Marxlenin Pérez Valdés
23 Mart 2026
Gabriel
Rockhill ile tesadüfen tanıştım, lakin bu tanışma hiç de kazara gerçekleşmiş bir
şey değildi. Beni kendisiyle bu yılın Ocak ayında, Havana Üniversitesi’nde Üç
Kıta Konferansı’nın altmışıncı kuruluş yıl dönümü vesilesiyle düzenlenen
uluslararası kongrede, Küba’nın kıymetli dostlarından Helen Yaffe tanıştırdı.
Mevcut siyasi iklim, etkinliğe eşsiz bir boyut kattı: Orada bulunanlar,
ülkemize karşı son zamanlarda artan ve silahlı saldırı olasılığını da içeren bu
saldırganlığa karşı çıkıyorlardı. Bu nedenle, karşılaşmamız tesadüf değildi.
Ortak bir inancın neticesiydi.
Amerikalı
felsefeci, profesör, araştırmacı ve yazar Gabriel Rockhill, kısa süre önce
birçok kişinin ilgisini çeken bir kitap yayımladı. Kitabın başlığı bile konunun
karmaşıklığına işaret ediyor: Who Paid the Pipers of Western
Marksizm?[“Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?”]
Bu
ilk kitabın yıkıcı doğasından etkilenerek, kendisiyle Cubadebate
için bir röportaj yapma teklifiyle iletişim kurdum. Röportaj teklifimi hiç
tereddüt etmeden kabul etti.
* * *
“Batı
Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?” adlı kitabınızda, “Batı Marksizmi” olarak
bilinen şeyi çürütmeye yardımcı olan ikna edici argümanlar sunuyorsunuz: “Güvenilir
bir Marksizm” var mı? Latin Amerika’da bu “Batı Marksizmi”nin karşısına
çıkartabileceğimiz alternatif isimler var mıdır?
“Batı
Marksizmi” ifadesi, Batı dünyasındaki tüm Marksist teorik üretimi değil, emperyalist
merkezde ortaya çıkmış ve baskın hale gelmiş belirli bir Marksizm biçimini ifade
ediyor. Başlıkta “Batı Marksizmi” ifadesini kullanmamın sebebi, bu ifadenin, Maurice
Merleau-Ponty, Perry Anderson ve Domenico Losurdo gibi isimlerin çalışmalarını
merkez alan bir tartışmaya bağlı olarak bu ifadenin herkesçe bilinen bir
referans noktası olmasıdır.
Ancak
kitapta da açıkladığım gibi, elimizde olan şey, katı bir coğrafi veya kültürel
kategori değil, ideolojik bir yönelim olduğu için en doğru ifade, “emperyal
Marksizm” olacaktır.
Dahası,
bu terminoloji, söz konusu Marksizmin emperyalizm tarafından imparatorluğun
incelikli bir aracı haline dönüştürüldüğünü belirtme avantajına sahiptir (bu
nedenle emperyal Marksizmin çift anlamı vardır: o, hem emperyalizmin bir
ürünüdür hem de imparatorluğa katkıda bulunan ideolojik bir güçtür).
Kitabım,
emperyalizmin merkezinde gelişen baskın Marksizm biçiminin nasıl toplumsal
şovenizme ve kapitalizmin, hatta emperyalizmin kabulüne doğru eğilim
gösterdiğini açıklıyor. Bu durum kısmen, merkezde emperyal birikim yapılarından
faydalanan bir işçi aristokrasisinin oluşmasından kaynaklanıyor.
Lenin’in
kendine özgü keskin zekâsıyla açıkladığı gibi, büyük kapitalist ülkelerdeki
işçilerin, çevre ülkelerdeki işçilere kıyasla çok daha üstün olan maddi durumu,
onları ideolojik olarak emperyalist dünya düzenini kabul etmeye yöneltmiştir. Bu
durum, nihayetinde dünya sosyalist hareketinde, sosyal demokratlar olarak
bilinecek olanlar ile Lenin’in tarzında devrimci sosyalizm yoluyla
emperyalizmin zincirlerini kırmaya adanmış olanlar arasında bir bölünmeye yol
açmıştır.
Losurdo,
Batı Marksizmi üzerine yazdığı 2017 tarihli kitabında, imparatorluk
merkezindeki çağdaş solcu entelijansiyanın hâlâ aynı temel ideolojik yönelimi
sergilediğini göstermek için Lenin’in teşhisine başvurdu.
Frankfurt
Okulu ve postmodern teoriden çağdaş radikal İngiliz düşüncesine ve ötesine
kadar, Marksist mirasla doğrudan veya dolaylı olarak bağlantılı akademik solu
inceleyen Losurdo, bu kesimin yalnızca sosyal şovenizme ve emperyalizmle
uzlaşmaya değil, aynı zamanda pratik anlamda anti-komünizme de yöneldiğini
ortaya koyuyor.
Kendi
çalışmalarımda, emperyal Marksizm veya sözde Batı Marksizmi gibi belirli sol
teori biçimlerinin yaygınlaşmasını sağlayan maddi güçleri inceleyen bilginin
politik ekonomisini geliştirmek için Lenin ve Losurdo gibi isimlerin
yazılarından yararlanıyorum.
Tekil
insan aklının özgürce kullanılması veya sözde açık fikir piyasasının sonucu
olarak ortaya çıkan özerk bir teorik gelişme olmaktan çok uzak olan sol teori,
imparatorluk merkezinde, bilgi üretimi ve dağıtımının kullandığı (üniversiteler,
yayıncılık sektörü, konferanslar, medya vb. başlıkları içeren) tüm kurumsal
mekanizma, egemen sınıfın vakıfları ve devlet aracılığıyla sahip olduğu güçlü nüfuz
da dâhil olmak üzere, alabildiğine maddi güçlerce şekillendirilip
yönlendirilmiştir.
İmparatorluk
merkezindeki baskın Marksist pozisyonların, az önce bahsedilen Leninist anlamda
Marksist olmaktan ziyade, genellikle Troçkist, özgürlükçü sosyalist, sosyal
demokrat, anarko-komünist veya başka bir eklektik versiyon olması kesinlikle
bir tesadüf değildir.
Hem
altyapının ekonomik güçleri hem de üstyapının ideolojik gücü nedeniyle,
Marksizm merkezde, yalnızca kapitalizmi ve emperyalizmi barındırmakla kalmayıp,
aynı zamanda açıkça anti-komünist olan ve sosyalist bir devlet kurma
projelerinin çoğunu, hatta tamamını reddeden emperyal bir Marksizm biçimine
dönüşme eğiliminde olmuştur.
Bu
durum, özellikle kitapta analiz ettiğim Frankfurt Okulu teorisyenleri (Theodor
Adorno, Max Horkheimer, Herbert Marcuse), diğer önde gelen Batılı Marksistler
ve bazen post-Marksist veya neo-Marksist olarak tanımlanan çağdaş radikal
teorisyenler (Alain Badiou, Slavoj Žižek, Michael Hardt, Antonio Negri, vb.) dâhil
olmak üzere, emperyal üstyapı içinde desteklenen temel Marksist varsayımlar söz
konusu olduğunda açıkça görülmektedir.
“Alternatifler
var mı?” sorusuna gelince, cevabım kesinlikle evet olacak! Entelektüel
emperyalizmin etkileri nedeniyle, emperyal Marksizm, özünde Marksizmin ta
kendisi olan, zengin ve derin uluslararası anti-emperyalist Marksizm
geleneğinin üzerine uzun ve karanlık bir gölge düşürmüştür.
Marx
ve Engels’ten Lenin, Mao, Ho Chi Minh ve büyük özgürlük hareketlerini temsil
eden diğer birçok lidere kadar, Marksizmin özü, her zaman insanları ve doğayı
yok eden küresel bir birikim sistemi olarak kapitalizme karşı mücadele
olmuştur.
İmparatorluk
merkezinde öne çıkan ve desteklenen, sosyal şovenist ve anti-komünist Marksizm karikatürlerinin
aksine, gerçek Marksizm, insanlığın ve doğanın sermayenin ölümcül pençelerinden
gerçek dünyada kurtarılmasını hedefleyen anti-sömürgeci ve anti-emperyalist bir
projedir.
Küba,
Batı Yarımküre’ye devrimci sosyalizmi getirerek bu geleneğe temel bir katkı sundu.
Aynı zamanda Fidel Castro, Ernesto “Che” Guevara, Haydée Santamaría ve Roberto
Fernández Retamar gibi isimlerin çalışmalarından Raúl Antonio Capote, Antonio
Barreiro Vázquez, Abel Prieto gibi çağdaş düşünürlere ve Tizza [“Tebeşir”]
olarak bilinen genç Marksistler grubuna kadar uzanan zengin bir Marksist
entelektüel kültürü de besledi.
Bu,
elbette homojen bir gelenek değil ve önemli tartışmaların yanı sıra fikri
ayrılıklara ve yeniliklere de yer açıyor. Ancak en önemlisi, bu gelenek kendisini,
gerçek dünyadaki sosyalist projeleri genellikle kapitalizmden bir şekilde daha
kötü olarak reddeden emperyal Marksizmin dogmatik çerçevesiyle sınırlamıyor.
Küba’da
bu “Batı Marksizmini" biz de benimsedik. Marx ve Lenin’in fikirleri yirminci
yüzyılın başlarında adaya neredeyse anında ulaştı ve 1959’da zafer kazanan
Devrim, her şeyden önce Sovyet Marksizm-Leninizminden büyük ölçüde etkilenmiş
olsa da, tüm nüfusun genel olarak Marksizm (veya Marksizmler) üzerine yapılan çalışmalara
erişim imkânlarını artırdı. “Batı Marksizmi” içinde kapitalizme karşı
mücadeleye organik olarak ait olanı nasıl ayırt edebilir ve koruyabiliriz?
“Batı
Marksizmi” ifadesinin yaratabileceği herhangi bir karışıklığı önlemek için, az
önce ele aldığım emperyal Marksizm ile özünde anti-emperyalist olan gerçek
Marksizm arasında ayrım yapmak faydalı olacaktır.
Batı
Avrupa’nın, ABD’nin ve küresel emperyalist projedeki müttefiklerinin
emperyalist merkezi olarak anlamamız gereken Batı âleminde emperyal Marksizm
baskın biçim haline gelmiştir.
Ancak,
imparatorluk merkezinin içinde bile Losurdo, Michael Parenti, John Bellamy
Foster, Annie Lacroix-Riz, Saïd Bouamama ve daha birçokları gibi emperyalizm
karşıtı Marksistler bulunmaktadır.
Dolayısıyla,
son tahlilde coğrafi kategoriler gibi görünen şeylere dayanmaktansa, biri
emperyal üst yapılar tarafından güçlü bir şekilde desteklenen iki ideolojik
yönelim arasında ayrım yapmak daha tutarlı bir yaklaşım olacaktır.
Anti-emperyalist
Marksist gelenek, imparatorluğun kurbanlarının ve onun organik sözcülerinin
(Lenin, Mao, Fidel vb.) sömürge sorununu ve emperyalizmi analizlerinin
merkezine yerleştirdiği ve Marksizmi gerçek sosyalizmin geliştirilmesi yoluyla
dünyanın pratik dönüşümüne yönlendirdiği emperyalizmin çevre ülkelerinde önemli
bir güç haline gelmiştir. Bununla birlikte, çevre ülkelerde, merkezdeki egemen
söylemlerden ve tartışmalardan emir alan, işbirlikçi bir entelektüel işçi
sınıfı aristokrasisi de mevcuttur.
Bu
işbirlikçi entelijansiya, entelektüel emperyalizmde önemli bir rol oynar; yerel
anti-emperyalist teorileri görmezden gelir veya küçümser ve imparatorluğun en
yeni teorik eğilimlerini destekler.
