İtalyan
anarşistleri, çok fevriler, çünkü fazla kibirliler. Rus Devrimi ve Bolşevik
propagandasının etkisiyle Sosyalist Parti’nin Marksist doktrinin kimi temel
noktalarını benimsemesi, bunları işçi kitleleri ve köylüler içerisinde basit ve
popüler bir şekilde yaymaya başlamasından bu yana[1] anarşistlerde gördüğümüz, “devrimci
hakikatin kahinleri” olduklarına dair uzun süredir muhafaza ettikleri inanç abartılı
bir hal almıştır.
Bir
süredir İtalyan anarşistleri, “Biz, baştan beri bunu söyleyip durduk!
Haklıydık!” ifadesinde karşılık bulan, kendini beğenmişliğin ürünü olan tespitleri
dile getirmekle yetinmekten gayrı bir şey yapmıyorlar. Ama nedense kendilerine hiçbir
zaman şu tür soruları sormuyorlar: “Madem haklı olan sizdiniz, İtalyan
proletaryasının ekseriyeti, neden sizin değil de bizim peşimizden geldi? Neden
bu kesim, Sosyalist Parti’den ve onunla müttefik olan sendika örgütlerinden
yana saf tuttu? (İtalyan proletaryası, Sosyalist Parti’nin ve ona müttefik olan
sendika örgütlerinin kendisini “aldatmasına” neden izin verdi?)
İtalyan
anarşistleri, bu soruları ancak büyük bir alçakgönüllülük sergileyip nedamet
getirdikten, anarşist bakış açısını, “mutlak hakikat bizde” diyen anlayışı terk
ettikten, “haklıyken bile yanlış olduklarını” kabullendikten sonra eksiksiz
cevaplayabilirler.
Bu
sorulara ancak mutlak hakikatin kitleleri harekete geçirmek veya kitlelere
devrimci bir ruh aşılamak için yeterli olmadığını, bunun yerine, belirli
bir “hakikat”in gerekli olduğunu kabul ettikten sonra cevap verebilirler. Anarşistler,
bu soruları, ancak insanlık tarihinde “hakiki” olanın, yalnızca eylemde
somutlaşan, çağdaş bilinci tutku ve azimle kuşandıran, kitlelerin kökleri
derinlere uzanan hareketlerinde ve gerçek zaferlerinde kendini ifade eden şey
olduğunu kabul ettikten sonra cevaplayabilirler.
Sosyalist
Parti, her daim İtalyan işçi sınıfının partisi olmuştur. Hataları ve
eksiklikleri, İtalyan işçi sınıfının hataları ve eksiklikleridir. İtalya’da
hayatı var eden maddi koşullar geliştikçe, proletaryanın sınıf bilinci de
gelişmiştir: Sosyalist Parti, siyasi olarak giderek daha fazla öne çıkmış,
kendisine özgü bir doktrin oluşturmaya çalışmıştır.
Öte
yandan anarşistlerse, haklı olduklarına ve haklı olmaya devam edeceklerine olan
inançlarıyla büyülenmiş bir şekilde, yerlerinde saymıştır, saymaya da devam
etmektedirler.
Sosyalist
Parti, proletarya ile birlikte gelişmiştir, proletaryanın sınıf bilinci geliştikçe
o da gelişmiştir. Bugün bu hareket, kendi doktrini kıldığı Marksist doktrinin dile
getirdiği hakikatle tanımlıdır. Bu hareket içerisinde Sosyalist Parti,
“özgürlükçü” bir özellik ifade etmektedir; bu gerçek, zeki anarşistler
tarafından göz ardı edilmemeli, onlara düşünme fırsatı vermelidir. Anarşistler,
bu düşünme pratiği neticesinde, proletarya sınıfının gerçek tarihsel gelişimi
olarak doğru anlaşılan özgürlüğün hiçbir zaman özgürlükçü örgütlerde
somutlaşmadığı, her zaman Sosyalist Parti’nin bir parçası olduğu sonucuna
varabilirler.
Anarşizm,
yalnızca işçi sınıfına özgü bir kavram değildir: anarşistlerin sürekli “zaferi”
ve sürekli “haklılığı”nın sebebi, tam da budur. Anarşizm, ezilen her
sınıfın temel yıkıcı tutumu ve aynı zamanda egemen her sınıfın yaygın
vicdanıdır.
Her
sınıfsal zulüm, bir devlet biçimi kazanır. Bu anlamda yıkıcı bir tutum olarak anarşizm,
ezilen sınıfın çektiği tüm sefaletin bizatihi sebebi olarak devleti görür. Bu
nedenle, her sınıf, egemen sınıf haline geldiğinde, kendi özgürlüğünü
gerçekleştirdiği için kendi anarşi anlayışını da geliştirir.
Burjuva,
ait olduğu sınıfı siyasi iktidarı ele geçirmeden ve kapitalist üretim biçimini
korumaya uygun ideal devlet rejimini topluma dayatmadan önce anarşinin
sebebiydi. Burjuva, devriminden sonra da anarşiye yol açmaya devam eder çünkü devletinin
yasaları onu bağlamaz: neticede o yasaları kendisi yazmıştır. Bu nedenle
burjuva, kanunsuz yaşamayı, özgürlükçü olarak yaşamayı ister.
Burjuva,
proletarya devriminden sonra yeniden anarşist olacak: Devletin varlığının,
iradesine yabancı, çıkarlarına, alışkanlıklarına, özgürlüğüne düşman yasaların
varlığının farkına bir kez daha varacak. “Devlet”in “cebir”le eş anlamlı
olduğunu görecek, çünkü işçi devleti, burjuvazinin proletaryayı sömürme
özgürlüğünü elinden alacak. Çünkü işçi devleti, geliştikçe, kapitalist
mülkiyetin her izini ve yeniden canlanma ihtimalini ortadan kaldıracak yeni bir
üretim biçiminin kalesi haline gelecek.
Gelgelelim,
burjuva sınıfına özgü anlayış anarşizm değil, liberalizmdir. Aynı şekilde, işçi
sınıfına özgü anlayış anarşizm değil, Marksist komünizmdir.
Her
özel sınıfın kendine özgü bir ideolojisi vardır ve bu ideoloji o sınıfa aittir,
başka hiçbir sınıfa değil. Anarşizm, ezilen her sınıfın aldığı “uç” konum
olagelmiştir, oysa Marksist komünizm, modern işçi sınıfının ve yalnızca o
sınıfın özgün ideolojisidir.
Marksizmin
devrimci tezleri, modern proletarya ve kapitalist üretim biçimi (ki modern
proletarya bunun bir sonucudur) bağlamı dışında yorumlandığında, Kabbalacı bir
şifreye dönüşür. Proletarya, devlete burjuvazi kadar düşman değildir.
Burjuvazi,
despotik devletin, aristokratik iktidarın düşmanıydı, ancak burjuva devletine,
liberal demokrasiye olumlu bakıyordu. Proletarya, burjuva devletinin
düşmanıdır, kapitalistlerin ve bankacıların elindeki iktidarın düşmanıdır, ama
proletarya diktatörlüğüne, işçilerin ve köylülerin elindeki iktidara olumlu
bakar. Proletarya, işçi devletini sınıf mücadelesinin bir aşaması, en yüksek
aşaması görür. Örgütlü bir siyasi güç haline gelen proletarya, o aşamada
üstünlüğü ele geçirir. Bu koşullarda sınıflar varlığını sürdürmeye devam eder.
Toplumda hâlâ sınıflar vardır. Her sınıflı toplumda gördüğümüz bir biçim olarak
devlet, artık işçinin ve köylünün elindedir. Ancak bu devlet, işçi sınıfı ve
köylülük tarafından kendi gelişme hürriyetini güvence altına almak, burjuvaziyi
tarihten tamamen silmek ve sınıfsal zulmün artık gerçekleştirilemeyeceği maddi
koşulları oluşturmak için kullanılır.
Komünistler
ve anarşistler arasındaki polemikte bir ateşkes sağlanması mümkün mü? Sınıf
bilincine sahip işçilerden oluşan anarşist örgütlerle ateşkes mümkün, ancak
anarşist entelektüeller ve profesyonel ideologlardan oluşan örgütlerle ateşkese
varılamaz.
Entelektüeller
için anarşizm bir puttur: mevcut ve gelecekteki faaliyetlerinin varoluş
nedenidir. Bu nedenle, anarşist ajitatörler, işçi devletini, tıpkı burjuvazi
gibi, özgürlüklerine yönelik bir sınırlama ve kısıtlama, yani bir “Devlet”
olarak deneyimleyeceklerdir. Özgürlükçü işçiler içinse anarşizm, burjuvaziye
karşı mücadelelerinde kullandıkları silahlardan sadece biridir. Dolayısıyla,
devrimci tutku, ideolojinin üstesinden geldiğinde, özgürlükçü işçiler, mücadele
ettikleri devletin aslında sadece burjuva kapitalist devlet olduğunu, devletin
kendisi veya devlet fikri olmadığını, ortadan kaldırmak istedikleri mülkiyetin
genel mülkiyet değil, kapitalist mülkiyet biçimi olduğunu fark ederler.
Anarşist işçiler, işçi devletiyle birlikte, ait oldukları sınıflarının özgürlüğe
kavuşacağını, dolayısıyla, kendilerinin de kişisel özgürlüklerine sahip
olacaklarını görürler. İşçi devleti, yeni deneyimler ve proletaryaya ait
ideallerin olumlu bir şekilde uygulanması için yeni imkânlar sağlayacaktır.
Devrimi inşa etme işi onları örgütleyecek, anarşist işçileri davaya adanmış,
disiplinli militanlardan oluşan bir öncü birlik haline getirecektir.
Proleter
inşa sürecinde işçiler arasında hiçbir fark kalmayacaktır. Komünist toplum
zorla, kanun ve kararnamelerle inşa edilemez. Komünist toplum, sanayi ve tarım
üretiminde inisiyatifi ele geçirmiş, yeni bir düzende üretimi yeni yollarla
yeniden örgütlemeye sevk edilmiş işçi sınıfının tarihsel faaliyetinden doğar.
Anarşist
işçi, o vakit kazandığı özgürlüğü sürekli güvence altına alan merkezi iktidarın
varlığını takdirle karşılayacak, onun kendisine devrimi savunmak için dönem
dönem harekete geçmeye çağrılmadan, aralıksız biçimde çalışmasını sağladığını
görecektir.
Anarşist
işçi, bu noktada, proletaryanın en iyi unsurlarından oluşan, devrimci
yaratıcılığı teşvik eden, fedakârlık örnekleri sunan, geniş işçi kitlelerini
bir araya getiren, onları kapitalist sömürünün yol açtığı umutsuzluk ve
bitkinlik halinin üstesinden daha hızlı gelmeye yönlendiren, güçlü bir şekilde
örgütlenmiş, disiplinli büyük bir partinin varlığını da takdirle
karşılayacaktır.
Sosyalistlerin
benimsedikleri devrimci süreç anlayışı, Romain Rolland’ın “Aklın karamsarlığı,
iradenin iyimserliği” sloganıyla özetlediği iki temel ilkeyle karakterize
edilir. Anarşizmin ideologları, Karl Marx’ın aklındaki karamsarlığı reddetmekte
“çıkarları olduğunu” söylerler:
“Aşırı sefalet veya zulümden
kaynaklanan devrim, otoriter bir diktatörlüğün kurulmasını gerekli kıldığı
sürece, muhtemelen bizi anarşist sosyalizme değil, devlet sosyalizmine
götürecek.”[2]
Sosyalist
karamsarlık, son olaylarla korkunç bir şekilde doğrulandı: Proletarya, insan
aklının tasavvur edebileceği en saf sefalet ve zulüm uçurumuna sürüklendi.[3]
Anarşizmin
ideologları, bu durum karşısında, aptalca ve yavan bir iyimserliği savunan içi
geçmiş sloganlardan oluşan, devrimci pozu kesen sığ ve boş söylemlerden başka
bir şey sunmuyorlar. Sosyalistler ise buna, işçi sınıfının en iyi ve en
bilinçli unsurlarının önderliğinde güçlü bir örgütlenme faaliyetiyle karşılık
veriyorlar. Sosyalistler, öncü unsurlar aracılığıyla, geniş kitleleri
özgürlüklerini ve bu özgürlüğü korumalarını sağlayacak gücü elde etmeye
hazırlamak için her türlü çabayı ortaya koyuyorlar.
Proletarya
sınıfı, şu anda şehirlerde ve kırsal kesimde rastgele dağılmış durumda,
makinelerin etrafında toplanmış veya toprağa eğilmiş halde çalışıyor. Neden
çalıştığını bilmeden çalışıyor, sürekli yaklaşan açlık ve soğuk tehdidi
karşısında kölece çalışmaya mecbur ediliyor. Sendikalarda ve kooperatiflerde
bir araya geliyor, ancak bu, kendiliğinden bir seçim veya özgür bir ruhtan
doğan dürtülerden değil, ekonomik direnişin zorunluluğundan kaynaklanıyor.
Proleter
kitlenin tüm eylemleri, burjuvazinin devlet iktidarı tarafından kurulan
kapitalist üretim biçiminin oluşturduğu biçimler aracılığıyla yönlendiriliyor.
Manevi ve bedensel köleliğin bu koşullarına indirgenmiş bir kitlenin özgür bir
tarihsel gelişim sergilemesini, kendiliğinden bir devrimin yaratılacağı süreci
başlatıp sürdürmesini beklemek, ideologlara ait saf bir yanılsamadır.
Sadece
böylesi bir kitlenin yaratıcı yeteneklerine güvenen, onu disiplinli ve bilinçli
militanlardan oluşan büyük bir orduya dönüştürmek için sistematik bir şekilde
çalışmayan, yani fedakârlık yapmaya istekli, talimatları eş zamanlı olarak
yerine getirmek üzere eğitilmiş, devrimin gerçek sorumluluğunu üstlenmeye
hazır, devrimin temsilcileri olmaya hazır militanlar yetiştirmeyenler, işçi
sınıfına ihanet ediyorlar, henüz bilinçten yoksun olan karşı-devrimin yolunu
açıyorlar.
İtalyan
anarşistleri kibirli oldukları için fevriler. Proleter eleştiriyle
yüzleştiklerinde hemen küplere biniyorlar. Devrimci fikirlerin ve mutlak teorik
tutarlılığın savunucuları olarak övülüp pohpohlanmayı tercih ediyorlar.
Biz,
İtalya’da devrimin, sosyalistler ve anarşistler arasında tesis edilecek işbirliğini
gerekli kılacağına inanıyoruz. Proletaryanın somut sorunlarına odaklanmış, iki
siyasi güç arasında açık ve sadık bir işbirliğine illaki ihtiyaç duyulacak.
Bununla birlikte, anarşistlerin de Sosyalist Parti gibi, eski taktiksel ölçütlerini
gözden geçirmeleri, siyasi iddialarını zaman ve mekânda somut, gerçek
nedenlerle gerekçelendirmeleri gerektiğine inanıyoruz. Bunu yapabilmeleri için
anarşistler, ruhlarını özgürleştirmelidirler. Bu, sadece özgürlük talep eden,
ondan gayrı bir şey istemeyenlere fazla ve ağır gelecek bir talep değildir.
Antonio Gramsci
3
Nisan 1920
Kaynak
Dipnotlar:
[1] Komünist Parti, 1921 yılında Gramsci’yi de içeren bir ekip tarafından
kuruldu.
[2]
L. Fabbri, Letter to a Socialist, Floransa 1914, s. 134.
[3] Burada Birinci Dünya Savaşı’na atıfta bulunuluyor.


0 Yorum:
Yorum Gönder