Gabriel
Rockhill’in Who Paid the Pipers of Western Marxism [“Batı Marksizmi
Kimlerin Düdüğünü Çaldı?”] adlı kitabı, Frances Stonor Saunders’in 1999 tarihli
Who Paid the Piper [“Parayı Verdi Düdüğü Çaldı”] kitabının felsefi ve
politik devamıdır. Kitap, emperyalizmin merkezinde faal olan solun
ideolojisinin altyapısının nasıl parçalandığını anlamak için önemli bir araç
sunmaktadır.
Kitap,
teori üretiminin politik ekonomisini idrak edebilmek amacıyla fikirleri
eleştiriyor. Batı Marksizminin doğal bir zihinsel gelişme olmadığını, maddi
devrimci pratiği Marksist düşünceden kopartmak için yürürlüğe konulmuş
emperyalist stratejiye ait projenin ürünü olduğunu ortaya koyuyor.
Rockhill
kitabın başında, kendi içinde tutarlı bir materyalist yaklaşım dâhilinde,
fikirleri parasal destek ve dağıtım konusunda bir altyapıya ihtiyaç duyan
toplumsal ürünler olarak ele alıyor. Bu görüş üzerinden, kapsamlı ve çarpıcı
bir arşiv taraması aracılığıyla Rockhill, CIA’in Rockefeller Vakfı ve Ford
Vakfı gibi bağlı kuruluşlarla birlikte, tarihsel ve diyalektik materyalizmi
kültür ve dil sahasına odaklanmış muğlak teorik modellerle ikame etme amacı
güden bir çalışma yürüttüğünü ortaya koyuyor. Bu çalışmayı yürüten,
emperyalizme itaat etmiş olan solun şeklen radikal olduğunu ama temelde
emperyalizme ait bir araç olarak iş gördüğünü, sosyalizmi ve kapitalizmi
denkleyen bütünleştirici bir eleştiri yönelttiğini, böylelikle, emperyalizmin
jeopolitik çıkarlarına hizmet ettiğini söylüyor.
Adını
Frederick Taylor’dan alan Taylorizmin düşünce alanındaki pratiğini temel alan
bu sektör, kapsamlı Marksist bilinci birbirinden kopuk, sosyoloji, estetik,
felsefe gibi akademik disiplinlere ayrıştırıyor, böylelikle, birleşik bir
devrim biliminin üretilmesine mani oluyor. Burslar ve araştırma bağışları,
devrimci zihinleri ele geçirmek, birilerine kul etmek, onları akademi denilen
makinenin dişlisi kılmak, üretim ilişkilerini ele alacak araştırmaları
marjinalleştirirken öznellik ve kimlikle ilgili araştırmaları öncelikle hale
getirmek için kullanıyor.
Rockhill’in
kitabı, Marksizmi devrimci muhtevasından mahrum kılmak için kullanılan dört
yöntemden bahsediyor:
1.
Sınıftan uzaklaşma: Teori alanında proletaryanın maddi konumu ve üretim
ilişkileri yerine kimlik sorunlarına ve psikolojiye odaklanılıyor, bu da
sınıfsal çelişkinin, kapitalist sistemin temeli olan üretim araçlarının
mülkiyetine sahip olanları hiçbir şekilde tehdit etmeyen kültürel gevezelikler
içerisinde çözülüp dağılmasına neden oluyor.
2.
Emperyalizm eleştirisinden uzaklaşma: Küresel Güney’in sistematik bir
biçimde yağmalandığı gerçeğini göz ardı eden Avrupamerkezci bir bakış açısı
benimseniyor. Bu eğilim, Çin, Vietnam, Küba ve Kore’deki sosyalist devrimleri
otoriter sapma olarak görüyor, bu da Batılı aydınların nesnel düzlemde,
“demokrasi”yi savunma bahanesiyle kendi ülkelerinin dış politikalarına destek
olmalarına, hegemonyaya karşı çıkan rejimlerin yıkılmasına alkış tutmalarına
neden oluyor.
3.
Bilimsel materyalizmin terk edilmesi: Diyalektik materyalizm,
fenomenolojik ve idealist akımlarla ikame ediliyor. Bu değişim, Marksizmi
gerçeği değiştirecek bir araç olmaktan çıkartıp, yorum işiyle meşgul olan
zihinsel faaliyete indirgiyor, böylelikle Marksizmi devrimin ve toplumsal
değişimin bilimi olma vasfından arındırıyor.
4.
Akıldan ve hakikatten uzaklaşma: Bu teori, “hakikat”i salt bir iktidar
aracı olarak tasvir etmek suretiyle postmodernizmin ve düşünsel nihilizmin
hâkim olması için gerekli yolu açıyor, böylelikle işçi sınıfını mevcut sisteme
her şeyi içeren makul bir seçenek sunma imkânından alıkoyuyor.
Rockhill,
Küresel Güney’den çekilen artı değerle beslenen “düşünsel aristokrasi” olarak
tarif ettiği, emperyalizmin merkezindeki aydın sınıfını sert bir dille
eleştiriyor. Bu aydınlar, emperyalizmin ideoloji düzleminde “sınır muhafızları”
olarak iş görüyorlar.
Alman
Yahudisi Herbert Marcuse, bu noktada işlevsel bir aydın olarak önemli bir
örnek. Küresel komünist hareketin altını oyma amacını güden raporlar hazırlayan
istihbarat servislerine (OSS) çalışan Marcuse türünden aydınlar, “ideolojik
kuşatma” konusunda önemli bir iş görüyorlar. Yani bu isimler, devrimci coşkuyu
emiyorlar, onu maddi mücadele alanlarından uzaklaştırıp karmaşık estetik ve
kültür eleştirileri alanına hapsediyorlar.
Macar
Marksist Georg Lukács’ın eleştirdiği “büyük uçurum oteli”, tarihsel yenilgiyi
allayıp pullayan, onu teorik olarak kaçınılmaz bir sonuç gören küresel
akademiye evrildi. Bu eğilim, kolektif örgütlenme pratiğini ortadan kaldıracak
bir araç olarak kullanılan “Froydcu Marksizm”i güçlendirdi, devrimi üretim
tarzını değiştirecek kolektif eylem olmaktan çıkartıp, bireyin baskıdan kurtuluş
kavgasına dönüştürdü. Bu kavga ise pratikte tüketim kapitalizminin amaçlarına hizmet
etti.
Rockhill’in,
Fransız “teori”sini kullanan kontrol mekanizmasını ifşa eden kitabı, Amerikan istihbaratının
İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da Marksist-Leninist düşüncenin
hegemonyasını kırmak için varoluşçuluk, yapısalcılık ve post-yapısalcılık gibi
akımlara nasıl destek olduğunu ortaya koyuyor. Parçalılığı ve parçalanmayı
yücelten, “büyük anlatılar”ı reddeden bu teoriler, dünya genelinde sınıf
dayanışmasının zeminini ortadan kaldıracak ideal araçlar olarak iş görüyorlar.
Dünya
genelinde düşünme pratiği, yazanları, yayınlayanları ve konferanslara davet
edilenleri kontrol etmek suretiyle yönetiliyor. İdeolojik bir filtre görevi
gören bu hegemonya, materyalist analize veya devrimci politik örgütlenme
pratiğine sıkı sıkıya bağlı olan insanları dışlarken, dilbilimsel soyutlama
denilen çamurda debelenenleri öne çıkartıyor.
Bu
koşullarda Marksizm, devrimci muhtevasından arındırılmış, düşünsel-teorik bir metaa
dönüştürüldü, böylelikle, halklardaki hoşnutsuzluğun, tümüyle kontrol altında
olan akademik çerçeveler içerisinde tutsak kalması güvence altına alındı. Paris,
Berlin ve New York’ta çıkan radikal dergilere, düzenlenen felsefe
konferanslarına cömertçe akıtılan paralar, gerçekte solun “kalıcı yenilgisi”ne
dönük bir yatırımdan başka bir şey değildi.
Rockhill,
imparatorluğun sert güç (ordular) ile yumuşak gücün (akademilerin, kültür
endüstrisinin ve medyanın) bütünleştirilmesi yoluyla her şeye hükmettiğini şüpheye
yer bırakmayacak şekilde ispatlıyor. Rockhill, akademide düşüncelerin kurumsal
düzeyde sansürlendiğini, düşüncelerin doğrudan yasaklanmadığını, akademinin hâkim
model olarak “imparatorluk onaylı Marksizm”in sürekliliğini güvence altına
alacak şekilde, saha temelli politik ekonomiyle ilişkili araştırmaları marjinalleştirip
saf teorik araştırmaları öne çıkartan “bilimsel üretim”in ölçütleri üzerinden hareket
ettiğini ortaya koyuyor.
Rockhill,
kitabın sonuç bölümünde Çin, Küba, Vietnam ve Afrika’daki halkların
mücadelelerini yankılayan, sosyalist bir devletin emperyalist zulme karşı
koyması gerektiğini gören, iktidarın inşa edilmesi gerektiğini kabul eden “küresel
Marksizm”in diriltilmesi gerektiğine vurgu yapıyor. Bu da Engels’in
materyalizminin ve doğanın diyalektiğinin yeniden incelenmesini, böylelikle
Marksizmin, Batı akademilerindeki çorak ortamın ve şizofrenin uzun zaman önce
koptuğu doğa bilimleri ve maddi gerçeklikle yeniden bağ kurmasını gerekli kılıyor.
Gabriel
Rockhill’in Who Paid the Pipers of Western Marxism [“Batı Marksizmi
Kimlerin Düdüğünü Çaldı?”] isimli kitabı, Batı’daki akademik düşüncenin
bağımsız ve nesnel olduğu efsanesini kesin olarak ortadan kaldıran tarihsel bir
belgedir.
Bugün
devrimci zihin küresel sınıf mücadelesinin bilimi olarak tarihsel materyalizmin
benimsenmesini ve tüm bu düşünsel “putlar”ın kırılmasını talep ediyor.
Marksizm, ya emperyalizmin maddi yapısını ortadan kaldırmayı amaç edinen devrimci
bir bilim olacak ya da aynı sisteme hizmet eden bir makyaj malzemesi olarak
kalacak.
Rockhill,
kitabında Marksizmi bu çoraklıktan kurtarma görevini yerine getirmek ve hegemonyanın
kullandığı mekanizmaları parçalamak için okunması gereken önemli bir tez
sunuyor. Marksizmin söz konusu çoraklıktan kurtarılması kaçınılmaz olarak devrimci
bilinci tahrif eden pratikten nemalanan casusların ve simsarların ifşa edilmesini
gerekli kılıyor.
Arap
dünyasında yaşayan insanlar olarak bizim de Körfez ülkelerinin ve Batı’nın paralarıyla
beslenen Arap aydınlarının ve STK’ların, başarısızlığa mahkûm “Arap Baharı”
denilen sürecin oluşturulmasında oynadığı şüpheli rolü belirleyip bu insanların
etkilerini ortadan kaldırmak için bir soruşturma yürütmemiz gerekiyor. Titiz bir
toplum mühendisliği çalışmasının eseri olan bu hareket, halkın meşru ve radikal
taleplerini içi boş liberal sloganlarla ikame etti, Irak, Libya ve Suriye’de
Arap cumhuriyetlerinin yıkılıp yerine Ortaçağ köktenciliği galebe çalsın diye zemini
hazırlayan, Arapça konuşan, hegemonyaya ait ajanların içinden “yıldızlar”
çıkarttı.
Said Muhammed
31
Ocak 2026
Kaynak


0 Yorum:
Yorum Gönder