Kitabımın
amaçlarından biri, her türlü kafa karışıklığını gidermek için teorik sınıf
mücadelesinin hatlarını netleştirmektir. Sınıf mücadelesi ve entelektüel
emperyalizm nedeniyle, çevre ülkelerdeki işçilere, dünyanın önde gelen aydınları
olarak tanıtılanların teorik çalışmalarının, bahsettiğim daha pratik
uygulamalarla meşgul Marksistlerin çalışmalarından daha gelişmiş ve sofistike
olduğu düşüncesi aşılanmaktadır.
Yani
bu ülkelerde Samir Amin, Walter Rodney, Ali Kadri, Nestor Kohan veya Çeng Enfu
gibi isimler yerine Adorno, Marcuse, Negri, Badiou veya Žižek gibi isimlere bakılmaktadır.
Bu durum, nihayetinde onları emperyalizmin temel gerçekliği ve onu aşmaya
yönelik sosyalist proje konusunda kafa karışıklığına sürükler. Dolayısıyla bu
entelektüel emperyalizm biçimi, genel olarak emperyalizmi destekler ve teşvik
eder.
Araştırmamın
gösterdiği şey, emperyalist bilgi üretim ve dağıtım yapılarının, Marksizmin bir
karikatürünü ve Marksizmi aştığını iddia eden çeşitli radikal teorileri desteklediği, bu teorilerin en nihayetinde imparatorluğun çıkarlarına hizmet ettiği gerçeğidir.
Aşırı
basitleştirme riskine rağmen meramımızı şu şekilde özetlemek mümkün: İmparatorluklar,
kendi çıkarlarına halel getiren çalışmaları desteklemezler. Bu nedenle, kitabım
okurlara, teorik bir pusula sunmayı amaçlamaktır. Bu pusula, uluslararası
Marksist geleneğin ürettiği devrimci anti-emperyalist çalışmalardır, Kuzey’deki
ülkelerde işleyen emperyalist teori endüstrisinin ana ürünleri değil.
Karamsarlık,
kapitalist ideolojinin lehine önemli bir toplumsal rol oynar ve “dünyayı yok
etmek, onu dönüştürmekten daha kolaydır” fikrini daimi kılar. Bu,
hareketsizliğe, örgütlenmemeye, kolektif kayıtsızlığa ve komünizmin reddine yol
açar. Buna, ABD’nin ekonomik, ticari ve mali ablukasıyla her gün boğulan Küba
gibi bir ülkenin maddi zorluklarını da eklersek, direnme kapasitesi, o yıkıcı
niteliğini yavaş yavaş yitirir. Küba gibi anti-emperyalist halkların elinde,
daha iyi bir dünya inşa etme alternatifleri olarak sundukları sosyalizmi terk
etmemek adına hangi teorik ve pratik kaynakları kaldı?
Kitabımın
ilk yarısı, dünyanın en güçlü emperyalist ülkesine odaklanarak, emperyal
üstyapının materyalist bir analizini sunuyor. Diyalektik olarak iç içe geçmiş
ekonomik temel tarafından yönlendirilen bu üstyapı, baskın bir ideoloji
dayatmıştır. Bu, yalnızca bir dünya görüşü ve bir dizi fikir değil, aynı
zamanda bir algısal çerçeve, bir değerler kümesi, bir duygusal matris, bir
tarih anlayışı, “rutinleşmiş” uygulamalar ve daha fazlasını da içerir. Jennifer
Ponce de León ile başka bir yerde dile getirdiğim gibi, ideolojik özneler,
yalnızca fikirlerden veya dünya görüşlerinden müteşekkil değildirler, onlar,
ayrıca varoluşlarının her boyutuyla vardırlar.
Bu
da bizi, Mark Fisher’ın Capitalist Realism [“Kapitalist Gerçekçilik”]
adlı kitabının ilk bölümünün başlığında akılda kalıcı bir şekilde formüle
ettiği kötümserlik konusuna getiriyor:
“Dünyanın
sonunu tahayyül etmek, kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha kolaydır.” Buna
benzer bir düşünceyi, özellikle Žižek ve Fredric Jameson gibi isimler de dâhil
olmak üzere, imparatorluk merkezindeki birçok önde gelen sözde Marksist de paylaşılmaktadır.
Aslında Marksist çevrelerin haricinde de yaygın olarak karşılaştığımız bu
düşünceyi şu şekilde özetlemek mümkündür: “Dünyanın sonunu tahayyül etmek,
egemen ideolojinin sonunu tahayül etmekten daha kolaydır.”
Nitekim,
kapitalizmin sonunu düşünmek bile, bu tür düşünürler için dünyanın sonunu hayal
etmek gibidir; çünkü kapitalizm, onların teorik pratiklerini destekleyen ve
onları emperyal teori endüstrisi içinde önde gelen aydınlar olarak üst
mertebelere taşıyan maddi pratiktir.
Eğer
kapitalizm ortadan kaybolursa, sözde teorik katkılarından ve savundukları
ideolojiden geriye ne kalır? Bu, onlar için egemen ideolojiye direnmektense onu
tekrarlamanın daha kolay olmasının nedenlerinden biridir.
Emperyal
Marksistlerin idealist yönelimi, maddi gerçekliği hayal gücü ve fikirlerin
ideal dünyasıyla değiştirmeye teşvik etse de, Fisher’ın iddiasının temeli
ampirik olarak yanlıştır.
Burada
mesele, kapitalizmin sonunu “tahayyül etmek” değil, gerçekliği olduğu gibi
anlamak ve onu maddi olarak aşmaya yönelik tarihsel bir sürecin zaten var
olduğunu fark etmektir.
Sosyalist
devletler, bir asırdan uzun süredir emperyalizmin zincirlerini kırma ve kâr
hırsı olanların değil, halkın çıkarlarına hizmet eden ulusal egemenlik
projeleri oluşturma gibi son derece zorlu bir süreçle meşguldürler.
Bu,
hayal gücü veya ütopik öngörülerle değil, emperyalist dünya düzeninin yozlaşmış
kalıntılarından yeni, sosyalist bir dünya inşa etme yolundaki çok gerçek, somut
bir mücadeleyle ilgilidir.
İmparatorluğun
üst yapısı, insanları silahsızlandırıp egemen sömürü, baskı ve ekolojik yıkım
sistemine boyun eğmeye teşvik ettiği için Fisher’ın sentezlediği dünya görüşünü
destekler. Alternatif bir dünyayı tahayyül etmek, hele ki inşa etmek mümkün
değilse, neden denemeye zahmet edelim ki?
Nesnel
toplumsal güçlere yönelik bu öznel boyun eğme, kişinin kendi eylem kapasitesini
özerk bir proje için harekete geçirmek yerine, egemen sistemin kapasitesiyle
uyumlu hale getirmesi anlamına gelir. Bu, kelimenin tam anlamıyla, kişinin
kendi özgürlüğünden vazgeçmesidir.
Anti-emperyalistlerin
sahip olduğu kaynaklara gelince, karşı karşıya olduğumuz maddi gerçekliğin
soğukkanlı ve objektif bir analizine ihtiyacımız var.
Emperyalizm,
ister biyosferin felakete varan yıkımı, ister sapkın bir faşizmin işlediği
toplumsal katliam, isterse de küresel yok oluş savaşlarının yakın olasılığı
yoluyla olsun, dünyayı yok olmanın eşiğine getirmiştir.
Tek
gerçek ve somut alternatif, sosyalizmdir. Ancak seçim, artık sadece sosyalizm
ve barbarlık arasında değil; sosyalizm ya da yok oluş arasında. Kapitalizmin
sonunu tahayyül bile edemediğimiz muhayyel bir dünyada olmak yerine, en net
alternatiflerle karşı karşıya olduğumuz çok gerçek bir dünyadayız: kelimenin
tam anlamıyla kapitalizmin sonu ya da bildiğimiz hayatın sonu.
Küba,
sosyalizmini geliştirme konusunda hiçbir zaman eli rahat olmamıştır. Aksine,
emperyalistler, bu olumlu örneğin tehdidinden korktukları için Küba
sosyalizmini her daim kuşatma altında ilerletmek zorunda kalmıştır. Gene de,
tüm olumsuzluklara rağmen, Küba, 1959 öncesinde dayatılan sistemik yoksulluk ve
cehaletten nüfusunu kurtararak, eğitim, sağlık hizmetleri, barınma, istihdam ve
kültürel kalkınma alanında önemlmi kazanımlar elde etmiş, aynı zamanda çevresel
sürdürülebilirliğe dayalı bir toplum kurabilmiştir. Bunların hiçbiri kolay
olmamış, ülke, her daim kaçınılmaz kimi başarısızlıklarla ve güçlüklerle
yüzleşmiştir.
Küba’nın
Amerika kıtasında devrimci sosyalizmi geliştirme konusunda daha önce hiç
denenmemiş yollara yöneldiği gerçeği göz önüne alındığında, bu şaşırtıcı
olmamalı. Şaşırtıcı olan, Küba’nın dünyanın önde gelen emperyalist gücünden
sadece 140 kilometre uzakta bu kadar ilerleme kaydedebilmiş olmasıdır. Bu kadar
az kaynakla ve bu kadar zorlu koşullar altında bu kadar çok şey başarılmış
olması, Küba halkının ve liderliğinin azminin, yaratıcılığının ve zekâsının
kanıtıdır.
ABD,
giderek faşist bir yöne doğru ilerlerken, Amerika kıtasını yeniden
sömürgeleştirmek ve sosyalizmin her türlü izini ortadan kaldırmak amacıyla Küba’ya
karşı baskıcı savaşını yoğunlaştırıyor.
Bu
durum, Küba’nın Batı Yarımküre’deki rolünü açıkça ortaya koymaktadır. Kübalılar
ve onları destekleyenler, şer imparatorluğunu sürdürmek için bizi bölüp yönetme
niyetinde olan Epstein sınıfı değil, hepimize ait bir Amerika için verilen
mücadelenin ön saflarında yer almaktadır.
Kübalılar,
yarımküremizde insanlığın bayrağını, emperyalist yıkımdan kurtuluşun kızıl
bayrağını yüksekte tutuyorlar. Bunu fark edemeyen herkese, Fisher’ın anlamsız
iddiasını bir kez daha tekrarlayarak, “sosyalizmin kazanımlarını görmezden
gelmek, egemen ideolojiyi görmezden gelmekten daha kolaydır” diyebiliriz.
Daha
önce bahsettiğiniz son kitabınızda, Marksizm yanlısıymış gibi görünen Herbert
Marcuse ile ABD istihbarat servisleri arasındaki yakın bağları ve bu
işbirliğinin sonuçlarını aktarıyorsunuz. Bugün “sol”un ve CIA tarafından
finanse edilen aydınların teorik söylemlerine veya medyada çıkan yazılarına
güvenmeli miyiz?
Emperyalizmin
teori endüstrisinin kutsal kabul ettiği aydınların açıklamalarına körü körüne bel
bağlamak yerine, düşünsel-teorik üretime diyalektik ve tarihsel-materyalist bir
bakış açısıyla yaklaşmalıyız.
İmparatorluk
merkezinde bilgi üretiminin maddi sisteminin nasıl işlediğini, devlet ve egemen
kapitalist sınıfla olan yakın bağlarla birlikte idrak edersek, bu sistemin
üretme eğiliminde olduğu aydın tipini daha net anlayabiliriz.
Elbette
manevra alanı var, bu yüzden “eğilim” teriminin altını çizmek önemli: katı bir
determinizm değil, güçlü koşullandırıcı güçler söz konusu.
Ancak,
en geniş kitlelere ulaşan sol düşünürler arasında dikkat çekici bir ideolojik
tutarlılık düzeyi mevcut. Sıklıkla teorik görüş açısından ayrışsalar da, en
önemli konularda bir araya gelirler, genelde anti-komünisttirler ve kapitalizme
karşı uzlaşmacı bir tutum sergilerler.
Batı
veya emperyal Marksizmin temellerine katkıda bulunan Frankfurt Okulu, bunun en
önemli örneklerinden biridir. Okulun önde gelen isimleri Adorno ve Horkheimer,
Stalin’i Hitler’le eşdeğer tutan katı anti-komünistlerdi. İsrail yanlısıydılar
ve bazı emperyalist askeri müdahaleleri açıkça desteklediler.
Ayrıca,
faşizmin önemli bir analizini geliştirme konusunda da şöhret kazandılar. Kitapta
ortaya koyduğum üzere, birçok eski Nazi ile pratikte birlikte çalışarak onları Toplumsal
Araştırmalar Enstitüsü’nde (Frankfurt Okulu’nun resmi adı) liderlik
pozisyonlarına taşıdılar. Sundukları Marksizm versiyonu, Marksizmi tamamen
tersine çeviriyor.
Marcuse,
Frankfurt Okulu’nun önde gelen isimleri arasında en solcu üye olarak haklı bir şöhrete
kavuştu. Bu şöhreti altmışlarda savaş karşıtı ve öğrenci hareketlerinin yanı
sıra toplumsal cinsiyet, cinsel kimlik, ırk ve ekolojik özgürlük mücadelelerini
desteklemesiyle kazandığı radikalleşmeden kaynaklanıyordu.
Ancak,
dosya kayıtlarını incelediğimde, ABD hükümeti için yaptığı işler ve CIA ile
olan ilişkisi hakkında düzenli olarak yalan söylediğini keşfettim.
Aslında,
CIA’yle yakın işbirliği içinde çalıştı ve ABD hükümeti için en üst düzey
istihbarat kurumu olan Ulusal İstihbarat Konseyi’nin hazırladığı Ulusal İstihbarat
Tahmini belgelerinin en az ikisine katkıda bulundu. Dışişleri Bakanlığı’nın
komünizm konusunda önde gelen uzmanlarından biriydi ve Washington’dan
ayrıldıktan çok sonra bile eski ve mevcut devlet görevlileriyle çalışmaya devam
etti. Ayrıca, Rockefeller Vakfı’nın dünya genelinde komünizme karşı yürüttüğü
düşünce savaşında geliştirilen yumuşak güç projelerinde de önemli bir rol
oynadı.
Örneğin,
emperyalist eğilimli Marksist bilimsel çalışmaların üretimi ve yayımı için
transatlantik bir ağ kuran, iyi finanse edilmiş bir girişim olan
Marksizm-Leninizm Projesi’nde kilit isimdi. Bu projede, uzun yıllar CIA’e üst
düzey danışmanlık yaptı, Columbia Üniversitesi’ndeki Rus Enstitüsü’nün
direktörü olan arkadaşı Philip Mosely ile yakın işbirliği içinde çalıştı.
Bu
nedenle, Domuzlar Körfezi çıkarmasından sonra Marcuse’nin şu açıklamayı yapması
hiç de şaşırtıcı değil: “ABD’nin Batı Yarımküre’de komünizmle mücadele etme
hakkını sorgulamıyorum.”
Küresel
sınıf mücadelesinin nesnel ve sistemsel analizine gelince, Adorno, Horkheimer
ve Marcuse gibi isimlere güvenilemez. Aynı şey, genel olarak onlarla uyumlu
solcu aydınlar için de söylenebilir.
Bu,
elbette, her konuda yanıldıkları veya tüm çalışmalarının tamamen bir kenara
atılması gerektiği anlamına gelmez. Bilâkis, bu, teorileriyle ilgili her türlü
titiz yaklaşımın, onları toplumsal bütünlük içinde açıkça konumlandırması ve
öznel teorik üretimlerinin, emperyal teori endüstrisinin nesnel çerçevesiyle
nasıl diyalektik olarak iç içe geçtiğini açıklaması gerektiği anlamına gelir.
Örneğin,
Frankfurt Okulu’nun önde gelen isimlerinin tüketim kapitalizmine yönelik önemli
eleştiriler geliştirdiği doğrudur ve bunlar faydalı olabilir. Ancak,
analizlerine dikkat edilirse, incelikli bir öznelci yönelim fark edilecektir.
Ekonominin
üretim sektörünün sömürücü toplumsal ilişkilerine, yani işçilerin yaşamlarına
değil, genellikle kendileri gibi orta sınıf tüketicilerin fenomenolojik
deneyimlerine odaklanırlar.
Basitçe
ifade etmek gerekirse, kendileri gibi tüketicilerin düşünce ve arzularını
manipüle eden reklâm endüstrisinin etkilerini eleştirmeye, örneğin küresel
güneydeki çocukları madenlerde köle gibi çalışmaya zorlayan aşırı sömürü ve
küresel yozlaşma sistemine saldırmaktan daha fazla zaman ayırdılar.
İmparatorluğa
ait medya kuruluşlarında çıkan kitap ve yazılara da güvenilemez. Kitapta
ayrıntılı olarak açıkladığım gibi, CIA (sessiz filmlere eşlik eden, birçok
enstrümanın sesini çıkartan orga atıfla) bir “Kudretli Wurlitzer” yarattı,
yani, bir müzik kutusu gibi işletebileceği uluslararası bir medya ağı meydana
getirdi: CIA merkezindeki bir düğmeye basıldığında, aynı ezgi tüm dünyada çalıyordu.
Bu
“Kudretli Wurlitzer” hâlâ sapasağlam ve gayet formda; erişim alanı ve büyüklüğü
çoğu insanın hayal ettiğinin çok ötesinde.
Sadece
bir örnek vermek gerekirse, dezenformasyon uzmanı William Schaap, CIA’in “dünya
çapında yaklaşık 2.500 medya kuruluşuna sahip olduğunu veya bunları kontrol
ettiğini, ayrıca muhabirlerden yüksek profilli gazetecilere ve editörlere kadar
neredeyse her büyük medya kuruluşunda kendi adamlarının bulunduğunu” kamuoyuna
açıkladı.
Örneğin
bugün, Noam Chomsky gibi ilerici liberal bir düşünürün emperyalist elitle olan
bağlarından bahsediliyor… Bu aydın sınıfı (akademisyen, anti-komünist vb.)
üreten küresel kapitalist yapılarla mücadele etmeden alt etmek mümkün mü?
Bu
soru, kitabımın özüne iniyor. Kitapta bireylerin ve düşünce okullarının
eleştirel materyalist analizleri yer alsa da, asıl amaç, emperyalist üstyapının
aynı tipte aydınları sistematik olarak nasıl ürettiğini ve yeniden ürettiğini
açıklığa kavuşturmaktır.
Başka
bir deyişle, seçilmiş bireylere veya eserlerine yönelik öznel bir ideolojik
eleştiriyle yetinmek yerine, aynı zamanda, son derece önemli bir şekilde, aynı
türden bireyleri üreten ve yeniden üreten, ardından da dikkat çekici bir
ideolojik tutarlılıkla eserler yaratan maddi sisteme yönelik nesnel bir
ideolojik eleştiri sunmaktadır.
Bu
olgunun en önemli örneklerinden biri, radikal şifacı figürüdür. Bu tür aydınlar,
kendilerini solda konumlandırır ve genellikle kendilerini radikal olarak
sunarlar. Genellikle kapitalizmi ve büyük emperyalist güçlerin dış
politikasının bazı yönlerini eleştirirler. Bununla birlikte, ara sıra birkaç
açıklanabilir istisna haricinde, her daim en önemli ideolojik kırmızı çizgileri
korurlar ve reel sosyalizmi kapitalizmden daha kötü bularak reddederler.
Elbette,
radikal şifacılığın farklı dereceleri vardır ve bir aydının hem olumlu hem de
olumsuz katkılarını vurgulamak için diyalektik analiz yapmak her zaman
önemlidir. Chomsky, mükemmel bir örnektir. Bu araştırma projesinin bir parçası
olan yeni kitabımda ondan bahsedeceğim.
Burada
hakkında kelâm ettiğimiz “Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?” adlı eser, aslında
“Küresel Düşünce Savaşı: Marksizm Emperyalizmin Teori Endüstrisine Karşı”
başlıklı üçlemenin ilk cildidir. İkinci cilt, “ABD’de Üretilen Fransız Teorisi”,
gelecek yıl yayımlanacak. Üçüncü cilt, “Radikal Teorinin Çocukluk Hastalığı”
biraz daha sonra çıkacak. Chomsky hakkındaki değerlendirmemi bu eserde
sunuyorum.
Şimdilik
şunu söylemeliyim: Chomsky, kesinlikle ABD dış politikasına ve şirketlerin medyadaki
egemenliğinin etkilerine dair önemli ampirik eleştiriler sunmuştur.
Özgürlükçü
bir sosyalist olarak, Küba’ya uygulanan abluka karşıtı tutum sergilemesi de
takdire şayandır.
Ancak
bunu, (örneğin, çağdaşı Michael Parenti gibi) emperyalizmin sistemik bir
anlayışı ve sosyalist devletler kurma projeleriyle zincirlerini kırma
mücadelesi çerçevesinde yapmadı. Aslında Chomsky, Sovyet coğrafyasının büyük
bir bölümünde sosyalizmin yıkılmasını bir istibdadın sonu ve sevinç vesilesi
olarak kutladı.
Birçok
kişinin belirttiği gibi, Chomsky eleştiriye odaklandı ve olumlu siyasi projesi
ne yazık ki yetersiz kaldı. Kendisini anarko-sendikalist olarak tanımladı ve
pozisyonunun tarihsel kökenlerini aydınlanmış liberalizme dayandırdı, ancak
işçi özyönetimi projesinin devlet gücünden yoksun bırakıldığında, her zaman
kırılgan olduğu gerçeğini hiçbir zaman tutarlı bir şekilde ele almadı.
Bu
nedenle, birçok okuru çıkmaza sürükleyerek, en iyi ihtimalle ABD gibi emperyalist
bir gücün kendi ilan ettiği ideallere uygun davranmasını veya işçilerin devlet
iktidarını ele geçirmeden iş yerleri üzerinde uzun vadeli demokratik kontrol
kurmasını umabileceğimiz izlenimini verdi. ABD’nin liberal ideallerinin
emperyalist bir projeyi örtbas etmek için var olduğunu ve asıl itici gücün
ideoloji değil, bu proje olduğunu kavrayamadı.
Leninizmi
karşı devrimci bir felsefe olarak reddeden anti-komünist tavrı göz önüne
alındığında, teşhis ettiği sorunların üstesinden gelmek için anti-emperyalist
devlet kurma projelerine duyulan ihtiyacı hiçbir şekilde idrak edemedi.
Jeffrey
Epstein ile olan yakın arkadaşlığı hakkındaki en son açıklamalar, daha önce de
ortaya konmuş bir güzergâhı takip ediyor.
Chomsky’nin
kariyeri, ordu-sanayi-akademi kompleksiyle çeşitli şekillerde bağlantılıdır.
Pentagon ile derin bağları olan, altmışlarda fonlarının yüzde 90’ını ondan alan
MIT’de ders verdi. Orada bir askeri laboratuvarda çalıştı ve yürüttüğü
dilbilimsel araştırmalar Deniz Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve benzeri kurumlar
tarafından desteklendi.
Ayrıca
birçok şüpheli isimle bağı vardı, misal, CIA Direktörü John Deutsch’un
arkadaşıydı; Deutsch’un MIT rektörü olmak için yürüttüğü kampanyada da onu desteklemişti.
İsrail’i
eleştirmesine rağmen Chomsky, BDS hareketine karşı çıktı ve İsrail'in var olma
hakkına sahip olduğunu söyledi. Bu nedenle, kendisine mali danışmanlık ve
düzenli ödüller için destek sağlayan, ayrıca ek faydalar, ayrıcalıklı
bağlantılar ve düşünce alışverişi imkânı Epstein gibi bir Siyonist istihbarat
görevlisiyle arkadaş olmasında şaşılacak bir yan yok.
Chomsky’nin
son derece ahlaklı bir insan olarak yarattığı kamuoyu algısı göz önüne
alındığında, hüküm giymiş bir cinsel suçluyla özel hayatında nasıl davrandığına
dair bir fikir edinmek gene de rahatsız edici.
Sorunuzun
özüne dönecek olursak, bu üçlemenin amacı, tam da bu tür bir aydın sınıfını
ortaya çıkaran küresel kapitalist yapıları eleştirmektir. Bu nedenle, bu
araştırma projesini emperyal Marksizmin eleştirisiyle sınırlamamak benim için
önemli bir husustu.
Bu
üçlemenin ikinci cildi, postmodern Fransız teorisini ele alırken, üçüncü cilt
ise emperyal Marksizm ve/veya Fransız teorisine dayanan çağdaş radikal teori
biçimlerini inceliyor. Bunlar arasında Frankfurt Okulu’nun üçüncü kuşağı,
postkolonyal ve dekolonizasyon teorisi, liberal lubunya teorisi, Badiou ve
Žižek gibi isimlerin sözde komünist olay felsefesi vb. yer alıyor.
Amaç,
genel olarak reel sosyalizmi reddeden ve kapitalizm ile emperyalizme uyum
sağlayan (açıkça savunmasa bile) solcu bir entelijansiyayı üreten ve yeniden
üreten bilgi üretim ve dolaşım sistemine ışık tutmak ve onu açığa çıkarmaktır.
İdeoloji,
bukalemun gibidir. Gerçekliği çarpıttığı için, gerçeklik, zamanla kendini
gösterir ve onu gizlemek için yeni ideolojik biçimlere ihtiyaç duyulur.
Emperyalizmle
uyumlu sol aydınların egemen ideolojisini eleştirel bir şekilde
değerlendirirken, bilgi üretiminin maddi sisteminin, yüzeyde farklıymış gibi
görünen ancak aynı temel ideolojik yönelimi paylaşan yeni teori formlarını
düzenli olarak nasıl ürettiğini göstermek istedim.
Diğer
kapitalist endüstrilerde olduğu gibi, teori endüstrisi de piyasaya (yeni
materyalizm, Afro-karamsarlık gibi) yeni ürünler sunarak ilerleme yanılsamasını
besler. Bu ürünler, dikkatli insanların önceki ideolojik biçimlerden süzülmüş
gerçeklikten uzaklaşmalarını sağlamak gibi bir avantaja sahiptirler.
Tüketim
kapitalizminin teşvik ettiği yenilik kültü, birçok insanı piyasadaki her yeni
ürünün, egemen ideolojinin en son tekrarı olmadığına, bağlılığımızı değilse
bile dikkatimizi hak ettiğine ikna ediyor.
Bu,
Marksizmi tarihin tozlu raflarına kaldırma çabası dâhilinde başarılı olduğunu
ispatlamış bir taktik: çok sayıda yeni ve yenilikçi söylem, birçok ufku açmakta
ve her yöne doğru yol göstermektedir!
Frankfurt
Okulu ve Fransız Teorisi örneğini ele alalım. Burjuva düşünce tarihi içinde
genellikle zıt kutuplar olarak takdim edilirler. Elbette aralarında önemli
farklılıklar vardır.
Ancak
üçlememin gösterdiği şey, her ikisinin de, anti-komünizmi ve kapitalizme, hatta
emperyalizme uyumu teşvik eden emperyalist üst yapı içindeki maddi bir bilgi
üretim sisteminin teorik ürünleri olduğudur.
Tüm
farklılıklarına rağmen, en temel noktalarda hemfikirler. İmparatorluk
merkezindeki baskın sol ideolojinin iki farklı türevidirler ve bu şekilde kabul
edilmeleri gerekmektedir.
Kitap
İspanyolcaya çevrilecek mi? Küba halkı, bu kitabı okuma fırsatı bulacak mı?
Evet,
Nuevo Milenio İspanyolca çevirisini hazırlıyor ve kitap, İspanya’da El Viejo
Topo yayınevi, belki de Latin Amerika’daki diğer İspanyolca yayın yapan
yayınevleri tarafından da yayımlanacak. Néstor Kohan, Küba baskısı için önsöz
yazmayı kabul etti. Bu, benim için inanılmaz bir onur ve umarım kitap, Küba’daki
ve genel olarak İspanyolca konuşulan dünyadaki tartışmalara, küçük de olsa bir
katkı sağlar.
Kitap,
aslında tüm üçlemenin açılış bölümü olan “Che’nin Kafası” ile başlıyor. Bu
bölüm, ABD imparatorluğunun Che’yi bulmak ve onu aşağılayıcı bir şekilde
öldürmek için başlattığı küresel insan avının öyküsünü anlatıyor; bu girişim,
küresel anti-emperyalist hareketi ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Bu acımasız
projenin, Che ve mirasına karşı yürütülen dünya çapında süren düşünce savaşla
nasıl el ele gittiğini vurguluyor ve CIA ajanlarının onun edebi mirasının bazı
kısımlarını ele geçirmeye ve biyografisini çarpıtmaya nasıl çalıştığına açıklık
getiriyor.
Kitabın
bu bölümü, küresel düşünce savaşının ana temalarına dair kısa bir genel bakış
sunuyor.
Daha
genelde kitap, Fernández Retamar, Capote, Barreiro ve Kohan’ın çalışmaları gibi
kültürel savaş üzerine son dönemde yapılmış mükemmel araştırmalardan bazılarını
ele alıyor. Bu proje için, emperyal Marksizmin eleştirisi, en nihayetinde
anti-emperyalist Marksizmin zengin uluslararası geleneğini yeniden sahiplenme
ve savunma yönündeki olumlu bir proje dâhilinde yapılmalı.
Küba’nın
bu gelenekte hem teorik hem de pratik anlamda oynadığı öncü rol göz önüne
alındığında, o, söz konusu araştırma projesi için genel olarak önemli bir
referans noktasıdır.
Küba’yı
ziyaret ettiniz, ABD ablukasını kınadınız ve sosyal medyanızda açıkça davamızı
savundunuz. Bugün devrime destek sunmaya neden devam ediyorsunuz?
Ben
imparatorluğun bir çocuğuyum, “kızıl bezlere sarılmış bir bebek” değilim.
Dahası, dünyanın önde gelen kurumlarından bazılarının ürettiği emperyalist
cehalet içinde yetiştirildim.
Bilgi
üretiminin maddi yapıları, beni emperyalizmi görmezden gelen, gizleyen veya
yanlış yorumlayan, aynı zamanda sosyalist alternatifi küçümseyen ve reddeden
entelektüel işçi sınıfı aristokrasisinin bir üyesi yapmaya çalıştı.
Çiftlikte
inşaat işlerinde çalışarak büyüdüğüm için, yetiştirilme tarzım sayesinde,
içinde bulunduğum elit çevrelerin dışına düştüm. Bunu öznel olarak yaşıtlarımın
gerisinde kalmak olarak deneyimlesem de, geriye dönüp baktığımda, nesnel olarak
bakıldığında bunun inanılmaz derecede faydalı olduğunu fark ediyorum. Bu,
hiçbir zaman tam olarak uyum sağlayamadığım ve başkalarının normal veya doğal
olarak kabul ettiği şeyleri sorgulama eğiliminde olduğum anlamına geliyordu.
Ancak,
imparatorluk üst yapısının ideolojisinden de derinden etkilendim ve mevcut
görüşlerime ulaşmak için uzun ve bazen acı verici bir öz eleştiri sürecinden
geçmem gerekti. Bu süreçte, imparatorluğun gerileme ve çöküşünün nesnel
koşullarının yanı sıra, pratik örgütlenme ve halk eğitimine katılımım ve yakın
çevremdeki insanların derin ve etkili görüşleri de bana katkı sundu.
Küba’yı
önemsiz olarak görmezden gelmeye veya yozlaşmış bir ülke olarak küçümsemeye
şartlandırılmıştım. Bu dogmatik duruşu sorgulamaya başladığımda, beni ait
olduğum ideolojik kampta tutmak adına aleni ve yoğun bir dirençle karşılaştım.
Eski
profesörlerimden Étienne Balibar’dan yasadışı ablukanın sona ermesi çağrısında
bulunan bir mektubu imzalamasını istediğim anı çok net hatırlıyorum. Kendisinin
de hakkını yememek gerek, özellikle liberal entelijansiyanın kabul edebileceği
şekilde yazılmış olan mektubu imzalamayı kabul etti.
Ancak,
kendini Marksist olarak tanımlayan bu kişi, bana da bir kopyasını göndererek,
Michael Hardt ve Judith Butler gibi önde gelen solcu aydınlardan oluşan bir
gruba da bir mesaj gönderdi ve “ABD’nin Küba’ya yönelik emperyalist
politikasının bizi ‘sosyalist’ Küba’nın dönüştüğü yozlaşmış diktatörlüğü
alkışlamaya veya desteklemeye sevk etmemesi gerektiğini” ısrarla dile getirdi.
Sözde
kanıt olarak, “uyumlu sol” aydınlar ve La Joven Cuba blogu gibi oldukça şüpheli
kaynaklardan Küba karşıtı propaganda içeren bağlantılar sundu.
Bu
tür direnişlere rağmen, eleştirel medya okuryazarlığı becerilerimi geliştirmeye
ve Küba tarihini ciddi bir şekilde incelemeye, liderlerinin ve önde gelen aydınların
eserlerini okumaya devam ettim. Ayrıca Küba filminin, sanatının ve edebiyatının
zengin kültürünü de keşfettim. Bu süreçte, çevrilmemiş materyallere
erişebilecek ve emperyalizme bağlı çeviri pratiğine olan bağımlılığımı
kırabilecek kadar İspanyolca öğrendim.
Eduardo
Galeano’nun mükemmel kitabı Patas arriba: La escuela del mundo al revés’te
[“Baş Aşağı: Tersine Dönmüş Dünyanın Okulu”] açıkladığı gibi ben de baş aşağı
dönmüş bir dünyada yaşıyordum. Küba hakkında duyduğum neredeyse her şey,
gerçekliğin tam tersiydi. Sonra, daha önceki dünya görüşümü şekillendiren, Küba’ya
karşı yürütülen kültürel savaşın derinliği, genişliği ve kapsamıyla giderek
daha çok ilgilenmeye başladım.
Fernández
Retamar, Capote, Barreiro, Kohan, Helen Yaffe ve sizin de dâhil olduğunuz
birçok yazardan çok şey öğrendim ve kapsamlı bir okuma yaptım. Ayrıca, Küba’daki
devrimci süreci yakından görmek ve daha doğrudan öğrenmek için iki kez Küba’yı
ziyaret ettim.
Küba
Devrimi’ni tanıma sürecimin öznel yönlerine odaklanmamın nedeni, anı
biriktirmek veya kişisel sebepler değil, nesnel koşullar ve emperyalist üst
yapının beslediği ideolojik telkinlere karşı koymanın ne kadar zor olduğu
hakkında ortaya koyduğu şeylerdir. Mücadelemizin bir parçası, insanları bu
pençelerden kurtarmak ve kendi başlarına düşünmelerini, dünya görüşlerini
şekillendiren güçler üzerinde eleştirel düşünmelerini sağlamaktır. Oysa biz,
daha çok dogmatik bağlılığı teşvik ediyoruz.
Küba’yı
destekliyorum, çünkü insanlığın ve hayatın safındayım, Bizim Amerikamız’ı kendi
insanlarının eline teslim etme, onu Epstein sınıfının ölümcül pençesinden
kurtarma mücadelesinde oynadığı öncü rolü kabul ediyorum.


0 Yorum:
Yorum Gönder