07 Nisan 2026

,

ABD İstihbaratı Batı Marksizmini Devrimci Muhtevasından Nasıl Arındırıyor?


Gabriel Rockhill’in Who Paid the Pipers of Western Marxism [“Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?”] adlı kitabı, Frances Stonor Saunders’in 1999 tarihli Who Paid the Piper [“Parayı Verdi Düdüğü Çaldı”] kitabının felsefi ve politik devamıdır. Kitap, emperyalizmin merkezinde faal olan solun ideolojisinin altyapısının nasıl parçalandığını anlamak için önemli bir araç sunmaktadır.

Kitap, teori üretiminin politik ekonomisini idrak edebilmek amacıyla fikirleri eleştiriyor. Batı Marksizminin doğal bir zihinsel gelişme olmadığını, maddi devrimci pratiği Marksist düşünceden kopartmak için yürürlüğe konulmuş emperyalist stratejiye ait projenin ürünü olduğunu ortaya koyuyor.

Rockhill kitabın başında, kendi içinde tutarlı bir materyalist yaklaşım dâhilinde, fikirleri parasal destek ve dağıtım konusunda bir altyapıya ihtiyaç duyan toplumsal ürünler olarak ele alıyor. Bu görüş üzerinden, kapsamlı ve çarpıcı bir arşiv taraması aracılığıyla Rockhill, CIA’in Rockefeller Vakfı ve Ford Vakfı gibi bağlı kuruluşlarla birlikte, tarihsel ve diyalektik materyalizmi kültür ve dil sahasına odaklanmış muğlak teorik modellerle ikame etme amacı güden bir çalışma yürüttüğünü ortaya koyuyor. Bu çalışmayı yürüten, emperyalizme itaat etmiş olan solun şeklen radikal olduğunu ama temelde emperyalizme ait bir araç olarak iş gördüğünü, sosyalizmi ve kapitalizmi denkleyen bütünleştirici bir eleştiri yönelttiğini, böylelikle, emperyalizmin jeopolitik çıkarlarına hizmet ettiğini söylüyor.

Adını Frederick Taylor’dan alan Taylorizmin düşünce alanındaki pratiğini temel alan bu sektör, kapsamlı Marksist bilinci birbirinden kopuk, sosyoloji, estetik, felsefe gibi akademik disiplinlere ayrıştırıyor, böylelikle, birleşik bir devrim biliminin üretilmesine mani oluyor. Burslar ve araştırma bağışları, devrimci zihinleri ele geçirmek, birilerine kul etmek, onları akademi denilen makinenin dişlisi kılmak, üretim ilişkilerini ele alacak araştırmaları marjinalleştirirken öznellik ve kimlikle ilgili araştırmaları öncelikle hale getirmek için kullanıyor.

Rockhill’in kitabı, Marksizmi devrimci muhtevasından mahrum kılmak için kullanılan dört yöntemden bahsediyor:

1. Sınıftan uzaklaşma: Teori alanında proletaryanın maddi konumu ve üretim ilişkileri yerine kimlik sorunlarına ve psikolojiye odaklanılıyor, bu da sınıfsal çelişkinin, kapitalist sistemin temeli olan üretim araçlarının mülkiyetine sahip olanları hiçbir şekilde tehdit etmeyen kültürel gevezelikler içerisinde çözülüp dağılmasına neden oluyor.

2. Emperyalizm eleştirisinden uzaklaşma: Küresel Güney’in sistematik bir biçimde yağmalandığı gerçeğini göz ardı eden Avrupamerkezci bir bakış açısı benimseniyor. Bu eğilim, Çin, Vietnam, Küba ve Kore’deki sosyalist devrimleri otoriter sapma olarak görüyor, bu da Batılı aydınların nesnel düzlemde, “demokrasi”yi savunma bahanesiyle kendi ülkelerinin dış politikalarına destek olmalarına, hegemonyaya karşı çıkan rejimlerin yıkılmasına alkış tutmalarına neden oluyor.

3. Bilimsel materyalizmin terk edilmesi: Diyalektik materyalizm, fenomenolojik ve idealist akımlarla ikame ediliyor. Bu değişim, Marksizmi gerçeği değiştirecek bir araç olmaktan çıkartıp, yorum işiyle meşgul olan zihinsel faaliyete indirgiyor, böylelikle Marksizmi devrimin ve toplumsal değişimin bilimi olma vasfından arındırıyor.

4. Akıldan ve hakikatten uzaklaşma: Bu teori, “hakikat”i salt bir iktidar aracı olarak tasvir etmek suretiyle postmodernizmin ve düşünsel nihilizmin hâkim olması için gerekli yolu açıyor, böylelikle işçi sınıfını mevcut sisteme her şeyi içeren makul bir seçenek sunma imkânından alıkoyuyor.

Rockhill, Küresel Güney’den çekilen artı değerle beslenen “düşünsel aristokrasi” olarak tarif ettiği, emperyalizmin merkezindeki aydın sınıfını sert bir dille eleştiriyor. Bu aydınlar, emperyalizmin ideoloji düzleminde “sınır muhafızları” olarak iş görüyorlar.

Alman Yahudisi Herbert Marcuse, bu noktada işlevsel bir aydın olarak önemli bir örnek. Küresel komünist hareketin altını oyma amacını güden raporlar hazırlayan istihbarat servislerine (OSS) çalışan Marcuse türünden aydınlar, “ideolojik kuşatma” konusunda önemli bir iş görüyorlar. Yani bu isimler, devrimci coşkuyu emiyorlar, onu maddi mücadele alanlarından uzaklaştırıp karmaşık estetik ve kültür eleştirileri alanına hapsediyorlar.

Macar Marksist Georg Lukács’ın eleştirdiği “büyük uçurum oteli”, tarihsel yenilgiyi allayıp pullayan, onu teorik olarak kaçınılmaz bir sonuç gören küresel akademiye evrildi. Bu eğilim, kolektif örgütlenme pratiğini ortadan kaldıracak bir araç olarak kullanılan “Froydcu Marksizm”i güçlendirdi, devrimi üretim tarzını değiştirecek kolektif eylem olmaktan çıkartıp, bireyin baskıdan kurtuluş kavgasına dönüştürdü. Bu kavga ise pratikte tüketim kapitalizminin amaçlarına hizmet etti.

Rockhill’in, Fransız “teori”sini kullanan kontrol mekanizmasını ifşa eden kitabı, Amerikan istihbaratının İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da Marksist-Leninist düşüncenin hegemonyasını kırmak için varoluşçuluk, yapısalcılık ve post-yapısalcılık gibi akımlara nasıl destek olduğunu ortaya koyuyor. Parçalılığı ve parçalanmayı yücelten, “büyük anlatılar”ı reddeden bu teoriler, dünya genelinde sınıf dayanışmasının zeminini ortadan kaldıracak ideal araçlar olarak iş görüyorlar.

Dünya genelinde düşünme pratiği, yazanları, yayınlayanları ve konferanslara davet edilenleri kontrol etmek suretiyle yönetiliyor. İdeolojik bir filtre görevi gören bu hegemonya, materyalist analize veya devrimci politik örgütlenme pratiğine sıkı sıkıya bağlı olan insanları dışlarken, dilbilimsel soyutlama denilen çamurda debelenenleri öne çıkartıyor.

Bu koşullarda Marksizm, devrimci muhtevasından arındırılmış, düşünsel-teorik bir metaa dönüştürüldü, böylelikle, halklardaki hoşnutsuzluğun, tümüyle kontrol altında olan akademik çerçeveler içerisinde tutsak kalması güvence altına alındı. Paris, Berlin ve New York’ta çıkan radikal dergilere, düzenlenen felsefe konferanslarına cömertçe akıtılan paralar, gerçekte solun “kalıcı yenilgisi”ne dönük bir yatırımdan başka bir şey değildi.

Rockhill, imparatorluğun sert güç (ordular) ile yumuşak gücün (akademilerin, kültür endüstrisinin ve medyanın) bütünleştirilmesi yoluyla her şeye hükmettiğini şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispatlıyor. Rockhill, akademide düşüncelerin kurumsal düzeyde sansürlendiğini, düşüncelerin doğrudan yasaklanmadığını, akademinin hâkim model olarak “imparatorluk onaylı Marksizm”in sürekliliğini güvence altına alacak şekilde, saha temelli politik ekonomiyle ilişkili araştırmaları marjinalleştirip saf teorik araştırmaları öne çıkartan “bilimsel üretim”in ölçütleri üzerinden hareket ettiğini ortaya koyuyor.

Rockhill, kitabın sonuç bölümünde Çin, Küba, Vietnam ve Afrika’daki halkların mücadelelerini yankılayan, sosyalist bir devletin emperyalist zulme karşı koyması gerektiğini gören, iktidarın inşa edilmesi gerektiğini kabul eden “küresel Marksizm”in diriltilmesi gerektiğine vurgu yapıyor. Bu da Engels’in materyalizminin ve doğanın diyalektiğinin yeniden incelenmesini, böylelikle Marksizmin, Batı akademilerindeki çorak ortamın ve şizofrenin uzun zaman önce koptuğu doğa bilimleri ve maddi gerçeklikle yeniden bağ kurmasını gerekli kılıyor.

Gabriel Rockhill’in Who Paid the Pipers of Western Marxism [“Batı Marksizmi Kimlerin Düdüğünü Çaldı?”] isimli kitabı, Batı’daki akademik düşüncenin bağımsız ve nesnel olduğu efsanesini kesin olarak ortadan kaldıran tarihsel bir belgedir.

Bugün devrimci zihin küresel sınıf mücadelesinin bilimi olarak tarihsel materyalizmin benimsenmesini ve tüm bu düşünsel “putlar”ın kırılmasını talep ediyor. Marksizm, ya emperyalizmin maddi yapısını ortadan kaldırmayı amaç edinen devrimci bir bilim olacak ya da aynı sisteme hizmet eden bir makyaj malzemesi olarak kalacak.

Rockhill, kitabında Marksizmi bu çoraklıktan kurtarma görevini yerine getirmek ve hegemonyanın kullandığı mekanizmaları parçalamak için okunması gereken önemli bir tez sunuyor. Marksizmin söz konusu çoraklıktan kurtarılması kaçınılmaz olarak devrimci bilinci tahrif eden pratikten nemalanan casusların ve simsarların ifşa edilmesini gerekli kılıyor.

Arap dünyasında yaşayan insanlar olarak bizim de Körfez ülkelerinin ve Batı’nın paralarıyla beslenen Arap aydınlarının ve STK’ların, başarısızlığa mahkûm “Arap Baharı” denilen sürecin oluşturulmasında oynadığı şüpheli rolü belirleyip bu insanların etkilerini ortadan kaldırmak için bir soruşturma yürütmemiz gerekiyor. Titiz bir toplum mühendisliği çalışmasının eseri olan bu hareket, halkın meşru ve radikal taleplerini içi boş liberal sloganlarla ikame etti, Irak, Libya ve Suriye’de Arap cumhuriyetlerinin yıkılıp yerine Ortaçağ köktenciliği galebe çalsın diye zemini hazırlayan, Arapça konuşan, hegemonyaya ait ajanların içinden “yıldızlar” çıkarttı.

Said Muhammed
31 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: