05 Nisan 2026

, , ,

Küba’yı Destekliyorum Çünkü İnsanlığın ve Hayatın Safındayım


Marxlenin Pérez Valdés

23 Mart 2026

 

Gabriel Rockhill ile tesadüfen tanıştım, lakin bu tanışma hiç de kazara gerçekleşmiş bir şey değildi. Beni kendisiyle bu yılın Ocak ayında, Havana Üniversitesi’nde Üç Kıta Konferansı’nın altmışıncı kuruluş yıl dönümü vesilesiyle düzenlenen uluslararası kongrede, Küba’nın kıymetli dostlarından Helen Yaffe tanıştırdı. Mevcut siyasi iklim, etkinliğe eşsiz bir boyut kattı: Orada bulunanlar, ülkemize karşı son zamanlarda artan ve silahlı saldırı olasılığını da içeren bu saldırganlığa karşı çıkıyorlardı. Bu nedenle, karşılaşmamız tesadüf değildi. Ortak bir inancın neticesiydi.

Amerikalı felsefeci, profesör, araştırmacı ve yazar Gabriel Rockhill, kısa süre önce birçok kişinin ilgisini çeken bir kitap yayımladı. Kitabın başlığı bile konunun karmaşıklığına işaret ediyor: Who Paid the Pipers of Western Marksizm?[“Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?”]

Bu ilk kitabın yıkıcı doğasından etkilenerek, kendisiyle Cubadebate için bir röportaj yapma teklifiyle iletişim kurdum. Röportaj teklifimi hiç tereddüt etmeden kabul etti.

* * *

 

“Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?” adlı kitabınızda, “Batı Marksizmi” olarak bilinen şeyi çürütmeye yardımcı olan ikna edici argümanlar sunuyorsunuz: “Güvenilir bir Marksizm” var mı? Latin Amerika’da bu “Batı Marksizmi”nin karşısına çıkartabileceğimiz alternatif isimler var mıdır?

“Batı Marksizmi” ifadesi, Batı dünyasındaki tüm Marksist teorik üretimi değil, emperyalist merkezde ortaya çıkmış ve baskın hale gelmiş belirli bir Marksizm biçimini ifade ediyor. Başlıkta “Batı Marksizmi” ifadesini kullanmamın sebebi, bu ifadenin, Maurice Merleau-Ponty, Perry Anderson ve Domenico Losurdo gibi isimlerin çalışmalarını merkez alan bir tartışmaya bağlı olarak bu ifadenin herkesçe bilinen bir referans noktası olmasıdır.

Ancak kitapta da açıkladığım gibi, elimizde olan şey, katı bir coğrafi veya kültürel kategori değil, ideolojik bir yönelim olduğu için en doğru ifade, “emperyal Marksizm” olacaktır.

Dahası, bu terminoloji, söz konusu Marksizmin emperyalizm tarafından imparatorluğun incelikli bir aracı haline dönüştürüldüğünü belirtme avantajına sahiptir (bu nedenle emperyal Marksizmin çift anlamı vardır: o, hem emperyalizmin bir ürünüdür hem de imparatorluğa katkıda bulunan ideolojik bir güçtür).

Kitabım, emperyalizmin merkezinde gelişen baskın Marksizm biçiminin nasıl toplumsal şovenizme ve kapitalizmin, hatta emperyalizmin kabulüne doğru eğilim gösterdiğini açıklıyor. Bu durum kısmen, merkezde emperyal birikim yapılarından faydalanan bir işçi aristokrasisinin oluşmasından kaynaklanıyor.

Lenin’in kendine özgü keskin zekâsıyla açıkladığı gibi, büyük kapitalist ülkelerdeki işçilerin, çevre ülkelerdeki işçilere kıyasla çok daha üstün olan maddi durumu, onları ideolojik olarak emperyalist dünya düzenini kabul etmeye yöneltmiştir. Bu durum, nihayetinde dünya sosyalist hareketinde, sosyal demokratlar olarak bilinecek olanlar ile Lenin’in tarzında devrimci sosyalizm yoluyla emperyalizmin zincirlerini kırmaya adanmış olanlar arasında bir bölünmeye yol açmıştır.

Losurdo, Batı Marksizmi üzerine yazdığı 2017 tarihli kitabında, imparatorluk merkezindeki çağdaş solcu entelijansiyanın hâlâ aynı temel ideolojik yönelimi sergilediğini göstermek için Lenin’in teşhisine başvurdu.

Frankfurt Okulu ve postmodern teoriden çağdaş radikal İngiliz düşüncesine ve ötesine kadar, Marksist mirasla doğrudan veya dolaylı olarak bağlantılı akademik solu inceleyen Losurdo, bu kesimin yalnızca sosyal şovenizme ve emperyalizmle uzlaşmaya değil, aynı zamanda pratik anlamda anti-komünizme de yöneldiğini ortaya koyuyor.

Kendi çalışmalarımda, emperyal Marksizm veya sözde Batı Marksizmi gibi belirli sol teori biçimlerinin yaygınlaşmasını sağlayan maddi güçleri inceleyen bilginin politik ekonomisini geliştirmek için Lenin ve Losurdo gibi isimlerin yazılarından yararlanıyorum.

Tekil insan aklının özgürce kullanılması veya sözde açık fikir piyasasının sonucu olarak ortaya çıkan özerk bir teorik gelişme olmaktan çok uzak olan sol teori, imparatorluk merkezinde, bilgi üretimi ve dağıtımının kullandığı (üniversiteler, yayıncılık sektörü, konferanslar, medya vb. başlıkları içeren) tüm kurumsal mekanizma, egemen sınıfın vakıfları ve devlet aracılığıyla sahip olduğu güçlü nüfuz da dâhil olmak üzere, alabildiğine maddi güçlerce şekillendirilip yönlendirilmiştir.

İmparatorluk merkezindeki baskın Marksist pozisyonların, az önce bahsedilen Leninist anlamda Marksist olmaktan ziyade, genellikle Troçkist, özgürlükçü sosyalist, sosyal demokrat, anarko-komünist veya başka bir eklektik versiyon olması kesinlikle bir tesadüf değildir.

Hem altyapının ekonomik güçleri hem de üstyapının ideolojik gücü nedeniyle, Marksizm merkezde, yalnızca kapitalizmi ve emperyalizmi barındırmakla kalmayıp, aynı zamanda açıkça anti-komünist olan ve sosyalist bir devlet kurma projelerinin çoğunu, hatta tamamını reddeden emperyal bir Marksizm biçimine dönüşme eğiliminde olmuştur.

Bu durum, özellikle kitapta analiz ettiğim Frankfurt Okulu teorisyenleri (Theodor Adorno, Max Horkheimer, Herbert Marcuse), diğer önde gelen Batılı Marksistler ve bazen post-Marksist veya neo-Marksist olarak tanımlanan çağdaş radikal teorisyenler (Alain Badiou, Slavoj Žižek, Michael Hardt, Antonio Negri, vb.) dâhil olmak üzere, emperyal üstyapı içinde desteklenen temel Marksist varsayımlar söz konusu olduğunda açıkça görülmektedir.

“Alternatifler var mı?” sorusuna gelince, cevabım kesinlikle evet olacak! Entelektüel emperyalizmin etkileri nedeniyle, emperyal Marksizm, özünde Marksizmin ta kendisi olan, zengin ve derin uluslararası anti-emperyalist Marksizm geleneğinin üzerine uzun ve karanlık bir gölge düşürmüştür.

Marx ve Engels’ten Lenin, Mao, Ho Chi Minh ve büyük özgürlük hareketlerini temsil eden diğer birçok lidere kadar, Marksizmin özü, her zaman insanları ve doğayı yok eden küresel bir birikim sistemi olarak kapitalizme karşı mücadele olmuştur.

İmparatorluk merkezinde öne çıkan ve desteklenen, sosyal şovenist ve anti-komünist Marksizm karikatürlerinin aksine, gerçek Marksizm, insanlığın ve doğanın sermayenin ölümcül pençelerinden gerçek dünyada kurtarılmasını hedefleyen anti-sömürgeci ve anti-emperyalist bir projedir.

Küba, Batı Yarımküre’ye devrimci sosyalizmi getirerek bu geleneğe temel bir katkı sundu. Aynı zamanda Fidel Castro, Ernesto “Che” Guevara, Haydée Santamaría ve Roberto Fernández Retamar gibi isimlerin çalışmalarından Raúl Antonio Capote, Antonio Barreiro Vázquez, Abel Prieto gibi çağdaş düşünürlere ve Tizza [“Tebeşir”] olarak bilinen genç Marksistler grubuna kadar uzanan zengin bir Marksist entelektüel kültürü de besledi.

Bu, elbette homojen bir gelenek değil ve önemli tartışmaların yanı sıra fikri ayrılıklara ve yeniliklere de yer açıyor. Ancak en önemlisi, bu gelenek kendisini, gerçek dünyadaki sosyalist projeleri genellikle kapitalizmden bir şekilde daha kötü olarak reddeden emperyal Marksizmin dogmatik çerçevesiyle sınırlamıyor.

Küba’da bu “Batı Marksizmini" biz de benimsedik. Marx ve Lenin’in fikirleri yirminci yüzyılın başlarında adaya neredeyse anında ulaştı ve 1959’da zafer kazanan Devrim, her şeyden önce Sovyet Marksizm-Leninizminden büyük ölçüde etkilenmiş olsa da, tüm nüfusun genel olarak Marksizm (veya Marksizmler) üzerine yapılan çalışmalara erişim imkânlarını artırdı. “Batı Marksizmi” içinde kapitalizme karşı mücadeleye organik olarak ait olanı nasıl ayırt edebilir ve koruyabiliriz?

“Batı Marksizmi” ifadesinin yaratabileceği herhangi bir karışıklığı önlemek için, az önce ele aldığım emperyal Marksizm ile özünde anti-emperyalist olan gerçek Marksizm arasında ayrım yapmak faydalı olacaktır.

Batı Avrupa’nın, ABD’nin ve küresel emperyalist projedeki müttefiklerinin emperyalist merkezi olarak anlamamız gereken Batı âleminde emperyal Marksizm baskın biçim haline gelmiştir.

Ancak, imparatorluk merkezinin içinde bile Losurdo, Michael Parenti, John Bellamy Foster, Annie Lacroix-Riz, Saïd Bouamama ve daha birçokları gibi emperyalizm karşıtı Marksistler bulunmaktadır.

Dolayısıyla, son tahlilde coğrafi kategoriler gibi görünen şeylere dayanmaktansa, biri emperyal üst yapılar tarafından güçlü bir şekilde desteklenen iki ideolojik yönelim arasında ayrım yapmak daha tutarlı bir yaklaşım olacaktır.

Anti-emperyalist Marksist gelenek, imparatorluğun kurbanlarının ve onun organik sözcülerinin (Lenin, Mao, Fidel vb.) sömürge sorununu ve emperyalizmi analizlerinin merkezine yerleştirdiği ve Marksizmi gerçek sosyalizmin geliştirilmesi yoluyla dünyanın pratik dönüşümüne yönlendirdiği emperyalizmin çevre ülkelerinde önemli bir güç haline gelmiştir. Bununla birlikte, çevre ülkelerde, merkezdeki egemen söylemlerden ve tartışmalardan emir alan, işbirlikçi bir entelektüel işçi sınıfı aristokrasisi de mevcuttur.

Bu işbirlikçi entelijansiya, entelektüel emperyalizmde önemli bir rol oynar; yerel anti-emperyalist teorileri görmezden gelir veya küçümser ve imparatorluğun en yeni teorik eğilimlerini destekler.

Kitabımın amaçlarından biri, her türlü kafa karışıklığını gidermek için teorik sınıf mücadelesinin hatlarını netleştirmektir. Sınıf mücadelesi ve entelektüel emperyalizm nedeniyle, çevre ülkelerdeki işçilere, dünyanın önde gelen aydınları olarak tanıtılanların teorik çalışmalarının, bahsettiğim daha pratik uygulamalarla meşgul Marksistlerin çalışmalarından daha gelişmiş ve sofistike olduğu düşüncesi aşılanmaktadır.

Yani bu ülkelerde Samir Amin, Walter Rodney, Ali Kadri, Nestor Kohan veya Çeng Enfu gibi isimler yerine Adorno, Marcuse, Negri, Badiou veya Žižek gibi isimlere bakılmaktadır. Bu durum, nihayetinde onları emperyalizmin temel gerçekliği ve onu aşmaya yönelik sosyalist proje konusunda kafa karışıklığına sürükler. Dolayısıyla bu entelektüel emperyalizm biçimi, genel olarak emperyalizmi destekler ve teşvik eder.

Araştırmamın gösterdiği şey, emperyalist bilgi üretim ve dağıtım yapılarının, Marksizmin bir karikatürünü ve Marksizmi aştığını iddia eden çeşitli radikal teorileri desteklediği, bu teorilerin en nihayetinde imparatorluğun çıkarlarına hizmet ettiği gerçeğidir.

Aşırı basitleştirme riskine rağmen meramımızı şu şekilde özetlemek mümkün: İmparatorluklar, kendi çıkarlarına halel getiren çalışmaları desteklemezler. Bu nedenle, kitabım okurlara, teorik bir pusula sunmayı amaçlamaktır. Bu pusula, uluslararası Marksist geleneğin ürettiği devrimci anti-emperyalist çalışmalardır, Kuzey’deki ülkelerde işleyen emperyalist teori endüstrisinin ana ürünleri değil.

Karamsarlık, kapitalist ideolojinin lehine önemli bir toplumsal rol oynar ve “dünyayı yok etmek, onu dönüştürmekten daha kolaydır” fikrini daimi kılar. Bu, hareketsizliğe, örgütlenmemeye, kolektif kayıtsızlığa ve komünizmin reddine yol açar. Buna, ABD’nin ekonomik, ticari ve mali ablukasıyla her gün boğulan Küba gibi bir ülkenin maddi zorluklarını da eklersek, direnme kapasitesi, o yıkıcı niteliğini yavaş yavaş yitirir. Küba gibi anti-emperyalist halkların elinde, daha iyi bir dünya inşa etme alternatifleri olarak sundukları sosyalizmi terk etmemek adına hangi teorik ve pratik kaynakları kaldı?

Kitabımın ilk yarısı, dünyanın en güçlü emperyalist ülkesine odaklanarak, emperyal üstyapının materyalist bir analizini sunuyor. Diyalektik olarak iç içe geçmiş ekonomik temel tarafından yönlendirilen bu üstyapı, baskın bir ideoloji dayatmıştır. Bu, yalnızca bir dünya görüşü ve bir dizi fikir değil, aynı zamanda bir algısal çerçeve, bir değerler kümesi, bir duygusal matris, bir tarih anlayışı, “rutinleşmiş” uygulamalar ve daha fazlasını da içerir. Jennifer Ponce de León ile başka bir yerde dile getirdiğim gibi, ideolojik özneler, yalnızca fikirlerden veya dünya görüşlerinden müteşekkil değildirler, onlar, ayrıca varoluşlarının her boyutuyla vardırlar.

Bu da bizi, Mark Fisher’ın Capitalist Realism [“Kapitalist Gerçekçilik”] adlı kitabının ilk bölümünün başlığında akılda kalıcı bir şekilde formüle ettiği kötümserlik konusuna getiriyor:

“Dünyanın sonunu tahayyül etmek, kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha kolaydır.” Buna benzer bir düşünceyi, özellikle Žižek ve Fredric Jameson gibi isimler de dâhil olmak üzere, imparatorluk merkezindeki birçok önde gelen sözde Marksist de paylaşılmaktadır. Aslında Marksist çevrelerin haricinde de yaygın olarak karşılaştığımız bu düşünceyi şu şekilde özetlemek mümkündür: “Dünyanın sonunu tahayyül etmek, egemen ideolojinin sonunu tahayül etmekten daha kolaydır.”

Nitekim, kapitalizmin sonunu düşünmek bile, bu tür düşünürler için dünyanın sonunu hayal etmek gibidir; çünkü kapitalizm, onların teorik pratiklerini destekleyen ve onları emperyal teori endüstrisi içinde önde gelen aydınlar olarak üst mertebelere taşıyan maddi pratiktir.

Eğer kapitalizm ortadan kaybolursa, sözde teorik katkılarından ve savundukları ideolojiden geriye ne kalır? Bu, onlar için egemen ideolojiye direnmektense onu tekrarlamanın daha kolay olmasının nedenlerinden biridir.

Emperyal Marksistlerin idealist yönelimi, maddi gerçekliği hayal gücü ve fikirlerin ideal dünyasıyla değiştirmeye teşvik etse de, Fisher’ın iddiasının temeli ampirik olarak yanlıştır.

Burada mesele, kapitalizmin sonunu “tahayyül etmek” değil, gerçekliği olduğu gibi anlamak ve onu maddi olarak aşmaya yönelik tarihsel bir sürecin zaten var olduğunu fark etmektir.

Sosyalist devletler, bir asırdan uzun süredir emperyalizmin zincirlerini kırma ve kâr hırsı olanların değil, halkın çıkarlarına hizmet eden ulusal egemenlik projeleri oluşturma gibi son derece zorlu bir süreçle meşguldürler.

Bu, hayal gücü veya ütopik öngörülerle değil, emperyalist dünya düzeninin yozlaşmış kalıntılarından yeni, sosyalist bir dünya inşa etme yolundaki çok gerçek, somut bir mücadeleyle ilgilidir.

İmparatorluğun üst yapısı, insanları silahsızlandırıp egemen sömürü, baskı ve ekolojik yıkım sistemine boyun eğmeye teşvik ettiği için Fisher’ın sentezlediği dünya görüşünü destekler. Alternatif bir dünyayı tahayyül etmek, hele ki inşa etmek mümkün değilse, neden denemeye zahmet edelim ki?

Nesnel toplumsal güçlere yönelik bu öznel boyun eğme, kişinin kendi eylem kapasitesini özerk bir proje için harekete geçirmek yerine, egemen sistemin kapasitesiyle uyumlu hale getirmesi anlamına gelir. Bu, kelimenin tam anlamıyla, kişinin kendi özgürlüğünden vazgeçmesidir.

Anti-emperyalistlerin sahip olduğu kaynaklara gelince, karşı karşıya olduğumuz maddi gerçekliğin soğukkanlı ve objektif bir analizine ihtiyacımız var.

Emperyalizm, ister biyosferin felakete varan yıkımı, ister sapkın bir faşizmin işlediği toplumsal katliam, isterse de küresel yok oluş savaşlarının yakın olasılığı yoluyla olsun, dünyayı yok olmanın eşiğine getirmiştir.

Tek gerçek ve somut alternatif, sosyalizmdir. Ancak seçim, artık sadece sosyalizm ve barbarlık arasında değil; sosyalizm ya da yok oluş arasında. Kapitalizmin sonunu tahayyül bile edemediğimiz muhayyel bir dünyada olmak yerine, en net alternatiflerle karşı karşıya olduğumuz çok gerçek bir dünyadayız: kelimenin tam anlamıyla kapitalizmin sonu ya da bildiğimiz hayatın sonu.

Küba, sosyalizmini geliştirme konusunda hiçbir zaman eli rahat olmamıştır. Aksine, emperyalistler, bu olumlu örneğin tehdidinden korktukları için Küba sosyalizmini her daim kuşatma altında ilerletmek zorunda kalmıştır. Gene de, tüm olumsuzluklara rağmen, Küba, 1959 öncesinde dayatılan sistemik yoksulluk ve cehaletten nüfusunu kurtararak, eğitim, sağlık hizmetleri, barınma, istihdam ve kültürel kalkınma alanında önemlmi kazanımlar elde etmiş, aynı zamanda çevresel sürdürülebilirliğe dayalı bir toplum kurabilmiştir. Bunların hiçbiri kolay olmamış, ülke, her daim kaçınılmaz kimi başarısızlıklarla ve güçlüklerle yüzleşmiştir.

Küba’nın Amerika kıtasında devrimci sosyalizmi geliştirme konusunda daha önce hiç denenmemiş yollara yöneldiği gerçeği göz önüne alındığında, bu şaşırtıcı olmamalı. Şaşırtıcı olan, Küba’nın dünyanın önde gelen emperyalist gücünden sadece 140 kilometre uzakta bu kadar ilerleme kaydedebilmiş olmasıdır. Bu kadar az kaynakla ve bu kadar zorlu koşullar altında bu kadar çok şey başarılmış olması, Küba halkının ve liderliğinin azminin, yaratıcılığının ve zekâsının kanıtıdır.

ABD, giderek faşist bir yöne doğru ilerlerken, Amerika kıtasını yeniden sömürgeleştirmek ve sosyalizmin her türlü izini ortadan kaldırmak amacıyla Küba’ya karşı baskıcı savaşını yoğunlaştırıyor.

Bu durum, Küba’nın Batı Yarımküre’deki rolünü açıkça ortaya koymaktadır. Kübalılar ve onları destekleyenler, şer imparatorluğunu sürdürmek için bizi bölüp yönetme niyetinde olan Epstein sınıfı değil, hepimize ait bir Amerika için verilen mücadelenin ön saflarında yer almaktadır.

Kübalılar, yarımküremizde insanlığın bayrağını, emperyalist yıkımdan kurtuluşun kızıl bayrağını yüksekte tutuyorlar. Bunu fark edemeyen herkese, Fisher’ın anlamsız iddiasını bir kez daha tekrarlayarak, “sosyalizmin kazanımlarını görmezden gelmek, egemen ideolojiyi görmezden gelmekten daha kolaydır” diyebiliriz.

Daha önce bahsettiğiniz son kitabınızda, Marksizm yanlısıymış gibi görünen Herbert Marcuse ile ABD istihbarat servisleri arasındaki yakın bağları ve bu işbirliğinin sonuçlarını aktarıyorsunuz. Bugün “sol”un ve CIA tarafından finanse edilen aydınların teorik söylemlerine veya medyada çıkan yazılarına güvenmeli miyiz?

Emperyalizmin teori endüstrisinin kutsal kabul ettiği aydınların açıklamalarına körü körüne bel bağlamak yerine, düşünsel-teorik üretime diyalektik ve tarihsel-materyalist bir bakış açısıyla yaklaşmalıyız.

İmparatorluk merkezinde bilgi üretiminin maddi sisteminin nasıl işlediğini, devlet ve egemen kapitalist sınıfla olan yakın bağlarla birlikte idrak edersek, bu sistemin üretme eğiliminde olduğu aydın tipini daha net anlayabiliriz.

Elbette manevra alanı var, bu yüzden “eğilim” teriminin altını çizmek önemli: katı bir determinizm değil, güçlü koşullandırıcı güçler söz konusu.

Ancak, en geniş kitlelere ulaşan sol düşünürler arasında dikkat çekici bir ideolojik tutarlılık düzeyi mevcut. Sıklıkla teorik görüş açısından ayrışsalar da, en önemli konularda bir araya gelirler, genelde anti-komünisttirler ve kapitalizme karşı uzlaşmacı bir tutum sergilerler.

Batı veya emperyal Marksizmin temellerine katkıda bulunan Frankfurt Okulu, bunun en önemli örneklerinden biridir. Okulun önde gelen isimleri Adorno ve Horkheimer, Stalin’i Hitler’le eşdeğer tutan katı anti-komünistlerdi. İsrail yanlısıydılar ve bazı emperyalist askeri müdahaleleri açıkça desteklediler.

Ayrıca, faşizmin önemli bir analizini geliştirme konusunda da şöhret kazandılar. Kitapta ortaya koyduğum üzere, birçok eski Nazi ile pratikte birlikte çalışarak onları Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nde (Frankfurt Okulu’nun resmi adı) liderlik pozisyonlarına taşıdılar. Sundukları Marksizm versiyonu, Marksizmi tamamen tersine çeviriyor.

Marcuse, Frankfurt Okulu’nun önde gelen isimleri arasında en solcu üye olarak haklı bir şöhrete kavuştu. Bu şöhreti altmışlarda savaş karşıtı ve öğrenci hareketlerinin yanı sıra toplumsal cinsiyet, cinsel kimlik, ırk ve ekolojik özgürlük mücadelelerini desteklemesiyle kazandığı radikalleşmeden kaynaklanıyordu.

Ancak, dosya kayıtlarını incelediğimde, ABD hükümeti için yaptığı işler ve CIA ile olan ilişkisi hakkında düzenli olarak yalan söylediğini keşfettim.

Aslında, CIA’yle yakın işbirliği içinde çalıştı ve ABD hükümeti için en üst düzey istihbarat kurumu olan Ulusal İstihbarat Konseyi’nin hazırladığı Ulusal İstihbarat Tahmini belgelerinin en az ikisine katkıda bulundu. Dışişleri Bakanlığı’nın komünizm konusunda önde gelen uzmanlarından biriydi ve Washington’dan ayrıldıktan çok sonra bile eski ve mevcut devlet görevlileriyle çalışmaya devam etti. Ayrıca, Rockefeller Vakfı’nın dünya genelinde komünizme karşı yürüttüğü düşünce savaşında geliştirilen yumuşak güç projelerinde de önemli bir rol oynadı.

Örneğin, emperyalist eğilimli Marksist bilimsel çalışmaların üretimi ve yayımı için transatlantik bir ağ kuran, iyi finanse edilmiş bir girişim olan Marksizm-Leninizm Projesi’nde kilit isimdi. Bu projede, uzun yıllar CIA’e üst düzey danışmanlık yaptı, Columbia Üniversitesi’ndeki Rus Enstitüsü’nün direktörü olan arkadaşı Philip Mosely ile yakın işbirliği içinde çalıştı.

Bu nedenle, Domuzlar Körfezi çıkarmasından sonra Marcuse’nin şu açıklamayı yapması hiç de şaşırtıcı değil: “ABD’nin Batı Yarımküre’de komünizmle mücadele etme hakkını sorgulamıyorum.”

Küresel sınıf mücadelesinin nesnel ve sistemsel analizine gelince, Adorno, Horkheimer ve Marcuse gibi isimlere güvenilemez. Aynı şey, genel olarak onlarla uyumlu solcu aydınlar için de söylenebilir.

Bu, elbette, her konuda yanıldıkları veya tüm çalışmalarının tamamen bir kenara atılması gerektiği anlamına gelmez. Bilâkis, bu, teorileriyle ilgili her türlü titiz yaklaşımın, onları toplumsal bütünlük içinde açıkça konumlandırması ve öznel teorik üretimlerinin, emperyal teori endüstrisinin nesnel çerçevesiyle nasıl diyalektik olarak iç içe geçtiğini açıklaması gerektiği anlamına gelir.

Örneğin, Frankfurt Okulu’nun önde gelen isimlerinin tüketim kapitalizmine yönelik önemli eleştiriler geliştirdiği doğrudur ve bunlar faydalı olabilir. Ancak, analizlerine dikkat edilirse, incelikli bir öznelci yönelim fark edilecektir.

Ekonominin üretim sektörünün sömürücü toplumsal ilişkilerine, yani işçilerin yaşamlarına değil, genellikle kendileri gibi orta sınıf tüketicilerin fenomenolojik deneyimlerine odaklanırlar.

Basitçe ifade etmek gerekirse, kendileri gibi tüketicilerin düşünce ve arzularını manipüle eden reklâm endüstrisinin etkilerini eleştirmeye, örneğin küresel güneydeki çocukları madenlerde köle gibi çalışmaya zorlayan aşırı sömürü ve küresel yozlaşma sistemine saldırmaktan daha fazla zaman ayırdılar.

İmparatorluğa ait medya kuruluşlarında çıkan kitap ve yazılara da güvenilemez. Kitapta ayrıntılı olarak açıkladığım gibi, CIA (sessiz filmlere eşlik eden, birçok enstrümanın sesini çıkartan orga atıfla) bir “Kudretli Wurlitzer” yarattı, yani, bir müzik kutusu gibi işletebileceği uluslararası bir medya ağı meydana getirdi: CIA merkezindeki bir düğmeye basıldığında, aynı ezgi tüm dünyada çalıyordu.

Bu “Kudretli Wurlitzer” hâlâ sapasağlam ve gayet formda; erişim alanı ve büyüklüğü çoğu insanın hayal ettiğinin çok ötesinde.

Sadece bir örnek vermek gerekirse, dezenformasyon uzmanı William Schaap, CIA’in “dünya çapında yaklaşık 2.500 medya kuruluşuna sahip olduğunu veya bunları kontrol ettiğini, ayrıca muhabirlerden yüksek profilli gazetecilere ve editörlere kadar neredeyse her büyük medya kuruluşunda kendi adamlarının bulunduğunu” kamuoyuna açıkladı.

Örneğin bugün, Noam Chomsky gibi ilerici liberal bir düşünürün emperyalist elitle olan bağlarından bahsediliyor… Bu aydın sınıfı (akademisyen, anti-komünist vb.) üreten küresel kapitalist yapılarla mücadele etmeden alt etmek mümkün mü?

Bu soru, kitabımın özüne iniyor. Kitapta bireylerin ve düşünce okullarının eleştirel materyalist analizleri yer alsa da, asıl amaç, emperyalist üstyapının aynı tipte aydınları sistematik olarak nasıl ürettiğini ve yeniden ürettiğini açıklığa kavuşturmaktır.

Başka bir deyişle, seçilmiş bireylere veya eserlerine yönelik öznel bir ideolojik eleştiriyle yetinmek yerine, aynı zamanda, son derece önemli bir şekilde, aynı türden bireyleri üreten ve yeniden üreten, ardından da dikkat çekici bir ideolojik tutarlılıkla eserler yaratan maddi sisteme yönelik nesnel bir ideolojik eleştiri sunmaktadır.

Bu olgunun en önemli örneklerinden biri, radikal şifacı figürüdür. Bu tür aydınlar, kendilerini solda konumlandırır ve genellikle kendilerini radikal olarak sunarlar. Genellikle kapitalizmi ve büyük emperyalist güçlerin dış politikasının bazı yönlerini eleştirirler. Bununla birlikte, ara sıra birkaç açıklanabilir istisna haricinde, her daim en önemli ideolojik kırmızı çizgileri korurlar ve reel sosyalizmi kapitalizmden daha kötü bularak reddederler.

Elbette, radikal şifacılığın farklı dereceleri vardır ve bir aydının hem olumlu hem de olumsuz katkılarını vurgulamak için diyalektik analiz yapmak her zaman önemlidir. Chomsky, mükemmel bir örnektir. Bu araştırma projesinin bir parçası olan yeni kitabımda ondan bahsedeceğim.

Burada hakkında kelâm ettiğimiz “Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?” adlı eser, aslında “Küresel Düşünce Savaşı: Marksizm Emperyalizmin Teori Endüstrisine Karşı” başlıklı üçlemenin ilk cildidir. İkinci cilt, “ABD’de Üretilen Fransız Teorisi”, gelecek yıl yayımlanacak. Üçüncü cilt, “Radikal Teorinin Çocukluk Hastalığı” biraz daha sonra çıkacak. Chomsky hakkındaki değerlendirmemi bu eserde sunuyorum.

Şimdilik şunu söylemeliyim: Chomsky, kesinlikle ABD dış politikasına ve şirketlerin medyadaki egemenliğinin etkilerine dair önemli ampirik eleştiriler sunmuştur.

Özgürlükçü bir sosyalist olarak, Küba’ya uygulanan abluka karşıtı tutum sergilemesi de takdire şayandır.

Ancak bunu, (örneğin, çağdaşı Michael Parenti gibi) emperyalizmin sistemik bir anlayışı ve sosyalist devletler kurma projeleriyle zincirlerini kırma mücadelesi çerçevesinde yapmadı. Aslında Chomsky, Sovyet coğrafyasının büyük bir bölümünde sosyalizmin yıkılmasını bir istibdadın sonu ve sevinç vesilesi olarak kutladı.

Birçok kişinin belirttiği gibi, Chomsky eleştiriye odaklandı ve olumlu siyasi projesi ne yazık ki yetersiz kaldı. Kendisini anarko-sendikalist olarak tanımladı ve pozisyonunun tarihsel kökenlerini aydınlanmış liberalizme dayandırdı, ancak işçi özyönetimi projesinin devlet gücünden yoksun bırakıldığında, her zaman kırılgan olduğu gerçeğini hiçbir zaman tutarlı bir şekilde ele almadı.

Bu nedenle, birçok okuru çıkmaza sürükleyerek, en iyi ihtimalle ABD gibi emperyalist bir gücün kendi ilan ettiği ideallere uygun davranmasını veya işçilerin devlet iktidarını ele geçirmeden iş yerleri üzerinde uzun vadeli demokratik kontrol kurmasını umabileceğimiz izlenimini verdi. ABD’nin liberal ideallerinin emperyalist bir projeyi örtbas etmek için var olduğunu ve asıl itici gücün ideoloji değil, bu proje olduğunu kavrayamadı.

Leninizmi karşı devrimci bir felsefe olarak reddeden anti-komünist tavrı göz önüne alındığında, teşhis ettiği sorunların üstesinden gelmek için anti-emperyalist devlet kurma projelerine duyulan ihtiyacı hiçbir şekilde idrak edemedi.

Jeffrey Epstein ile olan yakın arkadaşlığı hakkındaki en son açıklamalar, daha önce de ortaya konmuş bir güzergâhı takip ediyor.

Chomsky’nin kariyeri, ordu-sanayi-akademi kompleksiyle çeşitli şekillerde bağlantılıdır. Pentagon ile derin bağları olan, altmışlarda fonlarının yüzde 90’ını ondan alan MIT’de ders verdi. Orada bir askeri laboratuvarda çalıştı ve yürüttüğü dilbilimsel araştırmalar Deniz Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve benzeri kurumlar tarafından desteklendi.

Ayrıca birçok şüpheli isimle bağı vardı, misal, CIA Direktörü John Deutsch’un arkadaşıydı; Deutsch’un MIT rektörü olmak için yürüttüğü kampanyada da onu desteklemişti.

İsrail’i eleştirmesine rağmen Chomsky, BDS hareketine karşı çıktı ve İsrail'in var olma hakkına sahip olduğunu söyledi. Bu nedenle, kendisine mali danışmanlık ve düzenli ödüller için destek sağlayan, ayrıca ek faydalar, ayrıcalıklı bağlantılar ve düşünce alışverişi imkânı Epstein gibi bir Siyonist istihbarat görevlisiyle arkadaş olmasında şaşılacak bir yan yok.

Chomsky’nin son derece ahlaklı bir insan olarak yarattığı kamuoyu algısı göz önüne alındığında, hüküm giymiş bir cinsel suçluyla özel hayatında nasıl davrandığına dair bir fikir edinmek gene de rahatsız edici.

Sorunuzun özüne dönecek olursak, bu üçlemenin amacı, tam da bu tür bir aydın sınıfını ortaya çıkaran küresel kapitalist yapıları eleştirmektir. Bu nedenle, bu araştırma projesini emperyal Marksizmin eleştirisiyle sınırlamamak benim için önemli bir husustu.

Bu üçlemenin ikinci cildi, postmodern Fransız teorisini ele alırken, üçüncü cilt ise emperyal Marksizm ve/veya Fransız teorisine dayanan çağdaş radikal teori biçimlerini inceliyor. Bunlar arasında Frankfurt Okulu’nun üçüncü kuşağı, postkolonyal ve dekolonizasyon teorisi, liberal lubunya teorisi, Badiou ve Žižek gibi isimlerin sözde komünist olay felsefesi vb. yer alıyor.

Amaç, genel olarak reel sosyalizmi reddeden ve kapitalizm ile emperyalizme uyum sağlayan (açıkça savunmasa bile) solcu bir entelijansiyayı üreten ve yeniden üreten bilgi üretim ve dolaşım sistemine ışık tutmak ve onu açığa çıkarmaktır.

İdeoloji, bukalemun gibidir. Gerçekliği çarpıttığı için, gerçeklik, zamanla kendini gösterir ve onu gizlemek için yeni ideolojik biçimlere ihtiyaç duyulur.

Emperyalizmle uyumlu sol aydınların egemen ideolojisini eleştirel bir şekilde değerlendirirken, bilgi üretiminin maddi sisteminin, yüzeyde farklıymış gibi görünen ancak aynı temel ideolojik yönelimi paylaşan yeni teori formlarını düzenli olarak nasıl ürettiğini göstermek istedim.

Diğer kapitalist endüstrilerde olduğu gibi, teori endüstrisi de piyasaya (yeni materyalizm, Afro-karamsarlık gibi) yeni ürünler sunarak ilerleme yanılsamasını besler. Bu ürünler, dikkatli insanların önceki ideolojik biçimlerden süzülmüş gerçeklikten uzaklaşmalarını sağlamak gibi bir avantaja sahiptirler.

Tüketim kapitalizminin teşvik ettiği yenilik kültü, birçok insanı piyasadaki her yeni ürünün, egemen ideolojinin en son tekrarı olmadığına, bağlılığımızı değilse bile dikkatimizi hak ettiğine ikna ediyor.

Bu, Marksizmi tarihin tozlu raflarına kaldırma çabası dâhilinde başarılı olduğunu ispatlamış bir taktik: çok sayıda yeni ve yenilikçi söylem, birçok ufku açmakta ve her yöne doğru yol göstermektedir!

Frankfurt Okulu ve Fransız Teorisi örneğini ele alalım. Burjuva düşünce tarihi içinde genellikle zıt kutuplar olarak takdim edilirler. Elbette aralarında önemli farklılıklar vardır.

Ancak üçlememin gösterdiği şey, her ikisinin de, anti-komünizmi ve kapitalizme, hatta emperyalizme uyumu teşvik eden emperyalist üst yapı içindeki maddi bir bilgi üretim sisteminin teorik ürünleri olduğudur.

Tüm farklılıklarına rağmen, en temel noktalarda hemfikirler. İmparatorluk merkezindeki baskın sol ideolojinin iki farklı türevidirler ve bu şekilde kabul edilmeleri gerekmektedir.

Kitap İspanyolcaya çevrilecek mi? Küba halkı, bu kitabı okuma fırsatı bulacak mı?

Evet, Nuevo Milenio İspanyolca çevirisini hazırlıyor ve kitap, İspanya’da El Viejo Topo yayınevi, belki de Latin Amerika’daki diğer İspanyolca yayın yapan yayınevleri tarafından da yayımlanacak. Néstor Kohan, Küba baskısı için önsöz yazmayı kabul etti. Bu, benim için inanılmaz bir onur ve umarım kitap, Küba’daki ve genel olarak İspanyolca konuşulan dünyadaki tartışmalara, küçük de olsa bir katkı sağlar.

Kitap, aslında tüm üçlemenin açılış bölümü olan “Che’nin Kafası” ile başlıyor. Bu bölüm, ABD imparatorluğunun Che’yi bulmak ve onu aşağılayıcı bir şekilde öldürmek için başlattığı küresel insan avının öyküsünü anlatıyor; bu girişim, küresel anti-emperyalist hareketi ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Bu acımasız projenin, Che ve mirasına karşı yürütülen dünya çapında süren düşünce savaşla nasıl el ele gittiğini vurguluyor ve CIA ajanlarının onun edebi mirasının bazı kısımlarını ele geçirmeye ve biyografisini çarpıtmaya nasıl çalıştığına açıklık getiriyor.

Kitabın bu bölümü, küresel düşünce savaşının ana temalarına dair kısa bir genel bakış sunuyor.

Daha genelde kitap, Fernández Retamar, Capote, Barreiro ve Kohan’ın çalışmaları gibi kültürel savaş üzerine son dönemde yapılmış mükemmel araştırmalardan bazılarını ele alıyor. Bu proje için, emperyal Marksizmin eleştirisi, en nihayetinde anti-emperyalist Marksizmin zengin uluslararası geleneğini yeniden sahiplenme ve savunma yönündeki olumlu bir proje dâhilinde yapılmalı.

Küba’nın bu gelenekte hem teorik hem de pratik anlamda oynadığı öncü rol göz önüne alındığında, o, söz konusu araştırma projesi için genel olarak önemli bir referans noktasıdır.

Küba’yı ziyaret ettiniz, ABD ablukasını kınadınız ve sosyal medyanızda açıkça davamızı savundunuz. Bugün devrime destek sunmaya neden devam ediyorsunuz?

Ben imparatorluğun bir çocuğuyum, “kızıl bezlere sarılmış bir bebek” değilim. Dahası, dünyanın önde gelen kurumlarından bazılarının ürettiği emperyalist cehalet içinde yetiştirildim.

Bilgi üretiminin maddi yapıları, beni emperyalizmi görmezden gelen, gizleyen veya yanlış yorumlayan, aynı zamanda sosyalist alternatifi küçümseyen ve reddeden entelektüel işçi sınıfı aristokrasisinin bir üyesi yapmaya çalıştı.

Çiftlikte inşaat işlerinde çalışarak büyüdüğüm için, yetiştirilme tarzım sayesinde, içinde bulunduğum elit çevrelerin dışına düştüm. Bunu öznel olarak yaşıtlarımın gerisinde kalmak olarak deneyimlesem de, geriye dönüp baktığımda, nesnel olarak bakıldığında bunun inanılmaz derecede faydalı olduğunu fark ediyorum. Bu, hiçbir zaman tam olarak uyum sağlayamadığım ve başkalarının normal veya doğal olarak kabul ettiği şeyleri sorgulama eğiliminde olduğum anlamına geliyordu.

Ancak, imparatorluk üst yapısının ideolojisinden de derinden etkilendim ve mevcut görüşlerime ulaşmak için uzun ve bazen acı verici bir öz eleştiri sürecinden geçmem gerekti. Bu süreçte, imparatorluğun gerileme ve çöküşünün nesnel koşullarının yanı sıra, pratik örgütlenme ve halk eğitimine katılımım ve yakın çevremdeki insanların derin ve etkili görüşleri de bana katkı sundu.

Küba’yı önemsiz olarak görmezden gelmeye veya yozlaşmış bir ülke olarak küçümsemeye şartlandırılmıştım. Bu dogmatik duruşu sorgulamaya başladığımda, beni ait olduğum ideolojik kampta tutmak adına aleni ve yoğun bir dirençle karşılaştım.

Eski profesörlerimden Étienne Balibar’dan yasadışı ablukanın sona ermesi çağrısında bulunan bir mektubu imzalamasını istediğim anı çok net hatırlıyorum. Kendisinin de hakkını yememek gerek, özellikle liberal entelijansiyanın kabul edebileceği şekilde yazılmış olan mektubu imzalamayı kabul etti.

Ancak, kendini Marksist olarak tanımlayan bu kişi, bana da bir kopyasını göndererek, Michael Hardt ve Judith Butler gibi önde gelen solcu aydınlardan oluşan bir gruba da bir mesaj gönderdi ve “ABD’nin Küba’ya yönelik emperyalist politikasının bizi ‘sosyalist’ Küba’nın dönüştüğü yozlaşmış diktatörlüğü alkışlamaya veya desteklemeye sevk etmemesi gerektiğini” ısrarla dile getirdi.

Sözde kanıt olarak, “uyumlu sol” aydınlar ve La Joven Cuba blogu gibi oldukça şüpheli kaynaklardan Küba karşıtı propaganda içeren bağlantılar sundu.

Bu tür direnişlere rağmen, eleştirel medya okuryazarlığı becerilerimi geliştirmeye ve Küba tarihini ciddi bir şekilde incelemeye, liderlerinin ve önde gelen aydınların eserlerini okumaya devam ettim. Ayrıca Küba filminin, sanatının ve edebiyatının zengin kültürünü de keşfettim. Bu süreçte, çevrilmemiş materyallere erişebilecek ve emperyalizme bağlı çeviri pratiğine olan bağımlılığımı kırabilecek kadar İspanyolca öğrendim.

Eduardo Galeano’nun mükemmel kitabı Patas arriba: La escuela del mundo al revés’te [“Baş Aşağı: Tersine Dönmüş Dünyanın Okulu”] açıkladığı gibi ben de baş aşağı dönmüş bir dünyada yaşıyordum. Küba hakkında duyduğum neredeyse her şey, gerçekliğin tam tersiydi. Sonra, daha önceki dünya görüşümü şekillendiren, Küba’ya karşı yürütülen kültürel savaşın derinliği, genişliği ve kapsamıyla giderek daha çok ilgilenmeye başladım.

Fernández Retamar, Capote, Barreiro, Kohan, Helen Yaffe ve sizin de dâhil olduğunuz birçok yazardan çok şey öğrendim ve kapsamlı bir okuma yaptım. Ayrıca, Küba’daki devrimci süreci yakından görmek ve daha doğrudan öğrenmek için iki kez Küba’yı ziyaret ettim.

Küba Devrimi’ni tanıma sürecimin öznel yönlerine odaklanmamın nedeni, anı biriktirmek veya kişisel sebepler değil, nesnel koşullar ve emperyalist üst yapının beslediği ideolojik telkinlere karşı koymanın ne kadar zor olduğu hakkında ortaya koyduğu şeylerdir. Mücadelemizin bir parçası, insanları bu pençelerden kurtarmak ve kendi başlarına düşünmelerini, dünya görüşlerini şekillendiren güçler üzerinde eleştirel düşünmelerini sağlamaktır. Oysa biz, daha çok dogmatik bağlılığı teşvik ediyoruz.

Küba’yı destekliyorum, çünkü insanlığın ve hayatın safındayım, Bizim Amerikamız’ı kendi insanlarının eline teslim etme, onu Epstein sınıfının ölümcül pençesinden kurtarma mücadelesinde oynadığı öncü rolü kabul ediyorum.

Kaynak

0 Yorum: