27 Nisan 2026

, ,

Anarşistlere Hitap

İtalyan anarşistleri, çok fevriler, çünkü fazla kibirliler. Rus Devrimi ve Bolşevik propagandasının etkisiyle Sosyalist Parti’nin Marksist doktrinin kimi temel noktalarını benimsemesi, bunları işçi kitleleri ve köylüler içerisinde basit ve popüler bir şekilde yaymaya başlamasından bu yana[1] anarşistlerde gördüğümüz, “devrimci hakikatin kahinleri” olduklarına dair uzun süredir muhafaza ettikleri inanç abartılı bir hal almıştır.

Bir süredir İtalyan anarşistleri, “Biz, baştan beri bunu söyleyip durduk! Haklıydık!” ifadesinde karşılık bulan, kendini beğenmişliğin ürünü olan tespitleri dile getirmekle yetinmekten gayrı bir şey yapmıyorlar. Ama nedense kendilerine hiçbir zaman şu tür soruları sormuyorlar: “Madem haklı olan sizdiniz, İtalyan proletaryasının ekseriyeti, neden sizin değil de bizim peşimizden geldi? Neden bu kesim, Sosyalist Parti’den ve onunla müttefik olan sendika örgütlerinden yana saf tuttu? (İtalyan proletaryası, Sosyalist Parti’nin ve ona müttefik olan sendika örgütlerinin kendisini “aldatmasına” neden izin verdi?)

İtalyan anarşistleri, bu soruları ancak büyük bir alçakgönüllülük sergileyip nedamet getirdikten, anarşist bakış açısını, “mutlak hakikat bizde” diyen anlayışı terk ettikten, “haklıyken bile yanlış olduklarını” kabullendikten sonra eksiksiz cevaplayabilirler.

Bu sorulara ancak mutlak hakikatin kitleleri harekete geçirmek veya kitlelere devrimci bir ruh aşılamak için yeterli olmadığını, bunun yerine, belirli bir “hakikat”in gerekli olduğunu kabul ettikten sonra cevap verebilirler. Anarşistler, bu soruları, ancak insanlık tarihinde “hakiki” olanın, yalnızca eylemde somutlaşan, çağdaş bilinci tutku ve azimle kuşandıran, kitlelerin kökleri derinlere uzanan hareketlerinde ve gerçek zaferlerinde kendini ifade eden şey olduğunu kabul ettikten sonra cevaplayabilirler.

Sosyalist Parti, her daim İtalyan işçi sınıfının partisi olmuştur. Hataları ve eksiklikleri, İtalyan işçi sınıfının hataları ve eksiklikleridir. İtalya’da hayatı var eden maddi koşullar geliştikçe, proletaryanın sınıf bilinci de gelişmiştir: Sosyalist Parti, siyasi olarak giderek daha fazla öne çıkmış, kendisine özgü bir doktrin oluşturmaya çalışmıştır.

Öte yandan anarşistlerse, haklı olduklarına ve haklı olmaya devam edeceklerine olan inançlarıyla büyülenmiş bir şekilde, yerlerinde saymıştır, saymaya da devam etmektedirler.

Sosyalist Parti, proletarya ile birlikte gelişmiştir, proletaryanın sınıf bilinci geliştikçe o da gelişmiştir. Bugün bu hareket, kendi doktrini kıldığı Marksist doktrinin dile getirdiği hakikatle tanımlıdır. Bu hareket içerisinde Sosyalist Parti, “özgürlükçü” bir özellik ifade etmektedir; bu gerçek, zeki anarşistler tarafından göz ardı edilmemeli, onlara düşünme fırsatı vermelidir. Anarşistler, bu düşünme pratiği neticesinde, proletarya sınıfının gerçek tarihsel gelişimi olarak doğru anlaşılan özgürlüğün hiçbir zaman özgürlükçü örgütlerde somutlaşmadığı, her zaman Sosyalist Parti’nin bir parçası olduğu sonucuna varabilirler.

Anarşizm, yalnızca işçi sınıfına özgü bir kavram değildir: anarşistlerin sürekli “zaferi” ve sürekli “haklılığı”nın sebebi, tam da budur. Anarşizm, ezilen her sınıfın temel yıkıcı tutumu ve aynı zamanda egemen her sınıfın yaygın vicdanıdır.

Her sınıfsal zulüm, bir devlet biçimi kazanır. Bu anlamda yıkıcı bir tutum olarak anarşizm, ezilen sınıfın çektiği tüm sefaletin bizatihi sebebi olarak devleti görür. Bu nedenle, her sınıf, egemen sınıf haline geldiğinde, kendi özgürlüğünü gerçekleştirdiği için kendi anarşi anlayışını da geliştirir.

Burjuva, ait olduğu sınıfı siyasi iktidarı ele geçirmeden ve kapitalist üretim biçimini korumaya uygun ideal devlet rejimini topluma dayatmadan önce anarşinin sebebiydi. Burjuva, devriminden sonra da anarşiye yol açmaya devam eder çünkü devletinin yasaları onu bağlamaz: neticede o yasaları kendisi yazmıştır. Bu nedenle burjuva, kanunsuz yaşamayı, özgürlükçü olarak yaşamayı ister.

Burjuva, proletarya devriminden sonra yeniden anarşist olacak: Devletin varlığının, iradesine yabancı, çıkarlarına, alışkanlıklarına, özgürlüğüne düşman yasaların varlığının farkına bir kez daha varacak. “Devlet”in “cebir”le eş anlamlı olduğunu görecek, çünkü işçi devleti, burjuvazinin proletaryayı sömürme özgürlüğünü elinden alacak. Çünkü işçi devleti, geliştikçe, kapitalist mülkiyetin her izini ve yeniden canlanma ihtimalini ortadan kaldıracak yeni bir üretim biçiminin kalesi haline gelecek.

Gelgelelim, burjuva sınıfına özgü anlayış anarşizm değil, liberalizmdir. Aynı şekilde, işçi sınıfına özgü anlayış anarşizm değil, Marksist komünizmdir.

Her özel sınıfın kendine özgü bir ideolojisi vardır ve bu ideoloji o sınıfa aittir, başka hiçbir sınıfa değil. Anarşizm, ezilen her sınıfın aldığı “uç” konum olagelmiştir, oysa Marksist komünizm, modern işçi sınıfının ve yalnızca o sınıfın özgün ideolojisidir.

Marksizmin devrimci tezleri, modern proletarya ve kapitalist üretim biçimi (ki modern proletarya bunun bir sonucudur) bağlamı dışında yorumlandığında, Kabbalacı bir şifreye dönüşür. Proletarya, devlete burjuvazi kadar düşman değildir.

Burjuvazi, despotik devletin, aristokratik iktidarın düşmanıydı, ancak burjuva devletine, liberal demokrasiye olumlu bakıyordu. Proletarya, burjuva devletinin düşmanıdır, kapitalistlerin ve bankacıların elindeki iktidarın düşmanıdır, ama proletarya diktatörlüğüne, işçilerin ve köylülerin elindeki iktidara olumlu bakar. Proletarya, işçi devletini sınıf mücadelesinin bir aşaması, en yüksek aşaması görür. Örgütlü bir siyasi güç haline gelen proletarya, o aşamada üstünlüğü ele geçirir. Bu koşullarda sınıflar varlığını sürdürmeye devam eder. Toplumda hâlâ sınıflar vardır. Her sınıflı toplumda gördüğümüz bir biçim olarak devlet, artık işçinin ve köylünün elindedir. Ancak bu devlet, işçi sınıfı ve köylülük tarafından kendi gelişme hürriyetini güvence altına almak, burjuvaziyi tarihten tamamen silmek ve sınıfsal zulmün artık gerçekleştirilemeyeceği maddi koşulları oluşturmak için kullanılır.

Komünistler ve anarşistler arasındaki polemikte bir ateşkes sağlanması mümkün mü? Sınıf bilincine sahip işçilerden oluşan anarşist örgütlerle ateşkes mümkün, ancak anarşist entelektüeller ve profesyonel ideologlardan oluşan örgütlerle ateşkese varılamaz.

Entelektüeller için anarşizm bir puttur: mevcut ve gelecekteki faaliyetlerinin varoluş nedenidir. Bu nedenle, anarşist ajitatörler, işçi devletini, tıpkı burjuvazi gibi, özgürlüklerine yönelik bir sınırlama ve kısıtlama, yani bir “Devlet” olarak deneyimleyeceklerdir. Özgürlükçü işçiler içinse anarşizm, burjuvaziye karşı mücadelelerinde kullandıkları silahlardan sadece biridir. Dolayısıyla, devrimci tutku, ideolojinin üstesinden geldiğinde, özgürlükçü işçiler, mücadele ettikleri devletin aslında sadece burjuva kapitalist devlet olduğunu, devletin kendisi veya devlet fikri olmadığını, ortadan kaldırmak istedikleri mülkiyetin genel mülkiyet değil, kapitalist mülkiyet biçimi olduğunu fark ederler. Anarşist işçiler, işçi devletiyle birlikte, ait oldukları sınıflarının özgürlüğe kavuşacağını, dolayısıyla, kendilerinin de kişisel özgürlüklerine sahip olacaklarını görürler. İşçi devleti, yeni deneyimler ve proletaryaya ait ideallerin olumlu bir şekilde uygulanması için yeni imkânlar sağlayacaktır. Devrimi inşa etme işi onları örgütleyecek, anarşist işçileri davaya adanmış, disiplinli militanlardan oluşan bir öncü birlik haline getirecektir.

Proleter inşa sürecinde işçiler arasında hiçbir fark kalmayacaktır. Komünist toplum zorla, kanun ve kararnamelerle inşa edilemez. Komünist toplum, sanayi ve tarım üretiminde inisiyatifi ele geçirmiş, yeni bir düzende üretimi yeni yollarla yeniden örgütlemeye sevk edilmiş işçi sınıfının tarihsel faaliyetinden doğar.

Anarşist işçi, o vakit kazandığı özgürlüğü sürekli güvence altına alan merkezi iktidarın varlığını takdirle karşılayacak, onun kendisine devrimi savunmak için dönem dönem harekete geçmeye çağrılmadan, aralıksız biçimde çalışmasını sağladığını görecektir.

Anarşist işçi, bu noktada, proletaryanın en iyi unsurlarından oluşan, devrimci yaratıcılığı teşvik eden, fedakârlık örnekleri sunan, geniş işçi kitlelerini bir araya getiren, onları kapitalist sömürünün yol açtığı umutsuzluk ve bitkinlik halinin üstesinden daha hızlı gelmeye yönlendiren, güçlü bir şekilde örgütlenmiş, disiplinli büyük bir partinin varlığını da takdirle karşılayacaktır.

Sosyalistlerin benimsedikleri devrimci süreç anlayışı, Romain Rolland’ın “Aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği” sloganıyla özetlediği iki temel ilkeyle karakterize edilir. Anarşizmin ideologları, Karl Marx’ın aklındaki karamsarlığı reddetmekte “çıkarları olduğunu” söylerler:

“Aşırı sefalet veya zulümden kaynaklanan devrim, otoriter bir diktatörlüğün kurulmasını gerekli kıldığı sürece, muhtemelen bizi anarşist sosyalizme değil, devlet sosyalizmine götürecek.”[2]

Sosyalist karamsarlık, son olaylarla korkunç bir şekilde doğrulandı: Proletarya, insan aklının tasavvur edebileceği en saf sefalet ve zulüm uçurumuna sürüklendi.[3]

Anarşizmin ideologları, bu durum karşısında, aptalca ve yavan bir iyimserliği savunan içi geçmiş sloganlardan oluşan, devrimci pozu kesen sığ ve boş söylemlerden başka bir şey sunmuyorlar. Sosyalistler ise buna, işçi sınıfının en iyi ve en bilinçli unsurlarının önderliğinde güçlü bir örgütlenme faaliyetiyle karşılık veriyorlar. Sosyalistler, öncü unsurlar aracılığıyla, geniş kitleleri özgürlüklerini ve bu özgürlüğü korumalarını sağlayacak gücü elde etmeye hazırlamak için her türlü çabayı ortaya koyuyorlar.

Proletarya sınıfı, şu anda şehirlerde ve kırsal kesimde rastgele dağılmış durumda, makinelerin etrafında toplanmış veya toprağa eğilmiş halde çalışıyor. Neden çalıştığını bilmeden çalışıyor, sürekli yaklaşan açlık ve soğuk tehdidi karşısında kölece çalışmaya mecbur ediliyor. Sendikalarda ve kooperatiflerde bir araya geliyor, ancak bu, kendiliğinden bir seçim veya özgür bir ruhtan doğan dürtülerden değil, ekonomik direnişin zorunluluğundan kaynaklanıyor.

Proleter kitlenin tüm eylemleri, burjuvazinin devlet iktidarı tarafından kurulan kapitalist üretim biçiminin oluşturduğu biçimler aracılığıyla yönlendiriliyor. Manevi ve bedensel köleliğin bu koşullarına indirgenmiş bir kitlenin özgür bir tarihsel gelişim sergilemesini, kendiliğinden bir devrimin yaratılacağı süreci başlatıp sürdürmesini beklemek, ideologlara ait saf bir yanılsamadır.

Sadece böylesi bir kitlenin yaratıcı yeteneklerine güvenen, onu disiplinli ve bilinçli militanlardan oluşan büyük bir orduya dönüştürmek için sistematik bir şekilde çalışmayan, yani fedakârlık yapmaya istekli, talimatları eş zamanlı olarak yerine getirmek üzere eğitilmiş, devrimin gerçek sorumluluğunu üstlenmeye hazır, devrimin temsilcileri olmaya hazır militanlar yetiştirmeyenler, işçi sınıfına ihanet ediyorlar, henüz bilinçten yoksun olan karşı-devrimin yolunu açıyorlar.

İtalyan anarşistleri kibirli oldukları için fevriler. Proleter eleştiriyle yüzleştiklerinde hemen küplere biniyorlar. Devrimci fikirlerin ve mutlak teorik tutarlılığın savunucuları olarak övülüp pohpohlanmayı tercih ediyorlar.

Biz, İtalya’da devrimin, sosyalistler ve anarşistler arasında tesis edilecek işbirliğini gerekli kılacağına inanıyoruz. Proletaryanın somut sorunlarına odaklanmış, iki siyasi güç arasında açık ve sadık bir işbirliğine illaki ihtiyaç duyulacak. Bununla birlikte, anarşistlerin de Sosyalist Parti gibi, eski taktiksel ölçütlerini gözden geçirmeleri, siyasi iddialarını zaman ve mekânda somut, gerçek nedenlerle gerekçelendirmeleri gerektiğine inanıyoruz. Bunu yapabilmeleri için anarşistler, ruhlarını özgürleştirmelidirler. Bu, sadece özgürlük talep eden, ondan gayrı bir şey istemeyenlere fazla ve ağır gelecek bir talep değildir.

Antonio Gramsci
3 Nisan 1920
Kaynak

Dipnotlar:
[1] Komünist Parti, 1921 yılında Gramsci’yi de içeren bir ekip tarafından kuruldu.

[2] L. Fabbri, Letter to a Socialist, Floransa 1914, s. 134.

[3] Burada Birinci Dünya Savaşı’na atıfta bulunuluyor.

0 Yorum: