20 Nisan 2026

Avrupamerkezci Vesayeti Aşmak


Giriş

Felsefe, siyaset ve jeopolitik yönelim arasındaki ilişki, dünyayı yalnızca yorumlamakla kalmayıp değiştirmeyi hedefleyen her devrimci teori için temel bir mücadele alanıdır.

Felsefi derinlik ve siyaset-jeopolitika düzleminde doğruda durma meselesi birbirinden ayrıştırılamaz. Bunlar, iletişim halinde olması gereken alanlardır. Aksini düşünmek, bilhassa Küresel Güney’in çetin koşullarında yaşayıp teori üreten ve mücadele eden Marksist-Leninistleri bir güçlükle yüzleştirecek, onları tuzağa düşürecektir.

Öne sürüldüğü gibi, “çok vasat ve sığ bir düşünür” olup doğru bir anti-emperyalist pozisyona sahip olunabileceği, “alabildiğine derinlikli bir düşünür”ünse Avrupamerkezci ve emperyalizm yanlısı siyaseti savunabileceği varsayımı, teoriyi pratikten, kavrayış derinliğini dönüştürücü eylemden kopartır.

Tarihsel düzlemde zulümle yüzleşmiş, devrimci Küresel Güney’in bakış açısını kuşanan bu makale, bu türden bir ayrışmaya karşı çıkmaktadır. Bu görüşe göre, belirtilen kopukluk, burjuva düşünce tarihi içinde mevcut olsa da (Heidegger örneği, bu ihanetin çarpıcı bir anıtı olarak karşımızda durmaktadır), bunu organik veya gerekli bir koşul olarak kabul etmek, emperyalist hegemonyanın en üst düzeyde düşünsel ve pratik titizliği talep ettiği momentte kendimizi teori düzleminde silahsızlandırmak anlamına gelir.

Bizim için felsefe, ne soyut bir tefekkür konusu ne de tarafsız ve soyut bir kavramsal araç setidir. Marx, Lenin ve Mao’nun somutlaştırdığı gibi felsefe, sınıf mücadelesinin teorik cephesidir. Tüm sınıfsal içeriğini, Avrupamerkezci önyargıları ve medeniyete ait kör noktaları açığa çıkartacak acımasız bir diyalektik eleştirinin örsünde dövülmesi, tercih edilmesi ve kullanılması gereken bir silahtır.

Görevimiz, Batı külliyatını ve binlerce yıllık geçmişe sahip geleneklerimizi pasif bir saygıyla karşılamak değil, Aufhebung’un (içerip aşmanın) aktif, eleştirel ve sentezleyici ruhuyla ele almak, felsefeyi kendi bakış açımızdan geri kazanmak, derinleştirmek ve bir silah haline getirmek, külliyatı ve gelenekleri sosyalist moderniteyi ve tam dekolonizasyonu hedefleyen devrimci projemize dâhil etmektir.

I. Felsefi Derinlik ve Devrimci Duruşun Ayrılmaz Birliği:
Ayrıştırma Fetişine Karşı

Derin felsefe ve doğru siyasetin radikal bir şekilde birbirinden ayrılabileceği önermesini kabul etmek, burjuva idealizmine kritik bir alan tanımaktır. Bu, “derin düşünce” alanının, sınıf mücadelesinin, emperyalizmin ve sömürgeci boyunduruğun maddi karmaşasının üstünde, soyut bir alanda işlediğini örtük olarak kabul eder. Tarihsel materyalizmin kırmaya çalıştığı yanılsama, tam da budur.

Heidegger veya muhtelif Frankfurt Okulu düşünürlerinin sundukları örnekler, organik bir ayrımın kanıtı değildir, bilâkis, görünürdeki derinliği ne olursa olsun, tüm felsefenin sınıfsal niteliğinin ve jeopolitik konumlanmasının bariz kanıtlarıdır. Burjuva yabancılaşmasının veya teknolojik modernliğin belirli yönlerini incelemede sıklıkla gerçek olan derinlikleri, emperyalist metropolün ufukları içinde hapsolmuş kalır ve sömürgeleştirilmiş, proleterleştirilmiş kesimlerin ve küresel olarak sömürülenlerin bakış açısına diyalektik sıçramayı başaramaz. Dolayısıyla, onların “derinliği” esasen kısmi bir derinliktir; mağarayı titizlikle araştıran ama dışarıdaki güneşi görmezden gelen veya daha da kötüsü, mağara sakinlerini bağlayan zincirleri rasyonelleştiren bir derinliktir.

Buna karşılık, doğru bir anti-emperyalist konuma sahip “sığ” bir düşünürse sezgisel olarak veya edinilmiş deneyimler yoluyla, “derin” felsefecinin gizemli hale getirdiği çağımızın temel bir gerçeğini kavrar: emperyalizmin temel çelişkisi. Ancak bu sezgiyi sığ yüzeyde bırakmak, derin bir stratejik zafiyettir. Derin, sistematik, felsefi bir temele sahip olmadan alınan doğru politik konumlar, dogmatik, esnemeyen, iç edilmeye, düşmanın malı olmaya veya teorik aşınmaya karşı savunmasız hale gelme riski taşır. Bu tür konumlar, karmaşık, değişen gerçekliklerde yol alacak, ideolojik planda etkili bir mevzi savaşı yürütecek, açıklayıcı güce sahip değillerdir.

Marx, Lenin ve Mao, felsefeyi fetişleştirmediler, onu gerçekten kopuk bir şeymiş gibi ele almadılar. Marx’ın Epikür’le ilgili doktora tezi, Hegel ile ömür boyu süren ilişkisi ve Proudhon, Feuerbach ve Genç Hegelcilere yönelik eleştirileri, malumatfuruş birinin hobileri değildi. Bunlar, mistik kabuktan rasyonel özü çıkarmak, diyalektiği sermayenin analizi için bir silah haline getirmek için yapılan cerrahi işlemlerdi.

Lenin’in Birinci Dünya Savaşı felâketi sırasında İsviçre’de sürgünde Hegel okuması, bunun sonucunda ortaya çıkan Felsefe Defterleri eseri, akademik bir geri çekilme değildi. Bu, İkinci Enternasyonal’in eşi benzeri görülmemiş çöküşünü ve sunduğu devrimci fırsatı anlayacak diyalektik anlayışı derinleştirmek için ortaya konulmuş bir çabaydı. “Devrimci teori olmadan devrimci hareket olamaz” diyen Lenin, bu teorinin felsefi olarak sağlam olması gerektiğini düşünüyordu.

Mao’nun Pratik Üzerine ve Çelişki Üzerine adlı eserleri, soyut felsefi incelemeler değildi. Bunlar, Çin devriminin somut pratiğinden doğan, Parti içindeki dogmatik (“mekanik materyalist”) ve öznelci (“idealist”) hataları düzeltmeyi amaçlayan, felsefi derinliğe sahip incelemelerdi. Diyalektik ve eleştirel bir yaklaşıma sahipti, bu yaklaşımsa burjuva felsefesini açgözlülükle incelemek, ancak onu sınıf analizi ve devrimci pratiğin acımasız süzgecinden geçirmekle ilgiliydi. Bu süzgeç olmadan inceleme, teorik kirlenme riskini göze almaktı. Kirlenme korkusuyla derinlemesine incelemeyi reddetmek, teorik yoksulluğu ve siyasi kırılganlığı garanti altına almaktı.

Derinlik ve doğruda durmanın birliği, kendiliğinden oluşmaz. Bu, amansız eleştiri ve sentez yoluyla elde edilen mücadeleci bir birliktir.

II. Fikirler Savaşında Teorik Cephe Olarak Felsefe:
Marksist-Leninist Diyalektik Yöntem

Marksist-Leninist gelenek, felsefeyi “teorideki sınıf savaşı” olarak anlar. Bu, tumturaklı bir mecaz değil, materyalist bir aksiyomdur. Fikirlerin savaş alanı, kibar atışmaların yapıldığı bir salon değil, hegemonyanın güvence altına alındığı veya sorgulandığı, mevcut düzenin meşruiyetinin güçlendirildiği veya zayıflatıldığı bir alandır.

Her felsefi sistem, her büyük anlatı, her epistemolojik çerçeve, genellikle şifreli biçimde, belirli sınıfsal çıkarların ve jeopolitik projelerin izlerini taşır. Bu nedenle, devrimci aydının iki görevi vardır:

1. Düşmanın alanını anlamak ve kullanışlı silahlarını ele geçirmek için bu fikirlerle etkileşime girmek;

2. Aynı zamanda onları açığa çıkarmak, toplumsal işlevlerini ortaya koyan diyalektik bir eleştiri sunmak.

Batı’daki muhtelif Marksist ve Troçkist eğilimlerin “Reel Sosyalizm”i toptan ve soyut bir şekilde reddetmesi, açığa çıkarılması gereken bir fikrin en önemli örneğidir. “Saf” sosyalizm veya hümanist ideallerin savunması olarak sunulan bu eleştiri, nesnel olarak, emperyalist kuşatma ve istikrarsızlaştırmaya ideolojik düzeyde yardım eder. “Bürokrasi” ve “yozlaşma” derinlemesine eleştirilir. Ama bu eleştiri, sürekli işgal, sabotaj ve abluka tehdidi altında olan çevre ve yarı-çevre ülkelerin sosyalizmi inşa ettikleri somut, kuşatma altındaki, yaralı maddi gerçekliklerinden kopuktur. Bu kopukluk, bize eleştiriyi yapanların Küresel Güney’in her yanından kan akan, çetin ve doğrusal ilerlemeyen tarihsel dönüşüm süreci yerine, kafalarında idealize ettikleri belirli bir model üzerinden bakan, bu anlamda, Avrupamerkezci önyargılarla malul olan kişiler olduklarını söyler.

Bu maskenin indirilmesi, salt bir yadsıma pratiği değildir. Bu, diyalektik bir Aufhebung’dur: gerici sınıfsal içeriği aşmak ve korumak, yadsırken makul görüşleri daha yüksek, daha somut bir senteze taşımak ve dâhil etmektir.

Marx, Hegel’i eleştirdiğinde diyalektiği bir kenara atmadı; onu idealist gizeminden kurtardı ve materyalist bir temele oturttu. Lenin, ampirik eleştiriyi eleştirdiğinde, öznel idealizme karşı nesnel devrimci bilgi ihtimalini savunuyordu. Mao, ÇKP içindeki dogmatik Marksizmi eleştirdiğinde, doktrinin canlı, uyarlanabilir ruhu için ölü, biçimci kabuğuna karşı savaşıyordu. Kullanmamız gereken acımasız diyalektik eleştiri budur.

Heidegger’le Dasein ve “Varlığın kayıtsızlığı” analizine hayran kalmak değil, şu soruyu sormak için ilişki kurmak gerekir: Kendisi, ırkçı emperyalizm ve sömürgeci genişleme çabasının ürettiği bir proje olarak Nazi projesine sunduğu aktif destekle bu varlığa dair derin sorgusunu nasıl ilişkilendiriyordu? Onca derinliğine rağmen inşa ettiği felsefi yapı kendisini bu türden bir barbarlıkla nasıl uyumlu hale getirebildi?

Maskenin indirilmesi, özündeki gerici siyasi ontolojiyi açığa çıkartıyor. Biz, felsefeyle bu alandan takdir toplamak için ilgilenmiyoruz, onu kurtuluş savaşında kullanılacak stratejik akıl olarak ele alıyoruz.

III. Felsefenin Kendi Zamanına Ait Düşüncelerde Kavranışı:
Küresel Güney’in Düşüncesinin Tarihsel Özgüllüğü

Hegel’in “felsefenin düşüncelerde kavranan kendi zamanı var” sözü, felsefiyle ilişkiyi sömürgecilikten arındırmanın en önemli tarihsel-materyalist anahtarını sunar. Felsefe, zamansız, mekânsız, soyut genelliklerin peşinde koşmak değildir. Bunu diyen görüşün kendisi de belirli bir tarihsel deneyimin Avrupamerkezli olarak genele teşmil edilmesidir.

Aslında felsefe, bir dönemin özgül tarihsel, kültürel ve toplumsal çelişkilerinin en yoğun, kavramsal ifadesidir. Küresel Güney’in bakış açısından bu, öncelikle Yunanlılardan postmoderniteye kadar “Batı Felsefesi”nin büyük anlatısının, Avrupa’ya ait zamanın felsefi kavranışı olduğunu kabul etmek anlamına gelir: içteki sınıf dinamikleri, Rönesans, Aydınlanma gibi burjuva devrimleri, emperyal fetih, kapitalist modernite ve ardından gelen krizler. Evrensellik ve genellik iddiaları, küresel emperyal egemenliğinin ideolojik bir sonucudur. Onu evrensel olarak incelemek, bilinçsizce fatihin bakış açısını benimsemektir. Bu nedenle, yaklaşımımız bu konumlandırma eylemiyle başlamalıdır: Hegel’i insan düşüncesinin zirvesi değil, modernleşen, burjuva ve hâlâ yükselişte olan Avrupa ulus devletinin felsefi kavrayışı olarak okumak gerekmektedir. Örneğin, efendi-köle diyalektiği, sömürgeleştirilmiş kölenin bakış açısından okunduğunda, alabildiğine farklı ve daha somut bir anlayış üretir.

Öyleyse bizim için felsefe, düşüncedeki kendi zamanımızı kavramak olmalıdır. Zamanımız, ertelenmiş modernliğin, birleşik ve eşitsiz gelişmenin, sömürge sınırlarının kalıcı izlerinin, sömürücü ekonomilerin, ulusal kurtuluş mücadelelerinin, egemenliğin acı verici inşasının ve kapitalist çekirdeğin ekolojik ve toplumsal tahribatını tekrarlamayan, alternatif, sosyalist bir modernlik arayışının zamanıdır.

Küresel Güney’in bir Marksist-Leninisti, Marx, Lenin veya Mao’yu yorumlamakla yetinemez. Bize düşen görev, kendi tarihsel olarak özgün koşullarımızın Marx’ı, Lenin’i veya Mao’su olmaktır. Bu, onların yöntemini, yaşayan, diyalektik, materyalist yöntemi somut gerçekliklerimizin somut analizine uygulamak demektir: Afrika’daki neo-sömürgeci yapılar, Latin Amerika’daki bağımlılık mirası, Asya’daki medeniyet-devlet canlandırma projeleri ve toplumlarımızdaki sınıf, ulus, din ve etnik kökenin karmaşık etkileşimi uygulama alanlarıdır.

Evrenselleşeceksek, Batı kategorilerini taklit ederek değil, özgünlüklerimizin somut analiziyle evrenselleşeceğiz. Böylelikle dünyada devam eden sınıf mücadelesinin enternasyonalist anlayışına katkıda bulunuruz. Bu anlayışta, enternasyonalizm, tekbiçimlilik değil, “tarihsel olarak özgün olan kesretteki sosyalist vahdettir.”

IV. Çifte Çatışma: Batıyı Eleştirmek, Yerli Halkı Geri Kazanmak

Marksizm-Leninizmi kendi medeniyet bağlamımıza uyarlamak, iki yönlü ve eş zamanlı bir yaklaşıma ihtiyaç duyan, felsefi açıdan alabildiğine derinlikli bir iştir. Bir yandan, klasik temellerinden çağdaş Avrasya veya gerici modernist uzantılarına (örneğin Dugin’e) dek Batı felsefi gelenekleriyle eleştirel diyalogu sürdürmeli ve derinleştirmeliyiz. Bu eleştiri, bir şeytan çıkarma değil, stratejik bir ayıklama işlemidir. Diyalektik olarak yeniden şekillendirilebilecek kavramsal araçları belirlemeliyiz: örneğin, bağımlılık teorisinin veya dünya sistemleri analizinin bazı yönleri, ki bunlar da Avrupamerkezcilikten kopan, Küresel Güney ve Batı’da geliştirilmiş eleştirel ve radikal düşüncenin ürünleridir. Ayrıca, faşist akımların benimsediği Niçeci güç isteminden, bazı biçimlerinde kolektif devrimci projelerin ve kurtuluş meta-anlatıların köküne kibrit suyu döken postmodern şüpheciliğe kadar, neo-emperyalizm veya gerici parçacılık için düşünsel yakıt sağlayan felsefelerle doğrudan yüzleşmeliyiz.

Bir de epey ihmal edilmiş bir cephe olarak, kendi felsefi ve kozmolojik geleneklerimizle derin, eleştirel ve diyalektik bir etkileşime girmeliyiz: Afrika’daki topluluğa aidiyete ve birbirimize bağlı olduğumuza dair görüşleriyle Ubuntu felsefesi, Lokayata’dan Advaita’ya uzanan Hint felsefesinin karmaşık materyalist ve idealist akımları, Konfüçyüsçü devlet yönetimi, Taoist diyalektik ve legalist gerçekçiliğin zengin Çin gelenekleri, Kolomb öncesi Amerika’nın sofistike kozmolojik sistemleri, İslam medeniyetinin akıl, vahiy ve adaletle meşgul olan felsefi boyutları incelenmeyi beklemektedir.

Bu etkileşim, yerelci bir dönüş veya romantik bir geri kazanma çabası değildir. Bu, hem sosyalist amaçlarda makes bulan ilerici, toplulukçu ve diyalektik unsurları hem de aşılması gereken feodal, hiyerarşik veya metafizik yönleri belirleyen titiz, materyalist bir eleştiridir.

Perulu Marksist Jose Carlos Mariategui’nin savunduğu gibi, Latin Amerika’daki sosyalizm, Avrupa’nın bilimsel sosyalizmi ve And Dağları’nın yerli halklarına ait geleneklerden beslenen, bir kopya veya taklit değil, “kahramanca bir yaratım” olmalıdır. Bu sentez, Marksist geleneği zenginleştirerek, onu Avrupa’daki özgün tarihsel kökenlerinin ötesine taşıyor, halklarımızın kültürel ve felsefi dillerinde konuşmasına, tarihsel hafızamızda ve ahlaki evrenimizde kök salmasına imkân sağlıyor. Bu, Marksizmi insanlığın tüm felsefi topraklarında köklerini derinleştirerek, gerçekten evrensel hale getirme sürecidir.

V. Sosyalist Modernite için Teorik Bir Silah Olarak Marksizm-Leninizm

Sonuç olarak; Küresel Güney için Marksizm-Leninizm, yorumlanacak akademik bir felsefe değil, topyekûn dönüşüm için teorik bir silahtır. Amacı somuttur: ulusal kurtuluş ve tam siyasi-ekonomik egemenlik yoluyla sömürgecilikten kurtulma projesinin tamamlanması; yoksulluk ve bağımlılığın üstesinden gelmek için üretim güçlerinin geliştirilmesi; müşterek refahı, onuru ve kültürel gelişmeyi güvence altına alan sosyalist bir toplumun inşası; ve emperyalizme karşı uluslararası dayanışmanın güçlendirilmesi.

Bu topyekûn savaşta, felsefi silahlarımızı akıllıca seçmeli ve şekillendirmeliyiz. Çeşitli felsefi geleneklerle, Heidegger'in bilgili akademisyenleri veya Upanişadların uzman yorumcuları olmak için değil, kendi teorik cephaneliğimizi zenginleştirmek için ilgileniyoruz.

Geç burjuva öznelliğinin ve krizinin ideolojik temellerini daha iyi anlamak ve kendi karşı argümanlarımızı keskinleştirmek için Niçeci perspektivizmi veya Haydegerci fenomenolojiyi inceliyoruz. Ekolojik sosyalizm ve bireycilik karşıtı toplumsal örgütlenme için kavramsal kaynaklar bulmak amacıyla kâinata ve dünyaya dair, kendimize ait, bize has görüşleri inceliyoruz.

Bu, liberal geleneğin kölelik ve sömürgecilikle olan suç ortaklığını titizlikle ortaya koyan Domenico Losurdo ve dışlananların bakış açısından bir “Kurtuluş Felsefesi” inşa eden Enrique Dussel gibi eleştirel devlerin ruhudur. Onlar, dünyanın felsefi cephaneliklerini yağmalayan, her silahı diyalektik materyalist eleştirinin ve kurtuluşun acil ihtiyaçlarının stres testine tabi tutan, Küresel Güney’in ilgili, taraf tutan, gerçekle ilişkisini kopartmamış aydınını örnekliyorlar.

Amacımız, tarihsel olarak bize has olan, boynumuza geçirilmiş boyunduruktan kurtulmaktır. Bu nedenle, felsefi pratiğimiz stratejik bir sentezdir. Bu sentez, hem küresel baskı yapılarının hem de yerel direniş ve bilgelik rezervlerinin mümkün olan en derin anlayışıyla donanmış, kendi zamanımızın ve yerimizin Marx’ı, Engels’i, Lenin’i ve Mao’su olmaya, tüm bunları gözünü budaktan ayırmayan sosyalist gelecek arayışına vakfetmeye ihtiyaç duyuyor.

Sonuç

Küresel Güney’den baktığımızda şunu söyleyebiliriz: derin felsefe ile doğru anti-emperyalist politikanın kolayca birbirinden ayrılabileceği önermesi, teorik kayıtsızlığa verilmiş tehlikeli bir tavizdir. Bu yaklaşım, politik bir davaya bağlı ancak teorik olarak silahsız, emperyalizmin sofistike ideolojik saldırılarını anlayamayan veya kendi toplumlarının karmaşık felsefi alanında yol alamayan bir devrimciler kuşağı yetiştirme riskini taşır. Bu yanlış ikiliği, hatalı ayrıştırma işlemini reddediyoruz.

Teori ve pratiğin, derinlik ve yönelimin mücadeleci birliğinde ısrar ediyoruz. Yolumuz, geleneğimizin ustaları tarafından çizilen zorlu, diyalektik yoldur: Batılı veya yerli olsun, var olan her şeyin acımasız bir eleştirisi ki bu, felsefenin kendisinin de acımasız bir eleştirisini içerir.

Tüm düşünceyle, tarihsel konuma sahip, belirli bir sınıfa bağlı, jeopolitika yeri olan olgular olarak ilgileniyoruz. İmparatorluğa veya kurtuluşa hizmet eden yanlarını açığa çıkartmak için üzerindeki perdeyi yırtıp atıyoruz. Sunduğu görüşleri daha yüksek, daha güçlü bir devrimci teori için sentezliyoruz.

Bizim için felsefe, fikirler savaşının öncüsüdür. Bizim elimizde Marksizm-Leninizm, eleştirel yaklaşımla sürekli bileylenen, çeşitli medeniyet deneyimlerimizin ateşinde sürekli yeniden şekillendirilen, sonsuza dek emperyalizmin kalbine saplanan bir kılıç, egemen bir sosyalist modernitenin inşası için bir çekiçtir. Tam özgürlük için verdiğimiz uzun soluklu mücadelede bu kapsamlı tez, yöntem ve sarsılmaz bağlılığımızla hareket ediyoruz.

Bişarat Abbasi
12 Ocak 2026
Kaynak

0 Yorum: