarını sunar. Birçok işçi, reformist, oportünist veya alenen gerici örgütlere ve/veya siyasi çizgilere bağlıdır, ancak bu, onların gerçek çıkarlarında hiçbir değişikliğe sebep olmaz.

Bernie Sanders gibi sosyal demokratlar, binlerce işçiyi mitinglerine çekmeyi başardığında, bunu bir fırsat olarak görmeliyiz. Sosyal demokrasi denilen siyasi çizgi ve bu çizginin liderlerinin bizim düşmanımız olduğuna hiç şüphe yok, ancak onu destekleyen ve doğru pozisyon olarak görenler, düşmanımız değildir. Dolayısıyla, bize düşen, o işçilerin somut mücadelelere iştirak etmelerini sağlayarak, sosyal demokrat çizgiden kopmalarını sağlamak, böylece alternatif bir hat açmaktır.

Marksistler, gerici örgütlerin şemsiyesi altına girmeyi göze alarak, ama bu örgütlere teslim olmadan, ilgili mücadelelere müdahale etmenin yollarını bulmalıdırlar. İşte “aşağıdan birlik” ilkesi budur.

Madem sırf birlik olalım diyerek, dostlar alışverişte görsün diye birleşerek yol almak mümkün değil, böylesi bir birlik madem hiçbir cevap sunmuyor, gerekli cevabı nereden bulacağız? Sonuçta kaçınılmaz olarak ortaya çıkan çatışmalarda zafere nasıl ulaşacağız?

Cevap, şu ya da bu şekilde, mücadelede aranmalıdır.

Mücadele Üzerine

Yaklaşık dört yıl önce, Mayıs 2021’de, İsrail, Gazze’yi bombalıyordu. Katliamın boyutu, mevcut soykırımın yol açtığı yıkımla karşılaştırıldığında, neredeyse önemsiz gibi görünüyordu. Yaşananlar ben her yönden dehşete düşürmüştü. Protestolara katıldım, insanlarla konuştum, Münih’teki siyasi faaliyetlerde yer aldım.

Eskiden Filistinlilerin haklarını savunan herkese düşmanca davranılırdı. Artık bu düşmanlık had safhaya ulaşmıştı. Ayrıca “geniş yelpazeli sosyalist” parti olarak inşa edilen “Die Linke”nin (Sol Parti’nin) üyesiydim. Partideki insanlarla anlaşmazlıklar yaşıyordum. En sol uçta konumlanıyordum. Ama bir yandan da birliğe, partiyi bir arada tutan o güçlü üst-anlatıya da inanıyordum. Küçük farklılıklar yüzünden kavga etmektense tek bir partide olmak, daha hayırlıydı. Böyle düşünüyordum.

Partililer, Gazze’deki katliama yönelik tepkiler üzerinden ayrışmaya başladılar. Aradaki farklılıkları idrak etmem iki yılımı aldı. Artık terörist devlet olarak İsrail’in gerçekleştirdiği bombardımanlar konusunda net bir konum alınması gerektiğini düşünüyordum. Benim gibi başkaları da vardı. Buna karşın, yerellikteki parti liderleri, birlik çağrısında bulundular. Genel seçim tarihi yakınlaşmıştı. Liderler, seçim sath-ı mailinde tartışmayı körükleyen, insanları bölecek mevzular konusunda kavga etmenin iyi bir izlenim yaratmayacağını düşündüler. Bir süre bu çatışma devam etti, ancak sonunda içteki ahenk adına mücadeleden vazgeçtik. Bombalar yağmaya devam etti. Bu koşullarda partinin yapabildiği tek şey, her iki taraftaki şiddeti sefil bir dille kınamak oldu.

Bugün görüyorum ki benim gibi parti içerisinde Filistin’le dayanışma fikrini savunanlar mücadeleyi değil birliği tercih ettiler. Böylelikle akla gelebilecek en ucuz oportünizme boyun eğdik. Filistin mücadelesini ve uluslararası dayanışma iddiasını, her birimiz, kendi küçük çapımızda, seçimlerde birkaç oy daha fazla alma umuduyla, pazarda sattık.

Bu suçu hep birlikte işledik. Peki şimdi bu yaşananlardan ne tür bir ders çıkarmalıyız?

Bu makaleyi bitirirken, İsrail, Gazze’nin tamamını işgal etme ve kuzeyi etnik olarak temizleme niyetini açıktan ortaya koydu. Bu açıklama, kimseyi şaşırtmasın. İsrail’in bu muradı, uyguladığı soykırım politikalarının bir neticesi.

Peki benim eski partim bugün ne yapıyor? Bir hafta önce “İsrail’in var olma hakkı” olduğunu bir kez daha dile getirdi. Ama soykırımdan hiç bahsetmedi. Eğer birlik böyle bir şeyse böylesi bir kepazelik bize lazım değil. Bize düşen, düşmanla kıran kırana mücadele etmek.

Bu tartışmaya musallat olan meselelerin, insanların Hamas’a dair hayal ürünü, demode veya alenen ırkçı görüşlere sahip olmaları, FHKC’nin şu veya bu mücadele çizgisini eleştirmeleri veya FDHKC’nin rolünü irdelemeleriyle bir alakası yok. Sorun, siyasetin doğasıyla ilgili temel bir anlayışla alakalı.

“Solcular”, belirsiz görüşler, yüzeysel yorumlar ve bakış açılarından uzak durmalı. Somut mücadele çizgileri arasındaki farklılıklara bakmalı. Gerçek dünyada ancak eyleme geçirildiklerinde önem kazanan, ancak eyleme geçirildiklerinde çok daha önemli hale gelen mücadele çizgileri üzerinde durulmalı.

Bazıları, bu mücadele çizgilerini görmeyebilir. Hegemonya sahibi ideolojinin açtığı yolları takip eden bu mücadele çizgileri, ya gelişmelere öncülük eder ya da sadece birer eklenti olarak geride kaldıklarında haklı olarak önemsiz hale gelirler.

Size kötü bir haber vermek istemem ama Filistinlilerin direnişi ve çektiği acılar, internette veya tercih ettiğiniz reformist partide biriyle tartışmayı kazanmak için bir bahaneden ibaret olmamalı. Filistinliler, gerçek bir soykırıma, gerçek bombalara, gerçek katillere karşı mücadele eden gerçek insanlar. Onlar, üniversitelerde eklektik fikirlerin gezindiği kitap kulüplerinin malzemesi değil. Söz konusu tartışma, bu şekilde ele alınmalı. Burada beş taş oynamıyoruz.

Bu tür konulara dair düşüncelerimiz, somut siyasi eylemle bağ kurmuyorsa, eleştiri ya da soruşturma yoluyla bu eylemin hazırlanmasına katkı sunmuyorsa, geçerliliğe ve herhangi bir faydaya sahip değildir. Buna karşın insanlar, soyut görüşleri eşit bir konumdaymış gibi ele alıyorlar. Peki ama neden? Çünkü görüşler kimsenin rahatını bozmaz, kimseyi riske atmaz. Her an değiştirilebilir, çarpıtılabilirler. Zulüm veya toplumsal baskı karşısında hiçbir şey olmamış gibi davranılıp bir kenara atılabilirler, çünkü zaten gerçekte hiçbir şey olmamıştır. Görüşler, fazla ucuz şeylerdir ve hızla ölürler.

Liberal ideoloji, siyasetle bu şekilde ilişki kurar. O, saf, lekesiz bir idealizmden ibarettir. Bu idealizm, çoğu zaman Marksist örgütlerin gerçek mücadeledeki zayıflığından kaynaklanırken, aynı zamanda bu zayıflığı da muhafaza eder. Ayrıca, gerçek hareket için bir ölüm tuzağıdır, çünkü son derece ciddi olanı sıradanlaştırır.

Mao’nun belki de en ünlü broşüründe dile getirdiği gibi:

“[…] liberalizm, ideolojik mücadeleyi reddeder ve ilkesiz barıştan yana saf tutar, böylelikle yozlaşmış ve bayağı bir tavra yol açar, parti ve devrimci örgütler içindeki bazı birimlerde ve bireylerde siyasî soysuzlaşmaya neden olur.

[...] Liberalizm, oportünizmin bir ifadesidir ve Marksizme tamamen aykırıdır. Olumsuzdur ve nesnel olarak düşmana hizmet eder; içimizde sürüp gitmesinden düşmanın hoşnut olması bundandır. Bu niteliğinden dolayı liberalizmin devrim saflarında yeri olmamalıdır.”

[Mao Zedong, “Liberalizmle Mücadele”, 1937]

Mao’nun argümanına sadık kalacak olursak, sermaye ile proletarya arasındaki temel çelişki varlığını muhafaza ettiği sürece, tüm siyasi olayları karakterize eden iki çizgiyi her zaman birbirinden ayırmalıyız: Burjuva gerici çizgi ve proleter devrimci çizgi. Bu çizgiler, sınıf mücadelesinin gerçek koşullarına içkin olan nesnel bir gerçekliktir ve komünistler olarak görevimiz, gerçekliği Marksizm aracılığıyla araştırmak, böylece bunların özelliklerini belirlemek, proleter çizgiyi eyleme geçirerek, burjuva çizgiyle mücadele etmektir. Siyasi mücadelenin özü budur.

Dört yıl önce ben, Filistin konusunda burjuva gerici çizgiden yana saf tutmuştum. Daha iyisini bilmediğim için değil, daha kolay bir yol olduğu, sahte birliğin cazibesi bu çizgiyi daha cazip kıldığı için. “İlkesiz barışı” seçtim, çünkü içinde bulunduğum, liberallerin, sosyal demokratların, reformistlerin ve ilkesiz komünistlerin birliğini temel alan örgüt, her yönüyle bu yönde yürümemi emrediyordu. Bu durum, kimseyi şaşırtmasın. Neticede güneşin altında yeni bir şey yok. Liberalizm, birçok farklı dona bürünebiliyor:

“Karşı çıkmaksızın yanlış görüşleri dinlemek ve hatta karşı-devrimci düşünceleri duyup da haber vermemek, bunları sanki hiçbir şey olmamış gibi kayıtsızlıkla karşılamak. Bu, liberalizmin altıncı biçimidir.”

[Mao Zedong, “Liberalizmle Mücadele”, 1937]

Giriştiğim bu özeleştiri talimi, kendimi cezalandırma amacı gütmüyor. Bilâkis, sahte birliğin, iyi niyetli insanların pratik siyasetine (ki bu, önem taşıyan tek siyaset türüdür) nasıl aktif olarak zarar verebileceğini ortaya koyuyor. Dün Siyonizme dair sahip olduğu teorik görüşle bugünkü görüşüm arasında önemli bir fark yok. Ama halen daha Siyonizme dair konumumu parti içi çatışmalara duyduğum nefrete ve tiksintiye tabi kılıyorum. Benim gibilerine her oportünist örgütte rastlayabilirsiniz. Yanlış siyasi çizgiler, tam da bu tür yanılsamalara yol açıyor. Özellikle de birliğin kendi içinde bir amaç olarak görüldüğü örgütlerde.

Dolayısıyla, bir dahaki sefere belirsiz şartlar altında ve iyi tanımlanmamış siyasi temellere dayalı olarak birlik çağrısında bulunan birini duyduğunuzda, cevabınız şu olmalı:

“Ortak mücadele olmadan birlik olmaz. Ortak amaç olmadan birlik olmaz.”

Eğer böylesi bir ortak mücadele ve amaçtan bahsedilmiyorsa, Filistin’de veya başka bir yerde, bu sahte birliğin kurbanı olup da masada yer bulamayanlar adına, sahte birliğe karşı tavır almak gerekir.

Bugün her şeyin tehlikede olduğu koşullarda hangi çizgi seçilmeli?

Lukas Unger
15 Mayıs 2025
Kaynak

0 Yorum: